19870. Metin
هي تسع آيات، وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِلَا خِلَافٍ وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: أُنْزِلَتْ وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ بِمَكَّةَ.
Bu [sure] dokuz ayettir ve ihtilafsız Mekkîdir. İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} [suresi] Mekke'de indirilmiştir.
19871. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
19872. Metin
[سورة الهمزة (١٠٤) : الآيات ١ الى ٩]
[Hümeze Suresi (104), Ayetler 1-9]
19873. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
19874. Metin
وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ (١) الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (٢) يَحْسَبُ أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلاَّ لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤)
{وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ (١) الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (٢) يَحْسَبُ أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلاَّ لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤)} “Arkadan çekiştiren, yüze karşı eğlenen her kişinin vay haline! O ki malı toplamış ve onu sayıp durmuştur. Malının kendisini ebedî kıldığını sanır. Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır.”
19875. Metin
وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧) إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩)
{وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧) إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩)} “Hutame'nin ne olduğunu sen ne bileceksin? [O], Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Ki o, yüreklerin ta içine kadar işler. Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılmıştır; uzatılmış sütunlar arasında...”
19876. Metin
الْوَيْلُ: هُوَ مُرْتَفِعٌ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَسَوَّغَ الِابْتِدَاءَ بِهِ مَعَ كَوْنِهِ نَكِرَةً كَوْنُهُ دُعَاءً عَلَيْهِمْ، وَخَبَرُهُ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ وَالْمَعْنَى: خِزْيٌ، أَوْ عَذَابٌ، أَوْ هَلَكَةٌ، أَوْ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالزَّجَّاجُ: الْهُمَزَةُ اللُّمَزَةُ الَّذِي يَغْتَابُ النَّاسَ، وَعَلَى هَذَا هُمَا بِمَعْنًى. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ والحسن ومجاهد وعطاء ابن أَبِي رَبَاحٍ: الْهُمَزَةُ: الَّذِي يَغْتَابُ الرَّجُلَ فِي وَجْهِهِ، وَاللُّمَزَةُ: الَّذِي يَغْتَابُهُ مِنْ خَلْفِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ عَكْسُ هَذَا. وَرُوِيَ عَنْ قَتَادَةَ وَمُجَاهِدٍ أيضا أن الهمزة: الَّذِي يَغْتَابُ النَّاسَ فِي أَنْسَابِهِمْ. وَرُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا أَنَّ الْهُمَزَةَ: الَّذِي يَهْمِزُ النَّاسَ بِيَدِهِ، وَاللُّمَزَةَ: الَّذِي يَلْمِزُهُمْ بِلِسَانِهِ. وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ: يَهْمِزُهُمْ بِلِسَانِهِ وَيَلْمِزُهُمْ بِعَيْنِهِ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: الْهُمَزَةُ: الَّذِي يُؤْذِي جُلَسَاءَهُ بِسُوءِ اللَّفْظِ، واللمزة: الّذي يكسر عنه عَلَى جَلِيسِهِ وَيُشِيرُ بِيَدِهِ وَبِرَأْسِهِ وَبِحَاجِبِهِ، وَالْأَوَّلُ أولى، ومنه قول زياد الأعجم:
el-Veyl (الْوَيْلُ) mübteda (özne) olarak merfûdur. Nekire (belirsiz) olmasına rağmen onunla mübteda yapılmasına izin veren şey, aleyhlerine bir beddua olmasıdır. Haberi (yüklemi) ise {لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} ifadesidir. Anlamı şudur: Arkadan çekiştiren ve yüze karşı ayıplayan herkes için rezillik yahut azap ya da helak veya cehennemde bir vadi vardır. Ebû Ubeyde ve ez-Zeccâc şöyle demiştir: 'Hümeze ve lümeze insanları gıybet eden kimsedir.' Buna göre ikisi aynı anlamdadır. Ebü'l-Âliye, Hasan, Mücâhid ve Atâ b. Ebî Rebâh ise şöyle demiştir: 'Hümeze, kişinin yüzüne karşı gıybetini eden; lümeze ise arkasından gıybetini edendir.' Katâde bunun tam aksini söylemiştir. Katâde ve Mücâhid'den yine şöyle rivayet edilmiştir: 'Hümeze, insanları soylarından dolayı ayıplayıp çekiştiren kimsedir.' Mücâhid'den ayrıca şöyle de rivayet edilmiştir: 'Hümeze, insanları eliyle ayıplayıp çekiştiren; lümeze ise diliyle çekiştirendir.' Süfyân es-Sevrî: 'Diliyle hemz eder (çekiştirir), gözüyle lemz eder (kaş göz işaretiyle ayıplar)' demiştir. İbn Keysân ise şöyle demiştir: 'Hümeze, meclisinde oturanları kötü sözle inciten kimsedir; lümeze ise meclis arkadaşına karşı gözünü kıpıp eliyle, başıyla ve kaşıyla işaret edendir.' Birinci görüş daha evladır. Ziyâd el-A'cem'in şu sözü de bu kabildendir:
19877. Metin
تدلي بودّي إِذَا لَاقَيْتَنِي كَذِبًا ... وَإِنْ أُغَيَّبْ فَأَنْتَ الْهَامِزُ اللُّمَزَهْ
Bana rastladığında sevgimi yalandan izhar edersin / Ben ortadan kaybolunca da hem çekiştiren hem ayıplayansın.
19878. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Bir başkasının şu sözü de böyledir:
19879. Metin
إِذَا لَقِيتُكَ عَنْ سُخْطٍ تُكَاشِرُنِي ... وَإِنْ تَغَيَّبْتُ كُنْتَ الْهَامِزَ اللُّمَزَهْ
Sana kızgınlıkla rastlasam bana tebessüm edersin / Ayrılıp gittiğimde ise arkamdan çekiştiren ve ayıplayan olursun.
19880. Metin
وَأَصْلُ الهمز الْكَسْرُ، يُقَالُ: هَمَزَ رَأْسَهُ كَسَرَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْعَجَّاجِ:
Hemz (الهمز) kelimesinin asıl anlamı kırmaktır. 'Başını hemzetti' yani 'kırdı' denilir. el-Accâc'ın şu sözü de bu kabildendir:
19881. Metin
وَمَنْ هَمَزْنَا رَأْسَهُ تَهَشَّمَا
Kimin başını kırarsak paramparça olur.
19882. Metin
وَقِيلَ: أَصْلُ الْهَمْزِ وَاللَّمْزِ: الضَّرْبُ وَالدَّفْعُ، يُقَالُ: هَمَزَهُ يَهْمِزُهُ هَمْزًا، وَلَمَزَهُ يَلْمِزُهُ لَمْزًا: إِذَا دَفَعَهُ وَضَرَبَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Hemz ve lemz kelimelerinin asıl anlamının vurmak ve itmek olduğu da söylenmiştir. Bir kimseyi itip vurduğu zaman [Arapçada] {هَمَزَهُ يَهْمِزُهُ هَمْزًا} ve {وَلَمَزَهُ يَلْمِزُهُ لَمْزًا} denir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
19883. Metin
وَمَنْ هَمَزْنَا عِزَّهُ تَبَرْكَعَا ... عَلَى اسْتِهِ زَوْبَعَةً أَوْ زَوْبَعَا
İzzetini kırdığımız kimse / Kasırga gibi kıçı üstüne kapaklanır.
19884. Metin
الْبَرْكَعَةُ: الْقِيَامُ عَلَى أَرْبَعٍ، يُقَالُ: بَرْكَعَهُ فَتَبَرْكَعَ، أَيْ: صَرَعَهُ فَوَقَعَ عَلَى اسْتِهِ، كَذَا فِي الصحاح.
Berkaa (الْبَرْكَعَةُ), dört ayak üstüne durmaktır. 'Onu berkaa etti o da teberkaa oldu' denir; yani 'onu yere serdi, o da kıçı üstüne düştü' demektir. es-Sıhâh'ta böyle geçer.
19885. Metin
وبناء فعلة يدلّ على الكثرة، ففيه دلالة على أن يَفْعَلُ ذَلِكَ كَثِيرًا، وَأَنَّهُ قَدْ صَارَ ذَلِكَ عَادَةً لَهُ، وَمِثْلُهُ ضُحَكَةٌ وَلُعَنَةٌ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ بِضَمِّ أَوَّلِهِمَا وَفَتْحِ الْمِيمِ فِيهِمَا. وَقَرَأَ الْبَاقِرُ وَالْأَعْرَجُ بِسُكُونِ الْمِيمِ فِيهِمَا.
Fu'ale (فُعَلَة) vezni çokluğa delalet eder. Dolayısıyla bunda, o kimsenin bunu çokça yaptığına ve bunun kendisinde bir alışkanlık haline geldiğine delalet vardır. Duhake (ضُحَكَة) [çok gülen/alay eden] ve lüane (لُعَنَة) [çok lanet eden] kelimeleri de bunun gibidir. Cumhur {هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} lafzını her ikisinin ilk harfini zammeli ve mim harflerini fethalı okumuştur. el-Bâkır ve el-A'rec ise her ikisinde mim harfini sükûn ile okumuşlardır.
19886. Metin
وَقَرَأَ أَبُو وَائِلٍ وَالنَّخَعِيُّ وَالْأَعْمَشُ «وَيْلٌ لِلْهُمَزَةِ اللُّمَزَةِ» ، وَالْآيَةُ تَعُمُّ كُلَّ مَنْ كَانَ مُتَّصِفًا بِذَلِكَ، وَلَا يُنَافِيهِ نُزُولُهَا عَلَى سَبَبٍ خَاصٍّ، فَإِنَّ الِاعْتِبَارَ بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ الْمَوْصُولُ بَدَلٌ مِنْ كُلِّ، أَوْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الذَّمِّ، وَهَذَا أَرْجَحُ لِأَنَّ الْبَدَلَ يَسْتَلْزِمُ أَنْ يَكُونَ الْمُبْدَلُ مِنْهُ فِي حُكْمِ الطَّرْحِ، وَإِنَّمَا وَصَفَهُ سُبْحَانَهُ بِهَذَا الْوَصْفِ لِأَنَّهُ يَجْرِي مَجْرَى السَّبَبِ، وَالْعِلَّةُ فِي الْهَمْزِ وَاللَّمْزِ، وَهُوَ إِعْجَابُهُ بِمَا جَمَعَ مِنَ الْمَالِ وَظَنَّهُ أَنَّهُ الْفَضْلُ، فَلِأَجْلِ ذَلِكَ يَسْتَقْصِرُ غَيْرَهُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: جَمَعَ مُخَفَّفًا. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِالتَّشْدِيدِ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: وَعَدَّدَهُ بالتشديد، وقرأ الحسن الكلبي وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ بِالتَّخْفِيفِ، وَالتَّشْدِيدُ فِي الْكَلِمَتَيْنِ يَدُلُّ عَلَى التَّكْثِيرِ، وَهُوَ جَمْعُ الشَّيْءِ بَعْدَ الشَّيْءِ، وَتَعْدِيدُهُ مَرَّةً بَعْدَ أُخْرَى. قَالَ الْفَرَّاءُ: مَعْنَى عَدَّدَهُ: أَحْصَاهُ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: وَعَدَّدَهُ لِنَوَائِبِ الدُّهُورِ. يُقَالُ أَعْدَدْتُ الشَّيْءَ وَعَدَدْتُهُ: إِذَا أَمْسَكْتَهُ. قَالَ السُّدِّيُّ: أَحْصَى عَدَدَهُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: أَعَدَّ مَالَهُ لِمَنْ يَرِثُهُ. وَقِيلَ الْمَعْنَى:
Ebû Vâil, en-Nehaî ve el-A'meş ise «وَيْلٌ لِلْهُمَزَةِ اللُّمَزَةِ» şeklinde okumuşlardır. Ayet bu vasfa sahip olan herkesi kapsar; özel bir sebep üzerine inmiş olması buna engel değildir. Zira muteber olan, sebebin hususiliği değil lafzın umumiliğidir. {الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ} ayetindeki ism-i mevsûl {كُلِّ} kelimesinden bedeldir veya zem (kınama) üzere nasb mahallindedir. Bu [ikincisi] daha racihtir; çünkü bedel, mübdelün minhin hükmen düşmesini gerektirir. Sübhânehu [olan Allah'ın] onu bu vasıfla nitelemesi, bunun arkadan çekiştirme ve ayıplamanın sebebi ve illeti mesabesinde olmasındandır. O da topladığı malla böbürlenmesi ve üstünlüğün onda olduğunu sanmasıdır; bu yüzden başkalarını hakir görür. Cumhur {جَمَعَ} kelimesini şeddesiz (muhaffef) okumuştur. İbn Âmir, Hamza ve el-Kisâî ise şeddeli okumuşlardır. Cumhur {وَعَدَّدَهُ} kelimesini şeddeli okumuş; el-Hasan, el-Kelbî, Nasr b. Âsım ve Ebü'l-Âliye ise şeddesiz okumuşlardır. İki kelimedeki şedde de çokluğa delalet eder ki bu, bir şeyi birbiri ardınca toplamak ve onu tekrar tekrar saymaktır. el-Ferrâ şöyle demiştir: '«عَدَّدَهُ» lafzının anlamı, onu sayıp döktü demektir.' ez-Zeccâc ise: 'Zamanın felaketleri için onu hazırladı' demiştir. Bir şeyi elinde tuttuğun zaman [Arapçada] {أَعْدَدْتُ الشَّيْءَ} ve {عَدَدْتُهُ} denir. es-Süddî: 'Sayısını sayıp döktü' demiştir. ed-Dahhâk ise: 'Malını kendisine mirasçı olacak kimse için hazırladı' demiştir. Şöyle de denilmiştir:
19887. Metin
فَاخَرَ بِكَثْرَتِهِ وَعَدَدِهِ، وَالْمَقْصُودُ ذَمُّهُ عَلَى جَمْعِ الْمَالِ، وَإِمْسَاكِهِ وَعَدَمِ إِنْفَاقِهِ فِي سَبِيلِ الْخَيْرِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى عَلَى قِرَاءَةِ التَّخْفِيفِ فِي عَدَدِهِ أَنَّهُ جَمَعَ عَشِيرَتَهُ وَأَقَارِبَهُ. قَالَ الَمَهْدَوِيُّ: مَنْ خَفَّفَ «وَعَدَّدَهُ» فَهُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى الْمَالِ، أَيْ: وَجَمَعَ عَدَدَهُ، وَجُمْلَةُ يَحْسَبُ أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِتَقْرِيرِ مَا قَبْلَهَا، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: يَعْمَلُ عَمَلَ مَنْ يَظُنُّ أَنَّ مَالَهُ يَتْرُكُهُ حَيًّا مُخَلَّدًا لَا يَمُوتُ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ يَزِيدُ فِي عُمُرِهِ، وَالْإِظْهَارُ فِي مَوْضِعِ الْإِضْمَارِ لِلتَّقْرِيعِ وَالتَّوْبِيخِ. وَقِيلَ: هُوَ تَعْرِيضٌ بِالْعَمَلِ الصَّالِحِ، وَأَنَّهُ الَّذِي يَخْلُدُ صَاحِبُهُ فِي الْحَيَاةِ الأبدية، لا المال. وقوله: كَلَّا رَدْعٌ لَهُ عَنْ ذَلِكَ الْحُسْبَانِ، أَيْ:
Anlamın; malının çokluğu ve sayısıyla övündüğü [şeklinde olduğu söylenmiştir]. Maksat, malı topladığı, sımsıkı tuttuğu ve hayır yolunda harcamadığı için onu yermektir. {عَدَدِهِ} kelimesinin şeddesiz okunuşuna göre anlamın, aşiretini ve akrabalarını topladığı şeklinde olduğu da söylenmiştir. el-Mehdevî şöyle demiştir: '«وَعَدَّدَهُ» lafzını şeddesiz okuyan kimseye göre bu kelime mal üzerine matuftur; yani «ve onun sayısını topladı» demektir.' {يَحْسَبُ أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ} cümlesi ise öncesini pekiştirmek için müste'nefedir (yeni bir başlangıç cümlesidir). Hâl olarak nasb mahallinde olması da caizdir; yani malının kendisini ölmeyip ebedî olarak hayatta bırakacağını zanneden bir kimsenin yaptığı gibi davranır. İkrime: 'Malının ömrünü uzatacağını sanır' demiştir. Zamir yerine açık ismin zikredilmesi (izhar), azarlamak ve kınamak içindir. Bunun salih amele ve malın değil ancak onun sahibini ebedî hayatta ebedî kılacağına bir ima olduğu da söylenmiştir. {كَلَّا} kavli ise onu bu zannından men etmektir; yani:
19888. Metin
لَيْسَ الْأَمْرُ عَلَى مَا يَحْسَبُهُ هَذَا الَّذِي جَمَعَ الْمَالَ وَعَدَّدَهُ، وَاللَّامُ فِي لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ جَوَابُ قَسَمٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: لَيُطْرَحَنَّ فِي النَّارِ وَلَيُلْقَيَنَّ فِيهَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: لَيُنْبَذَنَّ وَقَرَأَ عليّ والحسن ومحمد بن كعب ونصر ابن عَاصِمٍ وَمُجَاهِدٌ وَحُمَيْدٌ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ: «لَيُنْبَذَانَّ» بِالتَّثْنِيَةِ، أَيْ: لَيُنْبَذُ هُوَ وَمَالُهُ فِي النَّارِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ أَيْضًا:
İş, malı toplayıp sayan bu kimsenin sandığı gibi değildir. {لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ} ayetindeki lâm, mahzuf bir yeminin cevabıdır; yani 'andolsun ki ateşe atılacak ve oraya fırlatılacaktır.' Cumhur {لَيُنْبَذَنَّ} şeklinde okumuştur. Ali [radıyallâhu anh], el-Hasan, Muhammed b. Ka'b, Nasr b. Âsım, Mücâhid, Humeyd ve İbn Muhaysın ise tesniye (ikil) olarak «لَيُنْبَذَانَّ» şeklinde okumuşlardır; yani 'o ve malı ateşe atılacaktır' demektir. el-Hasan ayrıca şöyle de okumuştur:
19889. Metin
«لَيَنْبِذَنَّ» أَيْ: لَيَنْبِذَنَّ مَالَهُ فِي النَّارِ وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ هَذَا الِاسْتِفْهَامُ لِلتَّهْوِيلِ وَالتَّفْظِيعِ حَتَّى كَأَنَّهَا لَيْسَتْ مِمَّا تُدْرِكُهُ الْعُقُولُ وَتَبْلُغُهُ الْأَفْهَامُ. ثُمَّ بَيَّنَهَا سُبْحَانَهُ فَقَالَ: نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ أَيْ: هِيَ نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ بِأَمْرِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَفِي إِضَافَتِهَا إِلَى الِاسْمِ الشَّرِيفِ تَعْظِيمٌ لَهَا وَتَفْخِيمٌ، وَكَذَلِكَ فِي وَصْفِهَا بِالْإِيقَادِ، وَسُمِّيَتْ حُطَمَةً لِأَنَّهَا تُحَطِّمُ كُلَّ مَا يُلْقَى فِيهَا وَتُهَشِّمُهُ، وَمِنْهُ:
«لَيَنْبِذَنَّ» yani 'malını mutlaka ateşe atacaktır'. {وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ} “Hutame'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin?” Bu soru, korku ve dehşet salmak içindir; öyle ki sanki o akılların idrak edebileceği ve anlayışların erişebileceği bir şey değildir. Sonra Sübhânehu [olan Allah] onu açıklayarak şöyle buyurmuştur: {نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ} “[O], Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.” Yani o, Allah Sübhânehu'nun emriyle tutuşturulmuş olan Allah'ın ateşidir. Onun yüce isme izafe edilmesinde ve aynı şekilde tutuşturulmuş olmakla nitelenmesinde onu tazim ve tefhim (büyütme ve dehşetini bildirme) vardır. Ona 'Hutame' denilmesinin sebebi, içine atılan her şeyi kırıp döktüğü ve paramparça ettiği içindir. Şu beyit de bu kabildendir:
19890. Metin
إِنَّا حَطَّمْنَا بِالْقَضِيبِ مُصْعَبًا ... يَوْمَ كَسَرْنَا أَنْفَهُ لِيَغْضَبَا
Öfkelensin diye burnunu kırdığımız gün / Değnekle Mus'ab'ı paramparça ettik.
19891. Metin
قِيلَ: هِيَ الطَّبَقَةُ السَّادِسَةُ مِنْ طَبَقَاتِ جَهَنَّمَ، وَقِيلَ: الطَّبَقَةُ الثَّانِيَةُ مِنْهَا، وَقِيلَ: الطَّبَقَةُ الرَّابِعَةُ الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ أَيْ: يَخْلُصُ حَرُّهَا إِلَى الْقُلُوبِ فَيَعْلُوهَا وَيَغْشَاهَا، وَخَصَّ الْأَفْئِدَةَ مَعَ كَوْنِهَا تَغْشَى جَمِيعَ أَبْدَانِهِمْ لِأَنَّهَا مَحَلُّ الْعَقَائِدِ الزَّائِغَةِ، أَوْ لِكَوْنِ الْأَلَمِ إِذَا وَصَلَ إِلَيْهَا مَاتَ صَاحِبُهَا، أَيْ: إِنَّهُمْ فِي حَالِ مَنْ يَمُوتُ
Onun cehennem tabakalarından altıncısı olduğu söylenmiştir. İkincisi olduğu da söylenmiştir; dördüncüsü olduğu da söylenmiştir. {الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ} “Ki o, yüreklerin ta içine kadar işler.” Yani onun sıcaklığı kalplere ulaşır, onları kaplar ve bürür. Bütün bedenlerini kaplamasına rağmen kalpleri tahsis etmesi, kalplerin sapık inançların mahalli olmasından yahut acı oraya ulaştığında sahibinin ölmesinden ötürüdür; yani onlar ölen kimse halindedirler,
19892. Metin
وَهُمْ لَا يَمُوتُونَ. وَقِيلَ: مَعْنَى تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ أَنَّهَا تَعْلَمُ بِمِقْدَارِ مَا يَسْتَحِقُّهُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ مَنِ الْعَذَابِ، وَذَلِكَ بِأَمَارَاتٍ عَرَّفَهَا اللَّهُ بِهَا إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ أَيْ: مُطْبَقَةٌ مُغْلَقَةٌ كَمَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ الْبَلَدِ، يُقَالُ: أَصَدْتُ الْبَابَ إِذَا أَغْلَقْتَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ ابن قيس الرُّقَيَّاتِ:
fakat ölmezler. {تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ} ifadesinin anlamının; ateşin, Allah'ın kendisine bildirdiği işaretlerle onlardan her birinin hak ettiği azap miktarını bilmesi olduğu da söylenmiştir. {إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ} “Şüphesiz o, üzerlerine kapatılmıştır.” Yani Beled Suresi'nde açıklandığı üzere kapıları örtülmüş ve kilitlenmiştir. Kapıyı kapattığın zaman [Arapçada] {أَصَدْتُ الْبَابَ} denir. İbn Kays er-Rukayyât'ın şu sözü de bu kabildendir:
19893. Metin
إِنَّ فِي الْقَصْرِ لَوْ دَخَلْنَا غَزَالًا ... مصفقا «١» مُوصَدًا عَلَيْهِ الْحِجَابُ
Şayet girseydik o köşkte bir ceylan vardı / Kilitlenmiş «١», üzerine perdeler örtülmüş.
19894. Metin
فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي عَلَيْهِمْ، أَيْ: كَائِنِينَ فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ مُوثَقِينَ فِيهَا، أَوْ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ: أَيْ هُمْ فِي عَمَدٍ، أَوْ صِفَةٌ لِمُؤْصَدَةٍ، أَيْ: مُؤْصَدَةٌ بِعَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ. قَالَ مُقَاتِلٌ: أُطْبِقَتِ الْأَبْوَابُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ شُدَّتْ بِأَوْتَادٍ مِنْ حَدِيدٍ، فَلَا يُفْتَحُ عَلَيْهِمْ بَابٌ، وَلَا يَدْخُلُ عَلَيْهِمْ رُوحٌ. وَمَعْنَى كَوْنِ الْعَمَدِ مُمَدَّدَةً: أَنَّهَا مُطَوَّلَةٌ، وَهِيَ أَرْسَخُ مِنَ الْقَصِيرَةِ. وَقِيلَ: الْعَمَدُ أَغْلَالٌ فِي جَهَنَّمَ، وَقِيلَ: الْقُيُودُ. قَالَ قَتَادَةُ: الْمَعْنَى هُمْ فِي عَمَدٍ يُعَذَّبُونَ بِهَا، وَاخْتَارَ هَذَا ابْنُ جَرِيرٍ: قَرَأَ الْجُمْهُورُ فِي عَمَدٍ بِفَتْحِ الْعَيْنِ وَالْمِيمِ. قِيلَ: هُوَ اسْمُ جَمْعٍ لِعَمُودٍ. وَقِيلَ: جَمْعٌ لَهُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: هِيَ جَمْعٌ لِعَمُودٍ كَأَدِيمٍ وَأَدَمٍ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هِيَ جَمْعُ عِمَادٍ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ بِضَمِّ الْعَيْنِ وَالْمِيمِ، جَمْعُ عَمُودٍ.
{فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ} “Uzatılmış sütunlar arasında...” ifadesi, {عَلَيْهِمْ} lafzındaki zamirden hâl olarak nasb mahallindedir; yani 'uzatılmış sütunlar içinde bulunan ve onlara bağlanmış kimseler olarak' demektir. Yahut mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref mahallindedir; yani 'onlar sütunlar içindedirler'. Veyahut {مُؤْصَدَةٌ} kelimesinin sıfatıdır; yani 'uzatılmış sütunlarla kapatılmıştır'. Mukâtil şöyle demiştir: 'Kapılar onların üzerine kapatılmış, sonra da demirden kazıklarla bağlanmıştır; artık onların üzerine hiçbir kapı açılmaz ve onlara hiçbir esinti girmez.' Sütunların uzatılmış olmasının anlamı, uzun olmalarıdır; uzun sütunlar kısa olanlardan daha sağlamdır. Sütunların cehennemdeki prangalar olduğu da söylenmiştir; bukağılar olduğu da söylenmiştir. Katâde: 'Anlamı; onlar kendisiyle azap olundukları sütunlar içindedirler demektir' demiştir. İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir. Cumhur {فِي عَمَدٍ} lafzını ayn ve mim harflerinin fethasıyla okumuştur. Bunun 'amûd' (sütun) kelimesinin ism-i cemi olduğu söylenmiştir. Onun çoğulu olduğu da söylenmiştir. el-Ferrâ: 'Edîm ve edem gibi, amûd kelimesinin çoğuludur' demiştir. Ebû Ubeyde ise: 'İmâd kelimesinin çoğuludur' demiştir. Hamza, el-Kisâî ve Ebû Bekr ise ayn ve mim harflerinin zammeleriyle [umudin şeklinde], amûd kelimesinin çoğulu olarak okumuşlardır.
19895. Metin
قَالَ الْفَرَّاءُ: هُمَا جَمْعَانِ صَحِيحَانِ لِعَمُودٍ. وَاخْتَارَ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ قِرَاءَةَ الْجُمْهُورِ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الْعَمُودُ:
el-Ferrâ şöyle demiştir: 'İkisi de «amûd» kelimesinin sahih çoğullarıdır.' Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim cumhurun kıraatini tercih etmiştir. el-Cevherî şöyle demiştir: 'el-Amûd (الْعَمُودُ):
19896. Metin
عَمُودُ الْبَيْتِ، وَجَمْعُ الْقِلَّةِ: أَعْمِدَةٌ، وَجَمْعُ الْكَثْرَةِ: عُمُدٌ وَعَمَدٌ، وَقُرِئَ بِهِمَا. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الْعَمُودُ:
Evin direğidir. Azlık çoğulu (cemi kıllet) «a'mide» (أَعْمِدَةٌ), çokluk çoğulu (cemi kesret) ise «umud» (عُمُدٌ) ve «amed» (عَمَدٌ)dir; her ikisiyle de okunmuştur.' Ebû Ubeyde şöyle demiştir: 'el-Amûd:
19897. Metin
كُلُّ مُسْتَطِيلٍ مِنْ خَشَبٍ أَوْ حَدِيدٍ.
Ağaçtan veya demirden olan her uzun nesnedir.'
19898. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي الدُّنْيَا وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ: وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ قَالَ: هُوَ الْمَشَّاءُ بِالنَّمِيمَةِ، الْمُفَرِّقُ بَيْنَ الْجَمْعِ، الْمُغْرِي بَيْنَ الْإِخْوَانِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ قَالَ: طَعَّانٌ لُمَزَةٍ قَالَ: مُغْتَابٌ.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî'd-Dünyâ, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye çeşitli yollardan İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet ettiklerine göre ona {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} kavli sorulmuş, o da şöyle demiştir: 'O, koğuculukla gezen, topluluğun arasını ayıran ve kardeşleri birbirine düşürendir.' İbn Cerîr'in ondan rivayet ettiğine göre {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ} hakkında: 'Ayıplayıcıdır', {لُمَزَةٍ} hakkında da: 'Gıybet edendir' demiştir.
19899. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ قَالَ: مُطْبَقَةٌ فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ قَالَ: عَمَدٌ مِنْ نَارٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: هِيَ الْأَدْهَمُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الْأَبْوَابُ هِيَ الْمُمَدَّدَةُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ: أَدْخَلَهُمْ فِي عَمَدٍ فَمَدَّتْ عَلَيْهِمْ في أعناقهم فشدّت بها الأبواب.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir'in yine ondan [İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ] rivayet ettiğine göre, { إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ } “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılmıştır” kavli hakkında: "[Yani] üzeri kapatılmıştır." demiştir. { فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ } “Uzatılmış direklerde” [kavli hakkında da]: "Ateşten direkler[dir]." demiştir. İbn Ebî Hâtim'in İbn Mes'ûd'dan [radıyallâhu anh] rivayet ettiğine göre o: "O, prangadır (el-Edhem)." demiştir. İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o: "Uzatılmış olanlar kapılardır." demiştir. İbn Cerîr'in bu ayet hakkında ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "[Allah] onları direklerin içine soktu; [o direkler] onların üzerlerine, boyunlarına uzatıldı ve kapılar bunlarla [sımsıkı] kapatıldı.1"