108- Kevser Suresi

İbn Âşûr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

95103. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

95104. Metin

١٠٨- سُورَةُ الْكَوْثَرِ

108- KEVSER SURESİ

95105. Metin

سُمِّيَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فِي جَمِيعِ الْمَصَاحِفِ الَّتِي رَأَيْنَاهَا وَفِي جَمِيعِ التَّفَاسِيرِ أَيْضًا «سُورَةَ الْكَوْثَرِ» وَكَذَلِكَ عَنْوَنَهَا التِّرْمِذِيُّ فِي كِتَابِ التَّفْسِيرِ مِنْ «جَامِعِهِ» . وَعَنْوَنَهَا الْبُخَارِيُّ فِي «صَحِيحِهِ» سُورَةَ: إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ وَلَمْ يَعُدَّهَا فِي «الْإِتْقَانِ» مَعَ السُّوَرِ الَّتِي لَهَا أَكْثَرُ مِنِ اسْمٍ. وَنَقَلَ سَعْدُ اللَّهِ الشَّهِيرُ بِسَعْدِيٍّ فِي «حَاشِيَتِهِ عَلَى تَفْسِيرِ الْبَيْضَاوِيِّ» عَنِ الْبِقَاعِيِّ أَنَّهَا تُسَمَّى «سُورَةَ النَّحْرِ» .

Bu sure, gördüğümüz bütün mushaflarda ve bütün tefsirlerde «Kevser Suresi» olarak adlandırılmıştır. Tirmizî de «Câmi‘» adlı eserinin tefsir bölümünde sureyi bu şekilde başlığa taşımıştır. Buhârî ise «Sahîh»inde sureyi: «İnnâ a‘taynâke’l-Kevser Suresi» başlığı altında vermiştir. Süyûtî «el-İtkân»da birden fazla ismi olan sureler arasında bu sureyi saymamıştır. Sa‘dî olarak meşhur olan Sa‘dullah ise «Hâşiye alâ Tefsîri’l-Beyzâvî» adlı eserinde Bikâî’den nakille bu surenin «Nahr Suresi» olarak da adlandırıldığını aktarmıştır.

95106. Metin

وَهَلْ هِيَ مَكِّيَّةٌ أَوْ مَدَنِيَّةٌ؟ تَعَارَضَتِ الْأَقْوَالُ وَالْآثَارُ فِي أَنَّهَا مَكِّيَّةٌ أَوْ مَدَنِيَّةٌ تَعَارُضًا شَدِيدًا، فَهِيَ مَكِّيَّةٌ عِنْدَ الْجُمْهُورِ وَاقْتَصَرَ عَلَيْهِ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ، وَنَقَلَ الْخَفَاجِيُّ عَنْ كِتَابِ «النَّشْرِ» قَالَ: أَجْمَعَ مَنْ نَعْرِفُهُ عَلَى أَنَّهَا مَكِّيَّةٌ. قَالَ الْخَفَاجِيُّ: وَفِيهِ نَظَرٌ مَعَ وُجُودِ الِاخْتِلَافِ فِيهَا.

Mekkî mi yoksa Medenî midir? Surenin Mekkî mi yoksa Medenî mi olduğu hususunda rivayetler ve görüşler şiddetli bir ihtilaf içindedir. Âlimlerin çoğunluğuna (cumhura) göre Mekkî’dir ve müfessirlerin çoğu da bununla yetinmiştir. Hafâcî, «en-Neşr» adlı kitaptan naklen şöyle demiştir: «Tanıdığımız [bütün âlimler] onun Mekkî olduğu hususunda icmâ etmiştir.» Hafâcî ise şöyle demiştir: «Hakkındaki ihtilaf ortadayken bu iddia tartışmalıdır.»

95107. Metin

وَعَنِ الْحسن وَقَتَادَة وَمُجَاهِدٍ وَعِكْرِمَةَ: هِيَ مَدَنِيَّةٌ وَيَشْهَدُ لَهُمْ مَا

Hasan[-ı Basrî], Katâde, Mücâhid ve İkrime’den ise surenin Medenî olduğu rivayet edilmiştir. Onların bu görüşünü şu rivayet de desteklemektedir:

95108. Metin

فِي «صَحِيحِ مُسْلِمٍ» عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ: «بَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ذَاتَ يَوْمٍ بَيْنَ أَظْهُرِنَا إِذْ أَغْفَى إِغْفَاءَةً ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ وَقَالَ: أُنْزِلَتْ عَلَيَّ آنِفًا سُورَةٌ فَقَرَأَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ: إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ [الْكَوْثَر: ١- ٣] ثُمَّ قَالَ: أَتَدْرُونَ مَا الْكَوْثَرُ؟ قُلْنَا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: فَإِنَّهُ نَهَرٌ وَعَدَنِيهِ رَبِّي ﷿، عَلَيْهِ خَيْرٌ كَثِيرٌ هُوَ حَوْضٌ تَرِدُ عَلَيْهِ أُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ»

«Sahîh-i Müslim»de Enes b. Mâlik’ten şöyle rivayet edilir: «Bir gün Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] aramızda bulunurken hafifçe uyukladı, ardından başını kaldırıp: { أُنْزِلَتْ عَلَيَّ آنِفًا سُورَةٌ فَقَرَأَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ: إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Az önce bana bir sure indirildi” buyurdu ve Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla: “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes! Asıl sonu kesik (ebter) olan, sana buğzedendir” [Kevser: 1-3] ayetlerini okudu. Sonra da: “Kevser’in ne olduğunu bilir misiniz?” buyurdu. Biz: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedik. Bunun üzerine: “O, aziz ve celil olan Rabbimin bana vadettiği bir nehirdir; onda pek çok hayır vardır. O, kıyamet gününde ümmetimin başına varacağı bir havuzdur”»

95109. Metin

الْحَدِيثَ. وَأَنَسٌ أَسْلَمَ فِي صَدْرِ الْهِجْرَةِ فَإِذَا كَانَ لَفْظُ «آنِفًا» فِي كَلَامِ النَّبِيءِ ﷺ مُسْتَعْمَلًا فِي ظَاهِرِ مَعْنَاهُ وَهُوَ الزَّمَنُ الْقَرِيبُ، فَالسُّورَةُ نَزَلَتْ مُنْذُ وَقْتٍ قَرِيبٍ مِنْ حُصُولِ تِلْكَ الرُّؤْيَا.

hadisini zikretmiştir. Enes [ise] hicretin ilk zamanlarında Müslüman olmuştur. Eğer Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]’in sözündeki «az önce» (ânifen) lafzı zahirî anlamında yani yakın bir zaman için kullanılmışsa, bu sure o rüyanın/uyuklamanın gerçekleştiği vakte yakın bir zamanda inmiş demektir.

95110. Metin

وَمُقْتَضَى مَا يُرْوَى فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ أَنْ تَكُونَ السُّورَةُ مَكِّيَّةً، وَمُقْتَضَى ظَاهِرِ تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَانْحَرْ مِنْ أَنَّ النَّحْرَ فِي الْحَجِّ أَوْ يَوْمِ

Yüce Allah’ın: { إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir” kavlinin tefsirinde rivayet edilen hususların gereği surenin Mekkî olmasıdır. Yüce Allah’ın: { وَانْحَرْ } “Ve kurban kes!” kavlinin zahirî tefsirinde yer alan kurban kesmenin hacda veya

95111. Metin

الْأَضْحَى تَكُونُ السُّورَةُ مَدَنِيَّةً وَيَبْعَثُ عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ

Kurban Bayramı gününde olduğu yönündeki izahın gereği ise surenin Medenî olmasıdır. Bu durum aynı zamanda Yüce Allah’ın: { إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir” kavlinin,

95112. Metin

لَيْسَ رَدًّا عَلَى كَلَامِ الْعَاصِي بْنِ وَائِلٍ كَمَا سَنُبَيِّنُ ذَلِكَ.

birazdan açıklayacağımız üzere Âs b. Vâil’in sözüne bir reddiye olmadığını düşündürmektedir.

95113. Metin

وَالْأَظْهَرُ أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ مَدَنِيَّةٌ، وَعَلَى هَذَا سَنَعْتَمِدُ فِي تَفْسِيرِ آيَاتِهَا.

Daha kuvvetli görünen görüş bu surenin Medenî olduğudur ve biz de ayetlerinin tefsirinde bu görüşe dayanacağız.

95114. Metin

وَعَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّهَا مَكِّيَّةٌ عَدُّوهَا الْخَامِسَةَ عَشْرَةَ فِي عِدَادِ نُزُولِ السُّوَرِ، نَزَلَتْ بَعْدَ سُورَةِ الْعَادِيَاتِ وَقَبْلَ سُورَةِ التَّكَاثُرِ. وَعَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّهَا مَدَنِيَّةٌ فَقَدْ قِيلَ: إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي الْحُدَيْبِيَةِ.

Surenin Mekkî olduğu görüşüne göre, surenin iniş sırası bakımından on beşinci sure olduğunu; Âdiyât Suresi’nden sonra, Tekâsür Suresi’nden önce indiğini saymışlardır. Medenî olduğu görüşüne göre ise Hudeybiye’de indiği söylenmiştir.

95115. Metin

وَعَدَدُ آيِهَا ثَلَاثٌ بِالِاتِّفَاقِ.

Ayetlerinin sayısı ittifakla üçtür.

95116. Metin

وَهِيَ أَقْصَرُ سُوَرِ الْقُرْآنِ عَدَدَ كَلِمَاتٍ وَعَدَدَ حُرُوفٍ، وَأَمَّا فِي عَدَدِ الْآيَاتِ فَسُورَةُ الْعَصْرِ وَسُورَةُ النَّصْرِ مثلهَا وَلَكِن كلماتهما أَكثر.

Kelime sayısı ve harf sayısı bakımından Kur'an’ın en kısa suresidir. Ayet sayısı bakımından ise Asr Suresi ve Nasr Suresi onun gibidir; ancak bu iki surenin kelime sayıları daha fazladır.

95117. Metin

أغراضها

[Sûrenin] Gayeleri

95118. Metin

اشْتَمَلَتْ عَلَى بِشَارَةِ النَّبِيءِ ﷺ بِأَنَّهُ أُعْطِيَ الْخَيْرَ الْكَثِيرَ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ.

Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]’e dünyada ve ahirette pek çok hayrın verildiği müjdesini içermektedir.

95119. Metin

وَأَمْرِهِ بِأَنْ يَشْكُرَ اللَّهَ عَلَى ذَلِكَ بِالْإِقْبَالِ عَلَى الْعِبَادَةِ.

Buna karşılık ibadete yönelerek Allah’a şükretmesi emrini ihtiva etmektedir.

95120. Metin

وَأَنَّ ذَلِكَ هُوَ الْكَمَالُ الْحَقُّ لَا مَا يَتَطَاوَلُ بِهِ الْمُشْرِكُونَ عَلَى الْمُسْلِمِينَ بِالثَّرْوَةِ وَالنِّعْمَةِ وَهُمْ مَغْضُوبٌ عَلَيْهِمْ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِأَنَّهُمْ أَبْغَضُوا رَسُولَهُ، وَغَضَبُ اللَّهِ بَتْرٌ لَهُمْ إِذَا كَانُوا بِمَحَلِّ السُّخْطِ مِنَ اللَّهِ.

Gerçek kemalin bu olduğunu, müşriklerin Resûlullah’a buğzetmeleri sebebiyle Yüce Allah’ın gazabına uğramış oldukları halde zenginlik ve nimetle Müslümanlara karşı böbürlendikleri şeylerin kemal olmadığını, Allah’ın gazabının ise -Allah’ın hoşnutsuzluğuna muhatap oldukları sürece- onlar için asıl bir soy kesikliği (ebterlik) olduğunu beyan etmektedir.

95121. Metin

وَإِنَّ انْقِطَاعَ الْوَلَد الذّكر لَيْسَ بَتْرًا لِأَنَّ ذَلِكَ لَا أَثَرَ لَهُ فِي كَمَال الْإِنْسَان.

Erkek çocuğun bulunmamasının veya kesilmesinin bir ebterlik olmadığını; zira bunun insanın kemaline hiçbir tesiri bulunmadığını [vurgulamaktadır].

95122. Metin

[١، ٢]

[1, 2]

95123. Metin

[سُورَة الْكَوْثَر (١٠٨) : الْآيَات ١ إِلَى ٢]

[KEVSER SURESİ (108): AYETLER 1-2]

95124. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

95125. Metin

إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ (١) فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ (٢)

{ إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ (١) فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ (٢) } “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. (1) O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes! (2)”

95126. Metin

افْتَتَاحُ الْكَلَامِ بِحَرْفِ التَّأْكِيدِ لِلِاهْتِمَامِ بِالْخَبَرِ. وَالْإِشْعَارِ بِأَنَّهُ شَيْءٌ عَظِيمٌ يَسْتَتْبِعُ الْإِشْعَارَ بِتَنْوِيهِ شَأْنِ النَّبِيءِ ﷺ كَمَا تَقَدَّمَ فِي إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ [الْقَدْرِ: ١] . وَالْكَلَامُ مَسُوقٌ مَسَاقَ الْبِشَارَةِ وإنشاء الْعَطاء لامساق الْإِخْبَارِ بِعَطَاءٍ سَابِقٍ.

Söze tekit (pekiştirme) edatıyla başlanması, habere verilen önemi belirtmek içindir. Bunun muazzam bir şey olduğunu hissettirmek, { إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ } “Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik” [Kadir: 1] ayetinde geçtiği üzere Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]’in şanını yüceltmeyi de beraberinde getirir. Bu söz, geçmişteki bir bağışı haber verme üslubuyla değil, bir müjde ve yeni bir bağışta bulunma üslubuyla sevk edilmiştir.

95127. Metin

وَضَمِيرُ الْعَظَمَةِ مُشْعِرٌ بِالِامْتِنَانِ بِعَطَاءٍ عَظِيمٍ.

Azamet zamiri (biz), pek büyük bir bağış ile minnettar kılmayı hissettirmektedir.

95128. Metin

والْكَوْثَرَ: اسْمٌ فِي اللُّغَةِ لِلْخَيْرِ الْكَثِيرِ صِيغَ عَلَى زِنَةِ فَوْعَلٍ، وَهِيَ مِنْ صِيَغِ

el-Kevser (الْكَوْثَر): Dilde çok hayır anlamına gelen bir isimdir; fev‘al (فَوْعَل) vezninde türetilmiştir. Bu vezin çoğunlukla

95129. Metin

الْأَسْمَاءِ الْجَامِدَةِ غَالِبًا نَحْوَ الْكَوْكَبِ، وَالْجَوْرَبِ، وَالْحَوْشَبِ وَالدَّوْسَرِ (١) ، وَلَا تَدُلُّ فِي الْجَوَامِدِ عَلَى غَيْرِ مُسَمَّاهَا، وَلَمَّا وَقَعَ هُنَا فِيهَا مَادَّةُ الْكُثْرِ كَانَتْ صِيغَتُهُ مُفِيدَةً شِدَّةَ مَا اشْتُقَّتْ مِنْهُ بِنَاءً عَلَى أَنَّ زِيَادَةَ الْمَبْنَى تُؤْذِنُ بِزِيَادَةِ الْمَعْنَى، وَلِذَلِكَ فَسَّرَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ بِالْمُفْرِطِ فِي الْكَثْرَةِ، وَهُوَ أَحْسَنُ مَا فُسِّرَ بِهِ وَأَضْبَطُهُ، وَنَظِيرُهُ: جَوْهَرٌ، بِمَعْنَى الشُّجَاعِ كَأَنَّهُ يُجَاهِرُ عَدُوَّهُ، وَالصَّوْمَعَةُ لِاشْتِقَاقِهَا مِنْ وَصْفِ أَصْمَعَ وَهُوَ دَقِيقُ الْأَعْضَاءِ لِأَنَّ الصَّوْمَعَةَ دَقِيقَةٌ لِأَنَّ طُولَهَا أَفْرَطُ مِنْ غِلَظِهَا.

el-Kevkeb (yıldız), el-cevreb (çorap), el-havşeb ve ed-devser (١) gibi câmid (türemiş olmayan) isimlerin vezinlerindendir. Câmid isimlerde bu vezin kendi müsemmasından (isimlendirdiği şeyden) başkasına delalet etmez. Burada ise bu vezin çokluk (kesret) kökünden geldiği için, kelime yapısındaki artışın anlamdaki artışa delalet etmesi kuralına binaen türetildiği mananın aşırılığını ifade etmiştir. Bu sebeple Zemahşerî onu «aşırı derecede çok olan» şeklinde tefsir etmiştir ki bu, yapılan tefsirlerin en güzeli ve en dakik olanıdır. Bunun bir benzeri, sanki düşmanına karşı açıkça meydan okuyormuşçasına cesur anlamına gelen cevher (جَوْهَر) kelimesi ile organları ince olan anlamındaki asma‘ (أَصْمَع) vasfından türetilen savma‘a (صَوْمَعَة) kelimesidir; zira savma‘a (manastır kulesi), uzunluğu kalınlığından çok daha fazla olduğu için incedir.

95130. Metin

وَيُوصَفُ الرَّجُلُ صَاحِبُ الْخَيْرِ الْكَثِيرِ بِكَوْثَرٍ مِنْ بَابِ الْوَصْفِ بِالْمَصْدَرِ كَمَا فِي قَوْلِ لَبِيدٍ فِي رِثَاءِ عَوْفِ بْنِ الْأَحْوَصِ الْأَسَدِيِّ:

Hayrı çok olan adam da masdarla niteleme kabilinden kevser olarak nitelenir; nitekim Lebîd’in, Avf b. el-Ahvas el-Esedî’nin mersiyesindeki şu beytinde olduğu gibi:

95131. Metin

وَصَاحِبُ مَلْحُوبٍ فُجِعْنَا بِفَقْدِهِ ... وَعِنْدَ الرِّدَاعِ بَيْتُ آخَرَ كَوْثَرُ

«Melhûb’un sahibi ki yokluğuyla acıya boğulduk ... Ve Ridâ‘ın yanında evi [olan] bir diğeri de cömert ve hayrı çok (kevser) bir kimseydi.»

95132. Metin

(مَلْحُوبٍ وَالرُّدَاعِ) كِلَاهُمَا مَاءٌ لِبَنِي أَسَدِ بْنِ خُزَيْمَةَ، فوصف الْبَيْت بكوثر ولاحظ الْكُمَيْت هَذَا فِي قَوْلِهِ فِي مَدْحِ عَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ مَرْوَانَ:

(Melhûb ve Ridâ‘) her ikisi de Benî Esed b. Huzeyme kabilesine ait su kaynaklarıdır. [Şair] evi kevser olarak nitelemiştir. Kümeyt de Abdülmelik b. Mervân’ı överken söylediği şu beytinde bunu gözetmiştir:

95133. Metin

وَأَنْتَ كَثِيرٌ يَا ابْنَ مَرْوَانَ طَيِّبٌ ... وَكَانَ أَبوك ابْن العقائل كَوْثَرَا

«Sen çok ve temizsin ey Mervân’ın oğlu! ... Soylu kadınların çocuğu olan baban da cömert ve hayır doluydu (kevserâ).»

95134. Metin

وَسُمِّيَ نَهْرُ الْجَنَّةِ كَوْثَرًا كَمَا فِي حَدِيثِ مُسْلِمٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ الْمُتَقَدَّمِ آنِفًا.

Az önce geçen Müslim’in Enes b. Mâlik’ten naklettiği hadiste olduğu gibi cennetteki nehir de kevser olarak isimlendirilmiştir.

95135. Metin

وَقَدْ فَسَّرَ السَّلَفُ الْكَوْثَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِتَفَاسِيرَ أَعَمُّهَا أَنَّهُ الْخَيْرُ الْكَثِيرُ، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ فَقُلْتُ لِابْنِ عَبَّاسٍ: إِنَّ نَاسًا يَقُولُونَ هُوَ نَهْرٌ فِي الْجَنَّةِ، فَقَالَ:

Selef bu ayetteki kevseri çeşitli şekillerde tefsir etmiştir ki bunların en kapsamlısı onun «pek çok hayır» olduğudur. Bu, İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Saîd b. Cübeyr demiştir ki: İbn Abbâs’a: «İnsanlar onun cennette bir nehir olduğunu söylüyorlar» dedim. Bunun üzerine o:

95136. Metin

هُوَ مِنَ الْخَيْرِ الْكَثِيرِ. وَعَنْ عِكْرِمَةَ: الْكَوْثَرُ هُنَا: النُّبُوءَةُ وَالْكِتَابُ، وَعَنِ الْحَسَنِ: هُوَ الْقُرْآنُ، وَعَنِ الْمُغِيرَةِ: أَنَّهُ الْإِسْلَامُ، وَعَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَيَّاشٍ: هُوَ كَثْرَةُ الْأُمَّةِ، وَحَكَى الْمَاوَرْدِيُّ: أَنَّهُ رِفْعَةُ الذِّكْرِ، وَأَنَّهُ نُورُ الْقَلْبِ، وَأَنَّهُ الشَّفَاعَةُ، وَكَلَامُ النَّبِيءِ ﷺ الْمَرْوِيُّ فِي حَدِيثِ أَنَسٍ لَا يَقْتَضِي حَصْرَ مَعَانِي اللَّفْظِ فِيمَا ذَكَرَهُ.

«O [nehir de] pek çok hayırdandır» demiştir. İkrime’den: «Buradaki Kevser: peygamberlik ve kitaptır»; Hasan[-ı Basrî]’den: «O, Kur'an’dır»; Mugīre’den: «O, İslâm’dır»; Ebû Bekir b. Ayyâş’tan: «O, ümmetin çokluğudur» rivayet edilmiştir. Mâverdî ise onun «şanın yüceltilmesi», «kalbin nuru» ve «şefaat» olduğunu nakletmiştir. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]’in Enes hadisinde rivayet edilen sözü ise lafzın manalarını sadece zikrettiği şeyle sınırlandırmayı gerektirmez.

95137. Metin

وَأُرِيدَ مِنْ هَذَا الْخَبَرِ بِشَارَةُ النَّبِيءِ ﷺ وَإِزَالَةُ مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ فِي خَاطِرِهِ مِنْ قَوْلِ مَنْ قَالَ فِيهِ: هُوَ أَبْتَرُ، فَقُوبِلَ مَعْنَى الْأَبْتَرِ بِمَعْنَى الْكَوْثَرِ، إِبْطَالًا لِقَوْلِهِمْ.

Bu haberle Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]’i müjdelemek ve onun hakkında «O ebterdir (sonu kesiktir)» diyen kimsenin sözünden dolayı gönlüne gelebilecek üzüntüyü gidermek murat edilmiştir. Böylece onların sözlerini boşa çıkarmak üzere ebter manasının karşısına kevser manası konulmuştur.

95138. Metin

وَقَوْلُهُ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ اعْتِرَاضٌ وَالْفَاءُ لِلتَّفْرِيعِ عَلَى هَذِهِ الْبِشَارَةِ بِأَنْ يَشْكُرَ رَبَّهُِِ

Cenâb-ı Hakk’ın: { فَصَلِّ لِرَبِّكَ } “Şu halde Rabbin için namaz kıl” buyruğu bir i‘tirâzdır (ara cümledir). [Baştaki] fâ harfi ise, Rabbine şükretmesi hususunda bu müjde üzerine tafrî‘ (netice çıkarma) ifade etmektedir1.

95139. Metin

عَلَيْهَا، فَإِنَّ الصَّلَاةَ أَفْعَالٌ وَأَقْوَالٌ دَالَّةٌ عَلَى تَعْظِيمِ اللَّهِ وَالثَّنَاءِ عَلَيْهِ وَذَلِكَ شُكْرٌ لِنِعْمَتِهِ.

Zira namaz; Allah’ı tazim etmeye ve O’na övgüde bulunmaya delalet eden fiiller ve sözlerdir; bu da O’nun nimetine bir şükürdür.

95140. Metin

وَنَاسَبَ أَنْ يَكُونَ الشُّكْرُ بِالِازْدِيَادِ مِمَّا عَادَاهُ عَلَيْهِ الْمُشْرِكُونَ وَغَيْرُهُمْ مِمَّنْ قَالُوا مَقَالَتَهُمُ الشَّنْعَاءَ: إِنَّهُ أَبْتَرُ، فَإِنَّ الصَّلَاةَ لِلَّهِ شُكْرٌ لَهُ وَإِغَاظَةٌ لِلَّذِينِ يَنْهَوْنَهُ عَنِ الصَّلَاةِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى [العلق: ٩، ١٠] لِأَنَّهُمْ إِنَّمَا نَهَوْهُ عَنِ الصَّلَاةِ الَّتِي هِيَ لِوَجْهِ اللَّهِ دُونَ الْعِبَادَةِ لِأَصْنَامِهِمْ، وَكَذَلِكَ النَّحْرُ لِلَّهِ.

Şükrün, müşriklerin ve onlar gibi o çirkin «O ebterdir» sözünü söyleyenlerin kendisine düşmanlık ettikleri şeyi artırmak suretiyle olması pek uygun düşmüştür. Zira Allah için namaz kılmak O’na bir şükür olduğu gibi, Yüce Allah’ın: { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى } “Gördün mü o engel olanı, namaz kıldığı zaman bir kulu?” [Alak: 9-10] kavlinde buyurduğu üzere kendisini namazdan alıkoyanları da öfkelendirmektir. Çünkü onlar Peygamber’i putlarına ibadet etmekten değil, sadece Allah rızası için olan namazdan alıkoyuyorlardı. Allah için kurban kesmek de böyledir.

95141. Metin

وَالْعُدُولُ عَنِ الضَّمِيرِ إِلَى الِاسْمِ الظَّاهِرِ فِي قَوْلِهِ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ دُونَ: فَصَلِّ لَنَا، لِمَا فِي لَفْظِ الرَّبِّ مِنَ الْإِيمَاءِ إِلَى اسْتِحْقَاقِهِ الْعِبَادَةَ لِأَجْلِ رُبُوبِيَّتِهِ فَضْلًا عَنْ فَرْطِ إِنْعَامِهِ.

«Bize namaz kıl» demek yerine: { فَصَلِّ لِرَبِّكَ } “Rabbin için namaz kıl” kavlinde zamirden açık isme (zahir isme) dönülmesi, Rab lafzının, O’nun bol ihsanı bir yana, sadece rabliği sebebiyle bile ibadete layık olduğuna işaret etmesinden dolayıdır.

95142. Metin

وَإِضَافَةُ (رَبٍّ) إِلَى ضَمِيرِ الْمُخَاطَبِ لِقَصْدِ تَشْرِيفِ النَّبِيءِ ﷺ وَتَقْرِيبِهِ، وَفِيهِ تَعْرِيضٌ بِأَنَّهُ يَرُبُّهُ وَيَرْأَفُ بِهِ.

«Rab» kelimesinin muhatap zamirine tamlanan yapılması (izafeti), Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]’i şereflendirmek ve O’na yakın kılmak gayesiyledir; bunda O’nu terbiye edip gözettiğine ve O’na şefkat gösterdiğine dair bir ima da vardır.

95143. Metin

وَيَتَعَيَّنُ أَنَّ فِي تَفْرِيعِ الْأَمْرِ بِالنَّحْرِ مَعَ الْأَمْرِ بِالصَّلَاةِ عَلَى أَنْ أَعْطَاهُ الْكَوْثَرَ خُصُوصِيَّةً تُنَاسِبُ الْغَرَضَ الَّذِي نَزَلَتِ السُّورَةُ لَهُ، أَلَا تَرَى أَنَّهُ لَمْ يَذْكُرِ الْأَمْرَ بِالنَّحْرِ مَعَ الصَّلَاةِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِما يَقُولُونَ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ فِي سُورَةِ الْحِجْرِ [٩٧، ٩٨] .

Kevser’in verilmesi üzerine namaz emriyle birlikte kurban kesme emrinin de bağlanmasında, surenin iniş amacına uygun özel bir hikmetin bulunması zorunludur. Görmez misin ki Yüce Allah Hicr Suresi’ndeki şu kavlinde namazla birlikte kurban kesme emrini zikretmemiştir: { وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِما يَقُولُونَ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ } “Andolsun biliyoruz ki onların söyledikleri sebebiyle göğsün daralıyor. Sen hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” [Hicr: 97-98].

95144. Metin

وَيَظْهَرُ أَنَّ هَذِهِ تَسْلِيَةٌ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ عَنْ صَدِّ الْمُشْرِكِينَ إِيَّاهُ عَنِ الْبَيْتِ فِي الْحُدَيْبِيَةِ، فَأَعْلَمَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِأَنَّهُ أَعْطَاهُ خَيْرًا كَثِيرًا، أَيْ قَدَّرَهُ لَهُ فِي الْمُسْتَقْبَلِ وَعَبَّرَ عَنْهُ بِالْمَاضِي لِتَحْقِيقِ وُقُوعِهِ، فَيَكُونُ مَعْنَى الْآيَةِ كَمَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً [الْفَتْح: ١] فَإِنَّهُ نَزَلَ فِي أَمْرِ الْحُدَيْبِيَةِ فَقَدْ قَالَ لَهُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: أَفَتْحٌ هَذَا؟ قَالَ: نَعَمْ.

Anlaşılan o ki bu, Hudeybiye’de müşriklerin Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]’i Beytullah’tan alıkoymalarına karşı bir tesellidir. Yüce Allah kendisine pek çok hayır verdiğini, yani gelecekte bunu onun için takdir ettiğini bildirmiş ve vuku bulmasının kesinliğini ifade etmek için bunu geçmiş zaman kipiyle beyan etmiştir. Dolayısıyla ayetin manası, Yüce Allah’ın: { إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” [Fetih: 1] kavlinin manası gibi olur; nitekim bu ayet de Hudeybiye hadisesinde inmiştir ve Ömer b. el-Hattâb kendisine: «Bu bir fetih midir?» diye sorduğunda: «Evet» buyurmuştur.

95145. Metin

وَهَذَا يَرْجِعُ إِلَى مَا رَوَاهُ الطَّبَرِيُّ عَنْ قَوْلِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ: أَنَّ قَوْلَهُ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ أَمْرٌ بِأَنْ يُصَلِّيَ وَيَنْحَرَ هَدْيَهُ وَيَنْصَرِفَ مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ.

Bu durum, Taberî’nin Saîd b. Cübeyr’in sözünden rivayet ettiği şu hususa dayanmaktadır: { فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ } “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” kavli, [Peygamber’in] namaz kılması, hedy kurbanını kesmesi ve Hudeybiye’den dönmesi için bir emirdir.

95146. Metin

وَأَفَادَتْ اللَّامُ مِنْ قَوْلِهِ: لِرَبِّكَ أَنَّهُ يخص الله بِصَلَاتِهِ فَلَا يُصَلِّي لِغَيْرِهِ. فَفِيهِ تَعْرِيض بالمشركين بِأَنَّهُمْ يُصَلُّونَ لِلْأَصْنَامِ بِالسُّجُودِ لَهَا وَالطَّوَافِ حَوْلَهَا.

{ لِرَبِّكَ } “Rabbin için” kavlindeki lâm harfi, namazını sadece Allah’a has kılmasını, başkası için namaz kılmamasını ifade etmiştir. Bunda müşriklerin putlara secde ederek ve etraflarında tavaf ederek onlara tapınmalarına (namaz kılmalarına) yönelik bir tariz (iğneleme) vardır.

95147. Metin

وَعَطْفُ وَانْحَرْ عَلَى فَصَلِّ لِرَبِّكَ يَقْتَضِي تَقْدِيرَ مُتَعَلِّقِهِ مُمَاثِلًا لِمُتَعَلِّقِ

{ وَانْحَرْ } “Ve kurban kes!” ifadesinin { فَصَلِّ لِرَبِّكَ } “Rabbin için namaz kıl” üzerine atfedilmesi,

95148. Metin

فَصَلِّ لِرَبِّكَ لِدَلَالَةِ مَا قَبْلَهُ عَلَيْهِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ [مَرْيَم: ٣٨] أَيْ وَأَبْصِرْ بِهِمْ، فَالتَّقْدِيرُ: وَانْحَرْ لَهُ. وَهُوَ إِيمَاءٌ إِلَى إِبْطَالِ نَحْرِ الْمُشْرِكِينَ قُرْبَانًا لِلْأَصْنَامِ فَإِنْ كَانَتِ السُّورَةُ مَكِّيَّةً فَلَعَلَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ حِينَ اقْتَرَبَ وَقْتُ الْحَجِّ وَكَانَ يَحُجُّ كُلَّ عَامٍ قَبْلَ الْبَعْثَةِ وَبَعْدَهَا قد تَرَدَّدَ فِي نَحْرِ هَدَايَاهُ فِي الْحَجِّ بَعْدَ بَعْثَتِهِ، وَهُوَ يَوَدُّ أَنْ يُطْعِمَ الْمَحَاوِيجَ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ وَمَنْ يَحْضُرُ فِي الْمَوْسِمِ وَيَتَحَرَّجُ مِنْ أَنْ يُشَارِكَ أَهْلَ الشِّرْكِ فِي أَعْمَالِهِمْ فَأَمَرَهُ اللَّهُ أَنْ يَنْحَرَ الْهَدْيَ لِلَّهِ وَيُطْعِمَهَا الْمُسْلِمِينَ، أَيْ لَا يَمْنَعُكَ نَحْرُهُمْ لِلْأَصْنَامِ أَنْ تَنْحَرَ أَنْتَ نَاوِيًا بِمَا تَنْحَرُهُ أَنَّهُ لِلَّهِ.

Yüce Allah’ın: { أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ } “Onlar ne iyi işitirler, ne iyi görürler!” [Meryem: 38] yani «ve ebsır bihim» kavlinde olduğu gibi, önceki ifadenin delaleti sebebiyle { فَصَلِّ لِرَبِّكَ } “Rabbin için namaz kıl” kavlinin müteallakına (bağlı olduğu öğeye) benzer bir müteallakın takdir edilmesini gerektirir; buna göre takdir: «Ve O’nun için kurban kes» şeklindedir. Bu, müşriklerin putlara kurban kesmelerini boşa çıkarmaya bir işarettir. Şayet sure Mekkî ise, peygamberlikten önce ve sonra her yıl hacceden Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem], peygamberliğinden sonraki hacda hedy kurbanlarını kesme konusunda tereddüt etmiş olabilir; oysa Mekke halkından ve hac mevsiminde hazır bulunanlardan ihtiyaç sahiplerini doyurmak istiyor, ancak şirk ehlinin amellerine ortak olmaktan da çekiniyordu. Bunun üzerine Allah ona hedy kurbanını Allah için kesmesini ve onu Müslümanlara yedirmesini emretti. Yani onların putlar için kurban kesmeleri, senin kestiğin kurbanı Allah için niyet ederek kesmene engel olmasın demektir.

95149. Metin

وَإِنْ كَانَتِ السُّورَةُ مَدَنِيَّةً، وَكَانَ نُزُولُهَا قَبْلَ فَرْضِ الْحَجِّ كَانَ النَّحْرُ مُرَادًا بِهِ الضَّحَايَا يَوْمَ عِيدِ النَّحْرِ وَلِذَلِكَ قَالَ كَثِيرٌ مِنْ الْفُقَهَاءِ إِنَّ قَوْلَهُ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ مُرَادٌ بِهِ صَلَاةُ الْعِيدِ،

Eğer sure Medenî ise ve inişi haccın farz kılınmasından önce gerçekleşmişse, kurbandan (nahr) maksat Kurban Bayramı günündeki kurbanlardır. Bu sebeple fakihlerin çoğu { فَصَلِّ لِرَبِّكَ } “Rabbin için namaz kıl” kavlinden maksadın bayram namazı olduğunu söylemişlerdir.

95150. Metin

وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنْ مَالِكٍ فِي تَفْسِيرِ الْآيَةِ وَقَالَ: لَمْ يَبْلُغْنِي فِيهِ شَيْءٌ.

Ayetin tefsirinde bu görüş İmam Mâlik’ten de rivayet edilmiş ve o: «Bu konuda bana [başka] bir şey ulaşmadı» demiştir.

95151. Metin

وَأَخَذُوا مِنْ وُقُوعِ الْأَمْرِ بِالنَّحْرِ بَعْدَ الْأَمْرِ بِالصَّلَاةِ دَلَالَةً عَلَى أَنَّ الضَّحِيَّةَ تَكُونُ بَعْدَ الصَّلَاةِ، وَعَلَيْهِ فَالْأَمْرُ بِالنَّحْرِ دُونَ الذَّبْحِ مَعَ أَنَّ الضَّأْنَ أَفْضَلُ فِي الضَّحَايَا وَهِيَ لَا تُنْحَرُ وَأَنَّ النَّبِيءَ ﷺ لَمْ يُضَحِّ إِلَّا بِالضَّأْنِ تَغْلِيبٌ لِلَفْظِ النَّحْرِ وَهُوَ الَّذِي رُوعِيَ فِي تَسْمِيَةِ يَوْمِ الْأَضْحَى يَوْمَ النَّحْرِ وَلِيَشْمَلَ الضَّحَايَا فِي الْبَدَنِ وَالْهَدَايَا فِي الْحَجِّ أَوْ لِيَشْمَلَ الْهَدَايَا الَّتِي عُطِّلَ إِرْسَالُهَا فِي يَوْمِ الْحُدَيْبِيَةِ كَمَا عَلِمْتَ آنِفًا. وَيُرَشِّحُ إِيثَارَ النَّحْرِ رَعْيُ فَاصِلَةِ الرَّاءِ فِي السُّورَةِ. وَلِلْمُفَسِّرِينَ الْأَوَّلِينَ أَقْوَالٌ أُخَرُ فِي تَفْسِيرِ «انْحَرْ» تَجْعَلُهُ لفظا غَرِيبا.

Namaz emrinden sonra kurban kesme emrinin gelmesinden, kurbanın namazdan sonra kesileceğine delil çıkarmışlardır. Buna göre, kurbanlıklarda koyun-keçi cinsi daha faziletli olduğu ve bunların nahr edilmeyip [zebh edildiği], ayrıca Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]’in de sadece koyun kurban ettiği halde kesme (zebh) yerine nahr lafzının kullanılması, nahr lafzının tağlîb (kapsayıcı kılınma) yoluyla tercih edilmesindendir. Kurban Bayramı gününe «Yevmü’n-Nahr» denilmesinde gözetilen de budur. Ayrıca bu ifade, sığır ve develerden kesilen kurbanları ve hacdaki hedy kurbanlarını içine alması veya az önce bildiğin gibi Hudeybiye gününde gönderilmesi engellenen hedy kurbanlarını kapsaması içindir. Nahr kelimesinin tercih edilmesini surenin râ (ر) harfiyle biten fasılasının gözetilmesi de desteklemektedir. İlk dönem müfessirlerinin «ve’nhar» lafzının tefsirinde onu garip bir lafız kılan başka görüşleri de vardır.

95153. Metin

[سُورَة الْكَوْثَر (١٠٨) : آيَة ٣]

[KEVSER SURESİ (108): AYET 3]

95154. Metin

إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ (٣)

{ إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Doğrusu sana buğzeden, asıl soyu kesik olan odur!”

95155. Metin

اسْتِئْنَافٌ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ اسْتِئْنَافًا ابْتِدَائِيًّا. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْجُمْلَةُ تَعْلِيلًا لِحَرْفِ إِنَّ إِذَا لَمْ يَكُنْ لِرَدِّ الْإِنْكَارِ يَكْثُرُ أَنْ يُفِيدَ التَّعْلِيلَ كَمَا تَقَدَّمَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: قالُوا سُبْحانَكَ لَا عِلْمَ لَنا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ [٣٢] .

[Bu cümle] bir istînâftır; istînâf-ı ibtidâî olması câizdir. Cümlenin [önceki ifadenin] gerekçesi (ta'lîl) olması da câizdir; zira «inne» (إِنَّ) harfi inkârı reddetmek için olmadığında, Bakara Suresi'ndeki { قالُوا سُبْحانَكَ لَا عِلْمَ لَنا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ } [32] “«Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan sensin» dediler” kavlinde daha önce geçtiği üzere, çoğunlukla gerekçe (ta'lîl) bildirir.

95156. Metin

وَاشْتِمَالُ الْكَلَامِ عَلَى صِيغَةِ قَصْرٍ وَعَلَى ضَمِيرِ غَائِبٍ وَعَلَى لَفْظِ الْأَبْتَرِ مُؤْذِنٌ بِأَنَّ

Sözün kasr kalıbı, gaib zamiri ve «ebter» (الْأَبْتَرُ) lafzını içermesi,

95157. Metin

الْمَقْصُودَ بِهِ رَدُّ كَلَامٍ صَادِرٍ مِنْ مُعَيَّنٍ، وَحِكَايَةُ لَفْظٍ مُرَادٍ بِالرَّدِّ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ الْعَاصِيَ بْنَ وَائِلٍ السَّهْمِيَّ رَأَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ عِنْدَ بَابِ بَنِي سَهْمٍ فَتَحَدَّثَ مَعَهُ وَأُنَاسٌ مِنْ صَنَادِيدِ قُرَيْشٍ فِي الْمَسْجِدِ فَلَمَّا دَخَلَ الْعَاصِي عَلَيْهِمْ قَالُوا لَهُ: مَنِ الَّذِي كُنْتَ تَتَحَدَّثُ مَعَهُ فَقَالَ: ذَلِكَ الْأَبْتَرُ، وَكَانَ قَدْ تُوُفِّيَ قَبْلَ ذَلِكَ عَبْدُ اللَّهِ ابْنُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ بَعْدَ أَنْ مَاتَ ابْنُهُ الْقَاسِمُ قَبْلَ عَبْدِ اللَّهِ فَانْقَطَعَ بِمَوْتِ عَبْدِ اللَّهِ الذُّكُورُ مِنْ وَلَدِهِ ﷺ يَوْمَئِذٍ، وَكَانُوا يَصِفُونَ مَنْ لَيْسَ لَهُ ابْنٌ بِأَبْتَرَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ السُّورَةَ، فَحَصَلَ الْقَصْرُ فِي قَوْلِهِ إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ لِأَنَّ ضَمِيرَ الْفَصْلِ يُفِيدُ قَصْرَ صِفَةِ الْأَبْتَرِ عَلَى الْمَوْصُوف وَهُوَ شانىء النَّبِيءِ ﷺ، قَصْرَ الْمُسْنَدِ عَلَى الْمُسْنَدِ إِلَيْهِ، وَهُوَ قَصْرُ قَلْبٍ، أَيْ هُوَ الْأَبْتَرُ لَا أَنْتَ.

bununla belirli bir kimseden sâdır olan bir sözü reddetmenin ve reddedilmesi kastedilen lafzı hikâye etmenin amaçlandığını gösterir. Vâhidî şöyle demiştir: İbn Abbâs dedi ki: el-Âs b. Vâil es-Sehmî, Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'i Mescid-i Harâm'da Benî Sehm kapısının yanında görüp onunla konuştu. Kureyş'in ileri gelenlerinden birtakım kimseler de mescitte idi. Âs onların yanına girince ona: «Kiminle konuşuyordun?» dediler. O da: «Şu ebter (soyu kesik) ile» dedi. Bundan önce Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in oğlu Kāsım vefat etmiş, ardından da oğlu Abdullah vefat etmişti. Abdullah'ın vefatıyla o gün Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in erkek çocuklarının ardı kesilmişti. Onlar erkek çocuğu olmayanı «ebter» diye nitelendirirlerdi. Bunun üzerine Allah bu sureyi indirdi. Dolayısıyla { إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Doğrusu sana buğzeden, asıl ebter olan odur” kavlinde kasr meydana gelmiştir; çünkü fasıl zamiri, ebter sıfatının mevsûfa, yani Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e buğzedene has kılınmasını (kasrını) ifade eder. Bu, müsnedin müsnedün ileyhe kasrıdır ve bir kasr-ı kalbdir; yani «Sen değil, asıl ebter odur» demektir.

95158. Metin

والْأَبْتَرُ: حَقِيقَتُهُ الْمَقْطُوعُ بَعْضُهُ وَغَلَبَ عَلَى الْمَقْطُوعِ ذَنَبُهُ مِنَ الدَّوَابِّ وَيُسْتَعَارُ لِمَنْ نَقَصَ مِنْهُ مَا هُوَ مِنَ الْخَيْرِ فِي نَظَرِ النَّاسِ تَشْبِيهًا بِالدَّابَّةِ الْمَقْطُوعِ ذَنَبُهَا تَشْبِيهَ مَعْقُولٍ بِمَحْسُوسٍ كَمَا

Ebter (الْأَبْتَرُ) kelimesinin hakiki anlamı: Bir parçası kesilmiş olandır; binek hayvanlarından kuyruğu kesilmiş olanlar için galip olarak kullanılır. İnsanların gözünde hayır sayılan şeylerden yoksun kalan kimse için de kuyruğu kesik hayvana benzetilerek istiâre yoluyla kullanılır; bu, aklî olanın hissî olana benzetilmesidir, nitekim

95159. Metin

فِي الْحَدِيثِ: «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِاسْمِ اللَّهِ فَهُوَ أَبْتَرُ»

hadiste şöyle buyrulmuştur: «Allah'ın adıyla başlanmayan her önemli iş ebterdir (bereketsiz ve sonu kesiktir).»

95160. Metin

يُقَالُ: بَتَرَ شَيْئًا إِذَا قَطَعَ بَعْضَهُ وَبَتِرَ بِالْكَسْرِ كَفَرِحَ فَهُوَ أَبْتَرُ، وَيُقَالُ لِلَّذِي لَا عَقِبَ لَهُ ذُكُورًا، هُوَ أَبْتَرُ عَلَى الِاسْتِعَارَةِ تَشْبِيهٌ مُتَخَيَّلٌ بِمَحْسُوسٍ شَبَّهُوهُ بِالدَّابَّةِ الْمَقْطُوعِ ذَنَبُهَا لِأَنَّهُ قُطِعَ أَثَرُهُ فِي تَخَيُّلِ

Bir şeyin bir kısmını kestiğinde «betere’ş-şey’e» (بَتَرَ شَيْئًا) denir. «Ferihâ» (فَرِحَ) vezninde esre ile «betira» (بَتِرَ) denilir; faili «ebter»dir. Erkek soyu devam etmeyen kimseye de istiâre yoluyla «ebter» denir; bu, muhayyel olanın hissî olana benzetilmesidir; onu kuyruğu kesik hayvana benzetmişlerdir, çünkü örf ehlinin tahayyülünde

95161. Metin

أَهْلِ الْعُرْفِ.

onun izi kesilmiştir.

95162. Metin

وَمَعْنَى الْأَبْتَرِ فِي الْآيَةِ الَّذِي لَا خَيْرَ فِيهِ وَهُوَ رَدٌّ لِقَوْلِ الْعَاصِي بْنِ وَائِلٍ أَوْ غَيْرِهِ فِي حَقِّ النَّبِيءِ ﷺ فَبِهَذَا الْمَعْنَى اسْتَقَامَ وَصْفُ الْعَاصِي أَوْ غَيْرِهِ بِالْأَبْتَرِ دُونَ الْمَعْنَى الَّذِي عَنَاهُ هُوَ حَيْثُ لَمَزَ النَّبِيءَ ﷺ بِأَنَّهُ أَبتر، أَي لاعقب لَهُ لِأَنَّ الْعَاصِيَ بْنَ وَائِلٍ لَهُ عَقِبٌ، فَابْنُهُ عَمْرٌو الصَّحَابِيُّ الْجَلِيلُ، وَابْنُ ابْنِهِ عَبْدُ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ الصَّحَابِيُّ الْجَلِيلُ وَلِعَبْدِ اللَّهِ عَقِبٌ كَثِيرٌ. قَالَ ابْنُ حَزْمٍ فِي «الْجَمْهَرَةِ» عَقِبُهُ بِمَكَّةَ وَبِالرَّهْطِ (١) .

Ayetteki «ebter» kelimesinin anlamı ise kendisinde hiçbir hayır bulunmayan kimsedir. Bu da el-Âs b. Vâil'in veya başkasının Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] hakkındaki sözüne bir reddir. Bu anlamıyla el-Âs'ın veya başkasının «ebter» olarak nitelendirilmesi tutarlı olmuştur; yoksa onun Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'i ebter olmakla yani soyu kesik olmakla ayıplarken kastettiği anlamda değildir. Çünkü el-Âs b. Vâil'in soyu devam etmiştir: Oğlu celil sahabi Amr'dır, onun oğlu da yine celil sahabi Abdullah b. Amr b. el-Âs'tır ve Abdullah'ın pek çok soyu gelmiştir. İbn Hazm «el-Cemhere»de onun soyunun Mekke'de ve Raht'ta (١) olduğunu söylemiştir.

95163. Metin

فَقَوْلُهُ تَعَالَى: هُوَ الْأَبْتَرُ اقْتَضَتْ صِيغَةُ الْقَصْرِ إِثْبَاتَ صفة الأبتر لشانىء النَّبِيءِ ﷺ وَنَفْيَهَا عَنِ النَّبِيءِ ﷺ، وَهُوَ الْأَبْتَرُ بِمَعْنَى الَّذِي لَا خَيْرَ فِيهِ.

Yüce Allah'ın { هُوَ الْأَبْتَرُ } “Asıl ebter olan odur” buyruğundaki kasr (hasr/tahsis) kalıbı, ebterlik sıfatının Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e buğzeden kimse için sabit kılınmasını, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den ise nefyedilmesini gerektirmiştir. Buradaki ebter, kendisinde hiçbir hayır bulunmayan kimse anlamındadır.1

95164. Metin

وَلَكِنْ لَمَّا كَانَ وَصْفُ الْأَبْتَرِ فِي الْآيَةِ جِيءَ بِهِ لِمُحَاكَاةِ قَوْلِ الْقَائِلِ: «مُحَمَّدٌ أَبْتَرُ» إِبْطَالًا لِقَوْلِهِ ذَلِكَ، وَكَانَ عُرْفُهُمْ فِي وَصْفِ الْأَبْتَرِ أَنه الَّذِي لَا عقب لَهُ تَعَيَّنَ أَنْ يَكُونَ هَذَا الْإِبْطَالُ ضَرْبًا مِنَ الْأُسْلُوبِ الْحَكِيمِ وَهُوَ تَلَقِّي السَّامِعِ بِغَيْرِ مَا يَتَرَقَّبُ بِحَمْلِ كَلَامِهِ عَلَى خِلَافِ مُرَادِهِ تَنْبِيهًا عَلَى أَنَّ الْأَحَقَّ غَيْرُ مَا عَنَاهُ مِنْ كَلَامِهِ كَقَوْلِه تَعَالَى: يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَواقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ [الْبَقَرَة: ١٨٩] . وَذَلِكَ بِصَرْفِ مُرَادِ الْقَائِلِ عَنِ الْأَبْتَرِ الَّذِي هُوَ عَدِيمُ الِابْنِ الذَّكَرِ إِلَى مَا هُوَ أَجْدَرُ بِالِاعْتِبَارِ وَهُوَ النَّاقِصُ حَظَّ الْخَيْرِ، أَيْ لَيْسَ يَنْقُصُ لِلْمَرْءِ أَنَّهُ لَا وَلَدَ لَهُ لِأَنَّ ذَلِكَ لَا يَعُودُ عَلَى الْمَرْءِ بِنَقْصٍ فِي صِفَاتِهِ وَخَلَائِقِهِ وَعَقْلِهِ.

Ancak ayetteki «ebter» nitelemesi, o sözü söyleyenin «Muhammed ebterdir» sözünü boşa çıkarmak amacıyla onun sözünü hikâye etmek üzere getirildiğinden ve onların örfünde ebter sıfatı erkek soyu kesik olan kimse demek olduğundan; bu boşa çıkarmanın üslûb-ı hakîm türünden olması zorunlu olmuştur. Üslûb-ı hakîm; muhatabın sözünü, kastettiğinin dışında bir anlama hamlederek onu beklediğinden farklı bir şekilde karşılamak ve onun sözüyle kastettiği şeyden ziyade asıl dikkate alınmaya layık olanın başka bir şey olduğuna dikkat çekmektir. Nitekim Yüce Allah'ın: { يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَواقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ } [Bakara: 189] “Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir” kavlinde de böyledir. Bu da söz söyleyenin kastını, erkek çocuğu bulunmayan ebter anlamından, dikkate alınmaya daha layık olan hayır nasibi eksik kimse anlamına çevirmekle olur. Yani bir kimsenin çocuğunun olmaması ona bir eksiklik getirmez; zira bu durum kişinin sıfatlarında, ahlakında ve aklında bir eksikliğe yol açmaz.

95165. Metin

وَهَبْ أَنَّهُ لَمْ يُولَدْ لَهُ الْبَتَّةَ، وَإِنَّمَا اصْطَلَحَ النَّاسُ عَلَى اعْتِبَارِهِ نَقْصًا لِرَغْبَتِهِمْ فِي الْوَلَدِ بِنَاءً عَلَى مَا كَانَتْ عَلَيْهِ أَحْوَالُهُمْ الِاجْتِمَاعِيَّةُ مِنَ الِاعْتِمَادِ عَلَى الْجُهُودِ الْبَدَنِيَّةِ فَهُمْ يَبْتَغُونَ الْوَلَدَ الذُّكُورَ رَجَاءَ الِاسْتِعَانَةِ بِهِمْ عِنْدَ الْكِبَرِ وَذَلِكَ أَمْرٌ قَدْ يَعْرِضُ، وَقَدْ لَا يَعْرِضُ أَوْ لِمَحَبَّةِ ذِكْرِ الْمَرْءِ بَعْدَ مَوْتِهِ وَذَلِكَ أَمْرٌ وَهْمِيٌّ، وَالنَّبِيءُ ﷺ قَدْ أَغْنَاهُ اللَّهُ بِالْقَنَاعَةِ، وَأَعَزَّهُ بِالتَّأْيِيدِ، وَقَدْ جَعَلَ اللَّهُ لَهُ لِسَانَ صِدْقٍ لَمْ يَجْعَلْ مِثْلَهُ لِأَحَدٍ مِنْ خَلْقِهِ، فَتَمَحَّضَ أَنَّ كَمَالَهُ الذَّاتِيَّ بِمَا عَلِمَهُ اللَّهُ فِيهِ إِذْ جَعَلَ فِيهِ رِسَالَتَهُ، وَأَنَّ كَمَالَهُ الْعَرَضِيَّ بِأَصْحَابِهِ وَأُمَّتِهِ إِذْ جَعَلَهُ اللَّهُ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ.

Kabul edelim ki onun hiç çocuğu doğmamış olsun; insanların bunu bir eksiklik saymayı benimsemeleri, bedensel güçlere dayanmaya dayalı toplumsal durumları sebebiyle çocuğa duydukları arzudan ötürüdür; nitekim onlar yaşlandıklarında kendilerine yardım etmelerini umarak erkek çocuk isterler ki bu da bazen gerçekleşir, bazen gerçekleşmez; yahut da kişinin ölümünden sonra anılmasını sevmesinden ötürüdür ki bu da vehmî bir durumdur. Oysa Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'i Allah kanaat ile zengin kılmış, yardımıyla aziz eylemiştir; Allah ona mahlûkatından hiçbirine vermediği bir doğruluk lisanı (güzel bir şöhret ve yâd-ı cemîl) vermiştir. Böylece onun zâtî kemalinin, Allah'ın risâletini ona vermekle onda bildiği şeyden ötürü olduğu; ârızî kemalinin ise Allah'ın onu müminlere kendi canlarından daha evlâ kılması sebebiyle ashabı ve ümmeti vesilesiyle olduğu apaçık ortaya çıkmıştır.

95166. Metin

وَفِي الْآيَةِ مُحَسِّنُ الِاسْتِخْدَامِ التَّقْدِيرِيِّ لِأَنَّ سَوْقَ الْإِبْطَالِ بطرِيق الْقصر فِي قَوْله:

Ayette takdîrî istihdâm bedîî sanatı vardır; çünkü iptalin kasr yoluyla sevkedilmesi,

95167. Metin

هُوَ الْأَبْتَرُ نَفْيُ وَصْفِ الْأَبْتَرِ عَنِ النَّبِيءِ ﷺ، لَكِن بِمَعْنَى غَيْرِ الْمَعْنَى الَّذِي عَنَاهُ شَانِئُهُ

{ هُوَ الْأَبْتَرُ } kavlinde ebterlik sıfatının Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'den nefyedilmesidir; ancak ona buğzedenin kastettiği anlamdan farklı bir anlamladır.

95168. Metin

فَهُوَ اسْتِخْدَامٌ يَنْشَأُ مِنْ صِيغَةِ الْقَصْرِ بِنَاءً عَلَى أَنْ لَيْسَ الِاسْتِخْدَامُ مُنْحَصِرًا فِي اسْتِعْمَالِ الضَّمِيرِ فِي غَيْرِ مَعْنَى مُعَادِهِ، عَلَى مَا حَقَّقَهُ أُسْتَاذُنَا الْعَلَّامَةُ سَالِمٌ أَبُو حَاجِبٍ وَجَعَلَهُ وَجْهًا فِي وَاوِ الْعَطْفِ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَجاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ [الْفجْر: ٢٢] لِأَنَّ الْعَطْفَ بِمَعْنَى إِعَادَةِ الْعَامِلِ فَكَأَنَّهُ قَالَ: وَجَاءَ الْمَلَكُ وَهُوَ مَجِيءٌ مُغَايِرٌ لِمَعْنَى مَجِيءِ اللَّهِ تَعَالَى، قَالَ: وَقَدْ سَبَقَنَا الْخَفَاجِيُّ إِلَى ذَلِكَ إِذْ أَجْرَاهُ فِي حَرْفِ الِاسْتِثْنَاءِ فِي «طِرَازِ الْمَجَالِسِ» فِي قَوْلِ مُحَمَّدٍ الصَّالِحِيِّ مِنْ شُعَرَاءِ الشَّامِ:

Dolayısıyla bu, istihdâmın zamirin merciinin anlamından başka bir anlamda kullanılmasına münhasır olmadığı esasına dayanarak kasr kalıbından doğan bir istihdâmdır. Nitekim üstadımız allâme Sâlim Ebû Hâcib bunu tahkik etmiş ve Yüce Allah'ın { وَجاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ } [Fecr: 22] “Rabbin ve melek[ler] geldiği zaman” kavlindeki atıf vâvı için bir vecih kılmıştır; çünkü atıf, âmilin iadesi anlamındadır; sanki «ve câe’l-melek» (melek geldi) demiş gibidir ki bu geliş, Yüce Allah'ın gelişinin anlamından farklıdır. [Ebû Hâcib] şöyle dedi: Hafâcî de «Tırâzü'l-Mecâlis» adlı eserinde, Şam şairlerinden Muhammed es-Sâlihî'nin şu beytinde istisna harfinde bu kuralı işleterek bizden önce buna değinmiştir:

95169. Metin

وَحَدِيثُ حُبِّي لَيْسَ بِالْ ... مَنْسُوخِ إِلَّا فِي الدَّفَاتِرِ

«Aşkımın sözü nesh edilmiş (hükmü kaldırılmış) değildir, ancak defterlerde nesh edilmiştir (yazıya dökülmüştür).»

95170. Metin

وَالشَّانِئُ: الْمُبْغِضُ وَهُوَ فَاعِلٌ مِنَ الشَّنَاءَةِ وَهِيَ الْبُغْضُ وَيُقَالُ فِيهِ: الشَّنَآنُ، وَهُوَ يَشْمَلُ كُلَّ مُبْغِضٍ لَهُ مِنْ أَهْلِ الْكُفْرِ فَكُلُّهُمْ بُتْرٌ مِنَ الْخَيْرِ مَا دَامَ فِيهِ شَنَآنٌ لِلنَّبِيءِ ﷺ فَأَمَّا مَنْ أَسْلَمُوا مِنْهُمْ فَقَدِ انْقَلَبَ بَعْضُهُمْ مَحَبَّةً لَهُ وَاعْتِزَازًا بِهِ.

Şâni' (الشَّانِئُ): Buğzeden demektir; buğuz manasındaki «şeneân» (الشَّنَاءَةُ) kökünden ism-i fâildir; bu kelime «şen'ân» (الشَّنَآنُ) şeklinde de söylenir. Bu lafız, küfür ehlinden ona buğzeden herkesi kapsar; zira Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e karşı içlerinde buğuz bulunduğu sürece onların hepsi her türlü hayırdan kesiktirler. Onlardan Müslüman olanlara gelince, bazılarının bu hali ona karşı sevgiye ve onunla iftihar etmeye dönüşmüştür.