16298. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ، قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتِ الطُّورُ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ. وأخرج البخاري ومسلم وغير هما عَنْ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقْرَأُ فِي الْمَغْرِبِ بِالطُّورِ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَغَيْرُهُ عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ:
Bu sûre Mekkîdir. Kurtubî: "Bütün âlimlerin ittifakıyla [Mekkîdir]" demiştir. İbnü'd-Durays, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Tûr [sûresi] Mekke'de indi." İbn Merdûye, İbnü'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir. Buhârî, Müslim ve diğerleri Cübeyr b. Mut'ım'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem akşam namazında Tûr sûresini okuduğunu işittim." Buhârî ve diğerleri Ümmü Seleme'den rivayet etmişlerdir:
16299. Metin
«أَنَّهَا سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يُصَلِّي إِلَى جَنْبِ الْبَيْتِ بِالطُّورِ وكتاب مسطور» .
"Kendisi Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem Kâbe'nin yanında namaz kılarken Tûr sûresini ve 've kitâbin mestûr' kısmını okuduğunu işitmiştir."
16300. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
16301. Metin
[سورة الطور (٥٢) : الآيات ١ الى ٢٠]
[Tûr Sûresi (52), Âyetler 1-20]
16302. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
16303. Metin
وَالطُّورِ (١) وَكِتابٍ مَسْطُورٍ (٢) فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ (٣) وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (٤)
{ وَالطُّورِ (١) وَكِتابٍ مَسْطُورٍ (٢) فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ (٣) وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (٤) } “Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba, Beyt-i Ma'mûr'a,”
16304. Metin
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ (٥) وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ (٦) إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ (٧) مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ (٨) يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً (٩)
{ وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ (٥) وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ (٦) إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ (٧) مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ (٨) يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً (٩) } “yükseltilmiş tavana, kaynatılmış denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Onu savacak hiçbir şey yoktur. O gün gök çalkalanıp sarsılır,”
16305. Metin
وَتَسِيرُ الْجِبالُ سَيْراً (١٠) فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١١) الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (١٢) يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (١٣) هذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ (١٤)
{ وَتَسِيرُ الْجِبالُ سَيْراً (١٠) فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١١) الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (١٢) يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (١٣) هذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ (١٤) } “dağlar bir yürüyüşle yürür. O gün yalanlayanların vay haline! Ki onlar batıl içinde oyalanıp duranlardır. O gün cehennem ateşine şiddetle itilip atılırlar: 'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!'”
16306. Metin
أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥) اصْلَوْها فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَواءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ (١٧) فاكِهِينَ بِما آتاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقاهُمْ رَبُّهُمْ عَذابَ الْجَحِيمِ (١٨) كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٩)
{ أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥) اصْلَوْها فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَواءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ (١٧) فاكِهِينَ بِما آتاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقاهُمْ رَبُّهُمْ عَذابَ الْجَحِيمِ (١٨) كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٩) } “'Bu da mı bir büyü, yoksa siz mi görmüyorsunuz? Girin oraya; artık ister sabredin ister sabretmeyin, sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.' Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler; Rableri onları cehennem azabından korumuştur. 'Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için.'”
16307. Metin
مُتَّكِئِينَ عَلى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٢٠)
{ مُتَّكِئِينَ عَلى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٢٠) } “Dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmış olarak... Onları iri gözlü hurilerle eşleştirdik.”
16308. Metin
قَوْلُهُ: وَالطُّورِ قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: هُوَ الْجَبَلُ الَّذِي كَلَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ مُوسَى. قال مجاهد: الطُّورُ بِالسُّرْيَانِيَّةِ الْجَبَلُ، وَالْمُرَادُ بِهِ طُورُ سَيْنَاءَ. قَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: هُمَا طُورَانِ: يُقَالُ لأحد هما طور سينا، وَلِلْآخَرِ طُورُ زَيْتَا، لِأَنَّهُمَا يُنْبِتَانِ التِّينَ وَالزَّيْتُونَ. وَقِيلَ: هُوَ جَبَلُ مَدْيَنَ، وَقِيلَ: إِنَّ الطُّورَ كُلُّ جَبَلٍ يُنْبِتُ، وَمَا لَا يُنْبِتُ فَلَيْسَ بطور، أقسم الله سُبْحَانَهُ بِهَذَا الْجَبَلِ تَشْرِيفًا لَهُ وَتَكْرِيمًا. وَكِتابٍ مَسْطُورٍ الْمَسْطُورُ: الْمَكْتُوبُ، وَالْمُرَادُ بِالْكِتَابِ: الْقُرْآنُ، وَقِيلَ: هُوَ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ، وَقِيلَ: جَمِيعُ الْكُتُبِ الْمُنَزَّلَةِ، وَقِيلَ: أَلْوَاحُ مُوسَى، وَقِيلَ: مَا تَكْتُبُهُ الْحَفَظَةُ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ وَغَيْرُهُ، وَمِثْلُهُ: وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتاباً يَلْقاهُ مَنْشُوراً «١» وقوله:
Yüce Allah'ın { وَالطُّورِ } “Tûr'a andolsun” âyeti hakkında el-Cevherî şöyle demiştir: "O, Allah'ın Mûsâ ile üzerinde konuştuğu dağdır." Mücâhid: "Tûr (الطُّورُ) Süryanicede dağ demektir; kastedilen ise Sînâ Tûru'dur" demiştir. Mukâtil b. Hayyân şöyle demiştir: "Bunlar iki Tûr'dur: Birine Tûr-i Sînâ, diğerine ise incir ve zeytin bitirdikleri için Tûr-i Zeytâ denir." Bunun Medyen dağı olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre ise Tûr; bitki bitiren her dağdır, bitki bitirmeyen dağa Tûr denmez. Allah Sübhânehu bu dağa, onu şereflendirmek ve yüceltmek için yemin etmiştir. { وَكِتابٍ مَسْطُورٍ } “yazılmış kitaba” âyetindeki mestûr (الْمَسْطُورُ); yazılmış olan demektir. Kitap ile kastedilen ise Kur'an'dır. Levh-i Mahfûz olduğu da söylenmiştir. İndirilen bütün kitaplar olduğu da söylenmiştir. Mûsâ'nın levhaları olduğu da söylenmiştir. Koruyucu meleklerin yazdığı şeyler olduğu da söylenmiştir; bunu el-Ferrâ ve başkaları söylemiştir. Şu âyetler de bunun gibidir: { وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيامَةِ كِتاباً يَلْقاهُ مَنْشُوراً } «١» “Kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız” ve Yüce Allah'ın şu âyeti:
16309. Metin
وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ «٢» فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ مُتَعَلِّقٌ بِمَسْطُورٍ، أَيْ: مَكْتُوبٌ فِي رَقٍّ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ:
{ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ } «٢» “Sayfalar açıldığı zaman”. { فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ } “yayılmış ince deri üzerine” ifadesi { مَسْطُورٍ } kelimesine bağlıdır; yani "ince bir deri üzerine yazılmış" demektir. Cumhur:
16310. Metin
فِي رَقٍّ بِفَتْحِ الراء، وقرأ أبو السمال بِكَسْرِهَا. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الرَّقُّ بِالْفَتْحِ مَا يُكْتَبُ فِيهِ، وَهُوَ جِلْدٌ رَقِيقٌ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ قَالَ الْمُبَرِّدُ: الرَّقُّ: مَا رَقَّ مِنَ الْجِلْدِ لِيُكْتَبَ فِيهِ، وَالْمَنْشُورُ:
{ فِي رَقٍّ } ifadesini rā harfinin fethasıyla okumuştur. Ebü's-Semmâl ise kesre ile okumuştur. el-Cevherî şöyle demiştir: "Fetha ile er-Rakk (الرَّقُّ), üzerine yazı yazılan şeydir ki ince deridir. Yüce Allah'ın { فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ } âyeti de bundandır." el-Müberred: "er-Rakk; üzerine yazı yazılmak üzere inceltilen deridir. Menşûr (الْمَنْشُورُ) ise;
16311. Metin
الْمَبْسُوطُ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: وَجَمْعُهُ رُقُوقٌ، وَمِنْ هَذَا قول المتلمّس:
açılmış [yayılmış] demektir.12 Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Onun çoğulu rukūktur (رُقُوق)." Mütelemmis'in şu sözü de bundandır:
16312. Metin
فَكَأَنَّمَا هِيَ مِنْ تَقَادُمِ عَهْدِهَا ... رَقٌّ أُتِيحَ كِتَابُهَا مَسْطُورُ
"Sanki o, eskimesinden ötürü ... yazılması takdir edilmiş, satır satır yazılmış bir ince deridir."
16313. Metin
وَأَمَّا الرِّقُّ بِالْكَسْرِ فَهُوَ الْمَمْلُوكُ، يُقَالُ عَبْدُ رِقٍّ وَعَبْدٌ مَرْقُوقٌ وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ.
Kesre ile okunan er-rıkk (الرِّقُّ) ise kölelik demektir; 'abd-i rıkk' ve 'abd-i merkūk' (köle) denir. { وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ } “Beyt-i Ma'mûr'a” yedinci semadadır.
16314. Metin
وَقِيلَ: فِي سَمَاءِ الدُّنْيَا، وقيل: هو الكعبة، فعلى القولين الأوّلين كون وَصْفُهُ بِالْعِمَارَةِ بِاعْتِبَارِ مَنْ يَدْخُلُ إِلَيْهِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَيَعْبُدُ اللَّهَ فِيهِ. وَعَلَى الْقَوْلِ الثَّالِثِ يَكُونُ وَصْفُهُ بِالْعِمَارَةِ حَقِيقَةً أَوْ مَجَازًا بِاعْتِبَارِ كَثْرَةِ مَنْ يَتَعَبَّدُ فِيهِ مِنْ بَنِي آدَمَ وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ يَعْنِي السَّمَاءَ، سَمَّاهَا سَقْفًا لِكَوْنِهَا كَالسَّقْفِ لِلْأَرْضِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ:
Dünya semasında olduğu da söylenmiştir. Onun Kâbe olduğu da söylenmiştir. İlk iki görüşe göre onun 'ma'mûr' (imar edilmiş/şen) olarak nitelenmesi, oraya giren ve orada Allah'a ibadet eden melekler itibarıyladır. Üçüncü görüşe göre ise ma'mûr olarak nitelenmesi, onda ibadet eden âdemoğullarının çokluğu sebebiyle hakiki veya mecazi anlamdadır. { وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ } “yükseltilmiş tavana” yani semaya [yemin olsun]. Yere tavan gibi olduğu için semayı 'tavan' diye isimlendirmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
16315. Metin
وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً «١» وَقِيلَ: هُوَ الْعَرْشُ وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ أَيِ: الْمُوقَدِ، مِنَ السَّجْرِ:
{ وَجَعَلْنَا السَّماءَ سَقْفاً مَحْفُوظاً } «١» “Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık”. Bunun Arş olduğu da söylenmiştir. { وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ } “kaynatılmış denize” yani tutuşturulmuş [denize andolsun]. Bu, 'secr' (السَّجْر) kökünden gelir ki;
16316. Metin
وَهُوَ إِيقَادُ النَّارِ فِي التنور، ومنه قوله: وَإِذَا الْبِحارُ سُجِّرَتْ «٢» وَقَدْ رُوِيَ أَنَّ الْبِحَارَ تُسَجَرُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فتكون نارا، وقيل: المسجور: المملوء، وقيل: إِنَّهُ مِنْ أَسْمَاءِ الْأَضْدَادُ، يُقَالُ: بَحْرٌ مَسْجُورٌ، أَيْ: مَمْلُوءٌ، وَبَحْرٌ مَسْجُورٌ، أَيْ: فَارِغٌ، وَقِيلَ: الْمَسْجُورُ: الْمَمْسُوكُ، وَمِنْهُ سَاجُورُ الْكَلْبِ، لِأَنَّهُ يُمْسِكُهُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: الْمَسْجُورُ الَّذِي ذَهَبَ مَاؤُهُ، وَقِيلَ: الْمَسْجُورُ الْمَفْجُورُ، وَمِنْهُ: وَإِذَا الْبِحارُ فُجِّرَتْ «٣» وقال الربيع ابن أَنَسٍ: هُوَ الَّذِي يَخْتَلِطُ فِيهِ الْعَذْبُ بِالْمَالِحِ. وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَبِهِ قَالَ مُجَاهِدٌ وَالضَّحَّاكُ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ وَالْأَخْفَشُ وَغَيْرُهُمْ إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ هَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ، أَيْ: كَائِنٌ لَا مَحَالَةَ لِمَنْ يَسْتَحِقُّهُ مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ يَدْفَعُهُ وَيَرُدُّهُ عَنْ أَهْلِ النَّارِ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ خبر ثان لأن، أو صفة لواقع، و «من» مَزِيدَةٌ لِلتَّأْكِيدِ. وَوَجْهُ تَخْصِيصِ هَذِهِ الْأُمُورِ بِالْإِقْسَامِ بِهَا أَنَّهَا عَظِيمَةٌ دَالَّةٌ عَلَى كَمَالِ الْقُدْرَةِ الرَّبَّانِيَّةِ يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً الْعَامِلُ فِي الظَّرْفِ «لَوَاقِعٌ» أَيْ: إِنَّهُ لَوَاقِعٌ فِي هَذَا الْيَوْمِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْعَامِلُ فِيهِ دَافِعٍ. وَالْمَوْرُ:
tandırda ateş yakmaktır. Yüce Allah'ın şu âyeti de bundandır: { وَإِذَا الْبِحارُ سُجِّرَتْ } «٢» “Denizler kaynatıldığı zaman”. Rivayet edildiğine göre kıyamet günü denizler tutuşturulup ateş haline gelecektir. 'el-Mescûr'un dolu anlamına geldiği de söylenmiştir. Zıt anlamlı kelimelerden (ezdâd) olduğu da söylenmiştir; 'dolu deniz' için de 'boş deniz' için de 'bahrün mescûr' denir. 'el-Mescûr'un alıkonulmuş/tutulmuş anlamına geldiği de söylenmiştir; köpeğin tasmasına da onu tuttuğu için 'sâcûr' denir. Ebu'l-Âliye: "el-Mescûr, suyu çekilip giden [deniz]dir" demiştir. el-Mescûr'un yarılıp akıtılmış anlamına geldiği de söylenmiştir; nitekim { وَإِذَا الْبِحارُ فُجِّرَتْ } «٣» “Denizler fışkırtılıp akıtıldığı zaman” buyrulmuştur. er-Rebî' b. Enes ise: "Tatlı suyun tuzlu suya karıştığı denizdir" demiştir. Birinci görüş daha evlâdır; Mücâhid, Dahhâk, Muhammed b. Ka'b, el-Ahfeş ve başkaları bu görüşü benimsemiştir. { إِنَّ عَذابَ رَبِّكَ لَواقِعٌ } “Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır” ifadesi yeminin cevabıdır; yani onu hak eden kimse için kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. { مَا لَهُ مِنْ دافِعٍ } “Onu savacak hiçbir şey yoktur” yani onu cehennem ehlinden savuşturup geri çevirecek hiçbir engelleyici yoktur. Bu cümle 'inne'nin ikinci haberi veya 'vâkı' kelimesinin sıfatıdır. 'Min' harf-i cerri tekit için zâiddir. Bu varlıkların üzerine yemin edilerek tahsis edilmesinin hikmeti, bunların pek yüce ve ilâhî kudretin kemâline delalet eden şeyler olmasıdır. { يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً } “O gün gök çalkalanıp sarsılır” ifadesinde zaman zarfında amel eden kelime { لَواقِعٌ } kelimesidir; yani azap işte bu günde vuku bulacaktır. Amil olan kelimenin { دافِعٍ } olması da caizdir. 'el-Mevr' (الْمَوْرُ);
16317. Metin
الِاضْطِرَابُ وَالْحَرَكَةُ. قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ: مَارَ الشَّيْءُ يَمُورُ مَوْرًا إِذَا تَحَرَّكَ وَجَاءَ وَذَهَبَ، قاله الأخفش وأبو عبيدة، وأنشد بَيْتَ الْأَعْشَى:
çalkalanmak ve hareket etmektir. Dil ehli şöyle demiştir: Bir şey hareket edip gidip geldiği zaman "mâra'ş-şey'u yemûru mevran" denir. Bunu el-Ahfeş ve Ebû Ubeyde söylemiş ve el-A'şâ'nın şu beytini delil getirmişlerdir:
16318. Metin
كَأَنَّ مِشْيَتَهَا مِنْ بَيْتِ جَارَتِهَا ... مَشْيُ «٤» السَّحَابَةِ لَا رَيْثٌ وَلَا عَجَلُ
"Komşusunun evinden yürüyüşü sanki ... bulutun yürüyüşüdür; ne yavaş ne de aceledir."
16319. Metin
وَلَيْسَ فِي الْبَيْتِ مَا يَدُلُّ عَلَى مَا قَالَاهُ إِلَّا إِذَا كَانَتْ هَذِهِ الْمِشْيَةُ الْمَذْكُورَةُ فِي الْبَيْتِ يُطْلَقُ الْمَوْرُ عَلَيْهَا لُغَةً.
Şayet beyitte zikredilen bu yürüyüşe lügatte mevr denmiyorsa, beyitte onların dediğine delalet eden bir şey yoktur.
16320. Metin
وَقَالَ الضَّحَّاكُ: يَمُوجُ بَعْضُهَا فِي بَعْضٍ، وَقَالَ مُجَاهِدٌ: تَدُورُ دَوْرًا، وَقِيلَ: تَجْرِي جَرْيًا، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٥» :
Dahhâk: "[Göklerin] bir kısmı bir kısmının içine dalgalanır" demiştir. Mücâhid: "Döndükçe döner" demiştir. Hızlıca akıp gitmesi olduğu da söylenmiştir; şairin «٥» şu sözü de bundandır:
16321. Metin
وَمَا زَالَتِ الْقَتْلَى تَمُورُ دِمَاؤُهَا ... بِدِجْلَةَ حَتَّى مَاءَ دِجْلَةَ أَشْكَلُ «٦»
"Öldürülenlerin kanları Dicle'de akıp dalgalanmaya devam etti ... öyle ki Dicle'nin suyu kızıla boyandı." «٦»
16322. Metin
وَيُطْلَقُ الْمَوْرُ عَلَى الْمَوْجِ، وَمِنْهُ نَاقَةٌ مَوَّارَةُ الْيَدِ، أَيْ: سَرِيعَةٌ تَمُوجُ فِي مَشْيِهَا مَوْجًا، وَمَعْنَى الْآيَةِ أَنَّ الْعَذَابَ
Mevr (الْمَوْر), dalgalanma anlamında da kullanılır. Nâkatün mevvâratü'l-yed (نَاقَةٌ مَوَّارَةُ الْيَدِ) [ifadesi] de bundandır; yani yürüyüşünde dalgalanırcasına hızlı [adımlarla giden deve] demektir. Ayetin anlamı ise azabın,
16323. Metin
يَقَعُ بِالْعُصَاةِ وَلَا يَدْفَعُهُ عَنْهُمْ دَافِعٌ فِي هَذَا الْيَوْمِ الَّذِي تَكُونُ فِيهِ السَّمَاءُ هَكَذَا، وهو يوم القيامة. وقيل: إن السماء ها هنا الْفَلَكُ، وَمَوْرُهُ: اضْطِرَابُ نَظْمِهِ وَاخْتِلَافُ سَيْرِهِ وَتَسِيرُ الْجِبالُ سَيْراً أَيْ: تَزُولُ عَنْ أَمَاكِنِهَا، وَتَسِيرُ عَنْ مَوَاضِعِهَا كَسَيْرِ السَّحَابِ، وَتَكُونُ هَبَاءً مُنْبَثًّا، وقيل: ووجه تأكيد الفعلين بالمصدر الدالة على غرابتهما وخروجهما عن المعهود، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ مِثْلِ هَذَا فِي سُورَةِ الْكَهْفِ فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ وَيْلٌ: كَلِمَةٌ تُقَالُ لِلْهَالِكِ، وَاسْمُ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ، وَإِنَّمَا دَخَلَتِ الْفَاءُ لِأَنَّ فِي الْكَلَامِ مَعْنَى الْمُجَازَاةِ، أَيْ: إِذَا وَقَعَ مَا ذُكِرَ مِنْ مَوْرِ السَّمَاءِ وَسَيْرِ الْجِبَالِ فَوَيْلٌ لَهُمْ. ثُمَّ وَصَفَ الْمُكَذِّبِينَ بِقَوْلِهِ: الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ أَيْ: فِي تَرَدُّدٍ فِي الْبَاطِلِ وَانْدِفَاعٍ فِيهِ يَلْهُونَ لَا يَذْكُرُونَ حِسَابًا وَلَا يَخَافُونَ عِقَابًا. وَالْمَعْنَى:
göğün bu şekilde olacağı o günde günahkârların başına gelecektir ve hiçbir savıcı onu onlardan savamayacaktır; o gün de kıyamet günüdür. Buradaki 'semâ'nın felek olduğu, onun mevrunun da nizamının bozulup hareketinin farklılaşması olduğu söylenmiştir. { وَتَسِيرُ الْجِبالُ سَيْراً } “dağlar bir yürüyüşle yürür” yani yerlerinden sökülür ve bulutların yürüyüşü gibi mekânlarından yürüyüp giderler, saçılmış toz zerreleri haline gelirler. İki fiilin mef'ûl-i mutlak ile tekit edilmesinin hikmetinin, onların garipliğine ve alışılmışın dışına çıkmalarına delalet etmesi olduğu söylenmiştir. Bunun benzerinin tefsiri Kehf sûresinde geçmişti. { فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay haline!” Veyl (وَيْلٌ); helak olan kimse için söylenen bir kelimedir ve cehennemdeki bir vadinin adıdır. 'Fâ' harfinin gelmesi, kelamda ceza anlamı bulunmasındandır; yani göğün çalkalanması ve dağların yürümesi gerçekleştiğinde onların vay haline! Sonra Yüce Allah yalanlayanları şu sözüyle nitelemiştir: { الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ } “Ki onlar batıl içinde oyalanıp duranlardır.” Yani batıla dalıp bocalamakta, hesabı anmayarak ve cezadan korkmayarak eğlenip oyalanmaktadırlar. Anlamı şudur:
16324. Metin
أَنَّهُمْ يَخُوضُونَ فِي أَمْرِ مُحَمَّدٍ ﷺ بِالتَّكْذِيبِ وَالِاسْتِهْزَاءِ، وَقِيلَ: يَخُوضُونَ فِي أَسْبَابِ الدُّنْيَا وَيُعْرِضُونَ عَنِ الْآخِرَةِ يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا الدعّ: الدفع بعنف وجفوة، يقال: دعّته أَدُعُّهُ دَعًّا، أَيْ: دَفَعْتُهُ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ يُدْفَعُونَ إِلَى النَّارِ دَفْعًا عَنِيفًا شَدِيدًا. قَالَ مُقَاتِلٌ: تُغَلُّ أَيْدِيهِمْ إِلَى أَعْنَاقِهِمْ، وَتُجْمَعُ نَوَاصِيهِمْ إِلَى أَقْدَامِهِمْ، ثُمَّ يُدْفَعُونَ إِلَى جَهَنَّمَ دَفْعًا عَلَى وُجُوهِهِمْ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: بِفَتْحِ الدَّالِ وَتَشْدِيدِ الْعَيْنِ. وَقَرَأَ عَلِيٌّ وَالسُّلَمِيُّ وَأَبُو رَجَاءٍ وَزَيْدُ بْنُ عليّ وابن السّميقع بِسُكُونِ الدَّالِ وَتَخْفِيفِ الْعَيْنِ مَفْتُوحَةً، أَيْ: يُدْعَوْنَ إلى النار من الدعاء. و «يوم» إِمَّا بَدَلٌ مِنْ يَوْمَ تَمُورُ، أَوْ مُتَعَلِّقٌ بِالْقَوْلِ الْمُقَدَّرِ فِي الْجُمْلَةِ الَّتِي بَعْدَ هَذِهِ، وَهِيَ هذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ أَيْ: يُقَالُ لَهُمْ ذَلِكَ يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا، أَيْ: هَذِهِ النَّارُ الَّتِي تُشَاهِدُونَهَا هِيَ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ تُكَذِّبُونَ بِهَا فِي الدُّنْيَا، وَالْقَائِلُ لَهُمْ بِهَذِهِ الْمَقَالَةِ هُمْ خَزَنَةُ النَّارِ، ثُمَّ وَبَّخَهُمْ سُبْحَانَهُ أَوْ أَمَرَ مَلَائِكَتَهُ بِتَوْبِيخِهِمْ، فَقَالَ: أَفَسِحْرٌ هَذَا الَّذِي تَرَوْنَ وَتُشَاهِدُونَ كَمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ لِرُسُلِ اللَّهِ الْمُرْسَلَةِ وَلِكُتُبِهِ الْمُنَزَّلَةِ، وَقُدِّمَ الْخَبَرُ هُنَا عَلَى الْمُبْتَدَأِ لِأَنَّهُ الَّذِي وَقَعَ الِاسْتِفْهَامُ عَنْهُ وَتَوَجَّهَ التَّوْبِيخُ إِلَيْهِ أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ أَيْ: أَمْ أَنْتُمْ عُمْيٌ عَنْ هَذَا كَمَا كُنْتُمْ عُمْيًا عَنِ الْحَقِّ فِي الدُّنْيَا اصْلَوْها فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا أَيْ: إِذَا لَمْ يُمْكِنْكُمْ إِنْكَارُهَا، وَتَحَقَّقْتُمْ أَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِسِحْرٍ، وَلَمْ يَكُنْ فِي أَبْصَارِكُمْ خَلَلٌ، فَالْآنَ ادْخُلُوهَا وَقَاسُوا شِدَّتَهَا، فَاصْبِرُوا عَلَى الْعَذَابِ أَوْ لَا تَصْبِرُوا، وَافْعَلُوا مَا شِئْتُمْ، فَالْأَمْرَانِ سَواءٌ عَلَيْكُمْ فِي عَدَمِ النفع، وقيل: أَيْضًا تَقُولُ لَهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا الْقَوْلَ، وَسَوَاءٌ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيِ: الْأَمْرَانِ سَوَاءٌ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُبْتَدَأٌ وَالْخَبَرُ مَحْذُوفٌ، أَيْ: سَوَاءٌ عَلَيْكُمُ الصَّبْرُ وَعَدَمُهُ، وَجُمْلَةُ: إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ تَعْلِيلٌ لِلِاسْتِوَاءِ، فَإِنَّ الْجَزَاءَ بِالْعَمَلِ إِذَا كَانَ وَاقِعًا حَتْمًا كَانَ الصَّبْرُ وَعَدَمُهُ سَوَاءً إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ لَمَّا فَرَغَ سُبْحَانَهُ مِنْ ذِكْرِ حَالِ الْمُجْرِمِينَ ذَكَرَ حَالَ الْمُتَّقِينَ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُسْتَأْنَفَةً، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مِنْ جُمْلَةِ مَا يُقَالُ لِلْكُفَّارِ زِيَادَةً فِي غَمِّهِمْ وَحَسْرَتِهِمْ، وَالتَّنْوِينُ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ لِلتَّفْخِيمِ فاكِهِينَ بِما آتاهُمْ رَبُّهُمْ يُقَالُ رَجُلٌ فَاكِهٌ، أَيْ: ذُو فَاكِهَةٍ، كَمَا قِيلَ: لَابِنٌ، وَتَامِرٌ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ ذَوُو فَاكِهَةٍ مِنْ فَوَاكِهِ الْجَنَّةِ، وَقِيلَ: ذَوُو نِعْمَةٍ وَتَلَذُّذٍ بِمَا صَارُوا فِيهِ مِمَّا أَعْطَاهُمُ اللَّهُ ﷿ مِمَّا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ مَعْنَى هَذَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: فاكِهِينَ بِالْأَلِفِ وَالنَّصْبِ عَلَى الْحَالِ. وَقَرَأَ خَالِدٌ: «فَاكِهُونَ» بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ خَبَرٌ بَعْدَ خَبَرٍ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ: «فَكِهِينَ»
Onlar Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem durumuna yalanlama ve alayla dalmaktadırlar. Dünya işlerine dalıp ahiretten yüz çevirdikleri de söylenmiştir. { يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا } “O gün cehennem ateşine şiddetle itilip atılırlar.” ed-Da'' (الدَّعُّ); şiddetle ve kabalıkla itmektir. 'Da'aytuhû edû'uhû da'an' (دَعَعْتُهُ أَدُعُّهُ دَعًّا) denir ki 'onu ittim' demektir. Anlamı şudur: Onlar ateşe sert ve şiddetli bir şekilde itilirler. Mukâtil şöyle demiştir: "Elleri boyunlarına bağlanır, alın saçları ayaklarıyla birleştirilir, sonra yüzüstü cehenneme itilirler." Cumhur, dāl harfinin fethası ve 'ayn harfinin şeddesiyle (يُدَعُّونَ) okumuştur. Ali, es-Sülemî, Ebû Recâ, Zeyd b. Ali ve İbnu's-Sümeyka' ise dāl harfinin sükûnu ve 'ayn harfinin şeddesiz fethasıyla (يُدْعَوْنَ) okumuşlardır; yani çağrılma kökünden olarak "ateşe çağrılırlar" demektir. { يَوْمَ } zarfı ya { يَوْمَ تَمُورُ } ifadesinden bedeldir veya bundan sonraki cümlede takdir edilen söze bağlıdır. O da şudur: { هذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِها تُكَذِّبُونَ } “'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!'” Yani cehennem ateşine şiddetle itildikleri gün onlara böyle denir; yani 'İşte gözlerinizle gördüğünüz bu ateş, dünyadayken yalanladığınız ateştir.' Onlara bu sözü söyleyenler cehennemin bekçileridir. Sonra Yüce Allah onları azarlamış veya meleklerine onları azarlamasını emrederek şöyle buyurmuştur: { أَفَسِحْرٌ هَذَا } “'Bu da mı bir büyü...?'” Gönderilen Allah'ın elçilerine ve indirilen kitaplarına dediğiniz gibi, bu görüp müşahede ettiğiniz şey de mi bir büyüdür? Burada haber mübtedanın önüne geçirilmiştir; çünkü soru konusu olan ve azar yöneltilen unsur odur. { أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ } “'...yoksa siz mi görmüyorsunuz?'” Yani dünyada hakkı görmekten kör olduğunuz gibi bundan da mı körsünüz? { اصْلَوْها فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا } “'Girin oraya; artık ister sabredin ister sabretmeyin'” Yani onu inkâr etmeniz mümkün olmayıp bunun büyü olmadığını anladığınızda ve gözlerinizde bir kusur bulunmadığına göre, şimdi oraya girin ve şiddetini çekin. Artık azaba ister sabredin ister sabretmeyin, dilediğinizi yapın; { سَواءٌ عَلَيْكُمْ } “sizin için birdir” yani fayda vermeme hususunda ikisi de aynıdır. Meleklerin onlara bu sözü de söyleyeceği söylenmiştir. 'Sevâün' (سَوَاءٌ) mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani "İki durum da birdir." Mübteda olup haberinin mahzuf olması da caizdir; yani "Sabretmeniz ile sabretmemeniz sizin için birdir." { إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” cümlesi bu eşitliğin illetidir; çünkü amellerin karşılığı mutlaka gerçekleşecekse, sabretmekle sabretmemek farksız olur. { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ } “Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler.” Yüce Allah suçluların halini zikretmeyi bitirince takva sahiplerinin halini zikretmiştir. Bu cümlenin istînâf (yeni bir başlangıç) olması caiz olduğu gibi, kâfirlerin keder ve hasretlerini artırmak için onlara söylenen sözlerden olması da caizdir. { جَنَّاتٍ } ve { وَنَعِيمٍ } kelimelerindeki tenvin tazim (yüceltme) içindir. { فاكِهِينَ بِما آتاهُمْ رَبُّهُمْ } “Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler” İncir/meyve sahibi adam için 'racülün fâkihun' (رَجُلٌ فَاكِهٌ) denir; tıpkı sütü ve hurması olana 'lâbin' ve 'tâmir' denildiği gibi. Anlamı şudur: Onlar cennet meyvelerinden meyvelere sahiptirler. Bir diğer görüşe göre; Allah'ın azze ve celle kendilerine bahşettiği hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen nimetler içerisinde sefa süren, lezzet alan kimselerdir. Bunun anlamının açıklaması daha önce geçmişti. Cumhur: { فاكِهِينَ } kelimesini elifle ve hâl olmak üzere nasb ile okumuştur. Hâlid ise haberden sonra haber olarak ref ile "fâkihûne" (فَاكِهُونَ) şeklinde okumuştur. İbn Abbâs ise: "fekihîne" (فَكِهِينَ)
16325. Metin
بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَالْفَكِهُ: طَيِّبُ النَّفْسِ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي الدُّخَانِ، وَيُقَالُ لِلْأَشِرِ وَالْبَطِرِ، وَلَا يُنَاسِبُ التَّفْسِيرُ بِهِ هُنَا وَوَقاهُمْ رَبُّهُمْ عَذابَ الْجَحِيمِ مَعْطُوفٌ عَلَى آتَاهُمْ، أَوْ عَلَى خَبَرِ إِنَّ، أَوِ الْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ بِإِضْمَارِ قَدْ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً أَيْ: يُقَالُ لَهُمْ ذَلِكَ، وَالْهَنِيءُ: مَا لَا تَنْغِيصَ فِيهِ وَلَا نَكَدَ وَلَا كَدَرَ.
şeklinde elifsiz okumuştur. 'el-Fekih' (الْفَكِهُ); Duhân sûresinde geçtiği üzere gönlü hoş olan kimsedir. Şımarık ve azgın kimse için de kullanılır; fakat buradaki tefsire bu uygun düşmez. { وَوَقاهُمْ رَبُّهُمْ عَذابَ الْجَحِيمِ } “Rableri onları cehennem azabından korumuştur” ifadesi { آتاهُمْ } kelimesine veya 'inne'nin haberine matuftur; yahut cümle 'kad' harfi takdir edilerek hâl konumunda mahallen mansubdur. { كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً } “Afiyetle yiyin, için” yani onlara böyle denilir. Henî (الْهَنِيءُ); içinde hiçbir keder, zahmet ve bulanıklık olmayan şeydir.
16326. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ ليهنئكم ما صرتم إليه هنيئا وَالْمَعْنَى: كُلُوا طَعَامًا هَنِيئًا، وَاشْرَبُوا شَرَابًا هَنِيئًا، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ هَنِيئًا فِي سُورَةِ النِّسَاءِ، وَقِيلَ: مَعْنَى هَنِيئًا: أَنَّكُمْ لَا تَمُوتُونَ مُتَّكِئِينَ عَلى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ انْتِصَابُهُ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ كُلُوا، أَوْ مِنْ مَفْعُولِ آتَاهُمْ، أَوْ مِنْ مَفْعُولِ وَقَاهُمْ، أَوْ مِنَ الْضَمِيرِ الْمُسْتَكِنِ فِي الظَّرْفِ، أَوْ مِنَ الضَّمِيرِ فِي فَاكِهِينَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: عَلى سُرُرٍ بِضَمِّ الرَّاءِ الْأُولَى. وقرأ أبو السمال: بِفَتْحِهَا، وَالسُّرُرُ: جَمْعُ سَرِيرٍ. وَالْمَصْفُوفَةُ: الْمُتَّصِلُ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ حَتَّى تَصِيرَ صَفًّا وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ أَيْ:
ez-Zeccâc şöyle demiştir: "Yani ulaştığınız nimetler size afiyet olsun." Anlamı şudur: Afiyetle yiyecek yiyin, afiyetle içecek için. 'Henîen' kelimesinin tefsiri Nisâ sûresinde geçmişti. 'Henîen'in anlamının: "Siz orada ölmeyeceksiniz" demek olduğu da söylenmiştir. { مُتَّكِئِينَ عَلى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ } “Dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmış olarak...” ifadesi { كُلُوا } fiilinin failinden, veya { آتاهُمْ } fiilinin mef'ûlünden, veya { وَقاهُمْ } fiilinin mef'ûlünden, veya zarftaki müstetir zamirden, yahut { فاكِهِينَ } kelimesindeki zamirden hâl olarak mansubdur. Cumhur: { عَلى سُرُرٍ } ifadesini birinci rā harfinin zammesiyle okumuştur. Ebü's-Semmâl ise fetha ile okumuştur. es-Surur (السُّرُرُ); 'serîr' (taht) kelimesinin çoğuludur. el-Masfûfe (الْمَصْفُوفَةُ) ise; saf oluşturacak şekilde birbirine bitiştirilmiş olanlardır. { وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ } “Onları iri gözlü hurilerle eşleştirdik.” yani:
16327. Metin
قَرَنَّاهُمْ بِهَا. قَالَ يُونُسُ بْنُ حَبِيبٍ: تَقُولُ الْعَرَبُ زَوَّجْتُهُ امْرَأَةً وَتَزَوَّجْتُ بِامْرَأَةٍ، وَلَيْسَ مِنْ كَلَامِ الْعَرَبِ زَوَّجْتُهُ بِامْرَأَةٍ. قَالَ: وَقَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى: وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ أَيْ: قَرَنَّاهُمْ بِهِنَّ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: زَوَّجْتُهُ بِامْرَأَةٍ لُغَةُ أَزْدِ شَنُوءَةَ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ الْحُورِ الْعِينِ فِي سُورَةِ الدُّخَانِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: بِحُورٍ عِينٍ مِنْ غَيْرِ إِضَافَةٍ. وَقَرَأَ عِكْرِمَةُ بِإِضَافَةِ الْحُورِ إِلَى الْعِينِ.
Onları hurilerle birleştirdik/eşleştirdik. Yûnus b. Habîb şöyle demiştir: "Araplar 'zevvectühü'mraeten' (ona bir kadın nikahladım) ve 'tezevvectü bi'mraetin' (bir kadınla evlendim) derler; fakat 'zevvectühü bi'mraetin' Arapların kelamından değildir." O şöyle devam etmiştir: "Yüce Allah'ın { وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ } âyeti de 'onları onlarla birleştirdik' demektir." el-Ferrâ ise: "'Zevvectühü bi'mraetin' kullanımı Ezd-i Şenûe kabilesinin lehçesidir" demiştir. Hûr-i 'în ifadesinin tefsiri Duhân sûresinde geçmişti. Cumhur: { بِحُورٍ عِينٍ } ifadesini tamlamasız (sıfat-mevsuf olarak) okumuştur. İkrime ise hûr kelimesini 'în kelimesine izâfe ederek (isim tamlaması olarak) okumuştur.
16328. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالطُّورِ قَالَ: جَبَلٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ كَثِيرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَوْفٍ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «الطُّورُ: جَبَلٌ مِنْ جِبَالِ الْجَنَّةِ» وَكَثِيرٌ: ضَعِيفٌ جِدًّا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ قَالَ: فِي الْكِتَابِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «الْبَيْتُ الْمَعْمُورُ فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ يَدْخُلُهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ، لَا يَعُودُونَ إليه حتى تقوم الساعة» ، وفي الصحيحين وغير هما: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قال في حديث الإسراء بعد مجاوزه إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ: «ثُمَّ رُفِعَ إِلَيَّ الْبَيْتُ الْمَعْمُورُ، وَإِذَا هُوَ يَدْخُلُهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ، لَا يَعُودُونَ إِلَيْهِ» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ الْأَنْبَارِيِّ فِي الْمَصَاحِفِ، عَنْ أَبِي الطُّفَيْلِ أَنَّ ابْنَ الْكَوَّاءِ سَأَلَ عَلِيًّا عَنِ الْبَيْتِ الْمَعْمُورِ فَقَالَ: ذلك الضراح بيت فوق سبع سماوات تَحْتَ الْعَرْشِ يَدْخُلُهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ، ثُمَّ لَا يَعُودُونَ إِلَيْهِ أَبَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ نَحْوَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عمر وَرَفَعَهُ. قَالَ: إِنَّ الْبَيْتَ الْمُعْمُورَ لَبِحِيَالِ الْكَعْبَةِ، لَوْ سَقَطَ مِنْهُ شَيْءٌ لَسَقَطَ عَلَيْهَا، يُصَلِّي فِيهِ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفًا، ثُمَّ لَا يَعُودُونَ إِلَيْهِ. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ نَحْوَهُ، وَضَعَّفَ إِسْنَادَهُ السُّيُوطِيُّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ رَاهَوَيْهِ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ فِي الْعَظَمَةِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ فِي قَوْلِهِ: وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ قَالَ:
İbn Ebî Hâtim ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Abbâs'tan { وَالطُّورِ } âyeti hakkında: "Bir dağdır" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Merdûye, Kesîr b. Abdillâh b. Avf'tan, o babasından, o da dedesinden Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Tûr, cennet dağlarından bir dağdır." Kesîr ise son derece zayıftır. İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ } âyeti hakkında: "Kitaptadır" dediğini rivayet etmiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdûye ve Şu'ab'da el-Beyhakî Enes'ten Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Beyt-i Ma'mûr yedinci semadadır; oraya her gün yetmiş bin melek girer, kıyamet kopuncaya kadar bir daha oraya dönmezler." Sahîhayn ve diğerlerinde Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem İsrâ hadisinde yedinci semaya geçtikten sonra şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sonra bana Beyt-i Ma'mûr gösterildi. Meğer oraya her gün yetmiş bin melek giriyor ve bir daha oraya dönmüyorlarmış." Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve el-Mesâhif'te İbnü'l-Enbârî Ebü't-Tufeyl'den rivayet ettiklerine göre İbnü'l-Kevvâ, Ali'ye Beyt-i Ma'mûr'u sordu. O da şöyle dedi: "O, ed-Dırâh'tır; yedi kat semanın üstünde, Arş'ın altındaki bir evdir. Oraya her gün yetmiş bin melek girer, sonra kıyamet gününe kadar oraya ebediyen dönmezler." İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan da benzerini rivayet etmiştir. İbn Merdûye, Abdullah b. Ömer'den merfû olarak rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: "Beyt-i Ma'mûr Kâbe'nin tam hizasındadır; şayet ondan bir şey düşecek olsa Kâbe'nin üzerine düşerdi. Orada her gün yetmiş bin [melek] namaz kılar, sonra bir daha oraya dönmezler." Taberânî ve İbn Merdûye İbn Abbâs'tan benzerini rivayet etmişlerdir, Süyûtî ise senedini zayıf saymıştır. İbn Râhûye, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, el-Azame'de Ebû'ş-Şeyh, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve Şu'ab'da el-Beyhakî, Ali b. Ebî Tâlib'den Yüce Allah'ın { وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ } âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
16329. Metin
السَّمَاءُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ فِي قَوْلِهِ:
"Semadır." Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'den Yüce Allah'ın şu âyeti hakkında rivayet etmişlerdir:
16330. Metin
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ قَالَ: بَحْرٌ فِي السَّمَاءِ تَحْتَ الْعَرْشِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الْمَسْجُورُ: الْمَحْبُوسُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ: الْمَسْجُورُ:
{ وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ } O: "Arş'ın altında semada bulunan bir denizdir" demiştir. İbn Cerîr, İbn Ömer'den de benzerini rivayet etmiştir. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "el-Mescûr; hapsedilmiş, alıkonulmuş olandır." İbnü'l-Münzir ondan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "el-Mescûr;
16331. Metin
الْمُرْسَلُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً قَالَ: تَحَرَّكُ، وَفِي قَوْلِهِ: يَوْمَ يُدَعُّونَ قَالَ: يُدْفَعُونَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا: يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا قَالَ: يُدْفَعُ فِي أَعْنَاقِهِمْ حَتَّى يَرِدُوا النَّارَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً أَيْ: لَا تَمُوتُونَ فِيهَا، فَعِنْدَهَا قَالُوا: أَفَما نَحْنُ بِمَيِّتِينَ- إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ «١» .
salıverilmiş olandır." İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim yine ondan { يَوْمَ تَمُورُ السَّماءُ مَوْراً } âyeti hakkında: "Çalkalanıp hareket eder" dediğini; { يَوْمَ يُدَعُّونَ } âyeti hakkında da: "İtilirler" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim yine ondan { يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلى نارِ جَهَنَّمَ دَعًّا } âyeti hakkında: "Ateşe varıncaya kadar enselerinden itilirler" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim yine ondan Yüce Allah'ın { كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً } âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Yani orada ölmezsiniz. İşte o vakit: { أَفَما نَحْنُ بِمَيِّتِينَ - إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ } «١» 'Biz ilk ölümümüzden başka artık ölmeyecek miyiz ve bize azap edilmeyecek mi?' dediler."
16332. Metin
[سورة الطور (٥٢) : الآيات ٢١ الى ٣٤]
[Tûr Sûresi (52), Âyetler 21-34]
16333. Metin
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمانٍ أَلْحَقْنا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَما أَلَتْناهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِما كَسَبَ رَهِينٌ (٢١) وَأَمْدَدْناهُمْ بِفاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢٢) يَتَنازَعُونَ فِيها كَأْساً لَا لَغْوٌ فِيها وَلا تَأْثِيمٌ (٢٣) وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ (٢٤) وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ (٢٥)
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمانٍ أَلْحَقْنا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَما أَلَتْناهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِما كَسَبَ رَهِينٌ (٢١) وَأَمْدَدْناهُمْ بِفاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢٢) يَتَنازَعُونَ فِيها كَأْساً لَا لَغْوٌ فِيها وَلا تَأْثِيمٌ (٢٣) وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ (٢٤) وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ (٢٥) } “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar var ya; işte onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden hiçbir şey de eksiltmedik. Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir. Onlara canlarının çektiği meyve ve etten bol bol verdik. Orada bir kadeh kapışırlar ki onda ne boş bir laf vardır ne de günaha sokma! Kendilerine ait, sanki sedefinde saklı inci gibi civanlar etraflarında pervane olur. Birbirlerine dönüp soruşurlar:”
16334. Metin
قالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنا مُشْفِقِينَ (٢٦) فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنا وَوَقانا عَذابَ السَّمُومِ (٢٧) إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ (٢٨) فَذَكِّرْ فَما أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ (٢٩) أَمْ يَقُولُونَ شاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ (٣٠)
{ قالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنا مُشْفِقِينَ (٢٦) فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنا وَوَقانا عَذابَ السَّمُومِ (٢٧) إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ (٢٨) فَذَكِّرْ فَما أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ (٢٩) أَمْ يَقُولُونَ شاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ (٣٠) } “Derler ki: 'Doğrusu biz daha önce ailemiz içinde korku içindeydik. Allah bize lütufta bulundu ve bizi o kavurucu azaptan korudu. Şüphesiz biz önceden O'na yalvarırdık. Muhakkak O, iyiliği bol, çok merhametli olandır.' Artık öğüt ver; sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Yoksa onlar: 'Bir şairdir; onun zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetliyoruz' mu diyorlar?”
16335. Metin
قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ (٣١) أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهذا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طاغُونَ (٣٢) أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ (٣٣) فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كانُوا صادِقِينَ (٣٤)
{ قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ (٣١) أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهذا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طاغُونَ (٣٢) أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ (٣٣) فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كانُوا صادِقِينَ (٣٤) } “De ki: 'Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.' Yoksa akılları mı bunu onlara emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur? Yoksa: 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler. Eğer doğru sözlü iseler onun benzeri bir söz getirsinler!”
16336. Metin
لَمَّا فَرَغَ سُبْحَانَهُ مِنْ ذِكْرِ أَهْلِ الْجَنَّةِ عَلَى الْعُمُومِ ذَكَرَ حَالَ طَائِفَةٍ مِنْهُمْ عَلَى الْخُصُوصِ، فَقَالَ: وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمانٍ أَلْحَقْنا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَالْمَوْصُولُ مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ أَلْحَقْنا بِهِمْ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَنْصُوبًا بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ، أَيْ: وَأَكْرَمْنَا الَّذِينَ آمَنُوا، وَيَكُونُ «أَلْحَقْنَا» مُفَسِّرًا لِهَذَا الْفِعْلِ الْمُقَدَّرِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ:
Yüce Allah genel olarak cennet ehlini zikretmeyi bitirince, onlardan özel bir zümrenin halini zikrederek şöyle buyurmuştur: { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمانٍ أَلْحَقْنا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ } “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar var ya; işte onların nesillerini de kendilerine kattık.” İsm-i mevsûl mübtedadır, haberi ise { أَلْحَقْنا بِهِمْ } cümlesidir. Takdir edilen bir fiille mansub olması da caizdir; yani "İman edenlere ikram ettik" takdirinde olur ve { أَلْحَقْنا } bu mukadder fiili tefsir eder. Cumhur:
16337. Metin
وَاتَّبَعَتْهُمْ بِإِسْنَادِ الْفِعْلِ إِلَى الذُّرِّيَّةِ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو: «أَتْبَعْنَاهُمْ» بِإِسْنَادِ الْفِعْلِ إِلَى الْمُتَكَلِّمِ، كَقَوْلِهِ:
{ وَاتَّبَعَتْهُمْ } kelimesini fiili zürriyete isnad ederek okumuştur. Ebû Amr ise: { ألحقنا } âyetinde olduğu gibi fiili mütekellime isnad ederek "etba'nâhüm" (أَتْبَعْنَاهُمْ) şeklinde okumuştur.
16338. Metin
ألحقنا. وقرأ الجمهور: ذُرِّيَّتُهُمْ بِالْإِفْرَادِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ وَأَبُو عَمْرٍو وَيَعْقُوبُ عَلَى الْجَمْعِ، وَجُمْلَةُ:
Cumhur: { ذُرِّيَّتُهُمْ } kelimesini müfred olarak okumuştur. Nâfi', İbn Âmir, Ebû Amr ve Ya'kûb ise cem (çoğul) olarak okumuşlardır. Cümle olarak:
16339. Metin
وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ معطوف على آمنوا، أو معترضة، و «بِإِيمانٍ» مُتَعَلِّقٌ بِالِاتِّبَاعِ، وَمَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ:
{ وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ } ifadesi { آمَنُوا } fiiline matuftur veya itirâziyyedir (ara cümledir). { بِإِيمانٍ } ifadesi ise tâbi olma fiiline bağlıdır. Bu âyetin anlamı şudur:
16340. Metin
أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ يَرْفَعُ ذُرِّيَّةَ الْمُؤْمِنِ إِلَيْهِ وَإِنْ كَانُوا دُونَهُ فِي الْعَمَلِ لِتَقَرَّ عَيْنُهُ، وَتَطِيبَ نَفْسُهُ، بِشَرْطِ أَنْ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ، فَيَخْتَصُّ ذَلِكَ بِمَنْ يَتَّصِفُ بِالْإِيمَانِ مِنَ الذُّرِّيَّةِ وَهُمُ الْبَالِغُونَ دُونَ الصِّغَارِ، فَإِنَّهُمْ وَإِنْ كَانُوا لَاحِقِينَ بِآبَائِهِمْ فَبِدَلِيلٍ آخَرَ غَيْرِ هَذِهِ الْآيَةِ. وَقِيلَ: إِنَّ الذُّرِّيَّةَ تُطْلَقُ عَلَى الْكِبَارِ وَالصِّغَارِ كَمَا هُوَ الْمَعْنَى اللُّغَوِيُّ، فَيَلْحَقُ بِالْآبَاءِ الْمُؤْمِنِينَ صِغَارُ ذَرِّيَّتِهِمْ وَكِبَارُهُمْ، وَيَكُونُ قَوْلُهُ: بِإِيمانٍ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: بِإِيمَانٍ مِنَ الْآبَاءِ. وَقِيلَ: إِنَّ الضَّمِيرَ فِي «بِهِمْ» رَاجِعٌ إِلَى الذُّرِّيَّةِ الْمَذْكُورَةِ أَوَّلًا، أَيْ: أَلْحَقَنَا بِالذُّرِّيَّةِ الْمُتَّبِعَةِ لِآبَائِهِمْ بِإِيمَانٍ ذُرِّيَّتَهُمْ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالَّذِينِ آمَنُوا الْمُهَاجِرُونَ وَالْأَنْصَارُ فَقَطْ، وَظَاهِرُ الْآيَةِ الْعُمُومُ، وَلَا يُوجِبُ تَخْصِيصَهَا بِالْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ كَوْنُهُمُ السَّبَبَ فِي نُزُولِهَا إِنْ صَحَّ ذَلِكَ، فَالِاعْتِبَارُ بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ وَما أَلَتْناهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ قرأ الجمهور بفتح اللام من أَلَتْناهُمْ وقرأ ابن كثير بكسرها،
Allah Teâlâ'nın, gözü aydın olsun ve gönlü ferahlasın diye -amelleri bakımından kendisinden daha aşağıda olsalar bile- müminin zürriyetini kendi mertebesine yükseltmesidir; şu şartla ki onların da mümin olmaları gerekir. Bu durumda bu [hüküm], zürriyetten iman vasfını taşıyan kimselere has olur ki bunlar da küçük çocuklar değil, bülûğa ermiş olanlardır. Zira küçükler, babalarına katılacak olsalar bile bu, mezkûr âyetin dışındaki başka bir delille [sabit] olur. Bir diğer görüşe göre: Sözlük anlamında olduğu gibi zürriyet kelimesi hem büyüklere hem de küçüklere ıtlak olunur (kapsar). Dolayısıyla mümin babalara zürriyetlerinin küçükleri de büyükleri de ilhak edilir. Bu takdirde { بِإِيمانٍ } kavli hâl olarak nasb mahallinde olur, yani 'babaların imanı sebebiyle' demektir. Bir diğer görüşe göre: { بِهِمْ } ifadesindeki zamir, başta zikredilen zürriyete râcidir; yani 'iman ile babalarına uyan o zürriyete kendi zürriyetlerini ilhak ettik' demektir. Bir diğer görüşe göre: { الَّذِينَ آمَنُوا } ifadesinden maksat sadece Muhacirler ve Ensâr'dır. Oysa âyetin zâhiri umum (genellik) ifade eder. Nüzul sebebi Muhacirler ve Ensâr olsa bile -şayet bu rivayet sahih ise- bu durum âyetin onlara tahsis edilmesini gerektirmez; zira muteber olan sebebin hususiliği değil, lafzın umumiliğidir.1 { وَما أَلَتْناهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ } “Onların amellerinden hiçbir şey eksiltmedik” âyetindeki { أَلَتْناهُمْ } kelimesinin lâm harfini cumhur fetha ile okumuş, İbn Kesîr ise kesre ile okumuştur,
16341. Metin
أَيْ: وَمَا نَقَصْنَا الْآبَاءَ بِإِلْحَاقِ ذُرِّيَّتِهِمْ بِهِمْ مِنْ ثَوَابِ أَعْمَالِهِمْ شَيْئًا، فَضَمِيرُ الْمَفْعُولِ عَائِدٌ إِلَى الَّذِينَ آمَنُوا. وَقِيلَ:
yani: Zürriyetlerini kendilerine katmakla babaların kendi amel sevaplarından hiçbir şey eksiltmedik. Dolayısıyla mef'ûl zamiri iman edenlere dönmektedir. Bir diğer görüşe göre:
16342. Metin
الْمَعْنَى: وَمَا نَقَصْنَا الذرية من أعمالهم لِقِصَرِ أَعْمَارِهِمْ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَقَدْ قَدَّمْنَا تَحْقِيقَ مَعْنَى لَاتَهُ وَأَلَاتَهُ فِي سُورَةِ الْحُجُرَاتِ. وَقَرَأَ ابْنُ هُرْمُزَ «١» آلَتْنَاهُمْ بِالْمَدِّ، وَهُوَ لُغَةٌ. قَالَ فِي الصِّحَاحِ: يُقَالُ: مَا آلَتَهُ مِنْ عَمَلِهِ شَيْئًا، أَيْ: مَا نَقَصَهُ كُلُّ امْرِئٍ بِما كَسَبَ رَهِينٌ رهين بِمَعْنَى مَرْهُونٍ، وَالظَّاهِرُ أَنَّهُ عَامٌّ، وَأَنَّ كُلَّ إِنْسَانٍ مُرْتَهَنٌ بِعَمَلِهِ، فَإِنْ قَامَ بِهِ عَلَى الْوَجْهِ الَّذِي أَمَرَهُ اللَّهُ بِهِ فَكَّهُ وَإِلَّا أهلكه. وقيل: هو بمعنى راهن، كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ دَائِمٌ ثَابِتٌ. وَقِيلَ: هَذَا خَاصٌّ بِالْكُفَّارِ لِقَوْلِهِ: كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ رَهِينَةٌ- إِلَّا أَصْحابَ الْيَمِينِ «٢» ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ مَا أَمَدَّهُمْ بِهِ مِنَ الْخَيْرِ فَقَالَ: وَأَمْدَدْناهُمْ بِفاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ أَيْ: زِدْنَاهُمْ عَلَى مَا كَانَ لَهُمْ مِنَ النَّعِيمِ بِفَاكِهَةٍ مُتَنَوِّعَةٍ، وَلَحْمٍ مِنْ أَنْوَاعِ اللُّحْمَانِ مِمَّا تَشْتَهِيهِ أَنْفُسُهُمْ وَيَسْتَطِيبُونَهُ يَتَنازَعُونَ فِيها كَأْساً أَيْ: يَتَعَاطَوْنَ وَيَتَنَاوَلُونَ كَأْسًا، وَالْكَأْسُ: إِنَاءُ الْخَمْرِ، وَيُطْلَقُ عَلَى كُلِّ إِنَاءٍ مَمْلُوءٍ مَنْ خَمْرٍ أَوْ غَيْرِهِ، فَإِذَا فَرَغَ لَمْ يُسَمَّ كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيها وَلا تَأْثِيمٌ قَالَ الزَّجَّاجُ: لَا يَجْرِي بَيْنَهُمْ مَا يُلْغِي وَلَا مَا فيه إثم يَجْرِي بَيْنَ مَنْ يَشْرَبُ الْخَمْرَ فِي الدُّنْيَا، وَالتَّأْثِيمُ: تَفْعِيلٌ مِنَ الْإِثْمِ، وَالضَّمِيرُ فِي فِيها رَاجِعٌ إِلَى الْكَأْسِ، وَقِيلَ: «لَا لَغْوٌ فِيها» أَيْ: فِي الْجَنَّةِ وَلَا يَجْرِي فِيهَا مَا فيها إِثْمٌ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ:
Anlam: Ömürlerinin kısalığı sebebiyle zürriyetin amellerinden hiçbir şey eksiltmedik, demektir; fakat birinci görüş daha evlâdır. 'Lâte' (لَاتَهُ) ve 'elâte' (أَلَاتَهُ) fiillerinin anlamının tahkikini Hucurât sûresinde zikretmiştik. İbn Hürmüz «١» med ile 'âletnâhüm' (آلَتْنَاهُمْ) şeklinde okumuştur ki bu da bir lehçedir. es-Sıhâh'ta şöyle denir: 'Mâ âletehû min amelihî şey'en' denir ki 'onun amelinden hiçbir şey eksiltmedi' demektir. { كُلُّ امْرِئٍ بِما كَسَبَ رَهِينٌ } “Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir.” Rehîn (رَهِينٌ); merhûn (rehin bırakılmış) anlamındadır. Zahir olan bunun genel olmasıdır; her insan kendi ameline karşılık rehindir. Eğer Allah'ın kendisine emrettiği şekilde amelini yerine getirirse kendini kurtarır, aksi takdirde kendini helak eder. Rehîn'in râhin (sabit, daim) anlamında olduğu, yani herkes kazandığı şeyle daim ve sabit kalır anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun kâfirlere has olduğu da söylenmiştir; zira Yüce Allah: { كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ رَهِينَةٌ - إِلَّا أَصْحابَ الْيَمِينِ } «٢» “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir; ancak amel defterleri sağdan verilenler müstesna” buyurmuştur. Sonra Yüce Allah onlara lütfettiği hayırları zikrederek şöyle buyurmuştur: { وَأَمْدَدْناهُمْ بِفاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ } “Onlara canlarının çektiği meyve ve etten bol bol verdik.” Yani sahip oldukları nimetlere ilaveten, canlarının çektiği ve hoşlandıkları türlü meyveleri ve çeşitli etleri onlara fazlasıyla verdik. { يَتَنازَعُونَ فِيها كَأْساً } “Orada bir kadeh kapışırlar” yani bir kadehi birbirlerine uzatıp alırlar. el-Ke's (الْكَأْسُ); şarap kadehidir; ayrıca şarap veya başka bir şeyle dolu olan her kaba da denir. Boş olduğu zaman ise 'ke's' diye isimlendirilmez. { لَا لَغْوٌ فِيها وَلا تَأْثِيمٌ } “ki onda ne boş bir laf vardır ne de günaha sokma!” ez-Zeccâc şöyle demiştir: Dünyada içki içenlerin arasında geçen boş sözler ve günaha sokan şeyler onların arasında cereyan etmez. Te'sîm (التَّأْثِيمُ); 'ism' (günah) kökünden tef'îl babıdır. { فِيها } ifadesindeki zamir kadehe dönmektedir. { لَا لَغْوٌ فِيها } ifadesinin 'cennette boş laf ve içinde günah olan şeyler cereyan etmez' anlamına geldiği de söylenmiştir; fakat birinci görüş daha evlâdır. İbn Kuteybe şöyle demiştir:
16343. Metin
لَا تَذْهَبُ بِعُقُولِهِمْ فَيَلْغَوْا كَمَا يَكُونُ مِنْ خَمْرِ الدُّنْيَا، وَلَا يَكُونُ مِنْهُمْ مَا يُؤَثِّمُهُمْ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: «لَا تَأْثِيمٌ» أَيْ: لَا كَذِبَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: لَا لَغْوٌ فِيها وَلا تَأْثِيمٌ بِالرَّفْعِ وَالتَّنْوِينِ فِيهِمَا. وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ بِفَتْحِهِمَا مِنْ غَيْرِ تَنْوِينٍ. قَالَ قَتَادَةُ: اللَّغْوُ: الْبَاطِلُ. وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: لَا فُضُولَ فيها. وقال سعيد ابن الْمُسَيَّبِ: لَا رَفَثَ فِيهَا. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: لَا سِبَابَ وَلَا تَخَاصُمَ فِيهَا. وَالْجُمْلَةُ فِي محل نصب على الحال صفة لكأسا وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمانٌ لَهُمْ أَيْ: يَطُوفُ عَلَيْهِمْ بِالْكَأْسِ وَالْفَوَاكِهِ وَالطَّعَامِ وَغَيْرِ ذَلِكَ مَمَالِيكٌ لَهُمْ، وَقِيلَ: أَوْلَادُهُمْ كَأَنَّهُمْ فِي الْحُسْنِ وَالْبَهَاءِ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ أَيْ: مَسْتُورٌ مَصُونٌ فِي الصَّدَفِ لَمْ تَمَسَّهُ الْأَيْدِي. قَالَ الْكِسَائِيُّ: كَنَنْتُ الشَّيْءَ: سَتَرْتُهُ وَصُنْتُهُ مِنَ الشَّمْسِ، وَأَكْنَنْتُهُ: جَعَلْتُهُ فِي الْكِنِّ، وَمِنْهُ: كَنَنْتُ الْجَارِيَةَ، وَأَكْنَنْتُهَا، فَهِيَ مَكْنُونَةٌ وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ أَيْ: يَسْأَلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فِي الْجَنَّةِ عَنْ حَالِهِ، وَمَا كَانَ فِيهِ مِنْ تَعَبِ الدُّنْيَا وَخَوْفِ الْعَاقِبَةِ، فَيَحْمَدُونَ اللَّهَ الَّذِي أَذْهَبَ عَنْهُمُ الْحَزَنَ وَالْخَوْفَ وَالْهَمَّ، وَمَا كَانُوا فِيهِ مِنَ الْكَدِّ وَالنَّكَدِ بِطَلَبِ الْمَعَاشِ وَتَحْصِيلِ مَا لَا بُدَّ مِنْهُ مِنَ الرِّزْقِ. وَقِيلَ: يَقُولُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ:
Dünya şarabında olduğu gibi onların akıllarını başlarından almaz ki saçmalasınlar; onlardan kendilerini günaha sokacak bir davranış da sâdır olmaz. Dahhâk: "{ لَا تَأْثِيمٌ } yalan yoktur demektir" demiştir. Cumhur: { لَا لَغْوٌ فِيها وَلا تَأْثِيمٌ } ifadesini her iki kelimede ref ve tenvin ile okumuştur. İbn Kesîr ve İbn Muhaysın ise tenvinsiz fetha ile okumuşlardır. Katâde: "Lağv; bâtıldır" demiştir. Mukâtil b. Hayyân: "Orada fuzuli söz yoktur" demiştir. Saîd b. el-Müseyyeb: "Orada müstehcen söz yoktur" demiştir. İbn Zeyd: "Orada sövüşme ve çekişme yoktur" demiştir. Cümle, 'ke'sen' kelimesinin sıfatı olarak mahallen mansub bir hâldir. { وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمانٌ لَهُمْ } “Kendilerine ait civanlar etraflarında pervane olur.” Yani onlara ait hizmetçiler etraflarında kadeh, meyveler, yemekler ve benzeri şeylerle dönüp dolaşırlar. Bunların onların çocukları olduğu da söylenmiştir. { كَأَنَّهُمْ } Güzellik ve parlaklıkta sanki onlar; { لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ } “sedefinde saklı inci gibidir.” Yani sedef içinde örtülüp saklanmış, el değmemiş [inciler gibidir]. el-Kisâî şöyle demiştir: 'Kenkentü'ş-şey'e'; bir şeyi güneşten örtüp korudum demektir. 'Eknentühû' ise onu örtünün/korunağın içine koydum demektir; nitekim 'kenentü'l-câriyete ve eknentühâ fehiye meknûnetün' (cariyeyi saklayıp korudum, o da saklanmıştır) denir. { وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ } “Birbirlerine dönüp soruşurlar” yani cennette birbirlerine hallerini, dünyada çektikleri sıkıntıları ve sonlarının ne olacağına dair korkularını sorarlar. Böylece kendilerinden üzüntüyü, korkuyu, kederi, geçim derdini ve zorunlu rızkı elde etmek için çektikleri yorgunluk ve meşakkati gideren Allah'a hamdederler. Birbirlerine şöyle dedikleri de söylenmiştir:
16344. Metin
بِمَ صِرْتُمْ فِي هَذِهِ الْمَنْزِلَةِ الرَّفِيعَةِ؟ وَقِيلَ: إِنَّ التَّسَاؤُلَ بَيْنَهُمْ عِنْدَ الْبَعْثِ مِنَ الْقُبُورِ. وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِدَلَالَةِ السِّيَاقِ عَلَى أَنَّهُمْ قَدْ صَارُوا فِي الْجَنَّةِ، وَجُمْلَةُ قالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنا مُشْفِقِينَ مُسْتَأْنَفَةٌ جَوَابُ سُؤَالٍ مُقَدَّرٍ، كَأَنَّهُ قِيلَ: مَاذَا قَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عِنْدَ التَّسَاؤُلِ؟ فَقِيلَ: قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ، أَيْ: قَبْلَ الْآخِرَةِ، وَذَلِكَ فِي الدُّنْيَا فِي أَهْلِنَا خَائِفِينَ وَجِلِينَ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ، أَوْ كُنَّا خَائِفِينَ مِنْ عِصْيَانِ اللَّهِ فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنا بِالْمَغْفِرَةِ وَالرَّحْمَةِ أَوْ بِالتَّوْفِيقِ لِطَاعَتِهِ وَوَقانا عَذابَ السَّمُومِ يَعْنِي عَذَابَ جَهَنَّمَ، وَالسَّمُومُ مِنْ أَسْمَاءِ جَهَنَّمَ، كذا قال
[Birbirlerine:] “Bu yüce mertebeye ne ile ulaştınız?” [diye sorarlar.] Bir görüşe göre de aralarındaki bu karşılıklı soru sorma kabirlerden diriliş esnasındadır.1 Birinci görüş, bağlamın onların artık cennete girmiş olduklarına delalet etmesi sebebiyle daha evlâdır.2 { قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ } “Dediler ki: 'Doğrusu biz daha önce ailemiz içinde [iken sonumuzdan] korkardık'” cümlesi müste'nefe (yeni bir başlangıç) olup takdirî bir sorunun cevabıdır. Sanki: “Birbirleriyle söyleşirlerken birbirlerine ne dediler?” denilmiş, buna karşılık: { قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ } “Dediler ki: 'Doğrusu biz daha önce...'” yani ahiretten önce, dünyadayken, ailemizin içindeyken Allah'ın azabından korkar ve çekinirdik; yahut Allah'a isyan etmekten korkardık [denilmiştir]. { فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا } “Allah da bize lütufta bulundu”, yani bağışlama ve merhamet ile yahut Kendisine itaate muvaffak kılmak suretiyle [lütufta bulundu], { وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ } “ve bizi o iliklere işleyen kavurucu azaptan korudu”, yani cehennem azabından [korudu]. es-Semûm (السَّمُومُ), cehennemin isimlerindendir; nitekim [şöyle] demiştir
16345. Metin
الْحَسَنُ وَمُقَاتِلٌ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَأَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ عَذَابُ النَّارِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: سُمُومُ جَهَنَّمَ مَا يُوجَدُ مِنْ حَرِّهَا.
Hasan ve Mukâtil böyle demiştir. el-Kelbî ve Ebû Ubeyde: "Ateşin azabıdır" demişlerdir. ez-Zeccâc ise: "Cehennemin semûmu; onun sıcaklığından hissedilen şeydir" demiştir.
16346. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: السَّمُومُ بِالنَّهَارِ، وَقَدْ يَكُونُ بِاللَّيْلِ، وَالْحَرُورُ بِاللَّيْلِ، وَقَدْ يَكُونُ بِالنَّهَارِ، وَقَدْ يُسْتَعْمَلُ السَّمُومُ فِي لَفْحِ الْبَرْدِ، وَفِي لَفْحِ الشَّمْسِ وَالْحَرِّ أَكْثَرَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "es-Semûm (kavurucu rüzgâr) gündüz olur, bazen gece de olabilir; el-Harûr ise gece olur, bazen gündüz de olabilir. Semûm kelimesi soğuğun yakıcılığı için de kullanılabilir; fakat güneşin ve sıcağın yakıcılığı için kullanımı daha yaygındır." Şairin şu sözü de bundandır:
16347. Metin
الْيَوْمَ يَوْمٌ بَارِدٌ سَمُومُهُ ... مَنْ جَزِعَ الْيَوْمَ فَلَا أَلُومُهُ
"Bugün, rüzgârı dondurucu soğuk olan bir gündür ... Bugün sızlanıp feryat edeni kınamam."
16348. Metin
وَقِيلَ: سُمِّيَتِ الرِّيحُ سَمُومًا لِأَنَّهَا تَدْخُلُ الْمَسَامَّ إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ أَيْ: نُوَحِّدُ اللَّهَ وَنَعْبُدُهُ، أَوْ نَسْأَلُهُ أَنْ يَمُنَّ عَلَيْنَا بِالْمَغْفِرَةِ وَالرَّحْمَةِ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ، وَقَرَأَ نَافِعٌ وَالْكِسَائِيُّ بِفَتْحِهَا، أَيْ لِأَنَّهُ، وَالْبَرُّ: كَثِيرُ الْإِحْسَانِ، وَقِيلَ: اللَّطِيفُ، وَالرَّحِيمُ: كَثِيرُ الرَّحْمَةِ لِعِبَادِهِ فَذَكِّرْ فَما أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ أَيِ: اثْبُتْ عَلَى مَا أَنْتَ عَلَيْهِ مِنَ الْوَعْظِ وَالتَّذْكِيرِ، وَالْبَاءُ متعلّقة بمحذوف هو حال، أي: ما أنت متلبسا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ الَّتِي أَنْعَمَ بِهَا عَلَيْكَ مِنْ رَجَاحَةِ الْعَقْلِ وَالنُّبُوَّةِ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ، وَقِيلَ: بِمَحْذُوفٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ الْكَلَامُ، أَيْ: مَا أَنْتَ في حَالَ إِذْكَارِكَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ، وَقِيلَ: الْبَاءُ سَبَبِيَّةٌ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَضْمُونِ الْجُمْلَةِ الْمَنْفِيَّةِ، وَالْمَعْنَى: انْتَفَى عَنْكَ الْكِهَانَةُ وَالْجُنُونُ بِسَبَبِ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَيْكَ، كَمَا تَقُولُ: مَا أَنَا بِمُعْسِرٍ بِحَمْدِ اللَّهِ. وَقِيلَ: الْبَاءُ لِلْقَسَمِ مُتَوَسِّطَةٌ بَيْنَ اسْمِ مَا وَخَبَرِهَا، وَالتَّقْدِيرُ:
Rüzgâra, gözeneklere (mesâm) nüfuz ettiği için semûm dendiği de söylenmiştir. { إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ } “Doğrusu biz daha önce O'na dua ediyorduk” yani Allah'ı birliyor ve O'na ibadet ediyorduk; yahut bize mağfiret ve rahmetle lütufta bulunmasını O'ndan diliyorduk. { إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ } “Şüphesiz O, iyiliği bol olandır, çok merhametlidir.” Âlimlerin çoğunluğu hemzenin kesresiyle istînâf olarak okumuştur. Nâfi ve Kisâî ise fethasıyla [ennehû şeklinde], yani "çünkü O" anlamında okumuşlardır. el-Berr; ihsanı çok olan demektir. Lütufkâr (el-Latîf) olduğu da söylenmiştir. er-Rahîm ise kullarına merhameti çok olan demektir. { فَذَكِّرْ فَما أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكاهِنٍ وَلا مَجْنُونٍ } “O halde sen öğüt verip hatırlat! Çünkü sen, Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhinsin ne de bir mecnun.” Yani üzerinde bulunduğun vaaz ve hatırlatma görevine sebatla devam et. [Ayeteki] bâ harf-i cerri, hâl olan mahzuf bir kelimeye mütealliktir; yani akıl üstünlüğü ve peygamberlikten ibaret olan Rabbine ait nimetle donatılmış olarak sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnunsun. Sözün delalet ettiği mahzuf bir anlama müteallik olduğu da söylenmiştir; yani sen Rabbinin nimetiyle hatırlatmada bulunduğun sırada ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Bir görüşe göre de bâ harf-i cerri sebebiyyedir ve olumsuz cümlenin muhtevasına mütealliktir; anlamı şöyledir: Allah'ın sana olan nimeti sebebiyle kâhinlik ve mecnunluk senden nefyedilmiştir (uzaklaştırılmıştır); nitekim senin: "Allah'a hamdolsun ki darda değilim" demen gibidir. Bâ harf-i cerrinin, mâ'nın ismi ile haberi arasında yer alan kasem (yemin) için olduğu da söylenmiştir; takdiri ise şöyledir:
16349. Metin
مَا أَنْتَ وَنِعْمَةِ اللَّهِ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ، وَالْكَاهِنُ: هُوَ الَّذِي يُوهِمُ أَنَّهُ يَعْلَمُ الْغَيْبَ مِنْ دُونِ وَحْيٍ، أَيْ: لَيْسَ مَا تَقُولُهُ كِهَانَةٌ، فَإِنَّكَ إِنَّمَا تَنْطِقُ بِالْوَحْيِ الَّذِي أَمَرَكَ اللَّهُ بِإِبْلَاغِهِ. وَالْمَقْصُودُ مِنَ الْآيَةِ رَدُّ مَا كَانَ يَقُولُهُ الْمُشْرِكُونَ: إِنَّهُ كَاهِنٌ أَوْ مَجْنُونٌ أَمْ يَقُولُونَ شاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ «أَمْ» هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْخِلَافُ هَلْ هِيَ مُقَدَّرَةٌ بِبَلْ وَالْهَمْزَةِ، أَوْ بِبَلْ وَحْدَهَا. قَالَ الْخَلِيلُ: هِيَ هُنَا لِلِاسْتِفْهَامِ. قَالَ سِيبَوَيْهِ:
Allah'ın nimetine andolsun ki sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnunsun. Kâhin; vahiy olmaksızın gaybı bildiği vehmini uyandıran kimsedir. Yani senin söylediklerin bir kâhinlik değildir; zira sen ancak Allah'ın tebliğ etmeni emrettiği vahyi konuşmaktasın. Ayetten maksat, müşriklerin: "O bir kâhindir yahut mecnundur" şeklindeki sözlerini reddetmektir. { أَمْ يَقُولُونَ شاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ } “Yoksa onlar: '[O] bir şairdir; onun zamanın felaketlerine uğramasını gözetliyoruz' mu diyorlar?” [Buradaki] "em" münkatıadır. Daha önce geçtiği üzere, [bunun] 'bel' ve hemze takdirinde mi, yoksa sadece 'bel' takdirinde mi olduğu konusunda ihtilaf vardır. Halîl: "Burada istifham (soru) içindir" demiştir. Sîbeveyh ise:
16350. Metin
خُوطِبَ الْعِبَادُ بِمَا جَرَى فِي كَلَامِهِمْ. قَالَ النَّحَّاسُ: يُرِيدُ سِيبَوَيْهِ أَنَّ «أَمْ» فِي كَلَامِ الْعَرَبِ لِلْخُرُوجِ مِنْ حديث إلى حديث، و «نتربص» في محل رفع صفة لشاعر، و «ريب الْمَنُونِ» : صُرُوفُ الدَّهْرِ، وَالْمَعْنَى: نَنْتَظِرُ بِهِ حَوَادِثَ الْأَيَّامِ فَيَمُوتُ كَمَا مَاتَ غَيْرُهُ، أَوْ يَهْلِكَ كَمَا هَلَكَ مَنْ قَبْلَهُ، وَالْمَنُونُ يَكُونُ بِمَعْنَى الدَّهْرِ، وَيَكُونُ بِمَعْنَى الْمَنِيَّةِ. قَالَ الْأَخْفَشُ: الْمَعْنَى نَتَرَبَّصُ إِلَى رَيْبِ الْمَنُونِ، فَحُذِفَ حَرْفُ الْجَرِّ، كَمَا تَقُولُ: قَصَدْتُ زَيْدًا، وَقَصَدْتُ إِلَى زَيْدٍ، وَمِنْ هَذَا قَوْلُ الشَّاعِرُ:
"Kullara, kendi konuşmalarında cereyan eden üslupla hitap edilmiştir" demiştir. Nehhâs şöyle der: Sîbeveyh, Arap kelamında "em" edatının bir sözden diğer söze geçmek için olduğunu kastetmektedir. "Neterabbasu" [fiili], "şâir" kelimesinin ref mahallindeki sıfatıdır. "Raybü'l-menûn" ise zamanın felaketleri demektir. Anlamı: "Onun başına günlerin hadiselerinin gelmesini bekliyoruz; böylece başkalarının öldüğü gibi o da ölür veya kendisinden öncekilerin helak olduğu gibi o da helak olur" şeklindedir. el-Menûn kelimesi zaman (dehr) anlamına geldiği gibi, ölüm (meniyye) anlamına da gelir. Ahfeş: "Anlamı, 'zamanın felaketlerine kadar gözetliyoruz' şeklindedir; tıpkı 'Kasadtü Zeyden' ve 'Kasadtü ilâ Zeydin' demen gibi harf-i cer hazfedilmiştir" demiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
16351. Metin
تَرَبَّصْ بِهَا رَيْبَ الْمَنُونِ لَعَلَّهَا ... تُطَلَّقُ يوما أو يموت حليلها
"Onun için zamanın felaketlerini gözetle, olur ki ... bir gün boşanır yahut kocası ölür."
16352. Metin
وقول أبي ذؤيب الهذلي:
Ebû Züeyb el-Hüzelî'nin şu sözü de [öyledir]:
16353. Metin
أمن المنون وريبه تَتَوَجَّعُ ... وَالدَّهْرُ لَيْسَ بِمُعْتِبٍ مَنْ يَجْزَعُ
"Ölümden ve onun felaketlerinden dolayı mı acı çekiyorsun? ... Oysa zaman, feryat edip sızlanandan razı olup [halini] düzeltecek değildir."
16354. Metin
قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: الْمَنُونُ وَاحِدٌ لَا جَمْعَ لَهُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: يَكُونُ وَاحِدًا وَجَمْعًا. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: هُوَ جَمْعٌ لَا وَاحِدَ لَهُ. ثُمَّ أَمَرَهُ سُبْحَانَهُ أَنْ يُجِيبَ عَنْهُمْ، فَقَالَ: قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ أَيِ:
el-Asmaî: "el-Menûn tekildir, çoğulu yoktur" demiştir. el-Ferrâ: "Hem tekil hem çoğul olur" demiştir. el-Ahfeş ise: "O, tekili olmayan bir çoğuldur" demiştir. Sonra Allah Subhânehu [Peygamberine] onlara cevap vermesini emrederek şöyle buyurdu: { قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ } “De ki: 'Bekleyin! Doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.'” Yani:
16355. Metin
انْتَظِرُوا مَوْتِي أَوْ هَلَاكِي، فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ لِمَوْتِكُمْ أَوْ هَلَاكِكُمْ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «نَتَرَبَّصُ» بِإِسْنَادِ الْفِعْلِ إِلَى جماعة المتكلمين. وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ. أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهذا أَيْ: بَلْ
"Benim ölümümü veya helakimi bekleyin; şüphesiz ben de sizinle beraber sizin ölümünüzü veya helakinizi bekleyenlerdenim." Âlimlerin çoğunluğu fiili mütekellim çoğula isnat ederek «نَتَرَبَّصُ» şeklinde okumuştur. Zeyd b. Ali ise meçhul bina ile okumuştur. { أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلامُهُمْ بِهذا } “Yoksa akılları mı onlara bunu emrediyor?” Yani bilakis,
16356. Metin
أتأمرهم عقولهم بهذا الكلام المتناقض، فإن الْكَاهِنَ هُوَ الْمُفْرِطُ فِي الْفِطْنَةِ وَالذَّكَاءِ، وَالْمَجْنُونُ: هُوَ ذَاهِبُ الْعَقْلِ فَضْلًا عَنْ أَنْ يَكُونَ لَهُ فِطْنَةٌ وَذَكَاءٌ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: كانت عظماء قريش توصف بالأحلام، وَجَاوَزُوا الْحَدَّ فِي الْعِنَادِ، فَقَالُوا مَا قَالُوا، وهذه الاضطرابات مِنْ شَيْءٍ إِلَى شَيْءٍ مَعَ الِاسْتِفْهَامِ كَمَا هُوَ مَدْلُولُ «أَمِ» الْمُنْقَطِعَةِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ مَا تَعَقَّبَهَا أَشْنَعُ مِمَّا تَقَدَّمَهَا، وَأَكْثَرُ جُرْأَةً وَعِنَادًا أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ أَيِ: اخْتَلَقَ الْقُرْآنَ مِنْ جِهَةِ نَفْسِهِ وَافْتَعَلَهُ، وَالتَّقَوُّلُ لَا يُسْتَعْمَلُ إِلَّا فِي الْكَذِبِ فِي الْغَالِبِ، وَإِنْ كَانَ أَصْلُهُ تَكَلُّفَ الْقَوْلِ، وَمِنْهُ اقْتَالَ عَلَيْهِ، وَيُقَالُ اقتال عليه: بمعنى تحكّم، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :
akılları mı onlara bu çelişkili sözü emrediyor? Çünkü kâhin, anlayış ve zekâda aşırı ileri giden kimsedir; mecnun ise anlayış ve zekâ sahibi olmak bir yana, aklı gitmiş kimsedir. el-Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler: 'Kureyş'in ileri gelenleri akıl ve sağduyu (ahlâm) ile nitelenirdi, ancak inatta haddi aştılar ve söyledikleri şeyleri söylediler' demişlerdir. Münkatıa olan «em» edatının delalet ettiği üzere, soruyla birlikte bir şeyden diğerine bu şekilde geçişler, sonra gelen şeyin öncekinden daha çirkin, daha cüretkâr ve daha inatçı olduğuna delalet eder. { أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ } “Yoksa 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar?” Yani Kur'an'ı kendi tarafından uydurdu ve düzüp koştu [mu diyorlar]? Tekavvul (تَقَوُّل) kelimesi, aslı söz söylemeye zorlanmak (tekellüf) olsa da çoğunlukla sadece yalan hakkında kullanılır. Bir kimseye tahakküm etmek anlamında kullanılan "iktâle aleyhi" ifadesi de bundandır. "İktâle aleyhi" denir ki hükmetti, baskı kurdu demektir. Şairin şu sözü de «١» bundandır:
16357. Metin
وَمَنْزِلَةٍ فِي دَارِ صِدْقٍ وَغِبْطَةٍ ... وَمَا اقْتَالَ فِي حُكْمٍ عَلَيَّ طَبِيبُ
"Doğruluk ve gıpta yurdunda bir makamda ... hiçbir tabip bana hükmedip zorbalık yapmadı."
16358. Metin
ثم أضرب سبحانه عن قولهم: تَقَوَّلَهُ وَانْتَقَلَ إِلَى مَا هُوَ أَشَدُّ شَنَاعَةً عَلَيْهِمْ فَقَالَ: بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ أَيْ: سَبَبُ صُدُورِ هَذِهِ الْأَقْوَالِ. الْمُتَنَاقِضَةِ عَنْهُمْ كَوْنُهُمْ كُفَّارًا لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ، وَلَا يُصَدِّقُونَ مَا جَاءَ بِهِ رَسُولُهُ ﷺ. ثُمَّ تَحَدَّاهُمْ سُبْحَانَهُ وَأَلْزَمَهُمُ الْحُجَّةَ فَقَالَ: فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ أَيْ: مِثْلِ الْقُرْآنِ فِي نَظْمِهِ، وَحُسْنِ بَيَانِهِ، وَبَدِيعِ أُسْلُوبِهِ إِنْ كانُوا صادِقِينَ فِيمَا زَعَمُوا مِنْ قَوْلِهِمْ: إِنَّ مُحَمَّدًا ﷺ تَقَوَّلَهُ وَجَاءَ بِهِ مِنْ جِهَةِ نَفْسِهِ مَعَ أَنَّهُ كَلَامٌ عَرَبِيٌّ، وَهُمْ رُؤُوسُ الْعَرَبِ وَفُصَحَاؤُهُمْ وَالْمُمَارِسُونَ لِجَمِيعِ الْأَوْضَاعِ الْعَرَبِيَّةِ مِنْ نَظْمٍ وَنَثْرٍ.
Sonra Allah Subhânehu onların "Onu kendisi uydurdu" sözünden sarf-ı nazar ederek kendileri hakkında daha da çirkin olan şeye intikal etti ve şöyle buyurdu: { بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ } “Hayır, onlar inanmazlar.” Yani bu çelişkili sözlerin onlardan sâdır olmasının sebebi, onların Allah'a inanmayan ve Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiğini tasdik etmeyen kâfirler olmalarıdır. Sonra Allah Subhânehu onlara meydan okudu ve aleyhlerine delili kesinleştirip şöyle buyurdu: { فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ } “Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir söz getirsinler!” Yani nazmında, güzel beyanında ve eşsiz üslubunda Kur'an'ın bir benzerini [getirsinler], { إِنْ كانُوا صادِقِينَ } “eğer doğru sözlü iseler”; Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu uydurduğu ve kendi tarafından getirdiği şeklindeki iddialarında [doğru iseler]. Oysa o, Arapça bir kelamdır; onlar ise Arapların reisleri, en fasihi ve şiiriyle düz yazısıyla tüm Arapça anlatım biçimlerini en iyi tatbik edenleridir.
16359. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَهَنَّادٌ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: «إِنَّ اللَّهَ لَيَرْفَعُ ذُرِّيَّةَ الْمُؤْمِنِ مَعَهُ فِي دَرَجَتِهِ فِي الْجَنَّةِ وَإِنْ كَانُوا دُونَهُ فِي العمل لتقرّ بهم عَيْنُهُ. ثُمَّ قَرَأَ:
Saîd b. Mansûr, Hennâd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmişlerdir: «Allah, cennette müminin gözü aydın olsun diye, amelde onun derecesine ulaşamamış olsalar bile zürriyetini cennette onunla beraber aynı dereceye yükseltir.» Sonra şu ayeti okudu:
16360. Metin
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ» الْآيَةَ. وَأَخْرَجَهُ الْبَزَّارُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ مَرْفُوعًا. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: «إِذَا دَخَلَ الرَّجُلُ الْجَنَّةَ سَأَلَ عَنْ أَبَوَيْهِ وَزَوْجَتِهِ وَوَلَدِهِ، فَيُقَالُ:
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ } “İman edenler ve zürriyetleri de...” [ayetini sonuna kadar okudu]. Bezzâr ve İbn Merdûye bunu ondan merfû olarak rivayet etmişlerdir. Taberânî ve İbn Merdûye yine ondan Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «Kişi cennete girdiğinde anne babasını, eşini ve çocuğunu sorar. Kendisine:
16361. Metin
إِنَّهُمْ لَمْ يَبْلُغُوا دَرَجَتَكَ وَعَمَلَكَ، فَيَقُولُ: يَا رَبِّ قَدْ عَمِلْتُ لِي وَلَهُمْ، فَيُؤْمَرُ بِإِلْحَاقِهِمْ بِهِ» وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ الْآيَةَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ فِي زَوَائِدِ الْمُسْنَدِ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إِنَّ الْمُؤْمِنِينَ وَأَوْلَادَهُمْ فِي الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الْمُشْرِكِينَ وَأَوْلَادَهُمْ فِي النَّارِ» ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالَّذِينَ آمَنُوا الْآيَةَ. وَإِسْنَادُهُ هَكَذَا. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ: حَدَّثَنَا عُثْمَانُ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عُثْمَانَ، عَنْ زَاذَانَ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ: «سَأَلَتْ خَدِيجَةُ النَّبِيَّ ﷺ عَنْ وَلَدَيْنِ مَاتَا لَهَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: هُمَا فِي النَّارِ، فَلَمَّا رَأَى الْكَرَاهَةَ فِي وَجْهِهَا قَالَ: لَوْ رَأَيْتِ مَكَانَهُمَا لَأَبْغَضْتِهِمَا، قَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ فَوَلَدِي مِنْكَ. قَالَ: فِي الْجَنَّةِ، قَالَ: ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: إن الْمُؤْمِنِينَ وَأَوْلَادَهُمْ فِي الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الْمُشْرِكِينَ وَأَوْلَادَهُمْ فِي النَّارِ، ثُمَّ قَرَأَ: وَالَّذِينَ آمَنُوا» الْآيَةَ. وَقَالَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ فِي الْمُسْنَدِ: حَدَّثَنَا يَزِيدُ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، عَنْ عَاصِمِ بْنِ أَبِي النَّجُودِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إن اللَّهَ لَيَرْفَعُ الدَّرَجَةَ لِلْعَبْدِ الصَّالِحِ فِي الْجَنَّةِ، فيقول: يا ربّ
«... 'Onlar senin derecene ve ameline ulaşamadılar' denilir. O da: 'Rabbim! Ben hem kendim için hem de onlar için amel ettim' der. Bunun üzerine onların da onun yanına katılması emredilir.» İbn Abbâs { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ } “İman edenler ve zürriyetleri de kendilerine tâbi olanlar...” [ayetini sonuna kadar] okudu. Abdullah b. Ahmed, Zevâidü'l-Müsned'de Ali b. Ebî Tâlib'den rivayet ettiğine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz müminler ve çocukları cennettedir; müşrikler ve çocukları ise cehennemdedir.» Sonra Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) { وَالَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler...” [ayetini sonuna kadar] okudu. Bunun senedi şöyledir: Abdullah b. Ahmed dedi ki: Bize Osmân b. Ebî Şeybe rivayet etti, bize Muhammed b. Fudayl rivayet etti, Muhammed b. Osmân'dan, o Zâzân'dan, o da Ali b. Ebî Tâlib'den şöyle dediğini nakletti: «Hatice, Câhiliye döneminde ölen iki çocuğu hakkında Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) sordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): 'Onlar cehennemdedir' buyurdu. Onun yüzündeki hoşnutsuzluğu/üzüntüyü görünce: 'Şayet onların [bulunduğu] yeri görseydin onlardan nefret ederdin' buyurdu. Hatice: 'Ey Allah'ın Resûlü! Senden olan çocuğum [nerededir]?' dedi. O da: 'Cennettedir' buyurdu. [Ali] dedi ki: Sonra Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: 'Müminler ve çocukları cennettedir; müşrikler ve çocukları ise cehennemdedir.' Sonra { وَالَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenler...” [ayetini sonuna kadar] okudu.» İmam Ahmed Müsned'de şöyle demiştir: Bize Yezîd rivayet etti, bize Hammâd b. Seleme rivayet etti, Âsım b. Ebi'n-Nucûd'dan, o Ebû Hureyre'den rivayet ettiğine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz Allah, cennette salih kulun derecesini yükseltir. Kul: 'Rabbim!1
16362. Metin
مِنْ أَيْنَ لِي هَذَا، فَيَقُولُ: بِاسْتِغْفَارِ وَلَدِكَ لَكَ» . وَإِسْنَادُهُ صَحِيحٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْحَاكِمُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَما أَلَتْناهُمْ قَالَ: مَا نَقَصْنَاهُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ لَا لَغْوٌ فِيها يَقُولُ:
Bu bana nereden geldi?' der. Allah da: 'Çocuğunun senin için mağfiret dilemesi sayesindedir' buyurur.» Senedi sahihtir. İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim, İbn Abbâs'tan { وَما أَلَتْناهُمْ } [ifadesi hakkında]: "Onlardan eksiltmedik" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hâtim ondan { لَا لَغْوٌ فِيها } “Orada boş bir söz yoktur” [ifadesi hakkında] şöyle dediğini nakletmiştir:
16363. Metin
بَاطِلٌ وَلا تَأْثِيمٌ يَقُولُ: كَذِبٌ. وَأَخْرَجَ الْبَزَّارُ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ اشْتَاقُوا إِلَى الْإِخْوَانِ، فَيَجِيءُ سَرِيرُ هَذَا حَتَّى يُحَاذِيَ سَرِيرَ هَذَا، فَيَتَحَدَّثَانِ فَيَتَّكِئُ ذَا وَيَتَّكِئُ ذَا فيتحدّثان بما كانوا في الدنيا، فيقول أحد هما: يَا فُلَانُ تَدْرِي أَيَّ يَوْمٍ غَفَرَ اللَّهُ لَنَا؟ يَوْمَ كُنَّا فِي مَوْضِعِ كَذَا وَكَذَا، فَدَعَوْنَا اللَّهَ فَغَفَرَ لَنَا» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: لَوْ فَتَحَ اللَّهُ عَلَى أهل الأرض من عذاب السموم قد الْأُنْمُلَةِ لَأَحْرَقَتِ الْأَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حاتم عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ قَالَ: اللَّطِيفُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ إِسْحَاقَ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ: أَنَّ قُرَيْشًا لَمَّا اجْتَمَعُوا إِلَى دَارِ النَّدْوَةِ فِي أَمْرِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمُ: احْبِسُوهُ فِي وَثَاقٍ، تربّصوا بِهِ الْمَنُونَ حَتَّى يَهْلِكَ كَمَا هَلَكَ مَنْ قَبْلَهُ مِنَ الشُّعَرَاءِ: زُهَيْرٌ وَالنَّابِغَةُ، إِنَّمَا هُوَ كَأَحَدِهِمْ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ فِي ذَلِكَ أَمْ يَقُولُونَ شاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: رَيْبَ الْمَنُونِ قَالَ: الْمَوْتُ.
Bâtıl [söz yoktur]; { وَلا تَأْثِيمٌ } “ve günaha sokma da yoktur” [ifadesi hakkında]: Yalan [yoktur], demiştir. Bezzâr, Enes'ten Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Cennet ehli cennete girdiğinde din kardeşlerini özlerler. Bunun üzerine birinin tahtı gelir, diğerinin tahtıyla yan yana durur. İkisi konuşurlar; biri yaslanır, diğeri de yaslanır ve dünyada geçirdikleri halleri konuşurlar. Biri diğerine: 'Ey filan! Allah'ın bizi hangi gün bağışladığını biliyor musun? Falan falan yerde bulunduğumuz, Allah'a dua ettiğimiz ve O'nun da bizi bağışladığı gündür' der.» İbnu'l-Münzir, Âişe'den şöyle dediğini nakletmiştir: «Allah yeryüzü halkı üzerine kavurucu semûm azabından parmak ucu kadar bir miktar açacak olsaydı, yeryüzünü ve üzerindekileri yakıp kavururdu.» İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan O'nun: { إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ } “Şüphesiz O, iyiliği bol olandır” kavli hakkında: "Lütufkârdır (el-Latîf)" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn İshâk ve İbn Cerîr ondan şunu nakletmişlerdir: Kureyş, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) meselesi hakkında Dâru'n-Nedve'de toplandığında içlerinden bir sözcü: "Onu bağlayıp hapsedin, kendisinden önceki Züheyr ve Nâbiga gibi şairlerin helak olduğu gibi onun da helak olmasını bekleyin; o da ancak onlardan birisi gibidir" dedi. Bunun üzerine Allah bu hususta: { أَمْ يَقُولُونَ شاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ } “Yoksa onlar: '[O] bir şairdir; onun zamanın felaketlerine uğramasını gözetliyoruz' mu diyorlar?” [ayetini] indirdi. İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim yine ondan { رَيْبَ الْمَنُونِ } hakkında: "Ölüm" dediğini rivayet etmişlerdir.
16364. Metin
[سورة الطور (٥٢) : الآيات ٣٥ الى ٤٩]
[Tûr Sûresi (52), Âyetler: 35-49]
16365. Metin
أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخالِقُونَ (٣٥) أَمْ خَلَقُوا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ (٣٦) أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ (٣٧) أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٣٨) أَمْ لَهُ الْبَناتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ (٣٩)
{ أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخالِقُونَ (٣٥) أَمْ خَلَقُوا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ (٣٦) أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ (٣٧) أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (٣٨) أَمْ لَهُ الْبَناتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ (٣٩) } “Yoksa onlar bir yaratan olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir? (35) Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmazlar. (36) Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa hâkim ve hükümran olanlar kendileri midir? (37) Yoksa onların, [göğe çıkıp] üzerinde [vahyi] dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri apaçık bir delil getirsin! (38) Yoksa kızlar O'na da oğullar size mi? (39)”
16366. Metin
أَمْ تَسْئَلُهُمْ أَجْراً فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (٤٠) أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤١) أَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ (٤٢) أَمْ لَهُمْ إِلهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٤٣) وَإِنْ يَرَوْا كِسْفاً مِنَ السَّماءِ ساقِطاً يَقُولُوا سَحابٌ مَرْكُومٌ (٤٤)
{ أَمْ تَسْئَلُهُمْ أَجْراً فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (٤٠) أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤١) أَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ (٤٢) أَمْ لَهُمْ إِلهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٤٣) وَإِنْ يَرَوْا كِسْفاً مِنَ السَّماءِ ساقِطاً يَقُولُوا سَحابٌ مَرْكُومٌ (٤٤) } “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borç altında mı eziliyorlar? (40) Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar? (41) Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl o inkâr edenlerin kendileri tuzağa düşürülecek olanlardır. (42) Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir. (43) Gökten bir parçanın düştüğünü görseler: 'Üst üste yığılmış bir buluttur' derler. (44)”
16367. Metin
فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ (٤٥) يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئاً وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤٦) وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذاباً دُونَ ذلِكَ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٤٧) وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ (٤٨) وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبارَ النُّجُومِ (٤٩)
{ فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ (٤٥) يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئاً وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤٦) وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذاباً دُونَ ذلِكَ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٤٧) وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ (٤٨) وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبارَ النُّجُومِ (٤٩) } “Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak! (45) O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez ve onlara yardım da edilmez. (46) Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap da vardır; fakat onların çoğu bilmezler. (47) Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et! (48) Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışında da O'nu tesbih et! (49)”
16368. Metin
قَوْلُهُ: أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ «أَمْ» هَذِهِ هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ كَمَا تَقَدَّمَ فِيمَا قَبْلَهَا، وَكَمَا سَيَأْتِي فِيمَا بَعْدَهَا، أَيْ: بَلْ أَخُلِقُوا عَلَى هَذِهِ الْكَيْفِيَّةِ الْبَدِيعَةِ وَالصَّنْعَةِ الْعَجِيبَةِ مِنْ غَيْرِ خَالِقٍ لَهُمْ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ: أَخُلِقُوا بَاطِلًا لِغَيْرِ شَيْءٍ لَا يُحَاسَبُونَ وَلَا يُؤْمَرُونَ وَلَا يُنْهَوْنَ؟! وَجَعَلَ مِنْ بِمَعْنَى اللَّامِ. قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: أَمْ خُلِقُوا عَبَثًا وَتُرِكُوا سُدًى لَا يُؤْمَرُونَ وَلَا يُنْهَوْنَ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ أَبٍ وَلَا أُمٍّ، فَهُمْ كَالْجَمَادِ لَا يَفْهَمُونَ وَلَا تَقُومُ عَلَيْهِمْ حُجَّةٌ أَمْ هُمُ الْخالِقُونَ أَيْ: بَلْ أَيَقُولُونَ هُمُ الْخَالِقُونَ لِأَنْفُسِهِمْ، فَلَا يُؤْمَرُونَ وَلَا يُنْهَوْنَ مَعَ أَنَّهُمْ يُقِرُّونَ أَنَّ اللَّهَ خَالِقُهُمْ، وَإِذَا أَقَرُّوا لَزِمَتْهُمُ الْحُجَّةُ أَمْ خَلَقُوا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَهُمْ لَا يَدَّعُونَ ذَلِكَ فَلَزِمَتْهُمُ الْحُجَّةُ، وَلِهَذَا أَضْرَبَ عَنْ هَذَا وَقَالَ: بَلْ لَا يُوقِنُونَ أَيْ: لَيْسُوا عَلَى يَقِينٍ مِنَ الْأَمْرِ، بَلْ يَخْبِطُونَ فِي ظُلُمَاتِ الشَّكِّ فِي وَعْدِ اللَّهِ وَوَعِيدِهِ أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَبِّكَ أَيْ: خَزَائِنُ أَرْزَاقِ الْعِبَادِ، وَقِيلَ: مَفَاتِيحُ الرَّحْمَةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَقُولُ: أَبِأَيْدِيهِمْ مفاتيح ربك بالرسالة فيضعونها حيث شاؤوا؟
{ أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ } “Yoksa onlar bir yaratan olmaksızın mı yaratıldılar?” ayetindeki «em», kendisinden öncekilerde geçtiği ve sonrakilerde de geleceği üzere münkatıadır; yani bilakis onlar bu eşsiz keyfiyet ve şaşırtıcı yaratılış üzere kendilerini yaratan biri olmaksızın mı yaratıldılar? ez-Zeccâc şöyle demiştir: "Yani hesaba çekilmeyecek, emredilip nehyedilmeyecek şekilde bir hiç uğruna bâtıl olarak mı yaratıldılar?" ez-Zeccâc "min" harfini lâm anlamında kılmıştır. İbn Keysân: "Yoksa boş yere yaratılıp emredilmeden ve nehyedilmeden başıboş mu bırakıldılar?" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Anlamı, yoksa onlar bir anne ve baba olmaksızın mı yaratıldılar ki cemâdat (cansız varlıklar) gibi olsunlar da ne anlasınlar ne de aleyhlerine bir hüccet ikame edilsin? { أَمْ هُمُ الْخالِقُونَ } “Yoksa yaratanlar kendileri midir?” Yani yoksa kendilerini bizzat kendilerinin yarattığını mı söylüyorlar ki emredilip nehyedilmesinler; oysa onlar Allah'ın kendilerini yarattığını ikrar etmektedirler. İkrar ettiklerinde ise aleyhlerine delil kesinleşmiş olur. { أَمْ خَلَقُوا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ } “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?” Oysa onlar bunu iddia etmemektedirler; dolayısıyla aleyhlerine delil kesinleşmiştir. İşte bu yüzden [Allah] bundan sarf-ı nazar ederek şöyle buyurdu: { بَلْ لَا يُوقِنُونَ } “Hayır, onlar kesin olarak inanmazlar.” Yani onlar meseleden kesin bir bilgi (yakîn) üzere değillerdir; bilakis Allah'ın vaadi ve tehdidi hususunda şüphe karanlıklarında bocalayıp dururlar. { أَمْ عِنْدَهُمْ خَزائِنُ رَبِّكَ } “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” Yani kulların rızık hazineleri [onların yanında mıdır]? Rahmetin anahtarları olduğu da söylenmiştir. Mukâtil: "Rabbinin peygamberlik anahtarları onların elinde midir ki onu diledikleri yere koysunlar? demektedir" demiştir.
16369. Metin
وَكَذَا قَالَ عِكْرِمَةُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: خَزَائِنُ الْمَطَرِ والرزق أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ أَيِ: الْمُسَلَّطُونَ الْجَبَّارُونَ.
İkrime de böyle demiştir. el-Kelbî ise: "Yağmur ve rızık hazineleri [onların yanında mıdır?]" demiştir. { أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ } “Yoksa hâkim ve hükümran olanlar kendileri midir?” Yani zorba ve egemen olanlar onlar mıdır?
16370. Metin
قَالَ فِي الصِّحَاحِ: الْمُسَيْطِرُ: الْمُسَلَّطُ عَلَى الشَّيْءِ لِيُشْرِفَ عَلَيْهِ، وَيَتَعَهَّدَ أَحْوَالَهُ، وَيَكْتُبَ عَمَلَهُ، وَأَصْلُهُ مِنَ السَّطْرِ لِأَنَّ الْكِتَابَ يسطّر. وقال أبو عبيدة: تسيطرت عَلَيَّ: اتَّخَذْتَنِي خَوَلًا لَكَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ «الْمُصَيْطِرُونَ» بِالصَّادِ الْخَالِصَةِ، وَقَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَحُمَيْدٌ وَمُجَاهِدٌ وَقُنْبُلٌ وَهِشَامٌ بِالسِّينِ الْخَالِصَةِ، وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنْ حَفْصٍ، وَقَرَأَ خَلَّادٌ «١» بِصَادٍ مُشَمَّةٍ زَايًا أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ أَيْ: بَلْ أَيَقُولُونَ إِنَّ لَهُمْ سُلَّمًا مَنْصُوبًا إِلَى السَّمَاءِ يَصْعَدُونَ بِهِ، وَيَسْتَمِعُونَ فِيهِ كَلَامَ الْمَلَائِكَةِ وَمَا يُوحَى إِلَيْهِمْ، وَيَصِلُونَ بِهِ إِلَى عِلْمِ الْغَيْبِ كَمَا يَصِلُ إِلَيْهِ مُحَمَّدٌ ﷺ بِطَرِيقِ الْوَحْيِ. وَقَوْلِهِ: فِيهِ صِفَةٌ لِسُلَّمٍ، وَهِيَ لِلظَّرْفِيَّةِ عَلَى بَابِهَا، وَقِيلَ: هِيَ بِمَعْنَى عَلَى، أَيْ: يَسْتَمِعُونَ عَلَيْهِ كَقَوْلِهِ: وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ «٢» قَالَهُ الْأَخْفَشُ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: يَسْتَمِعُونَ بِهِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى: أَنَّهُمْ كَجِبْرِيلَ الَّذِي يَأْتِي النَّبِيَّ ﷺ بِالْوَحْيِ، وَقِيلَ: هِيَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: صَاعِدِينَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ إِنِ ادَّعَى ذَلِكَ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ أَيْ: بِحُجَّةٍ وَاضِحَةٍ ظَاهِرَةٍ أَمْ لَهُ الْبَناتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ أَيْ: بَلْ أَتَقُولُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ. سَفَّهَ سُبْحَانَهُ أَحْلَامَهُمْ، وَضَلَّلَ عُقُولَهُمْ وَوَبَّخَهُمْ، أَيْ: أَيُضِيفُونَ إِلَى اللَّهِ الْبَنَاتِ وَهِيَ أَضْعَفُ الصِّنْفَيْنِ، وَيَجْعَلُونَ لِأَنْفُسِهِمُ الْبَنِينَ وَهُمْ أَعْلَاهُمَا، وَفِيهِ إِشْعَارٌ بِأَنَّ مَنْ كَانَ هَذَا رَأْيُهُ فَهُوَ بِمَحَلٍّ سَافِلٍ فِي الْفَهْمِ وَالْعَقْلِ، فَلَا يُسْتَبْعَدُ مِنْهُ إِنْكَارُ الْبَعْثِ وَجَحْدُ التَّوْحِيدِ. ثُمَّ رَجَعَ سُبْحَانَهُ إِلَى خِطَابِ رَسُولِهِ ﷺ فَقَالَ: أَمْ تَسْئَلُهُمْ أَجْراً أَيْ: بَلْ أَتَسْأَلُهُمْ أَجْرًا يَدْفَعُونَهُ إِلَيْكَ عَلَى تَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ أَيْ: مِنَ الْتِزَامِ غَرَامَةٍ تَطْلُبُهَا مِنْهُمْ مُثْقَلُونَ، أَيْ: مَجْهُودُونَ بِحَمْلِهِمْ ذَلِكَ الْمَغْرَمَ الثَّقِيلَ. قَالَ قَتَادَةُ: يَقُولُ: هَلْ سَأَلْتَ هَؤُلَاءِ الْقَوْمَ أَجْرًا يجهدهم فَلَا يَسْتَطِيعُونَ الْإِسْلَامَ أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ أَيْ: بَلْ أَيَدَّعُونَ أَنَّ عِنْدَهُمْ عِلْمَ الْغَيْبِ، وَهُوَ مَا فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ فَهُمْ يَكْتُبُونَ لِلنَّاسِ مَا أَرَادُوا مِنْ عِلْمِ الْغَيْبِ. قَالَ قَتَادَةُ: هَذَا جَوَابٌ لِقَوْلِهِمْ: نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ يَقُولُ اللَّهُ: أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ حَتَّى عَلِمُوا أَنَّ مُحَمَّدًا يَمُوتُ قَبْلَهُمْ فَهُمْ يكتبون. قال ابن قتيبة: معنى يكتبون يحاكمون بِمَا يَقُولُونَ أَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً أَيْ: مَكْرًا بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَيُهْلِكُونَهُ بِذَلِكَ الْمَكْرِ فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ أَيِ: الْمَمْكُورُ بِهِمُ، الْمَجْزِيُّونَ بِكَيْدِهِمْ، فَضَرَرُ كَيْدِهِمْ يَعُودُ عَلَيْهِمْ وَلا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ وَقَدْ قَتَلَهُمُ اللَّهُ فِي يَوْمِ بَدْرٍ، وَأَذَلَّهُمْ فِي غَيْرِ مَوْطِنٍ، وَمَكَرَ سُبْحَانَهُ بِهِمْ: وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْماكِرِينَ «٣» أَمْ لَهُمْ إِلهٌ غَيْرُ اللَّهِ أَيْ:
es-Sıhâh'ta şöyle denir: el-Müsaytır; bir şeyi denetlemek, durumlarını gözetmek ve amelini yazmak üzere onun üzerine musallat kılınan (yetkili kılınan) kimsedir. Aslı "satır" kelimesindendir; çünkü kitap satır satır yazılır. Ebû Ubeyde: "Tesaytarte aleyye: Beni kendine köle edindin demektir" demiştir. Âlimlerin çoğunluğu «الْمُصَيْطِرُونَ» kelimesini halis sâd ile okumuştur. İbn Muhaysın, Humeyd, Mücâhid, Kunbul ve Hişâm halis sîn ile okumuşlardır; bu kıraat Hafs'tan da rivayet edilmiştir. Hallâd «١» ise zâ harfi hissettirilen bir sâd ile (işmâm ile) okumuştur. { أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ } “Yoksa onların, üzerinde dinledikleri bir merdivenleri mi var?” Yani bilakis onlar, göğe dikilmiş ve onunla yukarı çıktıkları, meleklerin sözlerini ve onlara vahyedilenleri üzerinde dinledikleri, böylece Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy yoluyla ulaştığı gibi kendilerinin de gayb ilmine ulaştıkları bir merdivenleri olduğunu mu söylüyorlar? [Ayeteki] «فِيهِ» kelimesi «سُلَّم» kelimesinin sıfatıdır ve kendi asıl manası üzere zarfiyyet içindir. 'Alâ (üzerinde) anlamında olduğu da söylenmiştir; yani Ahfeş'in dediği gibi, tıpkı { وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ } «٢» kavlinde olduğu gibi "onun üzerinde dinlerler" demektir. Ebû Ubeyde ise: "Onun vasıtasıyla dinlerler" demiştir. ez-Zeccâc: "Anlamı; Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy getiren Cebrail gibi olduklarıdır" demiştir. Bu kelimenin hâl olarak nasb mahallinde olduğu, yani "ona tırmanıcılar olarak" manasına geldiği de söylenmiştir. { فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ } “Öyleyse dinleyenleri getirsin” eğer bunu iddia ediyorsa, { بِسُلْطانٍ مُبِينٍ } “apaçık bir delil” yani açık ve aşikâr bir hüccet [getirsin]. { أَمْ لَهُ الْبَناتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ } “Yoksa kızlar O'na da oğullar size mi?” Yani bilakis, kızların Allah'a, oğulların ise size ait olduğunu mu söylüyorsunuz? Allah Subhânehu onların akıllarını beyinsizlik saymış, zihinlerini sapkınlıkla nitelemiş ve onları azarlamıştır. Yani iki cinsten daha zayıf olanı olan kızları Allah'a isnat edip iki cinsten daha üstün olan oğulları kendilerine mi ayırıyorlar? Bunda, görüşü bu olan kimsenin anlayış ve akıl bakımından son derece aşağı bir derecede olduğuna, dolayısıyla dirilişi inkâr etmesinin ve tevhidi reddetmesinin ondan uzak görülmeyeceğine dair bir işaret vardır. Sonra Allah Subhânehu Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaba dönerek şöyle buyurdu: { أَمْ تَسْئَلُهُمْ أَجْراً } “Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun?” Yani bilakis sen risaleti tebliğ etmene karşılık sana ödeyecekleri bir ücret mi istiyorsun ki, { فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ } “bu yüzden ağır bir borç altında mı eziliyorlar?” Yani kendilerinden istediğin bir diyeti/borcu üstlenmekten dolayı ezilmekte, o ağır borcu yüklenmekle takatleri mi tükenmektedir? Katâde: "Şöyle demektedir: Sen bu topluluktan kendilerini zora sokacak ve bu yüzden İslâm'a güç yetiremeyecekleri bir ücret mi istedin?" demiştir. { أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ } “Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?” Yani bilakis onlar, Levh-i Mahfuz'da bulunan gayb ilminin kendi yanlarında olduğunu ve insanlara gayb ilminden dilediklerini yazdıklarını mı iddia ediyorlar? Katâde: "Bu, onların: 'Onun zamanın felaketlerine uğramasını gözetliyoruz' sözlerine bir cevaptır; Allah şöyle buyurmaktadır: Gayb onların yanında mıdır ki Muhammed'in kendilerinden önce öleceğini bilip bunu yazıyorlar?" demiştir. İbn Kuteybe: "Yazıyorlar ifadesinin anlamı, söyledikleri şeyler hakkında hüküm veriyorlar demektir" demiştir. { أَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً } “Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar?” Yani Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir tuzak kurup bu tuzakla onu helak etmek mi istiyorlar? { فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ } “Asıl o inkâr edenlerin kendileri tuzağa düşürülecektir.” Yani tuzağa maruz kalacak ve tuzaklarının cezası kendilerine verilecek olanlar onlardır. Dolayısıyla tuzaklarının zararı kendilerine dönecektir; nitekim kötü tuzak ancak sahibini kuşatır. Nitekim Allah onları Bedir gününde öldürtmüş, başka yerlerde de zelil kılmış ve onlara tuzak kurmuştur: { وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْماكِرِينَ } «٣». { أَمْ لَهُمْ إِلهٌ غَيْرُ اللَّهِ } “Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var?” Yani:
16371. Metin
بَلْ أيدّعون أَنَّ لَهُمْ إِلَهًا غَيْرَ اللَّهِ يَحْفَظُهُمْ وَيَرْزُقُهُمْ وَيَنْصُرُهُمْ. ثُمَّ نَزَّهَ سُبْحَانَهُ نَفْسَهُ عَنْ هَذِهِ الْمَقَالَةِ الشَّنْعَاءِ فَقَالَ:
Bilakis onlar, kendilerini koruyacak, rızıklandıracak ve kendilerine yardım edecek Allah'tan başka bir ilahları olduğunu mu iddia ediyorlar? Sonra Allah Subhânehu kendisini bu çirkin sözden tenzih ederek şöyle buyurdu:
16372. Metin
سُبْحانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ أَيْ: عَنْ شِرْكِهِمْ بِهِ، أَوْ عَنِ الَّذِينَ يَجْعَلُونَهُمْ شُرَكَاءَ لَهُ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ بَعْضَ جَهَالَاتِهِمْ، فَقَالَ: وَإِنْ يَرَوْا كِسْفاً مِنَ السَّماءِ ساقِطاً يَقُولُوا سَحابٌ مَرْكُومٌ الكسف جمع
{ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Yani: O'na şirk koşmalarından yahut O'na ortak koştukları şeylerden [münezzehtir]. Sonra [Allah] Subhânehu onların bazı cehaletlerini zikrederek şöyle buyurdu: { وَإِنْ يَرَوْا كِسْفاً مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطاً يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ } “Eğer gökten düşen bir parça görseler: 'Üst üste yığılmış bir buluttur' derler.” el-Kisf (الْكِسْف) [kelimesi],
16373. Metin
كِسْفَةٍ، وَهِيَ الْقِطْعَةُ مِنَ الشَّيْءِ، وَانْتِصَابُ سَاقِطًا عَلَى الْحَالِ، أَوْ عَلَى أَنَّهُ الْمَفْعُولُ الثَّانِي، وَالْمَرْكُومُ: الْمَجْعُولُ بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ إِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا عَلَيْهِمْ لِعَذَابِهِمْ لَمْ يَنْتَهُوا عَنْ كُفْرِهِمْ، بَلْ يَقُولُونَ: هُوَ سَحَابٌ مُتَرَاكِمٌ بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ اخْتِلَافُ الْقُرَّاءِ فِي «كِسْفًا» . قَالَ الْأَخْفَشُ: مَنْ قَرَأَ كِسْفًا، يَعْنِي بِكَسْرِ الْكَافِ وَسُكُونِ السين جعله واحدا، ومن قرأ كسافا، يَعْنِي بِكَسْرِ الْكَافِ وَفَتْحِ السِّينِ جَعَلَهُ جَمْعًا. ثُمَّ أَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَهُ ﷺ أَنْ يَتْرُكَهُمْ، فَقَالَ: فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ أَيِ: اتْرُكْهُمْ وَخَلِّ عَنْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَ مَوْتِهِمْ، أَوْ يَوْمَ قَتْلِهِمْ بِبَدْرٍ، أَوْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: يُلاقُوا وَقَرَأَ أَبُو حَيْوَةَ «يَلْقَوْا» وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: «يُصْعَقُونَ» عَلَى الْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَعَاصِمٌ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ، وَالصَّعْقَةُ: الْهَلَاكُ عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئاً هُوَ بَدَلٌ مِنْ يَوْمِهِمْ، أَيْ: لَا يَنْفَعُهُمْ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ كَيْدُهُمُ الَّذِي كَادُوا بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي الدُّنْيَا وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ أَيْ: وَلَا يَمْنَعُ عَنْهُمُ الْعَذَابَ النَّازِلَ بِهِمْ مَانِعٌ، بَلْ هُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ لَا مَحَالَةَ وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذاباً دُونَ ذلِكَ أَيْ: لِهَؤُلَاءِ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ بِالْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي عَذَابًا فِي الدُّنْيَا دُونَ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، أَيْ: قَبْلَهُ، وَهُوَ قَتْلُهُمْ يَوْمَ بَدْرٍ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: هُوَ مَصَائِبُ الدُّنْيَا مِنَ الْأَوْجَاعِ وَالْأَسْقَامِ وَالْبَلَايَا، وَذَهَابِ الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ الْجُوعُ وَالْجَهْدُ سَبْعَ سِنِينَ، وَقِيلَ: عَذَابُ الْقَبْرِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْعَذَابِ هُوَ الْقَحْطُ، وَبِالْعَذَابِ الَّذِي يَأْتِي بَعْدَهُ هُوَ قَتْلُهُمْ يَوْمَ بَدْرٍ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ مَا يَصِيرُونَ إِلَيْهِ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ، وَمَا أَعَدَّهُ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ إِلَى أَنْ يَقَعَ لَهُمُ الْعَذَابُ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ بِهِ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا أَيْ: بِمَرْأَى وَمَنْظَرٍ مِنَّا، وَفِي حِفْظِنَا وَحِمَايَتِنَا، فَلَا تُبَالِ بِهِمْ. قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّكَ بِحَيْثُ نَرَاكَ وَنَحْفَظُكَ وَنَرْعَاكَ فَلَا يَصِلُونَ إِلَيْكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ أَيْ: نَزِّهْ رَبَّكَ عَمَّا لَا يَلِيقُ بِهِ، مُتَلَبِّسًا بِحَمْدِ رَبِّكَ عَلَى إِنْعَامِهِ عَلَيْكَ حِينَ تَقُومُ مِنْ مَجْلِسِكَ. قَالَ عَطَاءٌ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَسُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ وَأَبُو الْأَحْوَصِ: يُسَبِّحُ اللَّهَ حِينَ يَقُومُ مِنْ مَجْلِسِهِ فَيَقُولُ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، أَوْ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ عِنْدَ قِيَامِهِ مِنْ كُلِّ مَجْلِسٍ يَجْلِسُهُ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ وَالضَّحَّاكُ وَالرَّبِيعُ بن أنس: حين تقول إِلَى الصَّلَاةِ. قَالَ الضَّحَّاكُ يَقُولُ: اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا. وَفِيهِ نَظَرٌ لِأَنَّ التَّكْبِيرَ يَكُونُ بَعْدَ الْقِيَامِ لَا حَالَ الْقِيَامِ، وَيَكُونُ التَّسْبِيحُ بَعْدَ التَّكْبِيرِ، وَهَذَا غَيْرُ مَعْنَى الْآيَةِ، فَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقِيلَ: الْمَعْنَى:
kısfe (كِسْفَة) kelimesinin çoğuludur; o da bir şeyin parçası demektir. "Sâkıtan" kelimesinin nasbı hâl olmasına veya ikinci meful olmasına dayanır. el-Merkûm ise bir kısmı diğerinin üzerine bindirilmiş (yığılmış) olan demektir. Anlamı şöyledir: Kendilerine azap olarak gökten düşen bir parça görseler dahi inkârlarından vazgeçmezler, bilakis: 'Bu, birbiri üzerine yığılmış bir buluttur' derler. Kıraat imamlarının «كِسْفًا» kelimesindeki ihtilafları daha önce geçmişti. el-Ahfeş şöyle demiştir: Kâf'ın kesresi ve sîn'in sükûnu ile «كِسْفًا» şeklinde okuyan kimse onu tekil saymıştır; kâf'ın kesresi ve sîn'in fethası ile «كِسَفًا» şeklinde okuyan kimse ise onu çoğul kılmıştır. Sonra Allah Subhânehu Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları terk etmesini emrederek şöyle buyurdu: { فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ } “Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak!” Yani ölüm günlerine, Bedir'de öldürülecekleri güne yahut kıyamet gününe kavuşuncaya kadar onları bırak ve kendi hallerine terk et. Âlimlerin çoğunluğu { يُلاقُوا } şeklinde okumuştur; Ebû Hayve ise «يَلْقَوْا» şeklinde okumuştur. Çoğunluk «يَصْعَقُونَ» şeklinde mâlum bina ile okumuştur; İbn Âmir ve Âsım ise «يُصْعَقُونَ» şeklinde meçhul bina ile okumuşlardır. es-Sa'ka; daha önce açıklandığı üzere helak olmak demektir. { يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئاً } “O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez” ayeti, "yevmihim" (günleri) kelimesinden bedeldir; yani dünyada Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) kurdukları tuzak o gün kendilerine hiçbir fayda sağlamaz, { وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ } “ve onlara yardım da edilmez.” Yani başlarına inen azabı onlardan engelleyecek hiçbir engelleyici bulunmaz; bilakis o azap kaçınılmaz olarak başlarına gelecektir. { وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذاباً دُونَ ذلِكَ } “Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap da vardır.” Yani küfür ve günahlarla kendilerine zulmeden bu kimselere kıyamet gününün azabından başka, yani ondan önce dünyada da bir azap vardır ki o da Bedir gününde öldürülmeleridir. İbn Zeyd: "O, ağrılar, hastalıklar, belalar, malların ve evlatların gitmesi gibi dünya musibetleridir" demiştir. Mücâhid: "O, yedi yıl süren açlık ve kıtlıktır" demiştir. Kabir azabı olduğu da söylenmiştir. Azaptan maksadın kuraklık olduğu, ondan sonra gelecek azabın ise Bedir gününde öldürülmeleri olduğu da söylenmiştir. { وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ } “Fakat onların çoğu bilmezler.” Allah'ın azabından kendilerine varacak akıbeti ve dünyada ve ahirette kendileri için neler hazırladığını bilmezler. { وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ } “Rabbinin hükmüne sabret” kendilerine vadettiğimiz azap başlarına gelinceye kadar [sabret]. { فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا } “Çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin.” Yani bizim gözetimimiz ve nazarımız altındasın, muhafazamız ve himayemizdesin; dolayısıyla onlara aldırış etme. ez-Zeccâc: "Şüphesiz sen seni gördüğümüz, koruduğumuz ve gözettiğimiz bir konumdasın; dolayısıyla sana ulaşamazlar" demiştir. { وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ } “Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et!” Yani meclisinden kalktığın zaman sana olan nimetlerine karşılık Rabbine hamd ederek O'nu şanına layık olmayan şeylerden tenzih et. Atâ, Saîd b. Cübeyr, Süfyân es-Sevrî ve Ebu'l-Ahvas şöyle demişlerdir: Meclisinden kalktığı zaman oturduğu her meclisten kalkarken: "Sübhânallâhi ve bi-hamdihî" (Allah'ı hamdiyle tesbih ederim) veya "Sübhânekellâhümme ve bi-hamdike" (Allah'ım! Seni hamdinle tesbih ederim) diyerek Allah'ı tesbih eder. Muhammed b. Ka'b, Dahhâk ve Rebî' b. Enes ise: "Namaza kalktığın zaman" demişlerdir. Dahhâk şöyle der: Şöyle der: "Allâhu ekber kebîrâ, ve'l-hamdü lillâhi kesîrâ, ve sübhânallâhi bükraten ve esîlâ." Ancak bunda tutarsızlık vardır; çünkü tekbir kalkış esnasında değil kalktıktan sonra olur, tesbih ise tekbirden sonra gelir; bu da ayetin anlamına uymaz. Dolayısıyla birinci görüş daha evlâdır. Şöyle de denilmiştir: Anlamı,
16374. Metin
صَلِّ لِلَّهِ حِينَ تَقُومُ مِنْ مَنَامِكَ، وَبِهِ قَالَ أَبُو الْجَوْزَاءِ وَحَسَّانُ بْنُ عَطِيَّةَ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: وَاذْكُرِ اللَّهَ بِاللِّسَانِ حِينَ تَقُومُ مِنْ فِرَاشِكَ إِلَى أَنْ تَدْخُلَ الصَّلَاةَ، وَهِيَ صَلَاةُ الْفَجْرِ وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ أَمَرَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنْ يُسَبِّحَهُ فِي بَعْضِ اللَّيْلِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: أَيْ صِلِّ الْمَغْرِبَ وَالْعَشَاءَ، وَقِيلَ: رَكْعَتَيِ الْفَجْرِ وَإِدْبارَ النُّجُومِ أَيْ: وَقْتَ إِدْبَارِهَا مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ، وَقِيلَ: صَلَاةُ الْفَجْرِ، وَاخْتَارَهُ ابْنُ جَرِيرٍ، وَقِيلَ: هُوَ التَّسْبِيحُ فِي إِدْبَارِ الصلوات، وقرأ الْجُمْهُورُ إِدْبارَ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ، وَقَرَأَ سَالِمُ بْنُ أَبِي الْجَعْدِ وَمُحَمَّدُ بْنُ السّميقع ويعقوب والمنهال بن عمر بِفَتْحِهَا عَلَى الْجَمْعِ، أَيْ: أَعْقَابَ النُّجُومِ، وَأَدْبَارَهَا: إِذَا غَرَبَتْ، وَدُبُرُ الْأَمْرِ:
Uykundan kalktığın zaman Allah için namaz kıl demektir; Ebü'l-Cevzâ ve Hassân b. Atiyye bu görüştedir. el-Kelbî ise: "Yatağından kalktığın andan namaza -ki o sabah namazıdır- girinceye kadar Allah'ı dil ile zikret" demiştir. { وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ } “Gecenin bir kısmında da O'nu tesbih et!” Allah Subhânehu ona gecenin bir kısmında kendisini tesbih etmesini emretmiştir. Mukâtil: "Yani akşam ve yatsı namazlarını kıl demektir" demiştir. Sabah namazının iki rekâtı olduğu da söylenmiştir. { وَإِدْبارَ النُّجُومِ } “ve yıldızların batışında da.” Yani gecenin sonundan yıldızların batıp kaybolduğu vakitte [tesbih et]. Sabah namazı olduğu da söylenmiştir; İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir. Namazların arkasından yapılan tesbih olduğu da söylenmiştir. Âlimlerin çoğunluğu mastar olarak hemzenin kesresiyle { إِدْبارَ } şeklinde okumuştur. Sâlim b. Ebi'l-Ca'd, Muhammed b. es-Sümeyka', Ya'kûb ve el-Minhâl b. Amr ise çoğul olarak hemzenin fethasıyla [edbâra şeklinde] okumuşlardır; yani yıldızların ardından, batıp kayboldukları vakit demektir. Bir şeyin dübürü (دُبُر);
16375. Metin
آخِرُهُ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَى هَذَا فِي سُورَةِ «ق» .
onun sonu demektir. Buna dair açıklama Kâf Sûresi'nde geçmişti.
16376. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ قَالَ:
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan O'nun: { أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ } “Yoksa hâkim ve hükümran olanlar kendileri midir?” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
16377. Metin
الْمُسَلَّطُونَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ: أَمْ هُمُ الْمُنْزِلُونَ. وَأَخْرَجَا عَنْهُ أَيْضًا عَذاباً دُونَ ذلِكَ قَالَ: عَذَابُ الْقَبْرِ قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَأَبُو دَاوُدَ وَالنَّسَائِيُّ والحاكم وبان مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي بَرْزَةَ الْأَسْلَمِيِّ قَالَ: «كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِآخِرَةٍ إِذَا قَامَ مِنَ الْمَجْلِسِ يَقُولُ: سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ، فَقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّكَ لِتَقُولَ قَوْلًا مَا كُنْتَ تَقُولُهُ فِيمَا مَضَى، قَالَ كَفَّارَةٌ لِمَا يَكُونُ فِي الْمَجْلِسِ» . وَأَخْرَجَهُ النَّسَائِيُّ وَالْحَاكِمُ مِنْ حَدِيثِ الرَّبِيعِ بْنِ أَنَسٍ عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ عَنْ رَافِعِ بْنِ خَدِيجٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ. وَأَخْرَجَ التِّرْمِذِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ:
Egemen ve zorba olanlardır. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir yine ondan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Yoksa [azap] indirenler onlar mıdır?" Yine her ikisi ondan { عَذاباً دُونَ ذلِكَ } “bundan başka bir azap” [kavli hakkında]: "Kıyamet gününden önceki kabir azabıdır" dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvûd, Nesâî, Hâkim ve İbn Merdûye, Ebû Berze el-Eslemî'den şöyle dediğini nakletmişlerdir: «Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ömrünün sonlarında bir meclisten kalktığı zaman: 'Sübhânekellâhümme ve bi-hamdike, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk' (Allah'ım! Seni hamdinle tenzih ederim. Şahitlik ederim ki senden başka ilah yoktur. Senden mağfiret diler ve sana tevbe ederim) derdi. Bir adam: 'Ey Allah'ın Resûlü! Sen daha önce söylemediğin bir söz söylüyorsun' deyince şöyle buyurdu: 'Bu, mecliste meydana gelen şeyler için bir keffarettir.'» Nesâî ve Hâkim bunu Rebî' b. Enes tarikiyle Ebü'l-Âliye'den, o da Râfi' b. Hadîc'den, o da Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet etmişlerdir. Tirmizî ve İbn Cerîr, Ebû Hureyre'den Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:
16378. Metin
«مَنْ جَلَسَ فِي مَجْلِسٍ فَكَثُرَ فِيهِ لَغَطُهُ، فَقَالَ قَبْلَ أَنْ يَقُومَ مِنْ مَجْلِسِهِ: سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ، إِلَّا غفر له ما كان في مجلسه» . قَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَسَنٌ صَحِيحٌ.
«Kim bir mecliste oturup orada boş ve anlamsız sözü çoğalır da meclisinden kalkmadan önce: 'Sübhânekellâhümme ve bi-hamdike, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk' derse, mutlaka o meclisinde olan şeyler kendisi için bağışlanır.» Tirmizî: "Hasen-sahihtir" demiştir.
16379. Metin
وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ مُسْنَدَةٌ وَمُرْسَلَةٌ.
Bu konuda müsned ve mürsel hadisler vardır.
16380. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ قَالَ: حِينَ تَقُومُ مِنْ فِرَاشِكَ إِلَى أَنْ تَدْخُلَ فِي الصَّلَاةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي قَوْلِهِ: وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ قَالَ: الرَّكْعَتَانِ قَبْلَ صَلَاةِ الصُّبْحِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَإِدْبارَ النُّجُومِ قال: ركعتي الفجر.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan O'nun: { وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ } “Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et!” kavli hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "Yatağından kalktığın andan namaza girinceye kadarki vakittir." İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem): { وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ } “Gecenin bir kısmında da O'nu tesbih et!” kavli hakkında: "Sabah namazından önceki iki rekâttır" buyurduğunu rivayet etmiştir. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { وَإِدْبارَ النُّجُومِ } “ve yıldızların batışında da” [kavli hakkında]: "Sabah namazının iki rekâtıdır" dediğini rivayet etmişlerdir.