4811. Metin
{ن} سبق الكلام على الحروف المقطعة في أول سورة البقرة.
{ن} Hurûf-ı mukattaaya dair açıklama daha önce Bakara Suresi'nin başında geçmişti.
4812. Metin
أقسم الله بالقلم الذي يكتب به الملائكة والناس، وبما يكتبون من الخير والنفع والعلوم. ما أنت -أيها الرسول- بسبب نعمة الله عليك بالنبوة والرسالة بضعيف العقل، ولا سفيه الرأي، وإن لك على ما تلقاه من شدائد على تبليغ الرسالة لَثوابًا عظيمًا غير منقوص ولا مقطوع، وإنك -أيها الرسول- لعلى خلق عظيم، وهو ما اشتمل عليه القرآن من مكارم الأخلاق؛ فقد كان امتثال القرآن سجية له يأتمر بأمره، وينتهي عما ينهى عنه.
Allah; meleklerin ve insanların kendisiyle yazdığı kaleme ve onların hayırdan, faydadan ve ilimlerden yazdıkları şeylere yemin etti. Sen -ey Elçi-, Allah'ın nübüvvet ve risaletle sana olan nimeti sayesinde aklı zayıf veya görüşü kıt biri değilsin. Risaleti tebliğ etme hususunda karşılaştığın zorluklara karşılık senin için asla eksilmeyecek ve kesilmeyecek büyük bir mükâfat vardır. Ve şüphesiz sen -ey Elçi-, Kur'an'ın içerdiği üstün ahlakı kapsayan yüce bir ahlak üzeresin. Zira Kur'an'a uymak onun bir tabiatı hâline gelmişti; onun emrettiğini yapar, yasakladığından kaçınırdı.
4813. Metin
فعن قريب سترى -أيها الرسول-، ويرى الكافرون في أيكم الفتنة والجنون؟
Pek yakında sen de göreceksin -ey Elçi-, kâfirler de görecekler; fitne ve deliliğin hanginizde olduğunu.
4814. Metin
إن ربك- سبحانه- هو أعلم بالشقي المنحرف عن دين الله وطريق الهدى، وهو أعلم بالتقي المهتدي إلى دين الحق.
Şüphesiz senin Rabbin -Sübhânehu-, Allah'ın dininden ve hidayet yolundan sapan bedbaht kimseyi en iyi bilendir; hak dine hidayet bulan takva sahibini de en iyi bilen O'dur.
4815. Metin
فاثبت على ما أنت عليه -أيها الرسول- من مخالفة المكذبين ولا تطعهم.
O hâlde -ey Elçi-, yalanlayıcılara muhalefet etmek üzere bulunduğun [hak] yolda sebat et ve onlara boyun eğme!
4816. Metin
تمنَّوا وأحبوا لو تلاينهم، وتصانعهم على بعض ما هم عليه، فيلينون لك.
Onlar, kendilerine yumuşak davranmanı ve üzerinde bulundukları bazı konularda onlara müsamaha göstermeni arzulayıp istediler; böylece onlar da sana yumuşak davranacaklardı.
4817. Metin
ولا تطع -أيها الرسول- كلَّ إنسانٍ كثير الحلف كذاب حقير، مغتاب للناس، يمشي بينهم بالنميمة، وينقل حديث بعضهم إلى بعض على وجه الإفساد بينهم، بخيل بالمال ضنين به عن الحق، شديد المنع للخير، متجاوز حدَّه في العدوان على الناس وتناول المحرمات، كثير الآثام، شديد في كفره، فاحش لئيم، منسوب إلى غير أبيه. ومن أجل أنه كان صاحب مال وبنين طغى وتكبر عن الحق، فإذا قرأ عليه أحد آيات القرآن كذَّب بها، وقال: هذا أباطيل الأولين وخرافاتهم. وهذه الآيات وإن نزلت في بعض المشركين كالوليد بن المغيرة، إلا أن فيها تحذيرًا للمسلم من موافقة من اتصف بهذه الصفات الذميمة.
Sen -ey Elçi-, çok yemin eden, yalancı, aşağılık, insanları çekiştiren, aralarında dedikodu taşıyarak dolaşan, aralarını bozmak maksadıyla birinin sözünü diğerine aktaran, mal konusunda cimri, hakkı vermekten kaçınan, hayra alabildiğine engel olan, insanlara düşmanlıkta ve haramları işlemekte haddi aşan, günahı çok, küfründe katı, kaba, soysuz ve babasından başkasına nispet edilmiş hiçbir kimseye boyun eğme! O, mal ve oğullar sahibi olduğu için azdı ve hakka karşı kibirlendi. Biri ona Kur'an ayetlerini okuduğu zaman onları yalanladı ve: "Bu, öncekilerin uydurmaları ve masallarıdır!" dedi. Bu ayetler her ne kadar Velîd b. el-Muğîre gibi bazı müşrikler hakkında inmiş olsa da, içinde Müslüman için bu yerilmiş sıfatlarla nitelenen kimseye uymaktan bir sakındırma vardır.
4818. Metin
سنجعل على أنفه علامة لازمة لا تفارقه عقوبة له; ليكون مفتضحًا بها أمام الناس.
Ona bir ceza olarak, burnunun üzerine ondan hiç ayrılmayacak kalıcı bir damga vuracağız; ta ki insanlar önünde onunla rezil olsun.
4819. Metin
إنا اختبرنا أهل «مكة» بالجوع والقحط، كما اختبرنا أصحاب الحديقة حين حلفوا فيما بينهم، ليقطعُنَّ ثمار حديقتهم مبكِّرين في الصباح، فلا يَطْعَم منها غيرهم من المساكين ونحوهم، ولم يقولوا: إن شاء الله.
Biz Mekke ehlini, vaktiyle o bahçe sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi açlık ve kıtlıkla imtihan ettik. Hani onlar, sabah erkenden bahçelerinin meyvelerini mutlaka toplayacaklarına, böylece yoksullar ve benzeri başkalarının ondan yiyemeyeceğine dair aralarında yemin etmişler ve "İnşallah" dememişlerdi.
4820. Metin
فأنزل الله عليها نارًا أحرقتها ليلا وهم نائمون، فأصبحت محترقة سوداء كالليل المظلم.
Bunun üzerine Allah, onlar uyurken geceleyin o [bahçenin] üzerine onu yakan bir ateş indirdi de [bahçe] simsiyah, kapkaranlık gece gibi yanıverdi.
4821. Metin
فنادى بعضهم بعضًا وقت الصباح: أن اذهبوا مبكرين إلى زرعكم، إن كنتم مصرِّين على قطع الثمار.
Sabah vakti olunca birbirlerine: "Eğer meyveleri toplamaya kararlıysanız ekininize erkenden gidin!" diye seslendiler.
4822. Metin
فاندفعوا مسرعين، وهم يتسارُّون بالحديث فيما بينهم: بأن لا تمكِّنوا اليوم أحدا من المساكين من دخول حديقتكم.
Aralarında: "Bugün sakın hiçbir yoksulun bahçenize girmesine izin vermeyin!" diye fısıldaşarak hızla yola koyuldular.
4823. Metin
وساروا في أول النهار إلى حديقتهم على قصدهم السيِّئ في منع المساكين من ثمار الحديقة، وهم في غاية القدرة على تنفيذه في زعمهم.
Günün ilk saatlerinde, yoksulları bahçenin meyvelerinden mahrum bırakma yönündeki kötü niyetleriyle ve kendi zanlarınca bunu gerçekleştirmeye son derece güç yetirebilecek bir hâlde bahçelerine doğru yürüdüler.
4824. Metin
فلما رأوا حديقتهم محترقة أنكروها، وقالوا: لقد أخطأنا الطريق إليها، فلما عرفوا أنها هي جنتهم، قالوا: بل نحن محرومون خيرها; بسبب عزمنا على البخل ومنع المساكين. قال أعدلهم: ألم أقل لكم هلا تستثنون وتقولون: إن شاء الله؟ قالوا بعد أن عادوا إلى رشدهم: تنزَّه الله ربنا عن الظلم فيما أصابنا، بل نحن كنا الظالمين لأنفسنا بترك الاستثناء وقصدنا السيِّئ. فأقبل بعضهم على بعض، يلوم كل منهم الآخر على تركهم الاستثناء وعلى قصدهم السيِّئ، قالوا: يا ويلنا إنَّا كنا متجاوزين الحد في منعنا الفقراء ومخالفة أمر الله، عسى ربنا أن يعطينا أفضل من حديقتنا; بسبب توبتنا واعترافنا بخطيئتنا. إنا إلى ربنا وحده راغبون، راجون العفو، طالبون الخير. مثل ذلك العقاب الذي عاقبنا به أهل الحديقة يكون عقابنا في الدنيا لكل مَن خالف أمر الله، وبخل بما آتاه الله من النعم فلم يؤدِّ حق الله فيها، ولَعذاب الآخرة أعظم وأشد مِن عذاب الدنيا، لو كانوا يعلمون لانزجروا عن كل سبب يوجب العقاب.
Bahçelerini yanmış görünce tanıyamadılar ve: "Herhalde yolumuzu şaşırdık" dediler. Fakat oranın kendi bahçeleri olduğunu anlayınca: "Hayır, cimrilik etmeye ve yoksulları engellemeye azmettiğimiz için onun hayrından mahrum bırakıldık" dediler. İçlerindeki en insaflı olanı: "Ben size 'İstisna yapıp (inşallah deyip) Allah'ı tenzih etseniz ya!' dememiş miydim?" dedi. Akılları başlarına gelince şöyle dediler: "Rabbimiz olan Allah, başımıza gelen bu musibette zulmetmekten münezzehtir; bilakis istisnayı terk etmekle ve kötü niyetimizle kendimize zulmedenler bizlerdik." Bunun üzerine birbirlerine dönüp istisnayı terk ettikleri ve kötü niyetleri sebebiyle birbirlerini kınamaya başladılar. Dediler ki: "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, fakirleri mahrum bırakmak ve Allah'ın emrine karşı gelmekle haddi aşan kimselermişiz. Tövbe etmemiz ve günahımızı itiraf etmemiz sebebiyle umulur ki Rabbimiz bize bahçemizden daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnız Rabbimize yöneliyor, affını umuyor ve hayır diliyoruz." Bahçe ehlini cezalandırdığımız bu ceza gibi, dünyadaki cezamız da Allah'ın emrine karşı gelen, Allah'ın kendisine verdiği nimetlerde cimrilik edip onlardaki Allah'ın hakkını ödemeyen herkes içindir. Ahiret azabı ise dünya azabından elbette daha büyük ve daha şiddetlidir; şayet bilselerdi azabı gerektiren her türlü sebepten vazgeçerlerdi.
4825. Metin
إن الذين اتقوا عقاب الله بفعل ما أمرهم به وتَرْك ما نهاهم عنه، لهم عند ربهم في الآخرة جنات فيها النعيم المقيم.
Emrettiklerini yapıp yasakladıklarından kaçınarak Allah'ın azabından sakınanlar için, ahirette Rableri katında içinde ebedî nimetlerin bulunduğu cennetler vardır.
4826. Metin
أفنجعل الخاضعين لله بالطاعة كالكافرين؟ ما لكم كيف حكمتم هذا الحكم الجائر، فساويتم بينهم في الثواب؟
İtaatle Allah'a boyun eğenleri kâfirler gibi mi kılacağız? Size ne oluyor, nasıl böyle haksız bir hüküm verip de mükâfatta onları bir tutuyorsunuz?
4827. Metin
أم لكم كتاب منزل من السماء تجدون فيه المطيع كالعاصي، فأنتم تدرسون فيه ما تقولون؟ إن لكم في هذا الكتاب إذًا ما تشتهون، ليس لكم ذلك.
Yoksa sizin gökten indirilmiş bir kitabınız var da onda itaatkâr olanın isyankâr gibi olduğunu mu buluyorsunuz ki söylediğiniz şeyleri onda okuyup duruyorsunuz? O takdirde bu kitapta canınızın her istediği şey sizin için var demektir; oysa böyle bir şey sizin için söz konusu değildir.
4828. Metin
أم لكم عهود ومواثيق علينا في أنه سيحصل لكم ما تريدون وتشتهون؟
Yoksa istediğiniz ve arzuladığınız şeylerin size mutlaka verileceğine dair bizim üzerimize verilmiş kesin sözler ve yeminleriniz mi var?
4829. Metin
سل المشركين -أيها الرسول-: أيهم بذلك الحكم كفيل وضامن بأن يكون له ذلك؟ أم لهم آلهة تكفُل لهم ما يقولون، وتعينهم على إدراك ما طلبوا، فليأتوا بها إن كانوا صادقين في دعواهم؟
Müşriklere sor -ey Elçi-: Onların hangisi bu hükme kefildir ve bunun kendisi için gerçekleşeceğine güvence vermektedir? Yoksa söyledikleri şeyleri kendilerine garanti eden ve istediklerini elde etmelerine yardım eden ilahları mı var? Eğer iddialarında doğru sözlü iseler haydi onları getirsinler!
4830. Metin
يوم القيامة يشتد الأمر ويصعب هوله، ويأتي الله تعالى لفصل القضاء بين الخلائق، فيكشف عن ساقه الكريمة التي لا يشبهها شيء، قال ﷺ: «يكشف ربنا عن ساقه، فيسجد له كل مؤمن ومؤمنة، ويبقى مَن كان يسجد في الدنيا؛ رياء وسمعة، فيذهب ليسجد، فيعود ظهره طبقًا واحدًا» رواه البخاري ومسلم.
Kıyamet günü iş şiddetlenir, dehşeti zorlaşır ve Allah Teâlâ yaratılanlar arasında hüküm vermek için gelir. Hiçbir şeyin kendisine benzemediği kerim olan bacağını açar. [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: { يكشف ربنا عن ساقه، فيسجد له كل مؤمن ومؤمنة، ويبقى مَن كان يسجد في الدنيا؛ رياء وسمعة، فيذهب ليسجد، فيعود ظهره طبقًا واحدًا } “Rabbimiz bacağını açar; her mümin erkek ve mümin kadın O'na secde eder. Dünyada gösteriş ve şöhret için secde eden kimse ise geride kalır; secde etmeye yeltenir de sırtı tek bir tabaka (bükülmez bir kemik) hâline gelir.” (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir).
4831. Metin
منكسرة أبصارهم لا يرفعونها، تغشاهم ذلة شديدة مِن عذاب الله، وقد كانوا في الدنيا يُدْعَون إلى الصلاة لله وعبادته، وهم أصحَّاء قادرون عليها فلا يسجدون; تعظُّمًا واستكبارًا.
Gözleri yere eğilmiş, onları yukarı kaldıramazlar; Allah'ın azabından ötürü kendilerini şiddetli bir zillet kaplar. Oysa onlar dünyada sapasağlam ve güç yetirebiliyorken Allah için namaz kılmaya ve O'na kulluk etmeye davet olunuyorlardı da büyüklük taslayıp kibirlendikleri için secde etmiyorlardı.
4832. Metin
فذرني -أيها الرسول- ومَن يكذِّب بهذا القرآن، فإن عليَّ جزاءهم والانتقام منهم، سنمدهم بالأموال والأولاد والنعم؛ استدراجًا لهم من حيث لا يشعرون أنه سبب لإهلاكهم، وأُمهلهم وأُطيل أعمارهم; ليزدادوا إثمًا. إن كيدي بأهل الكفر قويٌّ شديد.
O hâlde -ey Elçi-, bu Kur'an'ı yalanlayan kimse ile beni baş başa bırak; onların cezasını vermek ve onlardan intikam almak bana aittir. Helaklerine sebep olduğunu fark edemeyecekleri bir şekilde onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak (istidrac) için kendilerine mallar, çocuklar ve nimetler vereceğiz. Günahları artsın diye onlara mühlet verip ömürlerini uzatırım. Şüphesiz kâfirlere yönelik tuzağım pek kuvvetli ve pek çetindir.
4833. Metin
أم تسأل -أيها الرسول- هؤلاء المشركين أجرا دنيويا على تبليغ الرسالة فهم مِن غرامة ذلك مكلَّفون حِمْلا ثقيلا؟ بل أعندهم علم الغيب، فهم يكتبون عنه ما يحكمون به لأنفسهم مِن أنهم أفضل منزلة عند الله مِن أهل الإيمان به؟
Yoksa sen -ey Elçi-, risaleti tebliğ etmene karşılık bu müşriklerden dünyalık bir ücret istiyorsun da onlar bu borcun ağırlığı altında eziliyorlar mı? Yoksa gaybın ilmi onların yanında da Allah katında O'na iman edenlerden daha üstün bir konumda olduklarına dair kendi lehlerine verdikleri hükümleri oradan mı yazıyorlar?
4834. Metin
فاصبر -أيها الرسول- لما حكم به ربك وقضاه، ومن ذلك إمهالهم وتأخير نصرتك عليهم، ولا تكن كصاحب الحوت، وهو يونس ﵇ في غضبه وعدم صبره على قومه، حين نادى ربه، وهو مملوء غمًّا طالبًا تعجيل العذاب لهم، لولا أن تداركه نعمة مِن ربه بتوفيقه للتوبة وقَبولها لَطُرِح مِن بطن الحوت بالأرض الفضاء المهلكة، وهو آتٍ بما يلام عليه، فاصطفاه ربه لرسالته، فجعله من الصالحين الذين صلحت نياتهم وأقوالهم وأعمالهم.
O hâlde -ey Elçi-, Rabbinin hükmettiği ve takdir buyurduğu şeylere -ki onlara mühlet verilmesi ve onlara karşı sana gelecek yardımın geciktirilmesi de bunlardandır- sabret! Balık sahibi -yani kavmine öfkelenip sabredemeyen ve içi kederle dolu olarak onlara azabın çabuklaştırılmasını isteyip Rabbine niyaz eden Yûnus aleyhisselâm- gibi olma! Eğer tövbe etmeye muvaffak kılınması ve tövbesinin kabul edilmesiyle Rabbinden bir nimet ona yetişmeseydi, kınanacak bir iş yapmış olarak balığın karnından helak edici çıplak bir araziye atılacaktı. Fakat Rabbi onu elçiliği için seçti ve niyetleri, sözleri ve amelleri salih olan iyi kimselerden kıldı.
4835. Metin
وإن يكاد الكفار حين سمعوا القرآن ليصيبونك -أيها الرسول- بالعين؛ لبغضهم إياك، لولا وقاية الله وحمايته لك، ويقولون: -حسب أهوائهم- إنه لمجنون.
Eğer Allah'ın seni koruması ve muhafaza etmesi olmasaydı, kâfirler Kur'an'ı işittiklerinde sana olan nefretlerinden ötürü neredeyse seni gözleriyle yıkıp yere sereceklerdi (-ey Elçi-) ve kendi hevalarına uyarak: "O kesinlikle bir delidir" diyorlar.
4836. Metin
وما القرآن إلا موعظة وتذكير للعالمين من الإنس والجن.
Hâlbuki Kur'an, insan ve cinden oluşan bütün âlemler için ancak bir öğüt ve bir hatırlatmadır.