Hâkka Suresi

Şevkânî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17775. Metin

هي إحدى وخمسون آية، وقيل: اثنتان وخمسون وَهِيَ مَكِّيَّةٌ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْحَاقَّةِ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مثله. وأخرج الطبراني عن أبي برزة قال: «أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَقْرَأُ فِي الْفَجْرِ بِالْحَاقَّةِ وَنَحْوِهَا» .

O, elli bir ayettir; elli iki [ayet] olduğu da söylenmiştir ve Mekkîdir. Kurtubî: "Bütün [âlimlerin] kavline göre [Mekkîdir]" demiştir. İbnü'd-Dureys, en-Nehhâs, İbn Merdeveyh ve el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Hâkka Suresi Mekke'de inmiştir." İbn Merdeveyh, İbnü'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir. Taberânî'nin Ebû Berze'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem sabah namazında Hâkka ve benzeri [sureleri] okurdu."

17776. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17777. Metin

[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ١ الى ١٨]

[Hâkka Suresi (69), Ayetler 1-18]

17778. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17779. Metin

الْحَاقَّةُ (١) مَا الْحَاقَّةُ (٢) وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ (٣) كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ (٤)

{ الْحَاقَّةُ } “Gerçekleşecek olan!” (1) { مَا الْحَاقَّةُ } “Nedir o gerçekleşecek olan?” (2) { وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ } “O gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?” (3) { كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ } “Semûd ve Âd, kapıyı çalacak olanı (kıyameti) yalanladı.” (4)

17780. Metin

فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥) وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ (٦) سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ (٧) فَهَلْ تَرى لَهُمْ مِنْ باقِيَةٍ (٨) وَجاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكاتُ بِالْخاطِئَةِ (٩)

{ فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ } “Semûd'a gelince, onlar haddi aşan bir ses (ve azap) ile helak edildiler.” (5) { وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ } “Âd'a gelince, onlar da şiddetle uğuldayan, azgın bir rüzgârla helak edildiler.” (6) { سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ } “[Allah] onu ardı ardına yedi gece sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki o kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi serilip kalmış görürsün.” (7) { فَهَلْ تَرى لَهُمْ مِنْ باقِيَةٍ } “Şimdi onlardan arda kalan birini görüyor musun?” (8) { وَجاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكاتُ بِالْخاطِئَةِ } “Firavun, ondan öncekiler ve altüst olmuş şehirler halkı da o günahı işlediler.” (9)

17781. Metin

فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً (١٠) إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ (١١) لِنَجْعَلَها لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ (١٢) فَإِذا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ واحِدَةٌ (١٣) وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً (١٤)

{ فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً } “Böylece Rablerinin elçisine karşı geldiler; O da onları pek şiddetli bir yakalayışla yakalayıverdi.” (10) { إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ } “Şüphesiz su taştığı zaman sizi akıp giden [gemide] biz taşıdık.” (11) { لِنَجْعَلَها لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ } “Bunu sizin için bir ibret kılalım ve kavrayıcı kulaklar onu kavrasın diye.” (12) { فَإِذا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ واحِدَةٌ } “Sûra tek bir üfleyişle üflendiği,” (13) { وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً } “Yer ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışla çarpılarak darmadağın edildiği zaman;” (14)

17782. Metin

فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْواقِعَةُ (١٥) وَانْشَقَّتِ السَّماءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ واهِيَةٌ (١٦) وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ (١٧) يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ (١٨)

{ فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْواقِعَةُ } “İşte o gün, olacak olan (kıyamet) kopmuştur.” (15) { وَانْشَقَّتِ السَّماءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ واهِيَةٌ } “Gök yarılmıştır; artık o gün o, bomboş ve zayıf bir haldedir.” (16) { وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ } “Melekler de onun etrafındadır. O gün Rabbinin Arş'ını, onların üstünde sekiz [melek] taşır.” (17) { يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ } “O gün [hesaba] arz olunursunuz; hiçbir sırrınız gizli kalmaz.” (18)

17783. Metin

قَوْلُهُ: الْحَاقَّةُ هِيَ الْقِيَامَةُ لِأَنَّ الْأَمْرَ يَحِقُّ فِيهَا، وَهِيَ تَحِقُّ فِي نَفْسِهَا مِنْ غَيْرِ شَكٍّ. قَالَ الْأَزْهَرِيُّ:

Yüce Allah'ın { الْحَاقَّةُ } "Gerçekleşecek olan!" buyruğundaki el-Hâkka (الْحَاقَّةُ), kıyamettir; çünkü emir onda gerçekleşir ve kendisi bizzat şüphesiz biçimde vuku bulur. Ezherî şöyle demiştir:

17784. Metin

يُقَالُ: حَاقَقْتُهُ فَحَقَقْتُهُ أَحِقُّهُ: غالبته فغلبته أغلبه، فالقيامة حاقة لأنها تحقّ كُلَّ مُحَاقٍّ فِي دِينِ اللَّهِ بِالْبَاطِلِ وَتَخْصِمُ كُلَّ مُخَاصِمٍ. وَقَالَ فِي الصِّحَاحِ: حَاقَّهُ أَيْ خَاصَمَهُ فِي صِغَارِ الْأَشْيَاءِ، وَيُقَالُ: مَا لَهُ فيها حقّ ولا حقاق، أي: خُصُومَةٌ، وَالتَّحَاقُّ: التَّخَاصُمُ، وَالْحَاقَّةُ وَالْحَقَّةُ وَالْحَقُّ ثَلَاثُ لُغَاتٍ بِمَعْنًى. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: هِيَ الْقِيَامَةُ فِي قَوْلِ كُلِّ الْمُفَسِّرِينَ، وَسُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا ذَاتُ الْحَوَاقِّ مِنَ الْأُمُورِ، وَهِيَ الصَّادِقَةُ الْوَاجِبَةُ الصِّدْقِ، وَجَمِيعُ أَحْكَامِ الْقِيَامَةِ صَادِقَةٌ وَاجِبَةُ الْوُقُوعِ وَالْوُجُودِ. قَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْمُؤَرِّجُ: الْحَاقَّةُ يَوْمُ الْحَقِّ، وَقِيلَ: سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّ كُلَّ إِنْسَانٍ فِيهَا حَقِيقٌ بِأَنْ يُجْزَى بِعَمَلِهِ، وَقِيلَ: سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا أَحَقَّتْ لِقَوْمٍ النَّارَ، وَأَحَقَّتْ لِقَوْمٍ الْجَنَّةِ، وَهِيَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهَا قَوْلُهُ: مَا الْحَاقَّةُ عَلَى أَنَّ «مَا» الِاسْتِفْهَامِيَّةَ مُبْتَدَأٌ ثَانٍ وَخَبَرُهُ «الْحَاقَّةُ» ، وَالْجُمْلَةُ خَبَرٌ لِلْمُبْتَدَأِ الْأَوَّلُ، وَالْمَعْنَى: أَيُّ شَيْءٍ هِيَ فِي حَالِهَا أَوْ صِفَاتِهَا، وَقِيلَ: إِنَّ «مَا» الِاسْتِفْهَامِيَّةَ خَبَرٌ لِمَا بَعْدَهَا، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ وَإِنْ كَانَ لَفْظُهَا لَفْظَ الِاسْتِفْهَامِ فَمَعْنَاهَا التَّعْظِيمُ وَالتَّفْخِيمُ لِشَأْنِهَا، كَمَا تَقُولُ: زَيْدٌ مَا زِيدٌ، وَقَدْ قَدَّمْنَا تَحْقِيقَ هَذَا الْمَعْنَى فِي سُورَةِ الْوَاقِعَةِ. ثم زاد سبحانه في تفخيم أمرها وتفظيع شَأْنِهَا وَتَهْوِيلِ حَالِهَا فَقَالَ: وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ أَيْ: أَيُّ شَيْءٍ أَعْلَمَكَ مَا هِيَ؟ أي: كأنك لست تعلمها إذ لم

Arapçada 'Ona üstünlük tasladım, sonunda ona galip geldim ve üstün oldum' anlamında Hâkaktuhû fe-hakaktuhû ehikkuhu (حَاقَقْتُهُ فَحَقَقْتُهُ أَحِقُّهُ) denir. Kıyamet 'hâkka'dır; çünkü o, Allah'ın dininde batıl ile mücadele eden herkese galip gelir ve her hasmı susturur. es-Sıhâh'ta şöyle denilmiştir: 'Onunla küçük meselelerde çekişti' anlamında hâkkahu (حَاقَّهُ) denir. 'Onun bu konuda ne bir hakkı ne de bir davası vardır' yani çekişmesi vardır denildiğinde de Mâ lehu fîhâ hakkun velâ hıkâk denir. et-Tehâkk (التَّحَاقُّ) ise çekişmek demektir. el-Hâkka (الْحَاقَّةُ), el-Hakka (الْحَقَّةُ) ve el-Hakk (الْحَقُّ) aynı anlamda üç lügattir. Vâhidî şöyle demiştir: 'Bütün müfessirlerin görüşüne göre o kıyamettir. Böyle isimlendirilmesinin sebebi, vuku bulması kesinleşen durumların (havâkk) sahibi olmasıdır; o, dosdoğru olan ve doğruluğu kesin olandır. Kıyametin bütün hükümleri doğru, gerçekleşmesi ve varlığı zorunludur.' Kisâî ve Müerric: 'el-Hâkka, hak günüdür' demişlerdir. 'Böyle isimlendirilmesinin sebebi, o günde her insanın ameliyle karşılık görmeyi hak etmesidir' denilmiştir. 'Böyle isimlendirilmesinin sebebi, bir topluluğa cehennemi, bir topluluğa da cenneti hak ettirmesidir' de denilmiştir. Bu kelime mübtedadır (öznedir); haberi (yüklemi) ise { مَا الْحَاقَّةُ } “Nedir o gerçekleşecek olan?” sözüdür; şu şekilde ki: Soru edatı olan 'mâ' ikinci mübtedadır, haberi ise 'el-Hâkka'dır. Bu cümle de birinci mübtedanın haberidir. Anlamı şudur: Durumu veya nitelikleri bakımından o nasıl bir şeydir? Soru edatı olan 'mâ'nın kendisinden sonrakinin haberi olduğu da söylenmiştir. Bu cümlenin lafzı her ne kadar soru lafzı olsa da anlamı, onun şanını yüceltmek ve büyütmektir; nitekim 'Zeyd ki ne Zeyd!' dersin. Biz bu anlamın tahkikini Vâkıa Suresi'nde daha önce açıklamıştık. Sonra Yüce Allah onun işini büyütmeyi, şanının dehşetini ve durumunun korkunçluğunu artırarak şöyle buyurdu: { وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ } “O gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?” Yani onun ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? Sanki sen onu,

17785. Metin

تُعَايِنْهَا وَتُشَاهِدْ مَا فِيهَا مِنَ الْأَهْوَالِ فَكَأَنَّهَا خَارِجَةٌ عَنْ دَائِرَةِ عِلْمِ الْمَخْلُوقِينَ. قَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَامٍ: بَلَغَنِي أَنَّ كُلَّ شَيْءٍ فِي الْقُرْآنِ وَما أَدْراكَ فَقَدْ أَدْرَاهُ إِيَّاهُ وَعَلَّمَهُ، وكلّ شيء قال فيه: وَما يُدْرِيكَ [فهو مما لم يعلمه. وقال سفيان بن عيينة: كل شيء قال فيه: وَما أَدْراكَ] «١» فَإِنَّهُ أَخْبَرَهُ بِهِ، وَ «مَا» مُبْتَدَأٌ، وَخَبَرُهُ «أَدْرَاكَ» ، وَ «مَا الْحَاقَّةُ» جُمْلَةٌ مِنْ مُبْتَدَأٍ وَخَبَرٍ مَحَلُّهَا النَّصْبُ بِإِسْقَاطِ الْخَافِضِ لِأَنَّ أَدْرَى يتعدّى إلى المفعول الثاني بالباء كما في قوله: وَلا أَدْراكُمْ بِهِ فَلَمَّا وَقَعَتْ جُمْلَةُ الِاسْتِفْهَامِ مُعَلِّقَةً لَهُ كَانَتْ فِي مَوْضِعِ الْمَفْعُولِ الثَّانِي، وَبِدُونِ الْهَمْزَةِ يَتَعَدَّى إِلَى مَفْعُولٍ وَاحِدٍ بِالْبَاءِ نَحْوَ: دَرَيْتُ بِكَذَا، وَإِنْ كَانَ بِمَعْنَى الْعِلْمِ تَعَدَّى إِلَى مَفْعُولَيْنِ، وَجُمْلَةُ «وَمَا أَدْرَاكَ» مَعْطُوفَةٌ عَلَى جُمْلَةِ «مَا الْحَاقَّةُ» . كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ أَيْ:

...onu gözünle görüp içindeki dehşetleri bizzat müşahede etmediğin için sanki yaratılmışların bilgi dairesinin dışındaymış gibidir. Yahyâ b. Sellâm şöyle demiştir: 'Bana ulaştığına göre, Kur'an'da geçen her 've mâ edrâke' (sana ne bildirdi?) ifadesinde [Allah] onu ona bildirmiş ve öğretmiştir. 'Ve mâ yüdrîke' (sana ne bildirir?) dediği her şeyde ise [o, ona bildirmediği şeylerdendir. Süfyân b. Uyeyne şöyle demiştir: 'Ve mâ edrâke' dediği her şeyi] «١» ona haber vermiştir.' 'Mâ' mübtedadır (öznedir), haberi ise 'edrâke'dir. 'Maktu'l-hâfız' (harf-i cerrin düşürülmesi) yoluyla 'mâ'l-hâkka' mübteda ve haberden oluşan bir cümle olup mahallen mensûbdur; çünkü 'edrâ' (أَدْرَى) fiili ikinci mef'ûle bâ harf-i cerri ile geçişli olur, nitekim Yüce Allah'ın: 'Ve lâ edrâkum bihî' (onu size bildirmezdi) buyruğunda olduğu gibidir. Soru cümlesi ta'lîk ameliyesi gördüğünde (amelden alıkonulduğunda) ikinci mef'ûl konumunda olmuştur. Hemzesiz haliyle [dery / derâ] ise tek bir mef'ûle bâ harfiyle geçişli olur; 'Deraytü bi-kezâ' (şunu bildim) denmesi gibi. Şayet 'ilim' (bilmek) anlamında olursa iki mef'ûle birden geçişli olur. 'Ve mâ edrâke' cümlesi 'me'l-hâkka' cümlesine matuftur. 'Kezzebet Semûdü ve Âdun bi'l-kâri'a' (Semûd ve Âd Kâria'yı yalanladı) yani:

17786. Metin

بِالْقِيَامَةِ، وَسُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا تَقْرَعُ النَّاسَ بِأَهْوَالِهَا. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: عَنَى بِالْقَارِعَةِ الْقُرْآنَ الَّذِي نَزَلَ فِي الدُّنْيَا عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ، وَكَانُوا يُخَوِّفُونَهُمْ بِذَلِكَ فَيُكَذِّبُونَهُمْ، وَقِيلَ: الْقَارِعَةُ مَأْخُوذَةٌ مِنَ الْقُرْعَةِ لِأَنَّهَا تَرْفَعُ أَقْوَامًا وَتَحُطُّ آخَرِينَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَيَكُونُ وَضْعُ الْقَارِعَةِ مَوْضِعَ ضَمِيرِ الْحَاقَّةِ لِلدَّلَالَةِ عَلَى عَظِيمِ هَوْلِهَا وَفَظَاعَةِ حَالِهَا، وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ بَعْضِ أَحْوَالِ الْحَاقَّةِ فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ ثَمُودُ: هُمْ قَوْمُ صَالِحٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ هَذَا فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ وَبَيَانُ مَنَازِلِهِمْ وَأَيْنَ كَانَتْ، وَالطَّاغِيَةُ الصَّيْحَةُ الَّتِي جَاوَزَتِ الْحَدَّ، وَقِيلَ: بِطُغْيَانِهِمْ وَكُفْرِهِمْ، وَأَصْلُ الطُّغْيَانِ: مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَادٌ: هُمْ قَوْمُ هُودٍ، وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ هَذَا، وَذِكْرُ مَنَازِلِهِمْ وَأَيْنَ كَانَتْ فِي غَيْرِ مَوْضِعِ، وَالرِّيحُ الصَّرْصَرُ: هِيَ الشَّدِيدَةُ الْبَرْدِ، مَأْخُوذٌ مِنَ الصِّرِّ وَهُوَ الْبَرْدُ، وَقِيلَ: هِيَ الشَّدِيدَةُ الصَّوْتِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الشَّدِيدَةُ السَّمُومِ، وَالْعَاتِيَةُ: الَّتِي عَتَتْ عَنِ الطَّاعَةِ فَكَأَنَّهَا عَتَتْ عَلَى خُزَّانِهَا فَلَمْ تُطِعْهُمْ، وَلَمْ يَقْدِرُوا عَلَى رَدِّهَا لِشِدَّةِ هُبُوبِهَا، أَوْ عَتَتْ عَلَى عَادٍ فَلَمْ يَقْدِرُوا عَلَى رَدِّهَا، بَلْ أَهْلَكَتْهُمْ سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ هَذِهِ الْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ كَيْفِيَّةِ إِهْلَاكِهِمْ، وَمَعْنَى سَخَّرَهَا: سَلَّطَهَا، كَذَا قَالَ مُقَاتِلٌ، وَقِيلَ: أَرْسَلَهَا. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَقَامَهَا عَلَيْهِمْ كَمَا شَاءَ، وَالتَّسْخِيرُ: اسْتِعْمَالُ الشَّيْءِ بِالِاقْتِدَارِ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ هَذِهِ الْجُمْلَةُ صِفَةً لِرِيحٍ، وَأَنْ تَكُونَ حَالًا مِنْهَا لِتَخْصِيصِهَا بِالصِّفَةِ، أَوْ مِنَ الضَّمِيرِ فِي عَاتِيَةٍ، وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ مَعْطُوفٌ عَلَى سَبْعِ لَيَالٍ، وَانْتِصَابُ حُسُوماً عَلَى الْحَالِ، أَيْ: ذَاتَ حُسُومٍ، أَوْ عَلَى الْمَصْدَرِ بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ، أَيْ: تَحْسِمُهُمْ حُسُومًا، أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ بِهِ، وَالْحُسُومُ: التَّتَابُعُ، فَإِذَا تَتَابَعَ الشَّيْءُ وَلَمْ يَنْقَطِعْ أَوَّلُهُ عَنْ آخِرِهِ قِيلَ لَهُ: الْحُسُومُ. قَالَ الزَّجَّاجُ:

Kıyameti [yalanladı]. Korkunç halleriyle insanları çarptığı için bu şekilde isimlendirilmiştir. Müberred şöyle demiştir: 'el-Kâria ile dünyada peygamberlerine indirilen Kur'an'ı kastetmiştir; peygamberleri onları bununla korkutuyor, onlar ise onları yalanlıyordu.' Bir görüşe göre de el-Kâria, kur'a (el-kur'a) kökünden alınmıştır; çünkü o bazı toplulukları yükseltir, bazılarını ise alçaltır. Birinci görüş daha evladır. 'el-Hâkka' zamirinin yerine 'el-Kâria'nın açık isim olarak getirilmesi, onun korkunçluğunun büyüklüğüne ve halinin dehşetine delalet etmek içindir. Cümle, Hâkka'nın bazı durumlarını açıklamak için müste'nefedir (yeni bir başlangıçtır). { فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ } “Semûd'a gelince, onlar haddi aşan bir ses (ve azap) ile helak edildiler.” Semûd: Sâlih'in kavmidir. Bunun açıklaması, onların yerleşim yerleri ve nerede olduğu birden fazla yerde daha önce geçmişti. et-Tâğıye (الطَّاغِيَةُ), haddi aşan çığlıktır (sayha). Taşkınlıkları ve inkârları sebebiyle olduğu da söylenmiştir; tuğyânın aslı haddi aşmaktır. { وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ } “Âd'a gelince, onlar da şiddetle uğuldayan bir rüzgârla helak edildiler.” Âd: Hûd'un kavmidir. Bunun açıklaması ve onların yurtlarının zikri birden fazla yerde daha önce geçmişti. es-Sarsar (الصَّرْصَرُ) rüzgâr: Şiddetli soğuk olan rüzgârdır; soğuk anlamına gelen 'es-sırr' (الصِّرُّ) kelimesinden türetilmiştir. Sesi çok şiddetli olan rüzgâr olduğu da söylenmiştir. Mücâhid: 'Pek şiddetli kavurucu sıcağı olan [rüzgâr]' demiştir. el-Âtiye (الْعَاتِيَةُ) ise itaatten çıkan, sanki kendi bekçilerine (görevli meleklere) başkaldırıp onlara itaat etmeyen ve esişinin şiddetinden dolayı onu geri çevirmeye güç yetiremedikleri rüzgârdır; yahut Âd kavmine karşı başkaldırmıştır da onlar onu savmaya güç yetirememiş, bilakis o onları helak etmiştir. { سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ } “[Allah] onu yedi gece onların üzerine musallat etti.” Bu cümle onların nasıl helak edildiğini açıklamak için müste'nefedir. 'Onu musallat etti' anlamındaki sehharehâ (سَخَّرَهَا) ifadesi 'onlara musallat kıldı' demektir; Mukâtil böyle demiştir. 'Onu gönderdi' anlamında olduğu da söylenmiştir. Zeccâc şöyle demiştir: 'Dilediği gibi onların üzerinde tuttu.' Teskîr (تَسْخِير): Bir şeyi kudret yoluyla kullanmaktır. Bu cümlenin 'rüzgâr' kelimesinin sıfatı olması, sıfatla özelleştirildiği için ondan hal olması veya 'âtiye'deki zamirden hal olması caizdir. { وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ } “ve sekiz gün” ifadesi, 'yedi gece'ye matuftur. { حُسُوماً } “ardı ardına” kelimesinin nasb olması hal olarak gelmesindendir, yani 'kesintisiz olarak (kesip biçen)'; yahut takdir edilen bir fiilin masdarıdır, yani 'onları kökten kesip helak edecek şekilde (tahsımuhum husûmen)'; yahut mef'ûlün bih (nesne) olması üzerinedir. el-Husûm (الْحُسُومُ): Birbiri ardınca kesintisiz devam etmektir. Bir şey aralıksız sürer ve başı sonundan kopmazsa ona el-husûm denir. Zeccâc şöyle demiştir:

17787. Metin

الَّذِي تُوجِبُهُ اللُّغَةُ فِي مَعْنَى قَوْلِهِ حُسُومًا، أَيْ: تَحْسِمُهُمْ حُسُومًا: تُفْنِيهِمْ وَتُذْهِبُهُمْ. قَالَ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ:

Dilin onun { حُسُوماً } sözünün anlamında gerektirdiği şey şudur: Yani 'onları kökten kesip helak edici olarak'; onları yok eder ve ortadan kaldırır. Nadr b. Şümeyl şöyle demiştir:

17788. Metin

حَسَمَتْهُمْ: قَطَعَتْهُمْ وأهلكتهم. وقال الفراء: الحسوم: التّباع، مِنْ حَسْمِ الدَّاءِ وَهُوَ الْكَيُّ، لِأَنَّ صَاحِبَهُ يُكْوَى بِالْمِكْوَاةِ، ثُمَّ يُتَابَعُ ذَلِكَ عَلَيْهِ، وَمِنْهُ قول أبي داود «٢» :

Hasemethüm (حَسَمَتْهُمْ): Onları kökten kesti ve helak etti [demektir]. Ferrâ şöyle demiştir: 'el-Husûm (الحسوم), peş peşe gelmektir; hastalığın kesilip tedavi edilmesinden (hasmü'd-dâ') gelir ki bu da dağlamadır. Çünkü hasta dağlama aletiyle dağlanır, sonra bu işlem peş peşe tekrarlanır.' Ebû Dâvûd'un şu sözü de bundandır «٢»:

17789. Metin

يُفَرَّقُ بَيْنَهُمْ زَمَنٌ طَوِيلٌ ... تَتَابَعَ فِيهِ أَعْوَامًا حسوما «٣»

Aralarını uzun bir zaman ayırır ... İçinde peş peşe gelen yılların birbiri ardınca sürdüğü.3

17790. Metin

وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: هُوَ مِنْ قَوْلِكِ: حَسَمْتُ الشَّيْءَ إِذَا قَطَعْتُهُ وَفَصَلْتُهُ عَنْ غَيْرِهِ، وَقِيلَ: الْحَسْمُ:

Müberred şöyle demiştir: 'Bu, senin bir şeyi kestiğin ve diğerinden ayırdığın zaman söylediğin Hasemtü'ş-şey'e (حَسَمْتُ الشَّيْءَ) sözündendir.' Bir görüşe göre de el-Hasm (الْحَسْمُ):

17791. Metin

الِاسْتِئْصَالُ، وَيُقَالُ لِلسَّيْفِ حُسَامٌ لِأَنَّهُ يَحْسِمُ الْعَدُوَّ عَمَّا يُرِيدُهُ مِنْ بُلُوغِ عَدَاوَتِهِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا حَسَمَتْهُمْ، أَيْ: قَطَعَتْهُمْ وَأَذْهَبَتْهُمْ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Kökünü kazımaktır. Kılıca 'husâm' denilir; çünkü o düşmanı düşmanlığını ulaştırmak istediği şeyden kesip meneder. Mana şudur: 'O onları kesip yok etti', yani onları kökünden kopardı ve ortadan kaldırdı. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

17792. Metin

فَأَرْسَلَتْ رِيحًا دَبُورًا عَقِيمًا ... فَدَارَتْ عَلَيْهِمْ فَكَانَتْ حُسُومًا

Kavurucu ve bereketsiz bir batı rüzgârı gönderdi... Üzerlerinde dönüp durdu ve köklerini kazıyan [bir azap] oldu.

17793. Metin

قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: أَيْ حَسَمَتْهُمْ فَلَمْ تُبْقِ مِنْهُمْ أَحَدًا. وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهُ قَالَ: حَسَمَتِ الْأَيَّامَ وَاللَّيَالِيَ حَتَّى اسْتَوْفَتْهَا، لِأَنَّهَا بَدَأَتْ بِطُلُوعِ الشَّمْسِ مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ وَانْقَطَعَتْ بِغُرُوبِ الشَّمْسِ مِنْ آخِرِ يَوْمٍ. وَقَالَ اللَّيْثُ: الْحُسُومُ هِيَ الشُّؤْمُ، أَيْ: تَحْسِمُ الْخَيْرَ عَنْ أَهْلِهَا، كقوله: فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ «١» .

İbn Zeyd şöyle demiştir: Yani onları kökten kesti ve onlardan geriye hiçbir kimse bırakmadı. Kendisinden şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Gündüzleri ve geceleri tamamlayıncaya kadar kesintisiz devam etti; çünkü birinci gün güneşin doğuşuyla başladı ve son gün güneşin batışıyla sona erdi. Leys ise şöyle demiştir: el-Husûm uğursuzluktur; yani o kavimden hayrı kesip yok eder; nitekim Yüce Allah'ın: 'Uğursuz günlerde' «١» buyruğu gibidir.

17794. Metin

وَاخْتُلِفَ فِي أَوَّلِهَا، فَقِيلَ: غَدَاةَ الْأَحَدِ، وَقِيلَ: غَدَاةَ الْجُمُعَةِ، وَقِيلَ: غَدَاةَ الْأَرْبِعَاءِ. قَالَ وَهْبٌ: وَهَذِهِ الْأَيَّامُ هِيَ الَّتِي تُسَمِّيهَا الْعَرَبُ أَيَّامَ الْعَجُوزِ، كَانَ فِيهَا بَرْدٌ شَدِيدٌ وَرِيحٌ شَدِيدَةٌ، وَكَانَ أَوَّلُهَا يَوْمَ الْأَرْبِعَاءَ، وَآخِرُهَا يَوْمَ الْأَرْبِعَاءَ. فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى الْخِطَابُ لِكُلِّ مَنْ يَصْلُحُ لَهُ عَلَى تَقْدِيرِ أَنَّهُ لَوْ كَانَ حَاضِرًا حِينَئِذٍ لَرَأَى ذَلِكَ، وَالضَّمِيرُ فِي فِيهَا يَعُودُ إِلَى اللَّيَالِي وَالْأَيَّامِ، وَقِيلَ: إِلَى مَهَابِّ الريح، والأوّل أَوْلَى. وَصَرْعَى:

Onun başlangıcı konusunda ihtilaf edilmiştir. Pazar sabahı olduğu söylenmiştir; cuma sabahı olduğu söylenmiştir; çarşamba sabahı olduğu da söylenmiştir. Vehb şöyle demiştir: 'Bu günler, Arapların 'kocakarı soğukları' (eyyâmü'l-acûz) dedikleri günlerdir; o günlerde pek şiddetli bir soğuk ve şiddetli bir rüzgâr vardı; ilki çarşamba günü, sonuncusu da çarşamba günüydü.' { فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى } “Öyle ki o kavmi orada serilip kalmış görürsün.” Hitap, o vakitte hazır bulunsaydı bunu görecek olan her muhatabadır. 'Fîhâ'daki zamir gecelere ve günlere dönmektedir; rüzgârın estiği yerlere döndüğü de söylenmiştir, ancak birincisi daha evladır. Sar'â (صَرْعَى):

17795. Metin

جَمْعُ صَرِيعٍ، يَعْنِي: مَوْتَى كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ أَيْ: أُصُولُ نَخْلٍ سَاقِطَةٍ، أَوْ بَالِيَةٍ، وَقِيلَ: خَالِيَةٌ لَا جَوْفَ فِيهَا، وَالنَّخْلُ يُذَكَّرُ وَيُؤَنَّثُ، وَمَثْلُهُ قَوْلُهُ: كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ «٢» وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُهُ، وَهُوَ إِخْبَارٌ عَنْ عِظَمِ أَجْسَامِهِمْ. قَالَ يَحْيَى بْنُ سَلَامٍ: إِنَّمَا قَالَ خاوية لأن أبدانهم خوت مِنْ أَرْوَاحِهِمْ مِثْلَ النَّخْلِ الْخَاوِيَةِ فَهَلْ تَرى لَهُمْ مِنْ باقِيَةٍ أَيْ: مِنْ فِرْقَةٍ بَاقِيَةٍ، أَوْ مِنْ نَفْسٍ بَاقِيَةٍ، أَوْ مِنْ بَقِيَّةٍ، عَلَى أَنَّ بَاقِيَةٍ مَصْدَرٌ كَالْعَاقِبَةِ وَالْعَافِيَةِ. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: أَقَامُوا سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ أَحْيَاءً فِي عَذَابِ الرِّيحِ، فَلَمَّا أَمْسَوْا فِي الْيَوْمِ الثَّامِنِ مَاتُوا، فَاحْتَمَلَتْهُمُ الرِّيحُ فَأَلْقَتْهُمْ فِي الْبَحْرِ وَجاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ أَيْ: مِنَ الْأُمَمِ الْكَافِرَةِ.

Sarî' (صَرِيع) kelimesinin çoğuludur; yani ölüler [demektir]. 'Sanki onlar içi boş hurma kütükleridir' yani devrilmiş yahut çürümüş hurma gövdeleri [gibidirler]. İçi boşalmış, kovuk hurma kütükleri olduğu da söylenmiştir. Hurma (nahl) kelimesi müzekker de müennes de kullanılır. Yüce Allah'ın: 'Sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleridir' «٢» ayeti de bunun gibidir; tefsiri daha önce geçmişti. Bu, onların cüsselerinin iriliğini haber vermektedir. Yahyâ b. Sellâm şöyle demiştir: Hâviye (خَاوِيَة) demesinin sebebi, bedenlerinin tıpkı içi boşalmış hurma kütükleri gibi ruhlarından boşalmış olmasıdır. 'Onlardan geriye kalan birini görüyor musun?' yani geriye kalan bir topluluk, geriye kalan bir can yahut 'âkıbet' ve 'âfiyet' kelimeleri gibi bâkıye kelimesinin masdar olması üzere bir kalıntı görüyor musun [demektir]. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Rüzgâr azabı içinde yedi gece sekiz gün canlı olarak kaldılar. Sekizinci günün akşamı olunca öldüler; rüzgâr onları yüklenip denize fırlattı. 'Firavun ve ondan öncekiler de geldi' yani inkârcı ümmetlerden [ondan öncekiler].

17796. Metin

قَرَأَ الْجُمْهُورُ قَبْلَهُ بِفَتْحِ الْقَافِ وَسُكُونِ الْبَاءِ، أَيْ: وَمَنْ تَقَدَّمَهُ مِنَ الْقُرُونِ الْمَاضِيَةِ وَالْأُمَمِ الْخَالِيَةِ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَالْكِسَائِيُّ بِكَسْرِ الْقَافِ وَفَتْحِ الْبَاءِ، أَيْ: وَمَنْ هُوَ فِي جِهَتِهِ مِنْ أَتْبَاعِهِ، وَاخْتَارَ أَبُو حَاتِمٍ وَأَبُو عُبَيْدٍ الْقِرَاءَةَ الثَّانِيَةَ لِقِرَاءَةِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَأُبَيٍّ «وَمَنْ مَعَهُ» ، وَلِقِرَاءَةِ أَبِي مُوسَى «وَمَنْ تلقاءه» وَالْمُؤْتَفِكاتُ قَرَأَ الْجُمْهُورُ: الْمُؤْتَفِكاتُ بِالْجَمْعِ وَهِيَ قُرَى قَوْمِ لُوطٍ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَالْجَحْدَرِيُّ: الْمُؤْتَفِكَةُ بِالْإِفْرَادِ، وَاللَّامُ لِلْجِنْسِ، فَهِيَ فِي مَعْنَى الْجَمْعِ، وَالْمَعْنَى: وَجَاءَتِ الْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخاطِئَةِ أَيْ: بِالْفِعْلَةِ الْخَاطِئَةِ، أَوِ الْخَطَأِ عَلَى أَنَّهَا مَصْدَرٌ. وَالْمُرَادُ أَنَّهَا جَاءَتْ بِالشِّرْكِ وَالْمَعَاصِي. قَالَ مُجَاهِدٌ: بِالْخَطَايَا. وَقَالَ الْجُرْجَانِيُّ: بِالْخَطَأِ الْعَظِيمِ فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ أَيْ: فَعَصَتْ كُلُّ أُمَّةٍ رَسُولَهَا الْمُرْسَلَ إِلَيْهَا. قَالَ الْكَلْبِيُّ:

Cumhur, { قَبْلَهُ } kelimesini kāf'ın fethası ve bâ'nın sükûnu ile okumuştur; yani geçmiş asırlardan ve gelip geçmiş ümmetlerden ondan önce gelenler [demektir]. Ebû Amr ve el-Kisâî ise kāf'ın kesresi ve bâ'nın fethasıyla [kıbelehu şeklinde] okumuşlardır; yani onun yanında olan taraftarlarından kimseler [demektir]. Ebû Hâtim ve Ebû Ubeyd, İbn Mes'ûd ve Übeyy'in 've men me'ahû' (onunla beraber olanlar) kıraati ile Ebû Mûsâ'nın 've men tilkâehû' (onun yanındakiler) kıraatinden dolayı ikinci kıraati tercih etmişlerdir. { وَالْمُؤْتَفِكاتُ } ifadesini cumhur çoğul olarak 'el-mü'tefikât' şeklinde okumuştur; bunlar Lût kavminin şehirleridir. el-Hasan ve el-Cahderî ise tekil olarak 'el-mü'tefike' şeklinde okumuşlardır; başındaki lâm cins içindir, dolayısıyla mana bakımından çoğuldur. Anlamı: Mü'tefikeler de geldiler. { بِالْخاطِئَةِ } “o günahla” yani günah fiille yahut masdar olarak hata ile [geldiler]. Kastedilen, onların şirk ve günahlarla gelmiş olmalarıdır. Mücâhid: 'Günahlarla' demiştir. Cürcânî ise: 'Büyük günah ile' demiştir. { فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ } “Böylece Rablerinin elçisine karşı geldiler.” Yani her ümmet kendilerine gönderilen elçilerine isyan etti. Kelbî şöyle demiştir:

17797. Metin

هو موسى: وقيل: لوط لأنه أقرب، وقيل: وَرَسُولٌ هُنَا بِمَعْنَى رِسَالَةٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٣» :

O, Mûsâ'dır. [Zaman bakımından] daha yakın olduğu için Lût olduğu da söylenmiştir. Buradaki 'resûl' (رَسُول) kelimesinin risalet (gönderilen mesaj) anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu sözü de bundandır «٣»:

17798. Metin

لَقَدْ كَذَبَ الْوَاشُونَ مَا بُحْتُ عِنْدَهُمْ ... بِسِرٍّ ولا أرسلتهم برسول

Laf taşıyıcılar kesinlikle yalan söylediler; ben onların yanında ne bir sırrı açığa vurdum ne de kendileriyle bir mesaj (resûl) gönderdim.3

17799. Metin

أَيْ: بِرِسَالَةٍ. فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً أَيْ: أَخَذَهُمُ اللَّهُ أَخْذَةً نَامِيَةً زَائِدَةً عَلَى أَخَذَاتِ الْأُمَمِ، وَالْمَعْنَى:

Yani bir risalet ile [haber gönderdim]. { فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً } “O da onları pek şiddetli bir yakalayışla yakalayıverdi.” Yani Allah onları diğer ümmetlerin yakalanışlarından daha fazla, kat kat artan bir yakalayışla yakaladı. Anlamı:

17800. Metin

أَنَّهَا بَالِغَةٌ فِي الشِّدَّةِ إِلَى الْغَايَةِ، يُقَالُ: رَبَا الشَّيْءُ يَرْبُو إِذَا زَادَ وَتَضَاعَفَ. قَالَ الزَّجَّاجُ: تَزِيدُ عَلَى الْأَخَذَاتِ.

Şiddette son noktaya ulaşmış olmasıdır. Bir şey arttığı ve katlandığı zaman Rabâ'ş-şey'u yerbû denir. Zeccâc: 'Diğer yakalayışlardan daha fazladır' demiştir.

17801. Metin

قَالَ مُجَاهِدٌ: شَدِيدَةٌ إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ أَيْ: تَجَاوَزَ فِي الِارْتِفَاعِ وَالْعُلُوِّ، وَذَلِكَ فِي زَمَنِ نُوحٍ لَمَّا أَصَرَّ قَوْمُهُ عَلَى الْكُفْرِ وَكَذَّبُوهُ، وَقِيلَ: طَغَى عَلَى خُزَّانِهِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ غَضَبًا لِرَبِّهِ فَلَمْ يَقْدِرُوا عَلَى حَبْسِهِ. قَالَ قَتَادَةُ:

Mücâhid: 'Pek şiddetlidir' demiştir. { إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ } “Şüphesiz su taştığı zaman” yani yükselme ve kabarmada haddi aştığı zaman. Bu, Nûh zamanında, kavmi küfürde ısrar edip onu yalanladığı vakit gerçekleşmiştir. Meleklerden olan bekçilerine karşı Rabbinin gazabı sebebiyle kabarıp taştığı ve onların onu tutmaya güç yetiremedikleri de söylenmiştir. Katâde şöyle demiştir:

17802. Metin

زَادَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ خَمْسَةَ عَشَرَ ذِرَاعًا حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ أَيْ: فِي أَصْلَابِ آبَائِكُمْ، أَوْ حَمَلْنَاهُمْ وَحَمَلْنَاكُمْ فِي أَصْلَابِهِمْ تَغْلِيبًا لِلْمُخَاطَبِينَ عَلَى الْغَائِبِينَ. وَالْجَارِيَةُ: سَفِينَةُ نُوحٍ، وَسُمِّيَتْ جَارِيَةً لِأَنَّهَا تَجْرِي فِي الْمَاءِ، وَمَحَلُّ «فِي الْجَارِيَةِ» النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: رَفَعْنَاكُمْ فَوْقَ الْمَاءِ حَالَ كَوْنِكُمْ فِي السَّفِينَةِ، وَلَمَّا كَانَ الْمَقْصُودُ مِنْ ذكر قصص هذه الْأُمَمِ، وَذِكْرِ مَا حَلَّ بِهِمْ مِنَ الْعَذَابِ، زَجْرُ هَذِهِ الْأُمَّةِ عَنِ الِاقْتِدَاءِ بِهِمْ فِي مَعْصِيَةِ الرَّسُولِ، قَالَ: لِنَجْعَلَها لَكُمْ تَذْكِرَةً

'Her şeyin üzerine on beş arşın yükseldi.' { حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ } “sizi akıp giden [gemide] biz taşıdık.” Yani babalarınızın bellerinde [taşıdık] yahut muhatapları gaib olanlara tağlib yoluyla (üstün tutarak) 'onları ve onların bellerinde sizi taşıdık' demektir. el-Câriye (الْجَارِيَةُ): Nûh'un gemisidir; suda akıp gittiği için câriye olarak isimlendirilmiştir. 'Fi'l-câriye' ifadesinin mahalli hal olarak nasbdır; yani siz gemide iken sizi suyun üstüne kaldırdık demektir. Bu ümmetlerin kıssalarının ve başlarına gelen azabın zikredilmesinden maksat, bu ümmeti peygambere isyan hususunda onlara uymaktan sakındırmak olunca şöyle buyurmuştur: { لِنَجْعَلَها لَكُمْ تَذْكِرَةً } “Bunu sizin için bir ibret kılalım diye”

17803. Metin

أَيْ: لِنَجْعَلَ هَذِهِ الْأُمُورَ الْمَذْكُورَةَ لَكُمْ، يَا أُمَّةَ مُحَمَّدٍ، عِبْرَةً وَمَوْعِظَةً تَسْتَدِلُّونَ بِهَا عَلَى عَظِيمِ قُدْرَةِ اللَّهِ وَبَدِيعِ صُنْعِهِ، أَوْ لِنَجْعَلَ هَذِهِ الْفِعْلَةَ الَّتِي هِيَ عِبَارَةٌ عَنْ إِنْجَاءِ الْمُؤْمِنِينَ وَإِغْرَاقِ الْكَافِرِينَ لَكُمْ تَذْكِرَةً، وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ

Yani ey Muhammed ümmeti, bu zikredilen durumları sizin için bir ibret ve öğüt kılalım; onunla Allah'ın yüce kudretine ve eşsiz sanatına delil getiresiniz diye; yahut müminlerin kurtarılması ve kâfirlerin boğulmasından ibaret olan bu fiili sizin için bir öğüt kılalım diye [bunu yaptık]. { وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ } “ve kavrayıcı kulaklar onu kavrasın diye.”

17804. Metin

أَيْ: تَحَفَظُهَا بَعْدَ سَمَاعِهَا أُذُنٌ حَافِظَةٌ لِمَا سمعت. قال الزجاج:

Yani işittikten sonra onu işittiğini belleyen, muhafaza eden bir kulak onu kavrasın diye. Zeccâc şöyle demiştir:

17805. Metin

يقال وعيت كَذَا، أَيْ: حَفِظْتُهُ فِي نَفْسِي، أَعِيهِ وَعْيًا، وَوَعَيْتُ الْعِلْمَ، وَوَعَيْتُ مَا قُلْتُهُ كُلَّهُ بِمَعْنًى، وَأَوْعَيْتُ الْمَتَاعَ فِي الْوِعَاءِ، وَيُقَالُ لِكُلِّ مَا وَعَيْتَهُ فِي غَيْرِ نَفْسِكَ: أَوْعَيْتَهُ بِالْأَلْفِ، وَلِمَا حَفِظْتَهُ فِي نَفْسِكَ: وَعَيْتَهُ بِغَيْرِ أَلْفٍ.

Va'aytü kezâ denir ki anlamı: Onu içimde muhafaza ettim (a'îhi va'yen) demektir. Va'aytü'l-ılme (ilmi kavradım) ve Va'aytü mâ kultehû (söylediğin şeyi kavradım) sözlerinin hepsi aynı anlamdadır. Eşyayı kaba koyduğunda ise Ev'aytü'l-metâ'a fi'l-viâ' denir. Kendi zihninin dışında bir kapta sakladığın her şey için hemze ile ev'aytehû (أَوْعَيْتَهُ) denir; kendi içinde ezberleyip muhafaza ettiğin şey için ise hemzesiz olarak va'aytehû (وَعَيْتَهُ) denir.

17806. Metin

قَالَ قَتَادَةُ فِي تَفْسِيرِ الْآيَةِ: أُذُنٌ سَمِعْتُ وَعَقَلَتْ مَا سَمِعَتْ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْمَعْنَى لِتَحْفَظَهَا كُلُّ أُذُنٍ عِظَةً لِمَنْ يَأْتِي بَعْدُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ تَعِيَها

Katâde ayetin tefsirinde şöyle demiştir: 'İşiten ve işittiğini akleden bir kulak.' Ferrâ şöyle demiştir: 'Mana, sonradan geleceklere bir öğüt olsun diye her kulağın onu belleyip muhafaza etmesidir.' Cumhur { تَعِيَها } kelimesini,

17807. Metin

بِكَسْرِ الْعَيْنِ. وَقَرَأَ طَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ وَحُمِيدٌ الْأَعْرَجُ وَأَبُو عَمْرٍو فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِإِسْكَانِ الْعَيْنِ، تَشْبِيهًا لِهَذِهِ الْكَلِمَةِ بِرَحِمٍ وَشَهِدٍ، وَإِنْ لَمْ تَكُنْ مِنْ ذَلِكَ. قَالَ الرَّازِيُّ: وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ إِسْكَانُ الْعَيْنِ، جَعَلَ حَرْفَ الْمُضَارَعَةِ مَعَ مَا بَعْدَهُ بِمَنْزِلَةِ كَلِمَةٍ وَاحِدَةٍ، فَخَفَّفَ وَأَسْكَنَ، كَمَا أَسْكَنَ الْحَرْفَ الْمُتَوَسِّطَ مِنْ فَخْذٍ وَكَبْدٍ وَكَتْفٍ انْتَهَى. وَالْأَوْلَى أَنْ يَكُونَ هَذَا مِنْ بَابِ إِجْرَاءِ الْوَصْلِ مَجْرَى الْوَقْفِ، كَمَا فِي قِرَاءَةِ مَنْ قَرَأَ وَما يُشْعِرُكُمْ «١» بِسُكُونِ الرَّاءِ، قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَاخْتَلَفَتِ الْقِرَاءَةُ فِيهَا عَنْ عَاصِمٍ وَابْنِ كَثِيرٍ، يَعْنِي تَعِيَهَا فَإِذا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ واحِدَةٌ هَذَا شُرُوعٌ فِي بَيَانِ الْحَاقَّةِ، وَكَيْفَ وُقُوعُهَا، بَعْدَ بَيَانِ شَأْنِهَا بِإِهْلَاكِ الْمُكَذِّبِينَ. قَالَ عَطَاءٌ: يُرِيدُ النَّفْخَةَ الْأُولَى. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: يُرِيدُ النَّفْخَةَ الْأَخِيرَةَ.

ayn harfinin kesresiyle [okumuştur]. Talha b. Musarrif, Humeyd el-A'rec ve kendisinden gelen bir rivayette Ebû Amr ise, bu kelimeden olmasa bile rahim ve şehid kelimelerine benzeterek ayn harfinin sükûnu ile okumuşlardır. Râzî şöyle demiştir: İbn Kesîr'den de ayn harfinin sükûnu ile rivayet edilmiştir; muzâraat harfini kendisinden sonrakiyle tek bir kelime konumunda saymış, dolayısıyla tıpkı fehiz (uyluk), kebid (karaciğer) ve ketif (omuz) kelimelerinin ortasındaki harfi sakin kıldığı gibi hafifletip sakin kılmıştır. [Sözün sonu]. Evla olanı, bunun tıpkı 've mâ yüş'iruküm' «١» ayetini râ harfinin sükûnu ile okuyanın kıraatinde olduğu gibi vaslı (geçişi) vakıf (durma) yerine koyma kabilinden olmasıdır. Kurtubî şöyle demiştir: Bu kelimede Âsım ve İbn Kesîr'den farklı kıraatler gelmiştir; yani 'ta'iyehâ' (تَعِيَهَا) kelimesinde. 'Sûra tek bir üfleme ile üflendiği zaman' buyruğu, yalanlayanların helak edilmesiyle Hâkka'nın şanı açıklandıktan sonra onun bizzat kendisinin ve nasıl gerçekleşeceğinin beyanına bir giriştir. Atâ: 'Birinci üfürmeyi kastetmektedir' demiştir. Kelbî ve Mukâtil ise: 'Son üfürmeyi kastetmektedir' demişlerdir.

17808. Metin

قَرَأَ الْجُمْهُورُ: نَفْخَةٌ واحِدَةٌ بِالرَّفْعِ فِيهِمَا عَلَى أَنَّ نَفْخَةً مُرْتَفِعَةً عَلَى النِّيَابَةِ، وَوَاحِدَةً تَأْكِيدٌ لَهَا، وَحَسُنَ تَذْكِيرُ الْفِعْلِ لِوُقُوعِ الْفَصْلِ، وَقَرَأَ أبو السّمّال بِنَصْبِهِمَا عَلَى أَنَّ النَّائِبَ هُوَ الْجَارُّ وَالْمَجْرُورُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: قَوْلُهُ:

Cumhur, { نَفْخَةٌ واحِدَةٌ } kelimelerini her ikisinin de merfû olmasıyla okumuştur; buna göre 'nefhatün' nâib-i fâil olarak merfûdur, 'vâhidetün' ise onun tekitidir. Araya fasıla girdiği için fiilin müzekker gelmesi uygun olmuştur. Ebü's-Semmâl ise nâib-i fâilin car-mecrur olması esasına dayanarak her ikisini de mensûb okumuştur. Zeccâc şöyle demiştir: Yüce Allah'ın,

17809. Metin

فِي الصُّورِ يَقُومُ مَقَامَ مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ أَيْ: رُفِعَتْ مِنْ أَمَاكِنِهَا وَقُلِعَتْ عَنْ مَقَارِّهَا بِالْقُدْرَةِ الْإِلَهِيَّةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: حُمِلَتِ بِتَخْفِيفِ الْمِيمِ. وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَابْنُ أَبِي عَبْلَةَ وَابْنُ مِقْسَمٍ وَابْنُ عَامِرٍ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِتَشْدِيدِهَا لِلتَّكْثِيرِ أَوْ لِلتَّعْدِيَةِ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً أَيْ: فَكُسِرَتَا كَسْرَةً وَاحِدَةً لَا زِيَادَةَ عَلَيْهَا، أَوْ ضُرِبَتَا ضَرْبَةً وَاحِدَةً بَعْضُهُمَا بِبَعْضٍ حَتَّى صَارَتَا كَثِيبًا مهيلا وهباء منبثا. قال الفراء: ولم

{ فِي الصُّورِ } [ifadesi], fâili zikredilmeyen fiilin nâibi (nâib-i fâil) yerine geçer. { وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ } “Yer ve dağlar kaldırılıp” yani ilahi kudretle yerlerinden kaldırılır ve bulundukları mekanlardan sökülür. Cumhur { حُمِلَتِ } kelimesini mîm harfinin tahfifiyle (şeddesiz) okumuştur. A'meş, İbn Ebî Able, İbn Mıksem ve kendisinden gelen bir rivayette İbn Âmir ise çokluk bildirmesi veya geçişlilik (te'diye) için [mîm harfini] şeddeleyerek okumuşlardır. { فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً } “birbirine tek bir çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği [zaman]” yani üzerlerine ilave olmayacak şekilde tek bir kırılışla kırılırlar veya birbirlerine tek bir darbe ile vurulurlar; nihayetinde akıp giden bir kum yığınına ve saçılmış toz zerreciklerine dönüşürler. Ferrâ şöyle demiştir: [Yüce Allah]...

17810. Metin

يَقُلْ فَدُكَّكْنَ لِأَنَّهُ جَعَلَ الْجِبَالَ كُلَّهَا كَالْجُمْلَةِ الْوَاحِدَةِ، وَمَثْلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً فَفَتَقْناهُما «١» وَقِيلَ: دُكَّتَا: بُسِطَتَا بَسْطَةً وَاحِدَةً، وَمِنْهُ انْدَكَّ سَنَامُ الْبَعِيرِ إِذَا انْفَرَشَ عَلَى ظَهْرِهِ فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْواقِعَةُ أَيْ: قَامَتِ الْقِيَامَةُ وَانْشَقَّتِ السَّماءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ واهِيَةٌ أَيِ: انْشَقَّتْ بِنُزُولِ مَا فِيهَا مِنَ الْمَلَائِكَةِ، فَهِيَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ ضَعِيفَةٌ مُسْتَرْخِيَةٌ. قَالَ الزَّجَّاجُ: يُقَالُ: لِكُلِّ مَا ضَعُفَ جِدًّا قَدْ وَهِيَ فَهُوَ وَاهٍ، وَقَالَ الْفَرَّاءُ: وَهْيُهَا: تَشَقُّقُهَا وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها أَيْ: جِنْسُ الْمَلَكِ عَلَى أَطْرَافِهَا وَجَوَانِبِهَا، وَهِيَ جَمْعُ رجا مقصور، وتثنيته رَجَوَانِ، مِثْلَ قَفَا وَقَفَوَانِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا لَمَّا تَشَقَّقَتِ السَّمَاءُ، وَهِيَ مَسَاكِنُهُمْ، لَجَئُوا إِلَى أَطْرَافِهَا. قَالَ الضَّحَّاكُ: إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ أَمَرَ اللَّهُ السَّمَاءَ الدُّنْيَا فَتَشَقَّقَتْ، وَتَكُونُ الْمَلَائِكَةُ عَلَى حافاتها حيث يَأْمُرَهُمُ الرَّبُّ فَيَنْزِلُونَ إِلَى الْأَرْضِ، وَيُحِيطُونَ بِالْأَرْضِ وَمَنْ عَلَيْهَا. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: الْمَعْنَى: وَالْمَلَكُ عَلَى حَافَّاتِ الدُّنْيَا، أَيْ: يَنْزِلُونَ إِلَى الْأَرْضِ، وَقِيلَ: إِذَا صَارَتِ السَّمَاءُ قِطَعًا يَقِفُ الْمَلَائِكَةُ عَلَى تِلْكَ الْقِطَعِ الَّتِي لَيْسَتْ مُتَشَقِّقَةً فِي أَنْفُسِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ أي: يحمله فوق رؤوسهم يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَمَانِيَةُ أَمْلَاكٍ، وَقِيلَ: ثَمَانِيَةُ صُفُوفٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ لَا يَعْلَمُ عَدَدَهُمْ إِلَّا اللَّهُ ﷿، وَقِيلَ: ثَمَانِيَةُ أَجْزَاءٍ مِنْ تِسْعَةِ أَجْزَاءٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، قَالَهُ الْكَلْبِيُّ وَغَيْرُهُ يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ أَيْ: تُعْرَضُ الْعِبَادُ عَلَى اللَّهِ لِحِسَابِهِمْ، ومثله: عُرِضُوا عَلى رَبِّكَ صَفًّا

[فَدُكَّكْنَ] demedi; çünkü bütün dağları tek bir bütün gibi kıldı. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunun gibidir: 'İnkâr edenler görmediler mi ki göklerle yer bitişik iken biz onları ayırdık' «١». 'Dükketâ', 'tek bir yayılışla dümdüz serildiler' demektir de denilmiştir; devenin hörgücü sırtına doğru yayıldığı zaman söylenen İndekke senâmü'l-ba'îr sözü de bundandır. 'İşte o gün o vuku bulacak olan (kıyamet) kopmuştur' yani kıyamet gerçekleşmiştir. 'Gök de yarılmıştır ve artık o gün o pek zayıf ve sarkmıştır' yani içindeki meleklerin inmesiyle yarılmıştır ve o gün pek zayıf, dermansızdır. Zeccâc şöyle demiştir: Pek zayıflayan her şey için kad vehiyye fe-hüve vâhin (zayıfladı/gevşedi, artık o çürüktür/zayıftır) denir. Ferrâ ise: 'Onun vehyi, yarılmasıdır' demiştir. 'Melekler de onun etrafındadır' yani melek cinsi göğün etrafında ve kenarlarındadır. [Ercâ], maksûr olan recâ kelimesinin çoğuludur; tesniyesi (ikili) ise tıpkı kafan ve kafavân gibi recavândır. Mana şudur: Kendi meskenleri olan gök yarıldığında onun kenarlarına sığınırlar. Dahhâk şöyle demiştir: Kıyamet günü olduğunda Allah dünya semasına emreder, o da yarılır; melekler Rablerinin kendilerine emrettiği şekilde kenarlarında bulunurlar, sonra yeryüzüne inerler; yeri ve üzerindekileri kuşatırlar. Saîd b. Cübeyr: 'Mana, melekler dünyanın kenarlarındadır; yani yeryüzüne inerler demektir' demiştir. Gök parçalara ayrıldığında meleklerin kendi içinde yarılmamış olan o parçalar üzerinde duracağı da söylenmiştir. 'O gün Rabbinin arşını onların üstünde sekiz tanesi taşır' yani kıyamet günü onların başlarının üstünde sekiz melek taşır; meleklerden sekiz saf [taşır] ki onların sayısını ancak Azîz ve Celîl olan Allah bilir de denilmiştir; meleklerin dokuzda sekiz parçası taşır da denilmiştir; bunu Kelbî ve başkaları söylemiştir. 'O gün arz olunursunuz' yani kullar hesaba çekilmek üzere Allah'a arz olunurlar; 'Rabbinin huzuruna saf saf arz edildiler' buyruğu da bunun gibidir,

17811. Metin

«٢» ، وَلَيْسَ ذَلِكَ الْعَرْضُ عَلَيْهِ سُبْحَانَهُ لِيَعْلَمَ بِهِ مَا لَمْ يَكُنْ عَالِمًا بِهِ. وَإِنَّمَا هُوَ عَرْضُ الِاخْتِبَارِ وَالتَّوْبِيخِ بِالْأَعْمَالِ، وَجُمْلَةُ لَا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ تُعْرَضُونَ، أَيْ: تُعْرَضُونَ حَالَ كَوْنِهِ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ سُبْحَانَهُ مِنْ ذَوَاتِكُمْ أَوْ أَقْوَالِكُمْ وَأَفْعَالِكُمْ خَافِيَةٌ كَائِنَةٌ مَا كَانَتْ، وَالتَّقْدِيرُ: أَيُّ نَفْسٍ خَافِيَةٍ، أَوْ فِعْلَةٍ خَافِيَةٍ.

«٢». O'na (Allah'a) olan bu arz ediliş, bilmediği bir şeyi öğrenmesi için değildir. Bu ancak bir sınama ve amelleriyle kınama arzıdır. 'Sizden hiçbir gizli saklı gizli kalmaz' cümlesi, 'tu'radûne'deki zamirden hal olarak mahallen mensûbdur; yani ne olursa olsun şahıslarınızdan, sözlerinizden veya fiillerinizden hiçbir gizli şey Yüce Allah'a gizli kalmayacak bir halde arz olunursunuz. Takdiri: Gizli kalan hiçbir nefis yahut hiçbir gizli fiil [gizli kalmaz].

17812. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الْحَاقَّةُ مِنْ أَسْمَاءِ الْقِيَامَةِ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ قَالَ: مَا أَرْسَلَ اللَّهُ شَيْئًا مِنْ رِيحٍ إِلَّا بِمِكْيَالٍ، وَلَا قَطْرَةٍ مِنْ مَاءٍ إِلَّا بِمِكْيَالٍ إِلَّا يَوْمَ نُوحٍ وَيَوْمَ عَادٍ. فَأَمَّا يَوْمُ نُوحٍ فَإِنَّ الْمَاءَ طَغَى عَلَى خُزَّانِهِ فَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ عَلَيْهِ سَبِيلٌ، ثُمَّ قَرَأَ: إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ وَأَمَّا يَوْمُ عَادٍ فَإِنَّ الرِّيحَ عَتَتْ عَلَى خُزَّانِهَا فَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ عَلَيْهَا سَبِيلٌ، ثُمَّ قَرَأَ: بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «نُصِرْتُ بِالصَّبَا، وَأُهْلِكَتْ عَادٌ بِالدَّبُورِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ مَرْفُوعًا:

İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: "el-Hâkka, kıyametin isimlerindendir." Feryâbî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in ondan naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Allah, Nûh günü ile Âd günü hariç hiçbir rüzgârı bir ölçü olmaksızın ve hiçbir su damlasını bir ölçü olmaksızın göndermemiştir. Nûh gününe gelince, su kendi bekçilerine (görevli meleklere) galip gelip taştı ve onların ona hiçbir müdahale imkânı olmadı." Sonra İbn Abbâs: { إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ } “Şüphesiz su taştığı zaman” ayetini okudu. "Âd gününe gelince, rüzgâr kendi bekçilerine başkaldırdı ve onların ona hiçbir müdahale imkânı olmadı." Sonra: { بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ } “şiddetle uğuldayan, azgın bir rüzgârla” ayetini okudu. İbn Cerîr, Ali b. Ebî Tâlib'den de benzerini rivayet etmiştir. Buhârî, Müslim ve diğerlerinin İbn Abbâs'tan, onun da Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: «Ben Sabâ (doğu) rüzgârı ile zafere ulaştırıldım; Âd kavmi ise Debûr (batı) rüzgârı ile helak edildi.» İbn Ebî Hâtim'in İbn Ömer'den merfû olarak naklettiğine göre:

17813. Metin

«قَالَ مَا أُمِرَ الخزّان أن يرسلوا عَلَى عَادٍ إِلَّا مِثْلَ مَوْضِعِ الْخَاتَمِ مِنَ الرِّيحِ، فَعَتَتْ عَلَى الْخُزَّانِ فَخَرَجَتْ مِنْ نَوَاحِي الْأَبْوَابِ» فَذَلِكَ قَوْلُهُ: بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ قَالَ: عُتُوُّهَا: عَتَتْ عَلَى الْخُزَّانِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ قَالَ: الْغَالِبَةُ. وَأَخْرَجَ عبد الرزاق والفريابي وسعيد ابن مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالطَّبَرَانِيُّ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ:

«[Allah] şöyle buyurdu: Bekçilere, Âd kavmi üzerine rüzgârdan ancak bir yüzük deliği kadar salmaları emredildi; fakat rüzgâr bekçilere başkaldırdı ve kapıların kenarlarından taştı.» İşte Yüce Allah'ın { بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ } “şiddetle uğuldayan, azgın bir rüzgârla” buyruğu budur. [Ravi] dedi ki: Onun azgınlığı (utuvvüha), bekçilere başkaldırmasıdır. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ } buyruğu hakkında: "Galip gelen [rüzgâr]" demiştir. Abdürrezzâk, Feryâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, Taberânî ve sahih olduğunu belirterek Hâkim'in İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o, Yüce Allah'ın:

17814. Metin

حُسُوماً قَالَ: مُتَتَابِعَاتٌ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ:

{ حُسُوماً } “ardı ardına” buyruğu hakkında: "Peş peşe gelenler" demiştir. Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in çeşitli tarîklerle İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o, [Allah Teâlâ'nın] şu buyruğu hakkında:

17815. Metin

حُسُوماً قَالَ: تِبَاعًا، وَفِي لَفْظِ: مُتَتَابِعَاتٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ قَالَ:

{ حُسُوماً } “ardı ardına” buyruğu hakkında: "Peş peşe" demiştir; bir lafızda da: "Birbiri ardınca" demiştir. İbnü'l-Münzir'in ondan rivayet ettiğine göre { كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ } “sanki onlar hurma kütükleri gibidir” ayeti hakkında:

17816. Metin

هِيَ أُصُولُهَا، وَفِي قَوْلِهِ: خاوِيَةٍ قَالَ: خَرِبَةٍ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ:

"Onlar hurma ağaçlarının kökleridir" demiştir. { خاوِيَةٍ } “içi boş” buyruğu hakkında da: "Harap olmuş" demiştir. Saîd b. Mansûr ve İbnü'l-Münzir'in yine ondan naklettiğine göre o, Yüce Allah'ın:

17817. Metin

إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ قَالَ: طَغَى عَلَى خُزَّانِهِ فَنَزَلَ، وَلَمْ يَنْزِلْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءٌ إِلَّا بِمِكْيَالٍ أَوْ مِيزَانٍ إِلَّا زَمَنَ نُوحٍ فَإِنَّهُ طَغَى عَلَى خُزَّانِهِ فَنَزَلَ بِغَيْرِ كَيْلٍ وَلَا وَزْنٍ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الْحِلْيَةِ، مِنْ طَرِيقِ مَكْحُولٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ فِي قَوْلِهِ: وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ

{ إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ } “Şüphesiz su taştığı zaman” buyruğu hakkında şöyle demiştir: "Bekçilerine galip gelip taştı ve indi. Gökten hiçbir su bir ölçü yahut bir tartı olmaksızın inmemiştir; ancak Nûh zamanı müstesnadır, zira o vakit bekçilerine galip gelip taştı ve hiçbir ölçü ve tartı olmaksızın indi." Saîd b. Mansûr, İbn Merdeveyh ve el-Hilye'de Ebû Nuaym'ın Mekhûl yoluyla Ali b. Ebî Tâlib'den rivayet ettiğine göre o, { وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ } “ve kavrayıcı kulaklar onu kavrasın diye” buyruğu hakkında:

17818. Metin

قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:

Şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

17819. Metin

«سَأَلْتُ اللَّهَ أَنْ يَجْعَلَهَا أُذُنَكَ يَا عَلِيُّ» فَقَالَ عَلِيٌّ: مَا سَمِعْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ شَيْئًا فَنَسِيتُهُ. قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ:

«Ey Ali! Allah'tan onu senin kulağın kılmasını diledim.» Bunun üzerine Ali: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den hiçbir şey işitmedim ki onu unutmuş olayım" dedi. İbn Kesîr şöyle demiştir:

17820. Metin

وَهُوَ حَدِيثٌ مُرْسَلٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْوَاحِدِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ عَسَاكِرَ وَابْنُ النَّجَّارِ عَنْ بُرَيْدَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِعَلِيٍّ: «إِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي أَنْ أُدْنِيَكَ وَلَا أُقْصِيَكَ، وَأَنْ أُعَلِّمَكَ، وَأَنْ تَعِيَ، وَحَقٌّ لَكَ أَنْ تَعِيَ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ

"Bu mürsel bir hadistir." İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Vâhidî, İbn Merdeveyh, İbn Asâkir ve İbnü'n-Neccâr'ın Büreyde'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ali'ye şöyle buyurdu: «Şüphesiz Allah seni kendime yakın tutmamı ve senden uzaklaşmamamı, sana öğretmemi ve senin kavramanı bana emretti; senin de kavramak hakkındır.» Bunun üzerine şu ayet indi: { وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ } “ve kavrayıcı kulaklar onu kavrasın diye”

17821. Metin

فأنت أذن واعية، لعليّ» قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ:

«Ali'ye hitaben: İşte sen o kavrayıcı kulaksın!» İbn Kesîr şöyle demiştir:

17822. Metin

وَلَا يَصِحُّ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ ابْنِ عُمَرَ فِي قَوْلِهِ: أُذُنٌ واعِيَةٌ

"Sahih değildir." Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre o, { أُذُنٌ واعِيَةٌ } “kavrayıcı kulak” buyruğu hakkında:

17823. Metin

قَالَ: أُذُنٌ عَقَلَتْ عَنِ اللَّهِ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ فِي قَوْلِهِ: وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً قَالَ: تَصِيرَانِ غبرة على وجوه الكافرين لَا عَلَى وُجُوهِ الْمُؤْمِنِينَ، وَذَلِكَ قَوْلُهُ: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْها غَبَرَةٌ- تَرْهَقُها قَتَرَةٌ «١» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ واهِيَةٌ قَالَ:

[İbn Ömer] şöyle demiştir: 'Allah'tan gelen [öğüt ve hükümleri] kavrayan bir kulak.' Hâkim ve el-Ba's'ta Beyhakî'nin Übeyy b. Ka'b'dan naklettiğine göre o, 'Yer ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışla darmadağın edildiği zaman' buyruğu hakkında şöyle demiştir: 'Müminlerin yüzlerine değil, inkârcıların yüzlerine bir toz toprak haline gelirler. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bundandır: 'O gün birtakım yüzler vardır ki üzerlerinde toz toprak vardır, onları bir karanlık bürümüştür' «١».' İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o, 'Artık o gün o pek zayıf ve sarkmıştır' buyruğu hakkında şöyle demiştir:

17824. Metin

مُتَخَرِّقَةٌ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها قَالَ:

"Yırtılmış, delik deşik olmuştur." Feryâbî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre o, { وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها } “Melekler de onun etrafındadır” buyruğu hakkında şöyle demiştir:

17825. Metin

على حافاتها على ما لم يهيئ مِنْهَا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَعُثْمَانُ بْنُ سَعِيدٍ الدَّارِمِيُّ فِي الرَّدِّ عَلَى الْجَهْمِيَّةِ، وَأَبُو يَعْلَى وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ خُزَيْمَةَ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْخَطِيبُ فِي تَالِي التَّلْخِيصِ، عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ قَالَ: ثَمَانِيَةُ أَمْلَاكٍ عَلَى صُورَةِ الْأَوْعَالِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا مِنْ طُرُقٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: يُقَالُ ثَمَانِيَةُ صُفُوفٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ لَا يَعْلَمُ عَدَدَهُمْ إِلَّا اللَّهُ، وَيُقَالُ: ثَمَانِيَةُ أملاك رؤوسهم عِنْدَ الْعَرْشِ فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ وَأَقْدَامُهُمْ فِي الْأَرْضِ السُّفْلَى، وَلَهُمْ قُرُونٌ كَقُرُونِ الْوَعْلَةِ، مَا بَيْنَ أَصْلِ قَرْنِ أَحَدَهِمْ إِلَى مُنْتَهَاهُ خَمْسُمِائَةُ عَامٍ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَالتِّرْمِذِيُّ وَابْنُ مَاجَهْ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي مُوسَى قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «يُعْرَضُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلَاثَ عَرَضَاتٍ، فَأَمَّا عَرْضَتَانِ فَجِدَالٌ وَمَعَاذِيرُ، وَأَمَّا الثَّالِثَةُ فَعِنْدَ ذَلِكَ تَطَايُرُ الصُّحُفِ فِي الْأَيْدِي فَآخِذٌ بِيَمِينِهِ وَآخِذٌ بِشِمَالِهِ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ نحوه.

Onun kenarlarında, henüz yarılmamış olan kısımlarında demektir. Abd b. Humeyd, Osman b. Saîd ed-Dârimî er-Redd ale'l-Cehmiyye'de, Ebû Ya'lâ, İbnü'l-Münzir, İbn Huzeyme, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdeveyh ve Tâlî et-Telhîs'te Hatîb'in yine ondan { وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ } “O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz tanesi taşır” buyruğu hakkında rivayet ettiğine göre o: 'Dağ keçisi suretinde sekiz melektir' demiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in yine ondan çeşitli yollarla bu ayet hakkında rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Sayısını ancak Allah'ın bildiği meleklerden sekiz saf olduğu söylenir. Başları yedinci semada arşın yanında, ayakları en alt tabakadaki yerde olan, dağ keçisi boynuzu gibi boynuzları bulunan ve birinin boynuzunun dibi ile ucu arası beş yüz yıl olan sekiz melek olduğu da söylenir.' Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdeveyh'in Ebû Mûsâ'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kıyamet günü insanlar üç kez arzolunurlar. İlk iki arzda tartışmalar ve mazeretler ileri sürülür. Üçüncüsünde ise işte o zaman sayfalar ellere doğru uçar; kimi sağından alır, kimi de solundan alır.» İbn Cerîr ve el-Ba's'ta Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bunun benzerini rivayet etmiştir.

17826. Metin

[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ١٩ الى ٥٢]

[Hâkka Suresi (69), 19-52. Ayetler]

17827. Metin

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ (١٩) إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسابِيَهْ (٢٠) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ (٢١) فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ (٢٢) قُطُوفُها دانِيَةٌ (٢٣)

{ فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ (١٩) إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسابِيَهْ (٢٠) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ (٢١) فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ (٢٢) قُطُوفُها دانِيَةٌ (٢٣) } “Kitabı sağından verilen kimseye gelince, o: 'Alın, kitabımı okuyun! Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı sezmiştim (biliyordum)' der. Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir; yüksek bir cennette, devşirilecek meyveleri pek yakındır.”

17828. Metin

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ (٢٤) وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِشِمالِهِ فَيَقُولُ يا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتابِيَهْ (٢٥) وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسابِيَهْ (٢٦) يَا لَيْتَها كانَتِ الْقاضِيَةَ (٢٧) مَا أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ (٢٨)

{ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ (٢٤) وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِشِمالِهِ فَيَقُولُ يا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتابِيَهْ (٢٥) وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسابِيَهْ (٢٦) يَا لَيْتَها كانَتِ الْقاضِيَةَ (٢٧) مَا أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ (٢٨) } “Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin için! Kitabı solundan verilen kimse ise şöyle der: 'Keşke bana kitabım verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke o (ölüm) her şeyi bitirmiş olsaydı! Malım bana hiçbir fayda vermedi.'”

17829. Metin

هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ (٢٩) خُذُوهُ فَغُلُّوهُ (٣٠) ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ (٣١) ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُها سَبْعُونَ ذِراعاً فَاسْلُكُوهُ (٣٢) إِنَّهُ كانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ (٣٣)

{ هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ (٢٩) خُذُوهُ فَغُلُّوهُ (٣٠) ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ (٣١) ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُها سَبْعُونَ ذِراعاً فَاسْلُكُوهُ (٣٢) إِنَّهُ كانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ (٣٣) } “'Saltanatım benden yok olup gitti.' 'Onu tutun, hemen bağlayın! Sonra onu çılgın alevli ateşe atın! Sonra onu boyu yetmiş arşın olan bir zincire vurun! Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu.'”

17830. Metin

وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ (٣٤) فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ (٣٥) وَلا طَعامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ (٣٦) لا يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخاطِؤُنَ (٣٧) فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ (٣٨)

{ وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ (٣٤) فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ (٣٥) وَلا طَعامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ (٣٦) لا يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخاطِؤُنَ (٣٧) فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ (٣٨) } “'Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu. Bu sebeple bugün onun için burada candan bir dost yoktur. İrin ve kan akıntısından başka bir yiyecek de yoktur. Onu günahkârlardan başkası yemez.' Artık yemin ederim gördüklerinize,”

17831. Metin

وَما لَا تُبْصِرُونَ (٣٩) إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (٤٠) وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ قَلِيلاً مَا تُؤْمِنُونَ (٤١) وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ (٤٢) تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ (٤٣)

{ وَما لَا تُبْصِرُونَ (٣٩) إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (٤٠) وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ قَلِيلاً مَا تُؤْمِنُونَ (٤١) وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ (٤٢) تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ (٤٣) } “Ve görmediklerinize ki, şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür. O bir şairin sözü değildir; ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir; ne de az düşünüyorsunuz! [O], âlemlerin Rabbinden indirilmedir.”

17832. Metin

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ (٤٤) لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (٤٥) ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ (٤٦) فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ (٤٧) وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (٤٨)

{ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ (٤٤) لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (٤٥) ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ (٤٦) فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ (٤٧) وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (٤٨) } “Eğer o (Peygamber), bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kuvvetle yakalardık. Sonra da onun can damarını koparırdık. Sizden hiç kimse de buna engel olamazdı. Şüphesiz o, takva sahipleri için bir öğüttür.”

17833. Metin

وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (٤٩) وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكافِرِينَ (٥٠) وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ (٥١) فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٥٢)

{ وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (٤٩) وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكافِرِينَ (٥٠) وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ (٥١) فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٥٢) } “Ve şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu elbette bilmekteyiz. Muhakkak ki o (Kur'an), kâfirler için kesin bir pişmanlıktır. Ve şüphesiz o, kesin bir gerçektir (hakkalyakîn). Artık Yüce Rabbinin adını tesbih et.”1

17834. Metin

لَمَّا ذَكَرَ سُبْحَانَهُ الْعَرْضَ ذَكَرَ مَا يَكُونُ فِيهِ، فَقَالَ: فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ أَيْ: أُعْطِيَ كِتَابَهُ الَّذِي كَتَبَتْهُ الْحَفَظَةُ عَلَيْهِ من أعماله فَيَقُولُ هاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ يَقُولُ ذَلِكَ سُرُورًا وَابْتِهَاجًا. قَالَ ابْنُ السكيت والكسائي: العرب تقول: هاء يَا رَجُلُ، وَلِلِاثْنَيْنِ هَاؤُمَا يَا رَجُلَانِ، وَلِلْجَمْعِ هاؤم يا رجال، وقيل:

Yüce Allah [kıyametteki] arzı zikredince, orada neler olacağını da zikrederek şöyle buyurdu: { فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ } “Kitabı sağından verilen kimseye gelince” yani koruyucu meleklerin yaptığı amellerinden ötürü aleyhine yazdığı kitabı kendisine verilen kimse, { فَيَقُولُ هاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ } “o: 'Alın, kitabımı okuyun!' der”. Bunu sevinç ve mutlulukla söyler. İbnü's-Sikkît ve Kisâî şöyle demiştir: Araplar [tekil için] 'Hâe yâ racul' (Al ey adam!), iki kişi için 'Hâümâ yâ raculân' (İkiniz alın ey iki adam!), çoğul için 'Hâüm yâ ricâl' (Alın ey adamlar!) derler. Şöyle de denilmiştir:

17835. Metin

والأصل هاكم، فَأُبْدِلَتِ الْهَمْزَةُ مِنَ الْكَافِ، قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: وَمَعْنَى هَاؤُمُ: تَعَالَوْا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هَلُمَّ، وَقِيلَ:

Aslı Hâküm (هاكم) olup kâf harfi hemzeye dönüştürülmüştür. İbn Zeyd: Hâüm (هَاؤُمُ) kelimesinin anlamı 'geliniz' demektir demiştir. Mukâtil 'haydi geliniz' demiştir. Şöyle de denilmiştir:

17836. Metin

خُذُوا، فَهِيَ اسْمُ فِعْلٍ، وَقَدْ يَكُونُ فِعْلًا صَرِيحًا لِاتِّصَالِ الضَّمَائِرِ الْبَارِزَةِ الْمَرْفُوعَةِ بِهَا، وَفِيهَا ثَلَاثُ لُغَاتٍ كَمَا هُوَ مَعْرُوفٌ فِي عِلْمِ الإعراب، وقوله: كِتابِيَهْ معمول لقوله: اقْرَؤُا لِأَنَّهُ أَقْرَبُ الْفِعْلَيْنِ، وَمَعْمُولُ هاؤُمُ مَحْذُوفٌ يَدُلُّ عليه معمول اقْرَؤُا وَالتَّقْدِيرُ: هَاؤُمُ كِتَابِيَهْ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ، وَالْهَاءُ فِي كِتَابِيَهْ وَحِسَابِيَهْ وَسُلْطَانِيَهْ وَمَالِيَهْ هِيَ هَاءُ السَّكْتِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ فِي هَذِهِ بِإِثْبَاتِ الْهَاءِ وَقْفًا وَوَصْلًا مُطَابَقَةً لِرَسْمِ الْمُصْحَفِ، وَلَوْلَا ذَلِكَ لَحُذِفَتْ فِي الْوَصْلِ كَمَا هُوَ شَأْنُ هَاءِ السَّكْتِ، وَاخْتَارَ أَبُو عُبَيْدٍ أَنْ يَتَعَمَّدَ الْوَقْفَ عَلَيْهَا لِيُوَافِقَ اللُّغَةَ فِي إِلْحَاقِ الْهَاءِ فِي السَّكْتِ وَيُوَافِقَ الْخَطَّ، يَعْنِي خَطَّ الْمُصْحَفِ. وَقَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ وَحُمَيْدٌ وَمُجَاهِدٌ وَالْأَعْمَشُ وَيَعْقُوبَ بِحَذْفِهَا وَصْلًا وَإِثْبَاتِهَا وَقْفًا فِي جَمِيعِ هَذِهِ الْأَلْفَاظِ. وَرُوِيَتْ هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنْ حَمْزَةَ، وَاخْتَارَ أَبُو حَاتِمٍ هَذِهِ الْقِرَاءَةَ اتْبَاعًا لِلُّغَةِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ مُحَيْصِنٍ أَنَّهُ قَرَأَ بِحَذْفِهَا وَصْلًا وَوَقْفًا.

'Alınız' [anlamındadır], dolayısıyla isim-fiildir. Bitişik merfu açık zamirlerin kendisine bağlanması sebebiyle sarih bir fiil de olabilir. İ'rab ilminde bilindiği üzere bunda üç lehçe vardır. { كِتابِيَهْ } sözü, iki fiilden daha yakını olduğu için { اقْرَؤُا } sözünün mamulüdür. { هاؤُمُ } fiilinin mamulü ise hazfedilmiştir, buna { اقْرَؤُا } lafzının mamulü delalet etmektedir. Takdiri ise şöyledir: Kitabımı alın, kitabımı okuyun (Hâümü kitâbiye'kraû kitâbiyeh). { كِتَابِيَهْ }, { حِسَابِيَهْ }, { سُلْطَانِيَهْ } ve { مَالِيَهْ } kelimelerindeki hâ (ه), sekt hâsıdır. Çoğunluk kıraat âlimleri bunlarda, Mushaf hattına uygun olması için hem vakıf hem de vasıl hâlinde hâ harfini sabit tutarak okumuştur. Şayet bu olmasaydı, sekt hâsının gereği olarak vasıl hâlinde düşürülürdü. Ebû Ubeyd, hem sekt durumunda hâ ekleme kuralına dair dil kuralına hem de Mushaf hattına uymak için bunlarda özellikle durmayı (vakıf yapmayı) tercih etmiştir. İbn Muhaysın, İbn Ebî İshâk, Humeyd, Mücâhid, A'meş ve Ya'kûb bütün bu lafızlarda vasıl hâlinde düşürerek, vakıf hâlinde ise sabit tutarak okumuşlardır. Bu kıraat Hamza'dan da rivayet edilmiştir. Ebû Hâtim dil kuralına uyarak bu kıraati tercih etmiştir. İbn Muhaysın'dan hem vasıl hem vakıf hâlinde hâ'yı düşürerek okuduğu da rivayet edilmiştir.

17837. Metin

إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسابِيَهْ أَيْ: عَلِمْتُ وَأَيْقَنْتُ فِي الدُّنْيَا أَنِّي أُحَاسَبُ فِي الْآخِرَةِ، وَقِيلَ: الْمَعْنَى:

{ إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسابِيَهْ } “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı sezmiştim (biliyordum)” yani dünyada iken ahirette hesaba çekileceğimi bildim ve buna kesin olarak inandım. Şöyle de denilmiştir: Anlamı,

17838. Metin

إِنِّي ظَنَنْتُ أَنْ يَأْخُذَنِي اللَّهُ بِسَيِّئَاتِي فَقَدْ تَفَضَّلَ عَلَيَّ بِعَفْوِهِ وَلَمْ يُؤَاخِذْنِي. قَالَ الضَّحَّاكُ: كُلُّ ظَنٍّ فِي الْقُرْآنِ مِنَ الْمُؤْمِنِ فَهُوَ يَقِينٌ، وَمِنَ الْكَافِرِ فَهُوَ شَكٌّ. قَالَ مُجَاهِدٌ: ظَنُّ الْآخِرَةِ يَقِينٌ، وَظَنُّ الدُّنْيَا شَكٌّ. قَالَ الْحَسَنُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: إِنَّ الْمُؤْمِنَ أَحْسَنَ الظَّنَّ بِرَبِّهِ، فَأَحْسَنَ الْعَمَلَ لِلْآخِرَةِ، وَإِنَّ الْكَافِرَ أَسَاءَ الظَّنَّ بِرَبِّهِ فَأَسَاءَ الْعَمَلَ.

'Allah'ın beni kötülüklerimden ötürü cezalandıracağını zannediyordum; fakat O, lütfuyla beni bağışladı ve beni cezalandırmadı' demektir. Dahhâk şöyle demiştir: Kur'an'da müminin her zannı yakîn (kesin bilgi), kâfirin ise şüphedir. Mücâhid: 'Ahiret zannı yakîndir, dünya zannı şüphedir' demiştir. Hasan bu ayet hakkında şöyle demiştir: 'Mümin, Rabbine karşı hüsnüzanda bulundu da ahiret için güzel ameller işledi. Kâfir ise Rabbine karşı sûizanda bulundu da kötü amel işledi.'

17839. Metin

قِيلَ: وَالتَّعْبِيرُ بِالظَّنِّ هُنَا لِلْإِشْعَارِ بِأَنَّهُ لَا يَقْدَحُ فِي الِاعْتِقَادِ مَا يَهْجِسُ فِي النَّفْسِ مِنَ الْخَطْرَاتِ الَّتِي لَا تَنْفَكُّ عَنْهَا الْعُلُومُ النَّظَرِيَّةُ غَالِبًا فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ أَيْ: فِي عِيشَةٍ مَرْضِيَّةٍ لَا مَكْرُوهَةٍ، أو ذات رضى، أَيْ:

Şöyle denilmiştir: Burada zan lafzının kullanılması, teorik bilgilerin çoğunlukla ayrılmaz bir parçası olan ve nefse doğan gelip geçici hatıraların inanca zarar vermeyeceğini hissettirmek içindir. { فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ } “Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir” yani kendisinden hoşnut olunan, hoşa gitmeyen hiçbir yanı bulunmayan bir yaşayış veya hoşnutluk sahibi bir yaşayış içindedir; yani,

17840. Metin

يَرْضَى بِهَا صَاحِبُهَا. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْفَرَّاءُ: رَاضِيَةٍ أَيْ مَرَضِيَّةٍ، كَقَوْلِهِ: ماءٍ دافِقٍ «١» أَيْ: مَدْفُوقٍ، فَقَدْ أَسْنَدَ إِلَى الْعِيشَةِ مَا هُوَ لِصَاحِبِهَا، فَكَانَ ذَلِكَ مِنَ الْمَجَازِ فِي الْإِسْنَادِ فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ أَيْ: مُرْتَفِعَةِ الْمَكَانِ لِأَنَّهَا فِي السَّمَاءِ، أَوْ مُرْتَفِعَةِ الْمَنَازِلِ، أَوْ عَظِيمَةٍ فِي النُّفُوسِ قُطُوفُها دانِيَةٌ الْقُطُوفُ: جَمْعُ قطف بكسر

sahibinin kendisinden hoşnut olacağı [bir yaşayış demektir]. Ebû Ubeyde ve el-Ferrâ şöyle demiştir: "Râdıyeh, yani merdıyyedir (kendisinden hoşnut olunandır); tıpkı { مَاءٍ دَافِقٍ }1 “atılan bir su” yani 'medfûk' (dökülen) kavlinde olduğu gibi. Böylece yaşayışın sahibine ait olan nitelik yaşayışın kendisine isnat edilmiştir; bu da isnatta mecaz (mecâz-ı aklî) kabilindendir." { فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ } “Yüksek bir cennette” yani gökte olduğu için mekânı yüksek veya konakları/mertebeleri yüksek yahut gönüllerde pek yüce [bir cennette]. { قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ } “Meyveleri [toplayana] yakındır”. el-Kutûf (الْقُطُوفُ); esre ile

17841. Metin

مَا يُقْطَفُ مِنَ الثِّمَارِ، وَالْقَطْفُ بِالْفَتْحِ الْمَصْدَرُ، وَالْقَطَافُ بِالْفَتْحِ وَالْكَسْرِ وَقْتَ الْقَطْفِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ ثِمَارَهَا قَرِيبَةٌ مِمَّنْ يَتَنَاوَلَهَا مِنْ قَائِمٍ أَوْ قَاعِدٍ أَوْ مُضْطَجِعٍ كُلُوا وَاشْرَبُوا أَيْ: يُقَالُ لَهُمْ كُلُوا وَاشْرَبُوا فِي الْجَنَّةِ هَنِيئاً أَيْ: أَكْلًا وَشُرْبًا هَنِيئًا لَا تَكْدِيرَ فِيهِ وَلَا تَنْغِيصَ بِما أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ أَيْ: بِسَبَبِ مَا قَدَّمْتُمْ مِنَ الْأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ فِي الدُّنْيَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ أَيَّامُ الصِّيَامِ وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِشِمالِهِ فَيَقُولُ حُزْنًا وَكَرْبًا لما رأى فيه من سيئاته: يا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتابِيَهْ أَيْ: لَمْ أُعْطَ كِتَابِيَهْ وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسابِيَهْ أَيْ: لَمْ أَدْرِ أَيَّ شَيْءٍ حِسَابِي لِأَنَّ كُلَّهُ عَلَيْهِ يَا لَيْتَها كانَتِ الْقاضِيَةَ أَيْ: لَيْتَ الْمَوْتَةَ الَّتِي مُتُّهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ وَلَمْ أَحْيَ بَعْدَهَا، وَمَعْنَى: الْقَاضِيَةَ: الْقَاطِعَةُ لِلْحَيَاةِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ تَمَنَّى دَوَامَ الْمَوْتِ وَعَدَمَ الْبَعْثِ لَمَّا شَاهَدَ مِنْ سُوءِ عَمَلِهِ وَمَا يَصِيرُ إِلَيْهِ مِنَ الْعَذَابِ، فَالضَّمِيرُ فِي لَيْتَهَا يَعُودُ إِلَى الْمَوْتَةِ الَّتِي قَدْ كَانَ مَاتَهَا وَإِنْ لَمْ تَكُنْ مَذْكُورَةً لِأَنَّهَا لِظُهُورِهَا كَانَتْ كَالْمَذْكُورَةِ. قَالَ قَتَادَةُ: تَمَنَّى الْمَوْتَ وَلَمْ يَكُنْ فِي الدُّنْيَا شَيْءٌ عِنْدَهُ أَكْرَهَ مِنْهُ، وَشَرٌّ مِنَ الْمَوْتِ مَا يُطْلَبُ مِنْهُ الْمَوْتُ. وَقِيلَ: الضَّمِيرُ يَعُودُ إِلَى الْحَالَةِ الَّتِي شَاهَدَهَا عِنْدَ مُطَالَعَةِ الْكِتَابِ، وَالْمَعْنَى: يَا لَيْتَ هَذِهِ الْحَالَةَ كَانَتِ الْمَوْتَةَ الَّتِي قَضِيَتْ عَلَيَّ مَا أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ أَيْ: لَمْ يَدْفَعْ عَنِّي مِنْ عَذَابِ اللَّهِ شَيْئًا، عَلَى أَنَّ مَا نَافِيَةٌ أَوِ اسْتِفْهَامِيَّةٌ، وَالْمَعْنَى: أَيَّ شَيْءٍ أَغْنَى عَنِّي مَالِي هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ أَيْ: هَلَكَتْ عَنِّي حُجَّتِي وَضَلَّتْ عَنِّي، كَذَا قَالَ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وَالسُّدِّيُّ وَالضَّحَّاكُ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: يَعْنِي سُلْطَانَيِ الَّذِي فِي الدُّنْيَا، وَهُوَ الْمُلْكُ، وَقِيلَ: تَسَلُّطِي عَلَى جَوَارِحِي. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي حِينَ شَهِدَتْ عَلَيْهِ الْجَوَارِحُ بِالشِّرْكِ، وَحِينَئِذٍ يَقُولُ اللَّهُ ﷿: خُذُوهُ فَغُلُّوهُ أَيِ: اجْمَعُوا يَدَهُ إِلَى عُنُقِهِ بِالْأَغْلَالِ ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ أَيْ: أَدْخِلُوهُ الْجَحِيمَ، وَالْمَعْنَى: لَا تُصَلُّوهُ إِلَّا الْجَحِيمَ، وَهِيَ النَّارُ الْعَظِيمَةُ ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُها سَبْعُونَ ذِراعاً فَاسْلُكُوهُ السِّلْسِلَةُ: حِلَقٌ مُنْتَظِمَةٌ، وَذَرْعُهَا: طُولُهَا. قَالَ الْحَسَنُ:

meyvelerden koparılan şeyler anlamındaki kıtf (قطف) kelimesinin çoğuludur. Üstün ile el-katf (الْقَطْفُ) masdardır. Üstün ve esre ile el-katâf (الْقَطَافُ) ise koparma vaktidir. Anlamı şudur: Onun meyveleri ayakta duran, oturan veya uzanan kimse için alabileceği kadar yakındır. { كُلُوا وَاشْرَبُوا } “Yiyin için” yani onlara cennette şöyle denir: 'Yiyin ve için', { هَنِيئاً } “afiyetle” yani içinde hiçbir keder ve huzursuzluk bulunmayan afiyet dolu bir yiyiş ve içişle, { بِما أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ } “geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık” yani dünyada iken önceden takdim ettiğiniz salih ameller sebebiyle. Mücâhid: 'Bunlar oruç günleridir' demiştir. { وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِشِمالِهِ فَيَقُولُ } “Kitabı solundan verilen kimse ise şöyle der”, içinde gördüğü kötülüklerden ötürü derin bir üzüntü ve kederle: { يا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتابِيَهْ } “Keşke bana kitabım verilmeseydi” yani kitabım elime verilmemiş olsaydı, { وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسابِيَهْ } “ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” yani hesabımın ne olduğunu hiç bilmeseydim; çünkü onun tamamı kendi aleyhinedir. { يَا لَيْتَها كانَتِ الْقاضِيَةَ } “Keşke o (ölüm) her şeyi bitirmiş olsaydı!” yani keşke ölmüş olduğum o ölüm işi bitirici olsaydı da ondan sonra dirilmeseydim. el-Kâdıye (الْقَاضِيَةَ) kelimesinin anlamı hayatı sona erdirici demektir. Anlam şudur: Kötü amelini ve varacağı azabı gördüğü zaman ölümün devam etmesini ve yeniden dirilmemeyi temenni etmiştir. Leytehâ (لَيْتَهَا) lafzındaki zamir, açıkça zikredilmemiş olsa bile bilinirliği sebebiyle zikredilmiş gibi kabul edilen dünyadaki ölümüne döner. Katâde şöyle demiştir: 'Ölümü temenni etmiştir; oysa dünyada onun için ölümden daha sevimsiz bir şey yoktu. İnsana ölümü temenni ettiren şey ise ölümden daha kötüdür.' Zamirin, kitabı okurken gördüğü duruma döndüğü de söylenmiştir. Anlamı şöyledir: 'Keşke bu durum, benim üzerime hükmolunan o ölüm olsaydı.' { مَا أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ } “Malım bana hiçbir fayda vermedi” yani Allah'ın azabından hiçbir şeyi benden savmadı; buradaki mâ (مَا) nefy veya istifhamiyedir. Anlamı: 'Malım bana ne fayda verdi ki?' demektir. { هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ } “'Saltanatım benden yok olup gitti'” yani hüccetim/delilim benden yok olup gitti ve benden kayboldu; Mücâhid, İkrime, Süddî ve Dahhâk böyle demiştir. İbn Zeyd: 'Dünyadaki otoritemi yani mülkümü kastetmektedir' demiştir. Uzuvlarım üzerindeki tasarruf yetkim olduğu da söylenmiştir. Mukâtil: 'Uzuvları aleyhine şirke şahitlik ettiği zamandır' demiştir. İşte o vakit Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: { خُذُوهُ فَغُلُّوهُ } “'Onu tutun, hemen bağlayın!'” yani ellerini bukağılarla boynuna bağlayın, { ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ } “'Sonra onu çılgın alevli ateşe atın!'” yani onu cehenneme sokun. Anlamı: Onu ancak büyük ateş olan cehenneme sokun demektir. { ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُها سَبْعُونَ ذِراعاً فَاسْلُكُوهُ } “'Sonra onu boyu yetmiş arşın olan bir zincire vurun!'”. Silsile (السِّلْسِلَةُ) birbirine geçmiş halkalardır. Zer'uhâ (ذَرْعُهَا) ise onun uzunluğudur. Hasan şöyle demiştir:

17842. Metin

اللَّهُ أَعْلَمُ بِأَيِّ ذِرَاعٍ هُوَ. قَالَ نَوْفٌ الشَّامِيُّ: كُلُّ ذِرَاعٍ سبعون باعا أَبْعَدُ مِمَّا بَيْنَكَ وَبَيْنَ مَكَّةَ، وَكَانَ نَوْفٌ فِي رَحْبَةِ الْكُوفَةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: لَوْ أَنَّ حَلْقَةً مِنْهَا وُضِعَتْ عَلَى ذُرْوَةِ جَبَلٍ لَذَابَ كَمَا يَذُوبُ الرَّصَاصُ، وَمَعْنَى فَاسْلُكُوهُ فَاجْعَلُوهُ فِيهَا، يُقَالُ: سَلَكْتُهُ الطَّرِيقَ إِذَا أَدْخَلْتُهُ فِيهِ. قَالَ سُفْيَانُ: بَلَغَنَا أَنَّهَا تَدْخُلُ فِي دُبُرِهِ حَتَّى تَخْرُجَ مِنْ فِيهِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: تَسْلُكُ سَلْكَ الْخَيْطِ فِي اللُّؤْلُؤِ. وَقَالَ سُوِيدُ بْنُ أَبِي نَجِيحٍ: بَلَغَنِي أَنَّ جَمِيعَ أَهْلِ النَّارِ فِي تِلْكَ السِّلْسِلَةِ. وَتَقْدِيمُ السِّلْسِلَةِ لِلدَّلَالَةِ عَلَى الِاخْتِصَاصِ كَتَقْدِيمِ الْجَحِيمِ، وَجُمْلَةُ إِنَّهُ كانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ تَعْلِيلٌ لِمَا قَبْلَهَا وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ أَيْ: لَا يَحُثُّ عَلَى إِطْعَامِ الْمِسْكِينِ مِنْ مَالِهِ، أَوْ لَا يَحُثُّ الْغَيْرَ عَلَى إِطْعَامِهِ، وَوَضَعَ الطَّعَامَ مَوْضِعَ الْإِطْعَامِ كَمَا يُوضَعُ الْعَطَاءُ مَوْضِعَ الْإِعْطَاءِ، كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ «١» :

Onun hangi arşın olduğunu en iyi Allah bilir. Nevf eş-Şâmî şöyle demiştir: 'Her bir arşın yetmiş kulaçtır ki bu, seninle Mekke arasındaki mesafeden daha uzaktır.' Nevf, Kûfe'nin Rahbe mevkiinde idi. Mukâtil şöyle demiştir: 'Ondan tek bir halka bir dağın zirvesine konsaydı, kurşunun eridiği gibi erirdi.' { فَاسْلُكُوهُ } lafzının anlamı 'onu onun içine sokun' demektir. Bir kimseyi bir yola soktuğunda 'selektühü't-tarîk' denir. Süfyân: 'Bize ulaştığına göre o zincir onun arkasından girip ağzından çıkar' demiştir. Kelbî: 'İpin inciye dizildiği gibi dizilir' demiştir. Süveyd b. Ebî Necîh: 'Bana ulaştığına göre cehennemliklerin tamamı o zincirin içindedir' demiştir. Silsilenin öne alınması, tıpkı el-Cahîm kelimesinin öne alınması gibi tahsis bildirmek içindir. { إِنَّهُ كانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ } “Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu” cümlesi, öncesindekilerin gerekçesidir. { وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ } “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu” yani kendi malından yoksulu doyurmaya teşvik etmez veya başkasını onu doyurmaya özendirmezdi. Tıpkı 'atâ' kelimesinin 'i'tâ' yerine kullanılması gibi 'taâm' (yiyecek) kelimesi de 'it'âm' (doyurmak) yerine konulmuştur; nitekim şair şöyle demiştir «١»:

17843. Metin

أَكُفْرًا بَعْدَ رَدِّ مَوْتِي عَنِّي ... وَبَعْدَ عطائك المائة الرّتاعا «٢»

Ölümümü benden savuşturmandan sonra nankörlük mü [edeyim]1... Ve bana otlayan2 yüz [deveyi] bağışlamandan sonra?

17844. Metin

أَيْ: بَعْدَ إِعْطَائِكَ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الطَّعَامُ عَلَى مَعْنَاهُ غَيْرَ مَوْضُوعٍ مَوْضِعَ الْمَصْدَرِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ لَا يَحُثُّ نَفْسَهُ أَوْ غَيْرَهُ عَلَى بَذْلِ نَفْسِ طَعَامِ الْمِسْكِينِ، وَفِي جَعْلِ هَذَا قَرِينًا لِتَرْكِ الْإِيمَانِ بِاللَّهِ مِنَ التَّرْغِيبِ فِي التَّصَدُّقِ عَلَى الْمَسَاكِينِ وَسَدِّ فَاقَتِهِمْ، وَحَثِّ النَّفْسِ وَالنَّاسِ عَلَى ذَلِكَ مَا يَدُلُّ أَبْلَغَ دَلَالَةٍ، وَيُفِيدُ أَكْمَلَ فَائِدَةٍ، عَلَى أَنَّ مَنْعَهُمْ مِنْ أَعْظَمِ الْجَرَائِمِ وَأَشَدِّ الْمَآثِمِ فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ أَيْ: لَيْسَ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي الْآخِرَةِ قَرِيبٌ يَنْفَعُهُ، أَوْ يَشْفَعُ لَهُ لِأَنَّهُ يَوْمُ يَفِرُّ فِيهِ الْقَرِيبُ مِنْ قَرِيبِهِ، وَيَهْرُبُ عِنْدَهُ الْحَبِيبُ مِنْ حَبِيبِهِ وَلا طَعامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ أَيْ: وَلَيْسَ لَهُ طَعَامٌ يَأْكُلُهُ إِلَّا مِنْ صَدِيدِ أَهْلِ النَّارِ، وَمَا يَنْغَسِلُ مِنْ أَبْدَانِهِمْ مِنَ الْقَيْحِ وَالصَّدِيدِ، وَغِسْلِينٌ: فِعِلِينٌ، مِنَ الْغَسْلِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: هُوَ شَجَرٌ يَأْكُلُهُ أَهْلُ النَّارِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُوَ شَرُّ الطَّعَامِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: لَا يَعْلَمُ مَا هُوَ وَلَا مَا الزَّقُّومَ إِلَّا اللَّهُ تَعَالَى. وَقَالَ سُبْحَانَهُ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ لَيْسَ لَهُمْ طَعامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الضَّرِيعُ هُوَ الْغِسْلِينُ، وَقِيلَ: فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَالْمَعْنَى فَلَيْسَ لَهُ اليوم ها هنا حميم مِنْ غِسْلِينٍ عَلَى أَنَّ الْحَمِيمَ هُوَ الْمَاءُ الْحَارُّ وَلا طَعامٌ أَيْ: لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ يَأْكُلُونَهُ. وَلَا مُلْجِئَ لِهَذَا التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ، وَجُمْلَةُ لا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخاطِؤُنَ صِفَةٌ لِغِسِلِينٍ، وَالْمُرَادُ أَصْحَابُ الْخَطَايَا وَأَرْبَابُ الذُّنُوبِ. قال الكلبي: المراد: الشرك. قرأ الجمهور: الْخاطِؤُنَ مهموزا، وهو اسم فاعل من خطىء إِذَا فَعَلَ غَيْرَ الصَّوَابِ مُتَعَمِّدًا، وَالْمُخْطِئُ: مَنْ يَفْعَلُهُ غَيْرَ مُتَعَمَّدٍ. وَقَرَأَ الزُّهْرِيُّ وَطَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ وَالْحَسَنُ «الْخَاطِيُونَ» بِيَاءٍ مَضْمُومَةٍ بَدَلَ الْهَمْزَةِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِضَمِّ الطَّاءِ بِدُونِ هَمْزَةٍ. فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ- وَما لَا تُبْصِرُونَ هَذَا رَدٌّ لِكَلَامِ الْمُشْرِكِينَ كَأَنَّهُ قَالَ: لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا تَقُولُونَ، وَ «لَا» زَائِدَةٌ، وَالتَّقْدِيرُ: فَأُقْسِمُ بِمَا تُشَاهِدُونَهُ وَمَا لَا تُشَاهِدُونَهُ. قَالَ قَتَادَةُ: أَقْسَمَ بِالْأَشْيَاءِ كُلِّهَا مَا يُبْصَرُ مِنْهَا وَمَا لَا يُبْصَرُ، فَيَدْخُلُ فِي هَذَا جَمِيعُ الْمَخْلُوقَاتِ، وَقِيلَ: إِنَّ «لَا» لَيْسَتْ زَائِدَةً، بَلْ هِيَ لِنَفْيِ الْقَسَمِ، أَيْ: لَا أَحْتَاجُ إِلَى قَسَمٍ لِوُضُوحِ الْحَقِّ فِي ذَلِكَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ أَيْ: إِنَّ الْقُرْآنَ لَتِلَاوَةُ رَسُولٍ كَرِيمٍ، عَلَى أَنَّ المراد بالرسول محمد ﷺ، أَوْ أَنَّهُ لَقَوْلٌ يُبَلِّغُهُ رَسُولٌ كَرِيمٌ.

Yani 'bağışından sonra' demektir. Taâm kelimesinin masdar yerine konulmayıp kendi asıl anlamında olması da caizdir. Anlamı: O, yoksulun yiyeceğini bizzat vermeye kendisini veya başkasını teşvik etmezdi. Bunun Allah'a imanı terk etmeye denk tutulmasında; yoksullara sadaka vermeye, onların ihtiyaçlarını gidermeye, nefsi ve insanları buna teşvik etmeye öyle bir özendirme vardır ki, onları mahrum bırakmanın en büyük cürümlerden ve en ağır günahlardan olduğuna en beliğ şekilde delalet eder ve en kâmil faydayı sağlar. { فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ } “Bu sebeple bugün onun için burada candan bir dost yoktur” yani kıyamet gününde ahirette kendisine fayda verecek veya şefaat edecek hiçbir yakını yoktur; zira o gün, yakının yakınından kaçtığı ve dostun dostundan firar ettiği bir gündür. { وَلا طَعامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ } “İrin ve kan akıntısından başka bir yiyecek de yoktur” yani onun için cehennemliklerin cerahatinden ve bedenlerinden yıkanıp akan irin ile kandan başka yiyeceği bir yemek yoktur. Gıslîn (غِسْلِينٌ), gasl (غَسْل) kökünden fi'lîn (فِعِلِينٌ) veznindedir. Dahhâk ve Rebî' b. Enes: 'O, cehennemliklerin yediği bir ağaçtır' demişlerdir. Katâde: 'Yiyeceğin en kötüsüdür' demiştir. İbn Zeyd: 'Onun ne olduğunu da zakkumun ne olduğunu da ancak Yüce Allah bilir' demiştir. Yüce Allah başka bir yerde { لَيْسَ لَهُمْ طَعامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ } “Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur” buyurmuştur; buna göre darî'in gıslîn olması caizdir. Sözde takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Anlamı şöyle olur: 'Bugün onun için kaynar sudan başka bir candan dost (sıcak su) yoktur' -hamîm kelimesi sıcak su anlamında alınarak- 've yiyecek de yoktur' yani yiyecekleri bir yemek yoktur. Ancak bu takdim ve tehiri zorunlu kılan bir durum yoktur. { لا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخاطِؤُنَ } “Onu günahkârlardan başkası yemez” cümlesi, gıslîn kelimesinin sıfatıdır. Kastedilenler hata sahipleri ve günahkârlardır. Kelbî: Kastedilen şirktir demiştir. Çoğunluk kıraat âlimleri { الْخاطِؤُنَ } kelimesini hemzeli okumuştur; bu, kasten doğru olmayan şeyi yapan kimse için kullanılan hatıe (خطىء) fiilinin ismi fâilidir. Muhtı' (الْمُخْطِئُ) ise kasıtsız olarak yanlış yapan kimsedir. Zührî, Talha b. Musarrif ve Hasan hemze yerine ötreli yâ ile 'el-Hâtıyûn' (الْخَاطِيُونَ) şeklinde okumuştur. Nâfi'den gelen bir rivayette ise hemzesiz olarak tâ harfinin ötresiyle okunmuştur. { فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ (٣٨) وَما لَا تُبْصِرُونَ } “Artık yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize”. Bu, müşriklerin sözünü reddetmektir; sanki 'İş sizin dediğiniz gibi değildir' buyurmuştur. 'Lâ' zâidedir ve takdiri: 'Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim' şeklindedir. Katâde: 'Görünen ve görünmeyen bütün varlıklara yemin etti, böylece yaratılmışların tamamı buna girer' demiştir. 'Lâ' harfinin zâide olmayıp yemini nefyetmek için olduğu, yani 'Bu husustaki hakkın açıklığı sebebiyle yemine ihtiyaç duymuyorum' anlamına geldiği de söylenmiştir. Birinci görüş daha uygundur. { إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ } “Şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür” yani Kur'an şerefli bir elçinin tilavetidir -elçi ile kastedilenin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olması üzere- yahut o, şerefli bir elçinin tebliğ ettiği bir sözdür.

17845. Metin

قَالَ الحسن والكلبي ومقاتل: يريد به جبريل، دليله قَوْلُهُ: إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ- ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ «١» وَعَلَى كُلِّ حَالٍ فَالْقُرْآنُ لَيْسَ مِنْ قَوْلِ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَلَا مِنْ قَوْلِ جِبْرِيلَ ﵇ بَلْ هُوَ قَوْلُ اللَّهِ، فَلَا بُدَّ مِنْ تَقْدِيرِ التِّلَاوَةِ أَوِ التَّبْلِيغِ وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ كَمَا تَزْعُمُونَ لِأَنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَصْنَافِ الشِّعْرِ وَلَا مُشَابِهَ لها قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ أَيْ: إِيمَانًا قَلِيلًا تُؤْمِنُونَ، وَتَصْدِيقًا يَسِيرًا تُصَدِّقُونَ، وَ «مَا» زَائِدَةٌ وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ كَمَا تَزْعُمُونَ، فَإِنَّ الْكِهَانَةَ أَمْرٌ آخَرُ لَا جَامِعَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ هَذَا قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ أَيْ: تَذَكُّرًا قَلِيلًا، أَوْ زَمَانًا قَلِيلًا تَتَذَكَّرُونَ، وَ «مَا» زَائِدَةٌ، وَالْقِلَّةُ فِي الْمَوْضِعَيْنِ بِمَعْنَى النَّفْيِ، أَيْ: لَا تُؤْمِنُونَ وَلَا تَتَذَكَّرُونَ أَصْلًا تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِالرَّفْعِ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هو تنزيل. وقرأ أبو السّمّال بِالنَّصْبِ عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ بِإِضْمَارِ فِعْلٍ، أَيْ: نُزِّلَ تنزيلا،

Hasan [el-Basrî], Kelbî ve Mukâtil şöyle demiştir: Bununla Cebrail'i kastetmektedir; bunun delili ise [Allah Teâlâ'nın] şu buyruğudur: { إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ } “Şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli, arşın sahibi katında güçlü ve itibarlı bir elçinin sözüdür.”1 Her hâlükârda Kur'an ne Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem ne de Cebrail'in aleyhisselâm sözüdür; bilakis o, Allah'ın sözüdür. Dolayısıyla [burada] 'tilâvet' veya 'tebliğ' [ifadelerini] takdir etmek zorunludur. { وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ } “O bir şairin sözü de değildir”; iddia ettiğiniz gibi [değildir], çünkü o şiir türlerinden biri olmadığı gibi onlara benzer de değildir. { قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ } “Ne de az inanıyorsunuz!” yani pek az inanıyor, pek az tasdik ediyorsunuz. [Buradaki] «mâ» (مَا) zâidedir. { وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ } “Bir kâhinin sözü de değildir”; iddia ettiğiniz gibi [değildir]. Çünkü kâhinlik bambaşka bir iştir, onunla bunun arasında bir ortaklık yoktur. { قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ } “Ne de az düşünüyorsunuz!” yani pek az düşünüp ibret alıyorsunuz yahut pek az bir zaman düşünüyorsunuz. [Buradaki] «mâ» (مَا) da zâidedir. Her iki yerdeki azlık (kıllet) nefy (olumsuzluk) anlamındadır; yani: Hiç inanmıyor ve asla düşünüp ibret almıyorsunuz. { تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ } “[O], Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” Çoğunluk, mahzuf bir mübtedânın haberi olarak [bu kelimeyi] ref' ile okumuştur; yani [takdiri]: «O indirilmiştir» (هو تنزيل) şeklindedir. Ebü's-Semmâl ise gizli bir fiil ile masdar (meful-i mutlak) olmak üzere nasb ile okumuştur; yani: «İndirilmek sûretiyle indirilmiştir» (نُزِّلَ تنزيلا) [demektir].

17846. Metin

وَالْمَعْنَى: إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ، وَهُوَ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ عَلَى لِسَانِهِ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ أَيْ: وَلَوْ تَقَوَّلَ ذَلِكَ الرَّسُولُ، وَهُوَ مُحَمَّدٌ، أَوْ جِبْرِيلُ عَلَى مَا تَقَدَّمَ، وَالتَّقَوُّلُ: تَكَلُّفُ الْقَوْلِ، وَالْمَعْنَى:

Anlam şudur: O, şerefli bir elçinin sözüdür ve onun diliyle âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. { وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ } “Eğer o (Peygamber), bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı” yani daha önce geçtiği üzere o elçi -ki o Muhammed veya Cebrail'dir- uydurmuş olsaydı. Tekavvül (التَّقَوُّلُ), sözü kendiliğinden zorlamayla uydurmaktır. Anlamı:

17847. Metin

لَوْ تَكَلَّفَ ذَلِكَ وَجَاءَ بِهِ مِنْ جِهَةِ نَفْسِهِ، وَسُمِّي الِافْتِرَاءُ تَقَوُّلًا لِأَنَّهُ قَوْلٌ مُتَكَلَّفٌ، وَكُلُّ كَاذِبٍ يَتَكَلَّفُ مَا يَكْذِبُ بِهِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: تَقَوَّلَ مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ. وَقُرِئَ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ مَعَ رَفْعِ بَعْضٍ. وَقَرَأَ ابْنُ ذَكْوَانَ وَلَوْ يَقُولُ عَلَى صِيغَةِ الْمُضَارِعِ، وَالْأَقَاوِيلُ: جَمْعُ أَقْوَالٍ، وَالْأَقْوَالُ: جَمْعُ قَوْلٍ لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ أَيْ: بِيَدِهِ الْيَمِينِ، قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: إِنَّ هَذَا الْكَلَامَ خَرَجَ مَخْرَجَ الْإِذْلَالِ عَلَى عَادَةِ النَّاسِ فِي الْأَخْذِ بِيَدِ مَنْ يُعَاقَبُ.

Şayet bunu zoraki uydurup kendiliğinden getirmiş olsaydı demektir. İftiraya tekavvül denilmiştir; çünkü o zorlama bir sözdür ve her yalancı uydurduğu şeyi zoraki ortaya koyar. Çoğunluk 'tekavvele' fiilini etken (malum) okumuştur. 'Ba'd' kelimesinin ref'i ile meçhul olarak da okunmuştur. İbn Zekvân muzari sığasıyla 've lev yekūlü' şeklinde okumuştur. Ekâvîl (الْأَقَاوِيلُ), ekvâl (أَقْوَالٍ) kelimesinin çoğuludur; ekvâl de kavl (قَوْلٍ) kelimesinin çoğuludur. { لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ } “elbette onu kuvvetle yakalardık” yani sağ elinden tutardık. İbn Cerîr şöyle demiştir: 'Bu söz, cezalandırılacak kimsenin elinden tutma konusundaki insanların âdetine uygun olarak zelil kılma üslubuyla gelmiştir.'

17848. Metin

وَقَالَ الْفَرَّاءُ وَالْمُبَرِّدُ وَالزَّجَّاجُ وَابْنُ قُتَيْبَةَ: لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ أَيْ: بِالْقُوَّةِ وَالْقُدْرَةِ. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: وَإِنَّمَا أَقَامَ الْيَمِينَ مَقَامَ الْقُوَّةِ لِأَنَّ قُوَّةَ كُلِّ شَيْءٍ فِي مَيَامِنِهِ، وَمِنْ هَذَا قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :

Ferrâ, Müberred, Zeccâc ve İbn Kuteybe: { لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ } ifadesinin güç ve kudretle yakalardık anlamına geldiğini söylemişlerdir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yemin (sağ el) lafzını kuvvet yerine kullanmıştır; çünkü her şeyin kuvveti sağ tarafındadır. Nitekim şairin şu sözü de bundandır «١»:

17849. Metin

إِذَا مَا رَايَةٌ نُصِبَتْ لِمَجْدٍ ... تَلَقَّاهَا عَرَابَةُ «٢» بِالْيَمِينِ

Ne zaman yücelik için bir sancak dikilse, Arâbe «٢» onu sağ eliyle (kuvvetle) karşılardı.

17850. Metin

وَقَوْلُ الْآخَرِ:

Diğerinin şu sözü de böyledir:

17851. Metin

وَلَمَّا رَأَيْتُ الشَّمْسَ أَشْرَقَ نُورُهَا ... تَنَاوَلْتُ مِنْهَا حَاجَتِي بِيَمِينِي

Güneşin ışığının parıldadığını gördüğümde, ondan ihtiyacımı sağ elimle (kuvvetle) aldım.

17852. Metin

ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ الوتين: عرق يجري في الظهر حتى يتّصل بِالْقَلْبِ، وَهُوَ تَصْوِيرٌ لِإِهْلَاكِهِ بِأَفْظَعَ مَا يَفْعَلُهُ الْمُلُوكُ بِمَنْ يَغْضَبُونَ عَلَيْهِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَالْمُفَسِّرُونَ يَقُولُونَ: إِنَّهُ نِيَاطُ الْقَلْبِ انْتَهَى. وَمِنْ هَذَا قَوْلُ الشَّاعِرِ:

{ ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ } “Sonra da onun can damarını koparırdık”. Vetîn (الوتين), sırttan geçip kalbe kadar ulaşan bir damardır. Bu, kralların gazaplandıkları kimselere yaptıkları en korkunç cezalandırma şekliyle helak etmeyi tasvir etmektedir. Vâhidî şöyle demiştir: 'Müfessirler onun kalp damarı (niyâtü'l-kalb) olduğunu söylerler.' Alıntı sona erdi. Şairin şu sözü de bundandır:

17853. Metin

إِذَا بَلَّغْتِنِي وَحَمَلْتِ رَحْلِي ... عَرَابَةَ فَاشْرَقِي «٣» بِدَمِ الْوَتِينِ

Beni ulaştırdığında ve yükümü taşıdığında ey Arâbe, can damarının kanıyla boğul! «٣»

17854. Metin

فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ أَيْ: لَيْسَ مِنْكُمْ أَحَدٌ يَحْجُزُنَا عَنْهُ وَيَدْفَعُنَا مِنْهُ، فَكَيْفَ يَتَكَلَّفُ الْكَذِبَ عَلَى اللَّهِ لِأَجْلِكُمْ مَعَ عِلْمِهِ أَنَّهُ لَوْ تَكَلَّفَ ذَلِكَ لَعَاقَبْنَاهُ، وَلَا تَقْدِرُونَ عَلَى الدَّفْعِ مِنْهُ، والحجز: المنع، وحاجِزِينَ صِفَةٌ لِأَحَدٍ، أَوْ خَبَرٌ لِمَا الْحِجَازِيَّةِ وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ أَيْ: إِنَّ الْقُرْآنَ لَتَذْكِرَةٌ لِأَهْلِ التَّقْوَى لِأَنَّهُمُ الْمُنْتَفِعُونَ بِهِ وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ أَيْ: أَنَّ بَعْضَكُمْ يَكْذِبُ بِالْقُرْآنِ فَنَحْنُ نُجَازِيهِمْ عَلَى ذَلِكَ، وَفِي هَذَا وَعِيدٌ شَدِيدٌ وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكافِرِينَ أَيْ: وَإِنَّ الْقُرْآنَ لَحَسْرَةٌ وَنَدَامَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ مُشَاهَدَتِهِمْ لِثَوَابِ الْمُؤْمِنِينَ، وَقِيلَ: هِيَ حَسْرَتُهُمْ فِي الدُّنْيَا حِينَ لَمْ يَقْدِرُوا عَلَى مُعَارَضَتِهِ عِنْدَ تَحَدِّيهِمْ بِأَنْ يَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ أَيْ: وَإِنَّ الْقُرْآنَ لِكَوْنِهِ من عند الله حقّ فلا يحوم حَوْلَهُ رَيْبٌ، وَلَا يَتَطَرَّقُ إِلَيْهِ شَكٌّ فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ أَيْ: نَزِّهْهُ عَمَّا لَا يَلِيقُ بِهِ، وَقِيلَ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى.

{ فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ } “O vakit sizden hiçbiriniz O'ndan (buna) engel olamazdı”. Yani: Sizden hiç kimse bizi O'ndan alıkoyamaz ve O'nu bizden koruyamazdı. Durum böyleyken, şayet bunu uyduracak olsa kendisini cezalandıracağımızı ve sizin de O'nu [bu cezadan] kurtarmaya güç yetiremeyeceğinizi bildiği halde sizin hatırınız için Allah'a iftira atmaya nasıl yeltenebilir? Hacz (الْحَجْز), engellemek demektir. 'Hâcizîn' (حاجِزِينَ) kelimesi 'ehad' (أَحَدٍ) kelimesinin sıfatıdır veya Hicaz lehçesindeki 'mâ'nın (mâ-i hicâziyye) haberidir. { وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ } “Şüphesiz o, takva sahipleri için bir öğüttür”. Yani: Muhakkak ki Kur'an, takva ehli için bir öğüttür; zira ondan faydalananlar onlardır. { وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ } “Ve şüphesiz biz, içinizden yalanlayanlar bulunduğunu elbette bilmekteyiz”. Yani: Şüphesiz sizin bir kısmınız Kur'an'ı yalanlamaktadır; biz de onları bununla cezalandıracağız. Bunda şiddetli bir tehdit bulunmaktadır. { وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكافِرِينَ } “Muhakkak ki o, kâfirler için büyük bir hasrettir”. Yani: Şüphesiz Kur'an, kıyamet gününde müminlerin sevabını gördüklerinde kâfirler için bir hasret ve pişmanlık olacaktır. Şöyle de denilmiştir: Bu, onların dünyada benzeri bir sure getirmeye davet edilip meydan okunduklarında buna karşı koyamamaları sebebiyle duydukları hasrettir. { وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ } “Ve muhakkak ki o, kesin bilginin ta kendisidir (hakkü'l-yakîndir)”. Yani: Şüphesiz Kur'an, Allah katından olması sebebiyle bir haktır; onun etrafında hiçbir şüphe dolaşamaz ve ona hiçbir tereddüt ilişemez. { فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ } “O halde yüce Rabbinin adını tesbih et”. Yani: O'nu, şanına yakışmayan şeylerden tenzih et. Şöyle de denilmiştir: Rabbin için namaz kıl. Ancak birinci [görüş] daha evladır.

17855. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِنِّي ظَنَنْتُ قَالَ: أَيْقَنْتُ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ قُطُوفُها دانِيَةٌ قَالَ: قَرِيبَةٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ الْبَرَاءِ فِي الْآيَةِ قَالَ: يَتَنَاوَلُ الرَّجُلُ مِنْ فَوَاكِهِهَا وَهُوَ قَائِمٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَاسْلُكُوهُ قَالَ: السِّلْسِلَةُ تَدْخُلُ فِي اسْتِهِ ثُمَّ تَخْرُجُ مِنْ فِيهِ، ثم ينظمون فيها كَمَا يُنْظَمُ الْجَرَادُ فِي الْعُودِ، ثُمَّ يُشْوَى. وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ قَالَ: إِنَّ لِلَّهِ سِلْسِلَةً لَمْ تَزَلْ تَغْلِي مِنْهَا مَرَاجِلُ النَّارِ مُنْذُ خَلَقَ اللَّهُ جَهَنَّمَ إِلَى يَوْمِ تُلْقَى فِي أَعْنَاقِ النَّاسِ، وَقَدْ نَجَّانَا اللَّهُ مِنْ نِصْفِهَا بِإِيمَانِنَا بِاللَّهِ الْعَظِيمِ، فَحُضِّي عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ يَا أُمَّ الدَّرْدَاءِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ مِنْ طَرِيقِ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الْغِسْلِينُ: الدَّمُ وَالْمَاءُ وَالصَّدِيدُ الَّذِي يَسِيلُ مِنْ لُحُومِهِمْ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «لَوْ أَنَّ دَلْوًا مِنْ غِسْلِينٍ يُهْرَاقُ فِي الدُّنْيَا لَأَنْتَنَ أَهْلَ الدُّنْيَا» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الْغِسْلِينُ: اسْمُ طَعَامٍ مِنْ أَطْعِمَةِ أَهْلِ النَّارِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ- وَما لَا تُبْصِرُونَ يَقُولُ: بِمَا تَرَوْنَ وَمَا لَا تَرَوْنَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ قَالَ: بِقُدْرَةٍ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ قَالَ الْوَتِينَ: عِرْقُ الْقَلْبِ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْحَاكِمُ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: الْوَتِينَ: نِيَاطُ الْقَلْبِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْهُ أَيْضًا قال: قَالَ: هُوَ حَبْلُ الْقَلْبِ الَّذِي فِي الظَّهْرِ.

İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { إِنِّي ظَنَنْتُ } buyruğu hakkında: 'Kesin olarak bildim (yakîn hasıl ettim)' demiştir. Saîd b. Mansûr ve İbn Ebî Hâtim'in Berâ b. Âzib'den rivayet ettiğine göre o, { قُطُوفُها دانِيَةٌ } hakkında: 'Yakındır' demiştir. İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in Berâ'dan bu ayet hakkında naklettiğine göre o: 'Kişi ayakta durduğu halde onun meyvelerinden koparır' demiştir. İbn Ebî Hâtim ve el-Ba's'ta Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan { فَاسْلُكُوهُ } buyruğu hakkında rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Zincir onun makatından girer, sonra ağzından çıkar. Sonra çekirgelerin çöpe dizildiği gibi onlar o zincire dizilirler, sonra da ateşte kızartılır.' Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in Ebü'd-Derdâ'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Allah'ın öyle bir zinciri vardır ki, Allah cehennemi yarattığı günden insanların boyunlarına atılacağı güne kadar cehennemin kazanları onun sebebiyle kaynamaktan geri durmaz. Yüce Allah'a imanımızla Allah bizi onun yarısından kurtarmıştır; o halde ey Ümmü'd-Derdâ, yoksulu doyurmaya teşvik et!' Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İkrime yoluyla İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Gıslîn; etlerinden akan kan, su ve irindir.' Hâkim'in rivayet edip sahih olduğunu belirttiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şayet dünyada gıslînden bir kova dökülecek olsaydı, dünya halkı kokudan mahvolurdu.» İbnü'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o: 'Gıslîn, cehennem ehlinin yiyeceklerinden bir yiyeceğin adıdır' demiştir. İbn Cerîr'in ondan rivayet ettiğine göre o, { فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ (٣٨) وَما لَا تُبْصِرُونَ } hakkında şöyle demiştir: 'Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim demektir.' Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan { لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ } buyruğu hakkında naklettiğine göre o: 'Kudretle [yakalardık]' demiştir. Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in ondan rivayet ettiğine göre o: 'el-Vetîn, kalbin damarıdır' demiştir. Feryâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in yine ondan naklettiğine göre o: 'el-Vetîn, kalbin can damarıdır (niyâtü'l-kalb)' demiştir. İbnü'l-Münzir ile Hâkim'in rivayet edip sahih olduğunu belirttiğine göre yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: 'O, sırtta bulunan kalp bağı/damarıdır.'