Fetih Suresi

Şevkânî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

15921. Metin

وهي مَدَنِيَّةٌ قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: بِالْإِجْمَاعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:

Bu [sûre] Medenîdir. Kurtubî: "İcmâ ile [Medenîdir]" demiştir. İbnü'd-Durays, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir:

15922. Metin

نَزَلَتْ سُورَةُ الْفَتْحِ بِالْمَدِينَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ. وأخرج ابن إسحاق، والحاكم وصحّحه، والبيهقي فِي الدَّلَائِلِ، عَنِ الْمِسْوَرِ بْنِ مَخْرَمَةَ وَمَرْوَانَ قَالَا: نَزَلَتْ سُورَةُ الْفَتْحِ بَيْنَ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةِ فِي شَأْنِ الْحُدَيْبِيَةِ مِنْ أَوَّلِهَا إِلَى آخِرِهَا. وَهَذَا لَا يُنَافِي الْإِجْمَاعَ عَلَى كَوْنِهَا مَدَنِيَّةً لأنّ المراد بالسور الْمَدَنِيَّةِ النَّازِلَةِ بَعْدَ الْهِجْرَةِ مِنْ مَكَّةَ. وَأَخْرَجَ البخاري ومسلم وغير هما عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُغَفَّلٍ قَالَ: قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَامَ الْفَتْحِ فِي مَسِيرِهِ سُورَةَ الْفَتْحِ عَلَى رَاحِلَتِهِ فَرَجَعَ فِيهَا. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَانَ يَسِيرُ فِي بَعْضِ أَسْفَارِهِ وَعُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ يَسِيرُ مَعَهُ لَيْلًا، فَسَأَلَهُ عُمَرُ عَنْ شَيْءٍ فَلَمْ يُجِبْهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، ثُمَّ سَأَلَهُ فَلَمْ يُجِبْهُ ثُمَّ سَأَلَهُ فَلَمْ يُجِبْهُ، فَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: هَلَكَتْ أُمُّ عُمَرَ، نَزَرْتُ «١» رَسُولَ اللَّهِ ﷺ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كُلَّ ذَلِكَ لَا يُجِيبُكَ، فَقَالَ عُمَرُ: فَحَرَّكْتُ بَعِيرِي ثُمَّ تَقَدَّمْتُ أَمَامَ النَّاسِ وَخَشِيتُ أَنْ يَنْزِلَ فِيَّ قُرْآنٌ، فَمَا نَشِبْتُ «٢» أَنْ سَمِعْتُ صَارِخًا يَصْرُخُ بِي فَقُلْتُ: لَقَدْ خَشِيتُ أَنْ يَكُونَ قَدْ نَزَلَ فِيَّ قُرْآنٌ، فَجِئْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ، فَقَالَ: «لَقَدْ أُنْزِلَتْ عَلَيَّ سُورَةٌ لَهِيَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ» ، ثُمَّ قَرَأَ:

"Fetih Sûresi Medine'de indi." İbn Merdûye, İbnü'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir. İbn İshâk, el-Hâkim (sahih olduğunu belirterek) ve ed-Delâil'de el-Beyhakî, Misver b. Mahreme ve Mervân'dan şöyle dediklerini nakletmişlerdir: "Fetih Sûresi, başından sonuna kadar Hudeybiye meselesi hakkında Mekke ile Medine arasında indi." Bu durum, sûrenin Medenî olduğu yönündeki icmâya aykırı değildir; çünkü Medenî sûrelerden kasıt, Mekke'den hicret ettikten sonra inen sûrelerdir. Buhârî, Müslim ve diğerleri Abdullah b. Muğaffel'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Fetih yılında yolculuğu esnasında bineğinin üzerinde Fetih Sûresi'ni okudu ve sesini dalgalandırdı (tercî yaptı)." Sahîhayn'da Zeyd b. Eslem'den, o da babasından şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem seferlerinden birinde yol alıyordu ve Ömer b. el-Hattâb da geceleyin onunla birlikte yürüyordu. Ömer ona bir şey sordu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona cevap vermedi. Sonra tekrar sordu, yine cevap vermedi; sonra tekrar sordu, yine cevap vermedi. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb: "Ömer'in anası yok olsun! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i üç defa sıkıştırdın «١», her birinde de sana cevap vermedi" dedi. Ömer devamla dedi ki: "Devemi hareket ettirip insanların önüne geçtim ve hakkımda bir Kur'an [ayeti] inmesinden korktum. Çok geçmeden «٢» bana bağıran bir çığırtkanın sesini işittim. Kendi kendime: 'Hakkımda bir Kur'an inmiş olmasından korkmuştum' dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gelip ona selâm verdim. Şöyle buyurdu: 'Bana öyle bir sûre indirildi ki, o bana üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha sevimlidir.' Sonra da okudu:

15923. Metin

إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ قَتَادَةَ أَنَّ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ حَدَّثَهُمْ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً الْآيَةَ إِلَى قَوْلِهِ: فَوْزاً عَظِيماً مرجعه من الحديبية، وهم يخالطهم الحزن والكآبة، وقد نحر الْهَدْيَ بِالْحُدَيْبِيَةِ، فَقَالَ: «لَقَدْ أُنْزِلَتْ عَلَيَّ آيَةٌ هِيَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنَ الدُّنْيَا جَمِيعِهَا» .

{ إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik." Sahîh-i Müslim'de Katâde'den, Enes b. Mâlik'in kendilerine şöyle anlattığı rivayet edilmiştir: { إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } ayetinden { فَوْزاً عَظِيماً } kavline kadar olan kısım, Hudeybiye'den dönerken, kurbanlıkları Hudeybiye'de kestikleri için kendilerini hüzün ve keder kaplamış bir halde iken indiğinde [Resûlullah]: "Bana öyle bir ayet indirildi ki, o bana bütün dünyadan daha sevimlidir" buyurdu.

15924. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

15925. Metin

[سورة الفتح (٤٨) : الآيات ١ الى ٧]

[Fetih Sûresi (48), Âyetler 1-7]

15926. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

15927. Metin

إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِراطاً مُسْتَقِيماً (٢) وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْراً عَزِيزاً (٣) هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَكانَ اللَّهُ عَلِيماً حَكِيماً (٤)

{ إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِراطاً مُسْتَقِيماً (٢) وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْراً عَزِيزاً (٣) هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَكانَ اللَّهُ عَلِيماً حَكِيماً (٤) } “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. (1) Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın, seni dosdoğru bir yola iletsin (2) ve Allah sana şanlı bir zaferle yardım etsin. (3) İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine sekineti (huzur ve güveni) indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (4)”

15928. Metin

لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَكانَ ذلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزاً عَظِيماً (٥) وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ وَالْمُنافِقاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَساءَتْ مَصِيراً (٦) وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً (٧)

{ لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ وَكانَ ذلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزاً عَظِيماً (٥) وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ وَالْمُنافِقاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَساءَتْ مَصِيراً (٦) وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً (٧) } “[Bütün bunlar] mümin erkekleri ve mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyması ve onların kötülüklerini örtmesi içindir. Bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur. (5) [Ayrıca] Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırması içindir. Kötülük girdabı başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, onları lânetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir! (6) Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah Azîz'dir (mutlak galiptir), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir). (7)”

15929. Metin

قَوْلُهُ: إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً اخْتُلِفَ فِي تَعْيِينِ هَذَا الْفَتْحِ، فَقَالَ الْأَكْثَرُ: هُوَ صُلْحُ الْحُدَيْبِيَةِ، وَالصُّلْحُ قَدْ يُسَمَّى فَتْحًا. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَالْفَتْحُ قَدْ يَكُونُ صُلْحًا، وَمَعْنَى الْفَتْحِ فِي اللُّغَةِ: فَتْحُ الْمُنْغَلِقِ، وَالصُّلْحُ الَّذِي كَانَ مَعَ الْمُشْرِكِينَ بِالْحُدَيْبِيَةِ كَانَ مَسْدُودًا مُتَعَذِّرًا حَتَّى فَتَحَهُ اللَّهُ. قَالَ الزُّهْرِيُّ: لَمْ يَكُنْ فَتْحٌ أَعْظَمَ مِنْ صُلْحِ الْحُدَيْبِيَةِ، وَذَلِكَ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ اخْتَلَطُوا بِالْمُسْلِمِينَ، فَسَمِعُوا كَلَامَهُمْ، فَتَمَكَّنَ الْإِسْلَامُ فِي قُلُوبِهِمْ، وَأَسْلَمَ فِي ثَلَاثِ سِنِينَ خَلْقٌ كَثِيرٌ، وَكَثُرَ بِهِمْ سَوَادُ الْإِسْلَامِ. قَالَ الشَّعْبِيُّ: لَقَدْ أَصَابَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي الْحُدَيْبِيَةِ مَا لَمْ يُصِبْ فِي غَزْوَةٍ، غَفَرَ اللَّهُ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَمَا تَأَخَّرَ، وَبُويِعَ بَيْعَةَ الرِّضْوَانِ، وَأُطْعِمُوا نَخْلَ خَيْبَرَ، وَبَلَغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ، وَظَهَرَتِ الرُّومُ عَلَى فَارِسَ، فَفَرِحَ الْمُؤْمِنُونَ بِظُهُورِ أَهْلِ الْكِتَابِ عَلَى الْمَجُوسِ. وَقَالَ قَوْمٌ:

{ إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik" kavlinde, bu fethin ne olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Çoğunluk: "O, Hudeybiye barışıdır; zira barış da bazen fetih olarak adlandırılır" demiştir. el-Ferrâ şöyle der: "Fetih bazen sulh (barış) olabilir. Fethin lügatteki anlamı, kapalı olanı açmaktır. Müşriklerle Hudeybiye'de yapılan barış da, Allah onu açana kadar kapalı ve güç bir durumdaydı." ez-Zührî şöyle demiştir: "Hudeybiye barışından daha büyük bir fetih olmamıştır. Çünkü müşrikler Müslümanlarla kaynaştılar, onların sözlerini dinlediler, böylece İslâm kalplerine yerleşti ve üç yıl içinde pek çok insan Müslüman oldu, onlar vesilesiyle İslâm cemaati çoğaldı." eş-Şa'bî şöyle demiştir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, hiçbir gazvede elde edemediği şeyleri Hudeybiye'de elde etti: Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı, Rıdvân biati ona yapıldı, Hayber'in hurmalıkları onlara yedirildi, kurbanlıklar mahalline ulaştı ve Bizanslılar Farslara galip geldi; böylece müminler, ehl-i kitabın Mecûsîlere galip gelmesine sevindiler." Bir grup ise şöyle demiştir:

15930. Metin

إِنَّهُ فَتْحُ مَكَّةَ. وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّهُ فَتْحُ خَيْبَرَ. وَالْأَوَّلُ أَرْجَحُ، وَيُؤَيِّدُهُ مَا ذَكَرْنَاهُ قَبْلَ هَذَا مِنْ أَنَّ السُّورَةَ أُنْزِلَتْ فِي شَأْنِ الْحُدَيْبِيَةِ. وَقِيلَ: هُوَ جَمِيعُ مَا فَتَحَ اللَّهُ لِرَسُولِهِ مِنَ الْفُتُوحِ، وَقِيلَ: هُوَ مَا فَتَحَ لَهُ مِنَ النُّبُوَّةِ وَالدَّعْوَةِ إِلَى الْإِسْلَامِ، وَقِيلَ: فَتْحُ الرُّومِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْفَتْحِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْحُكْمُ وَالْقَضَاءُ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: افْتَحْ بَيْنَنا وَبَيْنَ قَوْمِنا بِالْحَقِّ فَكَأَنَّهُ قَالَ: إِنَّا قَضَيْنَا لَكَ قَضَاءً مُبِينًا، أَيْ: ظَاهِرًا وَاضِحًا مَكْشُوفًا لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ اللَّامُ متعلقة بفتحنا، وَهِيَ لَامُ الْعِلَّةِ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: سَأَلْتُ أَبَا الْعَبَّاسِ، يَعْنِي الْمُبَرِّدَ، عَنِ اللَّامِ فِي قَوْلِهِ: لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ فَقَالَ: هِيَ لَامُ كَيْ، مَعْنَاهَا: إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا لِكَيْ يَجْتَمِعَ لَكَ مَعَ الْمَغْفِرَةِ تَمَامُ النِّعْمَةِ فِي الْفَتْحِ، فَلَمَّا انْضَمَّ إِلَى الْمَغْفِرَةِ شَيْءٌ حَادِثٌ وَاقِعٌ حَسُنَ مَعْنَى كَيْ، وَغَلِطَ مَنْ قَالَ لَيْسَ الْفَتْحُ سَبَبَ الْمَغْفِرَةِ. وَقَالَ صَاحِبُ الْكَشَّافِ: إِنَّ اللَّامَ لَمْ تَكُنْ عِلَّةً لِلْمَغْفِرَةِ، وَلَكِنْ لِاجْتِمَاعِ مَا عُدِّدَ مِنَ الْأُمُورِ الْأَرْبَعَةِ وَهِيَ: الْمَغْفِرَةُ، وَإِتْمَامُ النِّعْمَةِ، وَهِدَايَةُ الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ، وَالنَّصْرُ الْعَزِيزُ، كَأَنَّهُ قِيلَ: يَسَّرْنَا لَكَ فَتْحَ مَكَّةَ وَنَصَرْنَاكَ عَلَى عَدُوِّكَ لِنَجْمَعَ لَكَ بَيْنَ عِزِّ الدَّارَيْنِ، وَأَعْرَاضِ الْعَاجِلِ وَالْآجِلِ. وَهَذَا كَلَامٌ غَيْرُ جَيِّدٍ، فَإِنَّ اللَّامَ دَاخِلَةٌ عَلَى الْمَغْفِرَةِ فَهِيَ عِلَّةٌ لِلْفَتْحِ. فَكَيْفَ يَصِحُّ أَنْ تَكُونَ مُعَلِّلَةً؟ وَقَالَ الرَّازِيُّ فِي تَوْجِيهِ التَّعْلِيلِ: إِنَّ الْمُرَادَ بِقَوْلِهِ: لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ التَّعْرِيفُ بِالْمَغْفِرَةِ تقديره: إنا فتحنا لك لنعرف أَنَّكَ مَغْفُورٌ لَكَ مَعْصُومٌ. وَقَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: الْمُرَادُ أَنَّ اللَّهَ فَتَحَ لَكَ لِكَيْ يَجْعَلَ الْفَتْحُ عَلَامَةً لِغُفْرَانِهِ لَكَ. فَكَأَنَّهَا لَامُ الصَّيْرُورَةِ. وَقَالَ أَبُو حَاتِمٍ: هِيَ لَامُ الْقَسَمِ وَهُوَ خَطَأٌ، فَإِنَّ لَامَ الْقَسَمِ لَا تُكْسَرُ وَلَا يُنْصَبُ بِهَا.

"O, Mekke'nin fethidir." Başkaları da: "O, Hayber'in fethidir" demiştir. Birinci görüş daha tercihe şayandır; bundan önce zikrettiğimiz, sûrenin Hudeybiye meselesi hakkında inmiş olduğu rivayeti de bunu desteklemektedir. [Bu fethin] Allah'ın Resûlüne nasip ettiği fetihlerin tümü olduğu da söylenmiştir. Kendisine nasip edilen peygamberlik ve İslâm'a davet olduğu da söylenmiştir. Rumların fethi olduğu da söylenmiştir. Bu ayette fetihten kastın, { افْتَحْ بَيْنَنا وَبَيْنَ قَوْمِنا بِالْحَقِّ } "Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet" ayetinde olduğu gibi hüküm ve kaza olduğu da söylenmiştir; sanki şöyle buyrulmuştur: "Biz senin lehine apaçık, yani zahir, net ve açık bir hüküm verdik." { لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ } "Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın" ifadesindeki lâm harfi, { فَتَحْنَا } fiiline bağlıdır ve illet (gerekçe) lâmıdır. İbnü'l-Enbârî der ki: Ebü'l-Abbâs'a, yani el-Müberred'e { لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ } kavlindeki lâm'ı sordum, şöyle dedi: "O key (için) anlamındaki lâmdır. Manası: 'Biz sana apaçık bir fetih verdik ki, fetihteki nimetin tamamlanması bağışlanma ile birlikte sende toplansın.' Bağışlanmaya sonradan meydana gelen ve vuku bulan bir şey eklendiğinde key anlamı güzel olur. 'Fetih bağışlanmanın sebebi değildir' diyen kimse yanılmıştır." el-Keşşâf sahibi [Zemahşerî] şöyle demiştir: "Lâm harfi sadece bağışlanmanın illeti değil; sayılan dört hususun, yani bağışlanma, nimetin tamamlanması, dosdoğru yola iletilme ve şanlı zaferin bir araya gelmesinin illetidir. Sanki şöyle denilmiştir: İki yurdun izzetini, peşin ve ertelemeli olanın menfaatlerini senin için bir araya getirelim diye sana Mekke'nin fethini kolaylaştırdık ve düşmanına karşı sana yardım ettik." Fakat bu zayıf bir sözdür; çünkü lâm doğrudan bağışlanmanın başına gelmiştir, dolayısıyla fethin illetidir. Nasıl [diğerlerini] gerekçelendirici olması sahih olsun ki? er-Râzî bu gerekçelendirmeyi açıklarken şöyle demiştir: "{ لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ } kavlinden murat, bağışlanmış olduğunu bildirmektir. Takdiri şöyledir: 'Senin bağışlanmış ve korunmuş olduğunu bildirelim diye sana fetih verdik.'" İbn Atıyye ise şöyle demiştir: "Murat şudur: Allah, fethi seni bağışlamasının bir alameti kılsın diye sana fetih verdi. Sanki bu sayrûret (akıbet) lâmıdır." Ebû Hâtim ise: "O kasem lâmıdır" demiştir ki bu bir hatadır; zira kasem lâmı kesreli okunmaz ve onunla nasb yapılmaz.

15931. Metin

وَاخْتُلِفَ فِي مَعْنَى قَوْلِهِ: مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ فَقِيلَ: مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ قَبْلَ الرِّسَالَةِ، وَمَا تَأَخَّرَ بَعْدَهَا، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَسُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَالْوَاحِدِيُّ وَغَيْرُهُمْ. وَقَالَ عَطَاءٌ: مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ:

{ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ } "geçmiş ve gelecek günahını" kavlinin anlamında ihtilaf edilmiştir: "Peygamberlikten önceki geçmiş günahın ve peygamberlikten sonraki gelecek günahın" denilmiştir; bunu Mücâhid, Süfyân es-Sevrî, İbn Cerîr, el-Vâhidî ve başkaları söylemiştir. Atâ ise şöyle demiştir: "Geçmiş günahın;

15932. Metin

يَعْنِي ذَنْبَ أَبَوَيْكَ آدَمَ وَحَوَّاءَ، وَمَا تَأَخَّرَ مِنْ ذُنُوبِ أُمَّتِكَ. وَمَا أَبْعَدَ هَذَا عَنْ مَعْنَى الْقُرْآنِ! وَقِيلَ: مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذنب أبيك أَبِيكَ إِبْرَاهِيمَ، وَمَا تَأَخَّرَ مِنْ ذُنُوبِ النَّبِيِّينَ مِنْ بَعْدِهِ، وَهَذَا كَالَّذِي قَبْلَهُ. وَقِيلَ: مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِ يَوْمَ بَدْرٍ، وَمَا تَأَخَّرَ مِنْ ذَنْبِ يَوْمِ حُنَيْنٍ، وَهَذَا كَالْقَوْلَيْنِ الْأَوَّلَيْنِ فِي الْبُعْدِ. وَقِيلَ: لَوْ كَانَ ذَنْبٌ قَدِيمٌ أَوْ حَدِيثٌ لَغَفَرْنَاهُ لَكَ، وَقِيلَ: غَيْرُ ذَلِكَ مِمَّا لَا وَجْهَ لَهُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَيَكُونُ الْمُرَادُ بِالذَّنْبِ بَعْدَ الرِّسَالَةِ تَرْكَ مَا هُوَ الْأَوْلَى، وَسُمِّيَ ذَنْبًا فِي حَقِّهِ لِجَلَالَةِ قَدْرِهِ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ ذَنْبًا فِي حَقِّ غَيْرِهِ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ بِإِظْهَارِ دِينِكَ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ، وَقِيلَ: بِالْجَنَّةِ، وَقِيلَ: بِالنُّبُوَّةِ وَالْحِكْمَةِ، وَقِيلَ: بِفَتْحِ مَكَّةَ وَالطَّائِفِ وَخَيْبَرَ، وَالْأَوْلَى أَنْ

yani anne baban Âdem ve Havvâ'nın günahı; gelecek olan ise ümmetinin günahlarıdır." Bu görüş Kur'an'ın manasından ne kadar da uzaktır! "Geçmiş günah baban İbrâhim'in günahı, gelecek olan ise ondan sonraki peygamberlerin günahlarıdır" denilmiştir ki bu da bir önceki gibi [uzak bir görüştür]. "Geçmiş olan Bedir günündeki günah, gelecek olan ise Huneyn günündeki günahtır" denilmiştir; bu da uzaklık bakımından ilk iki görüş gibidir. "Eğer eski veya yeni bir günah olsaydı onu senin için bağışlardık demektir" de denilmiştir. Başka tutarsız şeyler de söylenmiştir. Birinci görüş en evlâ olanıdır. Peygamberlikten sonraki günahtan murat, evlâ olanı terk etmektir; başkası için günah sayılmasa bile kadrinin yüceliğinden ötürü onun hakkında günah olarak adlandırılmıştır. { وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ } "üzerindeki nimetini tamamlasın" [ifadesi], dinini bütün dinlere üstün kılmak suretiyle; cennetle; peygamberlik ve hikmetle; Mekke, Tâif ve Hayber'in fethiyle [nimetini tamamlasın demektir]. En evlâ olanı ise,

15933. Metin

يَكُونَ الْمَعْنَى لِيَجْتَمِعَ لَكَ مَعَ الْفَتْحِ تَمَامُ النِّعْمَةِ بِالْمَغْفِرَةِ وَالْهِدَايَةِ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ، وَهُوَ الْإِسْلَامُ، وَمَعْنَى «يَهْدِيَكَ» : يُثَبِّتَكَ عَلَى الْهُدَى إِلَى أَنْ يَقْبِضَكَ إِلَيْهِ وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْراً عَزِيزاً أَيْ: غَالِبًا مَنِيعًا لَا يَتْبَعُهُ ذُلٌّ هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ أَيِ: السُّكُونَ وَالطُّمَأْنِينَةَ بِمَا يَسَّرَهُ لَهُمْ مِنَ الْفَتْحِ لِئَلَّا تَنْزَعِجَ نُفُوسُهُمْ لِمَا يَرِدُ عَلَيْهِمْ لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ أَيْ: لِيَزْدَادُوا بِسَبَبِ تِلْكَ السَّكِينَةِ إِيمَانًا مُنْضَمًّا إِلَى إِيمَانِهِمُ الْحَاصِلِ لَهُمْ مِنْ قَبْلُ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: كُلَّمَا نَزَلَتْ آيَةٌ مِنَ السَّمَاءِ فَصَدَّقُوا بِهَا ازْدَادُوا تَصْدِيقًا إِلَى تَصْدِيقِهِمْ، وَقَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: خَشْيَةً مَعَ خَشْيَتِهِمْ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: يَقِينًا مَعَ يَقِينِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ وَالْإِنْسَ وَالْجِنَّ وَالشَّيَاطِينَ يُدَبِّرُ أَمْرَهُمْ كَيْفَ يَشَاءُ، وَيُسَلِّطُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ، وَيَحُوطُ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ وَكانَ اللَّهُ عَلِيماً كَثِيرَ الْعِلْمِ بَلِيغَهُ حَكِيماً فِي أَفْعَالِهِ وَأَقْوَالِهِ.

mananın; fetihle birlikte bağışlanma nimetinin tamamlanması ve İslâm olan dosdoğru yola iletilmenin senin için bir araya gelmesi olmasıdır. «يَهْدِيَكَ» ifadesinin manası: Seni kabzedeceği (ruhunu alacağı) vakte kadar hidayet üzere sabit kılmasıdır. { وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْراً عَزِيزاً } "ve Allah sana şanlı bir zaferle yardım etsin" yani ardından bir zillet gelmeyen, üstün ve güçlü bir yardım ile. { هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ } "Müminlerin kalplerine sekineti indiren O'dur" yani başlarına gelen şeylerden dolayı nefisleri sarsılmasın diye kendilerine kolaylaştırdığı fetih sebebiyle [kalplerine] sükûnet ve dinginlik verendir. { لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ } "İmanlarına iman katsınlar diye" yani bu sekinet sebebiyle, daha önceden hâsıl olan imanlarına eklenen bir iman artışı sağlasınlar diye. Kelbî şöyle demiştir: "Gökten her ne zaman bir ayet inse ve onlar onu tasdik etseler, tasdiklerine bir tasdik daha katmış olurlardı." er-Rebî' b. Enes: "Korkularına korku katmak için" demiştir. ed-Dahhâk: "Yakînlerine yakîn katmak için" demiştir. { وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } "Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır" yani melekler, insanlar, cinler ve şeytanlar [O'nundur]; onların işlerini dilediği gibi yönetir, kimini kime musallat eder, kimini de kiminle korur. { وَكانَ اللَّهُ عَلِيماً } "Allah her şeyi bilendir" ilmi çok ve eksiksiz olandır, { حَكِيماً } fiillerinde ve sözlerinde "hüküm ve hikmet sahibidir".

15934. Metin

لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ هَذِهِ اللَّامُ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ مَا قَبْلَهُ، تَقْدِيرُهُ: يَبْتَلِي بِتِلْكَ الْجُنُودِ مَنْ يَشَاءُ، فَيَقْبَلُ الْخَيْرَ مِنْ أَهْلِهِ وَالشَّرَّ مِمَّنْ قَضَى لَهُ بِهِ لِيُدْخِلَ وَيُعَذِّبَ، وَقِيلَ:

{ لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } "Mümin erkeklerle mümin kadınları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koysun diye" ifadesindeki bu lâm harfi, önceki ifadenin delalet ettiği hazfedilmiş bir fiile bağlıdır; takdiri şöyledir: O ordularla dilediğini imtihan eder; ehlinden hayrı kabul eder, aleyhine hükmettiği kimseden de şerri [ortaya çıkarır] ki [müminleri cennete] koysun ve [münafıkları] cezalandırsın. Şöyle de denilmiştir:

15935. Metin

مُتَعَلِّقَةٌ بِقَوْلِهِ: إِنَّا فَتَحْنا كَأَنَّهُ قَالَ: إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ مَا فَتَحْنَا لِيُدْخِلَ وَيُعَذِّبَ، وَقِيلَ: متعلقة بينصرك:

{ إِنَّا فَتَحْنا } kavline bağlıdır; sanki: "[Müminleri cennete] koysun ve [münafıkları] cezalandırsın diye sana fethettiğimiz şeyleri fethettik" buyurmuştur. [Lâm harfinin] { يَنْصُرَكَ } fiiline bağlı olduğu da söylenmiştir;

15936. Metin

أَيْ نَصَرَكَ اللَّهُ بِالْمُؤْمِنِينَ لِيُدْخِلَ وَيُعَذِّبَ، وَقِيلَ: متعلقة بيزدادوا، أي: يزدادوا «ليدخل» و «يعذب» ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ أَيْ: يَسْتُرَهَا وَلَا يُظْهِرَهَا وَلَا يُعَذِّبَهُمْ بِهَا، وَقَدَّمَ الْإِدْخَالَ عَلَى التَّكْفِيرِ مَعَ أَنَّ الْأَمْرَ بِالْعَكْسِ لِلْمُسَارَعَةِ إِلَى بَيَانِ مَا هُوَ الْمَطْلَبُ الْأَعْلَى، وَالْمَقْصِدُ الْأَسْنَى وَكانَ ذلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزاً عَظِيماً أي: وكان ذلك الوعد بإدخالهم الجنة وتكفير سيئاتهم عند الله وفي حكمه فَوْزًا عَظِيمًا، أَيْ:

yani: "[Müminleri cennete] koysun ve [münafıkları] cezalandırsın diye Allah sana müminlerle yardım etti." { يَزْدَادُوا } fiiline bağlı olduğu da söylenmiştir, yani: "Girmeleri ve azap görmeleri için [imanlarını] artırsınlar." Fakat birinci görüş en evlâ olanıdır. { وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ } "ve onların kötülüklerini örtsün" yani onları gizlesin, açığa vurmasın ve onlardan ötürü kendilerine azap etmesin. Aslında durum bunun tersi (önce günahların silinmesi, sonra cennete giriş) olmasına rağmen cennete girdirmenin günahları örtmekten önce zikredilmesi, en yüce talep ve en şerefli maksat olan şeyi beyan etmede acele davranmak içindir. { وَكانَ ذلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزاً عَظِيماً } "Bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur" yani onları cennete koyma ve kötülüklerini örtme vaadi, Allah katında ve O'nun hükmünde büyük bir kurtuluştur; yani:

15937. Metin

ظَفَرًا بِكُلِّ مَطْلُوبٍ وَنَجَاةً مِنْ كُلِّ غَمٍّ، وَجَلْبًا لِكُلِّ نَفْعٍ، وَدَفْعًا لِكُلِّ ضُرٍّ، وَقَوْلُهُ: عِنْدَ اللَّهِ مُتَعَلِّقٌ بِمَحْذُوفٍ عَلَى أَنَّهُ حَالٌ مِنْ فَوْزًا لِأَنَّهُ صِفَةٌ فِي الْأَصْلِ، فَلَمَّا قُدِّمَ صَارَ حَالًا، أَيْ: كَائِنًا عِنْدَ اللَّهِ، وَالْجُمْلَةُ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ جَزَاءِ الْمُؤْمِنِينَ وَجَزَاءِ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُشْرِكِينَ. ثُمَّ لَمَّا فَرَغَ مِمَّا وَعَدَ بِهِ صَالِحِي عِبَادِهِ ذَكَرَ مَا يَسْتَحِقُّهُ غَيْرُهُمْ، فَقَالَ: وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ وَالْمُنافِقاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكاتِ وَهُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى «يُدْخِلَ» ، أَيْ: يُعَذِّبَهُمْ في الدنيا بما يصل إليهم مِنَ الْهُمُومِ وَالْغُمُومِ بِسَبَبِ مَا يُشَاهِدُونَهُ مِنْ ظُهُورِ كَلِمَةِ الْإِسْلَامِ وَقَهْرِ الْمُخَالِفِينَ لَهُ، وَبِمَا يُصَابُونَ بِهِ مِنَ الْقَهْرِ وَالْقَتْلِ وَالْأَسْرِ، وَفِي الْآخِرَةِ بِعَذَابِ جَهَنَّمَ، وَفِي تَقْدِيمِ الْمُنَافِقِينَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ دَلَالَةٌ عَلَى أَنَّهُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ عَذَابًا، وَأَحَقُّ مِنْهُمْ بِمَا وَعَدَهُمُ اللَّهُ بِهِ. ثُمَّ وَصَفَ الْفَرِيقَيْنِ، فَقَالَ: الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ وَهُوَ ظَنُّهُمْ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ يُغْلَبُ وَأَنَّ كَلِمَةَ الْكُفْرِ تَعْلُو كَلِمَةَ الْإِسْلَامِ.

İstenen her şeye kavuşmak, her kederden kurtulmak, her faydayı elde etmek ve her zararı savuşturmaktır. { عِنْدَ اللَّهِ } kavli, { فَوْزاً } kelimesinin aslen sıfatı iken öne geçtiği için hâl olmak üzere hazfedilmiş bir amile bağlıdır; yani "Allah katında vaki olan" demektir. Bu cümle, müminlerin mükâfatı ile münafık ve müşriklerin cezası arasına girmiş bir ara cümledir (itiraziyye). Sonra salih kullarına vaat ettiği şeyleri bitirince, diğerlerinin hak ettiği şeyleri zikrederek şöyle buyurdu: { وَيُعَذِّبَ الْمُنافِقِينَ وَالْمُنافِقاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكاتِ } "ve münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap etsin diye". Bu ifade { يُدْخِلَ } fiiline matuftur; yani dünyada İslâm kelimesinin yüceliğine ve ona muhalif olanların hezimetine şahit olmalarından dolayı içlerine dolan tasa ve kederlerle, ayrıca uğrayacakları hezimet, öldürülme ve esir edilme ile; ahirette ise cehennem azabıyla onları cezalandırsın [demektir]. Münafıkların müşriklerden önce zikredilmesi, onların azap bakımından daha şiddetli ve Allah'ın kendilerine vadettiği şeye daha müstahak olduklarına delalet eder. Sonra bu iki grubu niteleyerek şöyle buyurdu: { الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ } "Allah hakkında kötü zanda bulunan"; bu zanları, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in mağlup olacağı ve küfür kelimesinin İslâm kelimesine üstün geleceği yönündeki zanlarıdır.

15938. Metin

وَمِمَّا ظَنُّوهُ مَا حَكَاهُ اللَّهُ عَنْهُمْ بِقَوْلِهِ: بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلى أَهْلِيهِمْ أَبَداً.

Onların zannettiği şeylerden biri de Allah'ın onlardan naklettiği şu kavlidir: { بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلى أَهْلِيهِمْ أَبَداً } "Aksine siz, Peygamberin ve müminlerin ailelerine asla dönemeyeceklerini sanmıştınız."

15939. Metin

عَلَيْهِمْ دائِرَةُ السَّوْءِ أَيْ: مَا يَظُنُّونَهُ وَيَتَرَبَّصُونَهُ بِالْمُؤْمِنِينَ دَائِرٌ عَلَيْهِمْ، حَائِقٌ بِهِمْ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْعَذَابَ وَالْهَلَاكَ الَّذِي يَتَوَقَّعُونَهُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَاقِعَانِ عَلَيْهِمْ نازلان بهم. وقال الْخَلِيلُ وَسِيبَوَيْهِ: السَّوْءُ هُنَا الْفَسَادُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ السَّوْءِ بِفَتْحِ السِّينِ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو بِضَمِّهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَساءَتْ مَصِيراً لَمَّا بَيَّنَ سُبْحَانَهُ أَنَّ دَائِرَةَ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ فِي الدُّنْيَا بَيَّنَ مَا يَسْتَحِقُّونَهُ مَعَ ذَلِكَ مِنَ الْغَضَبِ وَاللَّعْنَةِ وَعَذَابِ جَهَنَّمَ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ مِنَ الملائكة والإنس والجنّ والشياطين

{ عَلَيْهِمْ دائِرَةُ السَّوْءِ } "Kötülük döngüsü kendi başlarına olsun!" yani müminler hakkında düşündükleri ve bekledikleri şeyler kendi başlarına dönecek ve kendilerini kuşatacaktır. Manası: Müminler için bekledikleri azap ve helak onların başına gelecek ve onlara inecektir. el-Halîl ve Sîbeveyhi: "Burada sevv (السَّوْءِ) fesat demektir" demişlerdir. Çoğunluk { السَّوْءِ } kelimesini sîn harfinin fethasıyla (es-Sev') okumuştur. İbn Kesîr ve Ebû Amr ise zammesiyle (es-Sû') okumuştur. { وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَساءَتْ مَصِيراً } "Allah onlara gazap etmiş, onları lânetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir varış yeridir!" Cenâb-ı Hak, dünyada kötülük döngüsünün onların aleyhine olduğunu beyan ettikten sonra, bununla birlikte hak ettikleri gazabı, lâneti ve cehennem azabını da beyan etmiştir. { وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } "Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır", meleklerden, insanlardan, cinlerden ve şeytanlardan [oluşan ordular O'nundur].

15940. Metin

وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً كَرَّرَ هَذِهِ الْآيَةَ لِقَصْدِ التَّأْكِيدِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْجُنُودِ هُنَا جُنُودُ الْعَذَابِ كَمَا يُفِيدُهُ التعبير بالعزة هنا مكان العلم هنا لك.

{ وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً } "Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." Bu ayeti pekiştirme (tekit) amacıyla tekrarlamıştır. Buradaki ordulardan muradın azap orduları olduğu da söylenmiştir; nitekim oradaki ilim yerine burada izzet (el-Azîz) lafzının kullanılması da bunu ifade etmektedir.

15941. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَأَحْمَدُ وَأَبُو دَاوُدَ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنْ مُجَمِّعِ بن جارية الْأَنْصَارِيِّ قَالَ: شَهِدْنَا الْحُدَيْبِيَةَ، فَلَمَّا انْصَرَفْنَا عَنْهَا حتى بلغنا كراع الغميم «١» ، إذ الناس يهزّون الْأَبَاعِرَ، فَقَالَ النَّاسُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: مَا لِلنَّاسِ؟ فَقَالُوا: أُوحِيَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَخَرَجْنَا مَعَ النَّاسِ نُوجِفُ «٢» ، فَإِذَا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَلَى رَاحِلَتِهِ عِنْدَ كُرَاعِ الْغَمِيمِ، فَاجْتَمَعَ النَّاسُ عَلَيْهِ فَقَرَأَ عَلَيْهِمْ إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً، فَقَالَ رَجُلٌ: إِي رَسُولَ اللَّهِ أو فتح هُوَ؟ قَالَ:

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvûd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, el-Hâkim (sahih olduğunu belirterek), İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî, Mücemmi' b. Câriye el-Ensârî'den şöyle nakletmişlerdir: "Biz Hudeybiye'de bulunduk. Oradan ayrılıp Kürâ'u'l-Gamîm'e «١» vardığımızda, bir de baktık ki insanlar develerini hızla sürüyorlar. İnsanlar birbirlerine: 'İnsanlara ne oluyor?' dediler. 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahiy geldi' dediler. Biz de insanlarla birlikte develerimizi hızlandırarak «٢» çıktık. Bir de baktık ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Kürâ'u'l-Gamîm'de bineğinin üzerindedir. İnsanlar onun etrafında toplandılar. O da onlara { إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } sûresini okudu. Bir adam: 'Ey Allah'ın Resûlü, o bir fetih midir?' dedi. Şöyle buyurdu:

15942. Metin

إِي وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، إِنَّهُ لَفَتْحٌ. فَقُسِّمَتْ خَيْبَرُ عَلَى أَهْلِ الْحُدَيْبِيَةِ، لَمْ يَدْخُلْ مَعَهُمْ فِيهَا أَحَدٌ إِلَّا مَنْ شَهِدَ الْحُدَيْبِيَةَ، فَقَسَّمَهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ ثَمَانِيَةَ عَشَرَ سَهْمًا، وَكَانَ الْجَيْشُ أَلْفًا وَخَمْسَمِائَةٍ، مِنْهُمْ ثَلَاثُمِائَةِ فَارِسٍ، فَأَعْطَى الْفَارِسَ سَهْمَيْنِ، وَأَعْطَى الرَّاجِلَ سَهْمًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَأَحْمَدُ، وَالْبُخَارِيُّ فِي تَارِيخِهِ، وَأَبُو دَاوُدَ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: أَقْبَلْنَا مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فبينا نحن نسير إذا أَتَاهُ الْوَحْيُ، وَكَانَ إِذَا أَتَاهُ اشْتَدَّ عَلَيْهِ، فَسُرِّيَ عَنْهُ وَبِهِ مِنَ السُّرُورِ مَا شَاءَ اللَّهُ، فَأَخْبَرَنَا أَنَّهُ أُنْزِلَ عَلَيْهِ: إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَغَيْرُهُ عَنْ أَنَسٍ فِي قَوْلِهِ: إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً قَالَ: الْحُدَيْبِيَةُ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَغَيْرُهُ عَنِ الْبَرَاءِ قَالَ: تَعُدُّونَ أَنْتُمُ الْفَتْحَ فَتْحَ مَكَّةَ، وَقَدْ كَانَ فَتْحُ مَكَّةَ فَتْحًا، وَنَحْنُ نَعُدُّ الْفَتْحَ بَيْعَةَ الرِّضْوَانِ يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً قَالَ: «فتح مكة» . وأخرج البخاري ومسلم وغير هما عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ قَالَ: «كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يصلي حتى ترم قدماه، فقيل له: أَلَيْسَ قَدْ غَفَرَ اللَّهُ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ؟ قَالَ: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا» وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ قَالَ: السَّكِينَةُ هِيَ الرَّحْمَةُ، وَفِي قَوْلِهِ: لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ قَالَ: إِنَّ اللَّهَ بَعَثَ نبيه ﷺ بِشَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، فَلَمَّا صَدَّقَ بِهَا الْمُؤْمِنُونَ زَادَهُمُ الصَّلَاةَ، فَلَمَّا صَدَّقُوا بِهَا زَادَهُمُ الصِّيَامَ، فَلَمَّا صَدَّقُوا بِهِ زَادَهُمُ الزَّكَاةَ، فَلَمَّا صَدَّقُوا بِهَا زَادَهُمُ الْحَجَّ، فَلَمَّا صَدَّقُوا بِهِ زَادَهُمُ الْجِهَادَ.

'Muhammed'in canı elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, o elbette bir fetihtir.' Hayber [ganimetleri], Hudeybiye ehline paylaştırıldı; Hudeybiye'de bulunanlar dışında hiç kimse onlara dahil edilmedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu on sekiz paya böldü. Ordu bin beş yüz kişiydi; üç yüzü süvariydi. Süvariye iki pay, piyadeye bir pay verdi." İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Târîh'inde Buhârî, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Cerîr, Taberânî, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan şöyle rivayet etmişlerdir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Hudeybiye'den döndük. Biz yol alırken ona vahiy geldi. Ona vahiy geldiğinde bu ona ağır gelirdi. Sonra üzerinden bu hal kalktı ve Allah'ın dilediği kadar sevinç içindeydi. Bize kendisine { إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } ayetinin indirildiğini haber verdi." Buhârî ve diğerleri Enes'ten { إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } kavli hakkında: "O Hudeybiye'dir" dediğini rivayet etmişlerdir. Buhârî ve diğerleri el-Berâ'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Siz fethi Mekke'nin fethi sayıyorsunuz. Mekke'nin fethi de elbette bir fetihti; fakat biz asıl fethi Hudeybiye günündeki Rıdvân biati sayıyoruz." İbn Merdûye Âişe'den şöyle rivayet etmiştir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { إِنَّا فَتَحْنا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً } hakkında 'Mekke'nin fethidir' buyurdu." Buhârî, Müslim ve diğerleri Mugīre b. Şu'be'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ayakları şişene kadar namaz kılardı. Ona: 'Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamamış mıydı?' denildi. Şöyle buyurdu: 'Şükreden bir kul olmayayım mı?'" Bu konuda başka hadisler de vardır. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, Taberânî, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî, İbn Abbâs'tan { هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ } kavli hakkında: "Sekinet rahmettir" dediğini; { لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ } kavli hakkında ise şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Allah peygamberini sallallâhu aleyhi ve sellem 'Lâ ilâhe illallâh' şehadetiyle gönderdi. Müminler bunu tasdik edince onlara namazı farz kıldı. Onu da tasdik edince orucu ekledi. Onu da tasdik edince zekâtı ekledi. Onu da tasdik edince haccı ekledi. Onu da tasdik edince cihadı ekledi.

15943. Metin

ثُمَّ أَكْمَلَ لَهُمْ دِينَهُمْ فَقَالَ: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً «٣» .

Sonra onların dinlerini kemale erdirdi ve: { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً } «٣» 'Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçip razı oldum' buyurdu."

15944. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فَأَوْثَقُ إِيمَانِ أَهْلِ السَّمَاءِ وَأَهْلِ الْأَرْضِ وَأَصْدَقُهُ وَأَكْمَلُهُ شَهَادَةُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ قَالَ: تصديقا مع تصديقهم. وأخرج البخاري ومسلم

İbn Abbâs şöyle demiştir: "Gök ehlinin ve yer ehlinin imanının en sağlamı, en doğrusu ve en kâmili 'Lâ ilâhe illallâh' (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur) şehadetidir." İbn Merdûye'nin İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre, { لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ } “İmanları üstüne iman katsınlar diye” [ayeti hakkında] o: "Tasdikleri üstüne tasdik [katsınlar diye demektir]" demiştir. Buhârî ve Müslim

15945. Metin

وغير هما عَنْ أَنَسٍ قَالَ: لَمَّا أُنْزِلَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ مَرْجِعَهُ مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ. قَالَ: «لَقَدْ أُنْزِلَتْ عَلَيَّ آيَةٌ هِيَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا عَلَى الْأَرْضِ، ثُمَّ قَرَأَهَا عَلَيْهِمْ. فَقَالُوا: هَنِيئًا مَرِيئًا يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَدْ بَيَّنَ اللَّهُ لَكَ مَاذَا يَفْعَلُ بِكَ فَمَاذَا يَفْعَلُ بِنَا. فَنَزَلَتْ عَلَيْهِ لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ حَتَّى بَلَغَ فَوْزاً عَظِيماً» .

ve diğerleri Enes'ten şöyle nakletmişlerdir: Hudeybiye dönüşünde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e { لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما تَأَخَّرَ } ayeti indirildiğinde şöyle buyurdu: "Bana yeryüzündeki her şeyden daha sevimli olan bir ayet indirildi." Sonra onu ashabına okudu. Onlar da: "Afiyet ve saadet olsun ey Allah'ın Resûlü! Allah sana ne yapacağını açıkladı, peki bize ne yapacak?" dediler. Bunun üzerine ona { لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } ayeti inip { فَوْزاً عَظِيماً } kavline kadar ulaştı.

15946. Metin

[سورة الفتح (٤٨) : الآيات ٨ الى ١٥]

[Fetih Sûresi (48), Âyetler 8-15]

15947. Metin

إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً (٨) لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٩) إِنَّ الَّذِينَ يُبايِعُونَكَ إِنَّما يُبايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّما يَنْكُثُ عَلى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفى بِما عاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْراً عَظِيماً (١٠) سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرابِ شَغَلَتْنا أَمْوالُنا وَأَهْلُونا فَاسْتَغْفِرْ لَنا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً إِنْ أَرادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرادَ بِكُمْ نَفْعاً بَلْ كانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً (١١) بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلى أَهْلِيهِمْ أَبَداً وَزُيِّنَ ذلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً (١٢)

{ إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً (٨) لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٩) إِنَّ الَّذِينَ يُبايِعُونَكَ إِنَّما يُبايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّما يَنْكُثُ عَلى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفى بِما عاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْراً عَظِيماً (١٠) سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرابِ شَغَلَتْنا أَمْوالُنا وَأَهْلُونا فَاسْتَغْفِرْ لَنا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً إِنْ أَرادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرادَ بِكُمْ نَفْعاً بَلْ كانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً (١١) بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلى أَهْلِيهِمْ أَبَداً وَزُيِّنَ ذلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً (١٢) } “Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. (8) Ta ki [ey insanlar] Allah'a ve Resûlüne iman edesiniz, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam O'nu (Allah'ı) tesbih edesiniz. (9) Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, [Allah] ona büyük bir mükâfat verecektir. (10) Bedevilerden geri kalmış olanlar sana: 'Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti, bizim için mağfiret dile' diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar. De ki: 'Eğer Allah size bir zarar dilerse yahut size bir fayda murat ederse, O'na karşı sizin için kim bir şeye malik olabilir? Hayır, Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.' (11) Aslında siz, Peygamberin ve müminlerin ailelerine asla dönemeyeceklerini sanmıştınız. Bu [zan] kalplerinizde süslendi, kötü bir zanda bulundunuz ve helak olmuş bir topluluk oldunuz. (12)”

15948. Metin

وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَعِيراً (١٣) وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشاءُ وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً (١٤) سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انْطَلَقْتُمْ إِلى مَغانِمَ لِتَأْخُذُوها ذَرُونا نَتَّبِعْكُمْ يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونا كَذلِكُمْ قالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنا بَلْ كانُوا لَا يَفْقَهُونَ إِلاَّ قَلِيلاً (١٥)

{ وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَعِيراً (١٣) وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشاءُ وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً (١٤) سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انْطَلَقْتُمْ إِلى مَغانِمَ لِتَأْخُذُوها ذَرُونا نَتَّبِعْكُمْ يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونا كَذلِكُمْ قالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنا بَلْ كانُوا لَا يَفْقَهُونَ إِلاَّ قَلِيلاً (١٥) } “Kim Allah'a ve Resûlüne iman etmezse bilsin ki, şüphesiz biz inkârcılar için alevli bir ateş hazırladık. (13) Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (14) Ganimetleri almak için gittiğinizde, o geri kalanlar: 'Bırakın, biz de sizin ardınızdan gelelim' diyeceklerdir. Onlar Allah'ın kelamını değiştirmek istiyorlar. De ki: 'Asla bizim peşimizden gelmeyeceksiniz! Allah daha önce böyle buyurmuştur.' Onlar: 'Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz' diyeceklerdir. Bilakis onlar pek az anlarlar. (15)”

15949. Metin

قَوْلُهُ: إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً أَيْ: عَلَى أُمَّتِكَ بِتَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ إِلَيْهِمْ وَمُبَشِّراً بِالْجَنَّةِ لِلْمُطِيعِينَ وَنَذِيراً لِأَهْلِ الْمَعْصِيَةِ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ قَرَأَ الْجُمْهُورُ: لِتُؤْمِنُوا بِالْفَوْقِيَّةِ. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو بِالتَّحْتِيَّةِ، فَعَلَى الْقِرَاءَةِ الْأُولَى الْخِطَابُ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَلِأُمَّتِهِ، وَعَلَى الْقِرَاءَةِ الثَّانِيَةِ الْمُرَادُ الْمُبَشِّرِينَ وَالْمُنْذِرِينَ، وَانْتِصَابُ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا عَلَى الْحَالِ الْمُقَدَّرَةِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ الْخِلَافُ بَيْنَ الْقُرَّاءِ فِي هَذِهِ الثَّلَاثَةِ الْأَفْعَالِ كَالْخِلَافِ فِي لِتُؤْمِنُوا كما سلف، ومعنى تعزّروه: تعظّموه وتفخّموه قال الحسن والكلبي، والعزيز: التَّعْظِيمُ وَالتَّوْقِيرُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: تَنْصُرُوهُ وَتَمْنَعُوا مِنْهُ. وقال عكرمة: تقاتلون مَعَهُ بِالسَّيْفِ، وَمَعْنَى تُوَقِّرُوهُ: تُعَظِّمُوهُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: تسوّدوه، وقيل: وَالضَّمِيرَانِ فِي الْفِعْلَيْنِ لِلنَّبِيِّ ﷺ، وَهُنَا وَقْفٌ تَامٌّ، ثُمَّ يَبْتَدِئُ وَتُسَبِّحُوهُ، أَيْ: تُسَبِّحُوا اللَّهَ ﷿ بُكْرَةً وَأَصِيلًا أَيْ: غُدْوَةً وَعَشِيَّةً، وَقِيلَ: الضَّمَائِرُ كُلُّهَا فِي الْأَفْعَالِ الثَّلَاثَةِ لِلَّهِ ﷿، فَيَكُونُ مَعْنَى تُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ: تُثْبِتُونَ لَهُ التَّوْحِيدَ وَتَنْفُونَ عَنْهُ الشُّرَكَاءَ، وَقِيلَ: تَنْصُرُوا دِينَهُ وَتُجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ. وفي التسبيح وجهان، أحد هما التَّنْزِيهُ لَهُ سُبْحَانَهُ مِنْ كُلِّ قَبِيحٍ، وَالثَّانِي الصَّلَاةُ إِنَّ الَّذِينَ يُبايِعُونَكَ يَعْنِي بَيْعَةَ الرِّضْوَانِ بِالْحُدَيْبِيَةِ، فَإِنَّهُمْ بَايَعُوا تَحْتَ الشَّجَرَةِ عَلَى قِتَالِ قُرَيْشٍ إِنَّما يُبايِعُونَ اللَّهَ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ أَنَّ هذه البيعة لرسوله ﷺ هِيَ بَيْعَةٌ لَهُ،

{ إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً } kavli; yani risaleti kendilerine tebliğ ettiğine dair ümmetin üzerine şahit olarak, { وَمُبَشِّراً } itaat edenlere cenneti müjdeleyici, { وَنَذِيراً } isyan ehlini uyarıcı olarak [gönderdik demektir]. { لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } kavlini çoğunluk tâ ile ({ لِتُؤْمِنُوا }) okumuştur. İbn Kesîr ve Ebû Amr ise yâ ile ({ لِيُؤْمِنُوا }) okumuştur. Birinci kıraate göre hitap Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve ümmetinedir. İkinci kıraate göre ise müjdelenenler ve uyarılanlar kastedilmektedir. { شَاهِدًا }, { مُبَشِّرًا } ve { نَذِيرًا } kelimeleri mukadder hâl olarak mensuptur. { وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ } fiillerindeki kıraat ihtilafı da daha önce geçtiği gibi { لِتُؤْمِنُوا } lafzındaki ihtilaf gibidir. «تعزّروه» lafzının manası: "Ona tazim edesiniz ve onu yüceltesiniz" demektir; bunu Hasan ve Kelbî söylemiştir. Te'zîz (التعزيز): Tazim ve tevkirdir (saygıdır). Katâde: "Ona yardım edesiniz ve onu koruyasınız" demiştir. İkrime: "Onunla birlikte kılıçla savaşasınız" demiştir. «توقّروه» lafzının manası: "Ona saygı ve hürmet gösteresiniz" demektir. es-Süddî: "Onu önder edinesiniz" demiştir. Her iki fiildeki zamirin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ait olduğu söylenmiştir; burada tam vakıf yapılır ve sonra { وَتُسَبِّحُوهُ } yani "Allah Azze ve Celle'yi tesbih edesiniz" diye başlanır. { بُكْرَةً وَأَصِيلاً } yani sabah ve akşam. Bu üç fiildeki bütün zamirlerin Allah Azze ve Celle'ye ait olduğu da söylenmiştir; bu takdirde «تعزّروه وتوقّروه» manası: "O'nun birliğini ikrar edesiniz ve O'ndan ortakları nefyedesiniz" olur. Bir diğer görüşe göre: "O'nun dinine yardım edesiniz ve Resûlü ile birlikte cihad edesiniz" demektir. Tesbihte iki yön vardır: Birincisi O'nu (Sübhânehu) her türlü çirkinlikten tenzih etmek, ikincisi ise namaz kılmaktır. { إِنَّ الَّذِينَ يُبايِعُونَكَ } yani Hudeybiye'deki Rıdvân biati kastedilmektedir; zira onlar Kureyş ile savaşmak üzere ağacın altında biat etmişlerdi. { إِنَّما يُبايِعُونَ اللَّهَ } Cenâb-ı Hak, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e yapılan bu biatin Kendisine yapılmış bir biat olduğunu bildirmiştir;

15950. Metin

كَمَا قَالَ: مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطاعَ اللَّهَ «١» وَذَلِكَ لِأَنَّهُمْ بَاعُوا أَنْفُسَهُمْ مِنَ اللَّهِ بِالْجَنَّةِ، وَجُمْلَةُ: يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ مُسْتَأْنَفَةٌ لِتَقْرِيرِ مَا قَبْلَهَا عَلَى طَرِيقِ التَّخْيِيلِ، فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ عَقْدَ الْمِيثَاقِ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ كَعَقْدِهِ مَعَ اللَّهِ سُبْحَانَهُ مِنْ غَيْرِ تَفَاوُتٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: الْمَعْنَى: إِنَّ نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ فِي الْهِدَايَةِ فَوْقَ مَا صَنَعُوا مِنَ الْبَيْعَةِ. وَقِيلَ: يَدُهُ فِي الثَّوَابِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فِي الْوَفَاءِ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: قُوَّةُ اللَّهِ وَنُصْرَتُهُ فَوْقَ قُوَّتِهِمْ وَنُصْرَتِهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّما يَنْكُثُ عَلى نَفْسِهِ أَيْ: فَمَنْ نَقَضَ مَا عَقَدَ مِنَ الْبَيْعَةِ فَإِنَّمَا يَنْقُضُ عَلَى نَفْسِهِ لِأَنَّ ضَرَرَ ذَلِكَ رَاجِعٌ إِلَيْهِ لَا يُجَاوِزُهُ إِلَى غَيْرِهِ وَمَنْ أَوْفى بِما عاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ أَيْ:

nitekim: { مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطاعَ اللَّهَ } «١» "Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" buyurmuştur. Çünkü onlar nefislerini cennet karşılığında Allah'a satmışlardır. { يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ } "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir" cümlesi, önceki hükmü temsil/tahyîl yoluyla pekiştirmek için getirilmiş müstakil bir cümle olup mahallen nasb ile hâldir. Manası: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile yapılan bu ahitleşme, hiçbir fark olmaksızın Allah Sübhânehu ile yapılmış gibidir. Kelbî şöyle demiştir: "Manası: Allah'ın hidayet konusundaki nimeti, onların yaptıkları biatin üzerindedir." [Başka bir görüşte:] "O'nun mükâfattaki eli (lütfu), onların vefadaki ellerinin üzerindedir" denilmiştir. İbn Keysân ise: "Allah'ın kuvveti ve yardımı, onların kuvvet ve yardımının üzerindedir" demiştir. { فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّما يَنْكُثُ عَلى نَفْسِهِ } "Artık kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur" yani bağladığı biati bozan kimse bunu sadece kendi aleyhine yapmış olur; çünkü bunun zararı kendisine döner, başkasına geçmez. { وَمَنْ أَوْفى بِما عاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ } "Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse" yani:

15951. Metin

ثَبَتَ عَلَى الْوَفَاءِ بِمَا عَاهَدَ عليه في البيعة لرسوله. قرأ الجمهور: فَسَيُؤْتِيهِ بالتحتية، وقرأ نافع وابن كَثِيرٌ وَابْنُ عَامِرٍ بِالنُّونِ، وَاخْتَارَ الْقِرَاءَةَ الْأُولَى أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، وَاخْتَارَ الْقِرَاءَةَ الثَّانِيَةَ الْفَرَّاءُ سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرابِ هُمُ الَّذِينَ خَلَّفَهُمُ اللَّهُ عَنْ صُحْبَةِ رَسُولِهِ حِينَ خَرَجَ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ: يَعْنِي أَعْرَابَ غِفَارٍ وَمُزَيْنَةَ وَجُهَيْنَةَ وَأَسْلَمَ وَأَشْجَعَ وَالدُّئِلِ، وَهُمُ الْأَعْرَابُ الَّذِينَ كَانُوا حَوْلَ الْمَدِينَةِ.

Resûlüne yaptığı biatte ahdettiği şeye vefada sebat gösterirse. Çoğunluk { فَسَيُؤْتِيهِ } kelimesini yâ ile okumuştur; Nâfi', İbn Kesîr ve İbn Âmir ise nûn ile ({ فَسَنُؤْتِيهِ }) okumuştur. Birinci kıraati Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim, ikinci kıraati ise el-Ferrâ tercih etmiştir. { سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرابِ } "Bedevilerden geri kalmış olanlar sana diyecekler ki"; bunlar, Hudeybiye yılında sefere çıktığı zaman Allah'ın Resûlullah'ın maiyetinde bulunmaktan geri bıraktığı kimselerdir. Mücâhid ve başkaları: "Yani Gıfâr, Müzeyne, Cüheyne, Eslem, Eşca' ve ed-Dîl kabilelerinin bedevileridir; bunlar Medine çevresinde yaşayan bedevilerdi" demiştir.

15952. Metin

وَقِيلَ: تَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ حِينَ سَافَرَ إِلَى مَكَّةَ عَامَ الْفَتْحِ بَعْدَ أَنْ كَانَ قَدِ اسْتَنْفَرَهُمْ لِيَخْرُجُوا مَعَهُ، وَالْمُخَلَّفُ: الْمَتْرُوكُ شَغَلَتْنا أَمْوالُنا وَأَهْلُونا أَيْ: مَنَعَنَا عَنِ الْخُرُوجِ مَعَكَ مَا لَنَا مِنَ الْأَمْوَالِ وَالنِّسَاءِ وَالذَّرَارِيِّ، وَلَيْسَ لَنَا مَنْ يَقُومُ بِهِمْ وَيَخْلُفُنَا عَلَيْهِمْ فَاسْتَغْفِرْ لَنا لِيَغْفِرَ اللَّهُ لَنَا مَا وَقَعَ مِنَّا مِنَ التَّخَلُّفِ عَنْكَ بِهَذَا السَّبَبِ، وَلَمَّا كَانَ طَلَبُ الِاسْتِغْفَارِ مِنْهُمْ لَيْسَ عَنِ اعْتِقَادٍ بَلْ عَلَى طَرِيقَةِ الِاسْتِهْزَاءِ، وَكَانَتْ بَوَاطِنُهُمْ مُخَالِفَةً لِظَوَاهِرِهِمْ فَضَحَهُمُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِقَوْلِهِ: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ وَهَذَا هُوَ صَنِيعُ الْمُنَافِقِينَ.

Fetih yılında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'ye doğru sefere çıktığında, kendisiyle birlikte çıkmaları için onları davet ettikten sonra geri kaldıkları da söylenmiştir. Muhallef (الْمُخَلَّفُ): Terk edilmiş, geride bırakılmış kimsedir. { شَغَلَتْنا أَمْوالُنا وَأَهْلُونا } "Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti" yani mallarımız, kadınlarımız ve çocuklarımız seninle birlikte sefere çıkmamıza engel oldu; onlara bakacak ve geride yerimize geçecek kimsemiz yoktu. { فَاسْتَغْفِرْ لَنا } "bizim için mağfiret dile" ki bu sebeple senden geri kalmış olmamızı Allah bağışlasın. Onların mağfiret talepleri samimi bir inançtan değil, bilakis alay yollu olduğundan ve içleri dışlarına uymadığından dolayı Allah Sübhânehu onları şöyle rezil etti: { يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ } "Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar"; bu da münafıkların adetidir.

15953. Metin

وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ مَا تَنْطَوِي عَلَيْهِ بَوَاطِنُهُمْ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ بَدَلًا مِنَ الْجُمْلَةِ الْأُولَى. ثُمَّ أَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَهُ ﷺ أَنْ يُجِيبَ عَنْهُمْ، فَقَالَ: قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً أَيْ: فَمَنْ يَمْنَعُكُمْ مِمَّا أَرَادَهُ اللَّهُ بِكُمْ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ، ثُمَّ بَيَّنَ ذَلِكَ فَقَالَ: إِنْ أَرادَ بِكُمْ ضَرًّا أَيْ: إِنْزَالَ مَا يَضُرُّكُمْ مِنْ ضَيَاعِ الْأَمْوَالِ وَهَلَاكِ الْأَهْلِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: ضَرًّا بِفَتْحِ الضَّادِ، وَهُوَ مَصْدَرُ ضَرَرْتُهُ ضَرًّا. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِضَمِّهَا، وَهُوَ اسْمُ مَا يَضُرُّ، وَقِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ أَوْ أَرادَ بِكُمْ نَفْعاً أَيْ: نَصْرًا وَغَنِيمَةً، وَهَذَا رَدٌّ عَلَيْهِمْ حِينَ ظَنُّوا أَنَّ التَّخَلُّفَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ يدفع عنه الضَّرَّ، وَيَجْلِبُ لَهُمُ النَّفْعَ، ثُمَّ أَضْرَبَ سُبْحَانَهُ عَنْ ذَلِكَ وَقَالَ: بَلْ كانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً أَيْ: إِنَّ تَخَلُّفَكُمْ لَيْسَ لِمَا زَعَمْتُمْ، بَلْ كَانَ اللَّهُ خَبِيرًا بِجَمِيعِ مَا تَعْمَلُونَهُ مِنَ الْأَعْمَالِ الَّتِي مِنْ جُمْلَتِهَا تَخَلُّفُكُمْ، وَقَدْ عَلِمَ أَنَّ تَخَلُّفَكُمْ لَمْ يَكُنْ لِذَلِكَ، بَلْ لِلشَّكِّ وَالنِّفَاقِ وَمَا خَطَرَ لَكُمْ مِنَ الظُّنُونِ الْفَاسِدَةِ النَّاشِئَةِ عَنْ عَدَمِ الثِّقَةِ بِاللَّهِ، وَلِهَذَا قَالَ: بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلى أَهْلِيهِمْ أَبَداً وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ مُفَسِّرَةٌ لِقَوْلِهِ: بَلْ كانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً لِمَا فِيهَا مِنَ الْإِبْهَامِ، أَيْ:

Bu cümle, onların içlerinde gizledikleri şeyleri açıklamak üzere getirilmiş yeni bir cümledir (istînâfiyye); birinci cümleden bedel olması da caizdir. Sonra Allah Sübhânehu Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e onlara cevap vermesini emrederek şöyle buyurdu: { قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً } "De ki: O'na karşı sizin için kim bir şeye malik olabilir?" yani Allah'ın sizin hakkınızda dilediği bir hayır veya şerden sizi kim koruyabilir? Sonra bunu açıklayarak şöyle buyurdu: { إِنْ أَرادَ بِكُمْ ضَرًّا } "Eğer size bir zarar dilerse" yani malların telef olması ve ehlin helak olması gibi size zarar verecek bir şey indirmeyi dilerse. Çoğunluk { ضَرًّا } kelimesini dâd harfinin fethasıyla okumuştur ki bu "zarar verdim" fiilinin masdarıdır. Hamza ve el-Kisâî ise dâd'ın zammesiyle ({ ضُرًّا }) okumuştur ki bu da zarar veren şeyin ismidir; bunların iki ayrı lügat olduğu da söylenmiştir. { أَوْ أَرادَ بِكُمْ نَفْعاً } "yahut size bir fayda murat ederse" yani zafer ve ganimet murat ederse. Bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den geri kalmanın kendilerinden zararı savacağını ve onlara fayda getireceğini zanneden kimselere bir reddiyedir. Sonra Cenâb-ı Hak bundan sarfınazar ederek şöyle buyurdu: { بَلْ كانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً } "Hayır, Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." Yani sizin geri kalışınız iddia ettiğiniz şeyden ötürü değildir; bilakis Allah, geri kalışınız da dahil olmak üzere işlediğiniz bütün amellerden hakkıyla haberdardır. O, sizin geri kalışınızın o sebepten değil, şüphe, nifak ve Allah'a güvenmemekten kaynaklanan bozuk zanlarınızdan dolayı olduğunu bilmektedir. Nitekim bundan ötürü şöyle buyurmuştur: { بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلى أَهْلِيهِمْ أَبَداً } "Aslında siz, Peygamberin ve müminlerin ailelerine asla dönemeyeceklerini sanmıştınız." Bu cümle, { بَلْ كانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيراً } kavlindeki kapalılığı tefsir edip açıklayıcı niteliktedir; yani:

15954. Metin

بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ الْعَدُوَّ يَسْتَأْصِلُ الْمُؤْمِنِينَ بِالْمَرَّةِ فَلَا يَرْجِعُ مِنْهُمْ أَحَدٌ إِلَى أَهْلِهِ، فَلِأَجْلِ ذَلِكَ تخلفتم لا لما ذكرتم من

Bilakis siz, düşmanın müminlerin kökünü tamamen kazıyacağını ve onlardan hiçbirinin ailesine geri dönmeyeceğini zannettiniz. İşte zikrettiğiniz [o]1

15955. Metin

الْمَعَاذِيرِ الْبَاطِلَةِ وَزُيِّنَ ذلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ أَيْ: وَزَيَّنَ الشَّيْطَانُ ذَلِكَ الظَّنَّ فِي قُلُوبِكُمْ فَقَبِلْتُمُوهُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ وَزُيِّنَ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ، وَقُرِئَ مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ. وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ لَا يَنْصُرُ رَسُولَهُ، وَهَذَا الظَّنُّ إِمَّا هُوَ الظَّنُّ الْأَوَّلُ، وَالتَّكْرِيرُ لِلتَّأْكِيدِ وَالتَّوْبِيخِ، وَالْمُرَادُ بِهِ مَا هُوَ أَعَمُّ مِنَ الْأَوَّلِ، فَيَدْخُلُ الظَّنُّ الْأَوَّلُ تَحْتَهُ دُخُولًا أَوَّلِيًّا وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً أَيْ: هَلْكَى. قَالَ الزَّجَّاجُ: هَالِكِينَ عِنْدَ اللَّهِ، وَكَذَا قَالَ مُجَاهِدٌ. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الْبُورُ: الرَّجُلُ الْفَاسِدُ الْهَالِكُ الَّذِي لَا خَيْرَ فِيهِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ قَوْماً بُوراً هَلْكَى، وَهُوَ جَمْعُ بَائِرٍ، مِثْلُ حَائِلٍ وَحُولٍ، وَقَدْ بَارَ فُلَانٌ، أَيْ: هَلَكَ، وَأَبَارَهُ اللَّهُ: أَهْلَكَهُ وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَعِيراً هَذَا الْكَلَامُ مُسْتَأْنَفٌ مِنْ جِهَةِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ غَيْرُ دَاخِلٍ تَحْتَ مَا أَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَهُ أَنْ يَقُولَهُ، أَيْ: وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهِمَا كَمَا صَنَعَ هَؤُلَاءِ الْمُخَلَّفُونَ، فَجَزَاؤُهُمْ مَا أعدّه الله لهم مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَتَصَرَّفُ فِيهِ كَيْفَ يَشَاءُ لَا يَحْتَاجُ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِهِ، وَإِنَّمَا تَعَبَّدَهُمْ بِمَا تَعَبَّدَهُمْ لِيُثِيبَ مَنْ أَحْسَنَ وَيُعَاقِبَ مَنْ أَسَاءَ، وَلِهَذَا قَالَ: يَغْفِرُ لِمَنْ يَشاءُ أَنْ يَغْفِرَ لَهُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشاءُ أن يعذبه لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ «١» . وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً أَيْ: كَثِيرَ الْمَغْفِرَةِ وَالرَّحْمَةِ بَلِيغَهَا، يَخُصُّ بِمَغْفِرَتِهِ وَرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انْطَلَقْتُمْ إِلى مَغانِمَ لِتَأْخُذُوها الْمُخَلَّفُونَ هَؤُلَاءِ الْمَذْكُورُونَ سَابِقًا، وَالظَّرْفُ مُتَعَلِّقٌ بِقَوْلِهِ سَيَقُولُ وَالْمَعْنَى:

bâtıl mazeretlerden dolayı değil. { وَزُيِّنَ ذلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ } "Bu kalplerinizde süslendi" yani şeytan bu zannı kalplerinizde süsledi, siz de onu benimsediniz. Çoğunluk { وَزُيِّنَ } fiilini meçhul (edilgen) okumuştur; malum (etken) olarak da okunmuştur. { وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ } "kötü bir zanda bulundunuz" ki bu zan, Allah Sübhânehu'nun Resûlüne yardım etmeyeceği zannıdır. Bu zan ya birinci zannın aynısıdır ve tekrarı pekiştirme ve azarlama içindir; ya da birinci zandan daha genel bir manadır ve birinci zan da öncelikli olarak bunun kapsamına girer. { وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً } "ve helak olmuş bir topluluk oldunuz" yani helak olanlar [oldunuz]. ez-Zeccâc: "Allah katında helak olanlar demektir" demiştir; Mücâhid de böyle demiştir. el-Cevherî der ki: "Bûr (الْبُورُ): Kendisinde hiçbir hayır bulunmayan, bozulmuş, helak olmuş kimsedir." Ebû Ubeyd: "{ قَوْماً بُوراً } helak olmuş kimselerdir; tıpkı hâil (حائل) kelimesinin çoğulunun hûl (حول) gelmesi gibi, bâir (بائر) kelimesinin çoğuludur. 'Falanca bâr oldu' yani helak oldu demektir. 'Allah onu ebâre etti' ise onu helak etti demektir" demiştir. { وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَعِيراً } "Kim Allah'a ve Resûlüne iman etmezse bilsin ki, şüphesiz biz inkârcılar için alevli bir ateş hazırladık." Bu söz, Allah Sübhânehu tarafından yeni bir başlangıç cümlesi olup, Allah'ın Resûlüne söylemesini emrettiği sözlerin kapsamına dahil değildir; yani: Kim bu geri kalanların yaptığı gibi o ikisine iman etmezse, onların cezası Allah'ın kendileri için hazırladığı alevli ateş azabıdır. { وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır", orada dilediği gibi tasarruf eder, yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. Kullarını birtakım yükümlülüklere tabi tutması, iyilik yapana mükâfat, kötülük yapana ceza vermek içindir. Nitekim bundan ötürü şöyle buyurmuştur: { يَغْفِرُ لِمَنْ يَشاءُ } bağışlamayı dilediği kimseyi "bağışlar", { وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشاءُ } azap etmeyi dilediğine "azap eder"; O, yaptığından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorumlu tutulurlar «١». { وَكانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً } "Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" yani mağfireti ve rahmeti pek çok ve sonsuz olandır, kullarından dilediğini mağfiret ve rahmetine has kılar. { سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انْطَلَقْتُمْ إِلى مَغانِمَ لِتَأْخُذُوها } "Ganimetleri almak için gittiğinizde, o geri kalanlar diyeceklerdir..." Geri kalanlar (muhallefûn), daha önce zikri geçenlerdir. Zarf ({ إِذَا }), { سَيَقُولُ } fiiline bağlıdır. Manası şöyledir:

15956. Metin

سَيَقُولُونَ عِنْدَ انْطِلَاقِكُمْ أَيُّهَا الْمُسْلِمُونَ إِلى مَغانِمَ يَعْنِي مَغَانِمَ خَيْبَرَ لِتَأْخُذُوها لِتَحُوزُوهَا ذَرُونا نَتَّبِعْكُمْ أَيِ: اتْرُكُونَا نَتَّبِعْكُمْ وَنَشْهَدْ مَعَكُمْ غَزْوَةَ خَيْبَرَ. وَأَصْلُ الْقِصَّةِ أَنَّهُ لما انصرف النبي ﷺ وَمَنْ مَعَهُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ وَعَدَهُمُ اللَّهُ فَتْحَ خَيْبَرَ، وَخَصَّ بِغَنَائِمِهَا مَنْ شَهِدَ الْحُدَيْبِيَةَ، فَلَمَّا انْطَلَقُوا إِلَيْهَا قَالَ هَؤُلَاءِ الْمُخَلَّفُونَ: ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ، فَقَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ: يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ أَيْ: يُغَيِّرُوا كَلَامَ اللَّهِ، وَالْمُرَادُ بِهَذَا الْكَلَامِ الَّذِي أَرَادُوا أَنْ يُبَدِّلُوهُ هُوَ مَوَاعِيدُ اللَّهِ لِأَهْلِ الْحُدَيْبِيَةِ خَاصَّةً بِغَنِيمَةِ خَيْبَرَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ:

Ey Müslümanlar! Siz ganimetlere, yani Hayber ganimetlerine onları almak/ele geçirmek için gittiğinizde: { ذَرُونا نَتَّبِعْكُمْ } "Bırakın, biz de sizin ardınızdan gelelim" yani bizi bırakın da size uyalım ve sizinle birlikte Hayber gazvesine katılalım diyeceklerdir. Kıssanın aslı şudur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve beraberindeki Müslümanlar Hudeybiye'den döndüklerinde Allah onlara Hayber'in fethini vaat etti ve onun ganimetlerini sadece Hudeybiye'de bulunanlara tahsis etti. Onlar Hayber'e doğru yola çıktıklarında o geri kalanlar: "Bizi bırakın da sizin ardınızdan gelelim" dediler. Bunun üzerine Allah Sübhânehu şöyle buyurdu: { يُرِيدُونَ أَنْ يُبَدِّلُوا كَلامَ اللَّهِ } "Onlar Allah'ın kelamını değiştirmek istiyorlar." Değiştirmek istedikleri bu kelamdan murat; Allah'ın Hayber ganimetini sadece Hudeybiye ehline tahsis edeceğine dair vaatleridir. Mukâtil şöyle demiştir:

15957. Metin

يَعْنِي أَمْرَ اللَّهِ لِرَسُولِهِ أَنْ لَا يَسِيرَ مَعَهُ أَحَدٌ مِنْهُمْ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: هُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ أَبَداً وَلَنْ تُقاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّا «٢» واعترض على هَذَا ابْنُ جَرِيرٍ وَغَيْرُهُ بِأَنَّ غَزْوَةَ تَبُوكَ كَانَتْ بَعْدَ فَتْحِ خَيْبَرَ وَبَعْدَ فَتْحِ مَكَّةَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَبِهِ قَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ، وَرَجَّحَهُ ابْنُ جَرِيرٍ وَغَيْرُهُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ:

"Yani Allah'ın Resûlüne, onlardan hiç kimsenin kendisiyle birlikte sefere çıkmaması yönündeki emridir." İbn Zeyd ise: "O, Yüce Allah'ın şu ayetidir: { فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُلْ لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ أَبَداً وَلَنْ تُقاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّا } «٢» 'Senden sefere çıkmak için izin isterlerse de ki: Benimle asla çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız'" demiştir. İbn Cerîr ve başkaları bu görüşe, Tebük Gazvesi'nin Hayber'in fethinden ve Mekke'nin fethinden sonra olduğu gerekçesiyle itiraz etmişlerdir. Birinci görüş daha evlâdır; Mücâhid ile Katâde de bunu söylemiş, İbn Cerîr ve başkaları da bunu tercih etmiştir. Çoğunluk:

15958. Metin

كَلامَ اللَّهِ وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ «كَلْمَ اللَّهِ» قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الْكَلَامُ اسْمُ جِنْسٍ يَقَعُ عَلَى الْقَلِيلِ وَالْكَثِيرِ، والكلام لَا يَكُونُ أَقَلَّ مِنْ ثَلَاثِ كَلِمَاتٍ لِأَنَّهُ جَمْعُ كَلْمَةٍ، مِثْلُ نَبْقَةٍ وَنَبْقٍ. ثُمَّ أَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَهُ ﷺ أَنْ يَمْنَعَهُمْ مِنَ الْخُرُوجِ مَعَهُ فَقَالَ: قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونا هَذَا النَّفْيُ هُوَ فِي مَعْنَى النَّهْيِ، وَالْمَعْنَى: لَا تَتَّبِعُونَا كَذلِكُمْ قالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ أَيْ: مِنْ قَبْلِ رُجُوعِنَا مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ أَنَّ غَنِيمَةَ خَيْبَرَ لِمَنْ شَهِدَ الْحُدَيْبِيَةَ خَاصَّةً لَيْسَ لِغَيْرِهِمْ فِيهَا نَصِيبٌ فَسَيَقُولُونَ يَعْنِي الْمُنَافِقِينَ عِنْدَ سَمَاعِ هَذَا الْقَوْلِ، وَهُوَ قَوْلُهُ: «لَنْ تَتَّبِعُونا» بَلْ تَحْسُدُونَنا أَيْ: بَلْ مَا يَمْنَعُكُمْ مِنْ خُرُوجِنَا مَعَكُمْ إِلَّا الْحَسَدُ لئلا نشارككم في الغنيمة، وليس ذلك

{ كَلامَ اللَّهِ } “Allah'ın kelâmını” [ayetindeki bu ifadeyi] Hamza ve el-Kisâî «كَلْمَ اللَّهِ» (kelme'llâh) şeklinde okumuşlardır. el-Cevherî şöyle demiştir: el-Kelâm (الْكَلَامُ), hem az hem de çok için kullanılan bir cins isimdir. el-Kelm (الْكَلْمُ) ise nebka (نَبْقَة) ve nebk (نَبْق) gibi kelime (كَلِمَة) kelimesinin [cins] çoğulu olduğu için üç kelimeden daha az olmaz. Sonra Allah Sübhânehu, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e, onların kendisiyle birlikte sefere çıkmalarını yasaklamasını emrederek şöyle buyurmuştur: { قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونا } “De ki: Bizim ardımızdan asla gelmeyeceksiniz”. Buradaki olumsuzluk, yasaklama anlamındadır. Mânâ: Bizim ardımızdan gelmeyin! [şeklindedir]. { كَذلِكُمْ قالَ اللَّهُ مِنْ قَبْلُ } “Daha önce Allah böyle buyurmuştur” yani Hudeybiye'den dönüşümüzden önce, Hayber ganimetinin sadece Hudeybiye'de bulunanlara ait olduğunu ve onların dışındakiler için onda hiçbir pay bulunmadığını [buyurmuştur]. { فَسَيَقُولُونَ } “Diyeceklerdir ki”; yani münafıklar { لَنْ تَتَّبِعُونا } “Bizim ardımızdan asla gelmeyeceksiniz” sözünü işittiklerinde { بَلْ تَحْسُدُونَنا } “Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz” [diyeceklerdir]. Yani: Sizinle birlikte çıkmamıza engel olan tek şey, ganimete ortak olmayalım diye duyduğunuz hasettir; yoksa bu

15959. Metin

بِقَوْلِ اللَّهِ كَمَا تَزْعُمُونَ. ثُمَّ رَدَّ اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلَيْهِمْ بِقَوْلِهِ: بَلْ كانُوا لَا يَفْقَهُونَ إِلَّا قَلِيلًا أَيْ: لَا يَعْلَمُونَ إِلَّا عِلْمًا قَلِيلًا، وَهُوَ عِلْمُهُمْ بِأَمْرِ الدُّنْيَا، وَقِيلَ: لَا يَفْقَهُونَ مِنْ أَمْرِ الدِّينِ إِلَّا فِقْهًا قَلِيلًا، وَهُوَ مَا يَصْنَعُونَهُ نِفَاقًا بِظَوَاهِرِهِمْ دُونَ بَوَاطِنِهِمْ.

iddia ettiğiniz gibi Allah'ın sözü değildir [diyeceklerdir]. Sonra Allah Sübhânehu onlara şu kavliyle cevap verdi: { بَلْ كانُوا لَا يَفْقَهُونَ إِلَّا قَلِيلاً } "Bilakis onlar pek az anlarlar." Yani ancak az bir bilgiye sahiptirler ki o da dünya işlerine dair bilgileridir. Din işinden de pek az anlarlar; o da içlerinde olmayıp dış görünüşleriyle nifak olarak sergiledikleri şeylerdir, denilmiştir.

15960. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَتُعَزِّرُوهُ يَعْنِي الْإِجْلَالَ وَتُوَقِّرُوهُ يَعْنِي التَّعْظِيمَ، يعني مُحَمَّدٍ ﷺ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالضِّيَاءُ فِي الْمُخْتَارَةِ، عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: وَتُعَزِّرُوهُ قَالَ: تَضْرِبُوا بَيْنَ يَدَيْهِ بِالسَّيْفِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ عَدِيٍّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْخَطِيبُ، وَابْنُ عَسَاكِرَ فِي تَارِيخِهِ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: «لَمَّا أُنْزِلَتْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ هَذِهِ الْآيَةُ وَتُعَزِّرُوهُ قَالَ لِأَصْحَابِهِ: مَا ذَاكَ؟ قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: لِتَنْصُرُوهُ» . وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ قَالَ: «بَايَعْنَا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي النَّشَاطِ وَالْكَسَلِ، وَعَلَى النَّفَقَةِ فِي الْعُسْرِ وَالْيُسْرِ، وَعَلَى الْأَمْرِ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيِ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَعَلَى أَنْ نَقُولَ فِي اللَّهِ لَا تَأْخُذُنَا فِيهِ لَوْمَةُ لَائِمٍ، وَعَلَى أَنْ نَنْصُرَهُ إِذَا قَدِمَ عَلَيْنَا يَثْرِبَ، فَنَمْنَعَهُ مِمَّا نَمْنَعُ مِنْهُ أَنْفُسَنَا وَأَزْوَاجَنَا وَأَبْنَاءَنَا وَلَنَا الْجَنَّةُ، فَمَنْ وَفَى وَفَى اللَّهُ لَهُ، وَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ» . وَفِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ حَدِيثِ جَابِرٍ: «أَنَّهُمْ كَانُوا فِي بَيْعَةِ الرِّضْوَانِ خَمْسَ عَشْرَةَ مِائَةً» وَفِيهِمَا عَنْهُ أنهم كانوا أربعة عَشْرَةَ مِائَةً، وَفِي الْبُخَارِيِّ مِنْ حَدِيثِ قَتَادَةَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ أَنَّهُ سَأَلَهُ كَمْ كَانُوا فِي بَيْعَةِ الرِّضْوَانِ قَالَ: خَمْسَ عَشْرَةَ مِائَةً، فَقَالَ لَهُ: إِنَّ جَابِرًا قَالَ:

İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { وَتُعَزِّرُوهُ } kavli hakkında: "Ona saygı gösteresiniz", { وَتُوَقِّرُوهُ } kavli hakkında: "Ona tazim edesiniz, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e [hürmet edesiniz]" dediğini nakletmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, el-Hâkim, İbn Merdûye ve el-Muhtâre'de ed-Dıyâ, yine İbn Abbâs'tan { وَتُعَزِّرُوهُ } hakkında: "Onun önünde kılıçla vuruşasınız" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Adiy, İbn Merdûye, el-Hatîb ve Târîh'inde İbn Asâkir, Câbir b. Abdillâh'tan şöyle rivayet etmişlerdir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bu { وَتُعَزِّرُوهُ } ayeti indiğinde ashabına: 'Bu nedir [bilir misiniz]?' buyurdu. Onlar: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' dediler. O da: 'Ona yardım edesiniz [demektir]' buyurdu." Ahmed ve İbn Merdûye, Ubâde b. es-Sâmit'ten şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e canlılıkta ve tembellikte dinleyip itaat etmek, darlıkta ve bollukta infakta bulunmak, iyiliği emredip kötülükten nehyetmek, Allah yolunda kınayıcının kınamasından korkmadan hakkı söylemek ve Yesrib'e (Medine'ye) yanımıza geldiğinde ona yardım edip kendimizi, hanımlarımızı ve çocuklarımızı koruduğumuz şeylerden onu da korumak üzere cennet karşılığında biat ettik. Kim ahdine vefa gösterirse Allah da ona vaadini yerine getirir. Kim de ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur." Sahîhayn'da geçen Câbir hadisinde: "Onlar Rıdvân biatinde bin beş yüz kişiydiler" denilmektedir. Yine Sahîhayn'da ondan gelen bir rivayette bin dört yüz kişi oldukları belirtilmektedir. Buhârî'de Katâde'nin Saîd b. el-Müseyyeb'den rivayetinde; Katâde'nin ona Rıdvân biatindekilerin sayısını sorduğu, onun: "Bin beş yüz kişiydiler" dediği, Katâde'nin ise: "Câbir şöyle dedi:

15961. Metin

كَانُوا أَرْبَعَ عَشْرَةَ مِائَةً، قَالَ ﵀: وَهِمَ، هُوَ حَدَّثَنِي أَنَّهُمْ كَانُوا خَمْسَ عَشْرَةَ مِائَةً.

Onlar bin dört yüz kişiydiler" dediği, Saîd'in radıyallâhu anh ise: "Yanılmıştır; o bana bizzat bin beş yüz kişi olduklarını anlatmıştı" dediği zikredilmektedir.

15962. Metin

[سورة الفتح (٤٨) : الآيات ١٦ الى ٢٤]

[Fetih Sûresi (48), Âyetler 16-24]

15963. Metin

قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرابِ سَتُدْعَوْنَ إِلى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ تُقاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ فَإِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْراً حَسَناً وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَما تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذاباً أَلِيماً (١٦) لَيْسَ عَلَى الْأَعْمى حَرَجٌ وَلا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذاباً أَلِيماً (١٧) لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثابَهُمْ فَتْحاً قَرِيباً (١٨) وَمَغانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَها وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً (١٩) وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَها فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِراطاً مُسْتَقِيماً (٢٠)

{ قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرابِ سَتُدْعَوْنَ إِلى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ تُقاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ فَإِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْراً حَسَناً وَإِنْ تَتَوَلَّوْا كَما تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذاباً أَلِيماً (١٦) لَيْسَ عَلَى الْأَعْمى حَرَجٌ وَلا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذاباً أَلِيماً (١٧) لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثابَهُمْ فَتْحاً قَرِيباً (١٨) وَمَغانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَها وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً (١٩) وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَها فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِراطاً مُسْتَقِيماً (٢٠) } “Bedevilerden o geri kalmış olanlara de ki: 'Siz pek zorlu ve güçlü bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız; onlarla savaşırsınız yahut onlar teslim olup Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Şayet daha önce yüz çevirdiğiniz gibi yine yüz çevirirseniz, sizi elem dolu bir azapla cezalandırır.' (16) Köre bir sorumluluk yoktur, topala bir sorumluluk yoktur, hastaya da bir sorumluluk yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse, [Allah] onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu elem dolu bir azapla cezalandırır. (17) Andolsun ki Allah, o ağacın altında sana biat ederlerken müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, üzerlerine sekineti (huzur ve güveni) indirmiş ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırmıştır. (18) Ve elde edecekleri birçok ganimetlerle de [mükâfatlandırmıştır]. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (19) Allah size alacağınız birçok ganimetler vadetmiştir. Şimdilik bunu size peşin vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki, bu müminler için bir delil olsun ve sizi dosdoğru bir yola iletsin. (20)”

15964. Metin

وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها قَدْ أَحاطَ اللَّهُ بِها وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً (٢١) وَلَوْ قاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْأَدْبارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلا نَصِيراً (٢٢) سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلاً (٢٣) وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيراً (٢٤)

{ وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها قَدْ أَحاطَ اللَّهُ بِها وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً (٢١) وَلَوْ قاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْأَدْبارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلا نَصِيراً (٢٢) سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلاً (٢٣) وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيراً (٢٤) } “Henüz gücünüzün yetmediği, fakat Allah'ın [kudretiyle] kuşattığı başka ganimetler de vardır. Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir. (21) Eğer inkâr edenler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı; sonra da ne bir koruyucu dost ne de bir yardımcı bulabilirlerdi. (22) Bu, Allah'ın öteden beri süregelen sünnetidir (kanunudur). Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın. (23) Mekke'nin bağrında, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O'dur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (24)”

15965. Metin

قَوْلُهُ: قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرابِ هُمُ الْمَذْكُورُونَ سَابِقًا سَتُدْعَوْنَ إِلى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ قَالَ عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ وَمُجَاهِدٌ وَابْنُ أَبِي لَيْلَى وَعَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ: هُمْ فَارِسُ. وَقَالَ كَعْبٌ وَالْحَسَنُ: هُمُ الرُّومُ.

{ قُلْ لِلْمُخَلَّفِينَ مِنَ الْأَعْرابِ } kavli; bunlar daha önce zikredilen kimselerdir. { سَتُدْعَوْنَ إِلى قَوْمٍ أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ } "Siz pek zorlu ve güçlü bir kavme karşı [savaşmaya] çağrılacaksınız" ayeti hakkında Atâ b. Ebî Rebâh, Mücâhid, İbn Ebî Leylâ ve Atâ el-Horasânî: "Onlar Farslardır" demişlerdir. Kâ'b ve Hasan ise: "Onlar Rumlardır" demiştir.

15966. Metin

وَرُوِيَ عَنِ الْحَسَنِ أَيْضًا أَنَّهُ قَالَ: هُمْ فَارِسُ وَالرُّومُ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هُمْ هَوَازِنُ وَثَقِيفٌ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ:

Hasan'dan: "Onlar Farslar ve Rumlardır" dediği de rivayet edilmiştir. Saîd b. Cübeyr: "Onlar Hevâzin ve Sakîf kabileleridir" demiştir. İkrime ise:

15967. Metin

هَوَازِنُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هَوَازِنُ وَغَطَفَانُ يَوْمَ حُنَيْنٍ. وَقَالَ الزُّهْرِيُّ وَمُقَاتِلٌ: هُمْ بَنُو حَنِيفَةَ أَهْلُ الْيَمَامَةِ أَصْحَابُ مُسَيْلِمَةَ. وَحَكَى هَذَا الْقَوْلَ الْوَاحِدِيُّ عَنْ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. تُقاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ أَيْ: يَكُونُ أَحَدُ الْأَمْرَيْنِ: إِمَّا الْمُقَاتَلَةُ، أَوِ الْإِسْلَامُ، لَا ثَالِثَ لَهُمَا، وَهَذَا حُكْمُ الْكُفَّارِ الَّذِينَ لَا تُؤْخَذُ مِنْهُمُ الْجِزْيَةُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: التَّقْدِيرُ: أَوْ هُمْ يُسْلِمُونَ، وَفِي قِرَاءَةِ أُبَيٍّ أَوْ يُسْلِمُوا أَيْ: حَتَّى يُسْلِمُوا فَإِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْراً حَسَناً وَهُوَ الْغَنِيمَةُ فِي الدُّنْيَا وَالْجَنَّةُ فِي الْآخِرَةِ وَإِنْ تَتَوَلَّوْا أَيْ: تُعْرِضُوا كَما تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ وَذَلِكَ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ يُعَذِّبْكُمْ عَذاباً أَلِيماً بِالْقَتْلِ وَالْأَسْرِ وَالْقَهْرِ فِي الدُّنْيَا وَبِعَذَابِ النَّارِ فِي الْآخِرَةِ لِتَضَاعُفِ جُرْمِكُمْ. لَيْسَ عَلَى الْأَعْمى حَرَجٌ وَلا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ أَيْ: لَيْسَ عَلَى هَؤُلَاءِ الْمَعْذُورِينَ بِهَذِهِ الْأَعْذَارِ حَرَجٌ فِي التَّخَلُّفِ عَنِ الْغَزْوِ لِعَدَمِ اسْتِطَاعَتِهِمْ. قَالَ مُقَاتِلٌ: عَذَرَ اللَّهُ أَهْلَ الزَّمَانَةِ الَّذِينَ تَخَلَّفُوا عَنِ الْمَسِيرِ إِلَى الْحُدَيْبِيَةِ بِهَذِهِ الْآيَةِ، وَالْحَرَجُ: الْإِثْمُ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فِيمَا أَمَرَاهُ بِهِ وَنَهَيَاهُ عَنْهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ قَرَأَ الْجُمْهُورُ: يُدْخِلْهُ بِالتَّحْتِيَّةِ، وَاخْتَارَ هَذِهِ الْقِرَاءَةَ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدٍ، وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ بِالنُّونِ. وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذاباً أَلِيماً أَيْ: وَمَنْ يُعْرِضْ عَنِ الطَّاعَةِ يُعَذِّبْهُ اللَّهُ عَذَابًا شَدِيدَ الْأَلَمِ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ الَّذِينَ أَخْلَصُوا نِيَّاتِهِمْ وَشَهِدُوا بَيْعَةَ الرِّضْوَانِ، فَقَالَ:

"Hevâzin'dir" demiştir. Katâde: "Huneyn günündeki Hevâzin ve Gatafân'dır" demiştir. ez-Zührî ve Mukâtil ise: "Onlar Müseylime'nin yandaşları olan Yemâme ehli Benî Hanîfe'dir" demişlerdir. el-Vâhidî bu görüşü müfessirlerin çoğunluğundan nakletmiştir. { تُقاتِلُونَهُمْ أَوْ يُسْلِمُونَ } "onlarla savaşırsınız yahut onlar Müslüman olurlar" yani iki durumdan biri gerçekleşir: Ya savaş ya da İslâm; bunların üçüncüsü yoktur. Bu, kendilerinden cizye kabul edilmeyen kâfirlerin hükmüdür. ez-Zeccâc der ki: "Takdiri: 'Yahut onlar Müslüman olurlar' şeklindedir." Übeyy kıraatinde ise «أَوْ يُسْلِمُوا» yani "Müslüman oluncaya kadar [savaşırsınız]" şeklindedir. { فَإِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْراً حَسَناً } "Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir" ki o da dünyada ganimet, ahirette ise cennettir. { وَإِنْ تَتَوَلَّوْا } "Şayet yüz çevirirseniz" yani geri durursanız, { كَما تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ } "daha önce yüz çevirdiğiniz gibi" ki bu Hudeybiye yılındaki durumdur, { يُعَذِّبْكُمْ عَذاباً أَلِيماً } cürmünüzün katlanması sebebiyle dünyada öldürülme, esir edilme ve boyun eğdirilme ile; ahirette ise cehennem azabıyla "sizi elem dolu bir azapla cezalandırır". { لَيْسَ عَلَى الْأَعْمى حَرَجٌ وَلا عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلا عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ } "Köre bir sorumluluk yoktur, topala bir sorumluluk yoktur, hastaya da bir sorumluluk yoktur" yani güç yetiremediklerinden ötürü bu mazeretlere sahip olan kimselere savaştan geri kalmakta bir vebal yoktur. Mukâtil şöyle demiştir: "Allah bu ayetle, Hudeybiye'ye gitmekten geri kalan süreğen hastalık sahiplerini mazur saymıştır." Harec (الْحَرَجُ): Günah, vebal demektir. { وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } "Kim Allah'a ve Resûlüne" emrettikleri ve nehyettikleri hususlarda "itaat ederse", { يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } "onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar". Çoğunluk { يُدْخِلْهُ } fiilini yâ ile okumuştur; Ebû Hâtim ve Ebû Ubeyd bu kıraati tercih etmiştir. Nâfi' ve İbn Âmir ise nûn ile ({ نُدْخِلْهُ }) okumuştur. { وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذاباً أَلِيماً } "Kim de yüz çevirirse, onu elem dolu bir azapla cezalandırır" yani kim itaatten yüz çevirirse Allah ona çok şiddetli bir azapla azap eder. Sonra Cenâb-ı Hak niyetlerini ihlaslı kılıp Rıdvân biatinde bulunanları zikrederek şöyle buyurdu:

15968. Metin

لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ أَيْ: ﵃ وَقْتَ تِلْكَ الْبَيْعَةِ، وَهِيَ بَيْعَةُ الرِّضْوَانِ، وَكَانَتْ بِالْحُدَيْبِيَةِ، وَالْعَامِلُ فِي «تَحْتَ» إِمَّا يُبَايِعُونَكَ، أَوْ مَحْذُوفٌ عَلَى أَنَّهُ حَالٌ مِنَ الْمَفْعُولِ، وَهَذِهِ الشَّجَرَةُ الْمَذْكُورَةُ هِيَ شَجَرَةٌ كَانَتْ بِالْحُدَيْبِيَةِ، وَقِيلَ: سِدْرَةٌ. وَكَانَتِ الْبَيْعَةُ عَلَى أَنْ يُقَاتِلُوا قُرَيْشًا وَلَا يَفِرُّوا. وَرُوِيَ أَنَّهُ بَايَعَهُمْ «١» عَلَى الْمَوْتِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ ذِكْرُ عَدَدِ أَهْلِ هَذِهِ الْبَيْعَةِ قَرِيبًا، وَالْقِصَّةُ مَبْسُوطَةٌ فِي كُتُبِ الْحَدِيثِ وَالسِّيَرِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ مَعْطُوفٌ عَلَى يُبَايِعُونَكَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ: عَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ مِنَ الصِّدْقِ وَالْوَفَاءِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ جُرَيْجٍ: مِنَ الرضى بِأَمْرِ الْبَيْعَةِ عَلَى أَنْ لَا يَفِرُّوا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: مِنْ كَرَاهَةِ الْبَيْعَةِ عَلَى الْمَوْتِ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ مَعْطُوفٌ عَلَى رَضِيَ. وَالسَّكِينَةُ: الطُّمَأْنِينَةُ وَسُكُونُ النَّفْسِ كَمَا تَقَدَّمَ، وَقِيلَ: الصَّبْرُ وَأَثابَهُمْ فَتْحاً قَرِيباً هُوَ فَتْحُ خَيْبَرَ عِنْدَ انْصِرَافِهِمْ مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ. قَالَهُ قَتَادَةُ وَابْنُ أَبِي لَيْلَى وغير هما، وَقِيلَ: فَتْحُ مَكَّةَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى وَمَغانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَها أَيْ: وَأَثَابَكُمْ مَغَانِمَ كَثِيرَةً، أَوْ: وَآتَاكُمْ، وَهِيَ غَنَائِمُ خَيْبَرَ، وَالِالْتِفَاتُ لِتَشْرِيفِهِمْ بِالْخِطَابِ وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً أَيْ: غَالِبًا مُصْدِرًا أَفْعَالَهُ وَأَقْوَالَهُ عَلَى أُسْلُوبِ الْحِكْمَةِ وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَها فِي هَذَا وَعْدٌ مِنْهُ سُبْحَانَهُ لِعِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ بِمَا سَيَفْتَحُهُ عَلَيْهِمْ مِنَ الْغَنَائِمِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ يَأْخُذُونَهَا فِي أَوْقَاتِهَا الَّتِي قُدِّرَ وُقُوعُهَا فِيهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ أَيْ: غَنَائِمَ خَيْبَرَ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ، وَقِيلَ: صُلْحُ الْحُدَيْبِيَةِ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ أَيْ: وَكَفَّ أَيْدِيَ قُرَيْشٍ عَنْكُمْ يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ بِالصُّلْحِ، وَقِيلَ: كَفَّ أَيْدِيَ أَهْلِ خَيْبَرَ وَأَنْصَارِهِمْ عَنْ قِتَالِكُمْ، وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: كَفَّ أَيْدِيَ الْيَهُودِ عَنِ الْمَدِينَةِ بَعْدَ خُرُوجُ النَّبِيِّ ﷺ إِلَى الحديبية وخيبر،

{ لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ } “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah müminlerden razı olmuştur” yani o biat vaktinde [onlardan razı oldu]. Bu, Rıdvân Biatı'dır ve Hudeybiye'de gerçekleşmiştir. "تَحْتَ" (altında) kelimesindeki âmil, ya "يُبَايِعُونَكَ" (sana biat ederlerken) fiilidir ya da mef‘ûlden hâl olmak üzere mahzuftur. Zikredilen bu ağaç, Hudeybiye'de bulunan bir ağaçtır; sidre (sedir ağacı) olduğu da söylenmiştir. Biat, Kureyş'le savaşmaları ve kaçmamaları üzere yapılmıştı. Onun kendileriyle ölüm üzere biatleştiği de rivayet edilmiştir1. Bu biat ehlinin sayısı az önce zikredilmişti. Kıssa hadis ve siyer kitaplarında genişçe anlatılmıştır. { فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ } “böylece kalplerindekini bildi” [ifadesi], "يُبَايِعُونَكَ" üzerine matuftur. Ferrâ şöyle demiştir: "Yani kalplerindeki sadakati ve vefayı bildi." Katâde ve İbn Cüreyc: "Kaçmamak üzere yapılan biat emrine duydukları rızayı [bildi]" demişlerdir. Mukâtil ise: "Ölüm üzere biat etmekten duydukları hoşnutsuzluğu [bildi]" demiştir. { فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ } “onların üzerine güven ve huzur duygusu indirdi” [ifadesi], "رَضِيَ" üzerine matuftur. Sekîne; daha önce geçtiği üzere itminan ve nefsin sükûnet bulmasıdır; sabır olduğu da söylenmiştir. { وَأَثابَهُمْ فَتْحاً قَرِيباً } “ve onları yakın bir fetihle mükafatlandırdı” [ifadesi], Hudeybiye'den döndüklerinde [gerçekleşen] Hayber'in fethidir. Bunu Katâde, İbn Ebî Leylâ ve başkaları söylemiştir. Mekke'nin fethi olduğu da söylenmiştir; birincisi daha evladır. { وَمَغانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَها } “ve elde edecekleri birçok ganimetlerle [mükafatlandırdı]” yani: "Size birçok ganimetler mükafat olarak verdi" yahut "size [ganimetler] lütfetti" demektir. Bunlar Hayber ganimetleridir. İltifat sanatı ise onları muhatap alarak şereflendirmek içindir. { وَكانَ اللَّهُ عَزِيزاً حَكِيماً } “Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” yani galiptir, fiillerini ve sözlerini hikmet üslubu üzere var edendir. { وَعَدَكُمُ اللَّهُ مَغانِمَ كَثِيرَةً تَأْخُذُونَها } “Allah size elde edeceğiniz birçok ganimet vaat etmiştir” ifadesinde, Allah Teâlâ'nın mümin kullarına kıyamet gününe kadar nasip edeceği ve vuku bulması takdir edilen vakitlerinde elde edecekleri ganimetlere dair bir vaadi bulunmaktadır. { فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ } “bunu size peşin verdi” yani Hayber ganimetleridir; bunu Mücâhid ve başkaları söylemiştir. Hudeybiye Barışı olduğu da söylenmiştir. { وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ } “ve insanların ellerini sizden çekti” yani Hudeybiye günü barış vesilesiyle Kureyş'in ellerini sizden çekti. Hayber ehlinin ve müttefiklerinin sizinle savaşmasını engelledi ve kalplerine korku saldı da denilmiştir. Katâde ise şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye'ye ve Hayber'e çıktıktan sonra Yahudilerin ellerini Medine'den çekmiştir.

15969. Metin

وَرَجَّحَ هَذَا ابْنُ جَرِيرٍ، قَالَ: لِأَنَّ كَفَّ أَيْدِي النَّاسِ بِالْحُدَيْبِيَةِ مَذْكُورٌ فِي قَوْلِهِ: وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَقِيلَ: كَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ يَعْنِي عُيَيْنَةَ بْنَ حِصْنٍ الْفَزَارِيَّ، وَعَوْفَ بْنَ مَالِكٍ النَّضْرِيَّ، وَمَنْ كَانَ مَعَهُمَا، إذا جَاءُوا لِيَنْصُرُوا أَهْلَ خَيْبَرَ عِنْدَ حِصَارِ النَّبِيِّ ﷺ لَهُمْ وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ اللَّامُ يَجُوزُ أَنْ تَتَعَلَّقَ بِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ يُقَدَّرُ بَعْدَهُ، أَيْ: فَعَلَ مَا فَعَلَ مِنَ التَّعْجِيلِ وَالْكَفِّ لِتَكُونَ آيَةً، أَوْ عَلَى عِلَّةٍ مَحْذُوفَةٍ تَقْدِيرُهَا: وَعَدَ فَعَجَّلَ وَكَفَّ لِتَنْتَفِعُوا بِذَلِكَ وَلِتَكُونَ آيَةً. وَقِيلَ: إِنَّ الْوَاوَ مَزِيدَةٌ وَاللَّامُ لِتَعْلِيلِ مَا قَبْلَهُ أَيْ:

İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: "Çünkü insanların ellerinin Hudeybiye'de çekilmesi, { وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ } kavlinde ayrıca zikredilmiştir." { وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ } ifadesinde kastedilenlerin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları kuşattığı sırada Hayber ehline yardım etmek için gelen Uyeyne b. Hısn el-Fezârî, Avf b. Mâlik en-Nadrî ve beraberindekiler olduğu da söylenmiştir. { وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ } "müminler için bir delil olsun diye" ifadesindeki lâm harfinin, sonrasına takdir edilecek mahzuf bir fiile bağlı olması caizdir; yani: Bir delil olsun diye peşin vermeyi ve [düşmanların ellerini] engellemeyi yaptı. Yahut mahzuf bir illete bağlıdır ki takdiri şöyledir: Bundan faydalanasınız ve bir ayet (delil) olsun diye vadetti, peşin verdi ve ellerini engelledi. Vâv harfinin zâid olduğu ve lâm harfinin öncesini gerekçelendirdiği de söylenmiştir; yani:

15970. Metin

وَكَفَّ لِتَكُونَ وَالْمَعْنَى: ذَلِكَ الْكَفُّ آيَةٌ يُعْلَمُ بِهَا صِدْقُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي جَمِيعِ مَا يَعِدُكُمْ بِهِ وَيَهْدِيَكُمْ صِراطاً مُسْتَقِيماً أَيْ: يَزِيدَكُمْ بِتِلْكَ الْآيَةِ هُدًى، أَوْ يُثَبِّتَكُمْ عَلَى الْهِدَايَةِ إِلَى طَرِيقِ الْحَقِّ وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها مَعْطُوفٌ عَلَى «هَذِهِ» ، أَيْ: فَعَجَّلَ لَكُمْ هَذِهِ الْمَغَانِمَ، وَمَغَانِمَ أُخْرَى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا، وَهِيَ الْفُتُوحُ الَّتِي فَتَحَهَا اللَّهُ عَلَى الْمُسْلِمِينَ مِنْ بَعْدُ كَفَارِسَ وَالرُّومِ وَنَحْوِهِمَا، كَذَا قَالَ الْحَسَنُ وَمُقَاتِلٌ وَابْنُ أَبِي لَيْلَى. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَابْنُ زَيْدٍ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ: هِيَ خَيْبَرُ وَعَدَهَا اللَّهُ نَبِيَّهُ قَبْلَ أَنْ يَفْتَحَهَا وَلَمْ يَكُونُوا يَرْجُونَهَا. وَقَالَ قَتَادَةُ: فَتْحُ مَكَّةَ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: حُنَيْنٌ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى قَدْ أَحاطَ اللَّهُ بِها صِفَةٌ ثَانِيَةٌ لِأُخْرَى. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَحَاطَ اللَّهُ بِهَا لَكُمْ حَتَّى تَفْتَحُوهَا وَتَأْخُذُوهَا، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ أَعَدَّهَا لَهُمْ وَجَعَلَهَا كَالشَّيْءِ الَّذِي قَدْ أُحِيطَ بِهِ مِنْ جَمِيعِ جَوَانِبِهِ، فَهُوَ مَحْصُورٌ لَا يَفُوتُ مِنْهُ شَيْءٌ، فَهُمْ وَإِنْ لَمْ يَقْدِرُوا عَلَيْهَا فِي الْحَالِ فَهِيَ مَحْبُوسَةٌ لَهُمْ لَا تَفُوتُهُمْ، وَقِيلَ: مَعْنَى أَحَاطَ: عَلِمَ أَنَّهَا سَتَكُونُ لَهُمْ وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً لَا يُعْجِزُهُ شَيْءٌ، وَلَا تَخْتَصُّ قُدْرَتُهُ بِبَعْضِ الْمَقْدُورَاتِ دُونَ بَعْضٍ وَلَوْ قاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْأَدْبارَ قَالَ قَتَادَةُ:

Bir delil olsun diye engelledi. Manası: Bu engelleme, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in size vadettiği her şeyde doğru söylediğinin bilinmesini sağlayan bir delildir. { وَيَهْدِيَكُمْ صِراطاً مُسْتَقِيماً } "ve sizi dosdoğru bir yola iletsin" yani o delil vesilesiyle hidayetinizi artırsın yahut hak yola olan hidayetinizde sizi sabit kılsın. { وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها } "Henüz gücünüzün yetmediği başka [ganimetler de vardır]" ifadesi «هذه» lafzına matuftur; yani: Size bu ganimetleri ve henüz gücünüzün yetmediği başka ganimetleri de peşin verdi/vadetti. Bunlar, Fars, Bizans ve benzerleri gibi Allah'ın daha sonra Müslümanlara nasip ettiği fetihlerdir; Hasan, Mukâtil ve İbn Ebî Leylâ böyle demiştir. ed-Dahhâk, İbn Zeyd ve İbn Ebî İshâk: "O, fethedilmeden önce Allah'ın Peygamberine vadettiği ve onların ummadıkları Hayber'dir" demişlerdir. Katâde: "Mekke'nin fethidir" demiştir. İkrime: "Huneyn'dir" demiştir. Birinci görüş daha evlâdır. { قَدْ أَحاطَ اللَّهُ بِها } "Allah onu kuşatmıştır" cümlesi { أُخْرى } kelimesinin ikinci sıfatıdır. el-Ferrâ der ki: "Siz fethedip alasınız diye Allah onu sizin için kuşatmıştır." Manası: Allah onu onlar için hazırlamış ve her tarafından kuşatılmış, zapt edilmiş ve hiçbir şeyi elden kaçmayacak bir nesne gibi kılmıştır. Şu anda ona güç yetiremeseler bile, o kendileri için tutulmuştur, ellerinden kaçmaz. Kuşatmanın manasının: "Onun kendilerine ait olacağını [Allah'ın ezelî ilmiyle] bilmesidir" olduğu da söylenmiştir. { وَكانَ اللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيراً } "Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir", hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz ve O'nun kudreti diğerlerine değil de sadece bazı takdir olunanlara has değildir. { وَلَوْ قاتَلَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْأَدْبارَ } "Eğer inkâr edenler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı." Katâde şöyle demiştir:

15971. Metin

يَعْنِي كُفَّارَ قُرَيْشٍ بِالْحُدَيْبِيَةِ، وَقِيلَ: أَسَدٌ وَغَطَفَانُ الَّذِينَ أَرَادُوا نَصْرَ أَهْلِ خَيْبَرَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا يُوَالِيهِمْ عَلَى قِتَالِكُمْ وَلا نَصِيراً يَنْصُرُهُمْ عَلَيْكُمْ سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ أَيْ: طَرِيقَتَهُ وَعَادَتَهُ الَّتِي قَدْ مَضَتْ فِي الْأُمَمِ مِنْ نَصْرِ أَوْلِيَائِهِ عَلَى أَعْدَائِهِ، وَانْتِصَابُ «سُنَّةَ» عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ بِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: بَيَّنَ اللَّهُ سُنَّةَ اللَّهِ، أَوْ هُوَ مَصْدَرٌ مُؤَكِّدٌ لِمَضْمُونِ الْجُمْلَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا أَيْ:

Yani Hudeybiye'deki Kureyş kâfirlerini [kastetmektedir]. Hayber ehline yardım etmek isteyen Esed ve Gatafân [kabileleri] olduğu da söylenmiştir; ancak birinci görüş daha evlâdır. { ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا } “Sonra bir dost da” sizinle savaşmada kendilerine arka çıkacak bir dost, { وَلا نَصِيراً } “bir yardımcı da bulamazlar” size karşı kendilerine yardım edecek bir yardımcı [bulamazlar]. { سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ } “[Bu,] Allah'ın önceden beri süregelen sünnetidir (kanunudur)” yani dostlarına düşmanlarına karşı yardım etmesi hususunda geçmiş ümmetlerde geçerli olan O'nun yolu ve âdetidir. «سنة» kelimesinin mansub oluşu mahzuf bir fiille mefulü mutlak olmasındandır; yani: Allah, Allah'ın sünnetini beyan etti [demektir] yahut geçen cümlenin içeriğini pekiştiren bir mefulü mutlaktır. { وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا } “Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın” yani:

15972. Metin

لَنْ تَجِدَ لَهَا تَغْيِيرًا، بَلْ هِيَ مُسْتَمِرَّةٌ ثَابِتَةٌ وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ أَيْ: كَفَّ أَيْدِيَ الْمُشْرِكِينَ عَنِ الْمُسْلِمِينَ وَأَيْدِيَ الْمُسْلِمِينَ عَنِ الْمُشْرِكِينَ لَمَّا جَاءُوا يَصُدُّونَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَمَنْ مَعَهُ عَنِ الْبَيْتِ عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ، وَهِيَ: الْمُرَادُ بِبَطْنِ مَكَّةَ. وَقِيلَ: إِنَّ ثَمَانِينَ رَجُلًا مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ هَبَطُوا عَلَى النَّبِيِّ ﷺ مِنْ قِبَلِ جَبَلِ التَّنْعِيمِ مُتَسَلِّحِينَ يُرِيدُونَ غرّة «١» النبي ﷺ فأخذهم المسلمون ثم تركوهم. وفي رواية اخْتِلَافٌ سَيَأْتِي بَيَانُهُ آخِرَ الْبَحْثِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيراً لَا يَخْفَى عَلَيْهِ مِنْ ذَلِكَ شَيْءٌ.

Onun için bir değişiklik bulamazsın, bilakis o süreklidir, sabittir. { وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ } “O, Mekke'nin göbeğinde (içinde), sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir.” Yani, Hudeybiye yılında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve beraberindekileri Beytullah'tan alıkoymak için geldiklerinde müşriklerin ellerini Müslümanlardan, Müslümanların ellerini de müşriklerden engelledi. Mekke'nin göbeği (بطن مكة) ile kastedilen de [Hudeybiye'dir]. Mekke ehlinden seksen kişinin Ten'îm dağı tarafından silahlı olarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i gafil avlamak «١» isteyerek Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerine indikleri, Müslümanların da onları yakalayıp sonra serbest bıraktıkları söylenmiştir. Bir rivayette ise inşallah bu bahsin sonunda açıklaması gelecek olan bir farklılık vardır. { وَكانَ اللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيراً } “Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir”, O'na bunlardan hiçbir şey gizli kalmaz.

15973. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ يَقُولُ: فَارِسَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُمُ الأكراد. وأخرج ابن مردويه عن

İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve ed-Delâil'de Beyhakî, { أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ } “güçlü ve zorlu” buyruğu hakkında İbn Abbâs'ın: "Farslardır" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim, Ebû Hureyre'den onların Kürtler olduğunu rivayet etmiştir. İbn Merdûye ise...1

15974. Metin

ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: فَارِسَ وَالرُّومَ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ قَالَ: هَوَازِنَ وَبَنِي حَنِيفَةَ. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ- قَالَ السُّيُوطِيُّ- بِسَنَدٍ حَسَنٍ عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ قَالَ: كُنْتُ أَكْتُبُ لِرَسُولِ الله ﷺ، وَإِنِّي لَوَاضِعٌ الْقَلَمَ عَلَى أُذُنِي، إِذْ أُمِرَ بِالْقِتَالِ إِذْ جَاءَ أَعْمَى فَقَالَ: كَيْفَ لِي وَأَنَا ذَاهِبُ الْبَصَرِ؟ فَنَزَلَتْ لَيْسَ عَلَى الْأَعْمى حَرَجٌ الْآيَةَ. قَالَ هَذَا فِي الْجِهَادِ، وَلَيْسَ عَلَيْهِمْ مِنْ جِهَادٍ إِذَا لَمْ يُطِيقُوا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ سَلَمَةَ بْنِ الْأَكْوَعِ قَالَ: «بَيْنَا نَحْنُ قَائِلُونَ إِذْ نَادَى مُنَادِي رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: أَيُّهَا النَّاسُ الْبَيْعَةَ الْبَيْعَةَ، نَزَلَ رُوحُ القدس، فسرنا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَهُوَ تَحْتَ شَجَرَةِ سَمُرَةَ فَبَايَعْنَاهُ، فَذَلِكَ قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى: لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَبَايَعَ لِعُثْمَانَ إِحْدَى يَدَيْهِ عَلَى الْأُخْرَى، فَقَالَ النَّاسُ: هَنِيئًا لابن عفان يطوف بالبيت ونحن ها هنا، فقال رسول الله: لَوْ مَكَثَ كَذَا وَكَذَا سَنَةً مَا طَافَ حتى أطواف» .

İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o: "Fars ve Bizans'tır" demiştir. el-Firyâbî ve İbn Merdûye ondan: "Hevâzin ve Benî Hanîfe'dir" dediğini rivayet etmiştir. Taberânî -Süyûtî'nin belirttiğine göre- hasen bir senetle Zeyd b. Sâbit'ten şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için [vahiy] yazıyordum; kalemi kulağımın üzerine koymuştum ki savaş emredildi. O sırada âmâ bir adam gelip: 'Benim gözlerim görmüyor, benim durumum ne olacak?' dedi. Bunun üzerine { لَيْسَ عَلَى الْأَعْمى حَرَجٌ } "Köre bir sorumluluk yoktur" ayeti nazil oldu. [Zeyd] dedi ki: 'Bu, cihad hakkındadır; güç yetiremedikleri zaman onlara cihad yoktur.'" İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, Seleme b. el-Ekva'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Biz kaylûle (öğle uykusu) yaparken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in münadisi şöyle seslendi: 'Ey insanlar, biata gelin, biata gelin! Rûhu'l-Kudüs indi.' Bunun üzerine bir semure (selem) ağacının altında bulunan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gittik ve ona biat ettik. İşte bu, Allah Teâlâ'nın: { لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ } “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah müminlerden razı olmuştur” buyruğudur. [Resûlullah], bir elini diğerinin üzerine koyarak Osman adına da biat etti. İnsanlar: 'İbn Affân'a ne mutlu! Biz burada beklerken o Beytullah'ı tavaf ediyor' dediler. Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: 'Şu kadar ve şu kadar yıl kalsa bile, ben tavaf etmedikçe o tavaf etmez.'»

15975. Metin

وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ فِي «الْمُصَنَّفِ» عَنْ نَافِعٍ قَالَ: بَلَغَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ أَنَّ نَاسًا يَأْتُونَ الشَّجَرَةَ الَّتِي بُويِعَ تَحْتَهَا، فَأَمَرَ بِهَا. فَقُطِعَتْ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ عَنْ سَلَمَةَ بْنِ الْأَكْوَعِ قَالَ: بَايَعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ تَحْتَ الشَّجَرَةِ، قِيلَ: عَلَى أَيِّ شَيْءٍ كُنْتُمْ تُبَايِعُونَهُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ: عَلَى الْمَوْتِ. وَأَخْرَجَ مُسْلِمٌ وَغَيْرُهُ عَنْ جَابِرٍ قَالَ:

İbn Ebî Şeybe el-Musannef'te Nâfi'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ömer b. el-Hattâb'a, insanların altında biat edilen ağaca geldikleri haberi ulaştı, bunun üzerine o ağacın kesilmesini emretti ve ağaç kesildi. Buhârî, Seleme b. el-Ekva'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ağacın altında biat ettim." Kendisine: "O gün ona ne üzere biat ediyordunuz?" denildi. O: "Ölüm üzere" dedi. Müslim ve başkaları Câbir'den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

15976. Metin

بَايَعْنَاهُ عَلَى ألّا نَفِرَّ، وَلَمْ نُبَايِعْهُ عَلَى الْمَوْتِ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَأَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ عَنْ جَابِرٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «لَا يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ مِمَّنْ بَايَعَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ» . وَأَخْرَجَ مُسْلِمٌ مِنْ حَدِيثِهِ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ قَالَ: إِنَّمَا أُنْزِلَتِ السَّكِينَةُ عَلَى مَنْ عُلِمَ مِنْهُ الْوَفَاءُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ يَعْنِي الْفَتْحَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ يَعْنِي خَيْبَرَ وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ يَعْنِي أَهْلَ مَكَّةَ أَنْ يَسْتَحِلُّوا حَرَمَ اللَّهِ، وَيُسْتَحَلَّ بِكُمْ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ قال: سنة من بَعْدَكُمْ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها قَالَ: هَذِهِ الْفُتُوحُ الَّتِي تُفْتَحُ إِلَى الْيَوْمِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها قَالَ: هِيَ خَيْبَرُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَأَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَمُسْلِمٌ وَأَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنْ أَنَسِ قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ الْحُدَيْبِيَةِ، هَبَطَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَأَصْحَابِهِ ثَمَانُونَ رَجُلًا مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ في السلاح من قبل جبال التَّنْعِيمِ يُرِيدُونَ غِرَّةَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَدَعَا عَلَيْهِمْ فَأُخِذُوا فَعَفَا عَنْهُمْ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ.

"Biz ona kaçmamak üzere biat ettik, ölüm üzere biat etmedik." Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Câbir'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse ateşe girmeyecektir.» Müslim de onun hadisinden bunun benzerini rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ } "üzerlerine güven ve huzur indirdi" ayeti hakkında: "Sekînet ancak kendisinden vefa bilinen kimselerin üzerine indirilmiştir" dediğini rivayet etmiştir. İbn Cerîr ve İbn Merdûye ondan { فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ } "bunu size peşin verdi" ifadesi hakkında: "Fethi kastetmektedir" dediğini rivayet etmiştir. İbn Merdûye yine ondan { فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ } "bunu size peşin verdi" hakkında: "Hayber'i kastetmektedir", { وَكَفَّ أَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْ } "ve insanların ellerini sizden çekti" hakkında da: "Mekke ehlinin Allah'ın haremine saygısızlık etmelerini ve siz ihramlı iken sizin yüzünüzden oranın helal sayılmasını [engelledi]", { وَلِتَكُونَ آيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ } "ve müminlere bir delil olsun diye" hakkında ise: "Sizden sonrakiler için bir sünnet (yol/örnek) olsun diye" dediğini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî, yine ondan { وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها } "Henüz gücünüzün yetmediği başka [ganimetler de vardır]" ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Bunlar, bugüne kadar fethedilen fetihlerdir." İbn Cerîr ve İbn Merdûye yine ondan { وَأُخْرى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْها } "Henüz gücünüzün yetmediği başka [ganimetler de vardır]" hakkında: "O, Hayber'dir" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî, Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Hudeybiye günü olduğunda, Ten'îm dağları tarafından Mekke ehlinden seksen kişi silahlı olarak Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i gafil avlamak isteyerek Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile ashabının üzerine indiler. [Resûlullah] onların aleyhine dua etti, yakalandılar, o da onları affetti. Bunun üzerine şu ayet indi: { وَهُوَ الَّذِي كَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ أَنْ أَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْ } "O, Mekke'nin göbeğinde, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir."

15977. Metin

وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ وَغَيْرِهِ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي نَفَرٍ أَسَرَهُمْ سَلَمَةُ بْنُ الْأَكْوَعِ يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَالنَّسَائِيُّ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الدَّلَائِلِ، فِي سَبَبِ نُزُولِ الْآيَةِ: «أَنَّ ثَلَاثِينَ شَابًّا مِنَ الْمُشْرِكِينَ خَرَجُوا يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ عَلَى الْمُسْلِمِينَ فِي السِّلَاحِ، فَثَارُوا فِي وُجُوهِهِمْ، فَدَعَا عَلَيْهِمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَأَخَذَ اللَّهُ بِأَسْمَاعِهِمْ- وَلَفْظُ الْحَاكِمِ: بِأَبْصَارِهِمْ- فَقَامَ إِلَيْهِمُ الْمُسْلِمُونَ فَأَخَذُوهُمْ، فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: هَلْ جِئْتُمْ فِي عَهْدِ أَحَدٍ، أَوْ هَلْ جَعَلَ لَكُمْ أَحَدٌ أَمَانًا؟ فَقَالُوا: لَا، فخلّى سبيلهم، فنزلت هذه الآية» .

Sahîh-i Müslim ve başkalarında: Bu ayetin Hudeybiye günü Seleme b. el-Ekva'ın esir aldığı bir grup hakkında indiği [rivayet edilmiştir]. Ahmed, Nesâî, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de Ebû Nuaym, ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle rivayet etmişlerdir: «Hudeybiye günü müşriklerden otuz genç silahlı olarak Müslümanların karşısına çıkıp onların yüzlerine karşı ayaklandılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onların aleyhine dua etti; Allah onların kulaklarını -Hâkim'in lafzında: gözlerini- aldı. Müslümanlar da onların üzerine varıp onları yakaladılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: 'Birinin ahdi altında mı geldiniz, yoksa birisi size eman mı verdi?' diye sordu. Onlar: 'Hayır' dediler. Bunun üzerine yollarını serbest bıraktı ve bu ayet nazil oldu.»

15978. Metin

[سورة الفتح (٤٨) : الآيات ٢٥ الى ٢٩]

[Fetih Suresi (48), Ayetler 25-29]

15979. Metin

هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ أَنْ تَطَؤُهُمْ فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشاءُ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذاباً أَلِيماً (٢٥) إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجاهِلِيَّةِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوى وَكانُوا أَحَقَّ بِها وَأَهْلَها وَكانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً (٢٦) لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرامَ إِنْ شاءَ اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحاً قَرِيباً (٢٧) هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفى بِاللَّهِ شَهِيداً (٢٨) مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَماءُ بَيْنَهُمْ تَراهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَرِضْواناً سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْراةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوى عَلى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً (٢٩)

{ هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ وَلَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ أَنْ تَطَؤُهُمْ فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشاءُ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذاباً أَلِيماً (٢٥) إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجاهِلِيَّةِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوى وَكانُوا أَحَقَّ بِها وَأَهْلَها وَكانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً (٢٦) لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرامَ إِنْ شاءَ اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحاً قَرِيباً (٢٧) هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفى بِاللَّهِ شَهِيداً (٢٨) مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَماءُ بَيْنَهُمْ تَراهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَرِضْواناً سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْراةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوى عَلى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً (٢٩) } “Onlar inkâr eden, sizi Mescid-i Haram'dan ve bekletilen kurbanlıkları yerine ulaşmaktan alıkoyanlardır. Şayet [Mekke'de] kendilerini bilmediğiniz, çiğneyip de bu yüzden bilmeyerek bir vebale/zarara uğrayacağınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı [Allah savaşmanıza izin verirdi]. Allah, dilediğini rahmetine soksun diye [böyle yaptı]. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı, onlardan inkâr edenleri elbette elem verici bir azap ile cezalandırırdık. (25) Hani o inkâr edenler kalplerine taassubu, o cahiliye taassubunu koymuşlardı; Allah da elçisinin ve müminlerin üzerine güven ve huzurunu (sekînetini) indirdi ve onlara takva kelimesini ilzam etti (bağlayıcı kıldı). Zaten onlar buna daha layık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (26) Andolsun ki Allah, elçisine o rüyayı hak ile doğruladı: Allah dilerse, güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz. O, sizin bilmediğinizi bildi de bundan önce yakın bir fetih nasip etti. (27) Bütün dinlerin üzerine çıkarsın diye elçisini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter. (28) Muhammed, Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; Allah'tan bir lütuf ve rıza ararlar. Yüzlerindeki alametleri, secde izindendir. İşte bu, onların Tevrat'taki misalidir. İncil'deki misalleri ise filizini çıkarmış, derken onu güçlendirmiş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerinde dikilip durmuş bir ekin gibidir ki ekicilerin hoşuna gider. [Allah] onlarla kâfirleri öfkelendirsin diye [böyle yapmıştır]. Allah, onlardan iman edip salih ameller işleyenlere bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vadetmiştir. (29)”

15980. Metin

قَوْلُهُ: هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ يَعْنِي كُفَّارَ مَكَّةَ، وَمَعْنَى صَدِّهِمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ: أَنَّهُمْ مَنَعُوهُمْ أَنْ يَطُوفُوا بِهِ وَيَحِلُّوا عَنْ عُمْرَتِهِمْ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِنَصْبِ «الْهَدْيَ» عَطْفًا عَلَى الضَّمِيرِ الْمَنْصُوبِ فِي «صَدُّوكُمْ» ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِالْجَرِّ عَطْفًا عَلَى «الْمَسْجِدِ» ، وَلَا بُدَّ مِنْ تَقْدِيرِ مُضَافٍ، أَيْ: عَنْ نَحْرِ الْهَدْيِ. وَقُرِئَ بِالرَّفْعِ عَلَى تَقْدِيرِ: وَصُدَّ الْهَدْيُ، وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ بِفَتْحِ الْهَاءِ مِنَ الْهَدْيِ وَسُكُونِ الدَّالِ، وَرُوِيَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو وَعَاصِمٍ بِكَسْرِ الدَّالِ وَتَشْدِيدِ الْيَاءِ. وَانْتِصَابُ مَعْكُوفًا عَلَى الْحَالِ مِنَ الْهَدْيِ، أَيْ: مَحْبُوسًا. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: عَكَفَهُ، أَيْ: حَبَسَهُ وَوَقَفَهُ، وَمِنْهُ: وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً وَمِنْهُ الِاعْتِكَافُ فِي الْمَسْجِدِ، وَهُوَ الِاحْتِبَاسُ. وَقَالَ أَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ: مَعْكُوفًا: مَجْمُوعًا، وَقَوْلُهُ: أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ أَيْ: عَنْ أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ، أَوْ هُوَ مَفْعُولٌ لِأَجْلِهِ، وَالْمَعْنَى: صَدُّوا الْهَدْيَ كَرَاهَةَ أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ، أَوْ هو بدل من الهدي بدل اشتمال، ومحلّه: مَنْحَرَهُ، وَهُوَ حَيْثُ يَحِلُّ نَحْرُهُ مِنَ الْحَرَمِ، وَكَانَ الْهَدْيُ سَبْعِينَ بَدَنَةً، وَرَخَّصَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ لَهُمْ بِجَعْلِ ذَلِكَ الْمَوْضِعِ الَّذِي وَصَلُوا إِلَيْهِ وَهُوَ الْحُدَيْبِيَةُ مَحِلًّا لِلنَّحْرِ.

{ هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } “Onlar inkâr eden ve sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyanlardır” ifadesiyle Mekke kâfirlerini kastetmektedir. Onları Mescid-i Haram'dan alıkoymalarının manası: Mescid-i Haram'ı tavaf etmelerine ve umrelerinden ihramdan çıkmalarına engel olmalarıdır. { وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً } “ve bekletilen kurbanlıkları...”; cumhur, «الْهَدْيَ» kelimesini «صَدُّوكُمْ» fiilindeki mansub zamire atfederek fetha ile mansub okumuştur. Ebû Amr'dan gelen bir rivayette ise «الْمَسْجِدِ» kelimesine atıfla kesre (mecrur) ile okunmuştur; bu takdirde bir muzâf takdir etmek zorunludur, yani: Kurbanlığın kesilmesinden [alıkoydular]. Bir kıraatte de «وَصُدَّ الْهَدْيُ» (kurbanlıklar da engellendi) takdiriyle merfû olarak okunmuştur. Cumhur, «الْهَدْيِ» kelimesinin he harfini fethalı, dâl harfini sâkin okumuştur. Ebû Amr ve Âsım'dan dâl harfinin kesresi ve yâ harfinin şeddesiyle [el-hediyy] şeklinde okunduğu rivayet edilmiştir. «مَعْكُوفاً» kelimesinin mansub oluşu kurbanlıktan hâl olmasındandır; yani hapsedilmiş/alıkonulmuş [olarak]. Cevherî der ki: Bir şeyi hapsettiğinde ve durdurduğunda «عَكَفَهُ» denir. { وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً } ifadesi de bundandır. Mescitteki itikâf da bundan olup hapsolmak/bağlanıp kalmaktır. Ebû Amr b. el-Alâ ise «مَعْكُوفاً» kelimesine "toplanmış/bir arada tutulmuş" anlamını vermiştir. { أَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُ } “yerine ulaşmaktan” ifadesi, yani yerine ulaşmasından [alıkoydular] demektir yahut mefulün lieclihdir. Manası: Kurbanlığı, yerine ulaşmasını istemedikleri için alıkoydular. Yahut bu, «الْهَدْيَ» kelimesinden bedel-i iştimaldir. «مَحِلَّهُ» ise onun kesim yeridir ki Harem bölgesinde kesilmesinin helal olduğu yerdir. Kurbanlık yetmiş deve idi. Allah Teâlâ, ulaştıkları o yer olan Hudeybiye'yi onlar için kesim yeri kılmaya ruhsat vermiştir.

15981. Metin

وَلِلْعُلَمَاءِ فِي هَذَا كَلَامٌ مَعْرُوفٌ فِي كُتُبِ الْفُرُوعِ. وَلَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ يَعْنِي الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ بِمَكَّةَ، وَمَعْنَى: «لَمْ تَعْلَمُوهُمْ» لَمْ تَعْرِفُوهُمْ، وَقِيلَ: لَمْ تَعْلَمُوا أَنَّهُمْ مُؤْمِنُونَ أَنْ تَطَؤُهُمْ يجوز أن يكون بدلا من رجال ونساء، وَلَكِنَّهُ غَلَّبَ الذُّكُورَ، وَأَنْ يَكُونَ بَدَلًا مِنْ مَفْعُولِ «تَعْلَمُوهُمْ» ، وَالْمَعْنَى أَنْ تَطَئُوهُمْ بِالْقَتْلِ وَالْإِيقَاعِ بِهِمْ، يُقَالُ: وَطِئْتُ الْقَوْمَ، أَيْ: أَوْقَعْتُ بِهِمْ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ لَوْ كَسَبُوا مَكَّةَ وَأَخَذُوهَا عَنْوَةً بِالسَّيْفِ لَمْ يَتَمَيَّزِ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِيهَا مِنَ الْكُفَّارِ، وَعِنْدَ ذَلِكَ لَا يَأْمَنُوا أَنْ يَقْتُلُوا الْمُؤْمِنِينَ فَتَلْزَمَهُمُ الْكَفَّارَةُ وَتَلْحَقَهُمْ سُبَّةٌ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ: فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ أَيْ: مِنْ جِهَتِهِمْ مَعَرَّةٌ أَيْ: مَشَقَّةٌ بِمَا يَلْزَمُهُمْ فِي قَتْلِهِمْ مِنْ كَفَّارَةٍ وَعَيْبٍ، وَأَصْلُ الْمَعَرَّةِ: الْعَيْبُ، مَأْخُوذَةٌ من العرّ

Âlimlerin bu konuda furû kitaplarında bilinen açıklamaları vardır. { وَلَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ } “Şayet [Mekke'de] kendilerini bilmediğiniz mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı”; Mekke'deki zayıf bırakılmış müminleri kastetmektedir. «لَمْ تَعْلَمُوهُمْ» ifadesinin manası: Onları tanımıyordunuz [demektir]; onların mümin olduklarını bilmiyordunuz şeklinde de açıklanmıştır. { أَنْ تَطَؤُهُمْ } “onları çiğnemeniz” ifadesi, müzekker sîgası galebe çalınmakla birlikte erkekler ve kadınlardan bedel olabileceği gibi «تَعْلَمُوهُمْ» fiilinin mefulünden de bedel olabilir. Manası: Onları öldürmeniz ve helak etmenizdir. Bir topluluğu helak edip ezdiğinde «وَطِئْتُ الْقَوْمَ» denir. Çünkü onlar Mekke'ye girip kılıçla zorla alsalardı, orada bulunan müminler kâfirlerden ayırt edilemezdi. Bu durumda müminleri öldürmelerinden emin olunamaz, neticede kefaret ödemeleri gerekir ve kendilerine bir leke/ayıp sürülürdü. İşte şu ayetin manası budur: { فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ } “bu yüzden onlardan size isabet eder” yani onların tarafından [size isabet eder], { مَعَرَّةٌ } “bir vebal/zarar” yani onları öldürmeleri sebebiyle kendilerine gereken kefaret ve ayıptan dolayı bir meşakkat [isabet eder]. Maarra (مَعَرَّة) kelimesinin aslı ayıptır; uyuz hastalığı demek olan arr (العرّ)

15982. Metin

وَهُوَ الْجَرَبُ، وَذَلِكَ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ سَيَقُولُونَ: إِنَّ الْمُسْلِمِينَ قَدْ قَتَلُوا أَهْلَ دِينِهِمْ. قَالَ الزَّجَّاجُ: لَوْلَا أَنْ تَقْتُلُوا رِجَالًا مُؤْمِنِينَ وَنِسَاءً مُؤْمِنَاتٍ فَتُصِيبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ، أَيْ: إِثْمٌ، وَكَذَا قَالَ الْجَوْهَرِيُّ، وَبِهِ قَالَ ابْنُ زَيْدٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ ومقاتل وغير هما: الْمَعَرَّةُ: كَفَارَّةُ قَتْلِ الْخَطَأِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: فَإِنْ كانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ «١» وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: الْمَعَرَّةُ: غُرْمُ الدِّيَةِ. وَقَالَ قطرب: المعرّة: الشدّة، وقيل: الغمّ، وبِغَيْرِ عِلْمٍ متعلّق بأن تَطَئُوهُمْ، أَيْ: غَيْرَ عَالِمِينَ، وَجَوَابُ لَوْلَا مَحْذُوفٌ، وَالتَّقْدِيرُ: لَأَذِنَ اللَّهُ لَكُمْ أَوْ لَمَا كَفَّ أَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ، وَاللَّامُ فِي لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشاءُ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ الْجَوَابُ الْمُقَدَّرُ، أَيْ: وَلَكِنْ لَمْ يَأْذَنْ لَكُمْ، أَوْ كَفَّ أَيْدِيَكُمْ لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ بِذَلِكَ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ الَّذِينَ كَانُوا فِي مَكَّةَ، فَيُتَمِّمَ لَهُمْ أُجُورَهُمْ بِإِخْرَاجِهِمْ مِنْ بَيْنِ ظَهْرَانَيِ الْكُفَّارِ وَيَفُكَّ أَسْرَهُمْ، وَيَرْفَعَ مَا كَانَ يَنْزِلُ بِهِمْ مِنَ الْعَذَابِ. وَقِيلَ: اللَّامُ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ غَيْرِ مَا ذُكِرَ، وَتَقْدِيرُهُ: لَوْ قَتَلْتُمُوهُمْ لَأَدْخَلَهُمُ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقِيلَ: إِنَّ «مَنْ يَشَاءُ» عِبَادُهُ مِمَّنْ رَغِبَ فِي الْإِسْلَامِ مِنَ الْمُشْرِكِينَ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذاباً أَلِيماً التَّزَيُّلُ: التَّمَيُّزُ، أَيْ: لَوْ تَمَيَّزَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا، وَقِيلَ: التَّزَيُّلُ: التَّفَرُّقُ، أَيْ: لَوْ تَفَرَّقَ هَؤُلَاءِ مِنْ هَؤُلَاءِ، وَقِيلَ: لَوْ زَالَ الْمُؤْمِنُونَ مِنْ بَيْنِ أَظْهُرِهِمْ، وَالْمَعَانِي مُتَقَارِبَةٌ، وَالْعَذَابُ الْأَلِيمُ هُوَ الْقَتْلُ وَالْأَسْرُ وَالْقَهْرُ، وَالظَّرْفُ فِي قَوْلِهِ: إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَنْصُوبٌ بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ، أَيِ: اذْكُرْ وَقْتَ جَعْلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجاهِلِيَّةِ وقيل:

kelimesinden alınmıştır. Zira müşrikler: "Müslümanlar kendi dindaşlarını öldürdüler" diyeceklerdi. Zeccâc şöyle demiştir: "Şayet mümin erkekleri ve mümin kadınları öldürüp de bu yüzden size bir maarrat yani günah isabet etmeyecek olsaydı..." Cevherî de böyle demiş, İbn Zeyd de bu görüşü benimsemiştir. Kelbî, Mukâtil ve başkaları ise: "Maarra; { فَإِنْ كانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ } «١» ayetinde olduğu gibi hataen öldürme kefaretidir" demişlerdir. İbn İshâk: "Maarra, diyet borcudur" demiştir. Kutrub ise: "Maarra, şiddet/zorluktur; gam ve keder olduğu da söylenmiştir" demiştir. { بِغَيْرِ عِلْمٍ } “bilmeyerek” ifadesi «أَنْ تَطَئُوهُمْ» fiiline müteallıktır, yani: Bilmeksizin [çiğnemeniz]. «لَوْلَا» edatının cevabı mahzuftur; takdiri ise şöyledir: "[Eğer bunlar olmasaydı] Allah size [savaşa] izin verirdi veya ellerinizi onlardan engellemezdi." { لِيُدْخِلَ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ مَنْ يَشاءُ } “Allah dilediğini rahmetine soksun diye” ayetindeki lâm harfi, takdir edilen cevabın delalet ettiği manaya bağlıdır; yani: Fakat kullarından dilediği kimseleri -ki onlar Mekke'de bulunan mümin erkekler ve mümin kadınlardır- bununla rahmetine soksun, kâfirlerin arasından onları çıkarmakla mükâfatlarını tamamlasın, esaretlerini çözsün ve başlarına gelen azabı kaldırsın diye size izin vermedi veya ellerinizi engelledi. Lâm harfinin bundan başka bir mahzufa bağlı olduğu ve takdirinin: "Onları öldürseydiniz bile Allah onları rahmetine sokardı" şeklinde olduğu da söylenmiştir; ancak birinci görüş daha evlâdır. «مَنْ يَشَاءُ» ifadesiyle müşriklerden İslâm'a rağbet eden kullarının kastedildiği de söylenmiştir. { لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذاباً أَلِيماً } “Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı, onlardan inkâr edenleri elbette elem verici bir azap ile cezalandırırdık.” Tezeyyül (التَّزَيُّلُ), temeyyüz etmek (ayrışmak) demektir; yani: Onlardan iman edenler inkâr edenlerden ayrılsaydı, inkâr edenleri cezalandırırdık. Tezeyyül'ün teferruk (dağılıp ayrılmak) olduğu, yani bunların şunlardan ayrılması olduğu da söylenmiştir. Müminler onların arasından çekilip ayrılsaydı manasında olduğu da söylenmiştir; anlamlar birbirine yakındır. Elem verici azap ise öldürülmek, esir alınmak ve hezimete uğratılmaktır. { إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا } “Hani o inkâr edenler koymuşlardı...” ayetindeki zarf, mukadder bir fiille mansubdur; yani: İnkâr edenlerin kalplerine o taassubu, o cahiliye taassubunu koydukları vakti hatırla. Şöyle de denilmiştir:

15983. Metin

متعلّق بعذبنا، وَالْحَمِيَّةُ: الْأَنَفَةُ، يُقَالُ: فُلَانٌ ذُو حَمِيَّةٍ، أَيْ: ذُو أَنَفَةٍ وَغَضَبٍ، أَيْ: جَعَلُوهَا ثَابِتَةً رَاسِخَةً فِي قُلُوبِهِمْ، وَالْجَعْلُ بِمَعْنَى الْإِلْقَاءِ، وَحَمِيَّةُ الْجَاهِلِيَّةِ بَدَلٌ مِنَ الْحَمِيَّةِ. قَالَ مُقَاتِلُ بْنُ سُلَيْمَانَ وَمُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ:

{ عَذَّبْنَا } fiiline müteallıktır. Hamiyyet (الْحَمِيَّةُ); gurur ve kibirden kaynaklanan öfkedir/taassuptur. «فُلَانٌ ذُو حَمِيَّةٍ» denildiğinde, gururlu, kibirli ve çabuk öfkelenen biri kastedilir. Yani onu kalplerinde sabit ve kökleşmiş kıldılar. «الجَعْلُ» (kılmak/koymak), kalbe atmak manasındadır. { حَمِيَّةَ الْجاهِلِيَّةِ } “cahiliye taassubu” ifadesi { الْحَمِيَّةَ } kelimesinden bedeldir. Mukâtil b. Süleyman ve Mukâtil b. Hayyân şöyle demişlerdir:

15984. Metin

قَالَ أَهْلُ مَكَّةَ: قَدْ قَتَلُوا أَبْنَاءَنَا وَإِخْوَانَنَا وَيَدْخُلُونَ عَلَيْنَا فِي مَنَازِلِنَا، فَتَتَحَدَّثُ الْعَرَبُ أَنَّهُمْ قَدْ دَخَلُوا عَلَيْنَا عَلَى رَغْمِ أَنْفِنَا، وَاللَّاتِ وَالْعُزَّى لَا يَدْخُلُونَهَا عَلَيْنَا. فَهَذِهِ الْحَمِيَّةُ هِيَ حَمِيَّةُ الْجَاهِلِيَّةِ الَّتِي دَخَلَتْ قُلُوبَهُمْ. وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: حَمِيَّتُهُمْ: أَنَفَتُهُمْ مِنَ الْإِقْرَارِ للنبي ﷺ بِالرِّسَالَةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «لَوْ تَزَيَّلُوا» وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي عَبْلَةَ وَأَبُو حَيْوَةَ وَابْنُ عَوْنٍ لَوْ تَزَايَلُوا وَالتَّزَايُلُ: التَّبَايُنُ. فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَيْ: أَنْزَلَ الطُّمَأْنِينَةَ وَالْوَقَارَ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَيْثُ لَمْ يَدْخُلْهُمْ مَا دَخَلَ أَهْلَ الْكُفْرِ مِنَ الْحَمِيَّةِ، وقيل: ثبّتهم على الرضى وَالتَّسْلِيمِ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوى وَهِيَ «لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ» كَذَا قَالَ الْجُمْهُورُ، وَزَادَ بَعْضُهُمْ «محمد رسول الله» ﷺ وَزَادَ بَعْضُهُمْ «وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ» . وَقَالَ الزُّهْرِيُّ هِيَ: «بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ» وَذَلِكَ أَنَّ الْكُفَّارَ لَمْ يُقِرُّوا بِهَا، وَامْتَنَعُوا مِنْ كِتَابَتِهَا فِي كِتَابِ الصُّلْحِ الَّذِي كَانَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ كَمَا ثَبَتَ ذَلِكَ فِي كُتُبِ الْحَدِيثِ وَالسِّيَرِ، فَخَصَّ اللَّهُ بِهَذِهِ الْكَلِمَةِ الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ بِهَا، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِأَنَّ كَلِمَةَ التَّوْحِيدِ هِيَ الَّتِي يُتَّقَى بِهَا الشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَقِيلَ: كَلِمَةُ التَّقْوَى هِيَ الْوَفَاءُ بِالْعَهْدِ وَالثَّبَاتُ عَلَيْهِ وَكانُوا أَحَقَّ بِها وَأَهْلَها أَيْ: وَكَانَ الْمُؤْمِنُونَ أَحَقَّ بِهَذِهِ الْكَلِمَةِ مِنَ الْكُفَّارِ وَالْمُسْتَأْهِلِينَ لَهَا دُونَهُمْ لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ أَهَّلَهُمْ لِدِينِهِ وَصُحْبَةِ رَسُولِهِ ﷺ لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيا بِالْحَقِّ قَالَ الواحدي: قال

[Müfessirler] Mekkeliler şöyle dediler1: "Onlar çocuklarımızı ve kardeşlerimizi öldürdüler; şimdi de evlerimize üzerimize girecekler! Böylece Araplar, onların burnumuzu sürterek [zorla] üzerimize girdiklerini konuşacaklar. Lât ve Uzzâ'ya yemin olsun ki, üzerimize [Mekke'ye] asla giremeyecekler!" İşte onların kalplerine giren bu taassup, cahiliye taassubudur. Zührî şöyle demiştir: "Onların taassubu; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğini ikrar etmekten kibirlenip kaçınmalarıdır." Cumhur { لَوْ تَزَيَّلُوا } şeklinde okumuştur. İbn Ebî Able, Ebû Hayve ve İbn Avn ise «لَوْ تَزَايَلُوا» şeklinde okumuşlardır. Tezâyül (التَّزَايُلُ); birbirinden ayrılmak/farklılaşmak demektir. { فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ } “Bunun üzerine Allah, Peygamberine ve müminlere kendi huzur ve sükûnunu indirdi”; yani inkârcıların içine düşen taassup onların içine girmesin diye Peygamberine ve müminlere gönül huzuru ve vakar indirdi. Bir görüşe göre de: Onları rıza ve teslimiyet üzere sebatkâr kıldı [demektir]. { وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوى } “ve onlara takva kelimesini gerekli kıldı”. O da «Lâ ilâhe illallâh» (Allah'tan başka ilah yoktur) sözüdür. Cumhur böyle demiştir. Bazıları buna «Muhammedün Resûlullâh» sallallâhu aleyhi ve sellem ifadesini eklemiş, bazıları da «Vahdehû lâ şerîke leh» (O tektir, hiçbir ortağı yoktur) sözünü ilave etmiştir. Zührî ise şöyle demiştir: O, «Bismillâhirrahmânirrahîm»dir. Çünkü kâfirler bunu ikrar etmemiş ve hadis ile siyer kitaplarında sabit olduğu üzere, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile aralarında yapılan sulh metnine bunu yazmaktan kaçınmışlardı. Allah da bu kelimeyi müminlere tahsis etti ve onlara gerekli kıldı. Birinci görüş daha evladır; zira Allah'a şirk koşmaktan kendisiyle sakınılan kelime tevhid kelimesidir. Bir görüşe göre de takva kelimesi; ahde vefa göstermek ve onun üzerinde sebat etmektir. { وَكانُوا أَحَقَّ بِها وَأَهْلَها } “Zaten onlar buna daha lâyık ve buna ehil idiler”; yani müminler kâfirlere kıyasla bu kelimeye daha layıktılar ve onlardan ayrı olarak buna hak kazanmış kimselerdi. Çünkü Sübhânehu ve Teâlâ olan Allah onları kendi dinine ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in sohbetine ehil kılmıştır. { لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيا بِالْحَقِّ } “Andolsun ki Allah, Peygamberinin rüyasını dosdoğru hak çıkardı”. Vâhidî şöyle demiştir:

15985. Metin

الْمُفَسِّرُونَ: إِنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ أَرَى نَبِيَّهُ ﷺ فِي الْمَدِينَةِ قَبْلَ أَنْ يَخْرُجَ إِلَى الْحُدَيْبِيَةِ كَأَنَّهُ هُوَ وَأَصْحَابُهُ حَلَقُوا وَقَصَّرُوا، فَأَخْبَرَ بِذَلِكَ أَصْحَابَهُ فَفَرِحُوا وَحَسِبُوا أَنَّهُمْ سَيَدْخُلُونَ مَكَّةَ عَامَهُمْ ذَلِكَ، فَلَمَّا رَجَعُوا مِنَ الْحُدَيْبِيَةِ وَلَمْ يَدْخُلُوا مَكَّةَ قَالَ الْمُنَافِقُونَ: وَاللَّهِ مَا حَلَقْنَا وَلَا قَصَّرْنَا وَلَا دَخَلْنَا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ، وَقِيلَ: إِنَّ الرُّؤْيَا كَانَتْ بِالْحُدَيْبِيَةِ. وَقَوْلُهُ: بِالْحَقِّ صِفَةٌ لِمَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: صدقا متلبسا بِالْحَقِّ، وَجَوَابُ الْقَسَمِ الْمَحْذُوفُ الْمَدْلُولُ عَلَيْهِ بِاللَّامِ الْمُوَطِّئَةِ هُوَ قَوْلُهُ: لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرامَ أَيْ: فِي الْعَامِ الْقَابِلِ، وَقَوْلُهُ:

Müfessirler şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e Hudeybiye'ye çıkmadan önce Medine'de iken rüyasında kendisi ve ashabının tıraş olmuş ve saçlarını kısaltmış olduklarını gösterdi. [Peygamber] bunu ashabına haber verince sevindiler ve o yıl Mekke'ye gireceklerini sandılar. Hudeybiye'den dönüp Mekke'ye giremeyince münafıklar: "Vallahi ne saçlarımızı tıraş ettik, ne kısalttık ne de Mescid-i Haram'a girdik" dediler. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi. Rüyayı Hudeybiye'de gördüğü de söylenmiştir. { بِالْحَقِّ } ifadesi mahzuf bir masdarın sıfatıdır; yani: Hak ile muttasıf bir doğrulukla doğruladı [demektir]. Te'kîd lâm'ının delalet ettiği mahzuf kasemin cevabı ise şu buyruktur: { لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرامَ } “Mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz” yani gelecek yıl [gireceksiniz]. Şu buyruğa gelince:

15986. Metin

إِنْ شاءَ اللَّهُ تعليق للعدة بالمشيئة لتعليم العباد لما يَجِبُ أَنْ يَقُولُوهُ كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ «١» قَالَ ثَعْلَبٌ: إِنَّ اللَّهَ اسْتَثْنَى فِيمَا يَعْلَمُ لِيَسْتَثْنِيَ الْخَلْقُ فِيمَا لَا يَعْلَمُونَ. وَقِيلَ:

{ إِنْ شاءَ اللَّهُ } “Allah dilerse”; kullara ne söylemeleri gerektiğini öğretmek amacıyla vaadin meşîete (Allah'ın dilemesine) bağlanmasıdır; nitekim şu ayette de böyledir: { وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ } «١» “Hiçbir şey hakkında da 'Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım' deme; meğerki Allah dileye!” Sa'leb der ki: "Mahlûkat bilmedikleri şeylerde istisnada bulunsunlar (inşallah desinler) diye Allah bildiği şeyde istisna yapmıştır." Şöyle de denilmiştir:

15987. Metin

كَانَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ عَلِمَ أَنَّهُ يَمُوتُ بَعْضُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَانُوا مَعَهُ فِي الْحُدَيْبِيَةِ، فَوَقَعَ الِاسْتِثْنَاءُ لهذا المعنى، قاله الحسن ابن الْفَضْلِ. وَقِيلَ: مَعْنَى إِنْ شَاءَ اللَّهُ: كَمَا شَاءَ اللَّهُ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: «إِنْ» بِمَعْنَى إِذْ، يَعْنِي إِذْ شَاءَ اللَّهُ حَيْثُ أَرَى رَسُولَهُ ذَلِكَ، وَانْتِصَابُ آمِنِينَ عَلَى الْحَالِ مِنْ فاعل لتدخلنّ، وكذا مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ أَيْ: آمِنِينَ مِنَ الْعَدُوِّ، وَمُحَلِّقًا بَعْضُكُمْ وَمُقَصِّرًا بَعْضُكُمْ، وَالْحَلْقُ وَالتَّقْصِيرُ خَاصٌّ بِالرِّجَالِ، وَالْحَلْقُ أَفْضَلُ مِنَ التَّقْصِيرِ كَمَا يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ الْحَدِيثُ الصَّحِيحُ فِي اسْتِغْفَارِهِ ﷺ لِلْمُحَلِّقِينَ فِي الْمَرَّةِ الْأُولَى وَالثَّانِيَةِ، وَالْقَائِلُ يَقُولُ لَهُ: وَلِلْمُقَصِّرِينَ؟ فَقَالَ فِي الثَّالِثَةِ: وَلِلْمُقَصِّرِينَ، وَقَوْلُهُ: لَا تَخافُونَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ أَوْ مُسْتَأْنَفٌ، وَفِيهِ زِيَادَةُ تَأْكِيدٍ لِمَا قَدْ فُهِمَ مِنْ قَوْلِهِ: آمِنِينَ. فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا أَيْ: مَا لَمْ تَعْلَمُوا مِنَ الْمَصْلَحَةِ فِي الصُّلْحِ لِمَا فِي دُخُولِكُمْ فِي عَامِ الْحُدَيْبِيَةِ مِنَ الضَّرَرِ عَلَى الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، وَهُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى «صَدَقَ» ، أَيْ: صَدَقَ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا، فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا بِهِ فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحاً قَرِيباً أَيْ: فَجَعَلَ مِنْ دُونِ دُخُولِكُمْ مَكَّةَ، كَمَا أَرَى رَسُولَهُ، فَتْحًا قَرِيبًا. قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ:

Allah Teâlâ Hudeybiye'de Peygamber'in yanında bulunanlardan bazılarının öleceğini biliyordu, bu sebeple istisna bu manaya binaen vâkî olmuştur; bunu Hasan b. el-Fadl söylemiştir. «إِنْ شَاءَ اللَّهُ» ifadesinin: "Allah'ın dilediği gibi" manasına geldiği de söylenmiştir. Ebû Ubeyde ise şöyle demiştir: «إِنْ» edatı «إِذْ» manasındadır; yani Resûlü'ne bunu gösterdiği vakit Allah dilediğinde demektir. { آمِنِينَ } “güven içinde” kelimesinin mansub oluşu «لتدخلنّ» fiilinin failinden hâl olmasındandır; { مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ } “başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak” ifadesi de böyledir; yani düşmandan emin olarak, bir kısmınız tıraş olmuş, bir kısmınız da saçını kısaltmış olarak. Tıraş olmak ve saç kısaltmak erkeklere mahsustur. Tıraş olmak, saç kısaltmaktan daha faziletlidir; nitekim Sahih hadiste Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in birinci ve ikinci defada tıraş olanlar için istiğfar ettiği, birisinin kendisine: "Kısaltanlar için de [dua etseniz]?" demesi üzerine üçüncüde: "Kısaltanlar için de" buyurduğu buna delalet etmektedir. { لَا تَخافُونَ } “korkusuzca” ifadesi hâl makamında mansubdur veya müstakil bir cümledir; { آمِنِينَ } ifadesinden anlaşılan manayı daha da pekiştirmektedir. { فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا } “O, sizin bilmediğinizi bildi” yani Hudeybiye yılında girişinizde zayıf bırakılmış müminlere gelecek zarardan ötürü sulhtaki maslahatı siz bilmezken O bildi. Bu, «صدق» fiiline matuftur; yani: Resûlüne rüyasını doğruladı ve sizin bilmediğinizi bildi, { فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحاً قَرِيباً } “de bundan önce yakın bir fetih nasip etti” yani Resûlüne gösterdiği gibi Mekke'ye girişinizden önce yakın bir fetih kıldı. Müfessirlerin çoğu:

15988. Metin

هُوَ صُلْحُ الْحُدَيْبِيَةِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَالضَّحَّاكُ: فَتْحُ خَيْبَرَ. وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: لَا فَتْحَ فِي الْإِسْلَامِ كَانَ أَعْظَمَ مِنْ صُلْحِ الْحُدَيْبِيَةِ، وَلَقَدْ دَخَلَ فِي تِلْكَ السَّنَتَيْنِ فِي الْإِسْلَامِ مِثْلُ مَنْ كَانَ قَدْ دَخَلَ فِيهِ قَبْلَ ذَلِكَ بَلْ أَكْثَرُ، فَإِنَّ الْمُسْلِمِينَ كَانُوا فِي سَنَةِ سِتٍّ، وَهِيَ سَنَةُ الْحُدَيْبِيَةِ أَلْفًا وَأَرْبَعَمِائَةٍ، وَكَانُوا فِي سَنَةِ ثَمَانٍ عَشَرَةَ آلَافٍ. هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدى أي: إرسالا متلبسا بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ وَهُوَ الْإِسْلَامُ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ أَيْ: يُعْلِيَهُ عَلَى كُلِّ الْأَدْيَانِ كَمَا يُفِيدُهُ تَأْكِيدُ الْجِنْسِ، وَقِيلَ: لِيُظْهِرَ رَسُولَهُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقَدْ كَانَ ذَلِكَ بِحَمْدِ اللَّهِ، فَإِنَّ دِينَ الْإِسْلَامِ قَدْ ظَهَرَ عَلَى جَمِيعِ الْأَدْيَانِ وَانْقَهَرَ لَهُ كُلُّ أَهْلِ الْمِلَلِ وَكَفى بِاللَّهِ شَهِيداً الْبَاءُ زَائِدَةٌ كَمَا تَقَدَّمَ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ، أَيْ: كَفَى اللَّهُ شَهِيدًا عَلَى هَذَا الْإِظْهَارِ الَّذِي وَعَدَ الْمُسْلِمِينَ بِهِ وَعَلَى صحة نبوّة نبيه ﷺ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ مُحَمَّدٌ مُبْتَدَأٌ، وَرَسُولُ اللَّهِ خَبَرُهُ، أَوْ هُوَ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، ورَسُولُ اللَّهِ بَدَلٌ مِنْهُ، وَقِيلَ: مُحَمَّدٌ مُبْتَدَأٌ وَرَسُولُ اللَّهِ نَعْتٌ لَهُ. وَالَّذِينَ مَعَهُ مَعْطُوفٌ عَلَى الْمُبْتَدَأِ وَمَا بَعْدَهُ الْخَبَرُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَالْجُمْلَةُ مُبَيِّنَةٌ لِمَا هُوَ مِنْ جُمْلَةِ الْمَشْهُودِ بِهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ قِيلَ: هُمْ أَصْحَابُ الْحُدَيْبِيَةِ، والأولى

[O,] Hudeybiye barışıdır. İbn Zeyd ve ed-Dahhâk ise: Hayber'in fethidir, dediler. ez-Zührî şöyle demiştir: “İslam'da Hudeybiye barışından daha büyük bir fetih olmamıştır. Nitekim o iki yıl içinde İslam'a, daha önce girmiş olanların misli, hatta daha fazlası girmiştir. Çünkü Müslümanlar altıncı yılda —ki Hudeybiye yılıdır— bin dört yüz kişi iken, sekizinci yılda on bin kişi olmuşlardı.” { هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدى } “O, Resûlü'nü hidayetle... gönderendir”; yani hidayet ve { وَدِينِ الْحَقِّ } “hak dinle” —ki o da İslam'dır— muttasıf bir elçi göndermiştir; { لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ } “bütün dinlere üstün kılmak için”; yani cinsin tekit edilmesinin ifade ettiği üzere, onu bütün dinlerin üzerine yüceltmek ve hâkim kılmak için [göndermiştir]. Resûlü'nü üstün kılmak için olduğu da söylenmiştir; ancak birinci [görüş] daha evladır. Allah'a hamdolsun ki bu gerçekleşmiştir; zira İslam dini bütün dinlere galip gelmiş ve bütün din mensupları ona boyun eğmiştir. { وَكَفى بِاللَّهِ شَهِيداً } “Şahit olarak Allah yeter”; [başındaki] bâ (ب) harfi, daha önce birden fazla yerde geçtiği üzere zâiddir. Yani Müslümanlara vadettiği bu üstün kılmaya ve Peygamberi'nin sallallâhu aleyhi ve sellem nübüvvetinin doğruluğuna şahit olarak Allah kâfidir. { مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ } “Muhammed Allah'ın Resûlü'dür”; «مُحَمَّدٌ» mübteda (özne), «رَسُولُ اللَّهِ» ise onun haberidir (yüklemidir). Yahut o, mahzuf (düşmüş) bir mübtedanın haberi, «رَسُولُ اللَّهِ» de ondan bedeldir. «مُحَمَّدٌ» lafzının mübteda, «رَسُولُ اللَّهِ» ifadesinin de onun na'tı (sıfatı) olduğu da söylenmiştir. «وَالَّذِينَ مَعَهُ» ise mübtedaya matuftur, sonraki kısım da haberdir; ancak birinci [vecih] daha evladır. Bu cümle, hakkında şahitlik edilen hususların bir kısmını beyan etmektedir. { وَالَّذِينَ مَعَهُ } “Onunla beraber olanlar da”; bunların Hudeybiye ashabı olduğu söylenmiştir; ancak daha evla olanı...

15989. Metin

الْحَمْلُ عَلَى الْعُمُومِ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ أَيْ: غِلَاظٌ عَلَيْهِمْ كَمَا يَغْلُظُ الْأَسَدُ عَلَى فَرِيسَتِهِ، وَهُوَ جَمْعُ شَدِيدٍ رُحَماءُ بَيْنَهُمْ أَيْ: مُتَوَادُّونَ مُتَعَاطِفُونَ، وَهُوَ جَمْعُ رَحِيمٍ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ يُظْهِرُونَ لِمَنْ خَالَفَ دِينَهُمُ الشِّدَّةَ وَالصَّلَابَةَ، وَلِمَنْ وَافَقَهُ الرحمة والرأفة. قرأ الجمهور برفع أَشِدَّاءُ ورُحَماءُ عَلَى أَنَّهُ خَبَرٌ لِلْمَوْصُولِ، أَوْ خَبَرٌ لِمُحَمَّدٍ وَمَا عُطِفَ عَلَيْهِ كَمَا تَقَدَّمَ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ بِنَصْبِهِمَا عَلَى الْحَالِ أَوِ الْمَدْحِ، وَيَكُونُ الْخَبَرُ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ تَراهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً أَيْ: تُشَاهِدُهُمْ حَالَ كَوْنِهِمْ رَاكِعِينَ سَاجِدِينَ، وَعَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ هُوَ خَبَرٌ آخَرُ أَوِ اسْتِئْنَافٌ، أَعْنِي قَوْلَهُ «تَرَاهُمْ» . يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَرِضْواناً أَيْ: يَطْلُبُونَ ثَوَابَ اللَّهِ لَهُمْ وَرِضَاهُ عَنْهُمْ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ خَبَرٌ ثَالِثٌ عَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ، أَوْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ «تَرَاهُمْ» ، وَهَكَذَا سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ السِّيمَا: الْعَلَامَةُ، وَفِيهَا لُغَتَانِ الْمَدُّ والقصر، أي: تظهر علامتهم في جباههم مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ فِي الصَّلَاةِ وَكَثْرَةِ التَّعَبُّدِ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: إِذَا سَهِرَ الرَّجُلُ أَصْبَحَ مُصْفَرًّا، فَجَعَلَ هَذَا هُوَ السِّيمَا. وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: مَوَاضِعُ السُّجُودِ أَشَدُّ وُجُوهِهِمْ بَيَاضًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ الْخُشُوعُ وَالتَّوَاضُعُ، وَبِالْأَوَّلِ: أَعْنِي كَوْنَهُ مَا يَظْهَرُ فِي الْجِبَاهِ مِنْ كَثْرَةِ السُّجُودِ، قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَمَالِكٌ. وَقَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: هُوَ الْوَقَارُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: إِذَا رَأَيْتَهُمْ مَرْضَى وَمَا هُمْ بِمَرْضَى، وَقِيلَ: هُوَ الْبَهَاءُ فِي الْوَجْهِ وَظُهُورُ الْأَنْوَارِ عَلَيْهِ، وَبِهِ قَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ. وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى مَا تَقَدَّمَ مِنْ هَذِهِ الصِّفَاتِ الْجَلِيلَةِ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ قَوْلُهُ: مَثَلُهُمْ فِي التَّوْراةِ أَيْ: وَصْفُهُمُ الَّذِي وُصِفُوا بِهِ فِي التَّوْرَاةِ وَوَصْفُهُمُ الَّذِي وُصِفُوا بِهِ فِي الْإِنْجِيلِ وَتَكْرِيرُ ذِكْرِ الْمَثَلِ لِزِيَادَةِ تَقْرِيرِهِ وَلِلتَّنْبِيهِ عَلَى غَرَابَتِهِ وَأَنَّهُ جَارٍ مَجْرَى الْأَمْثَالِ فِي الْغَرَابَةِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ إِلَخْ كَلَامٌ مُسْتَأْنَفٌ، أَيْ: هُمْ كَزَرْعٍ إِلَخْ، وَقِيلَ:

Umuma hamledilmesidir. { أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ } “kâfirlere karşı çetindirler” yani aslanın avına karşı sert ve amansız olduğu gibi onlara karşı serttirler; bu, şedîd (şiddetli) kelimesinin çoğuludur. { رُحَماءُ بَيْنَهُمْ } “kendi aralarında merhametlidirler” yani birbirlerini seven, birbirlerine şefkat gösteren kimselerdir; bu da rahîm kelimesinin çoğuludur. Manası: Kendi dinlerine muhalefet edene karşı şiddet ve sertlik, dinlerine muvafakat edene karşı ise merhamet ve şefkat gösterirler. Cumhur; { أَشِدَّاءُ } ve { رُحَماءُ } kelimelerini ism-i mevsûlün haberi yahut daha önce geçtiği üzere Muhammed lafzı ile ona matuf olanın haberi olarak merfû okumuştur. Hasan ise hâl yahut medih olmak üzere ikisini de mansub okumuştur. Bu kıraate göre haber { تَراهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً } “onları rükû edenler, secde edenler olarak görürsün” buyruğudur; yani rükû ve secde hâlindeyken onları müşahede edersin demektir. Cumhurun kıraatine göre ise «تَرَاهُمْ» buyruğu diğer bir haberdir veya müstakil bir başlangıçtır. { يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَرِضْواناً } “Allah'tan bir lütuf ve rıza ararlar” yani Allah'ın kendilerine vereceği mükâfatı ve kendilerinden razı olmasını isterler. Bu cümle cumhurun kıraatine göre üçüncü haberdir yahut «تَرَاهُمْ» fiilinin zamirinden hâl makamında mansubdur. { سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ } “Yüzlerindeki alametleri, secde izindendir” ifadesi de böyledir. Sîmâ: Alamettir; hem uzatılarak hem kısaltılarak (med ve kasr ile) iki lügati vardır. Yani namazdaki secdelerin ve gece gündüz çok ibadet etmenin izinden dolayı alınlarında alametleri belirir. ed-Dahhâk şöyle demiştir: "Kişi gece uykusuz kalınca sabahı sararmış olarak karşılar; işte bu alameti o kılmıştır." ez-Zührî: "Kıyamet gününde yüzlerinin en beyaz yeri secde mahalleri olacaktır" demiştir. Mücâhid: "O, huşû ve tevazudur" demiştir. Birinci görüşe, yani secdelerin çokluğundan alınlarda beliren iz olduğuna Saîd b. Cübeyr ve Mâlik kail olmuştur. İbn Cerîr: "O, vakardır" demiştir. Hasan: "Onları gördüğünde hasta sanırsın, oysa hasta değillerdir" demiştir. Yüzdeki güzellik ve üzerindeki nurların parlaması olduğu da söylenmiştir; Süfyân es-Sevrî buna kail olmuştur. { ذلِكَ } “İşte bu” buyruğundaki işaret, geçen bu yüce sıfatlaradır; o mübtedadır, haberi ise şu buyruktur: { مَثَلُهُمْ فِي التَّوْراةِ } “onların Tevrat'taki misalidir” yani Tevrat'ta nitelendirildikleri vasıflarıdır. { وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ } “ve İncil'deki misalleridir”; misal kelimesinin tekrar zikredilmesi, onu pekiştirmek, onun garipliğine ve gariplik hususunda darb-ı meseller mesabesinde olduğuna dikkat çekmek içindir. { كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ } “filizini çıkarmış bir ekin gibidir” ifadesi müstakil bir kelamdır; yani: Onlar böyle bir ekin gibidirler. Şöyle de denilmiştir:

15990. Metin

هُوَ تَفْسِيرٌ لِذَلِكَ عَلَى أَنَّهُ إِشَارَةٌ مُبْهَمَةٌ لَمْ يُرِدْ بِهِ مَا تَقَدَّمَ مِنَ الْأَوْصَافِ، وَقِيلَ: هُوَ خَبَرٌ، لِقَوْلِهِ: وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ أَيْ: وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ كَزَرْعٍ، قَالَ الْفَرَّاءُ: فِيهِ وَجْهَانِ: إِنْ شِئْتَ قُلْتَ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ، يَعْنِي كَمَثَلِهِمْ فِي الْقُرْآنِ، فَيَكُونُ الْوَقْفُ عَلَى الْإِنْجِيلِ، وَإِنْ شِئْتَ قُلْتَ: ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ، ثُمَّ تَبْتَدِئُ: وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ كَزَرْعٍ، قَرَأَ الْجُمْهُورُ شَطْأَهُ بِسُكُونِ الطَّاءِ، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ ذَكْوَانَ بِفَتْحِهَا، وَقَرَأَ أَنَسٌ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَيَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ «شَطَاهُ» كَعَصَاهُ. وَقَرَأَهُ الْجَحْدَرِيُّ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ شَطَّهُ بِغَيْرِ هَمْزَةِ، وَكُلُّهَا لُغَاتٌ. قَالَ الْأَخْفَشُ وَالْكِسَائِيُّ: شطأه: أي طرفه. قال الفراء:

Bu, müphem bir işaret olup geçmiş vasıfların kastedilmediği kabulüyle «ذَلِكَ» kelimesinin tefsiridir. Bunun { وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْجِيلِ } “ve İncil'deki misalleri” ifadesinin haberi olduğu da söylenmiştir; yani: İncil'deki misalleri bir ekin gibidir. el-Ferrâ şöyle der: "Bunda iki vecih vardır: İstersen 'İşte bu onların Tevrat'taki misali ve İncil'deki misalidir' dersin; yani Kur'an'daki misalleri gibidir, bu durumda vakıf (durak) «الْإِنْجِيلِ» üzerinde olur. İstersen de: 'İşte bu onların Tevrat'taki misalidir' der, sonra: 'İncil'deki misalleri ise bir ekin gibidir' diye başlarsın." Cumhur, { شَطْأَهُ } kelimesini t harfinin sükûnu ile okumuştur; İbn Kesîr ve İbn Zekvân fethası ile okumuştur. Enes, Nasr b. Âsım ve Yahyâ b. Vessâb, «عَصَاهُ» vezninde «شَطَاهُ» şeklinde okumuşlardır. el-Cahderî ve İbn Ebî İshâk ise hemzesiz olarak «شَطَّهُ» şeklinde okumuşlardır; bunların hepsi birer lehçedir. el-Ahfeş ve el-Kisâî: «شَطْأَهُ» yani onun ucu/filizidir demişlerdir. el-Ferrâ şöyle der:

15991. Metin

أشطأ الزَّرْعُ فَهُوَ مُشْطِئٌ إِذَا خَرَجَ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَخْرَجَ شَطْأَهُ أي: نباته. وقال قطرب: الشطء:

Ekin çıktığında «أَشْطَأَ الزَّرْعُ فَهُوَ مُشْطِئٌ» denir. Zeccâc: { أَخْرَجَ شَطْأَهُ } yani nebatını/sürgününü çıkardı demiştir. Kutrub ise: Şat' (الشَّطْءُ),

15992. Metin

شوك السُّنْبُلِ. وَرُوِيَ عَنِ الْفَرَّاءِ أَيْضًا أَنَّهُ قَالَ: هو السنبل. وقال الجوهري: شطء الزرع والنبات:

Başağın dikenidir, demiştir. el-Ferrâ'dan da onun: "O, başaktır" dediği rivayet edilmiştir. Cevherî der ki: Ekinin ve bitkinin şat'ı,

15993. Metin

[فراخه] «١» ، وَالْجَمْعُ أَشْطَاءٍ. وَقَدْ أَشْطَأَ الزَّرْعُ خَرَجَ شَطْؤُهُ. فَآزَرَهُ أي: قواه وأعانه وشدّه، وقيل: الْمَعْنَى: إِنَّ الشَّطْءَ قَوَّى الزَّرْعَ، وَقِيلَ: إِنَّ الزَّرْعَ قَوَّى الشَّطْءَ، وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الشَّطْءَ خُرُوجُ النَّبَاتِ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Onun yavrularıdır (yan sürgünleridir) «١»; çoğulu «أَشْطَاء» gelir. Ekin filiz verdiğinde «أَشْطَأَ الزَّرْعُ» denir. { فَآزَرَهُ } “derken onu güçlendirdi” yani onu kuvvetlendirdi, ona destek oldu ve sırt verdi. Mananın: "Filizin ekini kuvvetlendirdiği" olduğu söylendiği gibi, "Ekinin filizi kuvvetlendirdiği" olduğu da söylenmiştir. Şat'ın bitkinin çıkışı olduğuna delalet eden hususlardan biri şairin şu sözüdür:

15994. Metin

أَخْرَجَ الشَّطْءَ عَلَى وَجْهِ الثَّرَى ... وَمِنَ الْأَشْجَارِ أَفْنَانُ الثَّمَرْ

Toprağın yüzüne sürgünü çıkardı... Ağaçlardan da meyveli dalları.1

15995. Metin

قَرَأَ الْجُمْهُورُ فَآزَرَهُ بِالْمَدِّ. وَقَرَأَ ابْنُ ذَكْوَانَ وَأَبُو حَيْوَةَ وَحُمَيْدُ بْنُ قَيْسٍ بِالْقَصْرِ، وَعَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:

Cumhur, { فَآزَرَهُ } kelimesini med ile (uzatarak) okumuştur. İbn Zekvân, Ebû Hayve ve Humeyd b. Kays ise kasr ile (uzatmadan) okumuşlardır. Cumhurun kıraatine göre İmruulkays'ın şu sözü şahittir:

15996. Metin

بِمَحْنِيَّةٍ «١» قَدْ آزَرَ الضَّالُّ «٢» نَبْتَهَا ... مَجِرَّ جُيُوشٍ غَانِمِينَ وَخُيَّبِ

Yabanî sidr ağacının «٢» otlarını güçlendirdiği bir vadi bükümünde «١» ... Ganimet alan ve eli boş dönen orduların sürüklenişi gibi.

15997. Metin

قال الفراء: آزرت فلانا آزره أَزْرًا إِذَا قَوَّيْتُهُ فَاسْتَغْلَظَ أَيْ: صَارَ ذَلِكَ الزَّرْعُ غَلِيظًا بَعْدَ أَنْ كَانَ دَقِيقًا فَاسْتَوى عَلى سُوقِهِ أَيْ: فَاسْتَقَامَ عَلَى أَعْوَادِهِ، وَالسُّوقُ: جَمْعُ سَاقٍ. وَقَرَأَ قُنْبُلٌ: سُؤْقِهِ بِالْهَمْزَةِ السَّاكِنَةِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ أَيْ: يُعْجِبُ هَذَا الزَّرْعُ زَارِعَهُ لِقُوَّتِهِ وَحُسْنِ مَنْظَرِهِ، وَهَذَا مَثَلٌ ضَرَبَهُ اللَّهُ سبحانه لأصحاب النبي ﷺ وَأَنَّهُمْ يَكُونُونَ فِي الِابْتِدَاءِ قَلِيلًا، ثُمَّ يَزْدَادُونَ وَيَكْثُرُونَ وَيَقْوَوْنَ كَالزَّرْعِ، فَإِنَّهُ يَكُونُ فِي الِابْتِدَاءِ ضَعِيفًا، ثُمَّ يَقْوَى حَالًا بَعْدَ حَالٍ حَتَّى يَغْلُظَ سَاقُهُ. قَالَ قَتَادَةُ: مَثَلُ أَصْحَابِ محمد ﷺ فِي الْإِنْجِيلِ أَنَّهُ سَيَخْرُجُ مِنْ قَوْمٍ يَنْبُتُونَ نَبَاتَ الزَّرْعِ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ عِلَّةَ تَكْثِيرِهِ لِأَصْحَابِ نبيه ﷺ وَتَقْوِيَتِهِ لَهُمْ، فَقَالَ: لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ أَيْ: كَثَّرَهُمْ وَقَوَّاهُمْ لِيَكُونُوا غَيْظًا لِلْكَافِرِينَ، وَاللَّامُ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ، أَيْ: فَعَلَ ذَلِكَ لِيَغِيظَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً أَيْ: وَعَدَ سُبْحَانَهُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ مع محمد ﷺ أَنْ يَغْفِرَ ذُنُوبَهُمْ، وَيُجْزِلَ أَجْرَهُمْ بِإِدْخَالِهِمُ الْجَنَّةَ الَّتِي هِيَ أَكْبَرُ نِعْمَةٍ وَأَعْظَمُ مِنَّةٍ.

el-Ferrâ der ki: Bir kimseyi güçlendirdiğinde «آزَرْتُ فُلَانًا أُؤَازِرُهُ أَزْرًا» denir. { فَاسْتَغْلَظَ } “kalınlaştı” yani o ekin ince iken kalınlaştı. { فَاسْتَوى عَلى سُوقِهِ } “ve gövdesi üzerinde dikilip durdu” yani sapları üzerinde dimdik durdu; «السُّوقُ» kelimesi «سَاق» kelimesinin çoğuludur. Kunbul ise sakin hemze ile «سُؤْقِهِ» şeklinde okumuştur. { يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ } “ekicilerin hoşuna gider” yani bu ekin kuvveti ve güzel görünüşü sebebiyle ekicisini hayran bırakır. Bu, Allah Teâlâ'nın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı için verdiği bir misaldir; onların başlangıçta az olduklarını, sonra ekin gibi artıp çoğaldıklarını ve güçlendiklerini anlatır. Zira ekin de başlangıçta zayıf olur, sonra sapı kalınlaşıncaya kadar durumdan duruma güçlenir. Katâde şöyle demiştir: "Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabının İncil'deki misali; iyiliği emredip kötülükten sakındıran, ekinin bitişi gibi bitip yetişen bir kavimden çıkacağıdır." Sonra Allah Teâlâ, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabını çoğaltmasının ve onları güçlendirmesinin illetini zikrederek şöyle buyurmuştur: { لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ } “onlarla kâfirleri öfkelendirsin diye” yani kâfirlere bir öfke kaynağı olsunlar diye onları çoğalttı ve güçlendirdi. Lâm harfi mahzuf bir fiile müteallıktır; yani: [Kâfirleri] öfkelendirmek için böyle yaptı. { وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً } “Allah, onlardan iman edip salih ameller işleyenlere bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vadetmiştir.” Yani Allah Teâlâ, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber olan bu kimselere günahlarını bağışlamayı ve en büyük nimet, en yüce ihsan olan cennete sokarak mükâfatlarını bol kılmayı vadetmiştir.

15998. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ أَحْمَدُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَحَرُوا يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ سَبْعِينَ بَدَنَةً، فَلَمَّا صُدَّتْ عَنِ الْبَيْتِ حَنَّتْ كَمَا تَحِنُّ إِلَى أَوْلَادِهَا. وَأَخْرَجَ الْحَسَنُ بْنُ سُفْيَانَ وَأَبُو يَعْلَى وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وابن قانع والباوردي وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، قَالَ السُّيُوطِيُّ: بِسَنَدٍ جَيِّدٍ، عَنْ أبي جميعة جنيد بْنِ سَبُعٍ قَالَ: «قَابَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَوَّلَ النَّهَارِ كَافِرًا، وَقَابَلْتُ مَعَهُ آخِرَ النَّهَارِ مُسْلِمًا، وَفِينَا نَزَلَتْ وَلَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ وَكُنَّا تِسْعَةَ نَفَرٍ سَبْعَةُ رِجَالٍ وَامْرَأَتَانِ» وَفِي رِوَايَةٍ عِنْدَ ابْنِ أَبِي حَاتِمٍ: «كُنَّا ثَلَاثَةَ رِجَالٍ وَتِسْعَ نِسْوَةٍ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ لَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ قَالَ: حِينَ رَدُّوا النَّبِيَّ ﷺ أَنْ تَطَؤُهُمْ بِقَتْلِكُمْ إِيَّاهُمْ لَوْ تَزَيَّلُوا يَقُولُ: لَوْ تَزَيَّلَ الْكُفَّارُ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لَعَذَّبَهُمُ اللَّهُ عَذَابًا أَلِيمًا بقتلكم إياهم. وأخرج البخاري ومسلم وغير هما عَنْ سَهْلِ بْنِ حُنَيْفٍ أَنَّهُ قَالَ: يَوْمَ صفّين: [أيها الناس] «٣» اتَّهِمُوا أَنْفُسَكُمْ، فَلَقَدْ رَأَيْتُنَا يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ، يَعْنِي الصُّلْحَ الَّذِي كَانَ بَيْنَ النَّبِيِّ ﷺ وَبَيْنَ الْمُشْرِكِينَ، وَلَوْ نَرَى قِتَالًا لَقَاتَلْنَا، فَجَاءَ عُمَرُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلَسْنَا عَلَى الْحَقِّ وَهُمْ عَلَى الْبَاطِلِ؟ أَلَيْسَ قَتْلَانَا فِي الْجَنَّةِ وَقَتْلَاهُمْ فِي النَّارِ؟ قَالَ: بَلَى. قَالَ: فَفِيمَ نُعْطِي الدَّنِيَّةَ فِي دِينِنَا وَنَرْجِعُ وَلَمَّا يحكم الله بيننا وبينهم؟ قال: «يا بن الْخَطَّابِ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ وَلَنْ يُضَيِّعَنِي اللَّهُ

Ahmed ve ed-Delâil'de Beyhakî, İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Hudeybiye günü yetmiş kurbanlık deve kestiler. Develer Beytullah'tan alıkonulduklarında, yavrularına özlem duyup inledikleri gibi inlediler." Hasan b. Süfyân, Ebû Ya'lâ, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Kâni', el-Bâverdî, Taberânî ve İbn Merdûye -Süyûtî'nin belirttiğine göre ceyyid bir isnadla- Ebû Cümey'a Cüneyd b. Sebu'dan rivayet ettiler; o şöyle demiştir: «Günün başında kâfir olarak Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaştım; günün sonunda ise Müslüman olarak onunla berabereydim. { وَلَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ } “Eğer inanan erkekler ve inanan kadınlar olmasaydı” ayeti bizim hakkımızda indi; biz dokuz kişiydik: yedi erkek ve iki kadın.» İbn Ebî Hâtim'in rivayetinde ise: «Biz üç erkek ve dokuz kadındık» şeklindedir. İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan { لَوْلا رِجالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِساءٌ مُؤْمِناتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ } “Eğer kendilerini henüz tanımadığınız inanan erkekler ve inanan kadınlar olmasaydı” ayeti hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i [Mekke'den] geri çevirdikleri vakit, { أَنْ تَطَؤُهُمْ } “onları çiğnemeniz” yani onları öldürmeniz [sebebiyle bir günaha girmeniz önlenmeseydi]; { لَوْ تَزَيَّلُوا } “şayet [inananlarla kâfirler] birbirinden ayrılmış olsalardı” yani kâfirler müminlerden ayrılmış bulunsaydı, sizin onları öldürmeniz suretiyle Allah onlara elem verici bir azap tattırırdı. Buhârî, Müslim ve diğerleri Sehl b. Huneyf'ten rivayet etmişlerdir ki o Sıffîn günü şöyle demiştir: "[Ey insanlar!] 3 Kendinizi sorgulayın! Şüphesiz biz kendimizi Hudeybiye günü -yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasındaki sulh gününde- görmüştük. Şayet savaşmayı [uygun] görseydik kesinlikle savaşırdık. Ömer, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gelip: 'Ey Allah'ın Resûlü! Biz hak üzere, onlar ise bâtıl üzere değiller mi? Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri ise cehennemde değil mi?' dedi. Resûlullah: «Evet» buyurdu. Ömer: 'O hâlde dinimiz hususunda niçin bu alçalmayı kabul ediyoruz ve Allah bizimle onlar arasında hükmünü vermemişken dönüyoruz?' dedi. Resûlullah: «Ey Hattâb'ın oğlu! Şüphesiz ben Allah'ın Resûlüyüm ve Allah beni asla zayi etmeyecektir

15999. Metin

أَبَدًا» . فَرَجَعَ مُتَغَيِّظًا، فَلَمْ يَصْبِرْ حَتَّى جَاءَ أبو بَكْرٍ فَقَالَ: يَا أَبَا بَكْرٍ أَلَسْنَا عَلَى الْحَقِّ وَهُمْ عَلَى الْبَاطِلِ؟

«buyurdu.» Bunun üzerine öfkeli bir hâlde geri döndü, sabredemeyip Ebû Bekir'e geldi ve: "Ey Ebû Bekir! Biz hak üzere, onlar bâtıl üzere değiller mi?" dedi.

16000. Metin

قَالَ: بَلَى، قَالَ: أَلَيْسَ قَتْلَانَا فِي الْجَنَّةِ وَقَتْلَاهُمْ فِي النَّارِ؟ قَالَ: بَلَى. قَالَ: فَفِيمَ نُعْطِي الدَّنِيَّةَ فِي ديننا؟ قال:

[Ebû Bekir]: "Evet" dedi. [Ömer]: "Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde değil mi?" dedi. [Ebû Bekir]: "Evet" dedi. [Ömer]: "Öyleyse dinimiz hususunda niçin bu alçalmayı kabul ediyoruz?" dedi. [Ebû Bekir]:

16001. Metin

يا بن الْخَطَّابِ إِنَّهُ رَسُولُ اللَّهِ وَلَنْ يُضَيِّعَهُ اللَّهُ أَبَدًا، فَنَزَلَتْ سُورَةُ الْفَتْحِ، فَأَرْسَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى عُمَرَ فَأَقْرَأَهُ إِيَّاهَا، قَالَ: يَا رسول الله أفتح هو؟ قال: «نعم» . وَأَخْرَجَ التِّرْمِذِيُّ، وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ فِي زَوَائِدِ الْمُسْنَدِ، وَابْنُ جَرِيرٍ، وَالدَّارَقُطْنِيُّ فِي الْإِفْرَادِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوى قَالَ: «لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ» وَفِي إِسْنَادِهِ الْحَسَنُ بْنُ قَزَعَةَ، قَالَ التِّرْمِذِيُّ بَعْدَ إِخْرَاجِهِ: حَدِيثٌ غَرِيبٌ لَا نَعْرِفُهُ إِلَّا مِنْ حَدِيثِهِ، وَكَذَا قَالَ أَبُو زرعة. وأخرج ابن مردويه عن سلمة ابن الْأَكْوَعِ مَرْفُوعًا مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ مثله في قوله. وأخرج أحمد وابن حبان والحاكم من قول عمر بن الخطاب نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالدَّارَقُطْنِيُّ فِي الْأَفْرَادِ، عَنِ الْمِسْوَرِ بْنِ مَخْرَمَةَ وَمَرْوَانَ نَحْوَهُ. وَرُوِيَ عَنْ جَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ نَحْوُ ذَلِكَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيا بِالْحَقِّ قَالَ: هُوَ دُخُولُ مُحَمَّدٍ الْبَيْتَ وَالْمُؤْمِنِينَ مُحَلِّقِينَ وَمُقَصِّرِينَ، وَقَدْ وَرَدَ فِي الدُّعَاءِ لِلْمُحَلِّقِينَ وَالْمُقَصِّرِينَ فِي الصحيحين وغير هما أَحَادِيثُ مِنْهَا مَا قَدَّمْنَا الْإِشَارَةَ إِلَيْهِ، وَهُوَ فِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ وَفِيهِمَا مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ أَيْضًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ قَالَ: أَمَا إِنَّهُ لَيْسَ الَّذِي يَرَوْنَهُ، وَلَكِنَّهُ سِيمَا الْإِسْلَامِ وَسَمْتُهُ وَخُشُوعُهُ. وَأَخْرَجَ مُحَمَّدُ بْنُ نَصْرٍ فِي كِتَابِ «الصَّلَاةِ» وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ:

"Ey Hattâb'ın oğlu! Şüphesiz o, Allah'ın elçisidir ve Allah onu asla zayi etmeyecektir" dedi. Derken Fetih Suresi nazil oldu; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ömer'e haber gönderip ona bu sureyi okuttu. [Ömer]: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu bir fetih midir?" dedi. [Resûlullah]: «Evet» buyurdu. Tirmizî, Ahmed'in oğlu Abdullah Zevâidü'l-Müsned'de, İbn Cerîr, el-Efrâd'da Dârekutnî, İbn Merdûye ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta el-Beyhakî, Übey b. Ka'b'dan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in { وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوى } “ve onlara takva kelimesini bağlayıcı kıldı” ayeti hakkında: «Lâ ilâhe illallâh'tır» buyurduğunu rivayet etmişlerdir. İsnadında Hasan b. Kaz'a vardır; Tirmizî bu rivayeti naklettikten sonra: "Bu, yalnızca onun hadisinden bildiğimiz garib bir hadistir" demiş, Ebû Zür'a da böyle söylemiştir. İbn Merdûye, Seleme b. el-Ekva'dan merfû olarak bunun benzerini rivayet etmiştir. Abdürrezzâk, el-Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta el-Beyhakî, Ali b. Ebî Tâlib'den bu ayet hakkında bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Ahmed, İbn Hibbân ve Hâkim, Ömer b. el-Hattâb'ın sözünden bunun benzerini rivayet etmişlerdir. İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta el-Beyhakî, İbn Abbâs'tan bunun benzerini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim ve el-Efrâd'da Dârekutnî, Misver b. Mahreme ve Mervân'dan bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Tâbiînden bir gruptan da bunun benzeri rivayet edilmiştir. İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan { لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيا بِالْحَقِّ } “Andolsun ki Allah, elçisine o rüyayı hak ile doğruladı” ayeti hakkında: "O, Muhammed'in ve müminlerin başlarını tıraş etmiş ve kısaltmış olarak Beytullah'a girmeleridir" dediğini rivayet etmiştir. Tıraş olanlara ve saçlarını kısaltanlara dua edilmesi hususunda Sahîhayn ve diğer eserlerde hadisler vârid olmuştur; bunlardan birine yukarıda işaret etmiştik ki bu İbn Ömer hadisi olarak Sahîhayn'da yer almakta olup yine her ikisinde Ebû Hureyre hadisinden de rivayet edilmiştir. İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan { سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ } “Yüzlerindeki alametleri...” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bilin ki o insanların sandığı şey değildir; bilakis o İslâm'ın alameti, vakar ve huşûudur." Muhammed b. Nasr Kitâbü's-Salât'ta, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve es-Sünen'inde el-Beyhakî, İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında:

16002. Metin

هُوَ السَّمْتُ الْحَسَنُ. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ وَالصَّغِيرِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، قَالَ السُّيُوطِيُّ: بِسَنَدٍ حَسَنٍ، عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي قَوْلِهِ: سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ قَالَ:

"O, güzel sîret ve vakardır" dediğini rivayet etmişlerdir. Taberânî el-Evsat ve es-Sağîr'de ve İbn Merdûye -Süyûtî'nin belirttiğine göre- hasen bir senetle Übey b. Ka'b'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem { سِيماهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ } “Yüzlerindeki alametleri, secde izindendir” ayeti hakkında:

16003. Metin

«النُّورُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ» . وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ فِي تَارِيخِهِ، وَابْنُ نَصْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: بَيَاضٌ يَغْشَى وُجُوهَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْراةِ:

«Kıyamet günündeki nurdur» buyurmuştur. Buhârî Târîh'inde ve İbn Nasr, İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Kıyamet günü yüzlerini kaplayan bir beyazlıktır." İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan { ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْراةِ } “İşte bu, onların Tevrat'taki misalidir” hakkında:

16004. Metin

يَعْنِي نَعْتُهُمْ مَكْتُوبٌ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ أَنَسٍ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ قال: نباته: فروخه.

"Yani onların nitelikleri, Allah gökleri ve yeri yaratmadan önce Tevrat ve İncil'de yazılmıştır" dediğini rivayet etmişlerdir. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Enes'ten { كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ } “filizini çıkarmış bir ekin gibi” hakkında: "Onun nebatı, filizleridir" dediğini rivayet etmişlerdir.