18553. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعِكْرِمَةَ وَعَطَاءٍ وَجَابِرٍ. قَالَ قَتَادَةُ: إِلَّا آيَةً مِنْهَا وَهِيَ قَوْلُهُ: وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ «١» فَإِنَّهَا مَدَنِيَّةٌ، وَرُوِيَ هَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَأَخْرَجَ النَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْمُرْسَلَاتِ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ:
Hasan, İkrime, Atâ ve Câbir'in kavline göre bu sûre Mekkîdir. Katâde ise şöyle demiştir: { وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ } “Onlara: ‘Rükû edin’ denildiği zaman rükû etmezler.” «١» ayeti müstesnadır, zira o Medenîdir. Bu görüş İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. Nehhas, İbn Merdûye ve el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Mürselât sûresi Mekke'de nazil oldu.” Buhârî, Müslim ve diğerlerinin İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre ise o şöyle demiştir:
18554. Metin
«بَيْنَمَا نَحْنُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ فِي غار بمنى إذا نَزَلَتْ سُورَةُ: الْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا، فَإِنَّهُ لَيَتْلُوهَا وَإِنِّي لَأَتَلَقَّاهَا مِنْ فِيهِ، وَإِنَّ فَاهُ لَرَطْبٌ بِهَا، إِذْ وَثَبَتْ عَلَيْنَا حَيَّةٌ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: اقْتُلُوهَا، فَابْتَدَرْنَاهَا فَذَهَبَتْ فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: وُقِيَتْ شَرَّكُمْ كَمَا وُقِيتُمْ شَرَّهَا» . وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ أُمَّ الْفَضْلِ سَمِعَتْهُ وَهُوَ يَقْرَأُ وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا فَقَالَتْ: يَا بُنَيَّ لَقَدْ ذَكَّرْتَنِي بِقِرَاءَتِكَ هَذِهِ السُّورَةَ، إِنَّهَا آخَرُ مَا سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقْرَأُ بِهَا فِي الْمَغْرِبِ.
«Biz Mina'da bir mağarada Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte iken { الْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا } sûresi indi. O, sûreyi okuyordu ve ben de onu bizzat onun ağzından alıyordum; sûreyi okumaktan dolayı ağzı henüz ıslaktı. O sırada üzerimize bir yılan sıçradı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Onu öldürün” buyurdu. Biz hemen ona doğru davrandık, fakat o kaçıp gitti. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Siz onun şerrinden korunduğunuz gibi, o da sizin şerrinizden korundu” buyurdu.» Buhârî, Müslim ve diğerlerinin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre, Ümmü'l-Fadl onun { وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً } okuduğunu işitmiş ve şöyle demiştir: “Ey oğulcuğum! Bu sûreyi okuman bana [şunu] hatırlattı: Şüphesiz bu sûre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in akşam namazında okuduğunu işittiğim son sûredir.”
18555. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18556. Metin
[سورة المرسلات (٧٧) : الآيات ١ الى ٢٨]
[Mürselât Sûresi (77), Âyetler 1-28]
18557. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18558. Metin
وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً (١) فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً (٢) وَالنَّاشِراتِ نَشْراً (٣) فَالْفارِقاتِ فَرْقاً (٤)
{ وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً } “Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere,” (1) { فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً } “esip savuranlara,” (2) { وَالنَّاشِراتِ نَشْراً } “yaydıkça yayanlara,” (3) { فَالْفارِقاتِ فَرْقاً } “ayırdıkça ayıranlara,” (4)
18559. Metin
فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً (٥) عُذْراً أَوْ نُذْراً (٦) إِنَّما تُوعَدُونَ لَواقِعٌ (٧) فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ (٨) وَإِذَا السَّماءُ فُرِجَتْ (٩)
{ فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً } “öğüt bırakanlara,” (5) { عُذْراً أَوْ نُذْراً } “özrü ortadan kaldırmak veya uyarmak için.” (6) { إِنَّما تُوعَدُونَ لَواقِعٌ } “Şüphesiz size vaad olunan mutlaka gerçekleşecektir.” (7) { فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ } “Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,” (8) { وَإِذَا السَّماءُ فُرِجَتْ } “gök yarıldığı zaman,” (9)
18560. Metin
وَإِذَا الْجِبالُ نُسِفَتْ (١٠) وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ (١١) لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ (١٢) لِيَوْمِ الْفَصْلِ (١٣) وَما أَدْراكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ (١٤)
{ وَإِذَا الْجِبالُ نُسِفَتْ } “dağlar ufalanıp savrulduğu zaman,” (10) { وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ } “ve elçiler için vakit belirlendiği zaman...” (11) { لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ } “[Bunlar] hangi güne ertelenmişti?” (12) { لِيَوْمِ الْفَصْلِ } “Ayırım gününe.” (13) { وَما أَدْراكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ } “Ayırım gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?” (14)
18561. Metin
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٥) أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ (١٦) ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ (١٧) كَذلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (١٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٩)
{ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (15) { أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ } “Biz öncekileri helâk etmedik mi?” (16) { ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ } “Sonra arkadakileri de onların ardına takacağız.” (17) { كَذلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ } “İşte suçlulara böyle yaparız.” (18) { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (19)
18562. Metin
أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ (٢٠) فَجَعَلْناهُ فِي قَرارٍ مَكِينٍ (٢١) إِلى قَدَرٍ مَعْلُومٍ (٢٢) فَقَدَرْنا فَنِعْمَ الْقادِرُونَ (٢٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٤)
{ أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ } “Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?” (20) { فَجَعَلْناهُ فِي قَرارٍ مَكِينٍ } “Onu sağlam bir karargâha yerleştirdik,” (21) { إِلى قَدَرٍ مَعْلُومٍ } “belli bir süreye kadar.” (22) { فَقَدَرْنا فَنِعْمَ الْقادِرُونَ } “Buna güç yetirdik; ne güzel güç yetirenleriz Biz!” (23) { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (24)
18563. Metin
أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفاتاً (٢٥) أَحْياءً وَأَمْواتاً (٢٦) وَجَعَلْنا فِيها رَواسِيَ شامِخاتٍ وَأَسْقَيْناكُمْ مَاءً فُراتاً (٢٧) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٨)
{ أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفاتاً } “Biz yeryüzünü bir toplanma yeri kılmadık mı?” (25) { أَحْياءً وَأَمْواتاً } “Dirilere ve ölülere.” (26) { وَجَعَلْنا فِيها رَواسِيَ شامِخاتٍ وَأَسْقَيْناكُمْ مَاءً فُراتاً } “Orada sarp ve ulu dağlar kıldık ve size tatlı bir su içirdik.” (27) { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (28)
18564. Metin
قَوْلُهُ: وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً قَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ: هِيَ الرِّيَاحُ، وَقِيلَ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ، وَبِهِ قَالَ مُقَاتِلٌ وَأَبُو صَالِحٍ وَالْكَلْبِيُّ، وَقِيلَ: هُمُ الْأَنْبِيَاءُ، فَعَلَى الْأَوَّلِ أَقْسَمَ سُبْحَانَهُ بِالرِّيَاحِ الْمُرْسَلَةِ لِمَا يَأْمُرُهَا بِهِ كَمَا فِي قَوْلِهِ:
{ وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً } “Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere” kavli hakkında müfessirlerin cumhuru: “Onlar rüzgârlardır” demiştir. Bir görüşe göre: “Onlar meleklerdir”; Mukâtil, Ebû Sâlih ve el-Kelbî bu görüştedir. Bir görüşe göre de: “Onlar peygamberlerdir.” İlk görüşe göre Yüce Allah, emrettiği şeyler için gönderilen rüzgârlara yemin etmiştir; nitekim şu ayetlerde de böyledir:
18565. Metin
وَأَرْسَلْنَا الرِّياحَ لَواقِحَ «٢» وَقَوْلِهِ: يُرْسِلُ الرِّياحَ «٣» وَغَيْرِ ذَلِكَ. وَعَلَى الثَّانِي أَقْسَمَ سُبْحَانَهُ بِالْمَلَائِكَةِ الْمُرْسَلَةِ بِوَحْيِهِ وَأَمْرِهِ وَنَهْيِهِ. وَعَلَى الثَّالِثِ أَقْسَمَ سُبْحَانَهُ بِرُسُلِهِ الْمُرْسَلَةِ إِلَى عِبَادِهِ لِتَبْلِيغِ شَرَائِعِهِ، وَانْتِصَابُ عُرْفاً إِمَّا عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ لِأَجْلِهِ، أَيْ: الْمُرْسَلَاتُ لِأَجْلِ الْعُرْفِ وهو ضدّ النكر، ومنه قول الشاعر:
{ وَأَرْسَلْنَا الرِّياحَ لَواقِحَ } “Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderdik”2 ve O'nun: { يُرْسِلُ الرِّياحَ } “Rüzgârları gönderir”3 kavli ile diğer ayetlerde [geçtiği] gibi. İkinci [görüşe] göre Yüce [Allah], vahyi, emri ve yasağıyla gönderilen meleklere yemin etmiştir. Üçüncü [görüşe] göre ise şeriatlarını tebliğ etmek üzere kullarına gönderilen elçilerine yemin etmiştir. “Urfâ” (عُرْفاً) kelimesinin mansub olması; ya mef‘ûlün lieclih (sebep bildiren öge) olması dolayısıyladır; yani kötülüğün zıddı olan iyilik için gönderilenler demektir. Nitekim şairin şu sözü de bu kabildendir:
18566. Metin
مَنْ يَفْعَلِ الْخَيْرَ لَا يَعْدَمْ جَوَازَيْهِ ... لَا يَذْهَبُ الْعُرْفُ بَيْنَ اللَّهِ وَالنَّاسِ
“Kim iyilik yaparsa onun karşılığını kaybetmez... İyilik Allah ile insanlar arasında asla zayi olmaz.”
18567. Metin
أَوْ عَلَى أنه حال بمعنى متابعة ويتبع بَعْضُهَا بَعْضًا كَعُرْفِ الْفَرَسِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: سَارَ النَّاسُ إِلَى فُلَانٍ عُرْفًا وَاحِدًا إِذَا تَوَجَّهُوا إِلَيْهِ، وَهُمْ عَلَى فُلَانٍ كَعُرْفِ الضَّبُعِ إِذَا تَأَلَّبُوا عَلَيْهِ، أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ كَأَنَّهُ قَالَ:
Yahut atın yelesi gibi peş peşe gelmek ve birbirini takip etmek anlamında hâldir (durum bildiren ögedir). Araplar bir kimseye yöneldiklerinde: «سَارَ النَّاسُ إِلَى فُلَانٍ عُرْفًا وَاحِدًا» (İnsanlar falancaya birbiri ardınca gitti) ve bir kimseye karşı toplandıklarında: «هُمْ عَلَى فُلَانٍ كَعُرْفِ الضَّبُعِ» (Onlar falancaya karşı sırtlan yelesi gibidirler) derler. Yahut da sanki şöyle demiş gibi masdardır:
18568. Metin
وَالْمُرْسَلَاتُ إِرْسَالًا، أَيْ: مُتَتَابِعَةً، أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَنْصُوبٌ بِنَزْعِ الْخَافِضِ، أَيْ: وَالْمُرْسَلَاتُ بِالْعُرْفِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «عُرْفًا» بِسُكُونِ الرَّاءِ، وَقَرَأَ عِيسَى بْنُ عُمَرَ بِضَمِّهَا، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْمُرْسَلَاتِ السَّحَابُ لِمَا فِيهَا مِنْ نِعْمَةٍ وَنِقْمَةٍ فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً وَهِيَ الرِّيَاحُ الشَّدِيدَةُ الْهُبُوبِ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: بِغَيْرِ اخْتِلَافٍ، يُقَالُ:
“Gönderildikçe gönderilenlere”, yani ardı ardına gönderilenlere [yemin olsun]. Yahut cer harfinin hazfedilmesiyle (nez‘u’l-hâfız yoluyla) mensubdur; yani: “İyilik ile gönderilenlere [yemin olsun]”. Cumhûr râ harfinin sükûnu ile «عُرْفًا» şeklinde okumuştur. Îsâ b. Ömer ise râ harfinin zammesiyle okumuştur. Bir görüşe göre mürselât ile kastedilen, içinde hem nimet hem de azap barındırması sebebiyle bulutlardır. { فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً } “Esip savuranlara [yemin olsun]”; bunlar şiddetle esen rüzgârlardır. Kurtubî şöyle demiştir: İhtilafsız olarak [böyle denilmiştir]. Şöyle denir:
18569. Metin
عَصَفَ بِالشَّيْءِ إِذَا أَبَادَهُ وَأَهْلَكَهُ، وَنَاقَةٌ عُصُوفٌ، أَيْ: تَعْصِفُ بِرَاكِبِهَا فَتَمْضِي كَأَنَّهَا رِيحٌ فِي السُّرْعَةِ، وَيُقَالُ: عَصَفَتِ الْحَرْبُ بِالْقَوْمِ إِذَا ذَهَبَتْ بِهِمْ، وَقِيلَ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ الْمُوَكَّلُونَ بِالرِّيَاحِ يَعْصِفُونَ بِهَا، وَقِيلَ:
Bir şeyi kökünden söküp helak ettiğinde «عَصَفَ بِالشَّيْءِ» denir. «نَاقَةٌ عُصُوفٌ» (hızlı koşan deve) ise, binicisini savururcasına hızda rüzgâr gibi giden devedir. Savaş bir topluluğu alıp götürdüğünde «عَصَفَتِ الْحَرْبُ بِالْقَوْمِ» denir. Bir görüşe göre onlar, rüzgârları şiddetle estirmekle görevli meleklerdir. Bir görüşe göre de:
18570. Metin
يَعْصِفُونَ بِرُوحِ الْكَافِرِ، وَقِيلَ: هِيَ الْآيَاتُ الْمُهْلِكَةُ كَالزَّلَازِلِ وَنَحْوِهَا وَالنَّاشِراتِ نَشْراً يَعْنِي الرِّيَاحَ تَأْتِي بِالْمَطَرِ وَهِيَ تَنْشُرُ السَّحَابَ نَشْرًا، أَوِ الْمَلَائِكَةُ الْمُوَكَّلُونَ بِالسَّحَابِ يَنْشُرُونَهَا، أَوْ يَنْشُرُونَ أَجْنِحَتَهُمْ فِي الْجَوِّ عِنْدَ النُّزُولِ بِالْوَحْيِ، أَوْ هِيَ الْأَمْطَارُ لِأَنَّهَا تَنْشُرُ النَّبَاتَ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: يُرِيدُ مَا يُنْشَرُ مِنَ الْكُتُبِ وَأَعْمَالِ بَنِي آدَمَ. وَقَالَ الرَّبِيعُ: إِنَّهُ الْبَعْثُ لِلْقِيَامَةِ بِنَشْرِ الْأَرْوَاحِ، وَجَاءَ بِالْوَاوِ هُنَا لِأَنَّهُ اسْتِئْنَافُ قَسَمٍ آخَرَ فَالْفارِقاتِ فَرْقاً يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ تَأْتِي بِمَا يُفَرِّقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ وَالْحَلَّالِ وَالْحَرَامِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ الرِّيحُ تُفَرِّقُ بَيْنَ السَّحَابِ فَتُبَدِّدُهُ. وَرُوِيَ عَنْهُ أَنَّهَا آيَاتُ الْقُرْآنِ تَفْرُقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، وَقِيلَ: هِيَ الرُّسُلُ فَرَقُوا مَا بَيْنَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ وَنَهَى عَنْهُ، وَبِهِ قَالَ الْحَسَنُ، فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً هِيَ الْمَلَائِكَةُ. قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: بِإِجْمَاعٍ، أَيْ:
Kâfirin ruhunu şiddetle çekip alan [melekler]dir. Bir görüşe göre ise onlar depremler ve benzeri helak edici ayetlerdir (belalardır). { وَالنَّاشِراتِ نَشْراً } “Yaydıkça yayanlara [yemin olsun]”; yani yağmuru getiren ve bulutları yayıp dağıtan rüzgârlardır. Yahut bulutları yaymakla görevli olan veya vahiy ile inerken gökte kanatlarını açan meleklerdir. Ya da bitkileri yeşertip yaydığı için yağmurlardır. Dahhâk şöyle demiştir: Amel defterlerinin ve Âdemoğlunun amellerinin yayılmasını kastetmektedir. Rebî‘ ise: Bunun ruhların neşredilmesiyle (yayılmasıyla) gerçekleşen kıyamet için diriliş olduğunu söylemiştir. Burada “vâv” harfiyle getirilmiştir; çünkü bu yeni bir yeminin başlangıcıdır (isti’nâftır). { فَالْفارِقاتِ فَرْقاً } “Ayırdıkça ayıranlara [yemin olsun]”; yani hak ile batılın, helal ile haramın arasını ayıran şeyi getiren meleklerdir. Mücâhid şöyle demiştir: O, bulutları birbirinden ayırıp dağıtan rüzgârdır. Ondan, bunların hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'an ayetleri olduğu da rivayet edilmiştir. Bir görüşe göre de onlar, Allah'ın emrettiği ile yasakladığı şeylerin arasını açıklayıp ayıran peygamberlerdir; Hasan [el-Basrî] de bu görüştedir. { فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً } “Öğüt bırakanlara [yemin olsun]”; bunlar meleklerdir. Kurtubî şöyle demiştir: İcma ile [sabittir ki], yani:
18571. Metin
تُلْقِي الْوَحْيَ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ، وَقِيلَ: هُوَ جِبْرِيلُ، وَسُمِّيَ بِاسْمِ الْجَمْعِ تَعْظِيمًا لَهُ، وَقِيلَ: هِيَ الرُّسُلُ يُلْقُونَ إِلَى أُمَمِهِمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ، قاله قُطْرُبٌ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «فَالْمُلْقِيَاتِ» بِسُكُونِ اللَّامِ وَتَخْفِيفِ الْقَافِ اسْمُ فَاعِلٍ، وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ بِفَتْحِ اللَّامِ وَتَشْدِيدِ الْقَافِ مِنَ التَّلْقِيَةِ وَهِيَ إِيصَالُ الْكَلَامِ إِلَى الْمُخَاطَبِ، وَالرَّاجِحُ أَنَّ الثَّلَاثَةَ الْأُوَلَ لِلرِّيَاحِ، وَالرَّابِعُ وَالْخَامِسُ لِلْمَلَائِكَةِ، وَهُوَ الَّذِي اخْتَارَهُ الزَّجَّاجُ وَالْقَاضِي وَغَيْرُهُمَا عُذْراً أَوْ نُذْراً انْتِصَابُهُمَا عَلَى الْبَدَلِ مِنْ ذِكْرًا، أَوْ عَلَى الْمَفْعُولِيَّةِ، وَالْعَامِلُ فِيهِمَا الْمَصْدَرُ الْمُنَوَّنُ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: أَوْ إِطْعامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ- يَتِيماً «١» أَوْ عَلَى الْمَفْعُولِ لِأَجْلِهِ: أَيْ لِلْإِعْذَارِ وَالْإِنْذَارِ، أَوْ عَلَى الْحَالِ بِالتَّأْوِيلِ الْمَعْرُوفِ، أَيْ: مُعَذِّرِينَ أَوْ مُنْذِرِينَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِإِسْكَانِ الذَّالِ فِيهِمَا. وقرأ زيد بن ثابت وابنه خارجة ابن زَيْدٍ وَطَلْحَةُ بِضَمِّهِمَا. وَقَرَأَ الْحَرَمِيَّانِ وَابْنُ عَامِرٍ وَأَبُو بَكْرٍ بِسُكُونِهَا فِي عُذْراً وَضَمِّهَا فِي نُذْراً.
Peygamberlere vahiy ulaştıran [meleklerdir]. Bir görüşe göre o Cibrîl'dir ve ona tazim amacıyla çoğul lafzıyla hitap edilmiştir. Bir görüşe göre de onlar, Allah'ın kendilerine indirdiği şeyleri ümmetlerine ulaştıran peygamberlerdir; bunu Kutrub söylemiştir. Cumhûr, lâm harfinin sükûnu ve kâf harfinin hafifletilmesiyle (şeddesiz) ism-i fâil olarak «فَالْمُلْقِيَاتِ» şeklinde okumuştur. İbn Abbâs ise sözü muhataba ulaştırmak anlamına gelen «التَّلْقِيَةِ» kökünden hareketle lâm harfinin fethası ve kâf harfinin şeddesiyle okumuştur. Tercih edilen görüşe göre ilk üç [yemin] rüzgârlara, dördüncü ve beşinci [yeminler] ise meleklere aittir. Zeccâc, Kâdî ve başkalarının tercih ettiği de budur. { عُذْراً أَوْ نُذْراً } “Özrü ortadan kaldırmak veya uyarmak için”; bu iki kelimenin mansub oluşu, «ذِكْرًا» kelimesinden bedel olmalarından yahut mef'ûl olmalarındandır. Bunlardaki amil ise tenvinli masdardır; nitekim şu ayette de böyledir: { أَوْ إِطْعامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ - يَتِيماً } “Yahut açlık gününde doyurmaktır; bir yetimi.” «١» Yahut mef'ûlün lieclih olmalarındandır; yani: Özrü ortadan kaldırmak ve uyarmak için [demektir]. Yahut bilinen tevil ile hâl olmalarındandır; yani: Özrü beyan ediciler veya uyarıcılar olarak [demektir]. Cumhûr her ikisinde de zâl harfinin sükûnu ile okumuştur. Zeyd b. Sâbit, oğlu Hârice b. Zeyd ve Talha her ikisinde de zâl harfinin zammesiyle okumuşlardır. Haremeyn kurrâsı (Nâfi‘ ve İbn Kesîr), İbn Âmir ve Ebû Bekr ise { عُذْراً } kelimesinde sükûn ile, { نُذْراً } kelimesinde ise zamme ile okumuşlardır.
18572. Metin
وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ: «عُذْرًا أَوْ نُذْرًا» عَلَى الْعَطْفِ بِأَوْ. وَقَرَأَ إِبْرَاهِيمُ التَّيْمِيُّ وَقَتَادَةُ عَلَى الْعَطْفِ بِالْوَاوِ بِدُونِ أَلِفٍ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْمَلَائِكَةَ تلقي الوحي عذرا إِلَى خَلْقِهِ وَإِنْذَارًا مِنْ عَذَابِهِ، كَذَا قَالَ الْفَرَّاءُ: وَقِيلَ: عُذْرًا لِلْمُحِقِّينَ وَنُذْرًا لِلْمُبْطِلِينَ. قَالَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْعُذُرُ وَالنُّذُرُ بِالتَّثْقِيلِ جَمْعُ عَاذِرٍ وَنَاذِرٍ كَقَوْلِهِ: هَذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْأُولى «٢» فَيَكُونُ نَصْبًا عَلَى الْحَالِ مِنَ الْإِلْقَاءِ، أَيْ: يلقون الذكر في حال العذر والإنذار،
Cumhûr [bu kısmı], “ev” (أَوْ) ile atıf yaparak «عُذْرًا أَوْ نُذْرًا» şeklinde okumuştur.1 İbrâhim et-Teymî ve Katâde ise elifsiz olarak vâv (و) ile atıfla [«عُذْرًا وَنُذْرًا» şeklinde] okumuşlardır. Bunun anlamı şudur: Melekler, [Allah'ın] yarattıklarına bir mazeret [bırakmamak] ve O'nun azabından bir uyarı olmak üzere vahiy ulaştırırlar; Ferrâ böyle demiştir. Bir görüşe göre: Hak üzere olanlar için bir mazeret, bâtıl ehli için ise bir uyarıdır. Ebû Alî el-Fârisî şöyle demiştir: Ağırlaştırılarak (zammeli olarak okunan) «el-uzur» (الْعُذُرُ) ve «en-nuzur» (النُّذُرُ) kelimelerinin; nitekim Yüce Allah'ın { هَذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْأُولى } “Bu da önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır.”2 kavlinde olduğu gibi «âzir» (عَاذِر) ve «nâzir» (نَاذِر) kelimelerinin çoğulu olması caizdir. Bu durumda [bu iki kelime], ilkā (ulaştırma) fiilinden hâl olarak mansûb olur; yani: [Melekler] zikri (vahyi), mazeret beyan etme ve uyarma hâlinde ulaştırırlar,
18573. Metin
أو مفعولا لذكرا، أَيْ: تَذَكَّرْ عُذْرًا أَوْ نُذْرًا. قَالَ الْمُبَرِّدُ: هُمَا بِالتَّثْقِيلِ جَمْعٌ، وَالْوَاحِدُ عَذِيرٌ وَنَذِيرٌ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ جَوَابَ الْقَسَمِ فَقَالَ: إِنَّما تُوعَدُونَ لَواقِعٌ أَيْ: إِنَّ الَّذِي تُوعَدُونَهُ مِنْ مَجِيءِ السَّاعَةِ وَالْبَعْثِ كَائِنٌ لَا مَحَالَةَ، ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ مَتَى يَقَعُ ذَلِكَ فَقَالَ: فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ أي محي نورها وذهب ضوءها، يُقَالُ: طُمِسَ الشَّيْءُ إِذَا دَرَسَ وَذَهَبَ أَثَرُهُ وَإِذَا السَّماءُ فُرِجَتْ أَيْ: فُتِحَتْ وَشُقَّتْ، وَمِثْلُهُ قوله: وَفُتِحَتِ السَّماءُ فَكانَتْ أَبْواباً «١» وَإِذَا الْجِبالُ نُسِفَتْ أَيْ قُلِعَتْ مِنْ مَكَانِهَا بِسُرْعَةٍ، يُقَالُ نَسَفْتُ الشَّيْءَ وَأَنْسَفْتُهُ إِذَا أَخَذْتَهُ بِسُرْعَةٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: سُوِّيَتْ بِالْأَرْضِ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ:
yahut «zikren» kelimesinin mef'ûlü olur; yani: Bir mazeret veya bir uyarı hatırla. Müberred şöyle demiştir: Zammeli olarak her ikisi de çoğuldur; tekilleri ise «عَذِيرٌ» ve «نَذِيرٌ»dür. Sonra Yüce Allah yeminin cevabını zikrederek şöyle buyurdu: { إِنَّما تُوعَدُونَ لَواقِعٌ } “Şüphesiz size vaad olunan mutlaka gerçekleşecektir.” Yani: Kıyametin kopması ve yeniden dirilme konusunda size vaad olunan şey hiç şüphesiz vuku bulacaktır. Ardından Yüce Allah bunun ne zaman vuku bulacağını açıklayarak şöyle buyurdu: { فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ } “Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman”; yani nuru silinip aydınlığı gittiği zaman. Bir şeyin izi silinip yok olduğunda «طُمِسَ الشَّيْءُ» denir. { وَإِذَا السَّماءُ فُرِجَتْ } “Gök yarıldığı zaman”; yani açılıp yarıldığı zaman. Şu ayet de bunun gibidir: { وَفُتِحَتِ السَّماءُ فَكانَتْ أَبْواباً } “Gök açılmış ve kapı kapı olmuştur.” «١» { وَإِذَا الْجِبالُ نُسِفَتْ } “Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman”; yani yerinden hızla söküldüğü zaman. Bir şeyi hızla aldığında «نَسَفْتُ الشَّيْءَ وَأَنْسَفْتُهُ» denir. Kelbî: “Yerle bir edildiği zaman” demiştir. Araplar şöyle der:
18574. Metin
نَسَفَتِ النَّاقَةُ الْكَلَأَ إِذَا رَعَتْهُ، وَقِيلَ: جُعِلَتْ كَالْحَبِّ الَّذِي يُنْسَفُ بِالْمَنْسَفِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا «٢» وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. قَالَ الْمُبَرِّدُ: نُسِفَتْ: قُلِعَتْ مِنْ مَوَاضِعِهَا وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ الْهَمْزَةُ فِي أُقِّتَتْ بَدَلٌ مِنَ الْوَاوِ الْمَضْمُومَةِ، وَكُلُّ وَاوٍ انْضَمَّتْ وَكَانَتْ ضَمَّتُهَا لَازِمَةً يَجُوزُ إِبْدَالُهَا بِالْهَمْزَةِ، وَقَدْ قَرَأَ بِالْوَاوِ أَبُو عَمْرٍو وَشَيْبَةُ وَالْأَعْرَجُ وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالْهَمْزَةِ، وَالْوَقْتُ: الْأَجَلُ الَّذِي يَكُونُ عِنْدَهُ الشيء المؤخر إليه، والمعنى:
Deve otlağı hızla otladığında «نَسَفَتِ النَّاقَةُ الْكَلَأَ» derler. Bir görüşe göre: Kalburla savrulan tane gibi yapıldığı zaman [demektir]; nitekim { وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا } “Dağlar paramparça edildiği zaman” «٢» kavli de bu kabildendir. Ancak birinci görüş daha evlâdır. Müberred şöyle demiştir: «نُسِفَتْ», yerlerinden sökülüp koparıldı demektir. { وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ } “Ve elçiler için vakit belirlendiği zaman...”; «أُقِّتَتْ» kelimesindeki hemze, zammeli vâv harfinden bedeldir. Zammeli olan ve zammesi lazım (aslî) olan her vâv harfinin hemzeye dönüştürülmesi caizdir. Ebû Amr, Şeybe ve A‘rec vâv ile okumuşlar, diğerleri ise hemze ile okumuşlardır. Vakit: Kendisine ertelenen şeyin yanında gerçekleştiği süredir. Anlamı ise:
18575. Metin
جعل لها وقت لِلْفَصْلِ وَالْقَضَاءِ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْأُمَمِ كَمَا فِي قوله سبحانه: يَوْمَ يَجْمَعُ اللَّهُ الرُّسُلَ «٣» وَقِيلَ:
Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi, kendileri ile ümmetleri arasında hüküm vermek ve ayrım yapmak için onlara bir vakit tayin edildi: { يَوْمَ يَجْمَعُ اللَّهُ الرُّسُلَ } “Allah'ın elçileri toplayacağı gün.” «٣» Bir görüşe göre de:
18576. Metin
هَذَا فِي الدُّنْيَا، أَيْ: جُمِعَتِ الرُّسُلُ لِمِيقَاتِهَا الَّذِي ضُرِبَ لَهَا فِي إِنْزَالِ الْعَذَابِ بِمَنْ كَذَّبَهَا، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. قَالَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ: أَيْ جَعَلَ يَوْمَ الدِّينِ وَالْفَصْلِ لَهَا وَقْتًا، وَقِيلَ: أُقِّتَتْ: أُرْسِلَتْ لِأَوْقَاتٍ مَعْلُومَةٍ عَلَى مَا عَلِمَ اللَّهُ بِهِ لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ هَذَا الِاسْتِفْهَامُ لِلتَّعْظِيمِ وَالتَّعْجِيبِ، أَيْ: لِأَيِّ يَوْمٍ عَظِيمٍ يَعْجَبُ الْعِبَادُ مِنْهُ لِشَدَّتِهِ وَمَزِيدِ أَهْوَالِهِ ضُرِبَ لَهُمُ الْأَجَلُ لِجَمْعِهِمْ، وَالْجُمْلَةُ مَقُولُ قَوْلٍ مقدر هو جواب لإذا، أَوْ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي «أُقِّتَتْ» . قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمُرَادُ بِهَذَا الْتَّأْقِيتِ تَبْيِينُ الْوَقْتِ الَّذِي يَحْضُرُونَ فِيهِ لِلشَّهَادَةِ عَلَى أُمَمِهِمْ، ثُمَّ بَيَّنَ هَذَا الْيَوْمَ فَقَالَ: لِيَوْمِ الْفَصْلِ قَالَ قَتَادَةُ: يُفْصَلُ فِيهِ بَيْنَ النَّاسِ بِأَعْمَالِهِمْ إِلَى الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، ثُمَّ عَظَّمَ ذَلِكَ الْيَوْمَ فَقَالَ: وَما أَدْراكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ أَيْ: وَمَا أَعْلَمَكَ بِيَوْمِ الْفَصْلِ يَعْنِي أَنَّهُ أَمْرٌ بَدِيعٌ هَائِلٌ لَا يُقَادَرُ قَدْرُهُ، وَ «مَا» مُبْتَدَأٌ وَ «أَدْرَاكَ» خَبَرُهُ، أَوِ الْعَكْسُ كَمَا اخْتَارَهُ سِيبَوَيْهِ. ثُمَّ ذَكَرَ حَالَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِذَلِكَ الْيَوْمِ فَقَالَ: وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَيْ: وَيْلٌ لَهُمْ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ الْهَائِلِ، وَوَيْلٌ:
Bu dünyadadır; yani: Elçiler, kendilerini yalanlayanların üzerine azabın indirilmesi hususunda kendilerine belirlenen vakit için bir araya getirildikleri zaman [demektir]. Ancak birinci görüş daha evlâdır. Ebû Alî el-Fârisî şöyle demiştir: Yani din ve fasl (ayırım) gününü onlar için bir vakit kıldı. Bir görüşe göre de: «أُقِّتَتْ», Allah'ın bildiği üzere belirlenmiş vakitler için gönderildiler demektir. { لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ } “[Bunlar] hangi güne ertelenmişti?”; bu soru, tazim ve hayret bildirmek içindir. Yani: Kulların, şiddeti ve dehşetlerinin büyüklüğü sebebiyle dehşete düşeceği hangi büyük gün için onların toplanma vakti belirlendi? Bu cümle, «إِذَا» şartının cevabı olan takdirî bir sözün makûlüdür (söylenen sözüdür) yahut «أُقِّتَتْ» fiilindeki zamirden hâl konumunda nasb mahallindedir. Zeccâc şöyle demiştir: Bu vakit belirlemekten maksat, ümmetleri aleyhine şahitlik etmek üzere hazır bulunacakları vaktin beyan edilmesidir. Sonra Yüce Allah bu günü açıklayarak şöyle buyurdu: { لِيَوْمِ الْفَصْلِ } “Ayırım gününe.” Katâde şöyle demiştir: Amellerine göre insanlar arasında cennete ve cehenneme ayrımın yapıldığı gündür. Sonra Yüce Allah o günü yücelterek şöyle buyurdu: { وَما أَدْراكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ } “Ayırım gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?” Yani: Ayırım gününü sana ne bildirdi? Zira o, büyüklüğü takdir edilemeyecek kadar eşsiz ve korkunç bir şeydir. Sîbeveyh'in tercih ettiğine göre «مَا» mübteda (özne), «أَدْرَاكَ» ise onun haberidir (yüklemidir) veya tam tersidir. Sonra o günü yalanlayanların durumunu zikrederek şöyle buyurdu: { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” Yani: O korkunç günde onların vay hâline! «Veyl» kelimesi:
18577. Metin
أَصْلُ مَصْدَرٍ سَادٌّ مَسَدَّ فِعْلِهِ، وَعَدَلَ بِهِ إِلَى الرَّفْعِ لِلدَّلَالَةِ عَلَى الثَّبَاتِ، وَالْوَيْلُ: الْهَلَاكُ أَوْ هُوَ: اسْمُ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ، وَكَرَّرَ هَذِهِ الْآيَةَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ لِأَنَّهُ قَسَّمَ الْوَيْلَ بَيْنَهُمْ عَلَى قَدْرِ تَكْذِيبِهِمْ، فَإِنَّ لِكُلِّ مُكَذِّبٍ بِشَيْءٍ عَذَابًا سِوَى تَكْذِيبِهِ بِشَيْءٍ آخَرَ، وَرُبَّ شَيْءٍ كُذِّبَ بِهِ هُوَ أَعْظَمُ جُرْمًا مِنَ التَّكْذِيبِ بِغَيْرِهِ، فَيَقْسِمُ لَهُ مِنَ الْوَيْلِ عَلَى قَدْرِ ذَلِكَ التَّكْذِيبِ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ مَا فَعَلَ بِالْكُفَّارِ مِنَ الْأُمَمِ الْخَالِيَةِ فَقَالَ: أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ بِإِهْلَاكِ الْكُفَّارِ مِنَ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ مِنْ لَدُنْ آدَمَ إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي بِالْعَذَابِ فِي الدُّنْيَا حِينَ كَذَّبُوا رُسُلَهُمْ ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ يَعْنِي كُفَّارَ مكة، ومن وافقهم حين كذبوا محمد ﷺ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «نُتْبِعُهُمُ» بِالرَّفْعِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ، أَيْ: ثُمَّ نَحْنُ نُتْبِعُهُمُ. قَالَ أَبُو الْبَقَاءِ لَيْسَ بِمَعْطُوفٍ لِأَنَّ الْعَطْفَ
[Bunun] aslı, fiilinin yerine geçen bir mastardır; sebat ve süreklilik bildirmesi için ref (ötre) haline dönüştürülmüştür. Veyl (الْوَيْلُ) helak demektir; yahut o, cehennemde bir vadinin adıdır. [Allah], bu ayeti bu surede tekrarlamıştır; zira O, veyli (azabı) aralarında yalanlamalarının miktarınca paylaştırmıştır. Çünkü bir şeyi yalanlayan her kimse için, başka bir şeyi yalanlamasından ayrı bir azap vardır. Yalanlanan nice şey vardır ki onun cürmü, başkasını yalanlamaktan daha büyüktür. Dolayısıyla [Allah] ona, bu yalanlaması ölçüsünde veyl taksim eder. Sonra Yüce [Allah], geçmiş ümmetlerin kâfirlerine ne yaptığını zikrederek şöyle buyurmuştur: { أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ } “Biz öncekileri helak etmedik mi?” Yüce [Allah], Âdem'den Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e kadar geçmiş ümmetlerden kâfir olanları helak ettiğini haber vermiştir. Mukâtil şöyle demiştir: Yani peygamberlerini yalanladıkları vakit dünyadaki azapla [onları helak ettiğimizi kastetmektedir]. { ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ } “Sonra sonrakileri de onların peşine takarız”; yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanladıkları vakit Mekke kâfirlerini ve onlara uyanları [onların peşine takarız]. Cumhur «نُتْبِعُهُمُ» [kelimesini], istînâf (yeni bir başlangıç) üzere merfû olarak okumuştur; yani: "Sonra biz onları peşlerine takarız" [demektir]. Ebu'l-Bekâ şöyle demiştir: [Bu fiil] matuf değildir; çünkü atıf
18578. Metin
يُوجِبُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: أَهْلَكْنَا الْأَوَّلِينَ ثُمَّ أَتْبَعْنَاهُمُ الْآخَرِينَ فِي الْإِهْلَاكِ. وَلَيْسَ كَذَلِكَ لِأَنَّ إِهْلَاكَ الْآخَرِينَ لَمْ يَقَعْ بَعْدُ. وَيَدُلُّ عَلَى الرفع قراءة ابن مسعود «ثم سنتبعهم الآخرين» . وقرأ الأعرج والعباس عن أبي عمرو و «نُتْبِعْهُمْ» بِالْجَزْمِ عَطْفًا عَلَى «نُهْلِكْ» . قَالَ شِهَابُ الدِّينِ: عَلَى جَعْلِ الْفِعْلِ مَعْطُوفًا عَلَى مَجْمُوعِ الْجُمْلَةِ مِنْ قَوْلِهِ: «أَلَمْ نُهْلِكِ» . كَذلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ أَيْ: مِثْلَ ذَلِكَ الْفِعْلِ الْفَظِيعِ نَفْعَلُ بِهِمْ، يُرِيدُ مَنْ يُهْلِكُهُ فِيمَا بَعْدُ، وَالْكَافُ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ عَلَى النَّعْتِ لِمَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: مِثْلَ ذَلِكَ الْإِهْلَاكِ نَفْعَلُ بِكُلِّ مُشْرِكٍ إِمَّا فِي الدُّنْيَا أَوْ فِي الْآخِرَةِ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَيْ: وَيْلٌ يَوْمَ ذَلِكَ الْإِهْلَاكِ لِلْمُكَذِّبِينَ بِكُتُبِ اللَّهِ وَرُسُلِهِ، قِيلَ: الْوَيْلُ الْأَوَّلُ لِعَذَابِ الْآخِرَةِ، وَهَذَا لِعَذَابِ الدُّنْيَا أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ أَيْ:
anlamın: “Öncekileri helak ettik, sonra helak etmede sonrakileri de onlara kattık” şeklinde olmasını gerektirir. Oysa durum böyle değildir; çünkü sonrakilerin helaki henüz gerçekleşmemiştir. İbn Mes'ûd'un «ثم سنتبعهم الآخرين» (Sonra sonrakileri de onların ardına katacağız) şeklindeki kıraati de ref haline delalet etmektedir. A‘rec ve Ebû Amr'dan rivayetle Abbâs ise «نُهْلِكْ» fiiline atfederek cezm ile «نُتْبِعْهُمْ» şeklinde okumuşlardır. Şihâbüddîn şöyle demiştir: Fiilin, { أَلَمْ نُهْلِكِ } kavlindeki cümlenin tamamına matuf kılınmasına göredir. { كَذلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ } “İşte suçlulara böyle yaparız.” Yani: O korkunç fiilin benzerini onlara da yaparız; bundan sonra helak edeceği kimseleri kastetmektedir. [Cümledeki] kâf harfi, hazfedilmiş bir masdarın sıfatı olarak nasb mahallindedir; yani: Gerek dünyada gerekse ahirette her müşrike işte böyle bir helak etme muamelesi yaparız. { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” Yani: O helak gününde Allah'ın kitaplarını ve peygamberlerini yalanlayanların vay hâline! Birinci veylin ahiret azabı için, bunun ise dünya azabı için olduğu söylenmiştir. { أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ } “Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?” Yani:
18579. Metin
ضَعِيفٍ حَقِيرٍ، وَهُوَ النُّطْفَةُ فَجَعَلْناهُ فِي قَرارٍ مَكِينٍ أَيْ: مَكَانٍ حَرِيزٍ، وَهُوَ الرَّحِمُ إِلى قَدَرٍ مَعْلُومٍ أَيْ: إِلَى مِقْدَارٍ مَعْلُومٍ، وَهُوَ مُدَّةُ الْحَمْلِ، وَقِيلَ: إِلَى أَنْ يُصَوَّرَ فَقَدَرْنا قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «فَقَدَرْنَا» بِالتَّخْفِيفِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَالْكِسَائِيُّ بِالتَّشْدِيدِ مِنَ التَّقْدِيرِ. قَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ: وَهُمَا لُغَتَانِ بِمَعْنًى، تَقُولُ:
Zayıf ve hakir bir sudan ki o nutfedir. { فَجَعَلْناهُ فِي قَرارٍ مَكِينٍ } “Onu sağlam bir karargâha yerleştirdik”; yani korunaklı bir yere ki o rahimdir. { إِلى قَدَرٍ مَعْلُومٍ } “Belli bir süreye kadar”; yani belirlenmiş bir müddete kadar ki o hamilelik süresidir. Şekillendirilinceye kadar olduğu da söylenmiştir. { فَقَدَرْنا } “Buna güç yetirdik / bunu takdir ettik”; Cumhûr şeddesiz olarak «فَقَدَرْنَا» şeklinde okumuştur. Nâfi‘ ve Kisâî ise takdîr etmek anlamında şeddeli olarak okumuşlardır. Kisâî ve Ferrâ şöyle demiştir: Bunlar aynı anlamda iki ayrı lehçedir; dersin ki:
18580. Metin
قَدَرْتُ كَذَا، وَقَدَّرْتُهُ فَنِعْمَ الْقادِرُونَ أَيْ: نِعْمَ الْمُقَدِّرُونَ نَحْنُ، قِيلَ: الْمَعْنَى: قَدَرْنَاهُ قَصِيرًا أَوْ طَوِيلًا، وَقِيلَ: مَعْنَى قَدَرْنَا مُلْكَنَا وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ بِقُدْرَتِنَا عَلَى ذَلِكَ. ثُمَّ بَيَّنَ لَهُمْ بَدِيعَ صُنْعِهِ وَعَظِيمَ قُدْرَتِهِ لِيَعْتَبِرُوا، فَقَالَ: أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفاتاً مَعْنَى الْكَفْتُ فِي اللُّغَةِ: الضَّمُّ وَالْجَمْعُ، يُقَالُ: كَفَتَ الشَّيْءَ إِذَا ضَمَّهُ وَجَمَعَهُ، وَمِنْ هَذَا يُقَالُ لِلْجِرَابِ وَالْقِدْرِ: كَفْتٌ، وَالْمَعْنَى: أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ ضَامَّةً لِلْأَحْيَاءِ عَلَى ظَهْرِهَا وَالْأَمْوَاتِ فِي بَاطِنِهَا تَضُمُّهُمْ وَتَجْمَعُهُمْ. قَالَ الْفَرَّاءُ: يُرِيدُ تَكْفِتُهُمْ أَحْيَاءً عَلَى ظَهْرِهَا فِي دُورِهِمْ وَمَنَازِلِهِمْ، وَتَكْفِتُهُمْ أَمْوَاتًا فِي بَطْنِهَا، أَيْ: تَحُوزُهُمْ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ: أَحْياءً وَأَمْواتاً وَأَنْشَدَ سِيبَوَيْهِ:
«قَدَرْتُ كَذَا» ve «قَدَّرْتُهُ» (bunu takdir ettim). { فَنِعْمَ الْقادِرُونَ } “Ne güzel güç yetirenleriz / takdir edenleriz Biz!” Yani: Biz ne güzel takdir edicileriz! Bir görüşe göre anlam şudur: Onu kısa yahut uzun olarak takdir ettik. Bir görüşe göre de: «قَدَرْنَا» ifademizin anlamı “hükümran olduk / güç yetirdik” demektir. { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!”; buna güç yetirdiğimizi yalanlayanların. Sonra ibret alsınlar diye onlara eşsiz sanatını ve yüce kudretini beyan ederek şöyle buyurdu: { أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفاتاً } “Biz yeryüzünü bir toplanma yeri kılmadık mı?” Lügatte keft (الْكَفْتُ) kelimesinin anlamı: İçine almak ve toplamaktır. Bir şeyi içine alıp topladığında «كَفَتَ الشَّيْءَ» denir. Bundan dolayı da dağarcığa ve tencereye «كَفْتٌ» denilir. Anlam şudur: Biz yeryüzünü, sırtındaki dirileri ve bağrındaki ölüleri içine alıp toplayan bir yer kılmadık mı? Ferrâ şöyle demiştir: [Yeryüzünün] dirileri sırtında evlerinde ve konaklarında barındırmasını, ölüleri ise karnında içine alıp örtmesini kastetmektedir; { أَحْياءً وَأَمْواتاً } “Dirilere ve ölülere” kavlinin anlamı da budur. Sîbeveyh şu beyti okumuştur:
18581. Metin
كِرَامٌ حِينَ تَنْكَفِتُ الْأَفَاعِي ... إِلَى أَجْحَارِهِنَّ مِنَ الصَّقِيعِ
“Yılanların soğuktan deliklerine çekilip büzüldüğü vakitte onlar cömert kimselerdir.”
18582. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: كِفاتاً أَوْعِيَةً، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Kifât (كِفاتاً), kaplar/barınaklar demektir. Şairin şu sözü bu kabildendir:
18583. Metin
فَأَنْتَ الْيَوْمَ فَوْقَ الْأَرْضِ حيّا ... وأنت غدا تضمّك فِي كِفَاتِ
“Sen bugün yeryüzünün üzerinde bir dirisin... Yarın ise bir barınak seni içine alıp toplayacaktır.”
18584. Metin
أَيْ: فِي قَبْرٍ، وَقِيلَ: مَعْنَى جَعْلِهَا كِفَاتًا أَنَّهُ يُدْفَنُ فِيهَا مَا يَخْرُجُ من الإنسان من الفضلات. قال الْأَخْفَشُ وَأَبُو عُبَيْدَةَ: الْأَحْيَاءُ وَالْأَمْوَاتُ وَصْفَانِ لِلْأَرْضِ، أَيِ: الْأَرْضُ مُنْقَسِمَةٌ إِلَى حَيٍّ وَهُوَ الَّذِي يَنْبُتُ، وَإِلَى مَيِّتٍ وَهُوَ الَّذِي لَا يَنْبُتُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: انْتِصَابُ أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا بِوُقُوعِ الْكِفَاتِ عَلَيْهِ، أَيْ: أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفَاتَ أَحْيَاءٍ وَأَمْوَاتٍ، فَإِذَا نُوِّنَ نُصِبَ مَا بَعْدَهُ، وَقِيلَ: نصبا على الحال من الأرض، أي: وَمِنْهَا كَذَا، وَقِيلَ:
Yani bir kabirde [demektir]. Yeryüzünün kifât kılınmasının anlamının, insandan çıkan atıkların oraya gömülmesi olduğu da söylenmiştir. Ahfeş ve Ebû Ubeyde şöyle demiştir: «Diriler» ve «ölüler» yeryüzünün iki sıfatıdır; yani: Yeryüzü bitki bitiren diri kısma ve bitki bitirmeyen ölü kısma ayrılmıştır. Ferrâ ise şöyle demiştir: «أَحْيَاءً» ve «أَمْوَاتًا» kelimelerinin mensub oluşu «الْكِفَات» kelimesinin onlara tesir etmesindendir (üzerine vâki olmasındandır); yani: “Biz yeryüzünü dirilerin ve ölülerin toplanma yeri kılmadık mı?” demektir; tenvinli olduğunda kendisinden sonrası mansub olur. Yeryüzünden hâl olarak mensub olduğu da söylenmiştir, yani: [Yeryüzünün] bir kısmı böyledir... Bir görüşe göre de:
18585. Metin
هُوَ مَصْدَرٌ نُعِتَ بِهِ لِلْمُبَالَغَةِ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: كِفَاتًا جَمْعُ كَافِتَةٍ، وَالْأَرْضُ يُرَادُ بِهَا الْجَمْعُ فَنُعِتَتْ بِالْجَمْعِ.
O, mübalağa amacıyla kendisiyle sıfat yapılan bir masdardır. Ahfeş ise şöyle demiştir: «كِفَاتًا» kelimesi «كَافِتَة» kelimesinin çoğuludur; yeryüzü ile çoğul kastedildiği için çoğul ile sıfatlanmıştır.
18586. Metin
وَقَالَ الْخَلِيلُ: التكفيت: تَقْلِيبُ الشَّيْءِ ظَهْرًا لِبَطْنٍ أَوْ بَطْنًا لِظَهْرٍ، وَيُقَالُ: انْكَفَتَ الْقَوْمُ إِلَى مَنَازِلَهُمْ، أَيْ:
Halîl şöyle demiştir: et-Tekfît, bir şeyi arkasını önüne veya önünü arkasına çevirmektir. Topluluk evlerine çekilip gittiğinde «انْكَفَتَ الْقَوْمُ إِلَى مَنَازِلَهُمْ» denir, yani:
18587. Metin
ذَهَبُوا وَجَعَلْنا فِيها رَواسِيَ شامِخاتٍ أَيْ: جِبَالًا طُوَالًا، وَالرَّوَاسِي: الثَّوَابِتُ، وَالشَّامِخَاتُ: الطُّوَالُ، وَكُلُّ عَالٍ فَهُوَ شَامِخٌ وَأَسْقَيْناكُمْ مَاءً فُراتاً أَيْ: عَذْبًا، وَالْفُرَاتُ: الْمَاءُ الْعَذْبُ يُشْرَبُ مِنْهُ وَيُسْقَى بِهِ.
Gittiler [demektir]. { وَجَعَلْنا فِيها رَواسِيَ شامِخاتٍ } “Orada sarp ve ulu dağlar kıldık”; yani yüksek dağlar kıldık. «er-Revâsî» sabit dağlar, «eş-şâmihât» ise yüksek dağlar demektir; her yüksek şeye şâmih denir. { وَأَسْقَيْناكُمْ مَاءً فُراتاً } “Ve size tatlı bir su içirdik”; yani tatlı su. el-Furât: Kendisinden içilen ve kendisiyle sulama yapılan tatlı sudur.
18588. Metin
قَالَ مُقَاتِلٌ: وَهَذَا كُلُّهُ أَعْجَبُ مِنَ الْبَعْثِ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ بِمَا أَنْعَمْنَا عَلَيْهِمْ مَنْ نِعَمِنَا الَّتِي هَذِهِ مِنْ جُمْلَتِهَا.
Mukâtil şöyle demiştir: Bütün bunlar yeniden diriltilmekten daha şaşırtıcıdır. { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!”; bunlar da dâhil olmak üzere kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerimizi yalanlayanların.
18589. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً قَالَ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ أُرْسِلَتْ بِالْعُرْفِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ نَحْوَهُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ: وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً قَالَ: الرِّيحُ فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً قَالَ: الرِّيحُ وَالنَّاشِراتِ نَشْراً قَالَ: الرِّيحُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ رَاهَوَيْهِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، أَنَّهُ جَاءَ رَجُلٌ إِلَى عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ، فَقَالَ: مَا الْعَاصِفَاتُ عَصْفًا؟ قَالَ:
İbn Ebî Hâtim ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, Ebû Hureyre'den { وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً } ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Onlar iyilikle/marufla gönderilen meleklerdir.” İbn Cerîr de İbn Mes'ûd'dan benzerini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o, { وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً } hakkında: “Rüzgârdır”, { فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً } hakkında: “Rüzgârdır”, { وَالنَّاشِراتِ نَشْراً } hakkında: “Rüzgârdır” demiştir. İbn Râhûye, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve Şuabü'l-Îmân'da Beyhakî rivayet etmişlerdir ki: Bir adam Ali b. Ebî Tâlib'e gelerek: “el-Âsıfâtı asfen nedir?” diye sordu. O da:
18590. Metin
الرِّيَاحَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً قَالَ: الرِّيحُ فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً قَالَ:
“Rüzgârlardır” dedi. İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً } hakkında: “Rüzgârdır”, { فَالْعاصِفاتِ عَصْفاً } hakkında:
18591. Metin
الرِّيحُ فَالْفارِقاتِ فَرْقاً قَالَ: الْمَلَائِكَةُ فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً قَالَ: الْمَلَائِكَةُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً قَالَ: الْمَلَائِكَةُ فَالْفارِقاتِ فَرْقاً قَالَ: الْمَلَائِكَةُ، فَرَّقَتْ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً بِالتَّنْزِيلِ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: وَيْلٌ: وَادٍ فِي جهنم يَسِيلُ فِيهِ صَدِيدُ أَهْلِ النَّارِ، فَجُعِلَ لِلْمُكَذِّبِينَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ قَالَ:
“Rüzgârdır”, { فَالْفارِقاتِ فَرْقاً } hakkında: “Meleklerdir”, { فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً } hakkında: “Meleklerdir” demiştir. İbnü'l-Münzir'in ondan rivayet ettiğine göre ise o, { وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً } hakkında: “Meleklerdir”, { فَالْفارِقاتِ فَرْقاً } hakkında: “Hak ile bâtılın arasını ayıran meleklerdir”, { فَالْمُلْقِياتِ ذِكْراً } hakkında ise: “Tenzîl (vahiy) ile [gelen meleklerdir]” demiştir. Saîd b. Mansûr ve İbnü'l-Münzir'in İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Veyl: Cehennemde bir vadidir; içine cehennem ehlinin irini akar ve yalanlayanlar için kılınmıştır.” İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { مِنْ ماءٍ مَهِينٍ } hakkında:
18592. Metin
ضَعِيفٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ كِفاتاً قَالَ: كِنًّا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا رَواسِيَ شامِخاتٍ قَالَ: جِبَالًا مشرفات، وفي قوله: فُراتاً قال: عذبا.
“Zayıf [bir su]” demiştir. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre o, { كِفاتاً } hakkında: “Sığınak/örtü” demiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in yine ondan rivayet ettiğine göre o, { رَواسِيَ شامِخاتٍ } hakkında: “Yüksek dağlar” demiştir. { فُراتاً } kavli hakkında ise: “Tatlı [su]” demiştir.
18593. Metin
[سورة المرسلات (٧٧) : الآيات ٢٩ الى ٥٠]
[Mürselât Sûresi (77), Âyetler 29-50]
18594. Metin
انْطَلِقُوا إِلى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٩) انْطَلِقُوا إِلى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ (٣٠) لَا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ (٣١) إِنَّها تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ (٣٢) كَأَنَّهُ جِمالَتٌ صُفْرٌ (٣٣)
{ انْطَلِقُوا إِلى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ } “Yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin!” (29) { انْطَلِقُوا إِلى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ } “Üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin!” (30) { لَا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ } “Ne gölgelendirir ne de alevden korur.” (31) { إِنَّها تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ } “Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımlar saçar.” (32) { كَأَنَّهُ جِمالَتٌ صُفْرٌ } “Sanki o [kıvılcımlar] sarı develer gibidir.” (33)
18595. Metin
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٤) هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ (٣٥) وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ (٣٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٧) هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْناكُمْ وَالْأَوَّلِينَ (٣٨)
{ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (34) { هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ } “Bu, konuşamayacakları bir gündür.” (35) { وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ } “Onlara izin de verilmez ki özür dilesinler.” (36) { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (37) { هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْناكُمْ وَالْأَوَّلِينَ } “Bu, ayırım günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık.” (38)
18596. Metin
فَإِنْ كانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ (٣٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٠) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ (٤١) وَفَواكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٤٢) كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٤٣)
{ فَإِنْ كانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ } “Eğer bir tuzağınız varsa haydi Bana tuzak kurun!” (39) { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (40) { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ } “Şüphesiz takvâ sahipleri gölgeliklerde ve pınar başlarındadır.” (41) { وَفَواكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ } “Ve canlarının çektiği meyveler içindedirler.” (42) { كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin için!” (43)
18597. Metin
إِنَّا كَذلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٤٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٥) كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلاً إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ (٤٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٧) وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ (٤٨)
{ إِنَّا كَذلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ } “İşte Biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız.” (44) { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (45) { كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلاً إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ } “[Ey inkârcılar!] Yiyin ve az bir süre yararlanın, şüphesiz sizler suçlularsınız.” (46) { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (47) { وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ } “Onlara: ‘Rükû edin’ denildiği zaman rükû etmezler.” (48)
18598. Metin
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٩) فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ (٥٠)
{ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” (49) { فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ } “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (50)
18599. Metin
انْطَلِقُوا إِلى مَا كُنْتُمْ هُوَ بِتَقْدِيرِ الْقَوْلِ، أَيْ: يُقَالُ لَهُمْ تَوْبِيخًا وَتَقْرِيعًا انْطَلِقُوا إِلى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ فِي الدُّنْيَا، تَقُولُ لَهُمْ ذَلِكَ خَزَنَةُ جَهَنَّمَ، أَيْ: سِيرُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ تُكَذِّبُونَ بِهِ مِنَ الْعَذَابِ، وَهُوَ عَذَابُ النَّارِ انْطَلِقُوا إِلى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ أَيْ: إِلَى ظِلٍّ مِنْ دُخَانِ جَهَنَّمَ قَدْ سَطَعَ، ثُمَّ افْتَرَقَ ثَلَاثَ فِرَقٍ تَكُونُونَ فِيهِ حَتَّى يَفْرُغَ الْحِسَابُ، وَهَذَا شَأْنُ الدُّخَّانِ الْعَظِيمِ إِذَا ارْتَفَعَ تَشَعَّبَ شُعَبًا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ:
{ انْطَلِقُوا إِلى مَا كُنْتُمْ } kavli, sözün takdiri iledir; yani: Onlara kınama ve azarlama kabilinden şöyle denir: “Dünyada { بِهِ تُكَذِّبُونَ } yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin!” Cehennem bekçileri onlara böyle söyler; yani: Yalanlamakta olduğunuz azaba, o da cehennem ateşinin azabıdır, doğru yürüyün! { انْطَلِقُوا إِلى ظِلٍّ ذِي ثَلاثِ شُعَبٍ } “Üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin!”; yani cehennem dumanından yükselen ve sonra üç kola ayrılan bir gölgeye gidin ki hesap bitinceye kadar orada bulunacaksınız. Nitekim büyük bir duman yükseldiği zaman kollara ayrılması onun tabiatıdır. Cumhûr okumuştur:
18600. Metin
«انْطَلِقُوا» فِي الْمَوْضِعَيْنِ عَلَى صِيغَةِ الْأَمْرِ عَلَى التَّأْكِيدِ. وَقَرَأَ رُوَيْسٍ عَنْ يَعْقُوبَ بِصِيغَةِ الْمَاضِي فِي الثَّانِي:
Her iki yerde de tekit bildiren emir kipiyle «انْطَلِقُوا» şeklinde. Ruveys ise Ya‘kūb'dan rivayetle ikincisinde mazi kipiyle okumuştur:
18601. Metin
أَيْ لَمَّا أُمِرُوا بِالِانْطِلَاقِ امْتَثَلُوا ذَلِكَ فَانْطَلَقُوا. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالظِّلِّ هُنَا هُوَ السُّرَادِقُ، وَهُوَ لِسَانٌ مِنَ النَّارِ يُحِيطُ بِهِمْ. ثُمَّ يَتَشَعَّبُ ثَلَاثَ شُعَبٍ فَيُظِلُّهُمْ حَتَّى يَفْرَغَ مِنْ حِسَابِهِمْ، ثُمَّ يَصِيرُونَ إِلَى النَّارِ. وَقِيلَ: هُوَ الظِّلُّ مِنْ يَحْمُومٍ كَمَا فِي قَوْلِهِ: فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ- وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ «١» عَلَى مَا تَقَدَّمَ. ثُمَّ وَصَفَ سُبْحَانَهُ هَذَا الظِّلَّ
Yani kendilerine gitmeleri emredilince bu emre uyup gittiler. Bir görüşe göre: Buradaki gölgeden kasıt surâdıktır (kuşatıcı duvardır); o da onları çevreleyen ateşten bir alev dilidir. Sonra üç kola ayrılır ve hesapları bitinceye kadar onları gölgelendirir, ardından ateşe sevk edilirler. Bir diğer görüşe göre de bu; daha önce geçtiği üzere { فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ * وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ } “İliklere işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, kapkara dumandan bir gölgededirler”1 buyruğunda olduğu gibi kapkara dumandan bir gölgedir. Sonra [Allah] Teâlâ bu gölgeyi
18602. Metin
تَهَكُّمًا بِهِمْ فَقَالَ: لَا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ أَيْ: لَا يُظِلُّ مِنَ الْحَرِّ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ:
onlarla alay etmek amacıyla şöyle buyurdu: { لَا ظَلِيلٍ وَلا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ } “Ne gölgelendirir ne de alevden korur.” Yani: Ne sıcaktan gölgeler ne de alevden korur. Kelbî şöyle demiştir:
18603. Metin
لَا يَرُدُّ حَرَّ جَهَنَّمَ عَنْكُمْ. ثُمَّ وَصَفَ سُبْحَانَهُ النَّارَ فَقَالَ: إِنَّها تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ أَيْ: كُلُّ شَرَرَةٍ مِنْ شَرَرِهَا الَّتِي تَرْمِي بِهَا كَالْقَصْرِ مِنَ الْقُصُورِ فِي عِظَمِهَا، وَالشَّرَرُ: مَا تَطَايَرَ مِنَ النَّارِ مُتَفَرِّقًا، وَالْقَصْرُ: الْبِنَاءُ الْعَظِيمُ. وَقِيلَ: الْقَصْرُ جَمْعُ قَصْرَةٍ سَاكِنَةِ الصَّادِ، مِثْلَ جمر وجمرة، وَتَمْرٌ وَتَمْرَةٌ، وَهِيَ الْوَاحِدَةُ مِنْ جَزْلِ الْحَطَبِ الْغَلِيظِ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالضَّحَّاكُ: وَهِيَ أُصُولُ الشَّجَرِ الْعِظَامُ، وَقِيلَ: أَعْنَاقُهُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ:
[Bu gölge] cehennemin hararetini sizden savuşturmaz. Sonra Yüce Allah ateşi nitelendirerek şöyle buyurdu: { إِنَّها تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ } “Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımlar saçar.” Yani fırlattığı kıvılcımların her biri, büyüklük bakımından köşklerden bir köşk gibidir. Şerar (الشَّرَرُ); ateşten dağılarak etrafa saçılan kıvılcımlardır. Kasr (الْقَصْرُ) ise büyük binadır (köşk/saray). Bir görüşe göre kasr (الْقَصْرُ), cemr/cemre (جمر/جمرة) ve temr/temre (تَمْرٌ/تَمْرَةٌ) gibi sad harfi sakin olan kasre (قَصْرَةٍ) kelimesinin çoğuludur; bu da kalın kütük parçalarından tek bir tanesidir. Saîd b. Cübeyr ve Dahhâk şöyle demiştir: “Bunlar büyük ağaç kökleridir.” Bir görüşe göre de ağaç gövdeleridir. Cumhûr okumuştur:
18604. Metin
«كَالْقَصْرِ» بِإِسْكَانِ الصَّادِ، وَهُوَ وَاحِدُ الْقُصُورِ كَمَا تَقَدَّمَ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَحُمَيْدٌ وَالسُّلَمِيُّ بِفَتْحِ الصَّادِ، أَيْ: أَعْنَاقُ النَّخْلِ، وَالْقَصَرَةُ: الْعُنُقُ، جَمْعُهُ قَصْرٌ وَقَصَرَاتٌ. وَقَالَ قَتَادَةٌ: أَعْنَاقُ الْإِبِلِ. وقرأ سعيد ابن جُبَيْرٍ بِكَسْرِ الْقَافِ وَفَتْحِ الصَّادِ، وَهِيَ أَيْضًا جَمْعُ قَصْرَةٍ مِثْلَ بَدْرٍ وَبَدْرَةٍ، وَقَصْعٍ وَقَصْعَةٍ. وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ:
Daha önce geçtiği gibi köşklerin tekili olmak üzere sad harfinin sükûnu ile «كَالْقَصْرِ» şeklinde. İbn Abbâs, Mücâhid, Humeyd ve Sülemî ise sad harfinin fethasıyla okumuştur; yani hurma ağaçlarının gövdeleri [demektir]. Kasara (الْقَصَرَةُ) boyun demektir; çoğulu kasr (قَصْرٌ) ve kasarât (قَصَرَاتٌ) olarak gelir. Katâde ise: “Develerin boyunlarıdır” demiştir. Saîd b. Cübeyr kâf harfinin kesresi ve sad harfinin fethasıyla okumuştur; bu da tıpkı bedr/bedre (بَدْرٍ/بَدْرَةٍ) ve kas‘/kas‘a (قَصْعٍ/قَصْعَةٍ) gibi kasre (قَصْرَةٍ) kelimesinin çoğuludur. Cumhûr okumuştur:
18605. Metin
«بِشَرَرٍ» بِفَتْحِ الشِّينِ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ مِقْسَمٍ بِكَسْرِهَا مَعَ أَلِفٍ بَيْنَ الراءين. وقرأ عيسى كذلك إلا أنه يفتح الشِّينِ، وَهِيَ لُغَاتٌ، ثُمَّ شَبَّهَ الشَّرَرَ بِاعْتِبَارِ لونه فقال: كَأَنَّهُ جِمالَتٌ صُفْرٌ وَهِيَ جَمْعُ جِمَالٍ، وَهِيَ الْإِبِلُ، أَوْ جَمْعُ جَمَّالَةٍ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «جِمَالَاتٌ» بِكَسْرِ الْجِيمِ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ «جِمَالَةٌ» جَمْعُ جَمَلٍ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَابْنُ جُبَيْرٍ وَقَتَادَةُ وَأَبُو رَجَاءَ «جُمَالَاتٌ» بِضَمِّ الْجِيمِ، وَهِيَ حِبَالُ السُّفُنِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَالصُّفْرُ مَعْنَاهَا السُّودُ فِي قَوْلِ الْمُفَسِّرِينَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الصُّفْرُ: سَوَادُ الْإِبِلِ، لَا يُرَى أَسْوَدُ مِنَ الْإِبِلِ إِلَّا وَهُوَ مُشْرَبٌ صُفْرَةً، لِذَلِكَ سَمَّتِ الْعَرَبُ سُودَ الْإِبِلِ صُفْرًا. قِيلَ: وَالشَّرَرُ إِذَا تَطَايَرَ وَسَقَطَ وَفِيهِ بقية من لون النار أشبه بِالْإِبِلِ السُّودِ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Şîn harfinin fethasıyla «بِشَرَرٍ» şeklinde. İbn Abbâs ve İbn Miksem ise iki râ harfi arasında bir elifle birlikte şîn harfinin kesresiyle okumuştur. Îsâ da şîn harfini fethalaması dışında aynı şekilde okumuştur; bunlar farklı lehçelerdir. Sonra [Allah], kıvılcımı rengi bakımından benzeterek şöyle buyurdu: { كَأَنَّهُ جِمالَتٌ صُفْرٌ } “Sanki onlar sapsarı/kara develer gibidir.” Bu da cimal (جِمَالٍ) kelimesinin çoğuludur ki develer demektir yahut cemmâle (جَمَّالَةٍ) kelimesinin çoğuludur. Cumhûr, cîm harfinin kesresiyle «جِمَالَاتٌ» şeklinde okumuştur. Hamza, Kisâî ve Hafs ise cemelin (جَمَلٍ) çoğulu olarak «جِمَالَةٌ» şeklinde okumuştur. İbn Abbâs, Hasan, İbn Cübeyr, Katâde ve Ebû Recâ cîm harfinin dammesiyle «جُمَالَاتٌ» şeklinde okumuştur ki bunlar gemi halatlarıdır. Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirlerin kavline göre sufr (الصُّفْرُ), siyahlar manasınadır. Ferrâ şöyle demiştir: Sufr (الصُّفْرُ), develerin siyahlığıdır; develerin siyahı ancak içine sarılık karışmış olarak görülür; bundan dolayı Araplar siyah develere sufr (صُفْرًا) demişlerdir. Denildi ki: Kıvılcım havaya saçılıp yere düştüğünde ve içinde ateş renginden bir kalıntı bulunduğunda siyah develere benzer. Şairin şu sözü de bundandır:
18606. Metin
تِلْكَ خَيْلِي منه وَتِلْكَ رِكَابِي ... هُنَّ صُفْرٌ أَوْلَادُهَا كَالزَّبِيبِ
Şunlar ondan olan atlarım, şunlar da binek develerimdir... Onlar sarıdır (siyahtır), yavruları da kuru üzüm gibidir.
18607. Metin
أَيْ: هُنَّ سُودٌ، قِيلَ: وَهَذَا الْقَوْلُ مُحَالٌ فِي اللُّغَةِ أَنْ يَكُونَ شَيْءٌ يَشُوبُهُ شَيْءٌ قَلِيلٌ، فَيُنْسَبُ كُلُّهُ إِلَى ذَلِكَ الشَّائِبِ، فَالْعَجَبُ لِمَنْ قال بهذا، وقد قال تعالى: جِمالَتٌ صُفْرٌ. وَأُجِيبَ بِأَنَّ وَجْهَهُ: أَنَّ النَّارَ خُلِقَتْ مِنَ النُّورِ فَهِيَ مُضِيئَةٌ، فَلَمَّا خَلَقَ اللَّهُ جَهَنَّمَ، وَهِيَ مَوْضِعُ النَّارِ حُشِيَ ذَلِكَ الْمَوْضِعِ بِتِلْكَ النَّارِ، وَبَعَثَ إِلَيْهَا سُلْطَانَهُ وَغَضَبَهُ فَاسْوَدَّتْ مِنْ سُلْطَانِهِ وَازْدَادَتْ سَوَادًا، وَصَارَتْ أَشَدَّ سَوَادًا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ، فَيَكُونُ شَرَرُهَا أَسْوَدَ لِأَنَّهُ مِنْ نَارٍ سَوْدَاءَ.
Yani: Onlar siyahtır. Denildi ki: Bir şeye az bir şey karıştığında onun tamamının o karışan şeye nispet edilmesi dilde imkânsızdır; Yüce Allah { جِمالَتٌ صُفْرٌ } “Sarı/kara develer” buyurmuşken bunu söyleyen kimseye şaşılır! Buna şöyle cevap verilmiştir: Bunun izahı şudur: Ateş nurdan yaratılmıştır ve aydınlatıcıdır. Allah cehennemi, yani ateşin yerini yarattığında o yer bu ateşle dolduruldu; [Allah] oraya kudretini ve gazabını gönderdi, böylece cehennem O’nun kudretinden dolayı karardı ve siyahlığı arttı, her şeyden daha siyah hâle geldi. Dolayısıyla kıvılcımı da siyah ateşten olduğu için siyah olur.
18608. Metin
قُلْتُ: وَهَذَا الْجَوَابُ لَا يَدْفَعُ مَا قَالَهُ الْقَائِلُ لِأَنَّ كَلَامَهُ بِاعْتِبَارِ مَا وَقَعَ فِي الْكِتَابِ الْعَزِيزِ هُنَا مِنْ وَصْفِهَا بِكَوْنِهَا صَفْرَاءَ، فَلَوْ كَانَ الْأَمْرُ كَمَا ذَكَرَهُ الْمُجِيبُ مِنِ اسْوِدَادِ النَّارِ، وَاسْوِدَادِ شَرَرِهَا، لَقَالَ اللَّهُ: كَأَنَّهَا جِمَالَاتٌ سُودٌ، وَلَكِنْ إِذَا كَانَتِ الْعَرَبُ تُسَمِّي الْأَسْوَدَ أَصْفَرَ لَمْ يَبْقَ إِشْكَالٌ، لِأَنَّ الْقُرْآنَ نَزَلَ بِلُغَتِهِمْ، وَقَدْ نَقَلَ الثِّقَاتُ عَنْهُمْ ذَلِكَ، فَكَانَ مَا فِي الْقُرْآنِ هُنَا وَارِدًا عَلَى هَذَا الِاسْتِعْمَالِ الْعَرَبِيِّ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ لِرُسُلِ اللَّهِ وَآيَاتِهِ هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ أَيْ: لَا يَتَكَلَّمُونَ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: فِي يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَوَاقِفُ، فَفِي بَعْضِهَا يَتَكَلَّمُونَ، وَفِي بَعْضِهَا يُخْتَمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ فَلَا يَتَكَلَّمُونَ، وَقَدْ قَدَّمْنَا الْجَمْعَ بِهَذَا فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ.
Ben derim ki: Bu cevap, sözü söyleyenin itirazını gidermez; zira onun sözü, Kur'ân-ı Kerîm'de burada [kıvılcımların] sarı olarak nitelendirilmesi sebebiyledir. Şayet durum cevap verenin zikrettiği gibi ateşin ve kıvılcımının siyahlaşması şeklinde olsaydı, Allah: “Sanki onlar kara develer gibidir” buyururdu. Fakat Araplar siyaha sarı (asfer) adını veriyorsa ortada bir müşkil kalmaz; zira Kur'an onların diliyle inmiştir ve güvenilir âlimler onlardan bunu nakletmiştir. Dolayısıyla Kur'an'daki bu ifade, Arapların bu kullanımına uygun olarak gelmiştir. { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!”; Allah'ın elçilerini ve ayetlerini [yalanlayanların]. { هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ } “Bu, konuşamayacakları gündür.” Yani konuşmazlar. Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dedi ki: Kıyamet gününde duraklar vardır; bazısında konuşurlar, bazısında ise ağızları mühürlenir de konuşamazlar. Biz bunu birden fazla yerde bu şekilde telif etmiştik.
18609. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ هَذَا إِشَارَةٌ إِلَى وَقْتِ دُخُولِهِمُ النَّارَ وَهُمْ عِنْدَ ذَلِكَ لَا يَنْطِقُونَ لِأَنَّ مَوَاقِفَ السُّؤَالِ وَالْحِسَابِ قَدِ انْقَضَتْ. وَقَالَ الْحَسَنُ: لَا يَنْطِقُونَ بِحُجَّةٍ وَإِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِرَفْعِ «يَوْمٌ» عَلَى أَنَّهُ خبر لاسم
Bir görüşe göre: Bu, onların ateşe giriş vaktine işarettir; zira sual ve hesap durakları sona erdiğinden onlar o vakitte konuşmazlar. Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: Konuşsalar bile bir delil öne sürerek konuşamazlar. Cumhûr, işaret isminin haberi (yüklemi) olmak üzere «يَوْمٌ» kelimesini merfu olarak okumuştur.
18610. Metin
الْإِشَارَةِ. وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ وَالْأَعْرَجُ وَالْأَعْمَشُ وَأَبُو حَيْوَةَ وَعَاصِمٌ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِالْفَتْحِ عَلَى الْبِنَاءِ لِإِضَافَتِهِ إِلَى الْفِعْلِ، وَمَحَلُّهُ الرَّفْعُ عَلَى الْخَبَرِيَّةِ، وَقِيلَ: هُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى الظَّرْفِيَّةِ، وَالْإِشَارَةُ بِهَذَا إِلَى مَا تَقَدَّمَ مِنَ الْوَعِيدِ كَأَنَّهُ قِيلَ: هَذَا الْعِقَابُ الْمَذْكُورُ كَائِنٌ يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ قَرَأَ الْجُمْهُورُ:
Zeyd b. Ali, A‘rec, A‘meş, Ebû Hayve ve kendisinden gelen bir rivayette Âsım ise fiile muzâf olmasından ötürü mebni kılınarak fetha ile okumuştur; mahalli haber (yüklem) olması sebebiyle merfudur. Bir görüşe göre de zarf olarak mensuptur. "Bu" ifadesiyle işaret edilen şey, daha önce geçen tehdittir; sanki şöyle denilmiştir: Bu zikredilen ceza, konuşamayacakları gün vuku bulacaktır. { وَلا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ } “Kendilerine izin de verilmez ki özür dilesinler.” Cumhûr okumuştur:
18611. Metin
«يُؤْذَنُ» عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ، وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ: «وَلَا يَأْذَنُ» عَلَى الْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ، أَيْ: لَا يَأْذَنُ اللَّهُ لَهُمْ، أَيْ: لَا يَكُونُ لَهُمْ إِذْنٌ مِنَ اللَّهِ فَيَكُونُ لَهُمُ اعْتِذَارٌ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُجْعَلَ الِاعْتِذَارَ مُسَبَّبًا عَنِ الْإِذْنِ كَمَا لَوْ نُصِبَ.
Meçhul bina (edilgen çatı) ile «يُؤْذَنُ» şeklinde. Zeyd b. Ali ise malum bina (etken çatı) ile «وَلَا يَأْذَنُ» şeklinde okumuştur; yani: Allah onlara izin vermez; yani mansup olsaydı yapılacağı gibi özür dilemek izne müsebbep kılınmaksızın [demektir ki], onlara Allah'tan bir izin olmaz ve böylece özür dilemeleri de bulunmaz.
18612. Metin
قَالَ الْفَرَّاءُ: الْفَاءُ فِي فَيَعْتَذِرُونَ نَسَقٌ عَلَى يُؤْذَنُ وَأُجِيزَ ذَلِكَ لِأَنَّ أَوَاخِرَ الْكَلَامِ بِالنُّونِ، وَلَوْ قَالَ فَيَعْتَذِرُوا لَمْ يُوَافِقِ الْآيَاتِ، وَقَدْ قَالَ: لَا يُقْضى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا «١» بِالنُّصْبِ، وَالْكُلُّ صَوَابٌ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ بِمَا دَعَتْهُمْ إِلَيْهِ الرُّسُلُ وَأَنْذَرَتْهُمْ عَاقِبَتُهُ هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْناكُمْ وَالْأَوَّلِينَ أَيْ: وَيُقَالُ لَهُمْ: هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي يُفْصَلُ فِيهِ بَيْنَ الْخَلَائِقِ وَيَتَمَيَّزُ فِيهِ الْحَقُّ مِنَ الْبَاطِلِ، وَالْخِطَابُ فِي جَمَعْنَاكُمْ لِلْكَفَّارِ فِي زَمَنِ نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ ﷺ، وَالْمُرَادُ بِالْأَوَّلِينَ كُفَّارُ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ فَإِنْ كانَ لَكُمْ كَيْدٌ أَيْ: إِنْ قَدَرْتُمْ عَلَى كَيْدٍ الْآنَ فَكِيدُونِ وَهَذَا تَقْرِيعٌ وَتَوْبِيخٌ لَهُمْ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَقُولُ إِنْ كَانَ لَكُمْ حِيلَةٌ فَاحْتَالُوا لِأَنْفُسِكُمْ، وَقِيلَ الْمَعْنَى: فَإِنْ قَدَرْتُمْ عَلَى حَرْبٍ فَحَارِبُونِ، وَقِيلَ: إِنَّ هَذَا مِنْ قَوْلِ النَّبِيِّ ﷺ، فَيَكُونُ كَقَوْلِ هُودٍ:
Ferrâ şöyle demiştir: { فَيَعْتَذِرُونَ } kavlindeki fâ harfi, { يُؤْذَنُ } kelimesi üzerine matuftur; son kelimeler nûn ile bittiği için buna cevaz verilmiştir. Şayet { فَيَعْتَذِرُوا } deseydi ayetlerin sonuna uymazdı. Nitekim [başka bir ayette] nasb ile: { لَا يُقْضى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا } “Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler” «١» buyurmuştur; hepsi de doğrudur. { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!”; elçilerin kendilerini davet ettiği ve akıbeti konusunda uyardığı şeyleri [yalanlayanların]. { هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْناكُمْ وَالْأَوَّلِينَ } “Bu, hüküm günüdür. Sizi de öncekileri de topladık.” Yani onlara şöyle denir: Bu, yaratılanlar arasında hükmün verileceği ve hakkın batıldan ayırt edileceği hüküm günüdür. { جَمَعْنَاكُمْ } “Sizi topladık” hitabı Peygamberimiz Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem] zamanındaki kâfirlere yöneliktir; öncekilerden kasat ise geçmiş ümmetlerin kâfirleridir. { فَإِنْ كانَ لَكُمْ كَيْدٌ } “Eğer bir tuzağınız varsa”, yani şu an bir tuzak kurmaya gücünüz yetiyorsa, { فَكِيدُونِ } “bana tuzak kurun!” Bu, onlara yönelik bir azarlama ve kınamadır. Mukâtil şöyle demiştir: [Allah] şöyle buyurur: “Eğer bir çareniz varsa kendiniz için bir çare bulun!” Bir görüşe göre anlam şudur: “Eğer savaşa gücünüz yetiyorsa benimle savaşın!” Bir görüşe göre de bu, Peygamber’in [sallallâhu aleyhi ve sellem] sözüdür; bu takdirde Hûd'un şu sözü gibi olur:
18613. Metin
فَكِيدُونِي جَمِيعاً ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ «٢» . وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ لأنه قد ظَهَرَ لَهُمْ عَجُزُهُمْ وَبُطْلَانُ مَا كَانُوا عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ الْمُؤْمِنِينَ فَقَالَ: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ أَيْ: فِي ظِلَالِ الْأَشْجَارِ وَظِلَالِ الْقُصُورِ، لَا كَالظِّلِّ الَّذِي لِلْكُفَّارِ مِنَ الدُّخَانِ، أَوْ مِنَ النَّارِ كَمَا تَقَدَّمَ. قَالَ مُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: الْمُرَادُ بِالْمُتَّقِينَ الَّذِينَ يَتَّقُونَ الشِّرْكَ بِاللَّهِ لِأَنَّ السُّورَةَ مِنْ أَوَّلِهَا إِلَى آخِرِهَا فِي تَقْرِيعِ الْكُفَّارِ عَلَى كُفْرِهِمْ. قَالَ الرَّازِّيُّ: فَيَجِبُ أَنْ تَكُونَ هَذِهِ الْآيَةُ مَذْكُورَةً لِهَذَا الْغَرَضِ وَإِلَّا لَتَفَكَّكَتِ السُّورَةُ فِي نَظْمِهَا وَتَرْتِيبِهَا وَإِنَّمَا يَتِمُّ النَّظْمُ بِأَنْ يَكُونَ الْوَعْدُ لِلْمُؤْمِنِينَ بِسَبَبِ إِيمَانِهِمْ، فَأَمَّا جَعْلُهُ سَبَبًا لِلطَّاعَةِ فَلَا يَلِيقُ بِالنَّظْمِ كَذَا قَالَ. وَالْمُرَادُ بِالْعُيُونِ الْأَنْهَارُ، وَبِالْفَوَاكِهِ مَا يَتَفَكَّهُ بِهِ مِمَّا تَطْلُبُهُ أَنْفُسُهُمْ وَتَسْتَدْعِيهِ شَهَوَاتُهُمْ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ أَيْ:
{ فَكِيدُونِي جَمِيعاً ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ } “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, sonra bana hiç mühlet de vermeyin!” «٢» { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!”; zira onların acziyetleri ve dünyada üzerinde bulundukları şeyin batıllığı kendilerine aşikâr olmuştur. Sonra Yüce Allah müminleri zikrederek şöyle buyurdu: { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلالٍ وَعُيُونٍ } “Şüphesiz takva sahipleri gölgeler ve pınarlar içindedirler.” Yani ağaçların ve köşklerin gölgelerindedirler; daha önce geçtiği gibi kâfirlere ait olan dumandan veya ateşten gölge gibi değil. Mukâtil ve Kelbî şöyle demiştir: Takva sahiplerinden kasat, Allah'a şirk koşmaktan sakınanlardır; zira sure baştan sona kâfirlerin inkârları yüzünden azarlanması hakkındadır. Râzî şöyle demiştir: Dolayısıyla bu ayetin bu gaye için zikredilmiş olması gerekir, aksi takdirde surenin nazmı ve tertibi çözülürdü. Nazım ancak müminlere vaadin imanları sebebiyle olmasıyla tamamlanır; itaatin sebebi kılınmasına gelince bu, nazma uygun düşmez. [Râzî] böyle demiştir. Pınarlardan (el-uyûn) kasat nehirler; meyvelerden (el-fevâkih) kasat ise canlarının çektiği ve arzularının istediği, keyifle yedikleri şeylerdir. { كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “İşlediklerinize karşılık afiyetle yiyin için!” Yani:
18614. Metin
يُقَالُ لَهُمْ ذَلِكَ، فَالْجُمْلَةُ مُقَدَّرَةٌ بِالْقَوْلِ، وَهِيَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ الْمُتَّقِينَ، وَالْبَاءُ لِلسَّبَبِيَّةِ:
Onlara böyle denir; dolayısıyla cümle sözün takdiri iledir ve müttakîlerin zamirinden hâl olarak nasb mahallindedir. Bâ harfi ise sebebiyet içindir:
18615. Metin
أَيْ بِسَبَبِ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَهُ فِي الدُّنْيَا مِنَ الْأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ إِنَّا كَذلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ أَيْ: مِثْلَ ذَلِكَ الْجَزَاءِ الْعَظِيمِ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ فِي أَعْمَالِهِمْ، قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «فِي ظِلَالٍ» . وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَالزُّهْرِيُّ وَطَلْحَةُ وَالْأَعْرَجُ «فِي ظُلُلٍ» جَمْعُ ظُلَّةٍ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ حَيْثُ صَارُوا فِي شَقَاءٍ عَظِيمٍ، وَصَارَ الْمُؤْمِنُونَ فِي نَعِيمٍ مُقِيمٍ كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ الْجُمْلَةُ بِتَقْدِيرِ الْقَوْلِ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ:
Yani dünyada işlediğiniz salih ameller sebebiyle [böyle denir]. { إِنَّا كَذلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ } “Şüphesiz biz, güzel davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.” Yani amellerinde güzel davrananları işte bu büyük mükâfat gibi mükâfatlandırırız. Cumhûr: «فِي ظِلَالٍ» şeklinde okumuştur. A‘meş, Zührî, Talha ve A‘rec ise zulle (ظُلَّةٍ) kelimesinin çoğulu olarak «فِي ظُلُلٍ» şeklinde okumuştur. { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!”; çünkü kendileri büyük bir bedbahtlık içinde kalmış, müminler ise ebedî bir nimet içinde bulunmuşlardır. { كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ } “Yiyin, birazcık faydalanın; şüphesiz siz suçlularsınız!” Cümle, sözün takdiri ile yalanlayanlardan hâl olarak nasb mahallindedir:
18616. Metin
أَيِ الْوَيْلُ ثَابِتٌ لَهُمْ فِي حَالِ ما يقال لهم ذلك تذكيرا لَهُمْ بِحَالِهِمْ فِي الدُّنْيَا، أَوْ يُقَالُ لَهُمْ هَذَا فِي الدُّنْيَا، وَالْمُجْرِمُونَ:
Yani dünyadaki hâlleri kendilerine hatırlatılarak bu sözün söylendiği anda helak (veyl) onlar için sabittir yahut bu söz kendilerine dünyada söylenir. Mücrimler (الْمُجْرِمُونَ) ise:
18617. Metin
الْمُشْرِكُونَ بِاللَّهِ، وَهَذَا وَإِنْ كَانَ فِي اللَّفْظِ أَمْرًا فَهُوَ فِي الْمَعْنَى تَهْدِيدٌ وَزَجْرٌ عَظِيمٌ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ كَرَّرَهُ لِزِيَادَةِ التَّوْبِيخِ وَالتَّقْرِيعِ وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ أَيْ: وَإِذَا أُمِرُوا بِالصَّلَاةِ لا يصلون.
Allah'a ortak koşanlardır. Bu [ifade], lafız bakımından bir emir olsa da mana bakımından büyük bir tehdit1 ve caydırmadır (azarlamadır).2 { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!” [Ayetini], kınama ve azarlamayı artırmak için tekrarlamıştır. { وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ } “Onlara: ‘Rükû edin’ denildiği zaman rükû etmezler.” Yani kendilerine namaz kılmaları emredildiğinde namaz kılmazlar.
18618. Metin
قَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي ثَقِيفٍ امْتَنَعُوا مِنَ الصَّلَاةِ بَعْدَ أَنْ أَمَرَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ بِهَا فَقَالُوا: لَا نَنْحَنِي فَإِنَّهَا مَسَبَّةٌ عَلَيْنَا، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «لَا خَيْرَ فِي دِينٍ لَيْسَ فِيهِ رُكُوعٌ وَلَا سُجُودٌ» . وَقِيلَ: إِنَّمَا يُقَالُ لَهُمْ ذَلِكَ فِي الْآخِرَةِ حِينَ يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ. وَقِيلَ: الْمَعْنِيُّ بِالرُّكُوعِ: الطَّاعَةُ وَالْخُشُوعُ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ بِأَوَامِرِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ وَنَوَاهِيهِ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ أَيْ: فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ الْقُرْآنِ يُصَدِّقُونَ إِذَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «يُؤْمِنُونَ» بِالتَّحْتِيَّةِ عَلَى الْغَيْبَةِ. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ، وَيَعْقُوبُ: بِالْفَوْقِيَّةِ عَلَى الْخِطَابِ.
Mukâtil şöyle demiştir: Bu ayet, Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] kendilerine namaz kılmalarını emrettikten sonra namazdan kaçınarak: “Biz eğilmeyiz, çünkü bu bizim için bir utançtır (ayıptır)” diyen Sakîf kabilesi hakkında inmiştir. Bunun üzerine Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: «İçinde rükû ve secde olmayan bir dinde hayır yoktur.» Bir görüşe göre: Onlara bu söz ahirette, secdeye çağrılıp da güç yetiremedikleri zaman söylenir. Bir görüşe göre de rükû ile kastedilen itaat ve huşûdur. { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay hâline!”; Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını [yalanlayanların]. { فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ } “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” Yani ona (Kur'an'a) inanmadıktan sonra Kur'an'dan başka hangi söze inanıp tasdik edecekler? Cumhûr, gaip sigası olarak iki noktalı alt harfle (yâ ile) «يُؤْمِنُونَ» şeklinde okumuştur. İbn Âmir kendisinden gelen bir rivayette ve Ya‘kūb ise muhatap sigası olarak iki noktalı üst harfle (tâ ile) [«تُؤْمِنُونَ» şeklinde] okumuştur.
18619. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ قَالَ: كَالْقَصْرِ الْعَظِيمِ، وقوله: جِمالَتٌ صُفْرٌ قَالَ: قِطَعُ النُّحَاسِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَهَنَّادٌ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَالْبُخَارِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْحَاكِمُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طريق عبد الرّحمن بن عباس قَالَ: سَمِعْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ يَسْأَلُ عَنْ قَوْلِهِ: إِنَّها تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ قَالَ: كُنَّا نَرْفَعُ الْخَشَبَ بِقَدْرِ ثَلَاثَةِ أَذْرُعٍ أَوْ أَقَلَّ، فَنَرْفَعُهُ لِلشِّتَاءِ فَنُسَمِّيهِ الْقَصْرَ. قَالَ: وَسَمِعَتْهُ يَسْأَلُ عَنْ قوله: جِمالَتٌ صُفْرٌ قَالَ: حِبَالُ السُّفُنِ يُجْمَعُ بَعْضُهَا إِلَى بعض حتى يكون كَأَوْسَاطِ الرِّجَالِ. وَلَفْظُ الْبُخَارِيِّ: كُنَّا نَعْمِدُ إِلَى الْخَشَبَةِ ثَلَاثَةَ أَذْرُعٍ وَفَوْقَ ذَلِكَ فَنَرْفَعُهُ لِلشِّتَاءِ فنسميه القصر كَأَنَّهُ جِمالَتٌ صُفْرٌ حِبَالُ السُّفُنِ تُجْمَعُ حَتَّى تَكُونَ كَأَوْسَاطِ الرِّجَالِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَنَّهُ قَرَأَ: «كَالْقَصَرِ» بِفَتْحِ الْقَافِ وَالصَّادِ. وَقَالَ: قَصَرُ النَّخْلِ: يَعْنِي الْأَعْنَاقَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: كَانَتِ الْعَرَبُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ تَقُولُ: أَقْصِرُوا لَنَا الْحَطَبَ، فَيُقْطَعُ عَلَى قَدْرِ الذِّرَاعِ وَالذِّرَاعَيْنَ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ قَالَ: إِنَّهَا لَيْسَتْ كَالشَّجَرِ وَالْجِبَالِ، وَلَكِنَّهَا مِثْلُ الْمَدَائِنِ وَالْحُصُونِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: كَالْقَصْرِ قَالَ: هُوَ الْقَصْرُ، وفي قوله: جِمالَتٌ صُفْرٌ قَالَ: الْإِبِلُ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ مِنْ طريق عكرمة قال: سأل نافع ابن الْأَزْرَقِ ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ قَوْلِهِ: هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ فَلا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْساً «١» وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ «٢» وهاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ «٣» فَقَالَ لَهُ: وَيْحَكَ هَلْ سَأَلْتَ عَنْ هذا أحد قَبْلِي؟ قَالَ لَا، قَالَ: أَمَا إِنَّكَ لَوْ كُنْتَ سَأَلْتَ هَلَكْتَ، أَلَيْسَ قَالَ اللَّهِ: وَإِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ «٤» قَالَ: بَلَى، قَالَ: فَإِنَّ لِكُلِّ مِقْدَارِ يَوْمٍ مِنْ هَذِهِ الْأَيَّامِ لَوْنًا مِنَ الْأَلْوَانِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ يَقُولُ: يُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ مِنْ أَجْلِ أَنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا يَسْجُدُونَ لِلَّهِ فِي الدُّنْيَا.
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ } “Saray gibi kıvılcım[lar]...” kavli hakkında: “Büyük saray gibi” demiş; { جِمالَتٌ صُفْرٌ } “Sarı develer...” kavli hakkında da: “Bakır parçalarıdır” demiştir. Abdürrezzâk, el-Firyâbî, Hennâd, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, Hâkim ve İbn Merdûye'nin Abdurrahman b. Abbâs yoluyla rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: İbn Abbâs'a { إِنَّها تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ } “Şüphesiz o, saray gibi kıvılcım saçar” ayetinin sorulduğunu işittim; o şöyle dedi: “Biz üç zira veya daha az miktardaki kütükleri kış için istifler ve buna 'el-kasr' derdik.” [Ravi] dedi ki: Yine ona { جِمالَتٌ صُفْرٌ } “Sarı develer...” kavlinin sorulduğunu işittim; o: “Birbirine eklenip adam beli kalınlığına ulaşan gemi halatlarıdır” dedi. Buhârî'nin lafzı şöyledir: “Biz üç zira ve üzeri miktardaki kütükleri kış için istiflerdik ve ona 'el-kasr' derdik. { كَأَنَّهُ جِمالَتٌ صُفْرٌ } “Sanki onlar sarı develerdir” [ifadesi ise] adam beli kalınlığına ulaşacak şekilde birbirine eklenen gemi halatlarıdır.” İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir'in ondan [İbn Abbâs'tan] rivayet ettiğine göre o, [lafzı] kaf ve sad harflerinin fethasıyla «كَالْقَصَرِ» şeklinde okumuş ve: “Hurma ağaçlarının 'kasar'ı; yani gövdeleri/boyunlarıdır” demiştir. İbn Merdûye'nin yine ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Câhiliye döneminde Araplar: “Bize odunları kısaltın” derlerdi ve odunlar bir veya iki zira ölçüsünde kesilirdi. Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Mu'cemü'l-Evsat'ta Taberânî'nin İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o, { تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ } “Saray gibi kıvılcım saçar” kavli hakkında: “Onlar ağaçlar ve dağlar gibi değil; şehirler ve kaleler gibidir” demiştir. Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { كَالْقَصْرِ } kavli hakkında: “O, bildiğimiz saraydır”; { جِمالَتٌ صُفْرٌ } kavli hakkında da: “Develerdir” demiştir. Hâkim'in rivayet edip sahih olduğunu belirttiğine göre İkrime şöyle demiştir: Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a { هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ } “Bu, konuşamayacakları gündür” ayeti ile { فَلا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْساً } “Fısıltıdan başka bir şey işitemezsin”1, { وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ } “Birbirlerine dönüp sorarlar”2 ve { هاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ } “Alın, kitabımı okuyun!”3 ayetlerini sordu. Bunun üzerine İbn Abbâs ona: “Yazıklar olsun sana! Benden önce bu konuyu birine sordun mu?” dedi. Nâfi': “Hayır” dedi. İbn Abbâs: “Bilesin ki, eğer sormuş olsaydın helak olurdun. Allah: { وَإِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ } “Şüphesiz Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir”4 buyurmadı mı?” dedi. Nâfi': “Evet” cevabını verdi. İbn Abbâs: “İşte bu günlerin her bir miktarının kendine has bir hâli/aşaması vardır” dedi. İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { وَإِذا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ } “Onlara: 'Rükû edin' denildiği zaman rükû etmezler” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Kıyamet gününde secdeye davet edilirler; fakat dünyada Allah için secde etmediklerinden dolayı [buna] güç yetiremezler.”