18621. Metin
وَهِيَ مَكِّيَّةٌ عِنْدَ الْجَمِيعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضَّرِيسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ عَمَّ يَتَساءَلُونَ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ.
Bu [sûre], herkesin ittifakıyla Mekkîdir. İbnü'd-Durays, en-Nehhâs, İbn Merdûye ve el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «'Amme yetesâelûn' Mekke'de indi.» İbn Merdûye, İbnü'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir.
18622. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18623. Metin
[سورة النبإ (٧٨) : الآيات ١ الى ٣٠]
[Nebe Sûresi (78): Âyetler 1-30]
18624. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18625. Metin
عَمَّ يَتَساءَلُونَ (١) عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ (٢) الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ (٣) كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٤)
{ عَمَّ يَتَساءَلُونَ (١) عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ (٢) الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ (٣) كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٤) } “(1) Birbirlerine neyi sorup duruyorlar? (2) O büyük haberi mi? (3) Ki onlar onda anlaşmazlık içindedirler. (4) Hayır! Yakında bilecekler.”
18626. Metin
ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٥) أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً (٦) وَالْجِبالَ أَوْتاداً (٧) وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً (٨) وَجَعَلْنا نَوْمَكُمْ سُباتاً (٩)
{ ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ (٥) أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً (٦) وَالْجِبالَ أَوْتاداً (٧) وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً (٨) وَجَعَلْنا نَوْمَكُمْ سُباتاً (٩) } “(5) Sonra yine hayır! Yakında bilecekler. (6) Biz yeryüzünü bir beşik/döşek kılmadık mı? (7) Dağları da birer kazık? (8) Sizi çift çift yarattık. (9) Uykunuzu bir dinlenme kıldık.”
18627. Metin
وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِباساً (١٠) وَجَعَلْنَا النَّهارَ مَعاشاً (١١) وَبَنَيْنا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِداداً (١٢) وَجَعَلْنا سِراجاً وَهَّاجاً (١٣) وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً (١٤)
{ وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِباساً (١٠) وَجَعَلْنَا النَّهارَ مَعاشاً (١١) وَبَنَيْنا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِداداً (١٢) وَجَعَلْنا سِراجاً وَهَّاجاً (١٣) وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً (١٤) } “(10) Geceyi bir örtü kıldık. (11) Gündüzü de bir geçim vakti yaptık. (12) Üstünüze yedi sağlam [gök] kurduk. (13) Parıl parıl parıldayan bir kandil (güneş) astık. (14) Ve sıkışan bulutlardan şarıl şarıl su indirdik;”
18628. Metin
لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَباتاً (١٥) وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً (١٦) إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً (١٧) يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْواجاً (١٨) وَفُتِحَتِ السَّماءُ فَكانَتْ أَبْواباً (١٩)
{ لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَباتاً (١٥) وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً (١٦) إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً (١٧) يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْواجاً (١٨) وَفُتِحَتِ السَّماءُ فَكانَتْ أَبْواباً (١٩) } “(15) Onunla dane ve bitki çıkaralım diye, (16) Ve sarmaş dolaş olmuş bahçeler. (17) Şüphesiz o hüküm ve ayrım günü belirlenmiş bir vakittir. (18) O gün sûra üfürülür de bölük bölük gelirsiniz. (19) Gök açılmış, kapı kapı olmuştur.”
18629. Metin
وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً (٢٠) إِنَّ جَهَنَّمَ كانَتْ مِرْصاداً (٢١) لِلطَّاغِينَ مَآباً (٢٢) لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً (٢٣) لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً (٢٤)
{ وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً (٢٠) إِنَّ جَهَنَّمَ كانَتْ مِرْصاداً (٢١) لِلطَّاغِينَ مَآباً (٢٢) لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً (٢٣) لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً (٢٤) } “(20) Dağlar yürütülmüş, serap haline gelmiştir. (21) Şüphesiz cehennem bir gözetleme yeridir; (22) Azgınlar için bir barınaktır. (23) Orada çağlar boyu kalacaklardır. (24) Orada ne bir serinlik tadacaklar, ne de bir içecek!”
18630. Metin
إِلاَّ حَمِيماً وَغَسَّاقاً (٢٥) جَزاءً وِفاقاً (٢٦) إِنَّهُمْ كانُوا لَا يَرْجُونَ حِساباً (٢٧) وَكَذَّبُوا بِآياتِنا كِذَّاباً (٢٨) وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْناهُ كِتاباً (٢٩)
{ إِلاَّ حَمِيماً وَغَسَّاقاً (٢٥) جَزاءً وِفاقاً (٢٦) إِنَّهُمْ كانُوا لَا يَرْجُونَ حِساباً (٢٧) وَكَذَّبُوا بِآياتِنا كِذَّاباً (٢٨) وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْناهُ كِتاباً (٢٩) } “(25) Ancak kaynar bir su ve irin tadarlar. (26) [Yaptıklarına] tam uygun bir karşılık olarak! (27) Çünkü onlar bir hesap [günü] ummuyorlardı. (28) Âyetlerimizi alabildiğine yalanlamışlardı. (29) Oysa biz her şeyi yazıyla tespit edip saymıştık.”
18631. Metin
فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلاَّ عَذاباً (٣٠)
{ فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلاَّ عَذاباً (٣٠) } “(30) Artık tadın! Size azaptan başka bir şey artırmayacağız.”
18632. Metin
قَوْلُهُ: عَمَّ يَتَساءَلُونَ أَصْلُهُ عَنْ مَا فَأُدْغِمَتِ النُّونُ فِي الْمِيمِ لِأَنَّ الْمِيمَ تَشَارِكُهَا فِي الْغُنَّةِ، كَذَا قَالَ الزَّجَّاجُ، وَحُذِفَتِ الْأَلِفُ لِيَتَمَيَّزَ الْخَبَرُ عَنِ الِاسْتِفْهَامِ، وَكَذَلِكَ فِيمَ وَمِمَّ وَنَحْوَ ذَلِكَ، وَالْمَعْنَى: عَنْ أَيٍّ شَيْءٍ يَسْأَلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «عَمَّ» بِحَذْفِ الْأَلِفِ لِمَا ذَكَرْنَا، وَقَرَأَ أُبَيٌّ وَابْنُ مَسْعُودٍ وَعِكْرِمَةُ وَعِيسَى بِإِثْبَاتِهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ الشاعر:
Yüce Allah'ın { عَمَّ يَتَساءَلُونَ } “Birbirlerine neyi soruyorlar?” buyruğunun aslı 'an mâ' (عَنْ مَا) şeklindedir. Nûn harfi mîm harfine idğam edilmiştir; zira mîm, gunnede onunla ortaktır. ez-Zeccâc böyle demiştir. Haber cümlesinin soru cümlesinden ayırt edilmesi için elif harfi hazfedilmiştir. 'Fîme' (فِيمَ) ve 'mimme' (مِمَّ) ve benzerlerinde de durum böyledir. Anlamı şudur: Birbirlerine ne hakkında soru soruyorlar? Cumhûr, zikrettiğimiz sebepten ötürü elifi hazfederek «'Amme» (عَمَّ) şeklinde okumuştur. Übey, İbn Mes'ûd, İkrime ve Îsâ ise elifi sabit tutarak okumuşlardır. Şairin şu sözü de bundandır:
18633. Metin
علام قَامَ يَشْتُمُنِي لَئِيمٌ ... كَخِنْزِيرٍ تَمَرَّغَ فِي دَمَانِ؟!
Alçak bir kimse neye dayanarak bana sövüp duruyor / Pisliğe bulanmış bir domuz gibi?!
18634. Metin
وَلَكِنَّهُ قَلِيلٌ لَا يَجُوزُ إِلَّا لِلضَّرُورَةِ، وَقَرَأَ الْبَزِّيُّ بِهَاءِ السَّكْتِ عِوَضًا عَنِ الْأَلِفِ، وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ.
Fakat bu [kullanım] azdır ve yalnızca zaruret halinde caiz olur. el-Bezzî, elifin yerine sekt he'si ile okumuştur; bu kıraat İbn Kesîr'den de rivayet edilmiştir.
18635. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: اللَّفْظُ لَفْظُ اسْتِفْهَامٍ، وَالْمَعْنَى تَفْخِيمُ الْقِصَّةِ، كَمَا تَقُولُ: أَيْ شَيْءٌ تُرِيدُ إِذَا عَظَّمَتْ شَأْنَهُ.
ez-Zeccâc şöyle demiştir: Sözün lafzı soru lafzıdır; manası ise olayı yüceltmektir/büyütmektir. Nitekim bir şeyin önemini vurgulamak istediğinde 'Ne istiyorsun?' demen gibi.
18636. Metin
قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: لَمَّا بُعِثَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَأَخْبَرَهُمْ بِتَوْحِيدِ اللَّهِ وَالْبَعْثِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَتَلَا عَلَيْهِمُ الْقُرْآنَ، جَعَلُوا يَتَسَاءَلُونَ بَيْنَهُمْ يَقُولُونَ: مَاذَا جَاءَ بِهِ مُحَمَّدٌ وَمَا الَّذِي أَتَى بِهِ؟ فَأَنْزَلَ اللَّهُ: عَمَّ يَتَساءَلُونَ قَالَ الْفَرَّاءُ: التَّسَاؤُلُ هُوَ أَنْ يَسْأَلَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا كَالتَّقَابُلِ، وَقَدْ يُسْتَعْمَلُ أَيْضًا فِي أَنْ يَتَحَدَّثُوا بِهِ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ
el-Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilip onlara Allah'ın birliğini ve ölümden sonra dirilişi haber verince ve onlara Kur'an'ı okuyunca, aralarında birbirlerine sormaya başlayıp: 'Muhammed ne getirdi, ne ile geldi?' dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: { عَمَّ يَتَساءَلُونَ } “Birbirlerine neyi soruyorlar?” âyetini indirdi. el-Ferrâ şöyle demiştir: 'Tesâül' (تَسَاؤُلُ), karşılıklı durmak (tekābül) gibi, birinin diğerine soru sormasıdır. Bazen aralarında soru sorma olmasa bile bir şeyi konuşup müzakere etmeleri anlamında da kullanılır.
18637. Metin
بَيْنَهُمْ سُؤَالٌ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ- قالَ قائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كانَ لِي قَرِينٌ «١» الْآيَةُ، وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ التَّحَدُّثُ، وَلَفْظُ «مَا» مَوْضُوعٌ لِطَلَبِ حَقَائِقِ الْأَشْيَاءِ، وَذَلِكَ يَقْتَضِي كَوْنَ الْمَطْلُوبِ مَجْهُولًا، فَجَعَلَ الشَّيْءَ الْعَظِيمَ الَّذِي يَعْجَزُ الْعَقْلُ عَنْ أَنْ يُحِيطَ بِكُنْهِهِ كَأَنَّهُ مَجْهُولٌ، وَلِهَذَا جَاءَ سُبْحَانَهُ بِلَفْظِ مَا. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ تَسَاؤُلَهُمْ عَنْ مَاذَا وَبَيَّنَهُ فَقَالَ: عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ فَأَوْرَدَهُ سُبْحَانَهُ أَوَّلًا عَلَى طَرِيقَةِ الِاسْتِفْهَامِ، مُبْهَمًا لِتَتَوَجَّهَ إِلَيْهِ أَذْهَانُهُمْ، وَتَلْتَفِتَ إِلَيْهِ أَفْهَامُهُمْ، ثُمَّ بَيَّنَهُ بِمَا يُفِيدُ تَعْظِيمَهُ وَتَفْخِيمَهُ كَأَنَّهُ قِيلَ:
Nitekim Allah Teâlâ: { فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ يَتَساءَلُونَ - قالَ قائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كانَ لِي قَرِينٌ } “Bunun üzerine birbirlerine dönüp sorarlar / konuşurlar. İçlerinden biri der ki: Benim bir arkadaşım vardı” «١» buyurmuştur. Bu da onun konuşup müzakere etme anlamına geldiğini gösterir. 'Mâ' (ما) lafzı, şeylerin hakikatlerini talep etmek için konulmuştur. Bu da talep edilen şeyin meçhul olmasını gerektirir. Aklın künhünü kavramaktan aciz kaldığı o büyük şeyi sanki meçhulmüş gibi kılmıştır; bu sebeple Yüce Allah 'mâ' lafzıyla hitap etmiştir. Sonra Allah Teâlâ onların neyi sorduklarını zikredip açıklayarak { عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ } “O büyük haberi mi?” buyurmuştur. Yüce Allah zihinlerinin ona yönelmesi ve anlayışlarının ona dikkat kesilmesi için önce bunu soru tarzında kapalı olarak getirmiş, ardından onun büyüklüğünü ve azametini ifade edecek şekilde açıklamıştır. Sanki şöyle denilmiştir:
18638. Metin
عَنْ أَيِّ شَيْءٍ يَتَسَاءَلُونَ هَلْ أَخْبَرَكُمْ بِهِ؟ ثُمَّ قِيلَ: بِطَرِيقِ الْجَوَابِ: «عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ» عَلَى مِنْهَاجِ قَوْلِهِ: لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ «٢» فَالْجَارُّ وَالْمَجْرُورُ مُتَعَلِّقٌ بِالْفِعْلِ الَّذِي قَبْلَهُ، أَوْ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: قَالَ أَكْثَرُ النُّحَاةِ: عَنْ النَّبَإِ الْعَظِيمِ مُتَعَلِّقٌ بِيَتَسَاءَلُونَ الظَّاهِرِ، كَأَنَّهُ قَالَ: لِمَ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ، وَقِيلَ: لَيْسَ بِمُتَعَلِّقٍ بِالْفِعْلِ الْمَذْكُورِ لِأَنَّهُ كَانَ يَلْزَمُ دُخُولُ حَرْفِ الِاسْتِفْهَامِ فَيَكُونُ التَّقْدِيرُ: أَعَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ؟
«Neyi sorup duruyorlar, bunu size haber verdi mi?» Sonra cevap yoluyla: «O büyük haberi» denilmiştir. Bu, Yüce Allah'ın: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ } “Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah'ındır” «٢» buyruğu tarzındadır. Dolayısıyla harf-i cer ve mecrûru, kendisinden önceki fiile veya ona delalet eden bir unsura müteallıktır (bağlıdır). İbn Atıyye şöyle demiştir: Nahivcilerin çoğu, { عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ } ifadesinin zâhir olan 'yetesâelûn' fiiline bağlı olduğunu söylemişlerdir; sanki: 'Niçin o büyük haberi soruyorlar?' denilmiş gibidir. Bir görüşe göre ise zikredilen fiile bağlı değildir; çünkü o takdirde soru harfinin girmesi gerekirdi ve takdiri 'E 'ani'n-nebei'l-'azîm?' (O büyük haberi mi?) şeklinde olurdu.
18639. Metin
فَلَزِمَ أَنْ يَتَعَلَّقَ بِيَتَسَاءَلُونَ آخَرُ مُقَدَّرٌ، وَإِنَّمَا كَانَ ذَلِكَ النَّبَأُ، أَيِ: الْقُرْآنُ، عَظِيمًا لِأَنَّهُ يُنَبِّئُ عَنِ التَّوْحِيدِ وَتَصْدِيقِ الرَّسُولِ وَوُقُوعِ الْبَعْثِ وَالنُّشُورِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: يَعْنِي نَبَأَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَكَذَا قَالَ قَتَادَةُ، وَقَدِ اسْتُدِلَّ عَلَى أَنَّ النَّبَأَ الْعَظِيمَ هُوَ الْقُرْآنُ بِقَوْلِهِ: الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ فَإِنَّهُمُ اخْتَلَفُوا فِي الْقُرْآنِ، فَجَعَلَهُ بَعْضُهُمْ سِحْرًا، وَبَعْضُهُمْ شِعْرًا، وَبَعْضُهُمْ كِهَانَةً، وَبَعْضُهُمْ قَالَ: هُوَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ. وَأَمَّا الْبَعْثُ فَقَدِ اتَّفَقَ الْكُفَّارُ إِذْ ذَاكَ عَلَى إِنْكَارِهِ. وَيُمْكِنُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهُ قَدْ وَقَعَ الِاخْتِلَافُ فِي الْبَعْثِ فِي الْجُمْلَةِ، فَصَدَّقَ بِهِ الْمُؤْمِنُونَ وَكَذَّبَ بِهِ الْكَافِرُونَ، فَقَدْ وَقَعَ الِاخْتِلَافُ فِيهِ مِنْ هَذِهِ الْحَيْثِيَّةِ، وَإِنْ لَمْ يَقَعِ الِاخْتِلَافُ فِيهِ بَيْنَ الْكُفَّارِ أَنْفُسِهِمْ عَلَى التَّسْلِيمِ وَالتَّنَزُّلِ، وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ الْقُرْآنُ قَوْلُهُ سُبْحَانَهُ: قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ- أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ «٣» وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ الْبَعْثُ أَنَّهُ أَكْثَرَ مَا كَانَ يَسْتَنْكِرُهُ الْمُشْرِكُونَ وَتَأْبَاهُ عقولهم السخفية. وَأَيْضًا فَطَوَائِفُ الْكُفَّارِ قَدْ وَقَعَ الِاخْتِلَافُ بَيْنَهُمْ فِي الْبَعْثِ فَأَثْبَتَ النَّصَارَى الْمَعَادَ الرُّوحَانِيَّ، وَأَثْبَتَتْ طَائِفَةٌ مِنَ الْيَهُودِ الْمَعَادَ الْجُسْمَانِيَّ، وَفِي التَّوْرَاةِ التَّصْرِيحُ بِلَفْظِ الْجَنَّةِ بِاللُّغَةِ الْعِبْرَانِيَّةِ بِلَفْظِ «جَنْعِيْذَا» بِجِيمٍ مَفْتُوحَةٍ ثُمَّ نُونٍ سَاكِنَةٍ ثُمَّ عَيْنٍ مَكْسُورَةٍ مُهْمَلَةٍ ثُمَّ تَحْتِيَّةٍ سَاكِنَةٍ ثُمَّ ذَالٍ مُعْجَمَةٍ بَعْدَهَا أَلِفٌ. وَفِي الْإِنْجِيلِ فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةِ التَّصْرِيحُ بِالْمَعَادِ، وَأَنَّهُ يَكُونُ فِيهِ النَّعِيمُ لِلْمُطِيعِينَ وَالْعَذَابُ لِلْعَاصِينَ، وَقَدْ كَانَ بَعْضُ طَوَائِفِ كُفَّارِ الْعَرَبِ يُنْكِرُ الْمَعَادَ كَمَا حَكَى اللَّهُ عنهم بقوله: مَا هِيَ إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا نَمُوتُ وَنَحْيا وَما يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ وَما نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ «٤» وَكَانَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ جَازِمَةٍ بِنَفْيِهِ، بَلْ شَاكَّةٌ فِيهِ، كَمَا حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ بِقَوْلِهِ: إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ «٥» وَمَا حَكَاهُ عَنْهُمْ بِقَوْلِهِ: وَما أَظُنُّ السَّاعَةَ قائِمَةً وَلَئِنْ رُجِعْتُ إِلى رَبِّي إِنَّ لِي عِنْدَهُ لَلْحُسْنى «٦» فَقَدْ حَصَلَ الِاخْتِلَافُ بَيْنَ طَوَائِفِ الْكُفْرِ عَلَى هَذِهِ الصِّفَةِ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ الضَّمِيرَ فِي قَوْلِهِ: يَتَسَاءَلُونَ يَرْجِعُ إِلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْكُفَّارِ لِأَنَّهُمْ جَمِيعًا كَانُوا يَتَسَاءَلُونَ عَنْهُ، فَأَمَّا الْمُسْلِمُ فَيَزْدَادُ يقينا واستعدادا وبصيرة في دينه، وأما
[Dolayısıyla] takdir edilen başka bir 'yeteseelûn' fiiline müteallık olması gerekmiştir. Bu haberin, yani Kur'an'ın "büyük" olması ise tevhidden, Resûl'ün tasdik edilmesinden, ba's ve nüşûrun (öldükten sonra dirilip toplanmanın) vuku bulacağından haber vermesindendir. ed-Dahhâk: "Kıyamet gününün haberi demektir" demiştir; Katâde de böyle demiştir. Büyük haberin Kur'an olduğuna { الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ } “Hakkında anlaşmazlığa düştükleri [o büyük haber]” ayetiyle delil getirilmiştir; çünkü onlar Kur'an hakkında ihtilafa düşmüşler; bir kısmı onu büyü, bir kısmı şiir, bir kısmı kehanet saymış, bir kısmı da: "O, öncekilerin masallarıdır" demiştir. Ba'se gelince; kâfirler o vakit onu inkâr etme hususunda ittifak halindeydiler. Şöyle de denilebilir: Genel olarak ba's hakkında ihtilaf vuku bulmuştur; zira müminler onu tasdik etmiş, kâfirler ise yalanlamıştır. Kâfirlerin kendi aralarında -teslim ve tenzül yoluyla kabul edilse bile- bir ihtilaf bulunmasa da bu açıdan onda bir ihtilaf gerçekleşmiştir. Onun Kur'an olduğuna delalet eden hususlardan biri de Yüce Allah'ın: { قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ - أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ } “De ki: O, büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz”3 buyruğudur. Onun ba's olduğuna delalet eden husus ise müşriklerin en çok inkâr ettiği ve kıt akıllarının kabulden en çok kaçındığı şey olmasıdır. Ayrıca kâfir fırkalar arasında da ba's konusunda ihtilaf vuku bulmuştur; nitekim Hristiyanlar ruhanî dirilişi (el-meâde'r-rûhânî), Yahudilerden bir fırka ise cismanî dirilişi (el-meâde'l-cismânî) kabul etmiştir. Tevrat'ta cennet lafzı, İbranice lafzıyla açıkça 'Cen'îzâ' (cîm'in fethası, sâkin nûn, noktasız ayın'ın kesresi, sâkin yâ ve ardından gelen elifli noktalı zâl ile) şeklinde yer almaktadır. İncil'de de birçok yerde ahiretin (meâd) gerçekleşeceği, orada itaat edenlere nimet, isyan edenlere ise azap olacağı açıkça ifade edilmektedir. Arap kâfirlerinin bazı fırkaları ise Allah'ın onlardan naklettiği şu buyruğunda olduğu gibi dirilişi inkâr ediyordu: { مَا هِيَ إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا نَمُوتُ وَنَحْيا وَما يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ وَما نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ } “[Onlar dediler ki:] Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Biz diriltilecek de değiliz”4 Onlardan bir grup da dirilişi kesin olarak nefyetmemekle birlikte bu hususta şüphe içindeydi; nitekim Allah onların bu durumunu: { إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ } “Biz sadece bir zanda bulunuyoruz, kesin bir bilgiye sahip değiliz”5 ve yine onlardan naklen: { وَما أَظُنُّ السَّاعَةَ قائِمَةً وَلَئِنْ رُجِعْتُ إِلى رَبِّي إِنَّ لِي عِنْدَهُ لَلْحُسْنى } “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem şüphesiz O'nun katında benim için daha güzeli vardır”6 buyruklarıyla haber vermiştir. Böylece küfür fırkaları arasında bu minval üzere bir ihtilaf meydana gelmiştir. { يَتَسَاءَلُونَ } fiilindeki zamirin hem müminlere hem de kâfirlere râci olduğu da söylenmiştir; zira onların hepsi bunu sorup duruyordu. Müslümana gelince, o [bu sayede] yakînini, hazırlığını ve dinindeki basiretini artırıyordu; kâfir ise...
18640. Metin
الْكَافِرُ فَاسْتِهْزَاءً وَسُخْرِيَةً. قَالَ الرَّازِّيُّ: وَيُحْتَمَلُ أَنَّهُمْ يَسْأَلُونَ الرَّسُولَ وَيَقُولُونَ: مَا هَذَا الَّذِي يَعِدُنَا بِهِ مِنْ أَمْرِ الْآخِرَةِ، وَالْمَوْصُولُ فِي مَحَلِّ جَرِّ صِفَةٍ لِلنَّبَإِ بَعْدَ وَصْفِهِ بِكَوْنِهِ عَظِيمًا، فهو متّصف بِوُقُوعِ الِاخْتِلَافِ فِيهِ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ رَدْعٌ لَهُمْ وَزَجْرٌ، وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُخْتَلِفِينَ فِيهِ هُمُ الْكُفَّارُ، وَبِهِ يَنْدَفِعُ مَا قِيلَ إِنَّ الْخِلَافَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ، فَإِنَّهُ إِنَّمَا يَتَوَجَّهُ الرَّدْعُ وَالْوَعِيدُ إِلَى الْكُفَّارِ فَقَطْ، وَقِيلَ: «كَلَّا» بِمَعْنَى حَقًّا، ثُمَّ كَرَّرَ الرَّدْعُ وَالزَّجْرُ فَقَالَ: ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ لِلْمُبَالَغَةِ فِي التَّأْكِيدِ وَالتَّشْدِيدِ فِي الْوَعِيدِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِالْيَاءِ التَّحْتِيَّةِ فِي الْفِعْلَيْنِ عَلَى الْغَيْبَةِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَابْنُ دِينَارٍ وَابْنُ عَامِرٍ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِالْفَوْقِيَّةِ عَلَى الْخِطَابِ.
Kâfir ise alay etmek ve eğlenmek için soruyordu. er-Râzî şöyle demiştir: Onların Resûl'e sorup: 'Bize vaad ettiği bu ahiret işi de nedir?' demiş olmaları da muhtemeldir. İsm-i mevsûl (الَّذِي), büyük olmakla nitelendirilmesinin ardından 'haber' kelimesinin cer mahallinde sıfatıdır; yani hakkında ihtilafın vuku bulmasıyla nitelenmiştir. { كَلَّا سَيَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bilecekler” ifadesi onlar için bir caydırma ve azarlamadır. Bu da hakkında ihtilaf edenlerin bizzat kâfirler olduğunu gösterir ve ihtilafın müminlerle aralarında olduğu yönündeki görüşü çürütür; zira caydırma ve tehdit yalnızca kâfirlere yöneliktir. Bir görüşe göre 'kellâ' (كَلَّا), 'gerçekten/şüphesiz' (hakkān) anlamındadır. Sonra caydırma ve azarlamayı pekiştirip tehdidi şiddetlendirmek amacıyla tekrar ederek { ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ } “Sonra yine hayır! Yakında bilecekler” buyurmuştur. Cumhûr, gaip sîgasıyla her iki fiili de ye ile okumuştur. el-Hasan, Ebu'l-Âliye, İbn Dînâr ve kendisinden gelen bir rivayette İbn Âmir ise muhatap sîgasıyla te ile okumuşlardır.
18641. Metin
وَقَرَأَ الضَّحَّاكُ الْأَوَّلُ بِالْفَوْقِيَّةِ وَالثَّانِي بِالتَّحْتِيَّةِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: أَيْضًا كَلَّا سَيَعْلَمُونَ يَعْنِي الْكَافِرِينَ عَاقِبَةَ تَكْذِيبِهِمْ ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ يَعْنِي الْمُؤْمِنِينَ عَاقِبَةَ تَصْدِيقِهِمْ، وَقِيلَ: بِالْعَكْسِ، وَقِيلَ: هُوَ وَعِيدٌ بَعْدَهُ وَعِيدٌ، وَقِيلَ: الْمَعْنَى كَلَّا سَيَعْلَمُونَ عِنْدَ النَّزْعِ، ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ عِنْدَ الْبَعْثِ. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ بَدِيعَ صُنْعِهِ وَعَظِيمَ قُدْرَتِهِ لِيَعْرِفُوا تَوْحِيدَهُ وَيُؤْمِنُوا بِمَا جَاءَ بِهِ رَسُولُهُ فَقَالَ: أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً- وَالْجِبالَ أَوْتاداً أي: قدرتنا على هذا الْأُمُورِ الْمَذْكُورَةِ أَعْظَمُ مِنْ قُدْرَتِنَا عَلَى الْإِعَادَةِ بِالْبَعْثِ. وَالْمِهَادُ: الْوِطَاءُ وَالْفِرَاشُ كَمَا فِي قَوْلِهِ: الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِراشاً «١» قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «مِهَادًا» وَقَرَأَ مُجَاهِدٌ وَعِيسَى وَبَعْضُ الْكُوفِيِّينَ «مَهْدًا» وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا كَالْمَهْدِ لِلصَّبِيِّ وَهُوَ مَا يُمَهَّدُ لَهُ فَيُنَوَّمُ عَلَيْهِ. وَالْأَوْتَادُ جَمْعُ وَتَدٍ، أَيْ: جَعَلْنَا الْجِبَالَ أَوْتَادًا لِلْأَرْضِ لِتَسْكُنَ وَلَا تَتَحَرَّكَ كما ترسى الْخِيَامَ بِالْأَوْتَادِ، وَفِي هَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ التَّسَاؤُلَ الْكَائِنَ بَيْنَهُمْ هُوَ عَنْ أَمْرِ الْبَعْثِ، لَا عَنِ الْقُرْآنِ، وَلَا عَنْ نُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ كَمَا قِيلَ لِأَنَّ هَذَا الدَّلِيلَ إِنَّمَا يَصْلُحُ لِلِاسْتِدْلَالِ بِهِ عَلَى الْبَعْثِ وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً مَعْطُوفٌ عَلَى الْمُضَارِعِ الْمَنْفِيِّ دَاخِلٌ فِي حُكْمِهِ، فَهُوَ فِي قُوَّةِ: أَمَّا خَلَقْنَاكُمْ، وَالْمُرَادُ بِالْأَزْوَاجِ هُنَا الْأَصْنَافُ، أَيِ: الذُّكُورُ وَالْإِنَاثُ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْأَزْوَاجِ الْأَلْوَانُ، وَقِيلَ:
ed-Dahhâk birinciyi te ile, ikinciyi ise ye ile okumuştur. ed-Dahhâk yine şöyle demiştir: { كَلَّا سَيَعْلَمُونَ } yani kâfirler yalanlamalarının akıbetini bileceklerdir; { ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ } yani müminler tasdiklerinin akıbetini bileceklerdir. Bunun aksi de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre bu, ardı ardına gelen bir tehdittir. Bir görüşe göre de anlamı şudur: Hayır, can çekişme anında bilecekler; sonra hayır, yeniden dirilme anında bilecekler. Sonra Yüce Allah, O'nun birliğini kavrasınlar ve Resûlü'nün getirdiğine iman etsinler diye eşsiz sanatını ve yüce kudretini zikrederek şöyle buyurmuştur: { أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهاداً - وَالْجِبالَ أَوْتاداً } “Biz yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” Yani: Zikredilen bu şeylere olan kudretimiz, diriltme yoluyla iade etmeye olan kudretimizden daha büyüktür. 'Mihâd' (الْمِهَادُ): Üzerine basılan düzlük ve döşektir; nitekim { الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِراشاً } “O ki yeryüzünü sizin için bir döşek kıldı” «١» buyruğunda da böyledir. Cumhûr «mihâden» (مِهَادًا) şeklinde okumuştur. Mücâhid, Îsâ ve bazı Kûfeliler ise «mehden» (مَهْدًا) okumuşlardır. Bunun manası şudur: Yeryüzü, çocuk için beşik gibidir; yani üzerine yatması için kendisine döşenen şey gibidir. 'Evtâd' (الْأَوْتَادُ), 'veted' (وَتَدٍ / kazık) kelimesinin çoğuludur; yani çadırların kazıklarla sabitlendiği gibi, yeryüzü sarsılmayıp dursun diye dağları ona kazıklar kıldık. Bunda, aralarındaki soruşturmanın iddia edildiği gibi Kur'an veya Hz. Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem nübüvveti hakkında değil, diriliş hakkında olduğuna dair bir delil vardır; çünkü bu delil ancak dirilişe delil getirilmeye elverişlidir. { وَخَلَقْناكُمْ أَزْواجاً } “Ve sizi çift çift yarattık” buyruğu, nefyedilen muzari fiile matuftur ve onun hükmüne dâhildir; dolayısıyla 'Sizi yaratmadık mı?' kuvvetindedir. Buradaki 'ezvâc'dan kasıt sınıflardır; yani erkekler ve dişilerdir. Bir görüşe göre ezvâctan kasıt renklerdir. Bir görüşe göre de:
18642. Metin
يَدْخُلُ فِي هَذَا كُلُّ زَوْجٍ مِنَ الْمَخْلُوقَاتِ مِنْ قَبِيحٍ وَحَسَنٍ وَطَوِيلٍ وَقَصِيرٍ وَجَعَلْنا نَوْمَكُمْ سُباتاً أَيْ: رَاحَةً لِأَبْدَانِكُمْ. قَالَ الزَّجَّاجُ: السُّبَاتُ أَنْ يَنْقَطِعَ عَنِ الْحَرَكَةِ وَالرُّوحُ فِي بَدَنِهِ، أَيْ: جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ رَاحَةً لَكُمْ.
Çirkin-güzel, uzun-kısa gibi yaratılmış her çiftten olan şeyler buna dâhildir. { وَجَعَلْنا نَوْمَكُمْ سُباتاً } “Uykunuzu bir dinlenme kıldık” yani bedenleriniz için bir rahatlık yaptık. ez-Zeccâc şöyle demiştir: 'Subât' (السُّبَاتُ), ruh bedende olduğu halde hareketin kesilmesidir; yani uykunuzu sizin için bir dinlenme kıldık.
18643. Metin
قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: جَعَلْنَا نَوْمَكُمْ قَطْعًا لِأَعْمَالِكُمْ لِأَنَّ أَصْلَ السَّبْتِ الْقَطْعَ، وَقِيلَ: أَصْلُهُ التَّمَدُّدُ، يُقَالُ:
İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: 'Uykunuzu amellerinizin kesilmesi kıldık'; çünkü sebtin (السَّبْتِ) aslı kesmektir. Bir görüşe göre aslı uzanıp yayılmaktır; nitekim:
18644. Metin
سَبَتَتِ الْمَرْأَةُ شَعْرَهَا إِذَا حَلَّتْهُ وَأَرْسَلَتْهُ، وَرَجُلٌ مَسْبُوتُ الْخَلْقِ: أَيْ مَمْدُودُهُ، وَالرَّجُلُ إِذَا أَرَادَ أَنْ يَسْتَرِيحَ تَمَدَّدَ، فَسُمِّيَ النَّوْمُ سُبَاتًا، وَقِيلَ: الْمَعْنَى: وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ مَوْتًا، وَالنَّوْمُ أَحَدُ الْمَوْتَتَيْنِ، فَالْمَسْبُوتُ يُشْبِهُ الْمَيِّتَ وَلَكِنَّهُ لَمْ تُفَارِقْهُ الرُّوحُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٢» :
«Kadın saçını çözüp saldığında 'sebetet' denir; yapısı uzun/düzgün adama 'mesbûtü'l-halk' denir.» İnsan da dinlenmek istediğinde uzanır; bu yüzden uykuya 'subât' denilmiştir. Bir görüşe göre anlam şudur: 'Uykunuzu bir ölüm kıldık.' Zira uyku iki ölümden biridir. Uyuyan kimse (mesbût) ölüye benzer, fakat ruhu kendisinden ayrılmamıştır. Şairin şu sözü de bundandır «٢»:
18645. Metin
وَمَطْوِيَّةُ الْأَقْرَابِ أَمَّا نَهَارُهَا ... فَسَبَتٌ وَأَمَّا ليلها فذميل «٣»
«Böğrü çekik [zayıf ve çevik bir deve ki], gündüzü sebt (hızlı bir yürüyüş), gecesi ise zemîldir (yumuşak ve sakin bir yürüyüş).»123
18646. Metin
وَمِنْ هَذَا قَوْلِهِ: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِها وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنامِها «١» الآية، وقوله: وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ «٢» وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِباساً أَيْ: نُلْبِسُكُمْ ظُلْمَتَهُ وَنُغَشِّيكُمْ بِهَا كَمَا يُغَشِّيكُمُ اللِّبَاسُ.
Yüce Allah'ın şu buyrukları da bu kabildendir: { اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِها وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنامِها } “Allah, nefisleri ölümleri anında, ölmeyenleri de uykularında alır” «١» âyeti ve { وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ } “Geceleyin sizi öldüren (uyutan) O'dur” «٢» buyruğudur. { وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِباساً } “Geceyi bir örtü kıldık” yani elbisenin sizi örtüp bürüdüğü gibi onun karanlığını size giydirir ve sizi onunla bürürüz.
18647. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالسُّدِّيُّ: أَيْ سَكَنًا لَكُمْ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ مَا يَسْتُرُهُ عِنْدَ النَّوْمِ مِنَ اللِّحَافِ وَنَحْوِهِ، وَهُوَ بَعِيدٌ لِأَنَّ الْجَعْلَ وَقَعَ عَلَى اللَّيْلِ، لَا عَلَى مَا يَسْتَتِرُ بِهِ النَّائِمُ عِنْدَ نَوْمِهِ وَجَعَلْنَا النَّهارَ مَعاشاً أَيْ:
Saîd b. Cübeyr ve es-Süddî: 'Yani sizin için bir sükûnet vakti [kıldık]' demişlerdir. Bir görüşe göre bundan kasıt, uyku esnasında üzerini örttüğü yorgan ve benzeri şeylerdir; fakat bu uzak bir ihtimaldir, zira 'kılma' eylemi uyuyanın örtündüğü nesneye değil gecenin kendisine taalluk etmiştir. { وَجَعَلْنَا النَّهارَ مَعاشاً } “Gündüzü de bir geçim vakti yaptık” yani:
18648. Metin
وَقْتَ مَعَاشٍ، وَالْمَعَاشُ: الْعَيْشُ، وَكُلُّ شَيْءٍ يُعَاشُ بِهِ فَهُوَ مَعَاشٌ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ جَعَلَ لَهُمُ النَّهَارَ مُضِيئًا لِيَسْعَوْا فِيمَا يَقُومُ بِهِ مَعَاشُهُمْ وَمَا قَسَمَهُ اللَّهُ لَهُمْ مِنَ الرِّزْقِ وَبَنَيْنا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِداداً يريد سبع سماوات قَوِيَّةَ الْخَلْقِ مَحْكَمَةَ الْبِنَاءِ، وَلِهَذَا وَصَفَهَا بِالشِّدَّةِ وَغِلْظِ كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهَا مَسِيرَةَ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ، كَمَا وَرَدَ ذَلِكَ وَجَعَلْنا سِراجاً وَهَّاجاً الْمُرَادُ بِهِ الشَّمْسُ، وَجَعَلَ هُنَا بِمَعْنَى خَلَقَ، وَهَكَذَا قَوْلُهُ: وَجَعَلْنا نَوْمَكُمْ سُباتاً وَمَا بَعْدَهُ لِأَنَّ هَذِهِ الْأَفْعَالَ قَدْ تَعَدَّتْ إِلَى مَفْعُولَيْنِ فَلَا بُدَّ مِنْ تَضْمِينِهَا مَعْنَى فِعْلٍ يَتَعَدَّى إِلَيْهِمَا كَالْخَلْقِ وَالتَّصْيِيرِ وَنَحْوِ ذَلِكَ. وَقِيلَ: إِنَّ الْجَعْلَ بِمَعْنَى الْإِنْشَاءِ وَالْإِبْدَاعِ فِي جَمِيعِ هَذِهِ الْمَوَاضِعِ، وَالْمُرَادُ بِهِ الْإِنْشَاءُ التَّكْوِينِيُّ الَّذِي بِمَعْنَى التَّقْدِيرِ وَالتَّسْوِيَةِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْوَهَّاجُ: الْوَقَّادُ، وَهُوَ الَّذِي وَهَجَ، يُقَالُ: وَهَجَتِ النَّارُ تَهِجُ وَهْجًا وَوَهَجَانًا. قال مقاتل: جعل فيه نورا وحرّا، وَالْوَهَجُ يَجْمَعُ النُّورَ وَالْحَرَارَةَ وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً الْمُعْصِرَاتُ: هِيَ السَّحَابُ الَّتِي تَنْعَصِرُ بِالْمَاءِ وَلَمْ تُمْطِرْ بَعْدُ، كَالْمَرْأَةِ الْمُعْتَصِرَةِ الَّتِي قَدْ دَنَا حَيْضُهَا، كَذَا قَالَ سُفْيَانُ وَالرَّبِيعُ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَالضَّحَّاكُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَمُقَاتِلٌ وَقَتَادَةُ وَالْكَلْبِيُّ: هِيَ الرِّيَاحُ، وَالرِّيَاحُ تُسَمَّى مُعْصِرَاتٍ، يُقَالُ: أَعْصَرَتِ الرِّيحُ تَعْصِرُ إِعْصَارًا إِذَا أَثَارَتِ الْعَجَاجَ. قَالَ الْأَزْهَرِيُّ:
Geçim vakti kıldık. 'Maâş' (الْمَعَاشُ), yaşayış/hayattır. Kendisiyle hayat sürülen her şeye maâş denir. Manası şudur: Allah, geçimlerini temin edecekleri şeylerin ve kendilerine taksim ettiği rızkın peşinde koşsunlar diye onlar için gündüzü aydınlık kılmıştır. { وَبَنَيْنا فَوْقَكُمْ سَبْعاً شِداداً } “Üstünüze yedi sağlam [gök] kurduk” Yaratılışı güçlü, yapısı muhkem yedi göğü kastetmektedir. Bu yüzden onları sağlamlıkla nitelemiştir; nitekim rivayet edildiği üzere bunlardan her birinin kalınlığı beş yüz yıllık mesafedir. { وَجَعَلْنا سِراجاً وَهَّاجاً } “Parıl parıl parıldayan bir kandil astık” Bundan kasıt güneştir. Buradaki 'ce'ale' (جَعَلَ) fiili 'yarattı' (halaka) anlamındadır. Yüce Allah'ın: { وَجَعَلْنا نَوْمَكُمْ سُباتاً } ve sonrasındaki buyrukları da böyledir; çünkü bu fiiller iki mef'ûle geçişli olmuştur, dolayısıyla yaratmak, dönüştürmek gibi iki mef'ûle geçişli olan bir fiilin anlamını tazammun etmesi gerekir. Bir görüşe göre 'ce'l' (الْجَعْلُ) bütün bu yerlerde inşa ve icat etme anlamındadır; bundan kasıt da takdir ve tesviye manasındaki tekvînî inşadır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: 'Vehhâc' (الْوَهَّاجُ), parıl parıl yanan demektir, o da parıldayıp ışık saçandır; nitekim 'ateş parıldadı' anlamında 'veheceti'n-nâru tehicü vehcen ve vehecânen' denir. Mukātil: 'Onda ışık ve sıcaklık kıldı' demiştir; nitekim 'vehec' (الْوَهَجُ), ışık ile sıcaklığı kendisinde birleştirir. { وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً } “Ve sıkışan bulutlardan şarıl şarıl su indirdik” 'Mu'sırât' (الْمُعْصِرَاتُ): Su ile sıkışıp henüz yağmur yağdırmamış olan bulutlardır; tıpkı hayız vakti yaklaşmış olan kadına 'mu'tasira' denmesi gibi. Süfyân, er-Rebî', Ebu'l-Âliye ve ed-Dahhâk böyle demiştir. Mücâhid, Mukātil, Katâde ve el-Kelbî ise şöyle demişlerdir: Onlar rüzgârlardır; nitekim rüzgârlara da mu'sırât denir. Rüzgâr tozu dumana kattığı zaman 'a'sarati'r-rîhu tu'siru i'sâran' denir. el-Ezherî şöyle demiştir:
18649. Metin
هِيَ الرِّيَاحُ ذَوَاتُ الْأَعَاصِيرِ وَذَلِكَ أَنَّ الرِّيَاحَ تَسْتَدِرُّ الْمَطَرَ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: الْمُعْصِرَاتُ: السحائب الَّتِي يَتَحَلَّبُ مِنْهَا الْمَطَرُ. قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذِهِ الْأَقْوَالُ صِحَاحٌ، يُقَالُ لِلرِّيحِ الَّتِي تَأْتِي بِالْمَطَرِ مُعْصِرَاتٍ، وَالرِّيَاحُ تُلْقِحُ السَّحَابَ فَيَكُونُ الْمَطَرُ. وَيَجُوزُ أَنَّ تَكُونَ هَذِهِ الْأَقْوَالُ قَوْلًا وَاحِدًا، وَيَكُونُ الْمَعْنَى: وَأَنْزَلْنَا مِنْ ذَوَاتِ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا. قال في الصحاح: والمعصرات السحائب تَعْتَصِرُ بِالْمَطَرِ وَعُصِرَ الْقَوْمُ أَيْ مُطِرُوا. قَالَ الْمُبَرِّدُ: يُقَالُ سَحَابٌ مُعْصِرٌ، أَيْ: مُمْسِكٍ لِلْمَاءِ يعتصر منه شيء بَعْدَ شَيْءٍ. وَقَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ وَالْحَسَنُ وابن جبير وزيد ابن أَسْلَمَ وَمُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: الْمُعْصِرَاتُ: السَّمَاوَاتُ، وَالثَّجَّاجُ: الْمُنْصَبُّ بِكَثْرَةٍ عَلَى جِهَةِ التَّتَابُعِ، يُقَالُ:
Onlar kasırga sahibi rüzgârlardır; zira rüzgârlar yağmuru sağar. el-Ferrâ şöyle demiştir: Mu'sırât, kendisinden yağmur süzülen bulutlardır. en-Nehhâs şöyle demiştir: Bu görüşlerin hepsi sahihtir; yağmur getiren rüzgâra mu'sırât denir, rüzgârlar bulutları aşılar ve yağmur meydana gelir. Bu görüşlerin tek bir görüş olması da caizdir; o zaman mana şöyle olur: Sıkıp süzdüren [rüzgârlar] vasıtasıyla şarıl şarıl su indirdik. es-Sıhâh'ta şöyle denilmiştir: Mu'sırât, yağmurla sıkışan bulutlardır; 'usira'l-kavmü' denir ki yağmura kavuştular demektir. el-Müberred şöyle demiştir: Suyu tutan ve kendisinden peyderpey su sıkılıp süzülen buluta 'sehâbün mu'sır' denir. Übey b. Ka'b, el-Hasan, İbn Cübeyr, Zeyd b. Eslem ve Mukātil b. Hayyân şöyle demişlerdir: Mu'sırât, semalardır. 'Seccâc' (الثَّجَّاجُ) ise peş peşe ve bolca dökülen demektir; nitekim:
18650. Metin
ثَجَّ الْمَاءُ، أَيْ: سَالَ بِكَثْرَةٍ، وَثَجَّهُ، أَيْ: أَسَالَهُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الثَّجَّاجُ: الصَّبَّابُ. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: ثَجَّاجًا:
Su bolca aktığında 'secce'l-mâü', suyu akıttığında ise 'seccehû' denir. ez-Zeccâc: 'Seccâc, bolca döken demektir' demiştir. İbn Zeyd: 'Seccâcen:
18651. Metin
كَثِيرًا لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَباتاً أَيْ: لِنَخْرُجَ بِذَلِكَ الْمَاءِ حَبًّا يَقْتَاتُ، كَالْحِنْطَةِ وَالشَّعِيرِ وَنَحْوِهِمَا، وَالنَّبَاتُ:
Çokça demektir' demiştir. { لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَباتاً } “Onunla dane ve bitki çıkaralım diye” Yani o su ile buğday, arpa ve benzeri gıda edinilen daneleri ve 'nebât'ı çıkaralım diye. Nebât ise:
18652. Metin
مَا تَأْكُلُهُ الدَّوَابُّ مِنَ الْحَشِيشِ وَسَائِرِ النَّبَاتِ وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً أَيْ: بَسَاتِينٌ مُلْتَفٌّ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ لِتَشَعُّبِ أَغْصَانِهَا، وَلَا وَاحِدَ لِلْأَلْفَافِ، كَالْأَوْزَاعِ وَالْأَخْيَافِ، وَقِيلَ: وَاحِدُهَا لِفٌّ بِكَسْرِ اللَّامِ وَضَمِّهَا، ذَكَرَهُ الْكِسَائِيُّ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: وَاحِدُهَا لَفِيفٌ كَشَرِيفٍ وَأَشْرَافٍ، وَرُوِيَ عَنِ الْكِسَائِيِّ أَنَّهَا جَمْعُ الْجَمْعِ يُقَالُ جَنَّةٌ لِفَاءُ وَنَبْتٌ لَفٌّ، وَالْجَمْعُ لَفٌّ بِضَمِّ اللَّامِ مِثْلَ حُمْرٍ، ثُمَّ يُجْمَعُ هَذَا الْجَمْعُ عَلَى أَلْفَافٍ، وَقِيلَ: هُوَ جمع
Hayvanların yediği ot ve diğer bitkilerdir. { وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً } “Ve [ağaçları] birbirine sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler [çıkaralım diye].” Yani dallarının çatallanıp yayılması sebebiyle bir kısmı diğerine sarmaş dolaş olmuş bahçelerdir. 'El-Evzâ‘' ve 'el-ahyâf' kelimelerinde olduğu gibi 'elfâf' kelimesinin de tekili yoktur. Bir görüşe göre ise tekili lâm harfinin kesresi ve zammesiyle 'lif / lüf' (لِفّ / لُفّ) kelimesidir; bunu el-Kisâî zikretmiştir.1 Ebû Ubeyde ise: 'Şerîf (شَرِيف) ve eşrâf (أَشْرَاف) kelimelerinde olduğu gibi tekili lefîf (لَفِيف)tir' demiştir. el-Kisâî'den bunun çoğulun çoğulu (cem‘u'l-cem‘) olduğu da rivayet edilmiştir: 'Cennetün lifâ'' (جَنَّةٌ لِفَاءُ) ve 'nebtün leff' (نَبْتٌ لَفٌّ) denilir; çoğulu ise 'humr' gibi lâm harfinin zammesiyle 'lüff' (لُفّ) şeklinde gelir. Daha sonra bu çoğul da 'elfâf' şeklinde çoğul yapılır. Bir diğer görüşe göre ise o,2 çoğuludur.
18653. Metin
مُلْتَفَّةٍ بِحَذْفِ الزَّوَائِدِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْجَنَّةُ: مَا فِيهِ النَّخِيلُ، وَالْفِرْدَوْسُ: مَا فِيهِ الْكَرْمُ إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً أَيْ: وَقْتًا وَمَجْمَعًا وَمِيعَادًا لِلْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ يَصِلُونَ فِيهِ إِلَى مَا وَعَدُوا بِهِ مِنَ الثَّوَابِ وَالْعِقَابِ، وَسُمِّيَ يَوْمَ الْفَصْلِ لِأَنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ فِيهِ بَيْنَ خَلْقِهِ، وَهَذَا شُرُوعٌ فِي بَيَانِ مَا يَتَسَاءَلُونَ عَنْهُ مِنَ الْبَعْثِ، وَقِيلَ: مَعْنَى مِيقَاتًا أَنَّهُ حَدٌّ تُوَقَّتُ بِهِ الدُّنْيَا وَتَنْتَهِي عِنْدَهُ، وَقِيلَ: حَدٌّ لِلْخَلَائِقِ يَنْتَهُونَ إِلَيْهِ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْواجاً أَيْ: يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ، وَهُوَ الْقَرْنُ الَّذِي يَنْفُخُ فِيهِ إِسْرَافِيلُ، وَالْمُرَادُ هُنَا النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ الَّتِي تَكُونُ لِلْبَعْثِ فَتَأْتُونَ أَيْ: إِلَى مَوْضِعِ الْعَرْضِ أَفْواجاً أَيْ: زُمَرًا زُمَرًا، وَجَمَاعَاتٍ جَمَاعَاتٍ، وَهِيَ جَمْعُ فَوْجٍ، وَانْتِصَابُ يَوْمَ يُنْفَخُ عَلَى أَنَّهُ بَدَلٌ مِنْ يَوْمِ الْفَصْلِ، أَوْ بَيَانٌ لَهُ مُفِيدٌ لِزِيَادَةِ تَفْخِيمِهِ وَتَهْوِيلِهِ وَإِنْ كَانَ الْفَصْلُ مُتَأَخِّرًا عَنِ النَّفْخِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَنْصُوبًا بِإِضْمَارِ أَعْنِي، وَانْتِصَابُ أَفْوَاجًا عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ «تَأْتُونَ» ، وَالْفَاءُ فِي «فَتَأْتُونَ» فَصِيحَةٌ تَدُلُّ عَلَى مَحْذُوفٍ، أَيْ: فَتَأْتُونَ إِلَى مَوْضِعِ الْعَرْضِ عَقِيبَ ذَلِكَ أَفْوَاجًا وَفُتِحَتِ السَّماءُ فَكانَتْ أَبْواباً مَعْطُوفٌ عَلَى «يُنْفَخُ» ، وَصِيغَةُ الْمَاضِي لِلدَّلَالَةِ عَلَى تَحَقُّقِ الْوُقُوعِ أَيْ فُتِحَتْ لِنُزُولِ الْمَلَائِكَةِ فَكانَتْ أَبْواباً كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ بِالْغَمامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلًا «١» وَقِيلَ: مَعْنَى فُتِحَتْ قُطِعَتْ فَصَارَتْ قِطَعًا كَالْأَبْوَابِ، وَقِيلَ: أَبْوَابُهَا: طُرُقُهَا، وَقِيلَ: تَنْحَلُّ وَتَتَنَاثَرُ حَتَّى تَصِيرَ فِيهَا أَبْوَابٌ، وَقِيلَ: إِنَّ لِكُلِّ عَبْدٍ بَابَيْنِ فِي السَّمَاءِ بَابٌ لِرِزْقِهِ وَبَابٌ لِعَمَلِهِ، فَإِذَا قَامَتِ الْقِيَامَةُ انْفَتَحَتِ الْأَبْوَابُ، وَظَاهِرُ قَوْلِهِ: فَكانَتْ أَبْواباً أَنَّهَا صَارَتْ كُلُّهَا أَبْوَابًا، وَلَيْسَ الْمُرَادُ ذَلِكَ، بَلِ الْمُرَادُ أَنَّهَا صَارَتْ ذَاتَ أَبْوَابٍ كَثِيرَةٍ. قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ «فُتِحَتْ» مُخَفَّفًا. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالتَّشْدِيدِ وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً أَيْ: سُيِّرَتْ عَنْ أَمَاكِنِهَا فِي الْهَوَاءِ، وَقُلِعَتْ عَنْ مَقَارِّهَا، فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا يَظُنُّ النَّاظِرُ أَنَّهَا سَرَابٌ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْجِبَالَ صَارَتْ كَلَا شَيْءٍ كَمَا أَنَّ السَّرَابَ يَظُنُّ النَّاظِرُ أَنَّهُ مَاءٌ، وَلَيْسَ بِمَاءٍ، وَقِيلَ: مَعْنَى سُيِّرَتْ: أَنَّهَا نُسِفَتْ مِنْ أُصُولِهَا، وَمِثْلُ هَذَا قوله: وَتَرَى الْجِبالَ تَحْسَبُها جامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ «٢» وَقَدْ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ أَحْوَالَ الْجِبَالِ بوجوه مختلفة، ولكن الجمع بينها أن نقول: أَوَّلُ أَحْوَالِهَا الِانْدِكَاكُ، وَهُوَ قَوْلُهُ: وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً «٣» وَثَانِي أَحْوَالِهَا أَنْ تَصِيرَ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ كَمَا في قوله: وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ «٤» وَثَالِثُ أَحْوَالِهَا أَنْ تَصِيرَ كَالْهَبَاءِ، وَهُوَ قَوْلُهُ: وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا- فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا «٥» وَرَابِعُ أَحْوَالِهَا: أَنْ تُنْسَفَ وَتَحْمِلَهَا الرِّيَاحُ كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَتَرَى الْجِبالَ تَحْسَبُها جامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ وَخَامِسُ أَحْوَالِهَا أَنْ تَصِيرَ سَرَابًا، أَيْ: لَا شَيْءَ كَمَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ.
Ziyade harflerin hazfedilmesiyle 'mülteffe' (مُلْتَفَّةٍ) kelimesinin çoğuludur. el-Ferrâ şöyle demiştir: 'Cennet', içinde hurmalık olan yerdir; 'firdevs' ise içinde üzüm bağları olan yerdir. { إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً } “Şüphesiz o hüküm ve ayrım günü belirlenmiş bir vakittir” Yani öncekiler ve sonrakiler için vaad olundukları mükâfat ve cezaya ulaşacakları bir vakit, bir toplanma zamanı ve belirlenmiş bir süredir. Allah o günde yaratıkları arasında hüküm verip ayıracağı için ona 'yevmü'l-fasl' denilmiştir. Bu, onların hakkında soru sordukları diriliş meselesini açıklamaya bir giriştir. Bir görüşe göre 'mîkāt' olmasının manası; dünyanın kendisiyle vakitlendirildiği ve nihayete erdiği bir sınır olmasıdır. Bir görüşe göre de mahlûkatın varacağı bir sınırdır. { يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْواجاً } “O gün sûra üfürülür de bölük bölük gelirsiniz” Yani İsrafil'in üfüreceği boynuz olan sûra üfürüldüğü gün. Buradaki kasıt diriliş için olan ikinci üflemedir. { فَتَأْتُونَ } yani arz yerine gelirsiniz; { أَفْواجاً } yani bölük bölük, cemaat cemaat [gelirsiniz]; bu kelime 'fevc'in (فَوْجٍ) çoğuludur. 'Yevme yünfehu' ifadesinin nasbı, 'yevme'l-fasl'den bedel veya onun büyüklüğünü ve dehşetini artırmayı ifade eden bir beyandır; her ne kadar fasl (hüküm verme) üflemeden sonra olsa da. 'A'nî' (yani şunu kastediyorum) fiilinin gizlenmesiyle mensûb olması da caizdir. 'Efvâcen' kelimesi 'te'tûne' fiilinin failinden hâl olarak mensûbtur. 'Fete'tûne'deki 'fâ' (فَ) harfi fashadır ve hazfedilmiş bir cümleye delalet eder; yani: Bunun hemen akabinde arz yerine bölük bölük gelirsiniz. { وَفُتِحَتِ السَّماءُ فَكانَتْ أَبْواباً } “Gök açılmış, kapı kapı olmuştur” buyruğu 'yünfehu' fiiline matuftur. Meydana gelmesinin kesinliğini belirtmek için mazi sîgasıyla gelmiştir. Yani meleklerin inmesi için açılmıştır da kapı kapı olmuştur; nitekim: { وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّماءُ بِالْغَمامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلًا } “O gün gökyüzü bulutlarla yarılır ve melekler peyderpey indirilir” «١» buyruğunda da böyledir. Bir görüşe göre 'futihat'ın anlamı: Parçalandı ve kapılar gibi parçalar haline geldi, demektir. Bir görüşe göre kapıları: Yollarıdır. Bir görüşe göre de: Çözülür ve dağılır, nihayetinde onda kapılar oluşur. Bir görüşe göre her kulun gökte iki kapısı vardır: Biri rızkı için, diğeri ameli için; kıyamet koptuğunda bu kapılar açılır. { فَكانَتْ أَبْواباً } buyruğunun zâhiri, göğün tamamının kapı haline geldiğini gösterse de kasıt bu değildir; bilakis onun çok kapılı bir hale gelmiş olmasıdır. İbn Âmir, Hamza ve el-Kisâî şeddesiz olarak «futihat» (فُتِحَتْ) okumuşlardır. Geriye kalanlar ise şeddeli okumuşlardır. { وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً } “Dağlar yürütülmüş, serap haline gelmiştir” yani havadaki yerlerinden yürütülmüş ve sabit durdukları yerlerden sökülmüştür de bakan kimsenin serap zannedeceği şekilde saçılmış toz zerreleri haline gelmiştir. Manası şudur: Bakan kimsenin serabı su zannettiği ama onun aslında su olmadığı gibi, dağlar da adeta hiçbir şey haline gelmiştir. Bir görüşe göre yürütülmesinin anlamı: Köklerinden sökülüp savrulmasıdır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunun gibidir: { وَتَرَى الْجِبالَ تَحْسَبُها جامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ } “Dağları görürsün de onları hareketsiz sanırsın; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçerler” «٢». Yüce Allah dağların durumlarını farklı şekillerde zikretmiştir; ancak bunların arasını cem etmek için şöyle deriz: Onların birinci durumu parçalanıp ufalanmaktır; nitekim O: { وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً } “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiğinde” «٣» buyurmuştur. İkinci durumu atılmış yün gibi olmasıdır; nitekim { وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } “Dağlar atılmış renkli yün gibi olur” «٤» buyurmuştur. Üçüncü durumu toz toprak haline gelmesidir; nitekim { وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا - فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا } “Dağlar parçalandıkça parçalandığı ve dağılan toz haline geldiği zaman” «٥» buyurmuştur. Dördüncü durumu ise savrulması ve rüzgârların onları taşımasıdır; nitekim: { وَتَرَى الْجِبالَ تَحْسَبُها جامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ } buyruğunda böyledir. Beşinci durumu ise bu âyette olduğu gibi serap, yani hiçbir şey haline gelmesidir.
18654. Metin
ثُمَّ شَرَعَ سُبْحَانَهُ فِي تَفْصِيلِ أَحْكَامِ الْفَصْلِ فَقَالَ: إِنَّ جَهَنَّمَ كانَتْ مِرْصاداً قَالَ الْأَزْهَرِيُّ:
Sonra Yüce Allah, hüküm gününün hükümlerini detaylandırmaya başlayarak şöyle buyurmuştur: { إِنَّ جَهَنَّمَ كانَتْ مِرْصاداً } “Şüphesiz cehennem bir gözetleme yeridir.” el-Ezherî şöyle demiştir:
18655. Metin
الْمِرْصَادُ: الْمَكَانُ الَّذِي يَرْصُدُ الرَّاصِدُ فِيهِ الْعَدُوَّ. قَالَ الْمُبَرِّدُ: مِرْصَادًا يَرْصُدُونَ بِهِ، أَيْ: هُوَ مُعَدٌّ لَهُمْ يَرْصُدُ بِهِ خَزَنَتُهَا الْكُفَّارَ. قَالَ الْحَسَنُ: إِنَّ عَلَى الْبَابِ رَصْدًا لَا يَدْخُلُ أَحَدٌ الْجَنَّةَ حتى يجتاز عليهم، فمن جاء بجواز
Mirsâd (الْمِرْصَادُ), gözcünün düşmanı gözetlediği yerdir. el-Müberred şöyle demiştir: 'Mirsâd, kendisiyle gözetledikleri yerdir; yani [cehennem] onlar için hazırlanmıştır ve onun bekçileri orada kâfirleri gözetler.' el-Hasan şöyle demiştir: 'Kapının üzerinde bir gözetleme yeri vardır; oradan geçmedikçe hiç kimse cennete giremez. Kim bir geçiş izniyle gelirse...'
18656. Metin
جاز، ومن لم يجيء بِجَوَازٍ حُبِسَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: مَحْبَسًا، وَقِيلَ: طَرِيقًا وَمَمَرًّا، قَالَ فِي الصِّحَاحِ: الرَّاصِدُ لِلشَّيْءِ الرَّاقِبُ له، يقال: رصده يرصده رصدا، والترصّد: التَّرَقُّبُ، وَالْمَرْصَدُ: مَوْضِعُ الرَّصْدِ. قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: رَصَدْتُهُ أَرْصُدُهُ: تَرَقَّبْتُهُ، وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ فِي حُكْمِ اللَّهِ وَقَضَائِهِ مَوْضِعَ رَصْدٍ يَرْصُدُ فِيهِ خَزَنَةُ النَّارِ الْكُفَّارَ لِيُعَذِّبُوهُمْ فِيهَا، أَوْ هِيَ فِي نَفْسُهَا مُتَطَلِّعَةٌ لِمَنْ يَأْتِي إِلَيْهَا مِنَ الْكُفَّارِ كَمَا يَتَطَلَّعُ الرَّصْدُ لِمَنْ يَمُرُّ بِهِ وَيَأْتِي إِلَيْهِمْ، وَالْمِرْصَادُ مُفْعَالٌ مِنْ أَبْنِيَةِ المبالغة كالمعطار والمغيار، فَكَأَنَّهُ يَكْثُرُ مِنْ جَهَنَّمَ انْتِظَارُ الْكُفَّارِ. ثُمَّ ذَكَرَ مَنْ هِيَ مَرْصَدٌ لَهُ فَقَالَ: لِلطَّاغِينَ مَآباً أَيْ: مَرْجِعًا يَرْجِعُونَ إِلَيْهِ، وَالْمَآبُ: الْمَرْجِعُ، يقال: آب يؤوب إِذَا رَجَعَ، وَالطَّاغِي: هُوَ مَنْ طَغَى بِالْكُفْرِ، و «للطاغين» نعت «لمرصادا» مُتَعَلِّقٍ بِمَحْذُوفٍ، وَ «مَآبًا» بَدَلٌ مِنْ «مِرْصَادًا» ، ويجوز أن يَكُونُ لِلطَّاغِينَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ «مَآبًا» قُدِّمَتْ عَلَيْهِ لِكَوْنِهِ نَكِرَةً، وَانْتِصَابُ لابِثِينَ فِيها عَلَى الْحَالِ الْمُقَدَّرَةِ مِنَ الضَّمِيرِ الْمَسْتَكِنِّ فِي الطَّاغِينَ.
Geçer; kim de izin belgesi olmadan gelirse hapsedilir. Mukātil: 'Bir hapishanedir' demiştir. Bir yol ve geçittir de denilmiştir. es-Sıhâh'ta şöyle geçer: Bir şeyi 'râsıd' olan, onu gözetleyendir; 'rasadehû yersuduhû rasden' denir. 'Terassud' (التَّرَصُّدُ) gözetlemek, 'marsad' (الْمَرْصَدُ) ise gözetleme yeridir. el-Asmaî: 'Rasadtühû ersuduhû: Onu gözetledim' demiştir. Âyetin manası şudur: Cehennem, Allah'ın hükmünde ve kazasında, ateşin bekçilerinin kâfirlere azap etmek için onları gözetlediği bir gözetleme yeridir; yahut gözetleyicinin yanından geçip kendilerine gelen kimseyi kolladığı gibi bizzat kendisi kâfirlerden oraya gelenleri gözlemektedir. 'Mirsâd' (الْمِرْصَادُ), 'mi'târ' ve 'migyâr' gibi mübalağa kalıplarından olan 'mif'âl' veznindedir; dolayısıyla cehennemin kâfirleri beklemesi pek çoktur. Sonra onun kimin için gözetleme yeri olduğunu zikrederek: { لِلطَّاغِينَ مَآباً } “Azgınlar için bir varış yeridir” buyurmuştur; yani dönecekleri bir mercidir. 'Meâb' (الْمَآبُ): Dönüş yeridir; döndüğü zaman 'âbe yeûbü' denir. 'Tâğî' (الطَّاغِي): Küfürle haddi aşandır. 'Li't-tâğîn' (لِلطَّاغِينَ), mahzûfa müteallık olarak 'mirsâden'in sıfatıdır. 'Meâben' (مَآبًا) ise 'mirsâden'den bedeldir. 'Li't-tâğîn'in, nekire olduğu için 'meâben'in önüne geçmiş bir hâl konumunda nasb mahallinde olması da caizdir. { لابِثِينَ فِيها } ifadesinin nasbı ise 'et-tâğîn'deki gizli zamirden mukadder bir hâl iledir.
18657. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ: لابِثِينَ بِالْأَلِفِ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: «لَبِثِينَ» بِدُونِ أَلِفٍ، وَانْتِصَابُ أَحْقاباً عَلَى الظَّرْفِيَّةِ، أَيْ: مَاكِثِينَ فِي النَّارِ مَا دَامَتِ الْأَحْقَابُ، وَهِيَ لَا تَنْقَطِعُ، وَكُلَّمَا مَضَى حُقْبٌ جَاءَ حُقْبٌ، وَهِيَ جَمْعُ حُقُبٍ بِضَمَّتَيْنِ، وَهُوَ الدَّهْرُ، وَالْأَحْقَابُ: الدُّهُورُ، وَالْحُقْبُ بِضَمِّ الْحَاءِ وَسُكُونِ الْقَافِ: قِيلَ:
Cumhûr elif ile «lâbisîn» (لابِثِينَ) şeklinde okumuştur. Hamza ve el-Kisâî ise elifsiz olarak «lebisîn» (لَبِثِينَ) okumuşlardır. { أَحْقاباً } kelimesinin nasbı zarfiyyet üzerinedir; yani çağlar sürdüğü müddetçe ateşte kalıcıdırlar; o çağlar ise hiç kesilmez, ne zaman bir çağ geçse ardından başka bir çağ gelir. Bu kelime, zaman anlamına gelen iki zammeli 'hukub'un (حُقُبٍ) çoğuludur; 'ahkâb' (الْأَحْقَابُ) ise devirler/çağlar demektir. Hâ'nın zammesi ve kāf'ın sükûnu ile olan 'hukb'a (الْحُقْبُ) gelince; denildi ki:
18658. Metin
هُوَ ثَمَانُونَ سَنَةً، وَحَكَى الْوَاحِدِيُّ عَنِ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّهُ بِضْعٌ وَثَمَانُونَ سَنَةً، السَّنَةُ ثَلَاثُمِائَةٍ وَسِتُّونَ يَوْمًا، الْيَوْمُ أَلْفُ سَنَةٍ مِنْ أَيَّامِ الدُّنْيَا. وَقِيلَ: الْأَحْقَابُ: وَقْتٌ لِشُرْبِهِمُ الْحَمِيمَ وَالْغَسَّاقَ، فَإِذَا انْقَضَتْ فَيَكُونُ لَهُمْ نَوْعٌ آخَرُ مِنَ الْعَذَابِ، وَقَالَ السُّدِّيُّ: الْحُقْبُ سَبْعُونَ سَنَةً. وَقَالَ بَشِيرُ بْنُ كَعْبٍ: ثَلَاثُمِائَةِ سَنَةٍ. وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ: أَرْبَعُونَ سَنَةً، وَقِيلَ: ثَلَاثُونَ أَلْفَ سَنَةٍ. قَالَ الْحَسَنُ: الْأَحْقَابُ لَا يَدْرِي أَحَدُكُمْ هِيَ، وَلَكِنْ ذَكَرُوا أَنَّهَا مِائَةُ حُقْبٍ، وَالْحُقْبُ الْوَاحِدُ مِنْهَا سَبْعُونَ أَلْفَ سَنَةٍ، الْيَوْمُ مِنْهَا كَأَلْفِ سَنَةٍ. وَقِيلَ: الْآيَةُ مَحْمُولَةٌ عَلَى الْعُصَاةِ الَّذِينَ يَخْرُجُونَ مِنَ النَّارِ، وَالْأَوْلَى مَا ذَكَرْنَاهُ أَوَّلًا مِنْ أَنَّ الْمَقْصُودَ بِالْآيَةِ التَّأْبِيدُ لَا التَّقْيِيدُ. وَحَكَى الْوَاحِدِيُّ: عَنْ الْحَسَنِ أَنَّهُ قَالَ: وَاللَّهِ مَا هِيَ إِلَّا أَنَّهُ إذا مضى حقب دخل آخَرُ، ثُمَّ كَذَلِكَ إِلَى الْأَبَدِ، وَجُمْلَةُ لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً- إِلَّا حَمِيماً وَغَسَّاقاً مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ مَا اشْتَمَلَتْ عَلَيْهِ مِنْ أَنَّهُمْ لَا يَذُوقُونَ فِي جَهَنَّمَ أَوْ فِي الْأَحْقَابِ بَرْدًا يَنْفَعُهُمْ مِنْ حَرِّهَا وَلَا شَرَابًا يَنْفَعُهُمْ مِنْ عَطَشِهَا إِلَّا حَمِيمًا، وَهُوَ الْمَاءُ الْحَارُّ، وَغَسَّاقًا وَهُوَ صَدِيدُ أَهْلِ النَّارِ. وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ الطَّاغِينَ، أَوْ صِفَةٌ لِلْأَحْقَابِ، وَالِاسْتِثْنَاءُ مُنْقَطِعٌ عِنْدَ مَنْ جَعَلَ الْبَرْدَ النَّوْمَ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُتَّصِلًا مِنْ قَوْلِهِ: شَراباً وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَالسُّدِّيُّ وَأَبُو عُبَيْدَةَ وَالْكِسَائِيُّ وَالْفَضْلُ بْنُ خَالِدٍ وَأَبُو مُعَاذٍ النَّحْوِيُّ: الْبَرْدُ الْمَذْكُورُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ هُوَ النَّوْمُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْكِنْدِيِّ:
O, seksen yıldır. el-Vâhidî, müfessirlerden bunun seksen küsur yıl olduğunu nakletmiştir; her bir yıl üç yüz altmış gün, her bir gün ise dünya günlerinden bin yıldır. Bir görüşe göre 'ahkâb': Kaynar su ve irin içtikleri vakittir; bu süre bittiğinde onlar için başka bir tür azap olacaktır. es-Süddî: 'Hukb, yetmiş yıldır' demiştir. Beşîr b. Ka'b: 'Üç yüz yıldır' demiştir. İbn Ömer: 'Kırk yıldır' demiştir; otuz bin yıl olduğu da söylenmiştir. el-Hasan şöyle demiştir: 'Ahkâb'ın ne kadar olduğunu hiçbiriniz bilemez; fakat onların yüz hukb olduğunu zikretmişlerdir. Bir tek hukb ise yetmiş bin yıldır; onun bir tek günü de bin yıl gibidir. Âyetin ateşten çıkacak olan âsilere hamledildiği de söylenmiştir; ancak evlâ olan, âyetten kastın süreyi sınırlandırmak değil ebedîliği belirtmek olduğu yönünde ilk zikrettiğimiz görüştür. el-Vâhidî, el-Hasan'dan şöyle dediğini nakletmiştir: «Vallahi bu ancak bir hukb bittiğinde diğerinin girmesi ve sonra sonsuza kadar böyle devam etmesidir.» { لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً - إِلَّا حَمِيماً وَغَسَّاقاً } “Orada ne bir serinlik tadacaklar, ne de bir içecek! Ancak kaynar bir su ve irin” cümlesi, cehennemde yahut o çağlar boyunca kendilerini sıcaktan koruyacak bir serinlik ve susuzluklarını giderecek bir içecek tatmayacaklarını; ancak kaynar su -ki o sıcak sudur- ve cehennem ehlinin irini olan 'gassâk'ı tadacaklarını beyan etmek üzere müste'nefedir (yeni bir cümledir). Bu cümlenin 'et-tâğîn'in zamirinden hâl olarak nasb mahallinde olması veya 'el-ahkâb'ın sıfatı olması da caizdir. Serinliği uyku olarak kabul edenlere göre istisna munkatıdır. { شَراباً } buyruğundan muttasıl olması da caizdir. Mücâhid, es-Süddî, Ebû Ubeyde, el-Kisâî, el-Fadl b. Hâlid ve nahivci Ebû Muâz şöyle demişlerdir: Bu âyette zikredilen 'berd' (الْبَرْدُ), uykudur. el-Kindî'nin şu sözü de bundandır:
18659. Metin
بَرَدَتْ مَرَاشِفُهَا عَلَيَّ فَصَدَّنِي عَنْهَا وَعَنْ تَقْبِيلِهَا الْبَرْدُ أَيِ: النَّوْمُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ: لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدَ رِيحٍ وَلَا ظِلٍّ وَلَا نَوْمٍ، فَجُعِلَ الْبَرْدُ يَشْمَلُ هَذِهِ الْأُمُورَ.
Dudakları bana serinlik sundu da beni ondan / Ve onu öpmekten 'berd' (uyku) alıkoydu; yani uyku. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yani orada ne bir rüzgâr serinliği, ne bir gölge ne de bir uyku tadarlar; böylece 'berd' bütün bu hususları kapsayıcı kılınmıştır.
18660. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَعَطَاءٌ وَابْنُ زَيْدٍ: بَرْدًا، أَيْ: رَوْحًا وراحة. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: غَسَّاقاً بِالتَّخْفِيفِ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِتَشْدِيدِ السِّينِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُهُ وَتَفْسِيرُ الْحَمِيمِ وَالْخِلَافُ فِيهِمَا فِي سُورَةِ ص جَزاءً وِفاقاً أي: موافقا لأعمالهم، وجزاء منتصب على المصدر، ووفاقا نَعْتٌ لَهُ. قَالَ الْفَرَّاءُ وَالْأَخْفَشُ: جَازَيْنَاهُمْ جَزَاءً
el-Hasan, Atâ ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: 'Berden' yani bir ferahlık ve rahatlık. Cumhûr, «gassâkan» (غَسَّاقاً) kelimesini şeddesiz okumuştur. Hamza ve el-Kisâî ise sîn harfinin şeddesiyle okumuşlardır. Bunun tefsiri, 'hamîm'in tefsiri ve ikisi hakkındaki ihtilaf Sâd sûresinde geçmişti. { جَزاءً وِفاقاً } “[Yaptıklarına] tam uygun bir karşılık olarak” yani amellerine uygun olarak. 'Cezâen' meful-i mutlak olarak mensûbtur, 'vifâkan' ise onun sıfatıdır. el-Ferrâ ve el-Ahfeş şöyle demişlerdir: Onlara amellerine uygun bir karşılık verdik. ez-Zeccâc:
18661. Metin
وَافَقَ أَعْمَالَهُمْ، قَالَ الزَّجَّاجُ: جُوزُوا جَزَاءً وَافَقَ أَعْمَالَهُمْ. قَالَ الْفَرَّاءُ: الْوِفَاقُ: جَمْعُ الْوَفْقِ، وَالْوَفْقُ وَالْمُوَافِقُ «١» وَاحِدٌ. قَالَ مُقَاتِلٌ: وَافَقَ الْعَذَابُ الذَّنْبَ فلا ذنب أعظم من الشرك وَلَا عَذَابَ أَعْظَمُ مِنَ النَّارِ.
Amellerine tam uyan bir ceza ile cezalandırıldılar, demiştir. el-Ferrâ: 'Vifâk' (الْوِفَاقُ), 'vefk'in (الْوَفْقِ) çoğuludur; vefk ile muvâfık «١» aynıdır, demiştir. Mukātil şöyle demiştir: Azap günaha uygun düştü; şirkten daha büyük bir günah olmadığı gibi, cehennemden daha büyük bir azap da yoktur.
18662. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَعِكْرِمَةُ: كَانَتْ أَعْمَالُهُمْ سَيِّئَةً، فَأَتَاهُمُ اللَّهُ بِمَا يُسُوءُهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا لَا يَرْجُونَ حِساباً أَيْ:
el-Hasan ve İkrime şöyle demişlerdir: Amelleri kötüydü, Allah da başlarına kendilerini üzecek şeyi getirdi. { إِنَّهُمْ كانُوا لَا يَرْجُونَ حِساباً } “Çünkü onlar bir hesap [günü] ummuyorlardı” yani:
18663. Metin
لَا يَرْجُونَ ثَوَابَ حِسَابٍ. قَالَ الزَّجَّاجُ: كَانُوا لَا يُؤْمِنُونَ بِالْبَعْثِ فَيَرْجُونَ حِسَابَهُمْ، وَالْجُمْلَةُ تَعْلِيلٌ لِاسْتِحْقَاقِهِمُ الْجَزَاءَ الْمَذْكُورَ وَكَذَّبُوا بِآياتِنا كِذَّاباً أَيْ: كَذَّبُوا بِالْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ، أَوْ كَذَّبُوا بِمَا هُوَ أعم منها تكذيبا شديدا، وفعال مِنْ مَصَادِرِ التَّفَعُّلِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: هِيَ لُغَةٌ فَصِيحَةٌ يَمَانِيَّةٌ، تَقُولُ: كَذَّبْتُ كِذَّابًا، وَخَرَّقْتُ الْقَمِيصَ خِرَّاقًا. قَالَ فِي الصِّحَاحِ: وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا هُوَ أَحَدُ مَصَادِرِ الْمُشَدَّدِ لِأَنَّ مَصْدَرَهُ قَدْ يَجِيءُ عَلَى تَفْعِيلٍ مِثْلَ التَّكْلِيمِ، وَعَلَى فِعَّالٍ مِثْلَ كِذَّابٍ، وَعَلَى تَفْعِلَةٍ مِثْلَ تَوْصِيَةٍ، وَعَلَى مفعّل مثل وَمَزَّقْناهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ قَرَأَ الْجُمْهُورُ: كِذَّاباً بِالتَّشْدِيدِ. وَقَرَأَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ بِالتَّخْفِيفِ. وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ التَّخْفِيفُ وَالتَّشْدِيدُ جَمِيعًا مَصْدَرُ الْمُكَاذَبَةِ. وَقَرَأَ ابْنُ عُمَرَ «كِذَّابًا» بِضَمِّ الْكَافِ وَالتَّشْدِيدِ، جَمْعَ كَاذِبٍ.
Hesabın bir mükâfatını ummuyorlardı. ez-Zeccâc: 'Yeniden dirilişe inanmıyorlardı ki hesaplarını umsunlar' demiştir. Cümle, zikredilen cezayı hak etmelerinin gerekçesidir. { وَكَذَّبُوا بِآياتِنا كِذَّاباً } “Âyetlerimizi alabildiğine yalanlamışlardı” yani Kur'an âyetlerini yalanladılar yahut ondan daha genel olan şeyleri şiddetli bir yalanlamayla yalanladılar. 'Fi''âl' (فِعَّال) vezni, 'tefe''ul' babının masdarlarındandır. el-Ferrâ şöyle demiştir: Bu, fasih bir Yemen lehçesidir; 'kezzebtü kizzâben' ve 'harraktü'l-kamîsa hırrâkan' dersin. es-Sıhâh'ta şöyle denilmiştir: { وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا } ifadesi, şeddeli fiilin (tef'îl babının) masdarlarından biridir; zira onun masdarı 'teklîm' gibi 'tef'îl' vezninde, 'kizzâb' gibi 'fi''âl' vezninde, 'tavsiye' gibi 'tef'ıleh' vezninde ve { وَمَزَّقْناهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ } âyetindeki gibi 'müfe''al' vezninde gelebilir. Cumhûr şeddeli olarak «kizzâben» (كِذَّاباً) okumuştur. Ali b. Ebî Tâlib ise şeddesiz (kizâben) okumuştur. Ebû Ali el-Fârisî: 'Şeddeli ve şeddesiz okuyuşların her ikisi de mükâzebe (karşılıklı yalanlaşma) babının masdarıdır' demiştir. İbn Ömer ise 'kâzib'in çoğulu olarak kâf'ın zammesi ve şedde ile «küzzâben» okumuştur.
18664. Metin
قَالَ أَبُو حَاتِمٍ وَنَصْبُهُ عَلَى الْحَالِ. قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: وَقَدْ يَكُونُ يَعْنِي عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ بِمَعْنَى الْوَاحِدِ الْبَلِيغِ فِي الْكَذِبِ، تَقُولُ: رَجُلٌ كَذَّابٌ كَقَوْلِكَ حَسَّانٌ وَبَخَّالٌ وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْناهُ كِتاباً قَرَأَ الْجُمْهُورُ:
Ebû Hâtim, onun nasbının hâl üzere olduğunu söylemiştir. ez-Zemahşerî şöyle demiştir: Bu kıraate göre kelimenin yalan söylemede ileri gitmiş tekil kişi anlamına gelmesi de mümkündür; nitekim 'hassân' ve 'bahhâl' demen gibi 'racülün kezzâbün' dersin. { وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْناهُ كِتاباً } “Oysa biz her şeyi yazıyla tespit edip saymıştık” Cumhûr:
18665. Metin
وَكُلَّ بِالنَّصْبِ عَلَى الِاشْتِغَالِ، أَيْ: وَأَحْصَيْنَا كُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ. وَقَرَأَ أَبُو السّمّال بِرَفْعِهِ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَمَا بَعْدَهُ خَبَرُهُ، وَهَذِهِ الْجُمْلَةُ مُعْتَرِضَةٌ بَيْنَ السَّبَبِ وَالْمُسَبَّبِ، وَانْتِصَابُ «كِتَابًا» عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ لَأَحْصَيْنَاهُ لِأَنَّ أَحْصَيْنَاهُ فِي مَعْنَى كَتَبْنَاهُ، وَقِيلَ: هُوَ مُنْتَصِبٌ عَلَى الْحَالِ، أَيْ: مَكْتُوبًا، قِيلَ: الْمُرَادُ كَتَبْنَاهُ فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ لِتَعْرِفَهُ الْمَلَائِكَةُ، وَقِيلَ: أَرَادَ مَا كَتَبَهُ الْحَفَظَةُ عَلَى الْعِبَادِ مِنْ أَعْمَالِهِمْ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ الْعِلْمُ لِأَنَّ مَا كُتِبَ كَانَ أَبْعَدَ مِنَ النِّسْيَانِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِقَوْلِهِ: وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْناهُ فِي إِمامٍ مُبِينٍ «٢» فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلَّا عَذاباً هَذِهِ الْجُمْلَةُ مُسَبِّبَةٌ عَنْ كُفْرِهِمْ وَتَكْذِيبِهِمْ بِالْآيَاتِ. قَالَ الرَّازِّيُّ: هَذِهِ الْفَاءُ لِلْجَزَاءِ، فَنَبَّهَ عَلَى أَنَّ الْأَمْرَ بِالذَّوْقِ مُعَلَّلٌ بِمَا تَقَدَّمَ شَرْحُهُ مِنْ قَبَائِحِ أَفْعَالِهِمْ وَمِنَ الزِّيَادَةِ فِي عَذَابِهِمْ أَنَّهَا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلَهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا. وَكُلَّمَا خَبَتِ النَّارُ زَادَهُمُ اللَّهُ سَعِيرًا.
«Külle» (وَكُلَّ) kelimesini iştigâl üzere nasb ile okumuştur; yani 've saydığımız her şeyi sayıp tespit ettik' demektir. Ebü's-Semmâl ise mübteda olarak ref ile okumuştur, sonrası da onun haberidir. Bu cümle, sebep ile müsebbeb (sonuç) arasına girmiş bir itirâziyyedir (ara cümledir). 'Kitâben' (كِتَابًا) kelimesinin nasbı, 'ahsaynâhü' fiilinin masdarı olmasındandır; zira 'ahsaynâhü', 'onları yazdık' anlamındadır. Bir görüşe göre hâl olarak mensûbtur, yani 'yazılmış olarak' demektir. Denildi ki: Kasıt, meleklerin bilmesi için Levh-i Mahfûz'da yazmış olmamızdır. Bir görüşe göre hafaza meleklerinin kulların amellerinden yazdığı şeyleri kastetmiştir. Bir görüşe göre bundan kasıt ilimdir; zira yazılan şey unutulmaktan daha uzaktır. Birincisi daha evlâdır; çünkü Yüce Allah: { وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْناهُ فِي إِمامٍ مُبِينٍ } “Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp tespit etmişizdir” «٢» buyurmuştur. { فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلَّا عَذاباً } “Artık tadın! Size azaptan başka bir şey artırmayacağız” cümlesi, onların inkârlarının ve âyetleri yalanlamalarının bir sonucudur. er-Râzî şöyle demiştir: Bu 'fâ' (فَ) cezâ içindir; böylece tatma emrinin, daha önce izah edilen çirkin fiilleri sebebiyle gerekçelendirildiğine dikkat çekmiştir. Onların azaplarının artırılmasından biri de, derileri her piştiğinde onlara başka deriler vermesidir. Ve ateş her dindiğinde Allah onların alevini artırır.
18666. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ قَالَ: الْقُرْآنِ: وَهَذَا مَرْوِيٌّ عَنْ جَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ، وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: وَجَعَلْنا سِراجاً وَهَّاجاً قَالَ: مُضِيئًا وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ قَالَ: السَّحَابُ مَاءً ثَجَّاجاً قَالَ: مُنْصَبًّا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو يَعْلَى وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا ثَجَّاجاً قَالَ: مُنْصَبًّا. وَأَخْرَجَ الشافعي وسعيد بن منصور وعبد ابن حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً قَالَ:
İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ } hakkında şöyle demiştir: 'Kur'an'dır.' Bu görüş tâbiînden bir topluluktan da rivayet edilmiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre: { وَجَعَلْنا سِراجاً وَهَّاجاً } âyeti hakkında: 'Aydınlatıcı' demiştir; { وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ } hakkında: 'Bulutlar' demiştir; { مَاءً ثَجَّاجاً } hakkında ise: 'Dökülen' demiştir. Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir'in de ondan rivayet ettiğine göre { ثَجَّاجاً } hakkında: 'Dökülen' demiştir. Şâfiî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Merdûye'nin İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o, { وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ مَاءً ثَجَّاجاً } âyeti hakkında şöyle demiştir:
18667. Metin
يَبْعَثُ اللَّهُ الرِّيحَ، فَتَحْمِلُ الْمَاءَ فَيَمُرُّ بِهِ السَّحَابُ، فَتُدِرُّ كَمَا تُدِرُّ اللِّقْحَةُ، والثجاج ينزل من السماء أمثال
«Allah rüzgârı gönderir, rüzgâr suyu taşır; derken bulut onunla geçer ve sağılan devenin süt akıtması gibi [yağmuru] bolca akıtır1. Seccâc (şarıl şarıl dökülen su) ise gökten sanki...2 misali iner»
18668. Metin
العزالى «١» فَتَصْرِفُهُ الرِّيَاحُ فَيَنْزِلُ مُتَفَرِّقًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ الْأَنْبَارِيِّ فِي الْمَصَاحِفِ، عَنْ قَتَادَةَ قَالَ:
Rüzgârlar onu yönlendirir de tane tane/ayrı ayrı iner.» İbn Cerîr ile el-Mesâhif'te İbnü'l-Enbârî'nin Katâde'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:
18669. Metin
فِي قِرَاءَةِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ بِالرِّيَاحِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ:
«İbn Abbâs'ın kıraatinde: 'Ve sıkıp sağan rüzgârlar vasıtasıyla indirdik' (وَأَنْزَلْنا مِنَ الْمُعْصِراتِ بِالرِّيَاحِ) şeklindedir.» İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in ondan rivayet ettiğine göre o, Yüce Allah'ın:
18670. Metin
وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً قَالَ: مُلْتَفَّةٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي الْآيَةِ قَالَ: يَقُولُ: الْتَفَّ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ.
{ وَجَنَّاتٍ أَلْفافاً } buyruğu hakkında: 'Sarmaş dolaş olmuş [bahçeler]' demiştir. İbn Cerîr'in de bu âyet hakkında ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Birbirine sarmaş dolaş olmuş [bahçeler] demektedir.»
18671. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً قَالَ: سَرَابُ الشَّمْسِ: الْآلُ «٢» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً قَالَ: سِنِينَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَالْفِرْيَابِيُّ وَهَنَّادٌ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ سَالِمِ بْنِ أَبِي الْجَعْدِ قَالَ: سَأَلَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ هِلَالَ الْهِجْرِيَّ: مَا تَجِدُونَ الْحُقْبَ فِي كِتَابِ اللَّهِ؟ قَالَ: نَجِدُهُ ثَمَانِينَ سَنَةً، كُلُّ سَنَةٍ مِنْهَا اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا كُلُّ شَهْرٍ ثَلَاثُونَ يَوْمًا كُلُّ يَوْمٍ أَلْفُ سَنَةٍ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي الْآيَةِ قَالَ: الْحُقْبُ الْوَاحِدُ ثَمَانُونَ سَنَةً. وَأَخْرَجَ الْبَزَّارُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَفَعَهُ قَالَ: «الْحُقُبُ ثَمَانُونَ سَنَةً، وَالسَّنَةُ ثَلَاثُمِائَةٍ وَسِتُّونَ يَوْمًا، وَالْيَوْمُ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْهُ قَالَ: الْحُقْبُ ثَمَانُونَ عَامًا الْيَوْمُ مِنْهَا كَسُدُسِ الدُّنْيَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ- قَالَ السُّيُوطِيُّ: بِسَنَدٍ ضَعِيفٍ- عَنْ أَبِي أُمَامَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً قَالَ: الْحُقْبُ أَلْفُ شَهْرٍ، وَالشَّهْرُ ثَلَاثُونَ يَوْمًا، وَالسَّنَةُ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا ثَلَاثُمِائَةٍ وَسِتُّونَ يَوْمًا كُلُّ يَوْمٍ مِنْهَا أَلْفُ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ، فَالْحُقْبُ ثَلَاثُونَ أَلْفَ أَلْفَ سَنَةٍ. وَأَخْرَجَ الْبَزَّارُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالدَّيْلَمِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «وَاللَّهِ لَا يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ مِنْ دَخَلَهَا حَتَّى يَمْكُثَ فِيهَا أَحْقَابًا، وَالْحُقْبُ بِضْعٌ وَثَمَانُونَ سَنَةً، كُلُّ سَنَةٍ ثَلَاثُمِائَةٍ وَسِتُّونَ يَوْمًا، وَالْيَوْمُ أَلْفُ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ» . قَالَ ابْنُ عُمَرَ: فَلَا يَتَّكِلْنَ أَحَدٌ أَنَّهُ يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ: الْحُقْبُ الْوَاحِدُ ثَمَانُونَ سَنَةً. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «الْحُقْبُ أَرْبَعُونَ سَنَةً» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ فِي قَوْلِهِ: لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً وَقَوْلُهُ: إِلَّا مَا شاءَ رَبُّكَ إِنَّهُمَا فِي أَهْلِ التَّوْحِيدِ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: زَمْهَرِيرُ جَهَنَّمَ يَكُونُ لَهُمْ مِنَ الْعَذَابِ لِأَنَّ اللَّهَ يَقُولُ: لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ «فِي قَوْلِهِ: لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً إِلَّا حَمِيماً قَالَ: قد انتهى حرّه وَغَسَّاقاً قد انتهى برده، وَإِنَّ الرَّجُلَ إِذَا أَدْنَى الْإِنَاءَ مِنْ فِيهِ سَقَطَ فَرْوَةُ وَجْهِهِ، حَتَّى يَبْقَى عِظَامًا تُقَعْقِعُ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ جَزاءً وِفاقاً قَالَ: وَافَقَ أَعْمَالِهِمْ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ المنذر عن عبد الله ابن عَمْرٍو قَالَ: مَا أُنْزِلَتْ عَلَى أَهْلِ النَّارِ آيَةٌ قَطُّ أَشَدُّ مِنْهَا فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلَّا عَذاباً فَهُمْ فِي مَزِيدٍ مِنْ عَذَابِ الله أبدا.
İbnü'l-Münzir'in yine ondan [İbn Abbâs'tan], { وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً } “Dağlar yürütülmüş, bir serap olmuştur” âyeti hakkında rivayet ettiğine göre o: "Güneşin serabı, âldir (seraptır).2" demiştir. İbn Ebî Hâtim'in yine ondan [İbn Abbâs'tan], { لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً } “Orada çağlar boyu kalacaklardır” âyeti hakkında rivayet ettiğine göre o: "Senelerdir" demiştir. Abdürrezzâk, el-Firyâbî, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir'in Sâlim b. Ebi'l-Ca'd'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Ali b. Ebî Tâlib, Hilâl el-Hicrî'ye: "Allah'ın Kitabı'nda hukub (çağ) [süresini] ne kadar buluyorsunuz?" diye sordu. O da: "Onu seksen yıl olarak buluyoruz; her bir yılı on iki ay, her bir ayı otuz gün, her bir günü de bin yıldır" dedi. Saîd b. Mansûr ve -sahih olduğunu belirterek- el-Hâkim'in İbn Mes'ûd'dan bu âyet hakkında rivayet ettiğine göre o: "Bir hukub, seksen yıldır" demiştir. el-Bezzâr'ın Ebû Hureyre'den merfû olarak rivayet ettiğine göre [Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: «Hukub seksen yıldır. Yıl üç yüz altmış gündür, gün ise sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.» Abd b. Humeyd'in ondan [Ebû Hureyre'den] rivayet ettiğine göre o: "Hukub seksen yıldır; onun bir günü dünyanın altıda biri gibidir" demiştir. İbn Ebî Hâtim, et-Taberânî ve İbn Merdeveyh'in -Süyûtî: Zayıf bir senetle [demiştir]- Ebû Ümâme'den rivayet ettiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: { لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً } “Orada çağlar boyu kalacaklardır” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: «Hukub bin aydır. Ay otuz gün, yıl ise on iki ay olup üç yüz altmış gündür. Onun her bir günü sizin saydıklarınızdan bin yıldır. Dolayısıyla bir hukub, otuz milyon yıldır.» el-Bezzâr, İbn Merdeveyh ve ed-Deylemî'nin İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allah'a yemin olsun ki ateşe giren kimse, orada hukublar (çağlar) boyunca kalmadıkça oradan çıkamaz. Hukub ise seksen küsur yıldır; her bir yıl üç yüz altmış gün, gün ise sizin saydıklarınızdan bin yıldır.» İbn Ömer şöyle demiştir: "Artık hiç kimse ateşten çıkacağına güvenmesin!" Saîd b. Mansûr ve İbnü'l-Münzir'in Abdullah b. Amr'dan rivayet ettiğine göre o: "Bir hukub, seksen yıldır" demiştir. İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan rivayeti de bunun gibidir. İbn Merdeveyh'in Ubâde b. es-Sâmit'ten rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Hukub kırk yıldır.» İbn Cerîr'in Hâlid b. Ma'dân'dan rivayet ettiğine göre o, { لابِثِينَ فِيها أَحْقاباً } “Orada çağlar boyu kalacaklardır” âyeti ile { إِلَّا مَا شاءَ رَبُّكَ } “Rabbinin dilediği müstesna” âyeti hakkında: "Bu iki [âyet], kıble ehlinden olan tevhid ehli hakkındadır" demiştir. Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Cehennemin zemherîri (dondurucu soğuğu) onlar için bir azap olur. Zira Allah Teâlâ: { لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً } “Orada ne bir serinlik ne de bir içecek tadarlar” buyurmaktadır." İbn Merdeveyh'in Ebû Hureyre'den rivayet ettiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, { لَا يَذُوقُونَ فِيها بَرْداً وَلا شَراباً إِلَّا حَمِيماً } “Orada ne bir serinlik tadarlar ne de bir içecek; sadece kaynar su” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: «[Hamîm,] sıcaklığı son raddeye ulaşmış olandır. { وَغَسَّاقاً } “ve bir gayya/akıntı (koyu irin)” ise soğukluğu son raddeye ulaşmış olandır. Kişi o kabı ağzına yaklaştırdığında yüzünün derisi düşer, geriye birbirine çarpan kemikler kalır.» İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { جَزاءً وِفاقاً } “[Yaptıklarına] tam uygun bir ceza olarak” âyeti hakkında: "Amellerine uygun düşmüştür" demiştir. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir'in Abdullah b. Amr'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Cehennem ehline { فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلَّا عَذاباً } “Şimdi tadın! Artık size azaptan başka bir şey artırmayacağız” âyetinden daha şiddetli hiçbir âyet indirilmemiştir. Onlar ebediyen Allah'ın azabının artışı içindedirler."
18672. Metin
[سورة النبإ (٧٨) : الآيات ٣١ الى ٤٠]
[Nebe Sûresi (78), Âyetler 31-40]
18673. Metin
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفازاً (٣١) حَدائِقَ وَأَعْناباً (٣٢) وَكَواعِبَ أَتْراباً (٣٣) وَكَأْساً دِهاقاً (٣٤) لَا يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً وَلا كِذَّاباً (٣٥)
{ إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفازاً (٣١) حَدائِقَ وَأَعْناباً (٣٢) وَكَواعِبَ أَتْراباً (٣٣) وَكَأْساً دِهاقاً (٣٤) لَا يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً وَلا كِذَّاباً (٣٥) } “Şüphesiz takvâ sahipleri için bir kurtuluş/kurtuluş yeri vardır (31). Bahçeler ve üzüm bağları (32), göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar (33), ve dopdolu kadehler (34). Orada ne boş bir söz işitirler ne de bir yalanlama (35).”
18674. Metin
جَزاءً مِنْ رَبِّكَ عَطاءً حِساباً (٣٦) رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا الرَّحْمنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطاباً (٣٧) يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ وَقالَ صَواباً (٣٨) ذلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ مَآباً (٣٩) إِنَّا أَنْذَرْناكُمْ عَذاباً قَرِيباً يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَداهُ وَيَقُولُ الْكافِرُ يا لَيْتَنِي كُنْتُ تُراباً (٤٠)
{ جَزاءً مِنْ رَبِّكَ عَطاءً حِساباً (٣٦) رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا الرَّحْمنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطاباً (٣٧) يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ وَقالَ صَواباً (٣٨) ذلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ مَآباً (٣٩) إِنَّا أَنْذَرْناكُمْ عَذاباً قَرِيباً يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَداهُ وَيَقُولُ الْكافِرُ يا لَيْتَنِي كُنْتُ تُراباً (٤٠) } “Rabbinden bir karşılık, yeterli bir bağış olarak (36). Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir, Rahmân'dır; O'ndan bir hitaba malik olamazlar (37). O gün Rûh ve melekler saf hâlinde dururlar; Rahmân'ın izin verdiği ve doğruyu söyleyen kimseden başkası konuşamaz (38). İşte o gün, hak olan gündür. Artık dileyen Rabbine varan bir yol tutar (39). Gerçekten biz sizi yakın bir azapla uyardık; o gün kişi iki elinin önden gönderdiğine bakar ve kâfir: 'Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım!' der (40).”
18675. Metin
قَوْلُهُ: إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفازاً هَذَا شُرُوعٌ فِي بَيَانِ حَالِ الْمُؤْمِنِينَ، وَمَا أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مِنَ الْخَيْرِ بَعْدَ بَيَانِ حَالِ الْكَافِرِينَ وَمَا أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مِنَ الشَّرِّ، وَالْمَفَازُ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى الْفَوْزِ وَالظَّفَرِ بِالنِّعْمَةِ وَالْمَطْلُوبِ وَالنَّجَاةِ مِنَ النَّارِ، وَمِنْهُ قِيلَ: لِلْفَلَاةِ مَفَازَةٌ تَفَاؤُلًا بِالْخَلَاصِ مِنْهَا. ثُمَّ فَسَّرَ سُبْحَانَهُ هَذَا الْمَفَازَ فَقَالَ: حَدائِقَ وَأَعْناباً وَانْتِصَابُهُمَا عَلَى أَنَّهُمَا بَدَلٌ مِنْ «مَفَازًا» بَدَلُ اشْتِمَالٍ، أَوْ بَدَلَ كُلٍّ مِنْ كُلٍّ عَلَى طَرِيقِ الْمُبَالَغَةِ بِجَعْلِ نَفْسِ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ مَفَازَةً، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ النَّصْبُ بِإِضْمَارِ أَعْنِي، وَإِذَا كَانَ مَفَازًا بِمَعْنَى الْفَوْزِ، فَيُقَدَّرُ مُضَافٌ مَحْذُوفٌ، أَيْ: فَوْزُ حَدَائِقَ، وَهِيَ جَمْعُ حَدِيقَةٍ، وَهِيَ الْبُسْتَانُ الْمَحُوطُ عَلَيْهِ، وَالْأَعْنَابُ: جَمْعُ عِنَبٍ، أَيْ: كُرُومُ أَعْنَابٍ وَكَواعِبَ أَتْراباً الْكَوَاعِبُ: جَمْعُ كَاعِبَةٍ، وَهِيَ النَّاهِدَةُ، يُقَالُ: كَعَبَتِ الْجَارِيَةُ تَكْعَبُ تَكْعِيبًا وَكُعُوبًا، وَنَهَدَتْ تَنْهَدُ نُهُودًا، وَالْمُرَادُ أَنَّهُمْ نِسَاءٌ كَوَاعِبُ تَكَعَّبَتْ ثَدْيُهُنَّ وَتَفَلَّكَتْ، أَيْ: صَارَتْ ثَدْيُهُنَّ كَالْكَعْبِ فِي صُدُورِهِنَّ. قَالَ الضَّحَّاكُ: الْكَوَاعِبُ: الْعَذَارَى. قَالَ قَيْسُ بْنُ عَاصِمٍ:
Cenâb-ı Hakk'ın: { إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفازاً } buyruğu; kâfirlerin durumunu ve Allah'ın onlar için hazırladığı şerri açıkladıktan sonra, müminlerin durumunu ve Allah'ın onlar için hazırladığı hayrı açıklamaya bir giriştir. el-Mefâz (الْمَفَاز), kurtulmak, nimete ve arzulanan şeye nâil olmak ve ateşten kurtulmak anlamında bir masdardır. Nitekim tehlikesinden kurtulma temennisi/uğuru olsun diye çöle de 'mefâze' denilmiştir. Sonra Yüce Allah bu kurtuluşu açıklayarak şöyle buyurmuştur: { حَدائِقَ وَأَعْناباً }. Bu iki kelimenin mensub olması, «مَفَازًا» kelimesinden bedel-i iştimal olmaları veya bu şeylerin bizzat kendilerini kurtuluş kılmak sûretiyle mübalağa yoluyla bedel-i kül olmaları sebebiyledir. Mensub oluşun takdirî bir 'a'nî' (أَعْنِي / yani kastediyorum) fiiliyle olması da câizdir. 'Mefâz' kelimesi kurtuluş anlamında olduğunda ise hazfedilmiş bir muzaf takdir edilir; yani: 'bahçelerin kurtuluşu/kazancı' demektir. Hadâik (حَدَائِق), hadîka (حَدِيقَة) kelimesinin çoğuludur; o da etrafı çevrilmiş bahçe demektir. el-A'nâb (الْأَعْنَاب) ise 'ıneb'in (عِنَب / üzüm) çoğuludur, yani: üzüm bağları demektir. { وَكَواعِبَ أَتْراباً } ifadesindeki el-Kevâ'ib (الْكَوَاعِب), 'kâ'ibe'nin (كَاعِبَة) çoğuludur; o da göğüsleri belirginleşmiş kızdır. Denilir ki: Genç kızın göğüsleri belirginleştiğinde 'ke'abeti'l-câriyetü tek'abü tek'îben ve ku'ûben' (كَعَبَتِ الْجَارِيَةُ تَكْعَبُ تَكْعِيبًا وَكُعُوبًا) ve 'nehedet tenhedü nühûden' (نَهَدَتْ تَنْهَدُ نُهُودًا) denir. Kastedilen, onların göğüsleri yuvarlaklaşıp belirginleşmiş, yani göğüsleri sinelerinde topuk gibi tomurcuklanmış genç kadınlar olduğudur. Dahhâk şöyle demiştir: el-Kevâ'ib, bakire kızlardır. Kays b. Âsım şöyle demiştir:
18676. Metin
وَكَمْ مِنْ حَصَانٍ قَدْ حَوَيْنَا كَرِيمَةً ... ومن كَاعِبٍ لَمْ تَدْرِ مَا الْبُؤْسُ مُعْصِرِ
«Nice iffetli ve asil kadını [esir olarak] elde ettik ... ve nice büluğa ermiş, sıkıntının ne olduğunu bilmeyen tomurcuk göğüslü kızı.»
18677. Metin
وَقَالَ عُمَرُ بْنُ أَبِي رَبِيعَةَ:
Ömer b. Ebî Rebîa da şöyle demiştir:
18678. Metin
وَكَانَ مِجَنِّي دُونَ ما كنت أتّقي ... ثلاث شخوص كاعبان وَمُعْصِرُ
«Korktuğum şeylere karşı kalkanım ... iki tomurcuk göğüslü ve bir büluğa ermiş üç şahıstı.»
18679. Metin
وَالْأَتْرَابُ: الْأَقْرَانُ فِي السِّنِّ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَحْقِيقُهُ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ وَكَأْساً دِهاقاً أَيْ: مُمْتَلِئَةً. قَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَابْنُ زَيْدٍ: أَيْ مُتْرَعَةٌ مَمْلُوءَةٌ، يُقَالُ: أَدْهَقْتُ الْكَأْسَ، أَيْ: مَلَأْتُهَا، ومنه قول الشاعر:
el-Etrâb (الْأَتْرَاب) ise yaşça akran olanlardır; bunun tahkiki daha önce Bakara Sûresi'nde geçmişti. { وَكَأْساً دِهاقاً } yani dopdolu [kadehler]. Hasan, Katâde ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: Yani ağzına kadar doldurulmuş, dopdoludur. 'Kadehi doldurdum' anlamında 'edhaktü'l-ke'se' (أَدْهَقْتُ الْكَأْسَ) denir. Şairin şu sözü de bundandır:
18680. Metin
ألا فاسقني صرفا سقاني السَّاقِي ... مِنْ مَائِهَا بِكَأْسِكَ الدِّهَاقِ
«Hadi bana katıksız sun, sâkî bana sundu ... onun suyundan dopdolu kadehinle.»
18681. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَعِكْرِمَةُ وَمُجَاهِدٌ: دِهاقاً مُتَتَابِعَةً يَتْبَعُ بَعْضُهَا بَعْضًا. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ:
Saîd b. Cübeyr, İkrime ve Mücâhid: «{ دِهاقاً }, biri diğerinin peşinden gelen, aralıksız [kadehlerdir]» demişlerdir. Zeyd b. Eslem ise şöyle demiştir:
18682. Metin
دِهاقاً صَافِيَةً، وَالْمُرَادُ بِالْكَأْسِ الْإِنَاءُ الْمَعْرُوفُ، وَلَا يُقَالُ لَهُ الْكَأْسُ إِلَّا إِذَا كَانَ فِيهِ الشَّرَابُ لَا يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً وَلا كِذَّاباً أَيْ: لَا يَسْمَعُونَ فِي الْجَنَّةِ لَغْواً وَهُوَ الْبَاطِلُ مِنَ الْكَلَامِ، وَلا كِذَّاباً أَيْ: وَلَا يُكَذِّبُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: كِذَّاباً بِالتَّشْدِيدِ، وَقَرَأَ الْكِسَائِيُّ هُنَا بِالتَّخْفِيفِ، وَوَافَقَ الْجَمَاعَةُ عَلَى التَّشْدِيدِ فِي قَوْلِهِ: وَكَذَّبُوا بِآياتِنا كِذَّاباً الْمُتَقَدِّمِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ لِلتَّصْرِيحِ بِفِعْلِهِ هُنَاكَ، وَقَدْ قَدَّمْنَا الْخِلَافَ فِي كِذَّابًا هَلْ هُوَ مِنْ مَصَادِرِ التَّفْعِيلِ أَوْ مِنْ مَصَادِرِ الْمُفَاعَلَةِ. جَزاءً مِنْ رَبِّكَ أَيْ: جَازَاهُمْ بِمَا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ جَزَاءً. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى جَزَاهُمْ جَزَاءً، وَكَذَا عَطاءً أَيْ:
«{ دِهاقاً } berrak demektir.» Kadeh (الْكَأْس) ile kastedilen mâruf kaptır; ancak içinde içecek bulunduğu zaman ona 'kadeh' denir. { لَا يَسْمَعُونَ فِيها لَغْواً وَلا كِذَّاباً } yani cennette lağv (لَغْواً) -ki o bâtıl sözdür- ve kizâb (كِذَّاباً) -yani birbirlerini yalanlamayı- işitmezler. Cumhûr { كِذَّاباً } kelimesini şeddeli okumuş, el-Kisâî ise burada şeddesiz (kizâben) okumuştur; fakat bu sûrenin başında geçen { وَكَذَّبُوا بِآياتِنا كِذَّاباً } âyetinde orada fiili açıkça zikredildiği için topluluk şeddeli okuma üzerinde ittifak etmiştir. 'Kizâb' kelimesinin tef'îl babının masdarı mı yoksa mufâale babının masdarı mı olduğu konusundaki ihtilafı daha önce zikretmiştik. { جَزاءً مِنْ رَبِّكَ } yani daha önce zikredilen şeylerle onlara bir karşılık olarak mükâfat vermiştir. ez-Zeccâc: «Anlamı: Onlara mükâfat olarak karşılık verdi demektir» demiştir; aynı şekilde { عَطاءً } da böyledir, yani:
18683. Metin
وَأَعْطَاهُمْ عَطَاءً حِساباً قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: كَافِيًا. وَقَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: كَثِيرًا، يُقَالُ: أَحَسَبْتُ فلانا، أي:
«Ve onlara bir bağış olarak bağışta bulundu» demektir. { حِساباً } hakkında Ebû Ubeyde: «Kâfi gelecek kadar» demiştir. İbn Kuteybe: «Pek çok» demiştir; nitekim bir kimseye bolca ihsanda bulunulduğunda 'ehsabtü fülânen' (أَحْسَبْتُ فُلَانًا / falan kimseye bolca verdim) denir. Şairin şu sözü de «١» bundandır:
18684. Metin
أكثرت له العطاء، ومنه قول الشاعر «١» :
«Ona bolca bağışta bulundum» demektir. Şairin şu sözü de «١» bundandır:
18685. Metin
ونقفي «٢» وَلِيدَ الْحَيِّ إِنْ كَانَ جَائِعًا ... وَنُحْسِبُهُ إِنْ كَانَ لَيْسَ بِجَائِعِ
«Ve kabilenin çocuğunu aç ise doyururuz «٢» ... aç değilse de ona bolca bağışta bulunuruz.»
18686. Metin
قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: أَيْ: نُعْطِيهِ حَتَّى يَقُولَ حَسْبِي. قَالَ الزَّجَّاجُ: حِساباً أَيْ: مَا يَكْفِيهِمْ. قَالَ الْأَخْفَشُ: يُقَالُ: أَحْسَبَنِي كَذَا، أَيْ: كَفَانِي. قَالَ الْكَلْبِيُّ: حَاسَبَهُمْ فَأَعْطَاهُمْ بِالْحَسَنَةِ عَشْرًا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:
İbn Kuteybe şöyle demiştir: «Yani 'bana yeter' deyinceye kadar ona veririz.» ez-Zeccâc: «{ حِساباً }, onlara kâfi gelecek şeydir» demiştir. el-Ahfeş: «'Ehsabenî kezâ' (أَحْسَبَنِي كَذَا) denir; yani bana kâfi geldi demektir» demiştir. el-Kelbî: «Onları hesaba çekip bir iyiliğe on katını verdi» demiştir. Mücâhid ise şöyle demiştir:
18687. Metin
حِسَابًا لِمَا عَمِلُوهُ، فَالْحِسَابُ بِمَعْنَى الْقَدْرِ، أَيْ: يُقَدِّرُ مَا وَجَبَ لَهُ فِي وَعْدِ الرَّبِّ سُبْحَانَهُ، فَإِنَّهُ وَعَدَ لِلْحَسَنَةِ عَشْرًا، وَوَعَدَ لِقَوْمٍ سَبْعَمِائَةِ ضِعْفٍ، وَقَدْ وَعَدَ لِقَوْمٍ جَزَاءً لَا نِهَايَةَ لَهُ وَلَا مِقْدَارَ كَقَوْلِهِ: إِنَّما يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسابٍ «٣» وَقَرَأَ أَبُو هَاشِمٍ «حَسَّابًا» بِفَتْحِ الْحَاءِ وَتَشْدِيدِ السِّينِ، أَيْ: كَفَافًا. قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: تَقُولُ الْعَرَبُ: حَسَّبْتُ الرَّجُلَ بِالتَّشْدِيدِ إِذَا أَكْرَمْتُهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
«Yaptıkları amellerin karşılığı bir hesaptır.» Dolayısıyla hesap (الْحِسَاب), miktar/ölçü anlamındadır; yani Yüce Rabbin vaadinde onun için hak olan miktarı takdir eder. Zira O, bir iyiliğe on katını vaad etmiş, bir topluluğa yedi yüz katını vaad etmiş, bir topluluğa da şu âyetinde olduğu gibi sonu ve ölçüsü olmayan bir mükâfat vaad etmiştir: { إِنَّما يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسابٍ «٣» }. Ebû Hâşim, hâ (ح) harfinin fethası ve sîn (س) harfinin şeddesiyle «حَسَّابًا» (hassâben) şeklinde okumuştur; yani yetecek kadar demektir. el-Asmaî şöyle demiştir: Araplar, bir kimseye ikramda bulunduklarında şeddeli olarak 'hassebtü'r-racüle' (حَسَّبْتُ الرَّجُلَ) derler. Şairin şu sözü de bundandır:
18688. Metin
إِذَا أَتَاهُ ضَيْفُهُ يُحْسِبُهُ
«Misafiri ona geldiğinde ona bolca ikram eder.»
18689. Metin
وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ: «حِسَانًا» بِالنُّونِ. رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا الرَّحْمنِ. قَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَنَافِعٌ وَأَبُو عَمْرٍو وَابْنُ كَثِيرٍ وَزَيْدٌ عَنْ يَعْقُوبَ وَالْمُفَضَّلِ عن عاصم برفع رب والرحمن على أن ربّ مبتدأ والرّحمن خَبَرُهُ، أَوْ عَلَى أَنَّ رَبُّ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مقدّر: أي: هو ربّ، والرّحمن صفته، ولا يَمْلِكُونَ خَبَرُ رَبُّ، أَوْ عَلَى أَنَّ رَبُّ مبتدأ، والرّحمن مبتدأ ثان، ولا يَمْلِكُونَ خَبَرُ الْمُبْتَدَأِ الثَّانِي، وَالْجُمْلَةُ خَبَرُ الْمُبْتَدَأِ الْأَوَّلِ. وَقَرَأَ يَعْقُوبُ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ وَابْنُ عَامِرٍ وَعَاصِمٌ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِخَفْضِهِمَا عَلَى أن ربّ بدل من ربك، والرّحمن صِفَةٌ لَهُ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِخَفْضِ الْأَوَّلِ عَلَى الْبَدَلِ، وَرَفْعِ الثَّانِي عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هُوَ الرَّحْمَنُ، واختار هذه القراءة أبو عبيد وَقَالَ هَذِهِ الْقِرَاءَةَ أَعْدَلُهَا، فَخَفَضَ رَبِّ لِقُرْبِهِ مِنْ رَبِّكَ، فَيَكُونُ نَعْتًا لَهُ وَرَفَعَ الرَّحْمَنُ لِبَعْدِهِ مِنْهُ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ، وَخَبَرُهُ: لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطاباً أَيْ:
İbn Abbâs ise nûn (ن) harfiyle «حِسَانًا» (hisânen) şeklinde okumuştur. { رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا الرَّحْمنِ }. İbn Mes'ûd, Nâfi', Ebû Amr, İbn Kesîr ile Ya'kûb'dan Zeyd ve Âsım'dan el-Mufaddal; 'Rabbi' ve 'er-Rahmâni' kelimelerini merfû olarak okumuşlardır; bu da 'Rabbu' kelimesinin mübteda (özne), 'er-Rahmânu' kelimesinin onun haberi (yüklemi) olması yahut 'Rabbu' kelimesinin takdirî bir mübtedanın haberi olması -yani: 'O Rabbdir' takdirinde- ve 'er-Rahmânu' kelimesinin onun sıfatı, { لَا يَمْلِكُونَ } ifadesinin ise 'Rabbu'nun haberi olması esasına dayanır; yahut 'Rabbu' kelimesinin birinci mübteda, 'er-Rahmânu' kelimesinin ikinci mübteda, { لَا يَمْلِكُونَ } ifadesinin ikinci mübtedanın haberi ve cümlenin tamamının birinci mübtedanın haberi olması esasına dayanır. Ya'kûb'dan gelen bir rivayette o, İbn Âmir ve Âsım'dan gelen bir rivayette ise 'Rabbi' kelimesinin 'Rabbike'den bedel, 'er-Rahmâni' kelimesinin de onun sıfatı olması üzere her ikisini mecrûr olarak okumuşlardır. İbn Abbâs, Hamza ve el-Kisâî ise birincisini bedel olarak mecrûr, ikincisini ise hazfedilmiş bir mübtedanın haberi -yani: 'O Rahmân'dır' takdirinde- olarak merfû okumuşlardır. Ebû Ubeyd bu kıraati tercih etmiş ve: «Bu kıraat kıraatlerin en dengelisidir; 'Rabbi' kelimesini 'Rabbike'ye yakınlığından dolayı mecrûr kılmıştır ki ona sıfat olur, 'er-Rahmânu' kelimesini ise ondan uzaklığından ötürü müste'nef (yeni bir başlangıç) olarak merfû kılmıştır» demiştir. Onun haberi ise şudur: { لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطاباً } yani:
18690. Metin
لَا يَمْلِكُونَ أَنْ يَسْأَلُوا إِلَّا فِيمَا أَذِنَ لَهُمْ فِيهِ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا بِالشَّفَاعَةِ إِلَّا بِإِذْنِهِ، وَقِيلَ:
«Kendilerine izin verilen hususlar dışında O'ndan bir şey istemeye mâlik olamazlar.» el-Kisâî: «O'nun izni olmadan O'ndan şefaat talebinde bulunmaya mâlik olamazlar» demiştir. Şöyle de denilmiştir:
18691. Metin
الْخِطَابُ الْكَلَامُ، أَيْ: لَا يَمْلِكُونَ أَنْ يُخَاطِبُوا الرَّبَّ سُبْحَانَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ، دَلِيلُهُ: لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ «٤» . وَقِيلَ: أَرَادَ الْكُفَّارَ، وَأَمَّا الْمُؤْمِنُونَ فَيَشْفَعُونَ. وَيَجُوزُ أَنَّ تَكُونَ هَذِهِ الْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مُسْتَأْنَفَةً مُقَرِّرَةً لِمَا تُفِيدُهُ الرُّبُوبِيَّةُ مِنَ الْعَظَمَةِ وَالْكِبْرِيَاءِ يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا الظرف منتصب بلا يتكلمون، أو بلا يَمْلِكُونَ، وَ «صَفًّا» مُنْتَصِبٌ عَلَى الْحَالِ، أَيْ:
el-Hıtâb (الْخِطَاب) konuşmaktır; yani O'nun izni olmaksızın Yüce Rabb ile konuşmaya mâlik olamazlar; bunun delili: { لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ «٤» } âyetidir. Bununla kâfirlerin kastedildiği, müminlerin ise şefaat edeceği de söylenmiştir. Bu cümlenin, daha önce açıklandığı üzere hâl olarak mahallen mensub olması câiz olduğu gibi, rubûbiyetin ifade ettiği azamet ve büyüklüğü pekiştiren müste'nef bir cümle olması da câizdir. { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا } âyetindeki zarf, { لَا يَتَكَلَّمُونَ } ile veya { لَا يَمْلِكُونَ } ile mensubdur. { صَفًّا } kelimesi ise hâl olarak mensubdur; yani:
18692. Metin
مُصْطَفِينَ، أَوْ عَلَى الْمَصْدَرِيَّةِ، أَيْ: يَصُفُّونَ صَفًّا، وَقَوْلُهُ: لَا يَتَكَلَّمُونَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ، أَوْ مُسْتَأْنَفٌ لتقرير ما قبله.
[saf bağlamışlar halde] veya mef'ûl-i mutlak (masdar) olarak [mansubtur], yani: «saf saf dizilirler». { لَا يَتَكَلَّمُونَ } “Konuşamazlar” kavli ise hâl olarak mahallen mansubtur yahut kendisinden önceki manayı pekiştiren bir istînâftır (yeni bir başlangıç cümlesidir).
18693. Metin
وَاخْتُلِفَ فِي الرُّوحِ فَقِيلَ: إِنَّهُ مَلَكٌ مِنَ الْمَلَائِكَةِ أَعْظَمُ مِنَ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَمِنَ الْأَرْضِينَ السَّبْعِ وَمِنَ الْجِبَالِ، وَقِيلَ: هُوَ جِبْرِيلُ، قَالَهُ الشَّعْبِيُّ وَالضَّحَّاكُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ. وَقِيلَ: الرَّوْحُ جُنْدٌ مِنْ جُنُودِ اللَّهِ لَيْسُوا مَلَائِكَةً، قَالَهُ أَبُو صَالِحٍ وَمُجَاهِدٌ، وَقِيلَ: هُمْ أَشْرَافُ الْمَلَائِكَةِ، قَالَهُ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ. وَقِيلَ: هُمْ حَفَظَةٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ، قَالَهُ ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ. وَقِيلَ: هُمْ بَنُو آدَمَ، قَالَهُ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ. وَقِيلَ: هُمْ أَرْوَاحُ بَنِي آدَمَ تَقُومُ صَفًّا وَتَقُومُ الْمَلَائِكَةُ صَفًّا، وَذَلِكَ بَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ قَبْلَ أَنْ تُرَدَّ إِلَى الْأَجْسَامِ، قَالَهُ عَطِيَّةُ الْعَوْفِيُّ. وَقِيلَ: إِنَّهُ الْقُرْآنُ، قَالَهُ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ. وَقَوْلُهُ: إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بَدَلًا مِنْ ضَمِيرِ يَتَكَلَّمُونَ، وَأَنْ يَكُونَ مَنْصُوبًا عَلَى أَصْلِ الِاسْتِثْنَاءِ، وَالْمَعْنَى: لَا يَشْفَعُونَ لِأَحَدٍ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ بِالشَّفَاعَةِ، أَوْ لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا فِي حَقِّ مَنْ أذن له الرّحمن وَكان ذَلِكَ الشَّخْصُ مِمَّنْ قالَ صَواباً قَالَ الضَّحَّاكُ وَمُجَاهِدٌ:
Rûh hakkında ihtilaf edilmiştir: Onun meleklerden yedi gökten, yedi yerden ve dağlardan daha büyük bir melek olduğu söylenmiştir. Şa'bî, Dahhâk ve Saîd b. Cübeyr onun Cibrîl olduğunu söylemişlerdir. Ebû Sâlih ve Mücâhid, Rûh'un Allah'ın ordularından melek olmayan bir ordu olduğunu söylemişlerdir. Mukâtil b. Hayyân onların meleklerin ileri gelenleri olduğunu söylemiştir. İbn Ebî Necîh onların melekler üzerindeki koruyucular/gözeticiler olduğunu söylemiştir. Hasan ve Katâde onların Âdemoğulları olduğunu söylemiştir. Atıyye el-Avfî ise onların Âdemoğullarının ruhları olduğunu, iki nefha arasında bedenlere iade edilmeden önce saf bağlayıp duracaklarını, meleklerin de saf bağlayıp duracağını söylemiştir. Zeyd b. Eslem ise onun Kur'an olduğunu söylemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın: { إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ } buyruğunun, { يَتَكَلَّمُونَ } fiilindeki zamirden bedel olması da, istisnâ-i asîl üzere mensub olması da câizdir. Anlamı şudur: Rahmân'ın kendisine şefaat etme izni verdiği kimseden başkası için şefaat edemezler ya da ancak Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve kendisi { قالَ صَواباً } olan kimse hakkında konuşabilirler. Dahhâk ve Mücâhid şöyle demişlerdir:
18694. Metin
صَواباً يَعْنِي حَقًّا. وَقَالَ أَبُو صَالِحٍ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَأَصِلُ الصَّوَابِ السَّدَادُ مِنَ الْقَوْلِ وَالْفِعْلِ. قِيلَ:
«{ صَواباً } yani doğru/hak olanı [söyleyen] demektir.» Ebû Sâlih: «Lâ ilâhe illallâh [diyendir]» demiştir. es-Sevâb (الصَّوَاب) kelimesinin aslı, sözde ve fiilde isabetliliktir/doğruluktur. Şöyle de denilmiştir:
18695. Metin
لَا يَتَكَلَّمُونَ يَعْنِي الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ الَّذِينَ قَامُوا صَفًّا هَيْبَةً وَإِجْلَالًا إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ مِنْهُمْ فِي الشَّفَاعَةِ، وَهُمْ قَدْ قَالُوا صَوَابًا. قَالَ الْحَسَنُ: إن الروح يقول يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا يَدْخُلُ أَحَدٌ الْجَنَّةَ إِلَّا بالرحمة، وَلَا النَّارَ إِلَّا بِالْعَمَلِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: فَهُمْ لَا يَتَكَلَّمُونَ يَعْنِي الْخَلْقَ كُلُّهُمْ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمَلَائِكَةُ، وَقالَ فِي الدُّنْيَا صَواباً أَيْ: شَهِدَ بِالتَّوْحِيدِ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: ذلِكَ إِلَى يَوْمِ قِيَامِهِمْ عَلَى تِلْكَ الصِّفَةِ، وَهُوَ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ الْيَوْمُ الْحَقُّ أَيِ الْكَائِنُ الْوَاقِعِ الْمُتَحَقَّقُ فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ مَآباً أَيْ: مَرْجِعًا يَرْجِعُ إِلَيْهِ بِالْعَمَلِ الصَّالِحِ لِأَنَّهُ إِذَا عَمِلَ خَيْرًا قَرَّبَهُ إِلَى اللَّهِ، وَإِذَا عَمِلَ شَرًّا بَاعَدَهُ مِنْهُ، وَمَعْنَى إِلى رَبِّهِ إِلَى ثَوَابِ رَبِّهِ، قَالَ قَتَادَةُ: مَآباً: سَبِيلًا. ثُمَّ زَادَ سُبْحَانَهُ فِي تَخْوِيفِ الكفار فقال: نَّا أَنْذَرْناكُمْ عَذاباً قَرِيباً
«{ لَا يَتَكَلَّمُونَ } yani heybet ve tazimden ötürü saf bağlayıp duran melekler ve Rûh, içlerinden ancak Rahmân'ın şefaat etmesine izin verdiği ve doğruyu söylemiş olan kimseler müstesna konuşamazlar.» Hasan şöyle demiştir: «Rûh kıyamet gününde: 'Hiç kimse rahmet olmaksızın cennete, amel olmaksızın da cehenneme giremez' der.» el-Vâhidî şöyle demiştir: «Onlar konuşamazlar; yani Rahmân'ın izin verdiği kimseler müstesna bütün mahlûkat [konuşamaz]; onlar da müminler ve meleklerdir. Dünyada { قالَ صَواباً } yani tevhidi ikrar etmiştir.» Cenâb-ı Hakk'ın: { ذلِكَ } sözüyle işaret edilen şey, onların bu vasıf üzere durdukları gündür; bu kelime mübteda (özne), onun haberi (yüklemi) ise { الْيَوْمُ الْحَقُّ } ifadesidir; yani vuku bulacak, gerçekleşecek olan hak gündür. { فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ مَآباً } yani sâlih amelle O'na döneceği bir merci edinir; çünkü insan hayır işlediğinde bu onu Allah'a yaklaştırır, şer işlediğinde ise O'ndan uzaklaştırır. { إِلى رَبِّهِ } ifadesinin anlamı, Rabbinin mükâfatınadır. Katâde: «{ مَآباً }: Yol demektir» demiştir. Sonra Yüce Allah kâfirleri korkutmayı artırarak şöyle buyurmuştur: { إِنَّا أَنْذَرْناكُمْ عَذاباً قَرِيباً }
18696. Metin
يَعْنِي الْعَذَابَ فِي الْآخِرَةِ، وَكُلُّ مَا هُوَ آتٍ فَهُوَ قَرِيبُ، وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ:
«Yani âhiretteki azabı [kastediyor]. Gelecek olan her şey ise yakındır.» Bunun bir benzeri de Yüce Allah'ın şu âyetidir:
18697. Metin
كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها «١» كَذَا قَالَ الْكَلْبِيُّ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُوَ عَذَابُ الدُّنْيَا لِأَنَّهُ أَقْرَبُ الْعَذَابَيْنِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: هُوَ قَتْلُ قُرَيْشٍ بِبَدْرٍ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِقَوْلِهِ: وْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَداهُ
{ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها «١» }. el-Kelbî ve başkaları böyle demiştir. Katâde ise: «O, iki azaptan daha yakın olanı olduğu için dünya azabıdır» demiştir. Mukâtil: «O, Kureyş'in Bedir'de öldürülmesidir» demiştir. Birinci görüş, şu âyetten dolayı daha evlâdır: { يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَداهُ }
18698. Metin
فَإِنَّ الظَّرْفَ إِمَّا بَدَلٌ مِنْ عَذَابٍ، أَوْ ظَرْفٌ لِمُضْمَرٍ هو صفة له، أي: عذابا كائناوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ
Çünkü bu zarf ya 'azâben' kelimesinden bedeldir yahut onun sıfatı olan gizli bir kelimenin zarfıdır; yani: 'Kişinin bakacağı gün gerçekleşecek olan bir azap' takdirindedir. { يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ }
18699. Metin
أَيْ: يُشَاهَدُ مَا قَدَّمَهُ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ، وَ «مَا» مَوْصُولَةٌ أَوِ اسْتِفْهَامِيَّةٌ. قَالَ الْحَسَنُ: وَالْمَرْءُ هُنَا هُوَ الْمُؤْمِنُ، أَيْ: يَجِدُ لِنَفْسِهِ عَمَلًا، فَأَمَّا الْكَافِرُ فَلَا يَجِدُ لِنَفْسِهِ عَمَلًا فَيَتَمَنَّى أَنْ يَكُونَ تُرَابًا، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ الْكَافِرُ عَلَى الْعُمُومِ، وَقِيلَ: أُبَيُّ بْنُ خَلَفٍ وَعَقَبَةُ بْنُ أَبِي مُعَيْطٍ، والأوّل أولى لقوله: يَقُولُ الْكافِرُ يا لَيْتَنِي كُنْتُ تُراباً
Yani hayır veya şerden önden gönderdiği şeyleri bizzat görür. 'Mâ' (مَا) kelimesi mevsûle veya istifhâmiyyedir. Hasan şöyle demiştir: «Buradaki 'el-mer'' (الْمَرْءُ / kişi) mümindir; yani kendisi için bir amel bulur. Kâfire gelince, o kendisi için [makbul] bir amel bulamaz da toprak olmayı temenni eder.» Kastedilenin genel olarak kâfir olduğu da söylenmiştir; Übey b. Halef ve Ukbe b. Ebî Muayt olduğu da söylenmiştir. Ancak birinci görüş, şu âyetten dolayı daha evlâdır: { وَيَقُولُ الْكافِرُ يا لَيْتَنِي كُنْتُ تُراباً }
18700. Metin
فَإِنَّ الْكَافِرَ وَاقِعٌ فِي مُقَابَلَةِ الْمَرْءِ، وَالْمُرَادُ جِنْسُ الْكَافِرِ يَتَمَنَّى أَنْ يَكُونَ تُرَابًا لِمَا يُشَاهِدُهُ مِمَّا قَدْ أَعَدَّهُ اللَّهُ لَهُ مِنْ أَنْوَاعِ الْعَذَابِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يَتَمَنَّى أَنَّهُ كَانَ تُرَابًا فِي الدُّنْيَا فَلَمْ يُخْلَقْ، أَوْ تُرَابًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَقِيلَ:
Çünkü kâfir, 'el-mer'' (kişi) kelimesinin karşısında yer almaktadır. Kastedilen, Allah'ın kendisi için hazırladığı azap çeşitlerini gördüğünde toprak olmayı temenni eden kâfir cinsidir. Anlamı şudur: O, dünyada toprak olup hiç yaratılmamış olmayı yahut kıyamet gününde toprak olmayı temenni eder. Şöyle de denilmiştir:
18701. Metin
الْمُرَادُ بِالْكَافِرِ أَبُو جَهْلٍ، وَقِيلَ: أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الْأَسَدِ الْمَخْزُومِيُّ، وَقِيلَ: إِبْلِيسُ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى اعْتِبَارًا بِعُمُومِ اللَّفْظِ، وَلَا يُنَافِيهِ خُصُوصُ السَّبَبِ كَمَا تقدّم غير مرّة.
Kâfir ile kastedilenin Ebû Cehil olduğu söylenmiştir; Ebû Seleme b. Abdi'l-Esed el-Mahzûmî olduğu da söylenmiştir; İblîs olduğu da söylenmiştir. Lafzın umumiliği dikkate alındığında birinci [görüş] daha evladır; nitekim daha önce defalarca geçtiği üzere sebebin hususi oluşu [hükmün umumiliğine] engel teşkil etmez.1
18702. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفازاً قَالَ: مُنْتَزَهًا وَكَواعِبَ قَالَ: نَوَاهِدَ أَتْراباً قَالَ: مُسْتَوِيَاتٍ وَكَأْساً دِهاقاً قَالَ: مُمْتَلِئًا.
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفازاً } buyruğu hakkında: «Gezinti yeri» demiştir; { وَكَواعِبَ } hakkında: «Göğüsleri tomurcuklanmış» demiştir; { أَتْراباً } hakkında: «Birbirine denk/yaşıt» demiştir; { وَكَأْساً دِهاقاً } hakkında ise: «Dopdolu» demiştir.
18703. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَكَأْساً دِهاقاً قَالَ: هِيَ الْمُمْتَلِئَةُ الْمُتْرَعَةُ الْمُتَتَابِعَةُ، وَرُبَّمَا سَمِعْتُ الْعَبَّاسَ يَقُولُ: يَا غُلَامُ اسْقِنَا وَادْهَقْ لَنَا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ: دِهاقاً قَالَ: دِرَاكًا.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, -sahih olduğunu belirterek- Hâkim, İbn Merdûye ve el-Ba's'ta el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { وَكَأْساً دِهاقاً } buyruğu hakkında şöyle demiştir: «O; doldurulmuş, taşırılmış ve aralıksız sunulan kadehtir. Çok kere Abbâs'ın: 'Ey köle, bize su ver ve kadehimizi doldur' dediğini işitirdim.» Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir'in ondan rivayet ettiğine göre o, { دِهاقاً } hakkında: «Peş peşe gelen» demiştir.
18704. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: إِذَا كَانَ فِيهَا خَمْرٌ فَهِيَ كَأْسٌ، وَإِذَا لَمْ يَكُنْ فِيهَا خَمْرٌ فَلَيْسَ بِكَأْسٍ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَأَبُو الشَّيْخِ فِي الْعَظَمَةِ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: «الرُّوحُ جُنْدٌ مِنْ جُنُودِ اللَّهِ، لَيْسُوا بملائكة، لهم رؤوس وَأَيْدٍ وَأَرْجُلٌ» ثُمَّ قَرَأَ: يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا قَالَ: هَؤُلَاءِ جُنْدٌ وَهَؤُلَاءِ جُنْدٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ قَالَ: هُوَ مَلَكٌ مِنْ أَعْظَمِ الْمَلَائِكَةِ خَلْقًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: «الرُّوحُ في السماء الرابعة، وهو أعظم من السموات وَالْجِبَالِ وَمِنَ الْمَلَائِكَةِ، يُسَبِّحُ كُلَّ يَوْمٍ اثْنَيْ عَشَرَ أَلْفِ تَسْبِيحَةٍ، يَخْلُقُ اللَّهُ مِنْ كُلِّ تَسْبِيحَةٍ مَلَكًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَجِيءُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ صفا وحده» .
Abd b. Humeyd'in ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «İçinde içki varsa o bir kadehtir; içinde içki yoksa kadeh değildir.» İbn Ebî Hâtim, el-Azame'de Ebü'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin ondan rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Rûh, melek olmayan, başları, elleri ve ayakları bulunan Allah'ın ordularından bir ordudur.» Sonra { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا } âyetini okuyup: «Şunlar bir ordu, bunlar da bir ordudur» buyurdu. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebü'ş-Şeyh ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta el-Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ } hakkında: «O, yaratılış bakımından meleklerin en büyüklerinden bir melektir» demiştir. İbn Cerîr'in İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Rûh dördüncü semadadır; o semalardan, dağlardan ve meleklerden daha büyüktür. Her gün on iki bin tesbihatta bulunur; Allah her bir tesbihten kıyamet günü tek başına saf hâlinde gelecek meleklerden bir melek yaratır.»
18705. Metin
وَأَخْرَجَ أَبُو الشَّيْخِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: «إِنَّ جِبْرِيلَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَقَائِمٌ بَيْنَ يَدَيِ الْجَبَّارِ تَرْعَدُ فَرَائِصُهُ فَرَقًا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ، يَقُولُ: سُبْحَانَكَ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ، مَا بَيْنَ مَنْكِبَيْهِ كَمَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ، أَمَا سَمِعْتَ قَوْلَ اللَّهِ: يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا» . وَأَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ قَالَ: يَعْنِي حِينَ تَقُومُ أَرْوَاحُ الناس مع الْمَلَائِكَةِ فِيمَا بَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ قَبْلَ أَنْ تُرَدُّ الأرواح إِلَى الْأَجْسَادِ.
Ebü'ş-Şeyh'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Kıyamet gününde Cibrîl, Cebbâr olan Allah'ın huzurunda Allah'ın azabından korkusundan etleri titreyerek durur ve: 'Seni tenzih ederim, Sen'den başka ilah yoktur, Sana hakkıyla kulluk edemedik' der. Onun iki omuzunun arası doğu ile batı arası kadardır. Allah'ın: { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا } buyruğunu işitmedin mi?» el-Beyhakî'nin el-Esmâ ve's-Sıfât'ta ondan rivayet ettiğine göre o, { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ } buyruğu hakkında şöyle demiştir: «Yani iki nefha arasında, ruhlar bedenlere iade edilmeden önce insanların ruhlarının meleklerle birlikte durduğu vakittir.»
18706. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنْهُ أَيْضًا وَقالَ صَواباً قَالَ:
İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta el-Beyhakî'nin yine ondan rivayet ettiğine göre o, { وَقالَ صَواباً } hakkında şöyle demiştir:
18707. Metin
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ وَالنُّشُورِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: يُحْشَرُ الْخَلْقُ كُلُّهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْبَهَائِمُ وَالدَّوَابُّ وَالطَّيْرُ وَكُلُّ شَيْءٍ، فَيَبْلُغُ من عدل اللَّهِ أَنْ يُؤْخَذَ لِلْجَمَّاءِ «١» مِنَ الْقُرَنَاءِ، ثُمَّ يقول: كوني ترابا، فذلك حين يقول الكافرا لَيْتَنِي كُنْتُ تُراباً.
"Lâ ilâhe illallâh" [demiştir]. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Ba's ve'n-Nüşûr'da el-Beyhakî'nin Ebû Hüreyre'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Kıyamet gününde bütün mahlukat; ehil hayvanlar, yerde yürüyen canlılar, kuşlar ve her şey haşredilir. Allah'ın adaleti öyle bir tecelli eder ki, boynuzsuz hayvan (el-cemmâ)1 için boynuzlu hayvandan hakkı alınır. Sonra [Allah]: 'Toprak olun!' buyurur. İşte bu, kâfirin: { لَيْتَنِي كُنْتُ تُراباً } “Keşke ben bir toprak olsaydım!” dediği andır.»