Tahrîm Suresi

Şevkânî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17534. Metin

وَهِيَ مَدَنِيَّةٌ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ، وَتُسَمَّى سُورَةَ النَّبِيِّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ التَّحْرِيمِ بِالْمَدِينَةِ، وَلَفْظُ ابْنِ مَرْدَوَيْهِ سُورَةُ الْمُحَرَّمِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: أنزلت بالمدينة سورة النساء يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ.

Bu [sure] Medenîdir. Kurtubî: "İttifakla böyledir ve 'en-Nebî Suresi' olarak da adlandırılır." demiştir. İbnü'd-Durays, Nehhâs ve İbn Merdeveyh'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Tahrîm Suresi Medine'de indi." İbn Merdeveyh'in lafzında "Muharrem Suresi" şeklindedir. İbn Merdeveyh'in İbnu'z-Zübeyr'den naklettiğine göre ise o şöyle demiştir: "Medine'de Nisâ suresi {يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ} indirildi."

17535. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17536. Metin

[سورة التحريم (٦٦) : الآيات ١ الى ٥]

[Tahrîm Suresi (66), Âyet 1-5]

17537. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17538. Metin

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضاتَ أَزْواجِكَ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١) قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ وَاللَّهُ مَوْلاكُمْ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (٢) وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ فَلَمَّا نَبَّأَها بِهِ قالَتْ مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا قالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ (٣) إِنْ تَتُوبا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُما وَإِنْ تَظاهَرا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلاهُ وَجِبْرِيلُ وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ ظَهِيرٌ (٤)

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضاتَ أَزْواجِكَ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١) قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ وَاللَّهُ مَوْلاكُمْ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (٢) وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ فَلَمَّا نَبَّأَها بِهِ قالَتْ مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا قالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ (٣) إِنْ تَتُوبا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُما وَإِنْ تَظاهَرا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلاهُ وَجِبْرِيلُ وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ ظَهِيرٌ (٤)} “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (1) Allah, yeminlerinizi çözmeyi (kefaretini) size farz kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır. O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (2) Hani Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. O da bunu haber verip Allah da bunu Peygamber'e bildirince, [Peygamber] bunun bir kısmını [ona] bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. [Peygamber] bunu ona haber verince [eşi]: «Bunu sana kim haber verdi?» dedi. [Peygamber de]: «Bunu bana hakkıyla bilen ve her şeyden haberdar olan [Allah] haber verdi» dedi. (3) Eğer ikiniz Allah'a tövbe ederseniz ne iyi, çünkü kalpleriniz [haktan] sapmıştı. Şayet ona karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesuz Allah onun yardımcısıdır; Cebrail, salih müminler ve bunlardan sonra bütün melekler de [onun] destekçisidir. (4)”

17539. Metin

عَسى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ أَزْواجاً خَيْراً مِنْكُنَّ مُسْلِماتٍ مُؤْمِناتٍ قانِتاتٍ تائِباتٍ عابِداتٍ سائِحاتٍ ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً (٥)

{عَسى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ أَزْواجاً خَيْراً مِنْكُنَّ مُسْلِماتٍ مُؤْمِناتٍ قانِتاتٍ تائِباتٍ عابِداتٍ سائِحاتٍ ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً (٥)} “Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona sizden daha hayırlı; Müslüman, inanan, itaatkâr, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verebilir. (5)”

17540. Metin

قوله: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ اخْتُلِفَ فِي سَبَبِ نُزُولِ الْآيَةِ عَلَى أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ فِي بَيْتِ حَفْصَةَ فَزَارَتْ أَبَاهَا، فَلَمَّا رَجَعَتْ أَبْصَرَتْ مَارِيَةَ فِي بَيْتِهَا مَعَ النَّبِيِّ ﷺ، فَلَمْ تَدْخُلْ حَتَّى خَرَجَتْ مَارِيَةُ ثُمَّ دَخَلَتْ، فَلَمَّا رَأَى النَّبِيُّ ﷺ فِي وَجْهِ حَفْصَةَ الْغَيْرَةَ وَالْكَآبَةَ قَالَ لَهَا: لَا تُخْبِرِي عَائِشَةَ وَلَكِ عَلَيَّ أَنْ لَا أَقَرَبُهَا أَبَدًا، فَأَخْبَرَتْ حَفْصَةُ عَائِشَةَ وَكَانَتَا مُتَصَافِيَتَيْنِ، فَغَضِبَتْ عَائِشَةُ وَلَمْ تَزَلْ بِالنَّبِيِّ ﷺ حَتَّى حَلَفَ أَنْ لَا يَقْرُبُ مَارِيَةَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ السُّورَةَ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ} “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun?” sözü hakkında; ayetin nüzul sebebi hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Birincisi, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür. Vâhidî şöyle der: Müfessirler dediler ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hafsa'nın evindeydi, Hafsa babasını ziyarete gitmişti. Geri döndüğünde Mâriye'yi evinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte gördü. Mâriye çıkıncaya kadar içeri girmedi, sonra girdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hafsa'nın yüzündeki kıskançlığı ve üzüntüyü görünce ona: "Âişe'ye haber verme, sana söz veriyorum ki ona bir daha asla yaklaşmayacağım" dedi. Ancak Hafsa -araları çok iyi olduğu için- bunu Âişe'ye haber verdi. Âişe öfkelendi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mâriye'ye yaklaşmayacağına yemin edinceye kadar ısrar etti. Bunun üzerine Allah bu sureyi indirdi.

17541. Metin

قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ عَلَى أَنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي حَفْصَةَ، وَذَكَرَ الْقِصَّةَ. وَقِيلَ: السَّبَبُ أَنَّهُ كَانَ ﷺ يَشْرَبُ عَسَلًا عِنْدَ زَيْنَبَ بِنْتِ جَحْشٍ، فَتَوَاطَأَتْ عَائِشَةُ وَحَفْصَةُ أَنْ تَقُولَا لَهُ إِذَا دَخَلَ عَلَيْهِمَا: إِنَّا نَجِدُ مِنْكَ رِيحَ مَغَافِيرَ. وَقِيلَ: السَّبَبُ الْمَرْأَةُ الَّتِي وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ ﷺ. وَسَيَأْتِي دَلِيلُ هَذِهِ الْأَقْوَالِ آخِرَ الْبَحْثِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، وَسَتَعْرِفُ كَيْفِيَّةَ الجمع بينهما، وجملة تَبْتَغِي مَرْضاتَ أَزْواجِكَ مُسْتَأْنَفَةٌ، أَوْ مُفَسِّرَةٌ لِقَوْلِهِ:

Kurtubî şöyle demiştir: Müfessirlerin çoğu, ayetin Hafsa hakkında indiği görüşündedir ve bu kıssayı zikretmiştir. Denildi ki: Sebep, [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in Zeyneb bint Cahş'ın yanında bal şerbeti içmesi; Âişe ile Hafsa'nın da, yanlarına girdiğinde ona: "Senden megâfir (kötü kokulu bir zamk) kokusu alıyoruz" deme hususunda anlaşmalarıdır. Yine denildi ki: Sebep, nefsini Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hibe eden kadındır. Bu görüşlerin delili inşallah araştırmanın sonunda gelecektir ve bunların arasının nasıl uzlaştırılacağını öğreneceksin. {تَبْتَغِي مَرْضاتَ أَزْواجِكَ} cümlesi ise müste'nefedir (bağımsız yeni bir cümledir) veya [şu] sözü tefsir edicidir:

17542. Metin

«تُحَرِّمُ» ، أَوْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ تُحَرِّمُ، أَيْ: مُبْتَغِيًا بِهِ مَرْضَاةَ أَزْوَاجِكَ، وَمَرْضَاةُ اسم مصدر، وهو الرضى، وَأَصْلُهُ مَرْضُوَةُ، وَهُوَ مُضَافٌ إِلَى الْمَفْعُولِ، أَيْ: أَنْ تُرْضِيَ أَزْوَاجَكَ، أَوْ إِلَى الْفَاعِلِ، أَيْ:

"Tuharrimu" (haram kılıyorsun) fiilini açıklar veya "tuharrimu"nun fâilinden hâl konumunda mansubdur; yani: "Eşlerinin rızasını gözeterek/arzu ederek". Merdât (مَرْضَاة) kelimesi ism-i masdardır, rıza demektir ve aslı "merdaveh"dir. Mef'ûle muzaftır, yani: "Eşlerini razı etmen"; yahut fâile muzaftır, yani:

17543. Metin

أَنْ يَرْضَيْنَ هُنَّ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ أَيْ: بَلِيغُ الْمَغْفِرَةِ وَالرَّحْمَةِ لِمَا فَرَطَ مِنْكَ مِنْ تَحْرِيمِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ،

"Onların razı olmaları". {وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Yani: Allah'ın sana helal kıldığı şeyi haram kılma hususunda senden sâdır olan şey için bağışlaması ve merhameti pek geniştir.

17544. Metin

قيل: وكان لك ذَنْبًا مِنَ الصَّغَائِرِ، فَلِذَا عَاتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ، وَقِيلَ: إِنَّهَا مُعَاتَبَةٌ عَلَى تَرْكِ الْأَوْلَى «١» قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ أَيْ: شَرَعَ لَكُمْ تَحْلِيلَ أَيْمَانِكُمْ، وَبَيَّنَ لَكُمْ ذَلِكَ، وَتَحِلَّةُ أَصْلُهَا تَحْلِلَةٌ، فَأُدْغِمَتْ.

Bunun küçük günahlardan bir günah olduğu, bu sebeple Allah'ın onu uyardığı söylenmiştir. Evlâ olanı terk etmesinden ötürü bir sitem olduğu da söylenmiştir. «١» {قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ} “Allah, yeminlerinizi çözmeyi size farz kılmıştır.” Yani: Yeminlerinizi çözmeyi size meşru kılmış ve bunu size açıklamıştır. Tehille (تَحِلَّة) kelimesinin aslı «tehlile» olup idgam yapılmıştır.

17545. Metin

وَهِيَ مِنْ مَصَادِرِ التَّفْعِيلِ كَالتَّوْصِيَةِ وَالتَّسْمِيَةِ، فَكَأَنَّ الْيَمِينَ عَقْدٌ، وَالْكَفَّارَةُ حِلٌّ، لِأَنَّهَا تُحِلُّ لِلْحَالِفِ مَا حَرَّمَهُ عَلَى نَفْسِهِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: الْمَعْنَى قَدْ بَيَّنَ اللَّهُ كَفَّارَةَ أَيْمَانِكُمْ فِي سُورَةِ الْمَائِدَةِ. أَمَرَ اللَّهُ نَبِيَّهُ ﷺ أَنْ يُكَفِّرَ يَمِينَهُ وَيُرَاجِعَ وَلِيدَتَهُ فَأَعْتَقَ رَقَبَةً. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَلَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُحَرِّمَ مَا أَحَلَّ اللَّهُ.

Tavsiye ve tesmiye gibi "tef'îl" babının masdarlarındandır. Sanki yemin bir bağdır, kefaret ise bir çözmedir; zira o, yemin edenin kendine haram kıldığı şeyi helal kılar. Mukâtil şöyle demiştir: Anlamı, "Allah Mâide suresinde yeminlerinizin kefaretini açıklamıştır" şeklindedir. Allah, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e yeminine kefaret vermesini ve cariyesine dönmesini emretti; o da bir köle azat etti. Zeccâc: "Hiç kimsenin Allah'ın helal kıldığını haram kılma yetkisi yoktur." demiştir.

17546. Metin

قُلْتُ: وَهَذَا هُوَ الْحَقُّ أَنَّ تَحْرِيمَ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَا يَنْعَقِدُ وَلَا يَلْزَمُ صَاحِبَهُ. فَالتَّحْلِيلُ وَالتَّحْرِيمُ هُوَ إِلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ لَا إِلَى غَيْرِهِ، وَمُعَاتَبَتُهُ لِنَبِيِّهِ ﷺ فِي هَذِهِ السُّورَةِ أَبْلَغُ دَلِيلٍ عَلَى ذَلِكَ، وَالْبَحْثُ طَوِيلٌ وَالْمَذَاهِبُ فِيهِ كَثِيرَةٌ وَالْمَقَالَاتُ فِيهِ طَوِيلَةٌ، وَقَدْ حَقَّقْنَاهُ فِي مُؤَلَّفَاتِنَا بِمَا يَشْفِي.

Ben derim ki: Hak olan şudur ki, Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram kılmak geçerli olmaz ve sahibini bağlamaz. Zira helal kılmak ve haram kılmak ancak Allah Teâlâ'ya aittir, başkasına değil. [Allah'ın] bu surede Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'i uyarması (muâtebesi), buna dair en beliğ delildir. Bu konudaki inceleme uzundur, bu husustaki mezhepler pek çok, sözler uzundur; bunu diğer eserlerimizde tatmin edici şekilde tahkik etmiş bulunmaktayız.

17547. Metin

وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ هَلْ مُجَرَّدُ التَّحْرِيمِ يَمِينٌ يُوجِبُ الْكَفَّارَةَ أَمْ لَا؟ وَفِي ذَلِكَ خِلَافٌ، وَلَيْسَ فِي الْآيَةِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ يَمِينٌ لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ عَاتَبَهُ عَلَى تَحْرِيمِ مَا أَحَلَّهُ لَهُ، ثُمَّ قَالَ: قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ وَقَدْ وَرَدَ فِي الْقِصَّةِ التي ذهب أكثر المفسرين إلى أنها سَبَبُ نُزُولِ الْآيَةِ أَنَّهُ حَرَّمَ أَوَّلًا ثُمَّ حَلَفَ ثَانِيًا كَمَا قَدَّمْنَا وَاللَّهُ مَوْلاكُمْ أَيْ: وَلِيُّكُمْ وَنَاصِرُكُمْ وَالْمُتَوَلِّي لِأُمُورِكُمْ وَهُوَ الْعَلِيمُ بِمَا فِيهِ صَلَاحُكُمْ وَفَلَاحُكُمُ الْحَكِيمُ فِي أَفْعَالِهِ وَأَقْوَالِهِ.

Âlimler, sırf haram kılmanın kefareti gerektiren bir yemin sayılıp sayılmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Ayette bunun yemin olduğuna delalet eden bir husus yoktur; çünkü Allah Teâlâ, helal kıldığı şeyi kendisine haram kıldığı için onu uyarmış, ardından: {قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ} “Allah, yeminlerinizi çözmeyi size farz kılmıştır.” buyurmuştur. Müfessirlerin çoğunun ayetin nüzul sebebi olduğunu benimsediği kıssada ise, daha önce belirttiğimiz gibi, önce haram kıldığı sonra da yemin ettiği rivayet edilmiştir. {وَاللَّهُ مَوْلاكُمْ} “Allah sizin mevlanızdır (yardımcınızdır).” Yani: Sizin dostunuz, yardımcınız ve işlerinizi üstlenendir. {وَهُوَ الْعَلِيمُ} Sizin yararınıza ve kurtuluşunuza olan şeyleri hakkıyla bilendir, {الْحَكِيمُ} işlerinde ve sözlerinde hikmet sahibidir.

17548. Metin

وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: هِيَ حَفْصَةُ كَمَا سَبَقَ، وَالْحَدِيثُ هُوَ تَحْرِيمُ مَارِيَةَ، أَوِ الْعَسَلَ، أَوْ تَحْرِيُمُ الَّتِي وَهَبَتْ نَفْسَهَا لَهُ، وَالْعَامِلُ فِي الظَّرْفِ فِعْلٌ مُقَدَّرٌ، أَيْ: وَاذْكُرْ إِذْ أَسَرَّ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: أَسَرَّ إِلَيْهَا أَنَّ أَبَاكِ وَأَبَا عَائِشَةَ يَكُونَانِ خَلِيفَتَيْ عَلَى أُمَّتِي مِنْ بَعْدِي فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ أَيْ أَخْبَرَتْ بِهِ غَيْرَهَا وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ أَيْ: أَطْلَعَ اللَّهُ نَبِيَّهُ عَلَى ذَلِكَ الْوَاقِعِ مِنْهَا مِنَ الْإِخْبَارِ لِغَيْرِهَا عَرَّفَ بَعْضَهُ أَيْ: عَرَّفَ حَفْصَةَ بَعْضَ مَا أَخْبَرَتْ بِهِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «عَرَّفَ» مُشَدَّدًا مِنَ التَّعْرِيفِ، وَقَرَأَ عَلِيٌّ وَطَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ وَأَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيُّ وَالْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِالتَّخْفِيفِ. وَاخْتَارَ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ الْقِرَاءَةَ الْأُولَى لِقَوْلِهِ: وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ أَيْ: لَمْ يُعَرِّفْهَا إِيَّاهُ، وَلَوْ كَانَ مُخَفَّفًا لَقَالَ فِي ضِدِّهِ: وَأَنْكَرَ بَعْضًا وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ أَيْ وَأَعْرَضَ عَنْ تَعْرِيفِ بَعْضِ ذَلِكَ كَرَاهَةَ أَنْ يَنْتَشِرَ فِي النَّاسِ، وَقِيلَ: الَّذِي أَعْرَضَ عَنْهُ هُوَ حديث مارية. وللمفسرين ها هنا خَبْطٌ وَخَلْطٌ، وَكُلُّ جَمَاعَةٍ مِنْهُمْ ذَهَبُوا إِلَى تَفْسِيرِ التَّعْرِيفِ وَالْإِعْرَاضِ بِمَا يُطَابِقُ بَعْضَ مَا وَرَدَ فِي سَبَبِ النُّزُولِ، وَسَنُوَضِّحُ لَكَ ذَلِكَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ فَلَمَّا نَبَّأَها بِهِ أَيْ:

{وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً} “Hani Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti.” Müfessirlerin çoğu, daha önce geçtiği üzere onun Hafsa olduğunu söylemiştir. Bu söz ise Mâriye'yi veya balı haram kılması yahut nefsini hibe eden kadını haram kılmasıdır. Zarfta amel eden gizli bir fiildir; yani: "Gizlice söylediği vakti hatırla". Kelbî şöyle demiştir: Ona, "Senin baban ve Âişe'nin babası benden sonra ümmetimin üzerindeki iki halifem olacaklardır" diye sır verdi. {فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ} “O da bunu haber verince” yani başkasına aktarınca, {وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ} “Allah da bunu ona bildirince” yani Allah, eşinin başkasına haber verme eylemini Peygamberine bildirince; {عَرَّفَ بَعْضَهُ} “bunun bir kısmını bildirdi” yani Hafsa'ya, aktardığı şeyin bir kısmını açıkladı. Çoğunluk "tahrif/ta'rif" kökünden şeddeli olarak «عَرَّفَ» (arrafâ) şeklinde okumuştur. Ali, Talha b. Musarrif, Ebû Abdirrahmân es-Sülemî, Hasan, Katâde ve Kisâî ise şeddesiz (hafif) okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim, Cenâb-ı Hakk'ın: {وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ} “bir kısmından da vazgeçti” yani ona bildirmedi kavlinden dolayı birinci kıraati tercih etmişlerdir; şayet şeddesiz olsaydı, zıddında "inkâr etti" denirdi. {وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ} Yani: İnsanlar arasında yayılmasını hoş görmediği için o [sözün] bir kısmını bildirmekten vazgeçti. Denildi ki: Bildirmekten vazgeçtiği kısım Mâriye hadisesidir. Müfessirlerin burada birtakım karışıklık ve karmaşaları vardır; her bir grup "bildirme" ve "vazgeçme" ifadelerini nüzul sebebinde geçen rivayetlerden birine uygun şekilde tefsir etmeye yönelmiştir. İnşallah bunu sana açıklayacağız. {فَلَمَّا نَبَّأَها بِهِ} “Bunu ona haber verince” yani:

17549. Metin

أَخْبَرَهَا بِمَا أَفْشَتْ مِنَ الْحَدِيثِ قالَتْ مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا أَيْ: مَنْ أَخْبَرَكَ بِهِ قالَ: نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ أَيْ: أَخْبَرَنِي الَّذِي لَا تَخْفَى عَلَيْهِ خَافِيَةٌ. إِنْ تَتُوبا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُما الْخِطَابُ لِعَائِشَةَ وَحَفْصَةَ، أَيْ: إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ وُجِدَ مِنْكُمَا مَا يُوجِبُ التَّوْبَةَ، وَمَعْنَى صَغَتْ عَدَلَتْ وَمَالَتْ عن الحق، وهو

[Peygamber], yaydığı sözü ona haber verdi. {قالَتْ مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا} “[Eşi:] 'Bunu sana kim haber verdi?' dedi.” Yani: Bunu sana kim bildirdi? {قالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ} “[Peygamber:] 'Bana, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olan [Allah] haber verdi' dedi.” Yani: Kendisine hiçbir gizli şey saklı kalmayan [Allah] bana bildirdi. {إِنْ تَتُوبا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُما} “Eğer ikiniz Allah'a tövbe ederseniz, şüphesuz kalpleriniz [haktan] sapmıştır.” Hitap Âişe ve Hafsa'yadır. Yani: Şayet ikiniz Allah'a tövbe ederseniz, muhakkak ki sizden tövbeyi gerektiren bir durum meydana gelmiştir.1 Sâğat (صَغَتْ) kelimesinin anlamı; haktan meyletti ve saptı demektir; bu da

17550. Metin

أَنَّهُمَا أَحَبَّتَا مَا كَرِهَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، وَهُوَ إِفْشَاءُ الْحَدِيثِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ مَالَتْ قلوبكما إلى التوبة، وقال قلوبكما ولم يقل قلبا كما لِأَنَّ الْعَرَبَ تَسْتَكْرِهُ الْجَمْعَ بَيْنَ تَثْنِيَتَيْنِ فِي لفظ واحد وَإِنْ تَظاهَرا عَلَيْهِ أي: تتظاهروا، قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «تَظَاهَرَا» بِحَذْفِ إِحْدَى التَّاءَيْنِ تَخْفِيفًا. وَقَرَأَ عِكْرِمَةُ «تَتَظَاهَرَا» عَلَى الْأَصْلِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وأبو رجاء ونافع وعاصم في رواية عنهم «تَظَّهَّرَا» بِتَشْدِيدِ الظَّاءِ وَالْهَاءِ بِدُونِ أَلِفٍ، وَالْمُرَادُ بِالتَّظَاهُرِ: التَّعَاضُدُ وَالتَّعَاوُنُ، وَالْمَعْنَى: وَإِنْ تَعَاضَدَا وَتَعَاوَنَا فِي الْغَيْرَةِ عَلَيْهِ مِنْكُمَا وَإِفْشَاءِ سِرِّهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلاهُ وَجِبْرِيلُ وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ أَيْ: فَإِنَّ اللَّهَ يَتَوَلَّى نَصْرَهُ، وَكَذَلِكَ جِبْرِيلُ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ، فَلَنْ يَعْدَمَ نَاصِرًا يَنْصُرُهُ وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ أَيْ: بَعْدَ نَصْرِ الله وَنَصْرِ جِبْرِيلَ وَصَالِحِ الْمُؤْمِنِينَ ظَهِيرٌ أَيْ: أَعْوَانٌ يُظَاهِرُونَهُ، وَالْمَلَائِكَةُ مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ ظَهِيرٌ. قَالَ أَبُو عَلِيِّ الْفَارِسِيُّ: قَدْ جَاءَ فَعِيلٌ لِلْكَثْرَةِ، كَقَوْلِهِ: وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً «١» قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَهَذَا مِنَ الْوَاحِدِ الَّذِي يُؤَدَّى عن الجمع كقوله: وَحَسُنَ أُولئِكَ رَفِيقاً «٢» وَقَدْ تَقَرَّرَ فِي عِلْمِ النَّحْوِ أَنَّ مِثْلَ جَرِيحٍ وَصَبُورٍ وَظَهِيرٍ يُوصَفُ بِهِ الْوَاحِدُ وَالْمُثَنَّى وَالْجُمَعُ. وَقِيلَ: كَانَ التَّظَاهُرُ بَيْنَ عَائِشَةَ وَحَفْصَةَ فِي التَّحَكُّمِ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ فِي النَّفَقَةِ عَسى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ أَزْواجاً خَيْراً مِنْكُنَ

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hoşlanmadığı şeyi, yani sırrı ifşa etmeyi sevmişlerdi. Bir görüşe göre anlam şöyledir: Eğer Allah'a tövbe ederseniz, kalpleriniz tövbeye meyletmiştir. Kalbâkuma (iki kalbiniz) demeyip {قُلُوبُكُما} “kalpleriniz” buyurmuştur; çünkü Araplar tek bir lafızda iki tesniyeyi bir araya getirmeyi hoş görmezler. {وَإِنْ تَظاهَرا عَلَيْهِ} “Eğer ona karşı birbirinize arka olursanız” yani yardımlaşırsanız. Cumhur, hafifletmek amacıyla iki 'tâ'dan birini hazfederek «تَظَاهَرَا» şeklinde okumuştur. İkrime ise aslı üzere «تَتَظَاهَرَا» şeklinde okumuştur. Hasan, Ebû Recâ, Nâfi' ve Âsım'dan bir rivayette ise 'zâ' ve 'hâ' harflerinin şeddesiyle ve elifsiz olarak «تَظَّهَّرَا» şeklinde okunmuştur. Tezahürden kasıt: Birbirine destek olmak ve yardımlaşmaktır. Anlamı şudur: Şayet ona karşı kıskançlıkta ve sırrını ifşa etmede birbirinize arka çıkıp yardımlaşırsanız, {فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلاهُ وَجِبْرِيلُ وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ} “şüphesiz Allah onun dostudur, Cebrail ve müminlerin salih olanları da...” Yani: Şüphesiz Allah onun yardımını üstlenir; Cebrail ve O'nun mümin kullarından salih olanlar da böyledir. Dolayısıyla kendisine yardım edecek bir yardımcıdan asla mahrum kalmaz. {وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ} “Bunların ardından melekler de” yani Allah'ın, Cebrail'in ve salih müminlerin yardımından sonra melekler de, {ظَهِيرٌ} “ona yardımcıdırlar.” Yani ona destek veren yardımcılardır. «el-Melâike» mübteda (özne), «zahîr» ise onun haberidir (yüklemidir). Ebû Ali el-Fârisî şöyle demiştir: 'Faîl' vezni çokluk için de gelir; nitekim: {وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً} «١» “Hiçbir candan dost bir dostu sormaz” ayetinde böyledir. Vâhidî şöyle demiştir: Bu, çoğul yerine kullanılan tekillerdendir; nitekim: {وَحَسُنَ أُولئِكَ رَفِيقاً} «٢» “Onlar ne güzel arkadaştır!” ayetinde de böyledir. Nahiv ilminde cerîh (yaralı), sabûr (sabırlı) ve zahîr (yardımcı) gibi kelimelerin tekil, tesniye ve çoğul için sıfat yapılabileceği kurala bağlanmıştır. Âişe ile Hafsa arasındaki yardımlaşmanın, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e nafaka hususunda baskı yapmak üzere olduğu da söylenmiştir. {عَسى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ أَزْواجاً خَيْراً مِنْكُنَ} “Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona sizden daha hayırlı eşler verebilir.”

17551. Metin

أَيْ: يُعْطِيهِ بَدَلَكُنَّ أَزْوَاجًا أَفْضَلَ مِنْكُنَّ، وَقَدْ عَلِمَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ أَنَّهُ لَا يُطَلِّقُهُنَّ، وَلَكِنْ أَخْبَرَ عَنْ قُدْرَتِهِ عَلَى أَنَّهُ إِنْ وَقَعَ مِنْهُ الطَّلَاقُ أَبْدَلَهُ خَيْرًا مِنْهُنَّ تَخْوِيفًا لَهُنَّ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ:

Yani: Sizin yerinize ona sizden daha üstün eşler verir. Allah Teâlâ onun onları boşamayacağını elbette biliyordu; lakin onları korkutmak için, şayet kendisinden bir boşanma vuku bulursa onlardan daha hayırlısını verebilecek kudrette olduğunu haber vermiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu sözü gibidir:

17552. Metin

وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ «٣» فَإِنَّهُ إِخْبَارٌ عَنِ الْقُدْرَةِ وَتَخْوِيفٌ لَهُمْ. ثُمَّ نَعَتَ سُبْحَانَهُ الْأَزْوَاجَ بِقَوْلِهِ: مُسْلِماتٍ مُؤْمِناتٍ أَيْ: قَائِمَاتٍ بِفَرَائِضِ الْإِسْلَامِ، مُصَدِّقَاتٍ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: مُسْلِماتٍ أَيْ: مُخْلِصَاتٍ. وَقِيلَ مَعْنَاهُ: مُسَلِّمَاتٌ لِأَمْرِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ قانِتاتٍ مُطِيعَاتٍ لِلَّهِ. وَالْقُنُوتُ: الطَّاعَةُ، وَقِيلَ: مُصَلِّيَاتٍ تائِباتٍ يَعْنِي مِنَ الذُّنُوبِ عابِداتٍ لِلَّهِ مُتَذَلِّلَاتٍ لَهُ. قَالَ الْحَسَنُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كَثِيرَاتُ الْعِبَادَةِ. سائِحاتٍ أَيْ:

{وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ} «٣» “Eğer yüz çevirirseniz, yerinize başka bir toplum getirir” ayeti gibidir; zira bu, kudreti haber verme ve onları korkutmadır. Sonra Allah Teâlâ o eşleri şu sözüyle nitelemiştir: {مُسْلِماتٍ مُؤْمِناتٍ} “müslüman, inanan” yani İslam'ın farzlarını yerine getiren, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve hayrıyla şerriyle kadere tasdik ile inanan kadınlar. Saîd b. Cübeyr: "Müslimât: İhlaslı olanlar" demiştir. Anlamının: "Allah'ın ve Resûlü'nün emrine boyun eğip teslim olanlar" olduğu da söylenmiştir. {قانِتاتٍ} “itaat eden” Allah'a itaatkâr olanlar demektir. Kunût: İtaat etmektir; namaz kılanlar olduğu da söylenmiştir. {تائِباتٍ} “tövbe eden” yani günahlardan tövbe eden kadınlar. {عابِداتٍ} “kulluk eden” Allah'a ibadet eden ve O'na karşı boyun eğen kadınlar. Hasan ve Saîd b. Cübeyr: "Çokça ibadet edenler" demişlerdir. {سائِحاتٍ} “oruç tutan/seyahat eden” yani:

17553. Metin

صَائِمَاتٍ. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: مُهَاجِرَاتٍ، وَلَيْسَ فِي أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ سِيَاحَةٌ إِلَّا الْهِجْرَةَ. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ وَالْفَرَّاءُ وَغَيْرُهُمَا: وَسُمِّيَ الصِّيَامُ سِيَاحَةً لِأَنَّ السَّائِحَ لَا زَادَ مَعَهُ. وَقِيلَ الْمَعْنَى: ذَاهِبَاتٍ فِي طَاعَةِ اللَّهِ، مِنْ سَاحَ الْمَاءُ إِذَا ذَهَبَ، وَأَصْلُ السِّيَاحَةِ: الْجَوَلَانُ فِي الْأَرْضِ، وَقَدْ مَضَى الْكَلَامُ عَلَى السِّيَاحَةِ فِي سُورَةِ بَرَاءَةَ. ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً وَسَّطَ بَيْنَهُمَا الْعَاطِفَ لِتَنَافِيهِمَا، وَالثَّيِّبَاتُ: جُمَعُ ثَيِّبٍ، وَهِيَ الْمَرْأَةُ الَّتِي قَدْ تَزَوَّجَتْ ثُمَّ ثَابَتْ عَنْ زَوْجِهَا فَعَادَتْ كَمَا كَانَتْ غَيْرَ ذَاتِ زَوْجٍ. وَالْأَبْكَارُ: جَمْعُ بِكْرٍ، وَهِيَ الْعَذْرَاءُ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا عَلَى أَوَّلِ حَالِهَا الَّتِي خُلِقَتْ عَلَيْهِ.

Oruç tutan kadınlar. Zeyd b. Eslem: "Hicret edenler; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinde hicretten başka seyahat yoktur" demiştir. İbn Kuteybe, Ferrâ ve başkaları şöyle demiştir: Oruca 'siyâhat' denilmiştir; çünkü seyahat eden kimsenin yanında azığı bulunmaz. Anlamın: "Allah'ın itaatine yönelip gidenler" olduğu da söylenmiştir; bu da suyun akıp gitmesi anlamındaki 'sâha'l-mâü' ifadesindendir. Seyahatin aslı ise yeryüzünde dolaşmaktır. Seyahat konusundaki açıklama Berâe (Tevbe) suresinde geçmişti. {ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً} “dul ve bakire” İki vasıf birbirine zıt olduğu için aralarına atıf harfi getirilmiştir. Seyyibât (ثَيِّبَات): 'Seyyib'in çoğuludur; evlenmiş, sonra kocasından ayrılıp tekrar evsiz-barksız önceki haline dönmüş kadındır. Ebkâr (أَبْكَار): 'Bikr'in çoğuludur; bakire kadındır; yaratıldığı ilk hali üzere kaldığı için bu şekilde isimlendirilmiştir.

17554. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَغَيْرُهُ عَنْ عَائِشَةُ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَانَ يَمْكُثُ عِنْدَ زَيْنَبَ بِنْتِ جَحْشٍ وَيَشْرَبُ عِنْدَهَا لَبَنًا أَوْ عَسَلًا، فَتَوَاصَيْتُ أَنَا وَحَفْصَةُ أَنَّ أَيَّتَنَا دَخَلَ عَلَيْهَا النَّبِيُّ ﷺ فَلْتَقُلْ: إِنِّي أَجِدُ مِنْكَ رِيحَ مَغَافِيرَ، فَدَخَلَ عَلَى إِحْدَاهُمَا فَقَالَتْ ذَلِكَ لَهُ، فَقَالَ: لَا بَلْ شَرِبْتُ عَسَلًا عِنْدَ زَيْنَبَ بِنْتِ جحش، ولن أعود، فنزلت:

Buhârî ve başkaları Âişe [radıyallâhu anhâ]’dan şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Zeyneb bint Cahş’ın yanında kalır ve onun yanında süt veya bal [şerbeti] içerdi. Ben ve Hafsa, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hangimizin yanına girerse: «Ben sende megâfîr (kötü kokulu bir sakız) kokusu alıyorum» demesini kararlaştırdık. [Resûlullah] ikisinden birinin yanına girdi ve o bunu kendisine söyledi. Bunun üzerine [Resûlullah]: «Hayır, bilakis ben Zeyneb bint Cahş’ın yanında bal [şerbeti] içtim; bir daha da [bunu yapmaya] dönmeyeceğim» buyurdu. Bunun üzerine şu [ayetler] indi:

17555. Metin

يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ إِلَى قَوْلِهِ: إِنْ تَتُوبا إِلَى اللَّهِ لِعَائِشَةَ وَحَفْصَةَ وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً لِقَوْلِهِ: بَلْ شَرِبْتُ عَسَلًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، قَالَ السُّيُوطِيُّ: بِسَنَدٍ صَحِيحٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: «كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ شَرِبَ مِنْ شَرَابٍ عِنْدَ سَوْدَةَ مِنَ الْعَسَلِ، فَدَخَلَ عَلَى عَائِشَةَ فَقَالَتْ: إِنِّي أَجِدُ مِنْكَ رِيحًا، فَدَخَلَ عَلَى حَفْصَةَ فَقَالَتْ: إِنِّي أَجِدُ مِنْكَ رِيحًا، فَقَالَ: أَرَاهُ مِنْ شَرَابٍ شَرِبْتُهُ عِنْدَ سَوْدَةَ، وَاللَّهِ لَا أَشْرَبُهُ أَبَدًا، فأنزل الله: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ الْآيَةَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ سَعْدٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ رَافِعٍ قَالَ: سَأَلْتُ أم سلمة عن هذه الآية يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ قَالَتْ: كَانَتْ عِنْدِي عُكَّةٌ «١» مِنْ عَسَلٍ أَبْيَضَ، فَكَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَلْعَقُ مِنْهَا وَكَانَ يُحِبُّهُ، فَقَالَتْ لَهُ عَائِشَةُ:

{يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ} ayetinden {إِنْ تَتُوبا إِلَى اللَّهِ} ayetine kadar olan kısım Âişe ve Hafsa hakkında; {وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً} ayeti ise: "Bilakis bal şerbeti içtim" sözü hakkındadır. İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdeveyh -Süyûtî'nin belirttiğine göre sahih bir senetle- İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Sevde'nin yanında baldan yapılmış bir içecek içmişti. Âişe'nin yanına girdi; o: 'Ben sende [kötü] bir koku hissediyorum' dedi. Hafsa'nın yanına girdi; o da: 'Ben sende [kötü] bir koku hissediyorum' dedi. Bunun üzerine [Peygamber]: 'Sanırım bu, Sevde'nin yanında içtiğim bir içecektendir; vallahi onu bir daha asla içmeyeceğim' dedi. Bunun üzerine Allah: {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ} ayetini indirdi.» İbn Sa'd, Abdullah b. Râfi'den şöyle rivayet etmiştir: Ümmü Seleme'ye: {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ} ayetini sordum. Dedi ki: Yanımda beyaz bal bulunan küçük bir deri kap «١» vardı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ondan tadardı ve onu severdi. Âişe ona:

17556. Metin

نَحْلُهَا تَجْرِسُ عُرْفُطًا «٢» ، فَحَرَّمَهَا، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَأَخْرَجَ النَّسَائِيُّ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَنَسٍ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَانَتْ لَهُ أَمَةٌ يَطَؤُهَا، فَلَمْ تَزَلْ عَائِشَةُ وَحَفْصَةُ حَتَّى جَعَلَهَا عَلَى نَفْسِهِ حراما، فأنزل الله هذه الآية يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ وَأَخْرَجَ الْبَزَّارُ وَالطَّبَرَانِيُّ، قَالَ السُّيُوطِيُّ: بِسَنَدٍ صَحِيحٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قُلْتُ لِعُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ: مَنِ الْمَرْأَتَانِ اللَّتَانِ تَظَاهَرَتَا؟ قَالَ: عَائِشَةُ وَحَفْصَةُ، وَكَانَ بَدْوُ الْحَدِيثِ فِي شَأْنِ مَارِيَةَ الْقِبْطِيَّةَ أُمِّ إِبْرَاهِيمَ أَصَابَهَا النَّبِيُّ ﷺ فِي بَيْتِ حَفْصَةَ فِي يَوْمِهَا، فَوَجَدَتْ حَفْصَةُ فَقَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ لَقَدْ جِئْتَ إِلَيَّ بِشَيْءٍ مَا جِئْتَهُ إِلَى أَحَدٍ مِنْ أَزْوَاجِكَ فِي يَوْمِي وَفِي دَوْرِي عَلَى فِرَاشِي، قَالَ: أَلَا تَرْضَيْنَ أَنْ أُحَرِّمَهَا فَلَا أَقْرَبَهَا أَبَدًا؟ قَالَتْ: بَلَى، فَحَرَّمَهَا وَقَالَ: لَا تَذْكُرِي ذَلِكَ لِأَحَدٍ، فَذَكَرَتْهُ لعائشة فأظهره الله عليه، فأنزل الله: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ الْآيَاتِ كُلَّهَا، فَبَلَغَنَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَفَّرَ عَنْ يَمِينِهِ، وَأَصَابَ مَارِيَةَ. وَأَخْرَجَهُ ابْنُ سَعْدٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ بِأَطْوَلَ مِنْ هَذَا. وَأَخْرَجَهُ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ أَيْضًا مِنْ وَجْهٍ آخَرَ عَنْهُ بِأَخْصَرَ مِنْهُ، وَأَخْرَجَهُ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ مُخْتَصَرًا بِلَفْظِ قَالَ: حَرَّمَ سُرِّيَّتَهُ، وَجَعَلَ ذَلِكَ سَبَبَ النُّزُولِ فِي جَمِيعِ مَا رُوِيَ عَنْهُ مِنْ هَذِهِ الطُّرُقِ، وَأَخْرَجَ الْهَيْثَمُ بْنُ كُلَيْبٍ فِي مُسْنَدِهِ، وَالضِّيَاءُ الْمَقْدِسِيُّ فِي الْمُخْتَارَةِ، مِنْ طَرِيقِ نَافِعٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ لِحَفْصَةَ: لَا تُحَدِّثِي أَحَدًا، وَإِنَّ أُمَّ إِبْرَاهِيمَ عَلَيَّ حَرَامٌ، فَقَالَتْ: أَتُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لك؟ قال: فو الله لَا أَقْرَبُهَا. فَلَمْ يَقْرَبْهَا حَتَّى أَخْبَرَتْ عَائِشَةَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ:

'Onun arısı urfut «٢» otlamıştır' dedi. Bunun üzerine o, onu haram kıldı ve ayet indi. Nesâî, Hâkim -sahih olduğunu belirterek- ve İbn Merdeveyh Enes'ten şöyle rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in birlikte olduğu bir cariyesi vardı. Âişe ve Hafsa ısrar etmeye devam ettiler; nihayet o cariyesini kendisine haram kıldı. Bunun üzerine Allah bu {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ} ayetini indirdi. Bezzâr ve Taberânî -Süyûtî'nin belirttiğine göre sahih bir senetle- İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Ömer b. el-Hattâb'a: «Peygambere karşı birbirine arka çıkan o iki kadın kimdi?» diye sordum. Dedi ki: «Âişe ve Hafsa'dır. Hadisenin başlangıcı İbrahim'in annesi Kıbtî Mâriye meselesi hakkındaydı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Hafsa'nın nöbet gününde onun odasında Mâriye ile birlikte olmuştu. Hafsa bunu görünce: 'Ey Allah'ın Resûlü! Benim nöbet günümde, sıramda ve yatağımda bana öyle bir şey yaptın ki eşlerinden hiçbirine bunu yapmadın' dedi. Peygamber: 'Onu kendime haram kılsam ve ona bir daha asla yaklaşmasam razı olur musun?' dedi. Hafsa: 'Evet' dedi. Bunun üzerine onu haram kıldı ve: 'Bunu hiç kimseye söyleme' dedi. Fakat Hafsa bunu Âişe'ye anlattı; Allah da bunu Peygamber'e bildirdi. Bunun üzerine Allah, bütün bu {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ} ayetlerini indirdi. Bize ulaştığına göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yeminine kefaret verdi ve Mâriye ile birlikte oldu.» İbn Sa'd ve İbn Merdeveyh ondan bundan daha uzun bir metinle rivayet etmişlerdir. İbn Merdeveyh başka bir yoldan ondan daha muhtasar olarak da rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir, Taberânî ve İbn Merdeveyh ondan kısaca şu lafızla nakletmişlerdir: «Cariyesini haram kıldı.» Bu yollardan ondan rivayet edilenlerin tamamında nüzul sebebi bu kılınmıştır. Heysem b. Küleyb Müsned'inde ve Ziyâ el-Makdisî el-Muhtâre'de Nâfi' yoluyla İbn Ömer'den şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hafsa'ya: «Kimseye söyleme; İbrahim'in annesi bana haramdır» dedi. Hafsa: «Allah'ın sana helal kıldığını haram mı kılıyorsun?» deyince: «Vallahi ona yaklaşmayacağım» dedi. Âişe'ye haber verinceye kadar da ona yaklaşmadı; bunun üzerine Allah indirdi:

17557. Metin

قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ سَبَبَ نُزُولِ الْآيَةِ تَحْرِيمُ مَارِيَةَ كَمَا سَلَفَ، وَسَنَدُهُ ضَعِيفٌ. فَهَذَانَ سَبَبَانِ صَحِيحَانِ لِنُزُولِ الْآيَةِ، وَالْجَمْعُ مُمْكِنٌ بِوُقُوعِ الْقِصَّتَيْنِ: قِصَّةِ الْعَسَلِ، وَقِصَّةِ مَارِيَةَ، وَأَنَّ الْقُرْآنَ نَزَلَ فِيهِمَا جَمِيعًا، وَفِي كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا أَنَّهُ أَسَرَّ الْحَدِيثَ إِلَى بَعْضِ أَزْوَاجِهِ، وَأَمَّا مَا قِيلَ مِنْ أَنَّ السَّبَبَ هُوَ تَحْرِيمُ الْمَرْأَةِ الَّتِي وَهَبَتْ نَفْسَهَا، فَلَيْسَ فِي ذَلِكَ إِلَّا مَا رَوَى ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ هَذِهِ الآية: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ فِي الْمَرَأَةِ الَّتِي وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ ﷺ. قَالَ السُّيُوطِيُّ: وَسَنَدُهُ ضَعِيفٌ. وَيَرُدُّ هَذَا أَيْضًا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لم

{قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ} “Allah, yeminlerinizi çözmeyi size farz kılmıştır.” Taberânî el-Evsat'ta ve İbn Merdeveyh Ebû Hüreyre'den, ayetin nüzul sebebinin daha önce geçtiği üzere Mâriye'nin haram kılınması olduğuna dair [bir rivayet] tahric etmişlerdir; ancak senedi zayıftır. İşte bu ikisi, ayetin nüzulü hakkında iki sahih sebeptir. Her iki kıssanın, yani bal hadisesi ile Mâriye hadisesinin gerçekleşmiş olması ve Kur'an'ın her ikisi hakkında birden inmiş olması suretiyle aralarını telif etmek mümkündür. Zira her iki kıssada da onun, sözü hanımlarından birine gizlice söylediği yer almaktadır. Nüzul sebebinin, kendisini hibe eden kadının haram kılınması olduğu yönündeki söze gelince; bu hususta İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdeveyh'in İbn Abbâs'tan naklettiği şu rivayetten başkası yoktur: İbn Abbâs şöyle demiştir: “{يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ} “Ey Peygamber! Allah'ın sana helal kıldığını niçin haram kılıyorsun?” ayeti, kendisini Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hibe eden kadın hakkında indi.” Süyûtî: “Bunun senedi zayıftır” demiştir. Bunu ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in...

17558. Metin

يَقْبَلْ تِلْكَ الْوَاهِبَةَ لِنَفْسِهَا، فَكَيْفَ يَصِحُّ أن يقال إنه نزل في شأنها: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ فَإِنَّ مَنْ رَدَّ مَا وُهِبَ لَهُ لَمْ يَصِحَّ أَنْ يُقَالَ إِنَّهُ حَرَّمَهُ عَلَى نَفْسِهِ، وَأَيْضًا لَا يَنْطَبِقُ عَلَى هَذَا السَّبَبِ قَوْلُهُ: وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً إِلَى آخِرِ مَا حَكَاهُ اللَّهُ. وَأَمَّا مَا ثَبَتَ فِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا: أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ سَأَلَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ عَنِ الْمَرْأَتَيْنِ اللَّتَيْنِ تَظَاهَرَتَا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَأَخْبَرَهُ أَنَّهُمَا عَائِشَةُ وَحَفْصَةُ، ثُمَّ ذَكَرَ قِصَّةَ الْإِيلَاءِ كَمَا فِي الْحَدِيثِ الطَّوِيلِ، فَلَيْسَ فِي هَذَا نَفْيٌ لِكَوْنِ السَّبَبِ هُوَ مَا قَدَّمْنَا مِنْ قِصَّةِ الْعَسَلِ وَقِصَّةِ السُّرِّيَّةِ، لِأَنَّهُ إِنَّمَا أَخْبَرَهُ بِالْمُتَظَاهِرَتَيْنِ، وَذَكَرَ فِيهِ أَنَّ أَزْوَاجَ النَّبِيِّ ﷺ يُرَاجِعْنَهُ وَتَهْجُرُهُ إِحْدَاهُنَّ الْيَوْمَ إِلَى اللَّيْلِ، وَأَنَّ ذَلِكَ سَبَبُ الاعتزال لا سبب نزول: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ. وَيُؤَيِّدُ هَذَا مَا قَدَّمْنَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ لِعُمَرَ: مَنِ الْمَرْأَتَانِ اللَّتَانِ تَظَاهَرَتَا؟ فَأَخْبَرَهُ بِأَنَّهُمَا حَفْصَةُ وَعَائِشَةُ، وَبَيَّنَ لَهُ أَنَّ السَّبَبَ قِصَّةُ مَارِيَةَ. هَذَا مَا تَيَسَّرَ مِنْ تَلْخِيصِ سَبَبِ نُزُولِ الْآيَةِ، وَدَفْعِ الِاخْتِلَافِ فِي شَأْنِهِ، فَاشْدُدْ عَلَيْهِ يَدَيْكَ لِتَنْجُوَ بِهِ مِنَ الْخَبْطِ وَالْخَلْطِ الَّذِي وَقَعَ لِلْمُفَسِّرِينَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْبُخَارِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: فِي الْحَرَامِ يُكَفِّرُ، وَقَالَ: لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ «١» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَالطَّبَرَانِيُّ وَالْحَاكِمُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَنَّهُ جَاءَهُ رَجُلٌ فَقَالَ: إِنِّي جَعَلْتُ امْرَأَتِي عَلَيَّ حَرَامًا، فَقَالَ: كَذَبْتَ لَيْسَتْ عَلَيْكَ بِحَرَامٍ، ثُمَّ تَلَا: لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ قَالَ: عَلَيْكَ أَغْلَظُ الْكَفَّارَاتِ عِتْقُ رَقَبَةٍ. وأخرج الحارث ابن أَبِي أُسَامَةَ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: «لَمَّا حَلَفَ أَبُو بَكْرٍ أَنْ لَا يُنْفِقَ عَلَى مِسْطَحٍ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ: قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ فَأَحَلَّ يَمِينَهُ وَأَنْفَقَ عَلَيْهِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ عُدَيٍّ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ عَائِشَةَ فِي قَوْلِهِ: وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً قَالَتْ: أَسَرَّ إِلَيْهَا أَنَّ أَبَا بَكْرٍ خَلِيفَتِي مِنْ بَعْدِي. وَأَخْرَجَ ابْنُ عَدِيٍّ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الصَّحَابَةِ، وَالْعُشَارِيُّ فِي فَضَائِلِ الصِّدِّيقِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ عَسَاكِرَ مِنْ طُرُقٍ عَنْ عَلِيٍّ وَابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: وَاللَّهِ إِنَّ إِمَارَةَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ لَفِي الْكِتَابِ: وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً قَالَ لِحَفْصَةَ: «أَبُوكِ وَأَبُو عَائِشَةَ وَالِيَا النَّاسِ بَعْدِي، فَإِيَّاكِ أَنْ تُخْبِرِي أَحَدًا بِهَذَا» . قُلْتُ: وَهَذَا لَيْسَ فِيهِ أنه سبب نزول قوله: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ بل فيه أن الحديث الّذي أسره ﷺ هُوَ هَذَا، فَعَلَى فَرْضِ أَنَّ لَهُ إِسْنَادًا يَصْلُحُ لِلِاعْتِبَارِ هُوَ مُعَارَضٌ بِمَا سَبَقَ مِنْ تِلْكَ الرِّوَايَاتِ الصَّحِيحَةِ، وَهِيَ مُقَدَّمَةٌ عَلَيْهِ وَمُرَجَّحَةٌ بِالنِّسْبَةِ إِلَيْهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُما قَالَ: زَاغَتْ وأثمت. وأخرج ابن المنذر عنه قال: مالك. وَأَخْرَجَ ابْنُ عَسَاكِرَ مِنْ طَرِيقِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُرَيْدَةَ عَنْ أَبِيهِ فِي قَوْلِهِ: وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ قَالَ: أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ عَسَاكِرَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ مِثْلَهُ.

kendisini hibe eden o kadını kabul etmemiştir. Durum böyleyken onun hakkında: {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ} ayetinin indiğini söylemek nasıl sahih olabilir? Zira kendisine hibe edilen şeyi geri çeviren bir kimsenin onu kendisine haram kıldığı söylenemez. Ayrıca Allah'ın naklettiği son kısımlara kadar geçen: {وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً} sözü de bu sebebe uymaz. İki Sahih'te ve diğer eserlerde sabit olan; İbn Abbâs'ın Ömer b. el-Hattâb'a Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı yardımlaşan o iki kadını sorması, onun da Âişe ve Hafsa olduklarını bildirmesi, ardından uzun hadiste geçtiği üzere îlâ kıssasını zikretmesi meselesine gelince: Bunda, sebebin daha önce zikrettiğimiz bal kıssası ve cariye kıssası olmasını nefyeden bir durum yoktur. Çünkü Ömer ona yalnızca yardımlaşan iki kadını haber vermiş ve bu rivayette Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in eşlerinin ona karşılık verdiklerini ve içlerinden birinin gün boyunca geceye kadar onunla konuşmadığını, bunun da eşlerinden uzak durma sebebi olduğunu zikretmiştir; yoksa {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ} ayetinin iniş sebebi olduğunu söylememiştir. İbn Abbâs'tan daha önce naklettiğimiz; Ömer'e: «Birbirine arka çıkan iki kadın kimdir?» diye sorması, onun da Hafsa ve Âişe olduklarını bildirip sebebin Mâriye kıssası olduğunu açıklaması da bunu desteklemektedir. İşte ayetin iniş sebebinin özeti ve bu konudaki ihtilafın giderilmesi hususunda kolaylıkla ifade edilebilenler bunlardır; tefsircilerin içine düştüğü karışıklık ve yanılgılardan kurtulmak için bu açıklamaya sımsıkı sarıl! Abdürrezzâk, Buhârî ve İbn Merdeveyh İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: "[Kişinin helal bir şeyi kendisine] haram kılması durumunda kefaret vermesi gerekir" demiş ve: {لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ} «١» “Andolsun ki Resûlullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır” ayetini okumuştur. İbnü'l-Münzir, Taberânî, Hâkim ve İbn Merdeveyh ondan nakletmişlerdir ki: Kendisine bir adam gelip: "Ben hanımımı kendime haram kıldım" dedi. O da: "Yalan söylemişsin, o sana haram değildir" dedi ve arkasından: {لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ} “Allah'ın sana helal kıldığını niçin haram kılıyorsun?” ayetini okuyup: "Sana kefaretlerin en ağırı olan bir köle azat etmek düşer" dedi. Hâris b. Ebî Üsâme Âişe'den şöyle nakletmiştir: «Ebû Bekir, Mıstah'a nafaka vermeyeceğine dair yemin edince Allah: {قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمانِكُمْ} ayetini indirdi; o da yeminini bozdu (kefaret verdi) ve ona infaka devam etti.» İbn Adiy ve İbn Asâkir, Âişe'den Cenâb-ı Hakk'ın: {وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً} sözü hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir: Ona, "Benden sonra halifem Ebû Bekir'dir" diye fısıldadı (sır verdi). İbn Adiy, es-Sahâbe'de Ebû Nuaym, Fedâilü's-Sıddîk'ta el-Uşârî, İbn Merdeveyh ve İbn Asâkir çeşitli yollardan Ali ve İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: "Vallahi Ebû Bekir ve Ömer'in yöneticiliği şu ayette yer almaktadır: {وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلى بَعْضِ أَزْواجِهِ حَدِيثاً} [Peygamber] Hafsa'ya şöyle demiştir: «Benden sonra insanların yöneticileri senin baban ile Âişe'nin babasıdır; sakın bunu kimseye söyleme.»" Derim ki: Bu rivayette bunun {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ} ayetinin iniş sebebi olduğuna dair bir ifade yoktur; bilakis onun sallallâhu aleyhi ve sellem sır olarak söylediği sözün bu olduğu yer almaktadır. Dolayısıyla, muteber sayılabilecek bir senedi olduğu varsayılsa bile, daha önce geçen o sahih rivayetlerle çelişmektedir ve o sahih rivayetler buna takdim edilir, buna karşı tercih edilir. İbn Cerîr ve İbn Merdeveyh İbn Abbâs'tan Cenâb-ı Hakk'ın: {فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُما} sözü hakkında: "[Haktan] saptı ve günaha girdi" dediğini nakletmişlerdir. İbnü'l-Münzir de ondan: "Meyletti" dediğini nakletmiştir. İbn Asâkir, Abdullah b. Büreyde yoluyla babasından Cenâb-ı Hakk'ın: {وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ} sözü hakkında: "Ebû Bekir ve Ömer'dir" dediğini nakletmiştir. İbn Asâkir, İbn Mes'ûd'dan da aynısını nakletmiştir.

17559. Metin

وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي فَضَائِلِ الصَّحَابَةِ، مِنْ وَجْهٍ آخَرَ عَنْهُ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عُمَرَ وَابْنِ عَبَّاسٍ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ مَرْفُوعًا مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، قَالَ السُّيُوطِيُّ:

Taberânî, İbn Merdeveyh ve Fedâilü's-Sahâbe'de Ebû Nuaym başka bir yoldan ondan aynısını nakletmiştir. İbn Merdeveyh, İbn Ömer ve İbn Abbâs'tan aynısını nakletmiştir. Hâkim, Ebû Ümâme'den merfû olarak aynısını rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim -Süyûtî'nin belirttiğine göre-

17560. Metin

بِسَنَدٍ ضَعِيفٍ، عَنْ عَلِيٍّ مَرْفُوعًا قَالَ: «هُوَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ عُمَيْسٍ سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: «وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ

zayıf bir senetle Ali'den merfû olarak rivayet etmiştir; o şöyle demiştir: «O, Ali b. Ebî Tâlib'dir». İbn Merdeveyh, Esmâ bint Umeys'in Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittiğini rivayet etmiştir: «{وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminlerin salihi”, Ali b. Ebî Tâlib'dir».1 İbn Merdeveyh ve İbn

17561. Metin

عَسَاكِرَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ قَالَ: هُوَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ بُرَيْدَةَ فِي قَوْلِهِ: ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً قَالَ: وَعَدَ اللَّهُ نَبِيَّهُ ﷺ فِي هَذِهِ أَنْ يُزَوِّجَهُ بِالثَّيِّبِ آسِيَةَ امْرَأَةَ فِرْعَوْنَ، وَبِالْبِكْرِ مَرْيَمَ بنت عمران.

Asâkir, İbn Abbâs'tan Cenâb-ı Hakk'ın: {وَصالِحُ الْمُؤْمِنِينَ} sözü hakkında: "O, Ali b. Ebî Tâlib'dir" dediğini rivayet etmişlerdir. Taberânî ve İbn Merdeveyh, Büreyde'den Cenâb-ı Hakk'ın: {ثَيِّباتٍ وَأَبْكاراً} sözü hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "Allah bu ayette Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e, dulla [yani] Firavun'un hanımı Âsiye ile; bakireyle de [yani] İmrân'ın kızı Meryem ile evlendireceğini vaat etmiştir."

17562. Metin

[سورة التحريم (٦٦) : الآيات ٦ الى ٨]

[Tahrîm Suresi (66), Âyet 6-8]

17563. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجارَةُ عَلَيْها مَلائِكَةٌ غِلاظٌ شِدادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ (٦) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٧) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحاً عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ يَوْمَ لا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنا أَتْمِمْ لَنا نُورَنا وَاغْفِرْ لَنا إِنَّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٨)

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجارَةُ عَلَيْها مَلائِكَةٌ غِلاظٌ شِدادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ (٦) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٧) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحاً عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ يَوْمَ لا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنا أَتْمِمْ لَنا نُورَنا وَاغْفِرْ لَنا إِنَّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٨)} “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır. (6) Ey inkâr edenler! Bugün özür dilemeyin! Siz ancak yapmış olduklarınızın karşılığını görüyorsunuz. (7) Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün Allah, Peygamber'i ve onunla beraber iman edenleri utandırmaz. Onların nurları önlerinde ve sağlarında koşar (aydınlatır). Derler ki: «Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, şüphesiz sen her şeye hakkıyla kadirsin.» (8)”

17564. Metin

قوله: يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ بِفِعْلِ مَا أَمَرَكُمْ بِهِ وَتَرْكِ مَا نَهَاكُمْ عَنْهُ وَأَهْلِيكُمْ بِأَمْرِهِمْ بِطَاعَةِ اللَّهِ، وَنَهْيِهِمْ عَنْ مَعَاصِيهِ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجارَةُ أَيْ: نَارًا عَظِيمَةً تَتَوَقَّدُ بِالنَّاسِ وَبِالْحِجَارَةِ كَمَا يَتَوَقَّدُ غَيْرُهَا بِالْحَطَبِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ هَذَا فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ. قَالَ مُقَاتِلُ بْنُ سُلَيْمَانَ: الْمَعْنَى: قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ، بِالْأَدَبِ الصَّالِحِ، النَّارَ فِي الْآخِرَةِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ: قُوا أَنْفُسَكُمْ بِأَفْعَالِكُمْ، وَقَوْا أَهْلِيكُمْ بِوَصِيَّتِكُمْ. قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: فَعَلَيْنَا أَنْ نُعَلِّمَ أَوْلَادَنَا الدِّينَ وَالْخَيْرَ وَمَا لَا يُسْتَغْنَى عَنْهُ مِنَ الْأَدَبِ، وَمِنْ هَذَا قَوْلُهُ:

Cenâb-ı Hakk'ın: {يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ} “Ey iman edenler! Kendinizi koruyun” sözü; O'nun size emrettiğini yaparak ve yasakladığını terk ederek demektir. {وَأَهْلِيكُمْ} “Ve ailenizi [de koruyun]” onlara Allah'a itaati emredip O'na isyan etmekten nehyederek koruyun; {نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجارَةُ} “yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten” yani tıpkı diğer ateşlerin odunla tutuştuğu gibi insanlarla ve taşlarla tutuşan büyük bir ateşten koruyun. Bunun açıklaması daha önce Bakara suresinde geçmişti. Mukâtil b. Süleymân şöyle demiştir: Anlamı şudur: Ahiretteki ateşten kendinizi ve ailenizi güzel terbiye ile koruyun. Katâde ve Mücâhid: "Kendinizi amellerinizle koruyun, ailenizi de onlara tavsiyede bulunarak koruyun" demişlerdir. İbn Cerîr şöyle demiştir: Çocuklarımıza dini, hayrı ve vazgeçilmez olan terbiyeyi öğretmek bize vaciptir. Cenâb-ı Hakk'ın şu sözleri de bu kabildendir:

17565. Metin

وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْها «١» وقوله: وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ «٢» . عَلَيْها مَلائِكَةٌ غِلاظٌ شِدادٌ أَيْ: عَلَى النَّارِ خَزَنَةٌ مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَلُونَ أَمْرَهَا وَتَعْذِيبَ أَهْلِهَا، غِلَاظٌ عَلَى أَهْلِ النَّارِ، شِدَادٌ عَلَيْهِمْ، لَا يَرْحَمُونَهُمْ إِذَا اسْتَرْحَمُوهُمْ لِأَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ خَلَقَهُمْ مِنْ غَضَبِهِ، وَحَبَّبَ إِلَيْهِمْ تَعْذِيبَ خَلْقِهِ، وَقِيلَ:

{وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْها} «١» “Ailene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et” ve Cenâb-ı Hakk'ın: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} «٢» “En yakın akrabalarını uyar” sözleri de bu kabildendir. {عَلَيْها مَلائِكَةٌ غِلاظٌ شِدادٌ} “Onun başında kaba ve şiddetli melekler vardır.” Yani: Ateşin başında onun idaresini ve ehline azap edilmesini üstlenen meleklerden muhafızlar vardır; cehennem ehline karşı katı, onlara karşı şiddetlidirler. Merhamet dilediklerinde onlara merhamet etmezler; zira Allah Teâlâ onları Kendi gazabından yaratmış ve Kendi mahlukatına azap etmeyi onlara sevdirtmiştir. Şöyle de denilmiştir:

17566. Metin

الْمُرَادُ غِلَاظُ الْقُلُوبِ شِدَادُ الْأَبْدَانِ، وَقِيلَ: غِلَاظُ الْأَقْوَالِ شِدَادُ الْأَفْعَالِ، وَقِيلَ: الْغِلَاظُ ضِخَامُ الْأَجْسَامِ، وَالشِّدَادُ: الْأَقْوِيَاءُ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ أَيْ: لَا يُخَالِفُونَهُ فِي أَمْرِهِ، وَ «مَا» فِي مَا أَمَرَهُمْ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَوْصُولَةً وَالْعَائِدُ مَحْذُوفٌ، أَيْ: لَا يَعْصُونَ اللَّهَ الَّذِي أَمَرَهُمْ بِهِ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَصْدَرِيَّةً، أَيْ: لَا يَعْصُونَ اللَّهَ أَمْرَهُ، عَلَى أَنْ يَكُونَ مَا أَمَرَهُمْ بَدَلُ اشْتِمَالٍ مِنَ الِاسْمِ الشَّرِيفِ، أَوْ عَلَى تَقْدِيرِ نَزْعِ الْخَافِضِ، أَيْ: لَا يَعْصُونَ اللَّهَ فِي أَمْرِهِ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ أَيْ: يُؤَدُّونَهُ فِي وَقْتِهِ مِنْ غَيْرِ تَرَاخٍ، لا يؤخّرونه عنه ولا يقدّمونه يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ أَيْ: يُقَالُ لَهُمْ هَذَا الْقَوْلُ عِنْدَ إِدْخَالِهِمُ النَّارَ تَأْيِيسًا لَهُمْ وَقَطْعًا لِأَطْمَاعِهِمْ إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ مِنَ الْأَعْمَالِ فِي الدُّنْيَا، وَمِثْلُ هَذَا قَوْلُهُ: فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ «٣» يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحاً أَيْ: تَنْصَحُ صَاحِبَهَا بِتَرْكِ الْعَوْدِ إِلَى مَا تَابَ عَنْهُ، وُصِفَتْ بِذَلِكَ عَلَى الْإِسْنَادِ الْمَجَازِيِّ، وَهُوَ فِي الْأَصْلِ وَصْفٌ لِلتَّائِبِينَ أَنْ يَنْصَحُوا بِالتَّوْبَةِ أَنْفُسَهُمْ بِالْعَزْمِ عَلَى التَّرْكِ للذنب وترك المعاودة له.

[Bununla] kastedilen; kalpleri katı, bedenleri güçlü [melekler]dir. [Bir görüşe göre] sözleri sert, fiilleri şiddetli olanlardır. Bir diğer görüşe göre ise 'gılâz' (iri cüsseli), 'şidâd' ise güçlü kuvvetli olanlardır. {لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ} “Allah'ın kendilerine emrettiğine karşı gelmezler”; yani O'nun emrine aykırı davranmazlar. {مَا أَمَرَهُمْ} ifadesindeki «مَا» (mâ) edatının, sıla zamiri hazfedilmiş olarak ism-i mevsûl olması caizdir; yani: 'Kendilerine emrettiği şey hususunda Allah'a isyan etmezler' takdirindedir. [Bu edatın] masdariyet bildirmesi de caizdir; yani {مَا أَمَرَهُمْ} ifadesi lafza-i celâlden bedel-i iştimal kılınarak veya cer edatının hazfi (nez‘u’l-hâfız) takdiriyle 'Allah'a emrinde isyan etmezler' manasındadır. {وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} “Ve kendilerine emredileni yaparlar”; yani onu hiçbir gevşeklik göstermeksizin vaktinde yerine getirirler, ne vaktinden sonraya bırakırlar ne de vaktinden öne alırlar. {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ} “Ey inkâr edenler! Bugün özür dilemeyin!”; yani onları ümitsizliğe düşürmek ve umutlarını tamamen kesmek amacıyla ateşe sokuldukları sırada kendilerine bu söz söylenir. {إِنَّما تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Siz ancak [dünyada] yapmakta olduğunuz amellerin karşılığını görüyorsunuz”. Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğu da bunun gibidir: {فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} 3 “Artık o gün, zulmedenlere mazeretleri fayda vermez ve onlardan Allah'ı razı etmeleri de istenmez.” {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحاً} “Ey iman edenler! Allah'a samimi bir tövbe ile tövbe edin”; yani sahibine, tövbe ettiği şeye bir daha dönmemeyi öğütleyen [bir tövbe ile]. [Tövbe], mecâz-ı aklî (isnâd-ı mecâzî) yoluyla bu şekilde nitelenmiştir. Bu niteleme aslında tövbe edenlerin, günahı terk etmeye ve ona tekrar dönmemeye azmederek tövbe vasıtasıyla kendi nefislerine samimiyetle nasihat etmelerini ifade eden bir vasıftır.

17567. Metin

وَالتَّوْبَةُ فَرْضٌ عَلَى الْأَعْيَانِ. قَالَ قَتَادَةُ: التَّوْبَةُ النَّصُوحُ: الصَّادِقَةُ، وَقِيلَ: الْخَالِصَةُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: التَّوْبَةُ النَّصُوحُ: أَنْ يَبْغَضَ الذَّنْبَ الَّذِي أَحَبَّهُ وَيَسْتَغْفِرَ مِنْهُ إِذَا ذَكَرَهُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: التَّوْبَةُ النَّصُوحُ النَّدَمُ بِالْقَلْبِ، وَالِاسْتِغْفَارُ بِاللِّسَانِ، وَالْإِقْلَاعُ بِالْبَدَنِ، وَالِاطْمِئْنَانُ عَلَى أَنْ لَا يَعُودَ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هِيَ التَّوْبَةُ الْمَقْبُولَةُ.

Tövbe farz-ı ayndır. Katâde: "Tevbe-i nasûh: Samimi, dürüst tövbedir" demiştir; ihlaslı tövbedir de denilmiştir. Hasan: "Tevbe-i nasûh: [Kişinin] sevmiş olduğu günaha buğzetmesi ve onu hatırladığında istiğfar etmesidir" demiştir. Kelbî: "Tevbe-i nasûh: Kalp ile pişman olmak, dil ile istiğfar etmek, bedenle günahtan vazgeçmek ve bir daha dönmemeye kesin kararlı olmaktır" demiştir. Saîd b. Cübeyr ise: "O, kabul olunan tövbedir" demiştir.

17568. Metin

قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «نَصُوحًا» بِفَتْحِ النُّونِ عَلَى الْوَصْفِ لِلتَّوْبَةِ، أَيْ: تَوْبَةً بَالِغَةً فِي النُّصْحِ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَخَارِجَةُ وَأَبُو بكر عن عاصم بضمها، أي: توبة نصح لِأَنْفُسِكُمْ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ جَمْعَ نَاصِحٍ، وَأَنْ يَكُونَ مَصْدَرًا، يُقَالُ: نَصَحَ نَصَاحَةً وَنُصُوحًا. قَالَ الْمُبَرِّدُ: أَرَادَ تَوْبَةً ذَاتَ نُصْحٍ. عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ بسبب تلك التوبة، وعسى وَإِنْ كَانَ أَصْلُهَا لِلْإِطْمَاعِ فَهِيَ مِنَ اللَّهِ وَاجِبَةٌ، لِأَنَّ التَّائِبَ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ له، ويدخلكم مَعْطُوفٌ عَلَى يُكَفِّرَ مَنْصُوبٌ بِنَاصِبِهِ وَبِالنَّصْبِ قَرَأَ الجمهور، وقرئ بالجزم عطفا على محل عيسى، كَأَنَّهُ قَالَ: تُوبُوا يُوجِبْ تَكْفِيرَ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ الظَّرْفُ مُتَعَلِّقٌ بيدخلكم، أَيْ: يُدْخِلَكُمْ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَالْمَوْصُولُ مَعْطُوفٌ عَلَى النَّبِيِّ، وَقِيلَ: الْمَوْصُولُ مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ: نُورُهُمْ يَسْعى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَتَكُونُ جُمْلَةُ نُورُهُمْ يَسْعى فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ أَوْ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ حَالِهِمْ، وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْحَدِيدِ أَنَّ النُّورَ يَكُونُ مَعَهُمْ حَالَ مَشْيِهِمْ عَلَى الصِّرَاطِ، وَجُمْلَةُ يَقُولُونَ رَبَّنا أَتْمِمْ لَنا نُورَنا وَاغْفِرْ لَنا إِنَّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ أَيْضًا، وَعَلَى الْوَجْهِ الْآخَرِ تَكُونُ خَبَرًا آخَرَ، وَهَذَا دُعَاءُ الْمُؤْمِنِينَ حِينَ أَطْفَأَ اللَّهُ نُورَ الْمُنَافِقِينَ، كَمَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ وَتَفْصِيلُهُ.

Cumhur, tövbenin bir vasfı olarak nun harfinin fethasıyla «نَصُوحًا» (nasûhan) şeklinde okumuştur; yani: Nasihatte (samimiyette) son derece ileri olan bir tövbe. Hasan, Hârice ve Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir ise dammesiyle okumuştur; yani: Nefisleriniz için samimi bir öğüt olan bir tövbe. Bunun 'nâsih'in çoğulu veya masdar olması da caizdir; nitekim 'nesaha nasâheten ve nüsûhan' denir. Müberred: "Nasihat/samimiyet sahibi bir tövbe kastetmiştir" demiştir. {عَسى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ} yani: {عَسى رَبُّكُمْ أَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّئاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ} Bu tövbe sebebiyle Rabbinizin günahlarınızı örtmesi ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyması umulur. "Asâ" kelimesinin aslı ümitlendirmek için olsa da, Allah tarafından olduğunda kesinlik bildirir (vâcibdir); çünkü günahtan tövbe eden kimse hiç günahı olmayan gibidir. {وَيُدْخِلَكُمْ} kelimesi {يُكَفِّرَ} üzerine matuftur, nasb edatı ile mansubdur ve cumhur nasb ile okumuştur. "Asâ"nın mahalline atıfla cezm ile de okunmuştur; sanki: "Tövbe edin ki günahlarınızın örtülmesini kesinleştirsin ve sizi koysun" demiş gibidir. {يَوْمَ لا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ} “O gün Allah Peygamber'i utandırmaz” Bu zarf {يدخلكم} fiiline taalluk eder; yani: Allah'ın Peygamber'i ve onunla beraber iman edenleri utandırmayacağı günde sizi oraya sokar. İsm-i mevsul ({وَالَّذِينَ}), {النَّبِيَّ} üzerine matuftur. Mevsulün mübteda, haberinin ise {نُورُهُمْ يَسْعى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ} olduğu da söylenmiştir; ancak birincisi daha evlâdır. {نُورُهُمْ يَسْعى} cümlesi hâl konumunda mansubdur veya onların durumunu açıklayan müste'nefe bir cümledir. Hadîd suresinde Sırat üzerinde yürüdükleri sırada nurun onlarla birlikte olacağı geçmişti. {يَقُولُونَ رَبَّنا أَتْمِمْ لَنا نُورَنا وَاغْفِرْ لَنا إِنَّكَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} cümlesi de aynı şekilde hâl konumunda mansubdur; diğer yaklaşıma göre ise ikinci bir haberdir. Bu, daha önce açıklaması ve tafsilatı geçtiği üzere, Allah münafıkların nurunu söndürdüğü vakit müminlerin yaptığı duadır.

17569. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ فِي قَوْلِهِ: قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا قَالَ: عَلِّمُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمُ الْخَيْرَ وَأَدِّبُوهُمْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: اعْمَلُوا بِطَاعَةِ اللَّهِ وَاتَّقُوا مَعَاصِيَ اللَّهِ، وَأْمُرُوا أَهْلَكُمْ بِالذِّكْرِ يُنْجِكُمُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْهُ فِي الْآيَةِ قَالَ: أَدِّبُوا أَهْلِيكُمْ.

Abdürrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve Hâkim -sahih olduğunu belirterek- Ali b. Ebî Tâlib'den Cenâb-ı Hakk'ın: {قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا} kavli hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Kendinize ve ailenize hayrı öğretin ve onları terbiye edin." İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "Allah'a itaatle amel edin, Allah'a isyandan sakının ve ailenize zikri emredin ki Allah sizi ateşten kurtarsın." Abd b. Humeyd ondan bu ayet hakkında: "Ailenizi terbiye edin" dediğini nakletmiştir.

17570. Metin

وَأَخْرَجَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَحْمَدَ فِي زَوَائِدِ الزُّهْدِ، عَنْ أَبِي عِمْرَانَ الْجَوْنِيِّ قَالَ: بَلَغَنَا أَنَّ خَزَنَةَ النَّارِ تِسْعَةَ عَشَرَ، ما بين منكبي أَحَدِهِمْ مَسِيرَةُ مِائَةِ خَرِيفٍ، لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ رَحْمَةٌ، إِنَّمَا خُلِقُوا لِلْعَذَابِ، يَضْرِبُ الْمَلَكُ مِنْهُمُ الرَّجُلَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ الضَّرْبَةَ فَيَتْرُكُهُ طَحْنًا مِنْ لَدُنْ قَرْنِهِ إِلَى قَدَمِهِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَهَنَّادُ وَابْنُ مَنِيعٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الخطاب سئل عن التوبة النصوح، فقال:

Abdullah b. Ahmed Zevâidü'z-Zühd'de Ebû İmrân el-Cevnî'den nakleder: "Bize ulaştı ki cehennem bekçileri on dokuzdur. Onlardan birinin iki omuzu arası yüz yıllık mesafedir. Kalplerinde hiç merhamet yoktur; onlar sadece azap için yaratılmışlardır. Onlardan bir melek cehennem ehlinden bir adama öyle bir darbe vurur ki, onu başının tepesinden ayak tırnağına kadar un ufak eder." Abdürrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Hennâd, İbn Menî', Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim -sahih olduğunu belirterek-, İbn Merdeveyh ve Şuab'da Beyhakî Nu'mân b. Beşîr'den nakletmişlerdir ki Ömer b. el-Hattâb'a tevbe-i nasûh sorulmuş, o da şöyle demiştir:

17571. Metin

أَنْ يَتُوبَ الرَّجُلُ مِنَ الْعَمَلِ السَّيِّئِ ثُمَّ لَا يَعُودُ إِلَيْهِ أَبَدًا. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «التَّوْبَةُ مِنَ الذَّنْبِ أَنْ يَتُوبَ مِنْهُ، ثُمَّ لَا يعود إليه أبدا» وفي إسناده إبراهيم ابن مُسْلِمٍ الْهَجَرِيُّ، وَهُوَ ضَعِيفٌ، وَالصَّحِيحُ الْمَوْقُوفُ. كَمَا أَخْرَجَهُ مَوْقُوفًا عَنْهُ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْبَيْهَقِيُّ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: التَّوْبَةُ النَّصُوحُ تُكَفِّرُ كُلَّ سَيِّئَةٍ، وَهُوَ فِي الْقُرْآنِ، ثُمَّ قَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قوله: يَوْمَ

"Kişinin kötü amelden tövbe edip sonra ona bir daha asla dönmemesidir." Ahmed, İbn Merdeveyh ve Beyhakî İbn Mes'ûd'dan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: «Günahın tövbesi, ondan tövbe etmek ve sonra ona bir daha asla dönmemektir.» Senedinde İbrahim b. Müslim el-Hecerî vardır ve o zayıftır; sahih olanı mevkuf olmasıdır. Nitekim İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve Beyhakî bunu mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. Hâkim -sahih olduğunu belirterek- İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini nakleder: "Tevbe-i nasûh bütün kötülükleri örter; bu Kur'an'da vardır." Sonra bu ayeti okumuştur. Hâkim ve el-Ba's'ta Beyhakî İbn Abbâs'tan Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ

17572. Metin

لا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعى

"Allah'ın peygamberi ve onunla beraber iman edenleri utandırmayacağı günde, onların nurları koşar..."

17573. Metin

الْآيَةَ قَالَ: لَيْسَ أَحَدٌ مِنَ الموحّدين إلا يُعْطَى نُورًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَأَمَّا الْمُنَافِقُ فَيُطْفَأُ نُورُهُ، وَالْمُؤْمِنُ مُشْفِقٌ مِمَّا رَأَى مِنْ إِطْفَاءِ نُورِ الْمُنَافِقِ، فَهُوَ يَقُولُ: رَبَّنا أَتْمِمْ لَنا نُورَنا.

ayet-i kerimesi hakkında şöyle dediğini nakleder: “O gün Allah, Peygamber'i ve onunla beraber iman edenleri utandırmaz. Onların nurları önlerinde ve sağlarında koşar (aydınlatır)...” Muvahhidlerden (Allah'ı birleyenlerden) kıyamet günü nur verilmeyen hiç kimse kalmaz. Münafığın nuru ise söndürülür; mümin, münafığın nurunun söndürüldüğünü görünce endişelenir ve bu sebeple: {رَبَّنا أَتْمِمْ لَنا نُورَنا} “Rabbimiz! Nurumuzu tamamla” der.

17574. Metin

[سورة التحريم (٦٦) : الآيات ٩ الى ١٢]

[Tahrîm Suresi (66), Âyet 9-12]

17575. Metin

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْواهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٩) ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَتَ نُوحٍ وَامْرَأَتَ لُوطٍ كانَتا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبادِنا صالِحَيْنِ فَخانَتاهُما فَلَمْ يُغْنِيا عَنْهُما مِنَ اللَّهِ شَيْئاً وَقِيلَ ادْخُلا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ (١٠) وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَتَ فِرْعَوْنَ إِذْ قالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (١١) وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها فَنَفَخْنا فِيهِ مِنْ رُوحِنا وَصَدَّقَتْ بِكَلِماتِ رَبِّها وَكُتُبِهِ وَكانَتْ مِنَ الْقانِتِينَ (١٢)

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْواهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٩) ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَتَ نُوحٍ وَامْرَأَتَ لُوطٍ كانَتا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبادِنا صالِحَيْنِ فَخانَتاهُما فَلَمْ يُغْنِيا عَنْهُما مِنَ اللَّهِ شَيْئاً وَقِيلَ ادْخُلا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ (١٠) وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَتَ فِرْعَوْنَ إِذْ قالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (١١) وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها فَنَفَخْنا فِيهِ مِنْ رُوحِنا وَصَدَّقَتْ بِكَلِماتِ رَبِّها وَكُتُبِهِ وَكانَتْ مِنَ الْقانِتِينَ (١٢)} “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihat et, onlara sert davran. Onların barınağı cehennemdir. O ne kötü varılacak yerdir! (9) Allah, inkâr edenlere Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal getirdi. Bu ikisi, salih kullarımızdan iki kulun [nikâhı] altındaydılar da onlara hıyanet ettiler. O [iki salih kul] da Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: «Girenlerle beraber siz de ateşe girin!» denildi. (10) Allah, iman edenlere de Firavun'un karısını misal getirdi. Hani o: «Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun [kötü] amelinden kurtar, beni zalimler topluluğundan kurtar!» demişti. (11) İffetini koruyan İmrân kızı Meryem'i de [misal getirdi]. Biz ona ruhumuzdan üfledik; o da Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti ve itaatkârlardan oldu. (12)”

17576. Metin

قوله: يا أَيُّهَا النَّبِيُّ جاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنافِقِينَ أَيْ: بِالسَّيْفِ وَالْحُجَّةِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَى هَذِهِ الْآيَةِ فِي سُورَةِ بَرَاءَةَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ أَيْ: شَدِّدْ عَلَيْهِمْ فِي الدَّعْوَةِ، وَاسْتَعْمِلِ الْخُشُونَةَ فِي أَمْرِهِمْ بِالشَّرَائِعِ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {يا أَيُّهَا النَّبِيُّ جاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنافِقِينَ} “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihat et” sözü; kılıçla ve delille [cihat et] demektir. Bu ayet hakkındaki açıklama daha önce Berâe (Tevbe) suresinde geçmişti. {وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ} “Onlara sert davran” yani: Davette onlara karşı kararlı ve sert ol, şeriat hükümlerini emretmede tavizsiz davran.

17577. Metin

قَالَ الْحَسَنُ: أَيْ: جَاهِدْهُمْ بِإِقَامَةِ الْحُدُودِ عَلَيْهِمْ، فَإِنَّهُمْ كَانُوا يَرْتَكِبُونَ مُوجِبَاتِ الْحُدُودِ وَمَأْواهُمْ جَهَنَّمُ أَيْ: مَصِيرُهُمْ إِلَيْهَا، يَعْنِي الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ أَيِ: الْمَرْجِعُ الَّذِي يَرْجِعُونَ إِلَيْهِ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا قَدْ تَقَدَّمَ غَيْرُ مَرَّةٍ أَنَّ الْمَثَلَ قَدْ يُرَادُ بِهِ إِيرَادُ حَالَةٍ غَرِيبَةٍ يُعْرَفُ بِهَا حَالَةٌ أُخْرَى مُمَاثِلَةٌ لَهَا فِي الْغَرَابَةِ، أَيْ: جَعَلَ اللَّهُ مَثَلًا لِحَالِ هَؤُلَاءِ الْكَفَرَةِ، وَأَنَّهُ لَا يُغْنِي أَحَدٌ عن أحد امْرَأَتَ نُوحٍ وَامْرَأَتَ لُوطٍ هَذَا هُوَ الْمَفْعُولُ الْأَوَّلُ، وَ «مَثَلًا» المفعول الثاني حسبما قَدَّمْنَا تَحْقِيقَهُ، وَإِنَّمَا أُخِّرَ لِيَتَّصِلَ بِهِ مَا هُوَ تَفْسِيرٌ لَهُ وَإِيضَاحٌ لَمَعْنَاهُ كانَتا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبادِنا صالِحَيْنِ وَهَمَا نُوحٌ وَلُوطٌ، أَيْ: كَانَتَا فِي عِصْمَةِ نِكَاحِهِمَا فَخانَتاهُما أَيْ: فَوَقَعَتْ مِنْهُمَا الْخِيَانَةُ لَهُمَا. قَالَ عِكْرِمَةُ وَالضَّحَّاكُ: بِالْكُفْرِ، وَقِيلَ:

Hasan şöyle demiştir: Yani: Onlara hadleri (şer'î cezaları) tatbik ederek cihat et; çünkü onlar haddi gerektiren fiilleri işliyorlardı. {وَمَأْواهُمْ جَهَنَّمُ} “Onların barınağı cehennemdir” yani kâfirlerin ve münafıkların varacağı yer orasıdır. {وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “O ne kötü varılacak yerdir!” yani dönecekleri yer pek fenadır. {ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “Allah, inkâr edenlere misal getirdi” Daha önce defalarca geçtiği üzere mesel (misal); gariplikte kendisine benzer olan bir başka durumun anlaşılması için garip bir durumun ortaya konulmasıdır; yani: Allah bu inkârcıların durumu için ve hiç kimsenin bir başkasından bir şeyi savamayacağına dair bir misal getirmiştir. {امْرَأَتَ نُوحٍ وَامْرَأَتَ لُوطٍ} “Nuh'un karısı ile Lût'un karısını” Bu birinci mef'ûldür, {مَثَلًا} ise daha önce tahkik ettiğimiz üzere ikinci mef'ûldür. Kendisini açıklayan ve manasını aydınlatan şeyin hemen peşinden gelmesi için sona bırakılmıştır. {كانَتا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبادِنا صالِحَيْنِ} “Bu ikisi, salih kullarımızdan iki kulun [nikâhı] altındaydılar” Bunlar Nuh ve Lût'tur; yani o ikisinin nikâh akdi altındaydılar. {فَخانَتاهُما} “da onlara hıyanet ettiler” yani o iki kadından kocalarına karşı hıyanet sadır oldu. İkrime ve Dahhâk: "İnkâr ederek hıyanet ettiler" demişlerdir. Denildi ki:

17578. Metin

كَانَتِ امْرَأَةُ نُوحٍ تَقُولُ لِلنَّاسِ إِنَّهُ مَجْنُونٌ، وَكَانَتِ امْرَأَةُ لُوطٍ تُخْبِرُ قَوْمَهُ بِأَضْيَافِهِ، وَقَدْ وَقَعَ الْإِجْمَاعُ عَلَى أَنَّهُ مَا زَنَتِ امْرَأَةُ نَبِيٍّ قَطُّ. وَقِيلَ: كَانَتْ خِيَانَتُهُمَا النِّفَاقُ، وَقِيلَ: خَانَتَاهُمَا بِالنَّمِيمَةِ فَلَمْ يُغْنِيا عَنْهُما مِنَ اللَّهِ شَيْئاً أَيْ: فَلَمْ يَنْفَعْهُمَا نُوحٌ وَلُوطٌ بِسَبَبِ كَوْنِهِمَا زَوْجَتَيْنِ لَهُمَا شَيْئًا مِنَ النَّفْعِ، وَلَا دَفْعًا عَنْهُمَا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مع كَرَامَتِهِمَا عَلَى اللَّهِ شَيْئًا مِنَ الدَّفْعِ وَقِيلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ أَيْ: وَقِيلَ لَهُمَا فِي الْآخِرَةِ، أَوْ عِنْدَ مَوْتِهِمَا ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ لَهَا مِنْ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي. وَقَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَامٍ: ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينِ كَفَرُوا يُحَذِّرُ بِهِ عَائِشَةَ وَحَفْصَةَ مِنَ الْمُخَالَفَةِ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ حِينَ تظاهرتا عليه. وما أحسن ما قَالَ فَإِنَّ ذِكْرَ امْرَأَتَيِ النَّبِيَّيْنِ بَعْدَ ذِكْرِ قِصَّتِهِمَا وَمُظَاهَرَتِهِمَا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ يُرْشِدُ أَتَمَّ إِرْشَادٍ، وَيُلَوِّحُ أَبْلَغَ تَلْوِيحٍ، إِلَى أَنَّ الْمُرَادَ تَخْوِيفُهُمَا مَعَ سَائِرِ أُمَّهَاتِ الْمُؤْمِنِينَ، وَبَيَانُ أَنَّهُمَا وَإِنْ كَانَتَا تَحْتَ عِصْمَةِ خَيْرِ خَلْقِ اللَّهِ وَخَاتَمِ رُسُلِهِ، فَإِنَّ ذَلِكَ لَا يُغْنِي عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، وَقَدْ عَصَمَهُمَا اللَّهُ عَنْ ذَنْبِ تِلْكَ الْمُظَاهَرَةِ بِمَا وَقَعَ مِنْهُمَا مِنَ التَّوْبَةِ الصَّحِيحَةِ

Nuh'un karısı insanlara onun mecnun olduğunu söylerdi; Lût'un karısı ise kavmine onun misafirlerini haber verirdi. Hiçbir peygamber hanımının asla zina etmediği hususunda icma vuku bulmuştur. Onların hıyanetinin nifak olduğu da söylenmiştir; laf taşımakla (nemîme ile) hıyanet ettikleri de söylenmiştir. {فَلَمْ يُغْنِيا عَنْهُما مِنَ اللَّهِ شَيْئاً} “O [iki salih kul] da Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı.” Yani: Nuh ve Lût, onların kendilerinin eşleri olmaları sebebiyle onlara hiçbir fayda sağlayamadı ve Allah katındaki değerlerine rağmen Allah'ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. {وَقِيلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِلِينَ} “Onlara: «Girenlerle beraber siz de ateşe girin!» denildi.” Yani: Ahirette yahut ölümleri anında o iki kadına; kâfir ve isyankâr ehlinden oraya girenlerle beraber siz de ateşe girin denildi. Yahyâ b. Sellâm şöyle demiştir: Allah inkâr edenlere bir misal getirerek, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı birbirlerine arka çıktıkları vakit Âişe ve Hafsa'yı ona muhalefet etmekten sakındırmıştır. Ne kadar da güzel söylemiştir! Zira o iki peygamber hanımının zikri, onların kıssası ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı yardımlaşmalarının zikrinden sonra gelmesi; maksadın diğer müminlerin anneleriyle birlikte o ikisini korkutmak olduğuna, Allah'ın yarattıklarının en hayırlısının ve elçilerinin sonuncusunun nikâhı altında bulunsalar bile bunun Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamayacağına en mükemmel şekilde delalet etmekte ve en beliğ biçimde işaret etmektedir. Nitekim Allah, onlardan meydana gelen sahih

17579. Metin

الخالصة وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَتَ فِرْعَوْنَ الْكَلَامُ فِي هَذَا كَالْكَلَامِ فِي الْمَثَلِ الَّذِي قَبْلَهُ، أَيْ:

Ve ihlaslı tövbe sebebiyle o yardımlaşma günahından onları korumuştur. {وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَتَ فِرْعَوْنَ} “Allah, iman edenlere de Firavun'un karısını misal getirdi.” Buradaki söz de bundan önceki misaldeki söz gibidir; yani:

17580. Metin

جَعَلَ اللَّهُ حَالَ امْرَأَةِ فِرْعَوْنَ مَثَلًا لِحَالِ الْمُؤْمِنِينَ تَرْغِيبًا لَهُمْ فِي الثَّبَاتِ عَلَى الطَّاعَةِ، وَالتَّمَسُّكِ بِالدِّينِ، وَالصَّبْرِ فِي الشِّدَّةِ، وَأَنَّ صَوْلَةَ الْكُفْرِ لَا تَضُرُّهُمْ، كَمَا لَمْ تَضُرَّ امْرَأَةَ فِرْعَوْنَ، وَقَدْ كَانَتْ تَحْتَ أَكْفَرِ الْكَافِرِينَ، وَصَارَتْ بِإِيمَانِهَا بِاللَّهِ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ إِذْ قالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ الظَّرْفُ مُتَعَلِّقٌ بِضَرَبَ أَوْ بِمَثَلًا، أَيِ: ابْنِ لِي بَيْتًا قَرِيبًا مِنْ رَحْمَتِكَ، أَوْ فِي أَعْلَى دَرَجَاتِ الْمُقَرَّبِينَ مِنْكَ، أَوْ فِي مَكَانٍ لَا يُتَصَرَّفُ فِيهِ إِلَّا بِإِذْنِكَ وَهُوَ الْجَنَّةُ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ أَيْ: مِنْ ذَاتِهِ، وَمَا يَصْدُرُ عَنْهُ مِنْ أَعْمَالِ الشَّرِّ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ قَالَ الْكَلْبِيُّ: هُمْ أَهْلُ مِصْرَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هُمُ الْقِبْطُ. قَالَ الْحَسَنُ وَابْنُ كَيْسَانَ: نَجَّاهَا اللَّهُ أَكْرَمَ نَجَاةٍ، وَرَفَعَهَا إِلَى الْجَنَّةِ فَهِيَ تَأْكُلُ وتشرب وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها مَعْطُوفٌ عَلَى امْرَأَةَ فِرْعَوْنَ، أَيْ: وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينِ آمَنُوا مَرْيَمَ ابْنَةَ عِمْرَانَ، أَيْ: حَالَهَا وَصِفَتَهَا، وَقِيلَ: إِنَّ النَّاصِبَ لَمَرْيَمَ فِعْلٌ مُقَدَّرٌ، أَيْ: وَاذْكُرْ مَرْيَمَ، وَالْمَقْصُودُ مِنْ ذِكْرِهَا أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ جَمَعَ لَهَا بَيْنَ كَرَامَةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاصْطَفَاهَا عَلَى نِسَاءِ الْعَالَمِينَ مَعَ كَوْنِهَا بَيْنَ قَوْمٍ كَافِرِينَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها أَيْ: عَنِ الْفَوَاحِشِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ هَذَا فِي سُورَةِ النِّسَاءِ. قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: الْمُرَادُ بِالْفَرْجِ هُنَا الْجَيْبُ لِقَوْلِهِ: فَنَفَخْنا فِيهِ مِنْ رُوحِنا «١» وَذَلِكَ أَنْ جِبْرِيلَ نَفَخَ فِي جَيْبِ دِرْعِهَا فَحَبِلَتْ بِعِيسَى وَصَدَّقَتْ بِكَلِماتِ رَبِّها يَعْنِي شَرَائِعَهُ الَّتِي شَرَعَهَا لِعِبَادِهِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْكَلِمَاتِ هُنَا هُوَ قَوْلُ جِبْرِيلَ لها: إِنَّما أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ

Allah, itaatte sebat etmeye, dine sımsıkı sarılmaya ve zorluklara sabretmeye teşvik etmek ve Firavun'un hanımına kâfirlerin en kâfirinin nikâhı altında bulunmasına rağmen küfrün galebesi zarar vermediği gibi kendilerine de zarar vermeyeceğini göstermek üzere Firavun'un hanımının durumunu müminlerin durumuna bir misal kılmıştır; o, Allah'a imanı sayesinde nimet cennetlerine ulaşmıştır. {إِذْ قالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ} “Hani o: «Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap» demişti.” Zarf, 'darabe'ye veya 'meselen' lafzına müteallıktır; yani: Bana rahmetine yakın bir ev yap veya Sana yakın kılınanların en yüce derecelerinde yahut da Senin izninden başka hiçbir tasarrufun bulunmadığı bir yerde -ki o cennettir- bir ev bina et. {وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ} “«Beni Firavun'dan ve onun [kötü] amelinden kurtar»” yani onun şahsından ve ondan sâdır olan şer amellerden. {وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} “«Ve beni zalimler topluluğundan kurtar!»” Kelbî: "Onlar Mısır halkıdır" demiştir. Mukâtil: "Onlar Kıptîlerdir" demiştir. Hasan ve İbn Keysân şöyle demişlerdir: Allah onu en şerefli bir kurtuluşla kurtardı ve cennete yükseltti; o orada yer ve içer. {وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها} “İffetini korumuş olan İmrân kızı Meryem'i de [misal getirdi]” ifadesi, 'Firavun'un hanımı' lafzı üzerine matuftur. Yani: Allah iman edenlere İmrân kızı Meryem'i, onun halini ve vasfını da misal getirdi. Meryem kelimesini mansub yapan âmilin takdirî bir fiil olduğu da söylenmiştir; yani: "Meryem'i de an" demektir. Onun zikredilmesinden maksat; Allah Teâlâ'nın kâfir bir kavmin içinde olmasına rağmen onun için dünya ve ahiret kerametini bir araya getirmesi ve onu âlemlerin kadınlarına üstün kılmasıdır. {الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَها} “İffetini korumuş olan” yani fuhşiyattan korumuş olan. Bunun tefsiri daha önce Nisâ suresinde geçmişti. Müfessirler şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın: {فَنَفَخْنا فِيهِ مِنْ رُوحِنا} «١» “Biz onun içine ruhumuzdan üfledik” sözünden dolayı buradaki 'ferc'den kasıt elbisenin yakasıdır. Bu da Cebrail'in onun elbisesinin yakasına üflemesi ve onun İsa'ya hamile kalmasıdır. {وَصَدَّقَتْ بِكَلِماتِ رَبِّها} “ve Rabbinin kelimelerini tasdik etti” yani O'nun kulları için koyduğu şeriatlarını tasdik etti. Buradaki kelimelerden kastın, Cebrail'in ona söylediği: "Ben yalnızca Rabbinin bir elçisiyim" sözü olduğu da söylenmiştir.

17581. Metin

«٢» الْآيَةَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي بِالْكَلِمَاتِ عِيسَى. قَرَأَ الجمهور: «وصدقت» بالتشديد، وقرأ حميد والأموي وَيَعْقُوبُ وَقَتَادَةُ وَأَبُو مِجْلَزٍ وَعَاصِمٌ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِالتَّخْفِيفِ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: «بِكَلِمَاتٍ» بِالْجَمْعِ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَالْجَحْدَرِيُّ «بِكَلِمَةٍ» بِالْإِفْرَادِ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: «وكتابه» بالإفراد، وقرأ أهل البصرة وحفص «كتبه» بِالْجَمْعِ، وَالْمُرَادُ عَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ الْجِنْسُ فَيَكُونُ فِي مَعْنَى الْجَمْعِ، وَهِيَ الْكُتُبُ الْمُنَزَّلَةُ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ وَكانَتْ مِنَ الْقانِتِينَ قَالَ قَتَادَةُ: مِنَ الْقَوْمِ الْمُطِيعِينَ لِرَبِّهِمْ. وَقَالَ عَطَاءٌ: مِنَ الْمُصَلِّينَ، كَانَتْ تُصَلِّي بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعَشَاءِ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِالْقَانِتِينَ رَهْطُهَا وَعَشِيرَتُهَا الَّذِينَ كَانَتْ مِنْهُمْ، وَكَانُوا مُطِيعِينَ أَهْلَ بَيْتِ صَلَاحٍ وَطَاعَةٍ، وَقَالَ: مِنَ الْقَانِتِينَ، وَلَمْ يَقُلْ مِنَ الْقَانِتَاتِ لِتَغْلِيبِ الذُّكُورِ عَلَى الْإِنَاثِ.

Âyeti [olduğu söylenmiştir]. Mukâtil: "Kelimelerden maksat İsa'dır" demiştir. Cumhur şeddeli olarak «وَصَدَّقَتْ» okumuştur; Humeyd, el-Emevî, Ya'kûb, Katâde, Ebû Miclez ve Âsım'dan bir rivayette şeddesiz (hafif) okunmuştur. Cumhur çoğul olarak «بِكَلِمَاتٍ» okumuştur; Hasan, Mücâhid ve Cahderî ise tekil olarak «بِكَلِمَةٍ» okumuştur. Cumhur tekil olarak «وَكِتَابِهِ» okumuştur; Basra ehli ve Hafs ise çoğul olarak «كُتُبِهِ» okumuştur. Cumhurun kıraatinde maksat cins isimdir, dolayısıyla çoğul manasındadır; bunlar da peygamberlere indirilen kitaplardır. {وَكانَتْ مِنَ الْقانِتِينَ} “ve itaatkârlardan oldu.” Katâde: "Rabbine itaat eden topluluktan oldu" demiştir. Atâ: "Namaz kılanlardandı, akşam ile yatsı arasında namaz kılardı" demiştir. el-Kānitîn ifadesiyle, kendilerinden olduğu aşireti ve akrabalarının kastedilmiş olması da caizdir; onlar itaatkâr, salah ve itaat ehli bir aile idiler. Erkekler kadınlara tağlib yoluyla üstün tutulduğu için "kānitât" dememiş, {مِنَ الْقانِتِينَ} demiştir.

17582. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ أَبِي الدُّنْيَا وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَخانَتاهُما قَالَ: مَا زَنَتَا، أَمَّا خِيَانَةُ امْرَأَةِ نُوحٍ فَكَانَتْ تَقُولُ لِلنَّاسِ: إِنَّهُ مَجْنُونٌ وَأَمَّا خِيَانَةُ امْرَأَةِ لُوطٍ فَكَانَتْ تَدُلُّ عَلَى الضَّيْفِ، فَتِلْكَ خِيَانَتُهُمَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ: مَا بَغَتِ امْرَأَةُ نَبِيٍّ قَطُّ، وَقَدْ رَوَاهُ ابْنُ عَسَاكِرَ مَرْفُوعًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْ سَلْمَانَ قَالَ:

Abdürrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Ebî'd-Dünyâ, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim -sahih olduğunu belirterek- farklı yollardan İbn Abbâs'ın {فَخانَتاهُما} kavli hakkında şöyle dediğini nakletmişlerdir: "İkisi de zina etmedi. Nuh'un karısının hıyanetine gelince, insanlara onun mecnun olduğunu söylerdi; Lût'un karısının hıyanetine gelince, o da misafirlere yol gösterirdi (onları haber verirdi). İşte o ikisinin hıyaneti buydu." İbnü'l-Münzir ondan: "Hiçbir peygamber hanımı asla zina etmemiştir" dediğini nakleder; bunu İbn Asâkir de merfû olarak rivayet etmiştir. İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, Hâkim -sahih olduğunu belirterek- ve Şuab'da Beyhakî Selmân'dan şöyle dediğini nakletmişlerdir:

17583. Metin

كَانَتِ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ تُعَذَّبُ بِالشَّمْسِ، فَإِذَا انْصَرَفُوا عَنْهَا أَظَلَّتْهَا الْمَلَائِكَةُ بِأَجْنِحَتِهَا، وَكَانَتْ تَرَى بَيْتَهَا فِي الجنة.

Firavun'un hanımına güneş altında azap ediliyordu. [İşkenceciler] onun yanından ayrıldıklarında melekler kanatlarıyla ona gölge yapıyorlardı ve o, cennetteki evini görüyordu.

17584. Metin

وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: إنّ فرعون أوتد لِامْرَأَتِهِ أَرْبَعَةَ أَوْتَادٍ، وَأَضْجَعَهَا عَلَى صَدْرِهَا «١» ، وَجَعَلَ عَلَى صَدْرِهَا رَحًى وَاسْتَقْبَلَ بِهَا عَيْنَ الشَّمْسِ، فَرَفَعَتْ رَأْسُهَا إِلَى السَّمَاءِ، فَ قالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ إِلَى قَوْلِهِ: مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ فَفَرَّجَ اللَّهُ لَهَا عَنْ بَيْتِهَا فِي الْجَنَّةِ فَرَأَتْهُ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَالطَّبَرَانِيُّ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «أَفْضَلُ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ خَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَفَاطِمَةُ بِنْتُ مُحَمَّدٍ، وَمَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ، وَآسِيَةُ بِنْتُ مُزَاحِمٍ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ مَعَ مَا قَصَّ اللَّهُ عَلَيْنَا مِنْ خَبَرِهَا فِي الْقُرْآنِ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً» الْآيَةَ. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا مِنْ حَدِيثِ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «كَمُلَ مِنَ الرِّجَالِ كَثِيرٌ، وَلَمْ يَكْمُلْ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا آسِيَةُ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ وَمَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ وَخَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَإِنَّ فَضْلَ عَائِشَةَ عَلَى النِّسَاءِ كَفَضْلِ الثَّرِيدِ عَلَى سَائِرِ الطَّعَامِ» . وَأَخْرَجَ وَكِيعٍ فِي «الْغُرَرِ» ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ قال: من جماعته.

Abd b. Humeyd'in Ebû Hureyre'den rivayet ettiğine göre: Firavun hanımı için dört kazık çaktı, onu göğsü üzerine yatırdı1, göğsünün üzerine de bir değirmen taşı koydu ve onu güneşin tam karşısına çevirdi. Bunun üzerine [hanımı] başını semaya kaldırdı ve {قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ} “Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap...” kavlinden {مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} “...zalimler topluluğundan [kurtar]” kavline kadar [olan kısmı] söyledi. Bunun üzerine Allah ona cennetteki evini gösterdi, o da onu gördü. Ahmed, et-Taberânî ve -sahih olduğunu belirterek- el-Hâkim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «أَفْضَلُ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ خَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَفَاطِمَةُ بِنْتُ مُحَمَّدٍ، وَمَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ، وَآسِيَةُ بِنْتُ مُزَاحِمٍ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ مَعَ مَا قَصَّ اللَّهُ عَلَيْنَا مِنْ خَبَرِهَا فِي الْقُرْآنِ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً» «Cennet ehli kadınlarının en faziletlisi Huveylid kızı Hatice, Muhammed kızı Fâtıma, İmrân kızı Meryem ve Allah'ın Kur'an'da {قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتاً} “Rabbim! Katında benim için bir ev yap...” ayetiyle bize haberini anlattığı Firavun'un hanımı Müzâhim kızı Âsiye'dir.» Sahîhayn'da ve diğer eserlerde Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «كَمُلَ مِنَ الرِّجَالِ كَثِيرٌ، وَلَمْ يَكْمُلْ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا آسِيَةُ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ وَمَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ وَخَدِيجَةُ بِنْتُ خُوَيْلِدٍ، وَإِنَّ فَضْلَ عَائِشَةَ عَلَى النِّسَاءِ كَفَضْلِ الثَّرِيدِ عَلَى سَائِرِ الطَّعَامِ» «Erkeklerden kemâle eren çok kişi olmuştur; kadınlardan ise Firavun'un hanımı Âsiye, İmrân kızı Meryem ve Huveylid kızı Hatice'den başkası kemâle ermemiştir. Âişe'nin kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.» Vekî‘ *el-Gurer* adlı eserinde İbn Abbâs'tan {وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ} “Beni Firavun'dan ve onun [kötü] işinden kurtar” ayeti hakkında: "[Firavun'un] cemaatinden [kurtar demektir]" dediğini rivayet etmiştir.