17362. Metin
وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضَّرِيسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الدَّلَائِلِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْجُمْعَةِ بِالْمَدِينَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ.
Bu [sure] Medenîdir. Kurtubî: "İlim adamlarının ittifakıyla [Medenîdir]" demiştir. İbnü'd-Durays, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de el-Beyhakî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Cuma suresi Medine'de indi." İbn Merdûye, Abdullah b. ez-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir.
17363. Metin
وَأَخْرَجَ مُسْلِمٌ وَأَهْلُ السُّنَنِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقْرَأُ فِي الجمعة سورة الجمعة وإِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ. وَأَخْرَجَ مُسْلِمٌ وَأَهْلُ السُّنَنِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ حِبَّانَ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ، عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يقرأ في صلاة المغرب ليلة الجمعة ب قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَ وقُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ، وَكَانَ يَقْرَأُ فِي صَلَاةِ الْعِشَاءِ الْآخِرَةِ، لَيْلَةَ الْجُمُعَةِ، سُورَةَ الْجُمُعَةِ وَالْمُنَافِقُونَ.
Müslim ve Sünen ehli, Ebû Hureyre'den şöyle rivayet etmiştir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in cuma [namazın]da Cuma suresini ve el-Münâfikûn'u okuduğunu işittim." Müslim ve Sünen ehli, İbn Abbâs'tan da benzerini rivayet etmiştir. İbn Hibbân ve Sünen'inde el-Beyhakî, Câbir b. Semure'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem cuma gecesi akşam namazında { قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَ } “De ki: Ey kâfirler!” ve { قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ } “De ki: O, Allah birdir” [surelerini] okurdu. Cuma gecesi yatsı namazında ise Cuma ve Münâfikûn surelerini okurdu."
17364. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
17365. Metin
[سورة الجمعة (٦٢) : الآيات ١ الى ٨]
[Cuma Suresi (62), 1-8. Ayetler]
17366. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
17367. Metin
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١) هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آياتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٢) وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) ذلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٤)
{ يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١) هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آياتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٢) وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) ذلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٤) } “Göklerde ve yerde olanların hepsi; Melik, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan Allah’ı tesbih eder. (1) O, ümmîler arasında kendilerinden olan, onlara O’nun ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitab’ı ve Hikmet’i öğreten bir Resul gönderendir. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler. (2) Henüz onlara katılmamış bulunan diğerlerine de [o Resul'ü göndermiştir]. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. (3) İşte bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, büyük lütuf sahibidir. (4)”
17368. Metin
مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها كَمَثَلِ الْحِمارِ يَحْمِلُ أَسْفاراً بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٥) قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِياءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٦) وَلا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَداً بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (٧) قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلى عالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨)
{ مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها كَمَثَلِ الْحِمارِ يَحْمِلُ أَسْفاراً بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٥) قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِياءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٦) وَلا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَداً بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (٧) قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلى عالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨) } “Tevrat ile yükümlü tutulup da sonra onu taşımayanların (onunla amel etmeyenlerin) durumu, ciltlerce kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin misali ne kötüdür! Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez. (5) De ki: Ey Yahudiler! Eğer diğer insanların değil de sadece kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, şayet [bu iddianızda] doğru sözlü iseniz haydi ölümü temenni edin! (6) Halbuki onlar, ellerinin önden gönderdiği (işledikleri günahlar) sebebiyle ölümü asla temenni etmezler. Allah, zalimleri çok iyi bilendir. (7) De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız o ölüm var ya, o mutlaka size kavuşacaktır. Sonra gaybı ve görünen alemi bilene döndürüleceksiniz de O size yapmış olduklarınızı haber verecektir. (8)”
17369. Metin
قَوْلُهُ: يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ قَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ هَذَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْحَدِيدِ، وَمَا بَعْدَهَا مِنَ الْمُسَبِّحَاتِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِالْجَرِّ فِي هَذِهِ الصِّفَاتِ الْأَرْبَعِ عَلَى أَنَّهَا نَعْتٌ لِلَّهِ، وَقِيلَ: عَلَى الْبَدَلِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَقَرَأَ أَبُو وَائِلِ بْنُ مُحَارِبٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَرُؤْبَةُ بِالرَّفْعِ عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: الْقُدُّوسِ بِضَمِّ الْقَافِ، وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ بِفَتْحِهَا، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُهُ. هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ الْمُرَادُ بِالْأُمِّيِّينَ الْعَرَبُ، مَنْ كَانَ يُحْسِنُ الْكِتَابَةَ مِنْهُمْ وَمَنْ لَا يُحْسِنُهَا، لِأَنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا أَهْلَ كِتَابٍ، وَالْأُمِّيُّ فِي الْأَصْلِ الَّذِي لَا يَكْتُبُ وَلَا يَقْرَأُ الْمَكْتُوبَ، وَكَانَ غَالِبُ الْعَرَبِ كَذَلِكَ، وَقَدْ مَضَى بَيَانُ مَعْنَى الْأُمِّيِّ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ، وَمَعْنَى مِنْهُمْ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِنْ جِنْسِهِمْ وَمِنْ جُمْلَتِهِمْ، وَمَا كَانَ حَيٌّ مِنْ أَحْيَاءِ الْعَرَبِ إِلَّا وَلِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِيهِمْ قَرَابَةٌ، وَوَجْهُ الِامْتِنَانِ بِكَوْنِهِ
{ يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih eder” ifadesinin tefsiri, Hadid suresinin başında ve sonrasındaki tesbih ile başlayan surelerde geçmişti. { الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } “Melik, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan” kısmını cumhur, bu dört sıfatı Allah lafzının sıfatı kabul ederek cer (esre) ile okumuştur. Bedel olduğu da söylenmiştir; ancak birincisi daha evladır. Ebû Vâil b. Muhârib, Ebû'l-Âliye, Nasr b. Âsım ve Rü'be ise gizli bir mübtedaya [dayandırarak] ref (ötre) ile okumuşlardır. Cumhur { الْقُدُّوسِ } lafzını kaf harfinin zammesiyle (ötreyle) okumuştur; Zeyd b. Ali ise fethasıyla (üstünle) okumuştur; bunun tefsiri daha önce geçmişti. { هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ } “O, ümmîler arasında kendilerinden olan bir resul gönderendir.” Ümmîlerden kasıt, ister yazı yazmayı bilsin ister bilmesin Araplardır; çünkü onlar kitap ehli değillerdi. Aslında ümmî (اَلْأُمِّيّ), okuyup yazması olmayan kimsedir ve Arapların geneli bu haldeydi. Ümmî kelimesinin anlamının açıklaması Bakara suresinde geçmişti. { مِنْهُمْ } “kendilerinden” ifadesinin anlamı; kendi nefislerinden, kendi soylarından ve kendi aralarındandır. Araplardan hiçbir kabile yoktu ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in onlarla bir akrabalık bağı bulunmasın. Resulün onlardan olmasındaki minnet yönü şudur ki; [bu durum] uyuma daha yakındır,
17370. Metin
مِنْهُمْ أَنَّ ذَلِكَ أَقْرَبُ إِلَى الْمُوَافَقَةِ، لِأَنَّ الجنس أميل إلى جنسه وأقرب إليه يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آياتِهِ يَعْنِي الْقُرْآنَ مَعَ كَوْنِهِ أُمِّيًّا لَا يَقْرَأُ وَلَا يَكْتُبُ وَلَا تَعَلَّمَ ذَلِكَ مِنْ أَحَدٍ، وَالْجُمْلَةُ صِفَةٌ لِ «رَسُولًا» ، وَكَذَا قَوْلُهُ: وَيُزَكِّيهِمْ قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ وَمُقَاتِلٌ: أَيْ يُطَهِّرُهُمْ مِنْ دَنَسِ الْكُفْرِ وَالذُّنُوبِ، وَقَالَ السُّدِّيُّ: يَأْخُذُ زَكَاةَ أَمْوَالِهِمْ، وَقِيلَ:
çünkü aynı cinsten olan, kendi cinsine daha meyillidir ve ona daha yakındır. { يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آياتِهِ } “onlara O’nun ayetlerini okuyan”; yani kendisi ümmî olup okuma yazma bilmediği ve bunu kimseden öğrenmediği halde onlara Kur'an'ı okuyan [demektir]. Bu cümle, “resûlen” kelimesinin sıfatıdır. Aynı şekilde { وَيُزَكِّيهِمْ } “onları arındıran” ifadesi de böyledir. İbn Cüreyc ve Mukâtil: "Yani onları küfrün ve günahların kirinden temizleyen" demişlerdir. es-Süddî: "Mallarının zekatını alan" demiştir. Şöyle de denilmiştir:
17371. Metin
يَجْعَلُهُمْ أَزْكِيَاءَ الْقُلُوبِ بِالْإِيمَانِ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتابَ وَالْحِكْمَةَ هَذِهِ صِفَةٌ ثَالِثَةٌ لِ «رَسُولًا» ، وَالْمُرَادُ بِالْكِتَابِ:
"İman ile onların kalplerini tertemiz kılar." { وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتابَ وَالْحِكْمَةَ } “onlara Kitab’ı ve Hikmet’i öğreten” ifadesi, "resûlen" kelimesinin üçüncü sıfatıdır. Kitap'tan kasıt Kur'an,
17372. Metin
الْقُرْآنُ، وَبِالْحِكْمَةِ: السُّنَّةُ، كَذَا قَالَ الْحَسَنُ. وَقِيلَ: الْكِتَابُ: الْخَطُّ بِالْقَلَمِ، وَالْحِكْمَةُ: الْفِقْهُ فِي الدِّينِ، كَذَا قَالَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ «١» وَإِنْ كانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ أَيْ: وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ بَعْثَتِهِ فِيهِمْ فِي شِرْكٍ وَذَهَابٍ عَنِ الْحَقِّ وَآخَرِينَ مِنْهُمْ مَعْطُوفٌ عَلَى الْأُمِّيِّينَ، أَيْ: بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ، وَبَعَثَ فِي آخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ ذَلِكَ الْوَقْتَ، وَسَيَلْحَقُونَ بِهِمْ مِنْ بَعْدُ، أَوْ هُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى الْمَفْعُولِ الْأَوَّلِ فِي «يُعَلِّمُهُمْ» ، أَيْ: وَيُعَلِّمُ آخَرِينَ، أَوْ عَلَى مَفْعُولِ «يُزَكِّيهِمْ» أَيْ: يُزَكِّيهِمْ وَيُزَكِّي آخَرِينَ مِنْهُمْ، وَالْمُرَادُ بِالْآخَرِينَ مَنْ جَاءَ بَعْدَ الصَّحَابَةِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِمْ مَنْ أَسْلَمَ مِنْ غَيْرِ الْعَرَبِ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ:
Kur'an'dır; Hikmet'ten kasıt ise Sünnet'tir; el-Hasan böyle demiştir. Şöyle de denilmiştir: Kitap, kalemle yazı yazmaktır; Hikmet ise dinde derin anlayıştır (fıkıh). Mâlik b. Enes «١» böyle demiştir. { وَإِنْ كانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “Halbuki onlar bundan önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” Yani onun kendilerine gönderilmesinden önce şirk ve haktan uzaklaşma içindeydiler. { وَآخَرِينَ مِنْهُمْ } “ve onlardan henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” ifadesi 'ümmîler'e matuftur; yani: Ümmîlerin arasından gönderdiği gibi, o vakitte henüz onlara katılmamış olup sonradan katılacak olan diğerlerinin arasından da göndermiştir. Yahut bu, { يُعَلِّمُهُمُ } fiilindeki birinci mef'ûle matuftur; yani: "ve diğerlerine de öğretir". Yahut { يُزَكِّيهِمْ } fiilinin mef'ûlüne matuftur; yani: "onları arındırır ve onlardan diğerlerini de arındırır". 'Diğerleri' ile kastedilen, sahabeden sonra kıyamet gününe kadar gelecek olan kimselerdir. Onlarla, Arap olmayanlardan Müslüman olanların kastedildiği de söylenmiştir. İkrime ise:
17373. Metin
هُمُ التَّابِعُونَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُمُ النَّاسُ كُلُّهُمْ، وَكَذَا قَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَالسُّدِّيُّ. وَجُمْلَةُ: لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ صفة لآخرين، والضمير في «منهم» و «بهم» رَاجِعٌ إِلَى الْأُمِّيِّينَ، وَهَذَا يُؤَيِّدُ أَنَّ الْمُرَادَ بِالْآخَرِينَ هُمْ مَنْ يَأْتِي بَعْدَ الصَّحَابَةِ مِنَ الْعَرَبِ خَاصَّةً إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَهُوَ ﷺ وَإِنْ كَانَ مُرْسَلًا إِلَى جميع الثقلين، فتخصيص العرب ها هنا لِقَصْدِ الِامْتِنَانِ عَلَيْهِمْ، وَذَلِكَ لَا يُنَافِي عُمُومَ الرِّسَالَةِ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِالْآخَرِينَ الْعَجَمُ لِأَنَّهُمْ وَإِنْ لَمْ يَكُونُوا مِنَ الْعَرَبِ، فَقَدْ صَارُوا بِالْإِسْلَامِ مِنْهُمْ وَالْمُسْلِمُونَ كُلُّهُمْ أُمَّةٌ وَاحِدَةٌ، وَإِنِ اخْتَلَفَتْ أَجْنَاسُهُمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ أَيْ: بَلِيغُ الْعِزَّةِ وَالْحِكْمَةِ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى مَا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: يَعْنِي الْإِسْلَامَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: يَعْنِي الْوَحْيَ وَالنُّبُوَّةَ. وَقِيلَ: إِلْحَاقُ الْعَجَمِ بِالْعَرَبِ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشاءُ أَيْ: يُعْطِيهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ الَّذِي لَا يُسَاوِيهِ فَضْلٌ وَلَا يُدَانِيهِ مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها ضَرَبَ سُبْحَانَهُ لِلْيَهُودِ الَّذِينَ تَرَكُوا الْعَمَلَ بِالتَّوْرَاةِ مَثَلًا فَقَالَ: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ أَيْ: كُلِّفُوا الْقِيَامَ بِهَا والعمل بها فِيهَا ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها أَيْ:
"Onlar Tâbiîndir" demiştir. Mücâhid ise: "Onlar bütün insanlardır" demiştir; İbn Zeyd ve es-Süddî de böyle söylemiştir. { لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ } “Henüz onlara katılmamış bulunan” cümlesi, "diğerleri"nin sıfatıdır. { مِنْهُمْ } “onlardan” ve { بِهِمْ } “onlara” ifadelerindeki zamirler ümmîlere dönmektedir. Bu durum, "diğerleri"nden maksadın kıyamet gününe kadar sahabeden sonra gelecek olan sadece Araplar olduğu görüşünü destekler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem her ne kadar bütün insan ve cinlere gönderilmiş olsa da, burada Arapların tahsis edilmesi onlara yapılan lütfu belirtmek içindir; bu da risaletin evrenselliğine aykırı değildir. "Diğerleri" ile Acemlerin (Arap olmayanların) kastedilmiş olması da caizdir; zira onlar her ne kadar Arap olmasalar da, İslam sayesinde onlardan sayılmışlardır; ırkları farklı olsa bile bütün Müslümanlar tek bir ümmettir. { وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “O, Azîz'dir, Hakîm'dir.” Yani izzeti ve hikmeti pek yüce olandır. { ذلِكَ } “İşte bu” sözüyle yapılan işaret, daha önce zikredilen hususadır. el-Kelbî: "Yani İslam'dır" demiştir. Katâde: "Yani vahiy ve peygamberliktir" demiştir. Acemlerin Araplara dahil edilmesi olduğu da söylenmiştir. Bu mübtedadır, haberi ise şudur: { فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشاءُ } “Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur.” Yani kullarından dilediğine verdiği [lütfudur]. { وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ } “Allah, büyük lütuf sahibidir.” Hiçbir lütfun kendisine denk ve yakın olamayacağı büyüklüktedir. { مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها } “Tevrat ile yükümlü tutulup da sonra onu taşımayanların durumu”. Yüce Allah, Tevrat ile amel etmeyi terk eden Yahudilere bir misal vererek şöyle buyurmuştur: { مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ } “Tevrat ile yükümlü tutulanların durumu”; yani onun hükümlerini yerine getirmek ve içindekilerle amel etmekle mükellef kılınanların, { ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها } “sonra onu taşımayanların”; yani:
17374. Metin
لَمْ يَعْمَلُوا بِمُوجِبِهَا، وَلَا أَطَاعُوا مَا أُمِرُوا بِهِ فِيهَا كَمَثَلِ الْحِمارِ يَحْمِلُ أَسْفاراً هِيَ جَمْعُ سِفْرٍ، وَهُوَ الْكِتَابُ الْكَبِيرُ، لِأَنَّهُ يُسْفِرُ عَنِ الْمَعْنَى إِذَا قُرِئَ. قَالَ مَيْمُونُ بْنُ مِهْرَانَ: الْحِمَارُ لا يدري أسفر على ظهره أم زبيل «٢» فَهَكَذَا الْيَهُودُ. وَقَالَ الْجُرْجَانِيُّ: هُوَ يَعْنِي حُمِّلُوا مِنَ الْحَمَالَةِ بِمَعْنَى الْكَفَالَةِ، أَيْ: ضَمِنُوا أَحْكَامَ التَّوْرَاةِ، وَقَوْلُهُ: يَحْمِلُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَوْ صِفَةٍ لِلْحِمَارِ إِذْ لَيْسَ الْمُرَادُ به حِمَارًا مُعَيَّنًا، فَهُوَ فِي حُكْمِ النَّكِرَةِ، كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:
onun gereğiyle amel etmediler ve onda kendilerine emredilen şeylere itaat etmediler. { كَمَثَلِ الْحِمارِ يَحْمِلُ أَسْفاراً } “ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” 'Esfâr', 'sifr' kelimesinin çoğuludur; o da büyük kitaptır, çünkü okunduğu vakit manayı ortaya çıkarır (yusfiru). Meymûn b. Mihrân şöyle demiştir: 'Eşek, sırtındakinin kitap mı yoksa çöp sepeti mi olduğunu bilmez «٢»', işte Yahudiler de böyledir. el-Cürcânî şöyle demiştir: 'Hummilû' ifadesi kefalet anlamında 'hamâlet'ten gelir; yani Tevrat'ın hükümlerini üstlendiler, kefil oldular. { يَحْمِلُ } ifadesi hal olarak veya merfu olan eşek kelimesinin sıfatı olarak nasb mahallindedir; zira bununla belirli bir eşek kastedilmemiştir, dolayısıyla nekre (belirsiz) hükmündedir; nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:
17375. Metin
وَلَقَدْ أَمُرُّ عَلَى اللَّئِيمِ يسبّني ... فمضيت ثمّ قلت: لا يعنيني
"Andolsun ki bana söven alçak birinin yanından geçerim de... geçip gider, sonra da 'Beni kastetmiyor' derim."
17376. Metin
بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ أَيْ: بِئْسَ مَثَلًا مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ، عَلَى أَنَّ التَّمْيِيزَ مَحْذُوفٌ، وَالْفَاعِلُ المفسّر به مضمر، ومثل الْقَوْمِ هُوَ الْمَخْصُوصُ بِالذَّمِّ، أَوْ مَثَلُ الْقَوْمِ فَاعِلُ بِئْسَ، وَالْمَخْصُوصُ بِالذَّمِّ الْمَوْصُولُ بَعْدَهُ عَلَى حَذْفِ مُضَافٍ، أَيْ: مَثَلُ الَّذِينَ كَذَّبُوا، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَوْصُولُ صِفَةً لِلْقَوْمِ، فَيَكُونَ فِي مَحَلِّ جَرٍّ، وَالْمَخْصُوصُ بِالذَّمِّ مَحْذُوفٌ، وَالتَّقْدِيرُ بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الْمُكَذِّبِينَ مَثَلُ هَؤُلَاءِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ يَعْنِي عَلَى الْعُمُومِ، فَيَدْخُلُ فيهم اليهود دخولا أوّليا قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِياءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ الْمُرَادُ بالذين هادوا الذين تَهَوَّدُوا، وَذَلِكَ أَنَّ الْيَهُودَ ادَّعَوُا الْفَضِيلَةَ عَلَى النَّاسِ، وَأَنَّهُمْ أَوْلِيَاءُ اللَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ، كَمَا فِي قَوْلِهِمْ: نَحْنُ أَبْناءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ «١» وَقَوْلُهُمْ:
{ بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ } “Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür!” Yani: Temyizin mahzuf olması, kendisiyle açıklanan failin zamir olması ve 'meselü'l-kavm'in zemme tahsis edilen (el-mahsûs bi'z-zemm) olması takdiriyle 'Allah'ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötü bir durumdur!' demektir. Yahut 'meselü'l-kavm', 'bi'se'nin failidir; zemme tahsis edilen ise bir muzaf takdiriyle ondan sonraki ism-i mevsuldür, yani: 'yalanlayanların durumu'dur. İsm-i mevsulün kavm kelimesinin sıfatı olması da caizdir; bu durumda cer mahallinde olur, zemme tahsis edilen ise mahzuftur; takdiri de 'Yalanlayan kavmin durumu, işte bunların durumu ne kötüdür!' şeklindedir. { وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ } “Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” Yani genel olarak böyledir; Yahudiler de bunların içine öncelikle dahil olurlar. { قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِياءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ } “De ki: Ey Yahudiler! Eğer diğer insanları dışta tutarak sadece kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız...” 'Hâdû'dan maksat, Yahudileşenlerdir. Bu da şundan dolayıdır ki Yahudiler, diğer insanlara karşı üstünlük ve insanları dışta tutarak yalnızca kendilerinin Allah'ın dostları olduğunu iddia etmişlerdi; nitekim onların: { نَحْنُ أَبْناءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ } “Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz” «١» ve şu sözlerinde olduğu gibi:
17377. Metin
لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ كانَ هُوداً أَوْ نَصارى «٢» فَأَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَهُ أَنْ يَقُولَ لَهُمْ لَمَّا ادَّعَوْا هَذِهِ الدَّعْوَى الْبَاطِلَةَ: فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ لِتَصِيرُوا إِلَى مَا تَصِيرُونَ إِلَيْهِ مِنَ الْكَرَامَةِ فِي زَعْمِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ فِي هَذَا الزَّعْمِ، فَإِنَّ مَنْ عَلِمَ أَنَّهُ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ أَحَبَّ الْخُلُوصَ مِنْ هَذِهِ الدَّارِ. قَرَأَ الجمهور:
{ لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ كانَ هُوداً أَوْ نَصارى } “Yahudi veya Hristiyan olanlardan başkası asla cennete girmeyecektir” «٢». Yüce Allah, onlar bu bâtıl iddiada bulununca Resulüne onlara şöyle demesini emretmiştir: İddianıza göre kavuşacağınız o ikrama nail olmak için { فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ } “ölümü temenni edin”, bu iddianızda { إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ } “eğer doğru söyleyenler iseniz”. Çünkü kendisinin cennet ehlinden olduğunu bilen kimse, bu dünyadan kurtulup oraya gitmeyi arzu eder. Çoğunluk (cumhûr) şöyle okumuştur:
17378. Metin
فَتَمَنَّوُا بضم الواو، وقرأ ابن السميقع بِفَتْحِهَا تَخْفِيفًا، وَحَكَى الْكِسَائِيُّ إِبْدَالَ الْوَاوِ هَمْزَةً. ثُمَّ أَخْبَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنَّهُمْ لَا يَفْعَلُونَ ذَلِكَ أَبَدًا بِسَبَبِ ذُنُوبِهِمْ، فَقَالَ: وَلا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَداً بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ أَيْ: بِسَبَبِ مَا عَمِلُوا مِنَ الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي وَالتَّحْرِيفِ وَالتَّبْدِيلِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ يَعْنِي عَلَى الْعُمُومِ، وَهَؤُلَاءِ الْيَهُودُ دَاخِلُونَ فِيهِمْ دُخُولًا أَوَلِيًّا. ثُمَّ أَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ رَسُولَهُ أَنْ يَقُولَ لَهُمْ بِأَنَّ الْفِرَارَ مِنَ الْمَوْتِ لَا يُنْجِيهِمْ وَأَنَّهُ نَازِلٌ بِهِمْ، فَقَالَ: قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلاقِيكُمْ لَا مَحَالَةَ، وَنَازِلٌ بِكُمْ بِلَا شَكٍّ، وَالْفَاءُ فِي قَوْلِهِ: فَإِنَّهُ دَاخِلَةٌ لِتَضَمُّنِ الِاسْمِ مَعْنَى الشَّرْطِ، قَالَ الزَّجَّاجُ: لَا يُقَالُ إن زيدا فمنطلق، وها هنا قَالَ: «فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ» لِمَا فِي مَعْنَى «الَّذِي» مِنَ الشَّرْطِ وَالْجَزَاءِ، أَيْ: إِنْ فَرَرْتُمْ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ، وَيَكُونُ مُبَالَغَةً فِي الدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّهُ لَا يَنْفَعُ الْفِرَارُ مِنْهُ. وَقِيلَ: إِنَّهَا مَزِيدَةٌ، وَقِيلَ: إِنَّ الْكَلَامَ قَدْ تَمَّ عِنْدَ قَوْلِهِ: تَفِرُّونَ مِنْهُ ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: فَإِنَّهُ مُلاقِيكُمْ. ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلى عالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ وَذَلِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ مِنْ الْأَعْمَالِ الْقَبِيحَةِ وَيُجَازِيكُمْ عَلَيْهَا.
{ فَتَمَنَّوُا } kelimesini vâv'ın zammesiyle okumuştur; İbnü's-Semeyka‘ ise hafifletmek için fethasıyla okumuştur. el-Kisâî ise vâv harfinin hemzeye dönüştürülmesini nakletmiştir. Sonra Yüce Allah günahları sebebiyle onların bunu asla yapmayacaklarını bildirerek şöyle buyurdu: { وَلا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَداً بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ } “Halbuki onlar, ellerinin önden gönderdiği sebebiyle ölümü asla temenni etmezler.” Yani işledikleri küfür, günahlar, tahrif ve değiştirme sebebiyle. { وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ } “Allah, zalimleri çok iyi bilendir.” Yani genel olarak [bilir] ve bu Yahudiler de onlara öncelikle dahildir. Sonra Yüce Allah Resulüne, ölümden kaçmanın onları kurtarmayacağını ve onun başlarına kesinlikle geleceğini onlara söylemesini emrederek şöyle buyurdu: { قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلاقِيكُمْ } “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız o ölüm var ya, o mutlaka size kavuşacaktır.” Kaçınılmaz olarak ve şüphesiz başınıza gelecektir. { فَإِنَّهُ } ifadesindeki fâ harfi, ismin şart anlamı içermesinden dolayı gelmiştir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: "İnne Zeyden femuntalikun" denilmez; fakat burada { الَّEngine } “o ki” kelimesinin şart ve ceza anlamı taşımasından dolayı { فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ } “o mutlaka size kavuşacaktır” demiştir. Yani: Eğer ondan kaçarsanız, o mutlaka sizinle karşılaşacaktır. Bu da ondan kaçmanın fayda vermeyeceğini bildirmede bir mübalağa ifade eder. Fâ harfinin zâid olduğu da söylenmiştir. Sözün { تَفِرُّونَ مِنْهُ } “kendisinden kaçtığınız” ifadesinde tamamlandığı, sonra { فَإِنَّهُ مُلاقِيكُمْ } “o mutlaka size kavuşacaktır” diye yeni bir cümleye başlandığı da söylenmiştir. { ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلى عالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ } “Sonra gaybı ve görünen alemi bilene döndürüleceksiniz”; bu da kıyamet günündedir. { فَيُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “de O size yapmış olduklarınızı haber verecektir”; [yani] çirkin amellerinizi ve bunlardan ötürü size cezanızı verecektir.
17379. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْحَاكِمُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ عَنْ مَيْسَرَةَ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ مَكْتُوبَةٌ فِي التَّوْرَاةِ بِسَبْعِمِائَةِ آيَةٍ يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ أَوَّلُ سُورَةِ الْجُمُعَةِ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «إِنَّا أُمَّةٌ أُمِّيَّةٌ لَا نَكْتُبُ وَلَا نَحْسِبُ» . وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَغَيْرُهُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: «كُنَّا جُلُوسًا عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ حِينَ نَزَلَتْ سُورَةُ الْجُمُعَةِ فَتَلَاهَا، فَلَمَّا بَلَغَ: وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ قَالَ لَهُ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِنَا؟ فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَى سَلْمَانَ الْفَارِسِيِّ وَقَالَ: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ كَانَ الْإِيمَانُ بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ رِجَالٌ مِنْ هَؤُلَاءِ» . وَأَخْرَجَهُ أَيْضًا مُسْلِمٌ مِنْ حَدِيثِهِ مَرْفُوعًا بِلَفْظِ: «لَوْ كَانَ الْإِيمَانُ عِنْدَ الثُّرَيَّا لَذَهَبَ بِهِ رجال
İbnü'l-Münzir, el-Hâkim ve Şuabü'l-Îmân'da el-Beyhakî, Atâ b. es-Sâib'den, o da Meysere'den rivayet etmiştir ki: Bu ayet Tevrat'ta yedi yüz ayetle yazılmıştır: Cuma suresinin başı olan { يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } “Göklerde ve yerde olanların hepsi, Mülkün sahibi, her türlü eksiklikten münezzeh, Azîz ve Hakîm olan Allah'ı tesbih eder.” Buhârî, Müslim ve diğerleri İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « إِنَّا أُمَّةٌ أُمِّيَّةٌ لَا نَكْتُبُ وَلَا نَحْسِبُ » «Biz ümmî bir ümmetiz; yazı yazmayız ve hesap yapmayız.» Buhârî ve diğerleri Ebû Hüreyre'den rivayet etmişlerdir ki o şöyle demiştir: Cuma suresi indiğinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında oturuyorduk; o da sureyi tilavet etti. { وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ } “Ve henüz onlara katılmamış bulunan diğerlerine de...” [kısmına] ulaşınca bir adam ona: “Ey Allah'ın Resulü! Bize henüz katılmamış olan bu kimseler kimlerdir?” dedi. Bunun üzerine [Resûlullah] elini Selmân-ı Fârisî'nin üzerine koyup şöyle buyurdu: « وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ كَانَ الْإِيمَانُ بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ رِجَالٌ مِنْ هَؤُلَاءِ » «Nefsim elinde olana yemin ederim ki, şayet iman Süreyyâ yıldızında olsaydı, şunlardan birtakım adamlar ona mutlaka ulaşırdı.» Bunu Müslim de onun rivayetinden merfû olarak şu lafızla tahric etmiştir: « لَوْ كَانَ الْإِيمَانُ عِنْدَ الثُّرَيَّا لَذَهَبَ بِهِ رجال » «Şayet iman Süreyyâ yıldızının yanında olsaydı, birtakım adamlar...»
17380. Metin
مِنْ فَارِسَ، أَوْ قَالَ مِنْ أَبْنَاءِ فَارِسَ» . وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ قَيْسِ بْنِ سَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «لَوْ كَانَ الْإِيمَانُ بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ نَاسٌ مِنْ أَهْلِ فَارِسَ» . وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالضِّيَاءُ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إِنَّ فِي أَصْلَابِ أَصْلَابِ أَصْلَابِ رِجَالٍ مِنْ أَصْحَابِي رِجَالًا وَنِسَاءً مِنْ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ بِغَيْرِ حِسَابٍ، ثُمَّ قَرَأَ: وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: ذلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشاءُ قَالَ: الدِّينُ.
Saîd b. Mansûr ve İbn Merdûye, Kays b. Sa'd b. Ubâde'den rivayet etmişlerdir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Eğer iman Süreyyâ yıldızında olsaydı, Fars ehlinden birtakım insanlar ona mutlaka ulaşırdı." Taberânî, İbn Merdûye ve ed-Diyâ, Sehl b. Sa'd'dan rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şüphesiz ashabımdan birtakım adamların sulbünün sulbünün sulbünden, ümmetimden hesapsız olarak cennete girecek erkekler ve kadınlar gelecektir." Sonra şu ayeti okudu: { وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Henüz onlara katılmamış bulunan diğerlerine de [göndermiştir]. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.” İbnü'l-Münzir, İbn Abbâs'tan { ذلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشاءُ } “İşte bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur” ayeti hakkında: "O, dindir" dediğini rivayet etmiştir.
17381. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ مِنْ طَرِيقِ الْكَلْبِيِّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنْهُ: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها قَالَ: الْيَهُودُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: أَسْفاراً قال: كتبا.
Abd b. Humeyd, el-Kelbî tarikiyle Ebû Sâlih'ten, o da ondan (İbn Abbâs'tan) { مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها } “Tevrat ile yükümlü tutulup da sonra onu taşımayanların durumu” hakkında: "Yahudilerdir" dediğini rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim de ondan { أَسْفاراً } “ciltlerce kitap” ifadesi hakkında: "Kitaplar" dediğini rivayet etmişlerdir.
17382. Metin
[سورة الجمعة (٦٢) : الآيات ٩ الى ١١]
[Cuma Suresi (62), 9-11. Ayetler]
17383. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٩) فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (١٠) وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها وَتَرَكُوكَ قائِماً قُلْ مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (١١)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٩) فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (١٠) وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها وَتَرَكُوكَ قائِماً قُلْ مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (١١) } “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (9) Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan arayın. Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz. (10) Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman ona yönelip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar. De ki: Allah’ın katında olan, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. (11)”
17384. Metin
قوله: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ أَيْ: وَقَعَ النِّدَاءُ لَهَا، وَالْمُرَادُ بِهِ الْأَذَانُ إِذَا جَلَسَ الْإِمَامُ عَلَى الْمِنْبَرِ يَوْمَ الْجُمْعَةِ، لِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ نِدَاءٌ سِوَاهُ، وَقَوْلُهُ: مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ بيان لإذا وَتَفْسِيرٌ لَهَا. وَقَالَ أَبُو الْبَقَاءِ: إِنَّ «مِنْ» بِمَعْنَى «فِي» ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ «١» أَيْ فِي الْأَرْضِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «الْجُمُعَةِ» بِضَمِّ الْمِيمِ. وَقَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ وَالْأَعْمَشُ بِإِسْكَانِهَا تَخْفِيفًا. وَهُمَا لُغَتَانِ، وَجَمْعُهَا جُمَعٌ وَجُمُعَاتٌ. قَالَ الْفَرَّاءُ: يُقَالُ الْجُمْعَةُ بِسُكُونِ الْمِيمِ وَبِفَتْحِهَا وَبِضَمِّهَا. وَهِيَ صِفَةٌ لِلْيَوْمِ، أَيْ: يَوْمَ يُجْمَعُ النَّاسُ، قَالَ الْفَرَّاءُ أَيْضًا وَأَبُو عُبَيْدٍ: وَالتَّخْفِيفُ أَخَفُّ وَأَقْيَسُ، نَحْوَ: غُرْفَةٌ وَغُرَفٌ، وَطُرْفَةٌ وَطُرَفٌ، وَحُجْرَةٌ وَحُجَرٌ. وَفَتْحُ الْمِيمِ لُغَةُ عَقِيلٍ. وَقِيلَ: إِنَّمَا سُمِّيَتْ جُمَعَةً لِأَنَّ اللَّهَ جَمَعَ فِيهَا خَلْقَ آدَمَ، وَقِيلَ: لِأَنَّ اللَّهَ فَرَغَ فِيهَا مِنْ خَلْقِ كُلِّ شَيْءٍ فَاجْتَمَعَتْ فِيهَا جَمِيعُ الْمَخْلُوقَاتِ، وَقِيلَ:
Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ } “Ey iman edenler! Namaz için çağrı yapıldığı zaman” kavli; yani namaz için çağrı vuku bulduğu zaman demektir. Bundan maksat, cuma günü imam minbere oturduğunda okunan ezandır; çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında bundan başka bir çağrı yoktu. { مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ } “cuma günü” sözü ise 'izâ' (zaman) zarfının beyanı ve tefsiridir. Ebu'l-Bekâ: 'Min' edatı, { أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ } “Bana gösterin, onlar yeryüzünden neyi yaratmışlar?” «١» ayetinde olduğu gibi 'fî' (içinde/-de) anlamındadır; yani 'fî'l-ard' (yeryüzünde) demektir, demiştir. Çoğunluk (cumhûr) 'el-Cumu'ah' kelimesini mîm harfinin zammesiyle okumuştur. Abdullah b. ez-Zübeyr ve el-A'meş ise hafifletmek için mîm'in sükûnuyla (el-Cum'ah şeklinde) okumuşlardır. Bunlar iki farklı lehçedir; çoğulu 'cuma'' ve 'cumu'ât' şeklinde gelir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Mîm harfinin sükûnuyla, fethasıyla ve zammesiyle 'el-Cuma/Cum'ah/Cumu'ah' denilir. Bu günün bir sıfatıdır; yani 'insanların toplandığı gün' demektir. Yine el-Ferrâ ve Ebû Ubeyd şöyle demişlerdir: Hafifletme (sükûn ile okuma) daha hafiftir ve kıyasa daha uygundur; tıpkı gurfe-guref, turfe-turef, hucre-hucer gibi. Mîm'in fethası ise Akîl kabilesinin lehçesidir. Cuma gününe bu ismin verilmesinin sebebi olarak, Allah'ın Âdem'in yaratılışını o günde bir araya getirmesi olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre de Allah her şeyin yaratılışını o günde tamamlamış, böylece bütün yaratılanlar o günde bir araya toplanmıştır. Şöyle de denilmiştir:
17385. Metin
لِاجْتِمَاعِ النَّاسِ فِيهَا لِلصَّلَاةِ فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ قَالَ عَطَاءُ: يَعْنِي الذَّهَابَ وَالْمَشْيَ إِلَى الصَّلَاةِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: الْمُضِيُّ وَالسَّعْيُ وَالذَّهَابُ فِي مَعْنًى وَاحِدٍ، وَيَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ قِرَاءَةُ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَابْنِ مَسْعُودٍ فَامْضُوا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَقِيلَ: الْمُرَادُ الْقَصْدُ. قَالَ الحسن: والله ما هو بسعي عَلَى الْأَقْدَامِ، وَلَكِنَّهُ قَصْدٌ بِالْقُلُوبِ وَالنِّيَّاتِ، وَقِيلَ: هُوَ الْعَمَلُ كَقَوْلِهِ: مَنْ أَرادَ الْآخِرَةَ وَسَعى لَها سَعْيَها وَهُوَ مُؤْمِنٌ «٢» وقوله:
insanların namaz için onda toplanması sebebiyledir. { فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ } “hemen Allah’ı zikretmeye koşun” ifadesi hakkında Atâ: 'Yani namaza gitmek ve yürümektir' demiştir. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: El-Mudiyy (gitmek), es-Sa'y (koşmak/yönelmek) ve ez-Zehâb (gitmek) aynı anlamdadır. Ömer b. el-Hattâb ile İbn Mes'ûd'un { فَامْضُوا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ } “Allah'ın zikrine gidin” şeklindeki kıraati de buna delalet eder. Maksadın kastetmek/yönelmek olduğu da söylenmiştir. el-Hasan: 'Vallahi bu ayaklarla koşmak değildir; bilakis kalplerle ve niyetlerle yönelmektir' demiştir. Bunun amel etmek olduğu da söylenmiştir; nitekim Yüce Allah'ın: { مَنْ أَرادَ الْآخِرَةَ وَسَعى لَها سَعْيَها وَهُوَ مُؤْمِنٌ } “Kim de mümin olarak ahireti ister ve onun için gereği gibi çaba gösterirse” «٢» ayetinde ve şu ayette olduğu gibi:
17386. Metin
إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى «٣» وَقَوْلُهُ: وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسانِ إِلَّا مَا سَعى «٤» قال القرطبي: وهذا قول
{ إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى } “Şüphesiz sizin çabanız elbette çeşit çeşittir”3 [ayeti] ve Yüce Allah'ın: { وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسانِ إِلَّا مَا سَعى } “İnsan için ancak kendi çalıştığı vardır”4 kavlidir. el-Kurtubî şöyle demiştir: “Bu görüş...
17387. Metin
سَعَى بَعْدَهُمْ قَوْمٌ لِكَيْ يُدْرِكُوهُمْ «١»
«Onlardan sonra bir topluluk onlara yetişmek için gayret etti (sa'â)» «١»
17388. Metin
وَقَالَ أَيْضًا:
Şair şöyle de demiştir:
17389. Metin
سَعَى سَاعِيَا غَيْظِ بْنِ مُرَّةَ بَعْدَ مَا ... تبزّل مَا بَيْنَ الْعَشِيرَةِ بِالدَّمِ «٢»
«Gayz b. Mürre'nin iki arabulucusu gayret gösterdi (sa'â)... Akrabaların arası kanla yarılıp bozulduktan sonra» «٢»
17390. Metin
أَيْ فَاعْمَلُوا عَلَى الْمُضِيِّ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ، وَاشْتَغِلُوا بِأَسْبَابِهِ مِنَ الْغُسْلِ وَالْوُضُوءِ وَالتَّوَجُّهِ إِلَيْهِ، وَيُؤَيِّدُ هَذَا الْقَوْلَ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Yani Allah'ın zikrine gitmeye amel edin, onun boy abdesti, namaz abdesti ve ona yönelmek gibi sebeplerine meşgul olun demektir. Bu görüşü şairin şu sözü de desteklemektedir:
17391. Metin
أَسْعَى عَلَى جُلِّ بَنِي مَالِكٍ ... كلّ امرئ في شأنه ساعي
"Ben Mâlik oğullarının işleri için gayret ederim (es'â)... Her insan kendi işi için gayret eder (sâ'in)."
17392. Metin
وَذَرُوا الْبَيْعَ أَيِ: اتْرُكُوا الْمُعَامَلَةَ بِهِ وَيَلْحَقُ بِهِ سَائِرُ الْمُعَامَلَاتِ. قَالَ الْحَسَنُ: إِذَا أَذَّنَ الْمُؤَذِّنُ يَوْمَ الْجُمُعَةَ لَمْ يَحِلَّ الشِّرَاءُ وَالْبَيْعُ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكُمْ إِلَى السَّعْيِ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَتَرْكِ الْبَيْعِ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ خَيْرٌ لَكُمْ أَيْ: خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ فِعْلِ الْبَيْعِ وَتَرْكِ السَّعْيِ، لِمَا فِي الِامْتِثَالِ مِنَ الْأَجْرِ وَالْجَزَاءِ. وَفِي عَدَمِهِ مِنْ عَدَمِ ذَلِكَ إِذَا لَمْ يَكُنْ مُوجِبًا لِلْعُقُوبَةِ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ أَيْ: إِنْ كُنْتُمْ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ، فَإِنَّهُ لَا يَخْفَى عَلَيْكُمْ أَنَّ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ أَيْ: إِذَا فَعَلْتُمُ الصَّلَاةَ وَأَدَّيْتُمُوهَا وَفَرَغْتُمْ مِنْهَا فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ لِلتِّجَارَةِ وَالتَّصَرُّفِ فِيمَا تَحْتَاجُونَ إِلَيْهِ مِنْ أَمْرِ مَعَاشِكُمْ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ أَيْ: مِنْ رِزْقِهِ الَّذِي يَتَفَضَّلُ بِهِ عَلَى عِبَادِهِ بِمَا يَحْصُلُ لَهُمْ مِنَ الْأَرْبَاحِ فِي الْمُعَامَلَاتِ وَالْمَكَاسِبِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ ابْتِغَاءُ مَا عِنْدَ اللَّهِ مِنَ الْأَجْرِ بِعَمَلِ الطَّاعَاتِ وَاجْتِنَابِ مَا لَا يَحِلُّ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيراً أَيْ: ذِكْرًا كَثِيرًا بِالشُّكْرِ لَهُ عَلَى مَا هَدَاكُمْ إِلَيْهِ مِنَ الْخَيْرِ الْأُخْرَوِيِّ وَالدُّنْيَوِيِّ، وَكَذَا اذْكُرُوهُ بِمَا يُقَرِّبُكُمْ إِلَيْهِ مِنَ الْأَذْكَارِ، كَالْحَمْدِ وَالتَّسْبِيحِ وَالتَّكْبِيرِ وَالِاسْتِغْفَارِ وَنَحْوِ ذَلِكَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ أَيْ: كَيْ تَفُوزُوا بِخَيْرِ الدَّارَيْنِ وَتَظْفَرُوا بِهِ وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها وَتَرَكُوكَ قائِماً سَبَبُ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّهُ كَانَ بِأَهْلِ الْمَدِينَةِ فَاقَةٌ وَحَاجَةٌ، فَأَقْبَلَتْ عِيرٌ «٣» مِنَ الشَّامِ وَالنَّبِيُّ ﷺ يَخْطُبُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَانْفَتَلَ الناس إليها حَتَّى لَمْ يَبْقَ إِلَّا اثْنَا عَشَرَ رَجُلًا فِي الْمَسْجِدِ. وَمَعْنَى: «انْفَضُّوا إِلَيْهَا» تَفَرَّقُوا خَارِجِينَ إِلَيْهَا. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: مَالُوا إِلَيْهَا، وَالضَّمِيرُ لِلتِّجَارَةِ، وَخُصَّتْ بِإِرْجَاعِ الضَّمِيرِ إِلَيْهَا دُونَ اللَّهْوِ لِأَنَّهَا كَانَتْ أَهَمَّ عِنْدَهُمْ، وَقِيلَ: التَّقْدِيرُ: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً انْفَضُّوا إِلَيْهَا، أَوْ لَهْوًا انْفَضُّوا إِلَيْهِ، فَحُذِفَ الثَّانِي لِدَلَالَةِ الْأَوَّلِ عَلَيْهِ كَمَا فِي قَوْلُ الشَّاعِرِ:
{ وَذَرُوا الْبَيْعَ } “ve alışverişi bırakın.” Yani onunla muamele yapmayı terk edin; diğer tüm muameleler de buna dahildir. el-Hasan: 'Cuma günü müezzin ezan okuduğunda alışveriş yapmak helal olmaz' demiştir. { ذلِكُمْ } “Bu” ifadesiyle Allah'ın zikrine koşmaya ve alışverişi bırakmaya işaret edilmektedir; bu mübtedadır, haberi ise { خَيْرٌ لَكُمْ } “sizin için daha hayırlıdır” ifadesidir. Yani: Emre uymada sevap ve karşılık bulunduğu, uymamakta ise eğer cezayı gerektirmiyorsa bu sevaptan mahrumiyet bulunduğu için, alışveriş yapıp [zikre] koşmayı terk etmekten sizin için daha hayırlıdır. { إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ } “Eğer bilirseniz”; yani eğer ilim ehlinden iseniz; zira bunun sizin için daha hayırlı olduğu size gizli kalmaz. { فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ } “Namaz kılınınca”; yani namazı kılıp eda ettiğinizde ve onu bitirdiğinizde, { فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ } “yeryüzüne dağılın”; ticaret yapmak ve maişetiniz hususunda ihtiyaç duyduğunuz işlerle meşgul olmak için. { وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ } “ve Allah’ın lütfundan arayın.” Yani kullarına lütufta bulunduğu rızkından, muamelelerde ve kazançlarda kendilerine hasıl olacak kârlar yoluyla [arayın]. Bundan maksadın, taatleri işlemek ve helal olmayan şeylerden kaçınmak suretiyle Allah katındaki sevabı aramak olduğu da söylenmiştir. { وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيراً } “Allah’ı çokça zikredin”; yani size hidayet ettiği dünyevî ve uhrevî hayırlardan ötürü O'na şükrederek çokça zikredin. Aynı şekilde hamd, tesbih, tekbir, istiğfar ve benzeri zikirlerle sizi O'na yaklaştıracak şekilde O'nu zikredin. { لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ } “ki kurtuluşa eresiniz.” Yani dünya ve ahiret hayrını kazanıp ona nail olasınız diye. { وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها وَتَرَكُوكَ قائِماً } “Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman ona yönelip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar.” Bu ayetin iniş sebebi şudur: Medine halkında bir yoksulluk ve ihtiyaç vardı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem cuma günü hutbe okurken Şam'dan bir kervan «٣» geldi. İnsanlar ona doğru yönelip gittiler, öyle ki mescitte sadece on iki kişi kaldı. "İnfaddû ileyhâ" ifadesinin anlamı, ona doğru çıkarak dağıldılar demektir. el-Müberred: 'Ona yöneldiler' demiştir. Zamir ticarete aittir; eğlenceye değil de ticarete döndürülerek tahsis edilmesinin sebebi, ticaretin onların yanında daha önemli olmasıdır. Şöyle de takdir edilmiştir: 'Bir ticaret gördüklerinde ona doğru dağıldılar, yahut bir eğlence gördüklerinde ona doğru dağıldılar'; birincisinin delalet etmesinden ötürü ikincisi hazfedilmiştir, nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi:
17393. Metin
نَحْنُ بِمَا عِنْدَنَا وَأَنْتَ بِمَا ... عِنْدَكَ رَاضٍ وَالرَّأْيُ مُخْتَلِفُ
"Biz yanımızdakiyle, sen de yanındakiyle... Razıyız [razısın], halbuki görüşler farklıdır."
17394. Metin
وَقِيلَ: إِنَّهُ اقْتَصَرَ عَلَى ضَمِيرِ التِّجَارَةِ لِأَنَّ الِانْفِضَاضَ إِلَيْهَا إِذَا كان مذموما مع الحاجة إليها فكيف
Şöyle de denilmiştir: [Âyette] yalnızca ticaretin zamiriyle yetinilmiştir; çünkü [aslında] ona ihtiyaç duyulmasına rağmen ona doğru dağılmak kınanmışken, nasıl olur da
17395. Metin
بِالِانْفِضَاضِ إِلَى اللَّهْوِ، وَقِيلَ غَيْرُ ذَلِكَ: وَتَرَكُوكَ قائِماً أَيْ: عَلَى الْمِنْبَرِ، ثُمَّ أَمَرَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنْ يُخْبِرَهُمْ بِأَنَّ الْعَمَلَ لِلْآخِرَةِ خَيْرٌ مِنَ الْعَمَلِ لِلدُّنْيَا، فَقَالَ: قُلْ مَا عِنْدَ اللَّهِ يَعْنِي مِنَ الْجَزَاءِ الْعَظِيمِ وَهُوَ الْجَنَّةُ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجارَةِ اللَّذَيْنِ ذَهَبْتُمْ إِلَيْهِمَا وَتَرَكْتُمُ الْبَقَاءَ فِي الْمَسْجِدِ وَسَمَاعَ خُطْبَةِ النَّبِيِّ ﷺ لِأَجْلِهَا وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ فَمِنْهُ اطْلُبُوا الرِّزْقَ، وَإِلَيْهِ تَوَسَّلُوا بِعَمَلِ الطَّاعَةِ، فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ أَسْبَابِ تَحْصِيلِ الرِّزْقِ وَأَعْظَمُ مَا يَجْلِبُهُ.
eğlenceye doğru dağılmak nasıl kınanmaz! Bundan başka şeyler de söylenmiştir. { وَتَرَكُوكَ قائِماً } “ve seni ayakta bıraktılar”; yani minber üzerinde [ayakta bıraktılar]. Sonra Yüce Allah Resulüne, ahiret için amelin dünya için amelden daha hayırlı olduğunu onlara haber vermesini emrederek şöyle buyurdu: { قُلْ مَا عِنْدَ اللَّهِ } “De ki: Allah’ın katında olan”; yani büyük mükâfat olan cennet, { خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجارَةِ } “eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır”; kendileri uğruna gittiğiniz ve mescitte kalmayı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hutbesini dinlemeyi terk ettiğiniz o iki şeyden. { وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ } “Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O halde rızkı O'ndan isteyin ve itaat amelleriyle O'na vesile arayın; zira bu, rızkı elde etmenin sebeplerinden ve onu getiren en büyük unsurlardandır.
17396. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: «قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ لِأَيِّ شَيْءٍ سُمِّيَ يَوْمُ الْجُمُعَةِ؟ قَالَ: لِأَنَّ فِيهِ جُمِعَتْ طِينَةُ أَبِيكُمْ آدَمَ، وَفِيهِ الصَّعْقَةُ وَالْبَعْثَةُ، وَفِي آخِرِهِ ثَلَاثُ سَاعَاتٍ مِنْهَا سَاعَةٌ مَنْ دَعَا اللَّهَ فِيهَا بِدَعْوَةٍ اسْتَجَابَ لَهُ» . وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَأَحْمَدُ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ سَلْمَانَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «أَتَدْرِي مَا يَوْمُ الْجُمُعَةِ؟ قُلْتُ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَهَا ثَلَاثَ مَرَّاتٍ، ثُمَّ قَالَ فِي الثَّالِثَةِ: هُوَ الْيَوْمُ الَّذِي جَمَعَ اللَّهُ فِيهِ أَبَاكُمْ آدَمَ، أَفَلَا أُحَدِّثْكُمْ عَنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ» الْحَدِيثَ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَمُسْلِمٌ وَالتِّرْمِذِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَتْ فِيهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ، فِيهِ خُلِقَ آدَمُ وَفِيهِ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ، وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا، وَلَا تَقُومُ السَّاعَةُ إِلَّا فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ» وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ مُصَرِّحَةٌ بِأَنَّهُ خُلِقَ فِيهِ آدَمُ.
Saîd b. Mansûr ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resulü! Cuma gününe niçin bu isim verildi?' Şöyle buyurdu: 'Çünkü babanız Âdem'in toprağı o günde birleştirildi, sûr'a üfleniş ve diriliş o gündedir. O günün sonunda üç vakit vardır ki, onlardan bir vakitte kim Allah'a bir dua ile yalvarırsa Allah onun duasını kabul eder.'" Saîd b. Mansûr, Ahmed, Nesâî, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye, Selmân'dan rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Cuma gününün ne olduğunu bilir misin? 'Allah ve Resulü daha iyi bilir' dedim. Bunu üç kez tekrarladı, üçüncüsünde ise şöyle buyurdu: 'O, Allah'ın babanız Âdem'i [yaratılışını] bir araya topladığı gündür. Size cuma gününden haber vereyim mi?...'" hadisi nakletti. Ahmed, Müslim, Tirmizî ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür; Âdem o günde yaratıldı, o günde cennete konuldu ve o günde oradan çıkarıldı. Kıyamet de ancak cuma günü kopacaktır." Bu konuda Âdem'in o günde yaratıldığını açıkça belirten hadisler bulunmaktadır.
17397. Metin
وَوَرَدَ فِي فَضْلِ يَوْمِ الْجُمُعَةِ أَحَادِيثُ كَثِيرَةٌ، وَكَذَلِكَ فِي فَضْلِ صَلَاةِ الْجُمُعَةِ وَعَظِيمِ أَجْرِهَا، وَفِي السَّاعَةِ الَّتِي فِيهَا، وَأَنَّهُ يُسْتَجَابُ الدُّعَاءُ فِيهَا، وَقَدْ أَوْضَحْتُ ذَلِكَ فِي شَرْحِي لِلْمُنْتَقَى بِمَا لَا يَحْتَاجُ النَّاظِرُ فِيهِ إِلَى غَيْرِهِ.
Cuma gününün faziletine dair birçok hadis rivayet edilmiştir. Aynı şekilde cuma namazının fazileti, onun büyük ecri, cuma günündeki [icabet] vakti ve o vakitte duaların kabul olunacağı hakkında da hadisler vardır. Bunu el-Müntekâ şerhimde, ona bakan bir kimsenin başkasına ihtiyaç duymayacağı şekilde açıklamıştım.
17398. Metin
وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ فِي فَضَائِلِهِ، وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ الْأَنْبَارِيِّ فِي الْمَصَاحِفِ، عَنْ خَرَشَةَ بْنِ الْحُرِّ قَالَ: رَأَى مَعِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ لَوْحًا مَكْتُوبًا فِيهِ: إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ فَقَالَ: مَنْ أَمْلَى عَلَيْكَ هَذَا؟ قُلْتُ: أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ، قَالَ: إِنَّ أُبَيًّا أَقْرَأُنَا لِلْمَنْسُوخِ اقْرَأْهَا:
Ebû Ubeyd Fedâil'inde, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbnü'l-Münzir ve el-Mesâhif'te İbnü'l-Enbârî, Haraşe b. el-Hürr'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Ömer b. el-Hattâb benim yanımda üzerinde: { إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ } “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun” yazılı bir levha gördü ve: "Bunu sana kim yazdırdı?" dedi. "Übey b. Ka'b" dedim. Bunun üzerine: "Übey, bizim aramızda neshedilmiş olanı en çok okuyanımızdır; onu şöyle oku:"
17399. Metin
«فَامْضُوا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ» وَرَوَى هَؤُلَاءِ مَا عَدَا أَبَا عَبِيدٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: لَقَدْ تُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَمَا نَقْرَأُ هَذِهِ الْآيَةَ الَّتِي فِي سُورَةِ الْجُمُعَةِ إِلَّا «فَامْضُوا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ» ، وَأَخْرَجَهُ عَنْهُ أَيْضًا الشَّافِعِيُّ فِي الْأُمِّ، وَعَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ. وَأَخْرَجُوا كُلُّهُمْ أَيْضًا عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ أَنَّهُ كَانَ يَقْرَأُ: «فَامْضُوا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ» قَالَ: وَلَوْ كَانَ فَاسْعَوْا لَسَعَيْتُ حَتَّى يَسْقُطَ رِدَائِي. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ أَنَّهُ قَرَأَ كَذَلِكَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ قَالَ: فامضوا. وأخرج عبد ابن حُمَيْدٍ عَنْهُ أَنَّ السَّعْيَ: الْعَمَلُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ: أَنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ كَانَا يَخْتَلِفَانِ فِي تِجَارَتِهِمَا إِلَى الشَّامِ، فَرُبَّمَا قَدِمَا يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَخْطُبُ فَيَدْعُونَهُ وَيَقُومُونَ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ: وَذَرُوا الْبَيْعَ فَحُرِّمَ عَلَيْهِمْ مَا كَانَ قَبْلَ ذَلِكَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي قَوْلِهِ: فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ قَالَ: لَيْسَ لِطَلَبِ دُنْيَا، وَلَكِنْ عِيَادَةِ مَرِيضٍ، وَحُضُورِ جِنَازَةٍ، وَزِيَارَةِ أَخٍ فِي اللَّهِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: لَمْ تُؤْمَرُوا بِشَيْءٍ مِنْ طَلَبِ الدُّنْيَا إِنَّمَا هُوَ عِيَادَةُ مَرِيضٍ وَحُضُورُ جِنَازَةٍ وَزِيَارَةُ أَخٍ فِي اللَّهِ. وَأَخْرَجَ
«فَامْضُوا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ» "Allah'ın zikrine gidin/yönelin." Ebû Ubeyd dışındaki bu zatlar İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde biz Cuma suresindeki bu ayeti sadece 'Fe'mdû ilâ zikrillâh' şeklinde okuyorduk." Bunu ondan ayrıca eş-Şâfiî el-Ümm'de, Abdürrezzâk, el-Firyâbî, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim de rivayet etmiştir. Hepsi İbn Mes'ûd'dan da onun "Fe'mdû ilâ zikrillâh" şeklinde okuduğunu rivayet etmişlerdir. O şöyle demiştir: "Eğer 'fes'av' (koşun) olsaydı, cübbem düşecek kadar koşardım." Abd b. Humeyd, Übey b. Ka'b'dan onun da bu şekilde okuduğunu rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan { فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ } “hemen Allah’ı zikretmeye koşun” ayeti hakkında: "Gidin/yönelin demektir" dediğini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd ondan sa'y kelimesinin "amel" olduğunu da rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, Muhammed b. Ka'b'dan şöyle rivayet etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından iki adam ticaretleri için Şam'a gidip gelirlerdi. Bazen cuma günü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hutbe verirken gelirler, onlar da onu bırakıp kalkarlardı. Bunun üzerine { وَذَرُوا الْبَيْعَ } “ve alışverişi bırakın” ayeti indi ve bundan önce [serbest] olan durum kendilerine haram kılındı. İbn Cerîr, Enes'ten rivayet etmiştir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: { فَإِذا قُضِيَتِ الصَّلاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ } “Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan arayın” ayeti hakkında: "Dünyalık aramak için değil; hastayı ziyaret etmek, cenazede bulunmak ve Allah için olan bir kardeşi ziyaret etmek içindir" buyurmuştur. İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında: "Dünya talebinden hiçbir şeyle emrolunmadınız; bu ancak hasta ziyareti, cenazede bulunmak ve Allah için bir kardeşi ziyaret etmektir" dediğini rivayet etmiştir. Ve rivayet etti
17400. Metin
الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: بَيْنَمَا النَّبِيُّ ﷺ يَخْطُبُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ قَائِمًا إِذْ قَدِمَتْ عِيرٌ الْمَدِينَةَ، فَابْتَدَرَهَا أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ حَتَّى لَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ إِلَّا اثْنَا عَشَرَ رَجُلًا أَنَا فِيهِمْ وَأَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ: وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها إِلَى آخِرِ السُّورَةِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: جَاءَتْ عِيرُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ تَحْمِلُ الطَّعَامَ، فَخَرَجُوا مِنَ الْجُمُعَةِ بَعْضُهُمْ يُرِيدُ أَنْ يَشْتَرِيَ، وَبَعْضُهُمْ يُرِيدُ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى دَحْيَةَ، وَتَرَكُوا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَائِمًا عَلَى الْمِنْبَرِ، وَبَقِيَ فِي الْمَسْجِدِ اثْنَا عَشَرَ رَجُلًا وَسَبْعُ نِسْوَةٍ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: لَوْ خَرَجُوا كُلُّهُمْ لَاضْطَرَمَ الْمَسْجِدُ عَلَيْهِمْ نَارًا. وَفِي الْبَابِ رِوَايَاتٌ مُتَضَمِّنَةٌ لِهَذَا الْمَعْنَى عَنْ جماعة من الصحابة وغيرهم.
Buhârî, Müslim ve diğerleri Câbir b. Abdillâh'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem cuma günü ayakta hutbe verirken Medine'ye bir kervan geldi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı hemen oraya koştular; öyle ki içlerinde benim, Ebû Bekir ve Ömer'in de bulunduğu sadece on iki adam kaldı. Bunun üzerine Allah Teâlâ surenin sonuna kadar: { وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها } “Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman ona yönelip dağıldılar...” [ayetlerini] indirdi. Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdurrahman b. Avf'ın yiyecek taşıyan kervanı gelmişti. Cumadan çıktılar; kimi satın almak istiyor, kimi de Dıhye'ye bakmak istiyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i minber üzerinde ayakta bıraktılar. Mescitte on iki adam ile yedi kadın kaldı. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Eğer hepsi çıksaydı, mescit üzerlerine alev alev ateş kesilirdi" buyurdu. Bu konuda sahâbeden bir topluluk ve başkalarından bu anlamı içeren rivayetler gelmiştir.