19286. Metin
عقاب أبي لهب وامرأته
Ebû Leheb ve Karısının Cezalandırılması
19287. Metin
كان أبو لهب: عبد العزى بن عبد المطلب، وكنيته أبو عتيبة، وامرأته: من أشد الناس عداوة وإيذاء للنبي ﷺ، وكان أبو لهب في المجالس العامة هو الذي يجابه النبي ويعانده، ويقف في سبيل دعوته وقوف الأعداء الأشداء الألداء.
Ebû Leheb: Abdüluzzâ b. Abdilmuttalib olup künyesi Ebû Uteybe idi. Kendisi ve karısı, insanlardan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e en şiddetli düşmanlık besleyen ve en çok eziyet edenlerdendi. Ebû Leheb, umumi meclislerde Peygamber'in karşısına dikilen, ona inatla karşı çıkan ve davasının önünde en amansız ve en azılı düşmanlar gibi duran kişiydi.
19288. Metin
روي في الحديث عن ابن عباس الذي أخرجه البخاري ومسلم: أن رسول الله ﷺ قال: لما نزلت: وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ [الشعراء: ٢٦/ ٢١٤] أي ورهطك منهم المخلصين، خرج رسول الله ﷺ حتى صعد الصفا، فهتف: يا صباحاه! فقالوا: من هذا الذي يهتف؟ قالوا: محمد، فاجتمعوا إليه، فقال: يا بني فلان، يا بني فلان، يا بني فلان، يا بني عبد مناف، يا بني عبد المطلب! فاجتمعوا إليه فقال:
Buhârî ve Müslim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiği hadiste bildirildiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ } “[Önce] en yakın akrabanı uyar” [eş-Şuarâ: 26/214] yani «Onlardan samimi olan kabileni» ayeti nazil olduğunda, çıkıp Safâ tepesine tırmandı ve: «Yâ Sabâhâh (ey ahali)!» diye seslendi. «Bu seslenen kimdir?» dediler. «Muhammed'dir» dediler ve onun yanına toplandılar. O da: «Ey falan oğulları, ey falan oğulları, ey falan oğulları, ey Benî Abdimenâf, ey Benî Abdilmuttalib!» diye seslendi. Onun etrafında toplandıklarında şöyle buyurdu:
19289. Metin
«أرأيتكم لو أخبرتكم أن خيلا بسفح هذا الجبل، أكنتم مصدقي؟ قالوا: ما جربنا عليك كذبا، قال: فإني نذير لكم بين يدي عذاب شديد، فقال أبو لهب: تبا لك! أما جمعتنا إلا لهذا؟ ثم قام، فنزلت هذه السورة
«Şu dağın eteğinde [size saldırmak üzere olan] bir süvari birliği olduğunu haber versem beni doğrular mısınız?» dediler ki: «Biz senin hiçbir yalanını görmedik.» Buyurdu ki: «Ben, şiddetli bir azabın öncesinde sizin için [gönderilmiş] bir uyarıcıyım.» Bunun üzerine Ebû Leheb: «Yazıklar olsun sana! Bizi sadece bunun için mi topladın?» dedi ve kalkıp gitti. Bunun üzerine bu sure nazil oldu.
19290. Metin
المكية بالإجماع: تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (١) . كذا قرأ الأعمش وعبد الله (ابن مسعود) وأبيّ، إلى آخر السورة، وقرأ حفص: وَتَبَّ أي الأول دعاء عليه، والثاني: خبر عنه. والسورة هي:
İcma ile Mekkî olan: { تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (١) } “Ebû Leheb’in iki eli kurusun; kurudu da! (1)” suresidir. A‘meş, Abdullah (İbn Mes‘ûd) ve Übeyy surenin sonuna kadar bu şekilde okumuştur. Hafs ise { وَتَبَّ } şeklinde okumuştur; yani birincisi onun aleyhine bir beddua, ikincisi ise onun hakkında bir haberdir. Sure şudur:
19291. Metin
[سورة المسد (١١١) : الآيات ١ الى ٥]
[Mesed Suresi (111): Ayetler 1-5]
19292. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
19293. Metin
تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (١) ما أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ (٢) سَيَصْلى ناراً ذاتَ لَهَبٍ (٣) وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (٤)
{ تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (١) ما أَغْنى عَنْهُ مالُهُ وَما كَسَبَ (٢) سَيَصْلى ناراً ذاتَ لَهَبٍ (٣) وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (٤) } “Ebû Leheb'in iki eli kurusun; kurudu da! (1) Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı. (2) O, alevli bir ateşe girecektir. (3) Odun taşıyıcısı olarak karısı da! (4)”
19294. Metin
فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥)
{ فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥) } “Boynunda bükülmüş hurma lifinden bir ip olduğu halde. (5)”
19295. Metin
«١» «٢» «٣» «٤» [المسد: ١١١/ ١- ٥] .
«1» «2» «3» «4» [el-Mesed: 111/1-5].
19296. Metin
المعنى: هلكت يدا أبي لهب (وكنّي بذلك لحمرة في وجهه) وخسرت وخابت، وهو مجاز عن جملته، أي هلك وخسر، وهذا دعاء عليه بالهلاك والخسران. ثم أخبر الله تعالى عنه: وَتَبَّ أي وقد وقع فعلا هلاكه، فقد خسر الدنيا والآخرة، وأبو لهب:
Manası: Ebû Leheb’in (yüzündeki kırmızılıktan ötürü bu künyeyi almıştır) iki eli helak oldu, kaybetti ve hüsrana uğradı. Bu, onun bütün varlığı için yapılan bir mecazdır; yani kendisi helak oldu ve kaybetti. Bu ifade, onun helaki ve hüsranı için bir bedduadır. Sonra Allah Teâlâ onun hakkında haber vererek: { وَتَبَّ } “[Kurudu da]” yani helaki fiilen gerçekleşti, dünyayı da ahireti de kaybetti [buyurmuştur]. Ebû Leheb:
19297. Metin
عم النبي ﷺ، واسمه: عبد العزى بن عبد المطلب، وقد كان كثير الأذى والبغض والازدراء لرسول الله ﷺ ولدينه، كما تقدم.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in amcasıdır ve adı Abdüluzzâ b. Abdilmuttalib'dir. Daha önce geçtiği üzere, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve onun dinine çokça eziyet eden, kin besleyen ve onu hor gören bir kimseydi.
19298. Metin
وقوله: تَبَّتْ معناه: خسرت، والتباب: الخسران والدمار. وأسند ذلك إلى اليدين من حيث كون اليد موضع الكسب والربح وضم ما يملك، ثم أخبر الله عنه أنه قد تب، أي حتم عليه ذلك.
Ayetteki { تَبَّتْ } ifadesinin anlamı: Hüsrana uğradı, kayba uğradı demektir. Tebab (التباب); hüsran ve yıkım demektir. Bunun iki ele isnat edilmesi, elin kazanç, kâr ve sahip olunan şeyleri toplama vasıtası olmasındandır. Sonra Allah onun hakkında helak olduğunu, yani bunun onun üzerine kesinleştiğini haber vermiştir.
19299. Metin
ثم أخبر الله تعالى عن حال أبي لهب في الماضي، فقال: ما أَغْنى.. أي لم يدفع عنه يوم القيامة ما جمع من المال، ولا ما كسب من الأرباح والجاه والولد، ولم يفده ذلك في دفع ما يحل به من الهلاك، وما ينزل به من العذاب، لشدة معاداته لرسول الله ﷺ، وصدّه الناس عن الإيمان به. والفرق بين المال والكسب: أن الأول رأس المال، والثاني هو الربح. وهذا إخبار عن أن جميع أحواله الدنيوية من مال وولد لم تغن عنه شيئا، حين حتم (أوجب) عذابه بعد موته، وهو ما أخبر الله تعالى عنه في المستقبل في الآخرة بقوله: سَيَصْلى.. أي إن أبا لهب سيذوق حر نار جهنم ذات
Sonra Allah Teâlâ, Ebû Leheb'in geçmişteki durumunu haber vererek şöyle buyurmuştur: { مَا أَغْنَىٰ } “[Malı] ona fayda vermedi...”1 Yani kıyamet gününde ne topladığı mal ne de elde ettiği kârlar, itibar ve evlat; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan şiddetli düşmanlığı ve insanları ona iman etmekten alıkoyması sebebiyle başına gelecek helaki ve üzerine inecek azabı savmada ona bir yarar sağlamamıştır. Mal ile kesb (kazanç) arasındaki fark şudur: İlki sermaye, ikincisi ise kârdır. Bu, ölümünden sonra azabı kesinleştiğinde (gerekli kılındığında), mal ve evlat gibi dünyevi durumlarının hiçbirinin kendisinden hiçbir şeyi savamadığını bildirmektedir. Bu durum, Allah Teâlâ'nın gelecekte ahirette olacağını haber verdiği şu buyruğudur: { سَيَصْلَىٰ } “[Ateşe] girecektir...”2 Yani Ebû Leheb, alevli34 cehennem ateşinin hararetini tadacaktır.
19300. Metin
اللهب المشتعل المتوقد، قال أبو حيان: والسين للاستقبال، وإن تراخى الزمان، وهو وعيد كائن إنجازه لا محالة، وإن تراخى وقته.
Alev alev yanan, tutuşmuş ateşinin hararetini tadacaktır. Ebû Hayyân şöyle demiştir: «Sin (س) harfi, zaman gecikse bile gelecek zaman içindir. Bu, vakti gecikse dahi gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kesin bir tehdittir.»
19301. Metin
وتصلى امرأة أبي لهب معه أيضا النار، وهي أم جميل أروى بنت حرب، أخت أبي سفيان، عمة معاوية بن أبي سفيان. وامرأته: معطوفة على الضمير المرفوع فاعل (سيصلى) دون أن يؤكد الضمير، بسبب الحائل الذي ناب مناب التأكيد.
Ebû Leheb'in karısı da onunla birlikte ateşe girecektir. O kadın; Ebû Süfyân'ın kız kardeşi ve Muâviye b. Ebî Süfyân'ın halası olan Ümmü Cemîl Ervâ bint Harb'dir. Ayetteki «ve'mraetühû» (وَامْرَأَتُهُ) kelimesi, tekit yerine geçen aradaki fasıladan dolayı, pekiştirilmeye gerek duyulmadan { سَيَصْلى } fiilinin faili olan merfû zamire matuftur.
19302. Metin
وكانت أم جميل هذه مؤذية رسول الله ﷺ والمؤمنين بلسانها وغاية قدرتها. قال ابن عباس: كانت تجيء بالشوك، فتطرحه في طريق النبي ﷺ وطريق أصحابه ليعقرهم، فبذلك سميت حمالة الحطب. فهي حقيقة كانت تحمل أنواع الحطب والأشواك للإيذاء. وقيل: إن قوله تعالى: حَمَّالَةَ الْحَطَبِ استعارة لذنوبها التي تحطبها على نفسها لآخرتها. وقيل: المراد أنها كانت تمشي بالنميمة، فيقال للمشّاء بالنمائم، المفسد بين الناس: يحمل الحطب بينهم، أي يوقد بينهم النائرة، ويورّث الشر. وهذا رأي الكثيرين.
Bu Ümmü Cemîl, diliyle ve olanca gücüyle Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve müminlere eziyet ederdi. İbn Abbâs şöyle demiştir: «Diken getirir, ayaklarını yaralasın diye Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ve ashabının yoluna atardı; bu sebeple ona odun taşıyıcısı denmiştir.» Dolayısıyla o, gerçek anlamda eziyet etmek için çeşitli odunları ve dikenleri taşırdı. Denildi ki: Allah Teâlâ'nın { حَمَّالَةَ الْحَطَبِ } “[Odun taşıyıcısı]” kavli, ahireti için kendi aleyhine yüklendiği günahları için bir istiaredir (eğretilemedir). Bir diğer görüşe göre ise: Bununla onun laf taşıyıcılığı (koğuculuk) yaptığı kastedilmiştir. Nitekim laf taşıyıp insanların arasını bozan kimseye «aralarında odun taşıyor» yani «aralarında fitne ateşini körüklüyor ve kötülük aşılıyor» denir. Çoğunluğun görüşü de budur.
19303. Metin
ولون العذاب أو صفته ما عبر الله عنه بقوله: فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥) أي في عنقها حبل مفتول من الليف، من مسد النار، أي مما مسّد من حبالها، أي فتل من سلاسل النار، وقد صورها الله تعالى، في حالة العذاب بنار جهنم بصورة حالتها في الدنيا عند النميمة، وحينما كانت تحمل حزمة الشوك وتربطها في جيدها، ثم تلقيها في طريق النبي ﷺ، لأن كل من أجرم في الدنيا يعذب بما يجانس حاله في جرمه. قال ابن عباس وآخرون: الإشارة إلى الحبل حقيقة، وهو الذي ربطت به الشوك وحطبه. قال السدي: والمسد: الليف.
Azabın çeşidi veya niteliği ise Allah'ın şu buyruğuyla ifade edilmiştir: { فِي جِيدِها حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥) } “Boynunda bükülmüş hurma lifinden bir ip olduğu halde. (5)” Yani onun boynunda, cehennem ateşinin liflerinden, zincirlerinden bükülmüş bir ip bulunacaktır. Allah Teâlâ onu, cehennem ateşindeki azap halindeyken, dünyada koğuculuk yaptığı ve diken demetini taşıyıp boynuna bağlayarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yoluna attığı andaki suretiyle tasvir etmiştir. Çünkü dünyada suç işleyen herkes, işlediği suçun mahiyetine uygun bir şekilde cezalandırılır. İbn Abbâs ve diğerleri şöyle demiştir: «Buradaki işaret hakiki ipe yöneliktir; bu da dikeni ve odununu bağladığı iptir.» Süddî de: «Mesed (الْمَسَدُ); liftir» demiştir.
19304. Metin
ولما سمعت أم جميل هذه السورة، أتت أبا بكر، وهو مع رسول الله ﷺ في المسجد، وبيدها فهر (حجر) فقالت: بلغني أن صاحبك هجاني، ولأفعلن وأفعلنّ،
Ümmü Cemîl bu sureyi işittiğinde, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem mescitte Ebû Bekir ile beraberken elinde bir taş parçasıyla geldi ve: «Haber aldım ki arkadaşın beni hicvetmiş! Vallahi ona şunu yapacağım, bunu yapacağım!» dedi.
19305. Metin
وأعمى الله تعالى بصرها عن رسول الله ﷺ، فروي أن أبا بكر رضي الله تعالى عنه قال لها: هل ترين معي أحدا؟ فقالت: أتهزأ بي؟ لا أرى غيرك.
Fakat Allah Teâlâ onun gözünü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den gizledi. Rivayet edildiğine göre Ebû Bekir radıyallâhu anh ona: «Benimle birlikte birini görüyor musun?» dedi. Kadın: «Benimle alay mı ediyorsun? Senden başkasını görmüyorum» dedi.
19306. Metin
قال سعيد بن المسيب: كانت لأم جميل قلادة فاخرة، فقالت: واللات والعزى لأنفقنها في عداوة محمد، فأعقبها الله حبلا في جيدها من مسد النار.
Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demiştir: «Ümmü Cemîl'in çok kıymetli bir gerdanlığı vardı ve: 'Lât ve Uzzâ'ya yemin olsun ki onu Muhammed'e düşmanlık yolunda harcayacağım' demişti. Buna karşılık Allah da cehennem ateşinden bükülmüş bir ipi onun boynuna dolamıştır.»
19307. Metin
هذا اللون من العنفوان والاستكبار، وشدة العناد والإيذاء، الصادر من أبي لهب وزوجته، منشؤه تراكمات الجهالة والوثنية والتقاليد الموروثة، والحرص على الزعامة والسيادة. ولو كان عند أبي لهب وامرأته وأمثالهما عقل واع، وعلم كاف، وحظ من التحضر والتمدن، لما كان لهما مثل هذا الموقف من داعية الهدى والرشاد، والإنقاذ والنجاة.
Ebû Leheb ve karısından kaynaklanan bu taşkınlık, kibir, şiddetli inat ve eziyet türünün kaynağı; cehaletin, putperestliğin, miras kalan geleneklerin birikimi ile liderlik ve üstünlük hırsıdır. Şayet Ebû Leheb, karısı ve benzerlerinde basiretli bir akıl, yeterli bir ilim ve medeniyetten bir nasip olsaydı; hidayet, doğruluk, kurtuluş ve necât davetçisine karşı böylesi bir tavır takınmazlardı.
19308. Metin
وقد استنبط بعض علماء أصول الفقه من آية سَيَصْلى ناراً ذاتَ لَهَبٍ (٣) جواز التكليف بما لا يطاق، لأن أبا لهب مكلف أن يؤمن بمحمد ﷺ، ومكلف أن يؤمن بهذه السورة وصحتها، فكأنه قد كلف أن يؤمن، وأن يؤمن بأنه لا يؤمن، قال الأصوليون: ومتى ورد تكليف ما لا يطاق فهي أمارة من الله تعالى أنه قد حتم عليه عذابه، أي عذاب ذلك المكلف، لقصة أبي لهب.
Fıkıh usulü âlimlerinden bazıları { سَيَصْلى ناراً ذاتَ لَهَبٍ (٣) } “O, alevli bir ateşe girecektir. (3)” ayetinden «güç yetirilemeyen şeyle mükellef tutulmanın» (teklîf-i mâ lâ yutâk) caiz olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Çünkü Ebû Leheb, hem Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman etmekle, hem de bu sureye ve doğruluğuna inanmakla mükellefti. Dolayısıyla o, sanki hem iman etmekle hem de iman etmeyeceğine inanmakla mükellef kılınmış gibiydi. Usul âlimleri şöyle demiştir: Ebû Leheb kıssasından ötürü güç yetirilemeyen bir mükellefiyet vaki olduğunda bu, Allah Teâlâ'nın o mükellefe azabını kesinleştirdiğinin bir işaretidir.