18815. Metin
وتسمى سورة السفرة، وهي إحدى وأربعون، أو اثنتان وأربعون آية وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضَّرِيسِ وَالنَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ عَبَسَ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ.
Bu sureye Sefere Suresi de denir. Kırk bir veya kırk iki ayettir ve icma ile Mekkîdir. İbnu'd-Daris, en-Nahhas, İbn Merdeveyh ve el-Beyhakî, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Abese Suresi Mekke'de indi.» İbn Merdeveyh, İbnu'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir.
18816. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18817. Metin
[سورة عبس (٨٠) : الآيات ١ الى ٤٢]
[Abese Suresi (80), Ayetler 1-42]
18818. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
18819. Metin
عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جاءَهُ الْأَعْمى (٢) وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى (٣) أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرى (٤)
(1) [Peygamber] yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi; (2) Kendisine o âmâ geldi diye. (3) Nereden bileceksin, belki de o arınacaktı? (4) Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti.
18820. Metin
أَمَّا مَنِ اسْتَغْنى (٥) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى (٦) وَما عَلَيْكَ أَلاَّ يَزَّكَّى (٧) وَأَمَّا مَنْ جاءَكَ يَسْعى (٨) وَهُوَ يَخْشى (٩)
(5) Kendini müstağni görene gelince; (6) Sen ona yöneliyorsun. (7) Onun arınmamasından sana ne? (8) Koşarak sana gelen kimseye gelince, (9) Ki o [Allah'tan] korkmaktadır;
18821. Metin
فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى (١٠) كَلاَّ إِنَّها تَذْكِرَةٌ (١١) فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ (١٢) فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ (١٣) مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ (١٤)
(10) Sen onunla ilgilenmiyorsun. (11) Hayır! Şüphesiz o bir öğüttür. (12) Artık dileyen onu düşünüp öğüt alır. (13) [O öğüt] çok değerli sahifelerdedir, (14) Yüceltilmiş, tertemiz kılınmış [sahifelerde];
18822. Metin
بِأَيْدِي سَفَرَةٍ (١٥) كِرامٍ بَرَرَةٍ (١٦) قُتِلَ الْإِنْسانُ مَا أَكْفَرَهُ (١٧) مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ (١٨) مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ (١٩)
(15) Kâtiplerin ellerindedir, (16) Değerli, itaatkâr [kâtiplerin]. (17) Kahrolası o insan, ne kadar da nankördür! (18) [Allah] onu hangi şeyden yarattı? (19) Bir nutfeden yarattı da ona şekil verip takdir etti.
18823. Metin
ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ (٢٠) ثُمَّ أَماتَهُ فَأَقْبَرَهُ (٢١) ثُمَّ إِذا شاءَ أَنْشَرَهُ (٢٢) كَلاَّ لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ (٢٣) فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسانُ إِلى طَعامِهِ (٢٤)
(20) Sonra ona yolu kolaylaştırdı. (21) Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu. (22) Sonra dilediği vakit onu diriltti. (23) Hayır! Doğrusu o, O'nun kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (24) İnsan yiyeceğine bir baksın!
18824. Metin
أَنَّا صَبَبْنَا الْماءَ صَبًّا (٢٥) ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا (٢٦) فَأَنْبَتْنا فِيها حَبًّا (٢٧) وَعِنَباً وَقَضْباً (٢٨) وَزَيْتُوناً وَنَخْلاً (٢٩)
(25) Şüphesiz biz suyu bol bol akıttık, (26) Sonra yeri yardıkça yardık, (27) Böylece orada taneler bitirdik, (28) Üzümler ve yoncalar, (29) Zeytinler ve hurmalar,
18825. Metin
وَحَدائِقَ غُلْباً (٣٠) وَفاكِهَةً وَأَبًّا (٣١) مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ (٣٢) فَإِذا جاءَتِ الصَّاخَّةُ (٣٣) يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ (٣٤)
(30) Ve sık ağaçlı bahçeler, (31) Meyveler ve çayırlar, (32) Size ve hayvanlarınıza bir fayda olsun diye. (33) O kulakları sağır eden şiddetli ses geldiği zaman, (34) Kişinin kardeşinden kaçtığı gün,
18826. Metin
وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ (٣٥) وَصاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ (٣٦) لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ (٣٧) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ (٣٨) ضاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ (٣٩)
(35) Ve anasından ve babasından, (36) Ve eşinden ve oğullarından. (37) O gün onlardan her kişinin kendine yetecek bir işi vardır. (38) O gün birtakım yüzler parıldar, (39) Güleçtir, müjdelenmiş ve sevinçlidir.
18827. Metin
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْها غَبَرَةٌ (٤٠) تَرْهَقُها قَتَرَةٌ (٤١) أُولئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ (٤٢)
(40) O gün birtakım yüzlerin üzerinde de toz toprak vardır; (41) Onları bir karanlık bürür. (42) İşte onlar, kâfirlerin, günahkârların ta kendileridir.
18828. Metin
قَوْلُهُ: عَبَسَ وَتَوَلَّى أي: كلح بوجهه وَأَعْرَضَ. وَقُرِئَ «عَبَّسَ» بِالتَّشْدِيدِ أَنْ جاءَهُ الْأَعْمى مَفْعُولٌ لِأَجْلِهِ، أَيْ: لِأَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى، وَالْعَامِلُ فِيهِ إِمَّا عَبَسَ أَوْ تَوَلَّى عَلَى الِاخْتِلَافِ بَيْنَ الْبَصْرِيِّينَ وَالْكُوفِيِّينَ فِي التَّنَازُعِ هَلِ الْمُخْتَارُ إِعْمَالُ الْأَوَّلِ أَوِ الثَّانِي؟.
Ayette geçen { عَبَسَ وَتَوَلَّى } “Yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi” ifadesi, yüzünü astı ve sırtını döndü demektir. Şeddeli olarak «عَبَّسَ» şeklinde de okunmuştur. { أَنْ جاءَهُ الْأَعْمى } “Kendisine o âmâ geldi diye” ifadesi mef'ûlün lieclih (gerekçe bildiren nesne) olup “Âmâ kendisine geldiği için” demektir. Bundaki amil (etki eden fiil), Basralılar ile Kûfeliler arasındaki tenazu (iki fiilin bir öğe üzerinde çekişmesi) meselesinde birincinin mi yoksa ikincinin mi amel ettirilmesinin tercih edileceği ihtilafına göre ya { عَبَسَ } ya da { تَوَلَّى } fiilidir.
18829. Metin
وَقَدْ أَجْمَعَ الْمُفَسِّرُونَ عَلَى أَنَّ سَبَبَ نُزُولَ الْآيَةِ: أَنَّ قَوْمًا مِنْ أَشْرَافِ قُرَيْشٍ كَانُوا عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ، وَقَدْ طَمِعَ فِي إِسْلَامِهِمْ، فَأَقْبَلَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُمِّ مَكْتُومٍ، فَكَرِهَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِنَّ يَقْطَعَ عَلَيْهِ ابْنُ أُمِّ مَكْتُومٍ كَلَامَهُ، فَأَعْرَضَ عَنْهُ فَنَزَلَتْ، وَسَيَأْتِي فِي آخِرِ الْبَحْثِ بَيَانُ هَذَا إِنْ شَاءَ اللَّهُ، وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى الْتَفَتَ سُبْحَانَهُ إِلَى خِطَابِ نَبِيِّهِ ﷺ، لِأَنَّ الْمُشَافَهَةَ أَدْخَلُ فِي الْعِتَابِ، أَيْ: أَيُّ شَيْءٍ يَجْعَلُكَ دَارِيًا بِحَالِهِ حَتَّى تُعْرِضَ عَنْهُ، وَجُمْلَةُ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ أَنَّ لَهُ شَأْنًا يُنَافِي الْإِعْرَاضَ عَنْهُ، أَيْ: لَعَلَّهُ يَتَطَهَّرُ مِنَ الذُّنُوبِ بِالْعَمَلِ الصَّالِحِ بِسَبَبِ مَا يَتَعَلَّمُهُ مِنْكَ، فَالضَّمِيرُ فِي «لَعَلَّهُ» رَاجِعٌ إِلَى «الْأَعْمَى» ، وَقِيلَ: هُوَ رَاجِعٌ إِلَى الكافر، أي: وما يدريك أن ما طعمت فِيهِ مِمَّنِ اشْتَغَلْتُ بِالْكَلَامِ مَعَهُ عَنِ الْأَعْمَى أَنَّهُ يَزَّكَّى أَوْ يَذَّكَّرَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَكَلِمَةُ التَّرَجِّي بِاعْتِبَارِ مَنْ وُجِّهَ إِلَيْهِ الْخِطَابُ لِلتَّنْبِيهِ عَلَى أَنَّ الْإِعْرَاضَ عَنْهُ مَعَ كَوْنِهِ مَرْجُوَّ التزكي مما
Müfessirler ayetin nüzul sebebi hakkında icma etmişlerdir ki: Kureyş'in ileri gelenlerinden bir grup Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanındaydı ve o, onların İslam'a girmesini çok arzu ediyordu. O esnada Abdullah b. Ümmi Mektûm geldi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, İbn Ümmi Mektûm'un sözünü kesmesini hoş karşılamayıp ondan yüz çevirdi; bunun üzerine bu sure indi. Konunun sonunda bunun açıklaması inşallah gelecektir. { وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى } “Nereden bileceksin, belki de o arınacaktı?” ayetinde Cenâb-ı Hak, Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaba iltifat etmiş (hitap kipine geçmiş)tir; çünkü doğrudan muhatap almak azarlama ve serzenişte daha etkilidir. Yani: Ondan yüz çevirmene yol açacak şekilde onun durumunu sana bildiren nedir? { لَعَلَّهُ يَزَّكَّى } cümlesi, onda yüz çevrilmesini engelleyecek bir hâl olduğunu açıklamak üzere müste'nifedir (yeni bir başlangıç cümlesidir). Yani: Belki de o, senden öğrendiği şeyler sebebiyle salih ameller işleyerek günahlardan arınacaktı. «لَعَلَّهُ» ifadesindeki zamir «âmâ»ya racidir. Denildi ki: Bu zamir kâfire racidir; yani: âmâyı bırakıp kendisiyle konuşmakla meşgul olduğun ve [hidayete ermesini] arzuladığın kimsenin arınacağını veya öğüt alacağını sana kim bildirdi? Ancak birinci görüş daha evladır. Terecci (umut) bildiren kelime, muhataba yöneltilen hitap itibarıyladır; bu da arınması umulan kimseden yüz çevirmenin
18830. Metin
لَا يَجُوزُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: أَنْ جاءَهُ الْأَعْمى عَلَى الْخَبَرِ بِدُونِ اسْتِفْهَامٍ، وَوَجْهُهُ مَا تَقَدَّمَ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ:
caiz olmadığını bildirmek içindir. Cumhur { أَنْ جاءَهُ الْأَعْمى } lafzını istifhamsız (düz) haber olarak okumuştur, bunun izahı daha önce geçmişti. Hasan ise,
18831. Metin
«أَنْ جَاءَهُ» بِالْمَدِّ عَلَى الِاسْتِفْهَامِ، فَهُوَ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ مُتَعَلِّقٌ بِفِعْلٍ مَحْذُوفٍ دَلَّ عَلَيْهِ عَبَسَ وَتَوَلَّى، وَالتَّقْدِيرُ: أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى تَوَلَّى وَأَعْرَضَ، وَمِثْلُ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ: وَلا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَداةِ وَالْعَشِيِّ «١» وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ فِي سُورَةِ الْكَهْفِ: وَلا تَعْدُ عَيْناكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَياةِ الدُّنْيا «٢» وَقَوْلُهُ: أَوْ يَذَّكَّرُ عَطْفٌ عَلَى يَزَّكَّى دَاخِلٌ مَعَهُ فِي حُكْمِ التَّرَجِّي، أَيْ: أَوْ يَتَذَكَّرُ فَيَتَّعِظُ بِمَا تَعَلَّمَهُ مِنَ الْمَوَاعِظِ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرى أَيِ: الْمَوْعِظَةُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «فَتَنْفَعُهُ» بِالرَّفْعِ، وَقَرَأَ عاصم ابن أَبِي إِسْحَاقَ وَعِيسَى وَالسُّلَمِيُّ وَزِرُّ بْنُ حُبَيْشٍ بِالنَّصْبِ عَلَى جَوَابِ التَّرَجِّي أَمَّا مَنِ اسْتَغْنى أَيْ كَانَ ذَا ثَرْوَةٍ وَغِنًى، أَوِ اسْتَغْنَى عَنِ الْإِيمَانِ وَعَمَّا عِنْدَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى أَيْ: تُصْغِي لِكَلَامِهِ، وَالتَّصَدِّي: الْإِصْغَاءُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «تَصَدَّى» بِالتَّخْفِيفِ عَلَى طَرْحِ إِحْدَى التَّاءَيْنِ تَخْفِيفًا، وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ بِالتَّشْدِيدِ عَلَى الْإِدْغَامِ، وَفِي هَذَا مَزِيدُ تَنْفِيرٍ لَهُ ﷺ عَنِ الْإِقْبَالِ عَلَيْهِمْ وَالْإِصْغَاءِ إِلَى كَلَامِهِمْ وَما عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى أَيْ: أَيُّ شَيْءٍ عَلَيْكَ فِي أَنْ لَا يُسْلِمَ وَلَا يَهْتَدِي، فَإِنَّهُ لَيْسَ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ، فَلَا تَهْتَمَّ بِأَمْرِ مِنْ كَانَ هَكَذَا مِنَ الْكُفَّارِ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ «مَا» نَافِيَةً، أَيْ: لَيْسَ عَلَيْكَ بَأْسٌ فِي أَنْ لَا يَتَزَكَّى مَنْ تَصَدَّيْتَ لَهُ وَأَقْبَلْتَ عَلَيْهِ، وَتَكُونُ الْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ ضَمِيرِ تَصَدَّى. ثُمَّ زَادَ سُبْحَانَهُ فِي مُعَاتَبَةِ رَسُولِهِ ﷺ فَقَالَ: وَأَمَّا مَنْ جاءَكَ يَسْعى أَيْ: وَصَلَ إِلَيْكَ حَالَ كَوْنِهِ مُسْرِعًا فِي الْمَجِيءِ إِلَيْكَ طَالِبًا مِنْكَ أَنْ تُرْشِدَهُ إِلَى الْخَيْرِ وَتَعِظَهُ بِمَوَاعِظِ اللَّهِ، وَجُمْلَةُ وَهُوَ يَخْشى حَالٌ مِنْ فَاعِلِ يَسْعَى عَلَى التَّدَاخُلِ، أَوْ مِنْ فَاعِلِ جَاءَكَ عَلَى التَّرَادُفِ فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى أَيْ: تَتَشَاغَلُ عَنْهُ، وتعرض عن الإقبال عليه، وَالتَّلَهِّي:
«أَنْ جَاءَهُ» şeklinde med ile istifham (soru) olarak okumuştur. Bu kıraate göre bu ifade, { عَبَسَ وَتَوَلَّى } fiillerinin delalet ettiği mahzuf bir fiile mütealliktir (bağlıdır). Takdiri şöyledir: “Kendisine âmâ geldi diye mi yüz çevirip sırtını döndü?” Bu ayetin benzeri, En'âm Suresi'ndeki şu buyruktur: { وَلا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَداةِ وَالْعَشِيِّ } “Sabah akşam Rablerine yalvaranları kovma!” (¬١) ve yine Kehf Suresi'ndeki şu buyruktur: { وَلا تَعْدُ عَيْناكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَياةِ الدُّنْيا } “Dünya hayatının süsünü arzulayarak gözlerini onlardan ayırma!” (¬٢). { أَوْ يَذَّكَّرُ } “Yahut öğüt alacaktı” ifadesi { يَزَّكَّى } üzerine matuftur ve onunla birlikte terecci (umut) hükmüne dahildir. Yani: Yahut tezekkür edecek ve senden öğrendiği vaazlarla öğüt alacaktı. { فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرى } “ve bu öğüt kendisine fayda verecekti” yani vaaz ve nasihat. Cumhur «فَتَنْفَعُهُ» kelimesini merfu (ötreli) okumuştur. Âsım b. Ebi'n-Necûd, İbn Ebi İshak, Îsâ, es-Sülemî ve Zirr b. Hubeyş ise tereccinin cevabı olarak mansup (üstünlü) okumuşlardır. { أَمَّا مَنِ اسْتَغْنى } “Kendini müstağni görene gelince”, yani mal ve servet sahibi olana yahut imana ve senin yanındaki ilme ihtiyaç duymayana. { فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى } “Sen ona yöneliyorsun”, yani onun sözüne kulak veriyorsun. Tasaddî: Kulak vermek, yönelmektir. Cumhur «تَصَدَّى» kelimesini, hafifletmek amacıyla iki te'den birini atarak hafif (şeddesiz) okumuştur. Nâfi ve İbn Muhaysın ise idgam ile şeddeli okumuşlardır. Bunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i onlara yönelmekten ve sözlerine kulak vermekten daha da sakındırma vardır. { وَما عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى } “Onun arınmamasından sana ne?” Yani onun Müslüman olmamasında ve hidayete ermemesinde senin üzerine ne sorumluluk var ki? Sana düşen ancak tebliğdir; bu sebeple kâfirlerden bu durumda olanın işiyle fazlaca meşgul olma. «مَا» edatının nâfiye (olumsuzluk) olması da caizdir; yani: yönelip ilgi gösterdiğin kimsenin arınmamasında sana hiçbir vebal yoktur. Bu takdirde cümle, { تَصَدَّى } fiilindeki zamirden hal konumunda mansup olur. Sonra Cenâb-ı Hak Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan itabını artırarak şöyle buyurdu: { وَأَمَّا مَنْ جاءَكَ يَسْعى } “Koşarak sana gelen kimseye gelince”, yani sana iyiliği göstermen ve Allah'ın vaazlarıyla kendisine öğüt vermen talebiyle acele ederek sana gelen kimseye. { وَهُوَ يَخْشى } “Ki o korkmaktadır” cümlesi, tedahul yoluyla { يَسْعى } fiilinin failinden ya da teradüf yoluyla { جاءَكَ } fiilinin failinden haldir. { فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى } “Sen onunla ilgilenmiyorsun”, yani onunla meşgul olmayı bırakıp ona yönelmekten yüz çeviriyorsun. Telehhî (تَلَهِّي):
18832. Metin
التَّشَاغُلُ وَالتَّغَافُلُ، يُقَالُ: لَهَيْتُ عَنِ الْأَمْرِ أَلْهَى، أَيْ: تَشَاغَلْتُ عَنْهُ، وَكَذَا تَلَهَّيْتُ. وَقَوْلُهُ: كَلَّا رَدْعٌ لَهُ ﷺ عَمَّا عُوتِبَ عَلَيْهِ، أَيْ: لَا تَفْعَلْ بَعْدَ هَذَا الْوَاقِعِ مِنْكَ مِثْلَهُ مِنْ الْإِعْرَاضِ عَنِ الْفَقِيرِ، وَالتَّصَدِّي لِلْغَنِيِّ وَالتَّشَاغُلِ بِهِ، مَعَ كَوْنِهِ ليس ممن يتزكى عن إرشاد من جَاءَكَ مِنْ أَهْلِ التَّزَكِّي وَالْقَبُولِ لِلْمَوْعِظَةِ، وَهَذَا الْوَاقِعُ مِنَ النَّبِيِّ ﷺ هُوَ مِنْ بَابِ تَرْكِ الْأَوْلَى، فَأَرْشَدَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ إِلَى مَا هُوَ الْأَوْلَى بِهِ إِنَّها تَذْكِرَةٌ أَيْ: أَنَّ هَذِهِ الْآيَاتِ أَوِ السُّورَةَ مَوْعِظَةٌ، حَقُّهَا أَنْ تَتَّعِظَ بِهَا وَتَقْبَلَهَا وَتَعْمَلَ بِمُوجِبِهَا وَيَعْمَلَ بِهَا كُلُّ أُمَّتِكَ فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ أَيْ: فَمَنْ رَغِبَ فِيهَا اتَّعَظَ بِهَا وَحَفِظَهَا وَعَمِلَ بِمُوجِبِهَا، وَمَنْ رَغِبَ عَنْهَا كَمَا فَعَلَهُ مَنِ اسْتَغْنَى فَلَا حَاجَةَ إِلَى الِاهْتِمَامِ بِأَمْرِهِ. قِيلَ: الضَّمِيرَانِ فِي «إِنَّهَا» ، وَفِي «ذَكَرَهُ» لِلْقُرْآنِ، وَتَأْنِيثُ الْأَوَّلِ لِتَأْنِيثِ خَبَرِهِ. وَقِيلَ: الْأَوَّلُ لِلسُّورَةِ، أَوْ لِلْآيَاتِ السَّابِقَةِ، وَالثَّانِي لِلتَّذْكِرَةِ لِأَنَّهَا فِي مَعْنَى الذِّكْرِ، وَقِيلَ: إِنْ مَعْنَى فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ فَمَنْ شَاءَ اللَّهُ أَلْهَمَهُ وَفَهَّمَهُ الْقُرْآنَ حَتَّى يَذَّكَّرَهُ وَيَتَّعِظَ بِهِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. ثُمَّ أَخْبَرَ سُبْحَانَهُ عَنْ عِظَمِ هَذِهِ التَّذْكِرَةِ وَجَلَالَتِهَا فَقَالَ: فِي صُحُفٍ أَيْ: إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ كائنة في صحف، فالجار والمجرور صفة لتذكرة، وَمَا بَيْنَهُمَا اعْتِرَاضٌ، وَالصُّحُفُ: جَمْعُ صَحِيفَةٍ، وَمَعْنَى مُكَرَّمَةٍ أنها مكرمة عند الله
[Telahhâ (تَلَهَّى)] meşgul olmak ve gaflet göstermektir. Bir şeyle meşgul olup [ondan] gafil kalındığında: لَهَيْتُ عَنِ الْأَمْرِ أَلْهَى (işten gafil olup başka şeyle meşgul oldum) denir; تَلَهَّيْتُ de böyledir. { كَلَّا } “Hayır, asla!” buyruğu, sitem edilen husustan dolayı Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelik bir men ve sakındırmadır. Yani: Senden vaki olan bu olaydan sonra, arınacak kimselerden olmadığı halde zengine yönelip onunla meşgul olmak ve sana arınma arzusuyla ve öğüt kabul etmek üzere gelen kimseyi irşad etmekten yüz çevirmek gibi bir davranışı bir daha yapma! Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den vaki olan bu durum ise evlâ olanı terk kabilindendir. Bu sebeple Yüce Allah, kendisi için daha evlâ olana onu irşad etmiştir. { إِنَّها تَذْكِرَةٌ } “Şüphesiz bu bir öğüttür”; yani bu ayetler veya bu sure bir öğüttür. Onun hakkı, senin onunla öğütlenmen, onu kabul edip gereğince amel etmen ve bütün ümmetinin de onunla amel etmesidir. { فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ } “Artık dileyen onu düşünüp öğüt alır”; yani kim ona rağbet ederse onunla öğütlenir, onu ezberler ve gereğiyle amel eder. Kim de ihtiyaç duymayan kimsenin yaptığı gibi ondan yüz çevirirse, onun durumuyla ilgilenmeye gerek yoktur. { إِنَّهَا } ve { ذَكَرَهُ } lafızlarındaki iki zamirin Kur'an'a raci olduğu söylenmiştir; birincisinin müennes olması haberinin müennesliğinden ötürüdür. Birincisinin sureye veya önceki ayetlere, ikincisinin ise zikir anlamında olduğu için tezkire lafzına raci olduğu da söylenmiştir. { فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ } ifadesinin manasının: “Allah dilediği kimseye Kur'an'ı ilham eder ve onu anlayıp kavratır; o da böylece onu düşünüp öğüt alır” şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür; fakat birinci görüş daha evlâdır. Sonra Yüce Allah bu öğüdün azametini ve yüceliğini haber vererek şöyle buyurmuştur: { فِي صُحُفٍ } “[O] sahifelerdedir”; yani o, sahifelerde bulunan bir öğüttür. Car ve mecrur tezkirenin sıfatıdır, aralarındaki kısım ise itiraz (ara cümle)dir. Suhuf (الصُّحُفُ), sahife (صَحِيفَة) kelimesinin çoğuludur. { مُكَرَّمَةٍ } “Değerli [sahifelerdedir]” ifadesinin anlamı ise Allah katında değerli olduğudur.
18833. Metin
لِمَا فِيهَا مِنَ الْعِلْمِ وَالْحِكْمَةِ، أَوْ لِأَنَّهَا نَازِلَةٌ مِنَ اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالصُّحُفِ كُتُبُ الْأَنْبِيَاءِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولى - صُحُفِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى «١» . وَمَعْنَى مَرْفُوعَةٍ أَنَّهَا رَفِيعَةُ الْقَدْرِ عِنْدَ اللَّهِ، وَقِيلَ: مَرْفُوعَةٌ فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: مُكَرَّمَةٍ يَعْنِي اللَّوْحَ الْمَحْفُوظَ مَرْفُوعَةٍ يَعْنِي فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ. قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: مَرْفُوعَةُ الْقِدْرِ وَالذِّكْرِ، وَقِيلَ: مَرْفُوعَةٌ عَنِ الشُّبَهِ وَالتَّنَاقُضِ مُطَهَّرَةٍ أَيْ: مُنَزَّهَةٌ لَا يَمَسُّهَا إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ. قَالَ الْحَسَنُ: مُطَهَّرَةٌ مِنْ كُلِّ دَنَسٍ. قَالَ السُّدِّيُّ:
içindeki ilim ve hikmetten dolayı yahut Levh-i Mahfuz'dan indirilmiş olmasındandır. Denildi ki: Sahifelerden maksat, peygamberlerin kitaplarıdır; nitekim şöyle buyrulmuştur: { إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولى - صُحُفِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى } “Şüphesiz bu, önceki sahifelerde, İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde de vardır” (¬١). { مَرْفُوعَةٍ } “Yüceltilmiş” ifadesinin anlamı, Allah katında kadrinin yüce olmasıdır. Denildi ki: Yedinci semada yükseltilmiş olmasıdır. Vahidî der ki: Müfessirler dediler ki: «مُكَرَّمَةٍ» Levh-i Mahfuz demektir; «مَرْفُوعَةٍ» yani yedinci semadadır. İbn Cerir der ki: Kadr-i kıymeti ve şanı yücedir. Denildi ki: Şüphelerden ve çelişkilerden yücedir. { مُطَهَّرَةٍ } “Tertemiz kılınmış”, yani her türlü kusurdan arındırılmış olup ona ancak temizlenenler dokunabilir. Hasan der ki: Her türlü kirden arındırılmıştır. Süddî der ki:
18834. Metin
مُصَانَةٌ عَنِ الْكُفَّارِ لَا يَنَالُونَهَا بِأَيْدِي سَفَرَةٍ السَّفَرَةُ: جَمْعُ سَافِرٍ كَكَتَبَةٍ وَكَاتِبٍ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهَا بِأَيْدِي كَتَبَةٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَنْسَخُونَ الْكُتُبَ مِنَ اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: السَّفَرَةُ هُنَا الْمَلَائِكَةُ الَّذِينَ يَسْفِرُونَ بِالْوَحْيِ بَيْنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، مِنَ السِّفَارَةِ وَهُوَ السَّعْيُ بَيْنَ الْقَوْمِ، وَأَنْشَدَ:
Kâfirlerden korunmuştur, ona ulaşamazlar. { بِأَيْدِي سَفَرَةٍ } “Kâtiplerin ellerindedir”. Sefere (السَّفَرَةُ), ketebe (كَتَبَة) ve kâtib (كَاتِب) gibi sâfir (سَافِر) kelimesinin çoğuludur. Anlamı şudur: Levh-i Mahfuz'dan kitapları istinsah eden meleklerden kâtiplerin ellerindedir. Ferrâ der ki: Buradaki sefere, Allah ile Resûlü arasında vahyi elçilikle ulaştıran meleklerdir; bu kelime insanlar arasında gidip gelmek, aracılık yapmak anlamına gelen sifâret (السِّفَارَة) kökünden gelir. Nitekim şair şöyle demiştir:
18835. Metin
فَمَا أَدَعُ السِّفَارَةَ بَيْنَ قَوْمِي ... وَلَا أمشي بغشّ إن مشيت «٢»
Kavmim arasında elçilik yapmayı asla bırakmam ... Yürüdüğüm zaman da hileyle yürümem (¬٢)
18836. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: وَإِنَّمَا قِيلَ لِلْكِتَابِ سِفْرٌ بِكَسْرِ السين، والكاتب سافر، لأن معناه أنه يبيّن، يُقَالُ أَسْفَرَ الصُّبْحُ إِذَا أَضَاءَ، وَأَسْفَرَتِ الْمَرْأَةُ إِذَا كَشَفَتِ النِّقَابَ عَنْ وَجْهِهَا، وَمِنْهُ سَفَرْتُ بَيْنَ الْقَوْمِ أَسْفَرَ سِفَارَةً، أَيْ: أَصْلَحْتُ بَيْنَهُمْ. قَالَ مُجَاهِدٌ: هُمُ الْمَلَائِكَةُ الْكِرَامُ الْكَاتِبُونَ لِأَعْمَالِ الْعِبَادِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: السَّفَرَةُ هُنَا هُمُ الْقُرَّاءُ لِأَنَّهُمْ يَقْرَءُونَ الْأَسْفَارَ. وَقَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: هُمْ أَصْحَابُ النَّبِيِّ ﷺ. ثُمَّ أَثْنَى سُبْحَانَهُ عَلَى السَّفَرَةِ فَقَالَ: كِرامٍ بَرَرَةٍ أَيْ: كِرَامٍ عَلَى رَبِّهِمْ، كَذَا قَالَ الْكَلْبِيُّ. وَقَالَ الْحَسَنُ: كِرَامٌ عَنِ الْمَعَاصِي، فَهُمْ يَرْفَعُونَ أَنْفُسَهُمْ عَنْهَا. وَقِيلَ: يَتَكَرَّمُونَ أَنْ يَكُونُوا مَعَ ابْنِ آدَمَ إِذَا خَلَا بِزَوْجَتِهِ، أَوْ قَضَى حَاجَتَهُ. وَقِيلَ:
Zeccâc der ki: Kitaba sîn harfinin kesresiyle «sifr» ve yazana «sâfir» denilmesinin sebebi, onun açıklayıcı ve beyan edici olması anlamındadır. Sabah aydınlandığında «أَسْفَرَ الصُّبْحُ», kadın yüzünden peçesini açtığında «أَسْفَرَتِ الْمَرْأَةُ» denir. İnsanlar arasını düzelttiğimde kullanılan «سَفَرْتُ بَيْنَ الْقَوْمِ أَسْفَرَ سِفَارَةً» ifadesi de bundandır. Mücahid der ki: Onlar kulların amellerini yazan şerefli meleklerdir. Katâde der ki: Buradaki sefere, kitapları okudukları için kurrâdır (okuyuculardır). Vehb b. Münebbih der ki: Onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabıdır. Sonra Cenâb-ı Hak sefereyi överek şöyle buyurdu: { كِرامٍ بَرَرَةٍ } “Değerli, itaatkâr”, yani Rableri katında değerli olanlar; Kelbî böyle demiştir. Hasan der ki: Günahlara karşı şereflidirler, kendilerini günahlardan yüce tutarlar. Denildi ki: Âdemoğlu eşiyle baş başa kaldığında yahut ihtiyacını giderdiğinde onunla birlikte bulunmaktan imtina edecek derecede şereflidirler. Denildi ki:
18837. Metin
يُؤْثِرُونَ مَنَافِعَ غَيْرِهِمْ عَلَى منافع. وَقِيلَ: يَتَكَرَّمُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ بِالِاسْتِغْفَارِ لَهُمْ. وَالْبَرَرَةُ: جَمْعُ بَارٍّ، مِثْلَ كَفَرَةٍ وَكَافِرٍ، أَيْ: أَتْقِيَاءُ مُطِيعُونَ لِرَبِّهِمْ صَادِقُونَ فِي إِيمَانِهِمْ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرَهُ.
Başkalarının menfaatlerini kendi menfaatlerine tercih ederler. Denildi ki: Müminlere bağışlanma dileyerek onlara ikramda bulunurlar. Berere (الْبَرَرَةُ), kefere (كَفَرَة) ve kâfir (كَافِر) gibi bârr (بَارّ) kelimesinin çoğuludur; yani takva sahibi, Rablerine itaatkâr ve imanlarında sadık kimselerdir. Bunun tefsiri daha önce geçmişti.
18838. Metin
قُتِلَ الْإِنْسانُ مَا أَكْفَرَهُ أَيْ: لُعِنَ الْإِنْسَانُ الْكَافِرُ مَا أَشَدَّ كُفْرَهُ! وَقِيلَ: عُذِّبَ، قِيلَ: وَالْمُرَادُ بِهِ عَتَبَةُ بْنُ أَبِي لَهَبٍ، وَمَعْنَى مَا أَكْفَرَهُ التَّعَجُّبُ مِنْ إِفْرَاطِ كُفْرِهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: مَعْنَاهُ اعْجَبُوا أَنْتُمْ مِنْ كُفْرِهِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ مَنْ تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ فِي قَوْلِهِ: أَمَّا مَنِ اسْتَغْنى وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ الْجِنْسُ، وَهَذَا هُوَ الْأَوْلَى، فَيَدْخُلُ تَحْتَهُ كُلُّ كَافِرٍ شَدِيدُ الْكُفْرِ، وَيَدْخُلُ تَحْتَهُ مَنْ كَانَ سَبَبًا لِنُزُولِ الْآيَةِ دُخُولًا أَوَّلِيًا.
{ قُتِلَ الْإِنْسانُ مَا أَكْفَرَهُ } “Kahrolası o insan, ne kadar da nankördür!” Yani o kâfir insana lanet olsun, küfrü ne kadar da şiddetlidir! Denildi ki: Azap olundu. Denildi ki: Bundan maksat Utbe b. Ebî Leheb'dir. «مَا أَكْفَرَهُ» ifadesinin anlamı, küfrünün aşırılığına hayret etmektir. Zeccâc der ki: Anlamı, «Siz onun küfrüne hayret edin» demektir. Denildi ki: İnsandan maksat, daha önce { أَمَّا مَنِ اسْتَغْنى } “Kendini müstağni görene gelince” ayetinde zikredilen kimsedir. Denildi ki: Bundan maksat insan cinsidir; evla olan da budur. Böylece küfrü şiddetli olan her kâfir bu kapsama girer ve ayetin iniş sebebi olan kimse de öncelikli olarak buna dahil olur.
18839. Metin
ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ مَا كَانَ يَنْبَغِي لِهَذَا الْكَافِرِ أَنْ يَنْظُرَ فِيهِ حَتَّى يَنْزَجِرَ عَنْ كُفْرِهِ وَيَكُفَّ عَنْ طُغْيَانِهِ فَقَالَ:
Sonra Cenâb-ı Hak bu kâfirin küfründen vazgeçmesi ve azgınlığına son vermesi için düşünmesi gereken hususları zikrederek şöyle buyurdu:
18840. Metin
مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ أَيْ: مِنْ أَيْ شَيْءٍ خَلَقَ اللَّهُ هَذَا الْكَافِرَ، وَالِاسْتِفْهَامُ لِلتَّقْرِيرِ. ثُمَّ فَسَّرَ ذَلِكَ فَقَالَ:
{ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ } “[Allah] onu hangi şeyden yarattı?” Yani Allah bu kâfiri hangi şeyden yarattı? İstifham takrir (kabullendirme ve düşündürme) içindir. Sonra bunu açıklayarak şöyle buyurdu:
18841. Metin
مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ أَيْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ، وَهَذَا تَحْقِيرٌ لَهُ. قَالَ الْحَسَنُ: كَيْفَ يَتَكَبَّرُ مَنْ خَرَجَ مِنْ مَخْرَجِ الْبَوْلِ مَرَّتَيْنِ، وَمَعْنَى فَقَدَّرَهُ أَيْ: فَسَوَّاهُ وَهَيَّأَهُ لِمَصَالِحِ نَفْسِهِ، وَخَلَقَ لَهُ الْيَدَيْنِ وَالرِّجْلَيْنِ وَالْعَيْنَيْنِ وَسَائِرَ الْآلَاتِ وَالْحَوَاسِّ، وَقِيلَ: قَدَّرَهُ أَطْوَارًا مِنْ حَالٍ إِلَى حَالٍ، نُطْفَةً ثُمَّ عَلَقَةً إِلَى أَنْ تَمَّ خَلْقُهُ ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ
{ مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ } “[Onu] bir nutfeden (meni damlasından) yarattı”; yani değersiz bir sudan [yarattı]. Bu ifade onu tahkir etmek (küçüklüğünü hatırlatmak) içindir. el-Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: “İdrar yolundan iki defa çıkmış olan bir kimse nasıl kibirlenebilir?” { فَقَدَّرَهُ } [ifadesinin] anlamı ise; onu düzgün bir biçime koyup kendi menfaatlerine elverişli kıldı, onun için iki el, iki ayak, iki göz ile diğer organları ve duyuları yarattı, demektir. Şöyle de denilmiştir: Onu halden hale evreler şeklinde takdir etti; yaratılışı tamamlanıncaya kadar önce bir nutfe, sonra bir alaka (embriyo) [kıldı]. { ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ } “Sonra ona yolu kolaylaştırdı”
18842. Metin
أَيْ: يَسَّرَ لَهُ الطَّرِيقَ إِلَى الْخَيْرِ وَالشَّرِّ. وَقَالَ السُّدِّيُّ وَمُقَاتِلٌ وَعَطَاءٌ وَقَتَادَةُ: يَسَّرَهُ لِلْخُرُوجِ مِنْ بَطْنِ أُمِّهِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ: وَهَدَيْناهُ النَّجْدَيْنِ «١» وَانْتِصَابُ السَّبِيلِ بِمُضْمَرٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ الْفِعْلُ الْمَذْكُورُ، أَيْ: يَسَّرَ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ ثُمَّ أَماتَهُ فَأَقْبَرَهُ أَيْ: جَعَلَهُ بَعْدَ أَنْ أَمَاتَهُ ذَا قَبْرٍ يُوَارَى فِيهِ إِكْرَامًا لَهُ، وَلَمْ يَجْعَلْهُ مِمَّا يُلْقَى عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ تَأْكُلُهُ السِّبَاعُ وَالطَّيْرُ، كَذَا قَالَ الْفَرَّاءُ: وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: جَعَلَ له قبرا وأمر أن يقبر فيه. وقال أقبره، وَلَمْ يَقُلْ قَبَرَهُ، لِأَنَّ الْقَابِرَ هُوَ الدَّافِنُ بِيَدِهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْشَى:
yani ona hayır ve şer yolunu kolaylaştırdı. Süddî, Mukâtil, Atâ ve Katâde derler ki: Annesinin karnından çıkış yolunu ona kolaylaştırdı; ancak birinci görüş daha evladır. Bunun benzeri şu ayettir: { وَهَدَيْناهُ النَّجْدَيْنِ } “Biz ona iki yolu gösterdik” (¬١). «السَّبِيلَ» kelimesinin mansup oluşu, zikredilen fiilin delalet ettiği muzmer (gizli) bir fiille olup takdiri «يَسَّرَ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ» şeklindedir. { ثُمَّ أَماتَهُ فَأَقْبَرَهُ } “Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu”, yani onu öldürdükten sonra, kendisine ikram olsun diye içine gömüleceği bir kabir sahibi kıldı; onu yeryüzüne atılıp yırtıcı hayvanların ve kuşların yiyeceği kılmadı. Ferrâ böyle demiştir. Ebû Ubeyde der ki: Ona bir kabir kıldı ve oraya defnedilmesini emretti. «قَبَرَهُ» (onu bizzat gömdü) demeyip «أَقْبَرَهُ» (kabre koydurdu) dedi; çünkü «kābir», bizzat kendi eliyle defneder. A'şâ'nın şu beyti de bu anlamdadır:
18843. Metin
لَوْ أَسْنَدَتْ مَيْتًا إِلَى صَدْرِهَا «٢» ... عَاشَ وَلَمْ يُنْقَلْ إِلَى قَابِرِ
Bir ölüyü göğsüne yaslasaydı (¬٢) ... Yaşardı da mezara gömene taşınmazdı
18844. Metin
ثُمَّ إِذا شاءَ أَنْشَرَهُ أَيْ: ثُمَّ إِذَا شَاءَ إِنْشَارَهُ أَنْشَرَهُ، أَيْ: أَحْيَاهُ بَعْدَ مَوْتِهِ، وَعَلَّقَ الْإِنْشَارَ بِالْمَشِيئَةِ لِلدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّ وَقْتَهُ غَيْرَ مُتَعَيِّنٍ، بَلْ هُوَ تَابِعٌ لِلْمَشِيئَةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «أَنْشَرَهُ» بِالْأَلِفِ، وَرَوَى أَبُو حَيْوَةَ عَنْ نَافِعٍ وَشُعَيْبِ بْنِ أَبِي حَمْزَةَ «نَشَرَهُ» بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَهُمَا لُغَتَانِ فَصِيحَتَانِ كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ كَلَّا:
{ ثُمَّ إِذا شاءَ أَنْشَرَهُ } “Sonra dilediği vakit onu diriltip neşredecektir”, yani neşretmesini dilediğinde onu ölümünden sonra diriltir. Diriltmeyi meşiete (kendi dilemesine) bağlaması, onun vaktinin muayyen olmadığını, bilakis meşiete bağlı olduğunu göstermek içindir. Cumhur elif ile «أَنْشَرَهُ» şeklinde okumuştur. Ebû Hayve ise Nâfi ve Şuayb b. Ebî Hamza'dan elifsiz olarak «نَشَرَهُ» şeklinde rivayet etmiştir; ikisi de fasih iki lügattir. { كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ } “Hayır! Doğrusu o, O'nun kendisine emrettiğini yerine getirmedi”. «كَلَّا»:
18845. Metin
رَدْعٌ وَزَجْرٌ لِلْإِنْسَانِ الْكَافِرِ، أَيْ: لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا يَقُولُ. وَمَعْنَى: «لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ» : لَمْ يَقْضِ مَا أَمَرَهُ اللَّهُ بِهِ مِنَ الْعَمَلِ بِطَاعَتِهِ وَاجْتِنَابِ مَعَاصِيهِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ الْإِنْسَانُ عَلَى الْعُمُومِ، وَأَنَّهُ لَمْ يَفْعَلْ مَا أَمَرَهُ اللَّهُ بِهِ مَعَ طُولِ الْمُدَّةِ لِأَنَّهُ لَا يَخْلُو مِنْ تَقْصِيرٍ. قَالَ الْحَسَنُ: أَيْ حَقًّا لَمْ يَعْمَلْ مَا أُمِرَ به. وقال ابن فورك: أي كلّا لما يقض الله لِهَذَا الْكَافِرِ مَا أَمَرَهُ بِهِ مِنَ الْإِيمَانِ، بَلْ أَمَرَهُ بِمَا لَمْ يَقْضِ لَهُ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: الْوَقْفُ عَلَى كَلَّا قَبِيحٌ وَالْوَقْفُ على أمره جيد، وكلّا عَلَى هَذَا بِمَعْنَى حَقًّا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: لَمَّا يَقْضِ جَمِيعُ أَفْرَادِ الْإِنْسَانِ مَا أَمَرَهُ، بَلْ أَخَلَّ بِهِ بَعْضُهَا بِالْكُفْرِ، وَبَعْضُهَا بِالْعِصْيَانِ، وَمَا قَضَى مَا أَمَرَهُ اللَّهُ إِلَّا الْقَلِيلُ.
Kâfir insanı menetme ve azarlamadır; yani durum onun söylediği gibi değildir. «لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ» ifadesinin anlamı: Allah'ın kendisine emrettiği itaati yerine getirmemiş ve yasaklarından kaçınmamıştır. Denildi ki: Maksat genel olarak insandır ve geçen uzun süreye rağmen insan Allah'ın emrettiğini yerine getirmemiştir; çünkü kusursuz kalamaz. Hasan der ki: Yani gerçekten kendisine emredileni yapmamıştır. İbn Fûrek der ki: Yani hayır, Allah bu kâfire emrettiği imanı onun için takdir edip kaza etmedi, bilakis ona takdir etmediği şeyi emretti. İbnu'l-Enbârî der ki: «كَلَّا» üzerinde vakıf yapmak (durmak) çirkindir; «أَمَرَهُ» üzerinde durmak ise güzeldir. Bu takdirde «كَلَّا», «حَقًّا» (gerçekten) anlamındadır. Denildi ki: Anlam şudur: Bütün fertleriyle insanlar O'nun emrettiğini yerine getirmemiş, bilakis bir kısmı küfürle, bir kısmı da isyanla buna aykırı davranmıştır; Allah'ın emrettiğini hakkıyla yerine getirenler ise pek azdır.
18846. Metin
ثُمَّ شَرَعَ سُبْحَانَهُ فِي تَعْدَادِ نِعَمِهِ عَلَى عِبَادِهِ لِيَشْكُرُوهَا، وَيَنْزَجِرُوا عَنْ كُفْرَانِهَا بَعْدَ ذِكْرِ النِّعَمِ الْمُتَعَلِّقَةِ بِحُدُوثِهِ فَقَالَ: فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسانُ إِلى طَعامِهِ أَيْ: يَنْظُرْ كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ طَعَامَهُ الَّذِي جَعَلَهُ سَبَبًا لِحَيَاتِهِ؟ وَكَيْفَ هَيَّأَ لَهُ أَسْبَابَ الْمَعَاشِ يَسْتَعِدُّ بِهَا لِلسَّعَادَةِ الْأُخْرَوِيَّةِ؟ قَالَ مُجَاهِدٌ: مَعْنَاهُ فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ، أَيْ: إِلَى مَدْخَلِهِ وَمَخْرَجِهِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. ثُمَّ بَيَّنَ ذَلِكَ سُبْحَانَهُ فَقَالَ: أَنَّا صَبَبْنَا الْماءَ صَبًّا قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «إِنَّا» بِالْكَسْرِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ. وَقَرَأَ الْكُوفِيُّونَ وَرُوَيْسٌ عَنْ يَعْقُوبَ بِالْفَتْحِ عَلَى أَنَّهُ بَدَلٌ مِنْ طَعَامِهِ بَدَلُ اشْتِمَالٍ لِكَوْنِ نُزُولِ الْمَطَرِ سَبَبًا لِحُصُولِ الطَّعَامِ، فَهُوَ كَالْمُشْتَمِلِ عَلَيْهِ، أَوْ بِتَقْدِيرِ لَامِ الْعِلَّةِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الْكَسْرُ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَالِاسْتِئْنَافِ، وَالْفَتْحُ عَلَى مَعْنَى الْبَدَلِ مِنَ الطَّعَامِ. الْمَعْنَى: فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا، وَأَرَادَ بِصَبِّ الْمَاءِ الْمَطَرَ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ بْنُ عَلِيٍّ بِالْفَتْحِ وَالْإِمَالَةِ ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا أَيْ: شَقَقْنَاهَا بِالنَّبَاتِ الْخَارِجِ مِنْهَا بسبب نزول المطر شقا بديعا لائقا بِمَا يَخْرُجُ مِنْهُ فِي الصِّغَرِ وَالْكِبَرِ وَالشَّكْلِ وَالْهَيْئَةِ. ثُمَّ بَيَّنَ سَبَبَ هَذَا الشَّقِّ وَمَا وَقَعَ لِأَجْلِهِ فَقَالَ: فَأَنْبَتْنا فِيها حَبًّا يَعْنِي الحبوب الّذي يَتَغَذَّى بِهَا، وَالْمَعْنَى: أَنَّ النَّبَاتَ لَا يَزَالُ يَنْمُو وَيَتَزَايَدُ إِلَى أَنْ يَصِيرَ حَبًّا، وَقَوْلُهُ: وَعِنَباً مَعْطُوفٌ عَلَى «حَبًّا» ، أَيْ: وَأَنْبَتْنَا فِيهَا عِنَبًا، قِيلَ: وَلَيْسَ مِنْ لَوَازِمِ الْعَطْفِ أَنْ يُقَيَّدَ الْمَعْطُوفُ بِجَمِيعِ مَا قُيِّدَ بِهِ الْمَعْطُوفُ عَلَيْهِ، فَلَا ضَيْرَ فِي خُلُوِّ إِنْبَاتِ الْعِنَبِ عن شقّ
Sonra [Allah] Subhânehu, insanın yaratılışıyla ilgili nimetleri zikrettikten sonra, kullarının şükretmeleri ve nankörlükten vazgeçmeleri için onlara olan nimetlerini saymaya başlayarak şöyle buyurdu: { فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسانُ إِلى طَعامِهِ } “İnsan yediği yemeğe bir baksın!” Yani Allah'ın, hayatına vesile kıldığı rızkını nasıl yarattığına ve onunla ahiret saadetine hazırlansın diye geçim sebeplerini kendisine nasıl hazırladığına bir baksın! Mücâhid şöyle demiştir: Bunun manası; insan yiyeceğine, yani [vücuduna] giriş ve çıkış yerine bir baksın, demektir.1 Fakat birinci [görüş] daha uygundur. Sonra Subhânehu bunu açıklayarak şöyle buyurdu: { أَنَّا صَبَبْنَا الْماءَ صَبًّا } “Şüphesiz suyu bol bol akıttık”. Cumhur, istînâf (yeni bir cümleye başlangıç) olarak kesre ile «إِنَّا» şeklinde okumuştur. Kûfeliler ve Ya‘kūb'dan rivayetle Ruveys ise, yağmurun yağması yiyeceğin elde edilmesine sebep olduğundan ve dolayısıyla onu kapsar gibi bulunduğundan dolayı «طَعَامِهِ» kelimesinden bedel-i iştimal olmak üzere veya illet lâmının takdiriyle fetha ile [«أَنَّا» şeklinde] okumuşlardır. Zeccâc der ki: Kesre ibtida ve istînâf üzere, fetha ise taâm (yiyecek) kelimesinden bedel manası üzeredir. Manası: İnsan, bizim suyu bolca akıttığımıza bir baksın, demektir. Suyun akıtılmasından maksat ise yağmurdur. Hasan b. Ali ise fetha ve imâle ile okumuştur. { ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا } “Sonra yeri iyiden iyiye yardık”; yani yağmurun yağması sebebiyle ondan çıkan bitkiler vasıtasıyla yeri, ondan çıkan şeyin küçüklüğüne, büyüklüğüne, şekline ve heyetine layık, eşsiz bir yarılışla yardık. Sonra bu yarmanın sebebini ve ne için vuku bulduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: { فَأَنْبَتْنا فِيها حَبًّا } “Böylece orada taneler bitirdik”. Yani kendisiyle beslenilen tahılları [bitirdik]. Anlam şudur: Bitki büyümeye ve gelişmeye devam eder, nihayet tane haline gelir. { وَعِنَباً } “Ve üzümler” ifadesi «حَبًّا» kelimesine matuftur; yani «orada üzüm bitirdik» demektir. Denildi ki: Matufun, matufun aleyhin kayıtlandığı her şeyle kayıtlanması atfın gereklerinden değildir; dolayısıyla üzümün bitirilmesinde [toprağın] yarılmasının bulunmamasında2 bir sakınca yoktur.
18847. Metin
الْأَرْضِ، وَالْقَضْبُ: هُوَ الْقَتُّ الرَّطْبُ الَّذِي يَقْضِبُ مَرَّةً بَعْدَ أُخْرَى تُعْلَفُ بِهِ الدَّوَابُّ، وَلِهَذَا سُمِّيَ قَضْبًا عَلَى مَصْدَرِ قَضَبَهُ، أَيْ: قَطَعَهُ كَأَنَّهُ لِتَكَرُّرِ قَطْعِهَا نَفْسَ الْقَطْعِ. قَالَ الْخَلِيلُ: الْقَضْبُ: الْفَصْفَصَةُ الرَّطْبَةُ، فَإِذَا يَبِسَتْ فَهِيَ الْقَتُّ. قَالَ فِي الصِّحَاحِ: وَالْقَضْبَةُ وَالْقَضْبُ الرَّطْبَةُ، قَالَ: والموضع الّذي ينبت فيه مقضبة.
bulunmamasında bir sakınca yoktur. Kazb (الْقَضْبُ) ise hayvanlara yedirilen ve defalarca biçilen taze yoncadır. Bu sebeple biçmek/kesmek anlamındaki «قَضَبَهُ» masdarından hareketle «kazb» diye isimlendirilmiştir; sanki tekrar tekrar kesilmesinden ötürü kesmenin ta kendisi olmuştur. Halil der ki: Kazb, taze yoncadır; kuruduğu zaman ise «katt» (الْقَتُّ) olur. es-Sıhâh'ta der ki: «الْقَضْبَةُ» ve «الْقَضْبُ» taze olandır; bittiği yere ise «makzabe» denir.
18848. Metin
قال القتبيّ وثعلب: وأهل مكة يسمون القتّ الْقَضْبَ. وَالزَّيْتُونُ: هُوَ مَا يُعْصَرُ مِنْهُ الزَّيْتُ، وَهُوَ شَجَرَةُ الزَّيْتُونِ الْمَعْرُوفَةُ، وَالنَّخْلُ هُوَ جَمْعُ نَخْلَةٍ وَحَدائِقَ غُلْباً جَمْعُ حَدِيقَةٍ، وَهِيَ الْبُسْتَانُ، والغلب: العظام الغلاظ الرقاب. وقال مجاهد وَمُقَاتِلٌ: الْغُلْبُ: الْمُلْتَفُّ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ، يُقَالُ: رَجُلٌ أَغْلَبُ إِذَا كَانَ عَظِيمَ الرَّقَبَةِ، وَيُقَالُ لِلْأَسَدِ أَغْلَبُ لِأَنَّهُ مُصْمَتُ الْعُنُقِ لَا يَلْتَفِتُ إِلَّا جَمِيعًا. قَالَ الْعَجَاجُ:
el-Kutebî ve Sa'leb derler ki: Mekkeliler yonca kurusuna (katt) kazb derler. Zeytin (الزَّيْتُونُ), kendisinden yağ çıkarılan bilinen zeytin ağacıdır. Nahl (النَّخْلُ) ise nahle (hurma ağacı) kelimesinin çoğuludur. { وَحَدائِقَ غُلْباً } “Ve sık ağaçlı bahçeler”. Hadâik (حَدَائِقَ), bahçe ve bostan anlamına gelen hadîka (حَدِيقَة) kelimesinin çoğuludur. Gulb (الْغُلْبُ) ise boyunları kalın ve iri olan şeylerdir. Mücahid ve Mukâtil derler ki: Gulb, dalları birbirine sarmaş dolaş olmuş sık bahçelerdir. Boynu kalın adama «رَجُلٌ أَغْلَبُ» denir. Aslana da boynu kalın ve tek parça gibi olup ancak bütün vücuduyla döndüğü için «أَغْلَبُ» denir. Accâc şöyle demiştir:
18849. Metin
مَا زِلْتُ يَوْمَ الْبَيْنَ أَلْوِي صُلْبِي ... وَالرَّأْسُ حَتَّى صِرْتُ مِثْلَ الْأَغْلَبِ
Ayrılık günü belimi ve başımı büküp durdum ... Sonunda boynu kalın aslan gibi oldum
18850. Metin
وَجَمْعُ أَغْلَبَ وَغَلْبَاءَ غُلْبٌ، كَمَا جُمِعُ أَحْمَرُ وَحَمْرَاءُ عَلَى حُمْرٍ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ زَيْدٍ: الْغُلْبُ: النَّخْلُ الْكِرَامُ.
«أَغْلَبُ» ve «غَلْبَاءُ» kelimelerinin çoğulu, «أَحْمَرُ» ve «حَمْرَاءُ» kelimelerinin çoğulunun «حُمْرٌ» gelmesi gibi «غُلْبٌ» şeklinde gelir. Katâde ve İbn Zeyd derler ki: Gulb, değerli hurma ağaçlarıdır.
18851. Metin
وَعَنِ ابْنِ زَيْدٍ أَيْضًا وَعِكْرِمَةَ: هِيَ غِلَاظُ الْأَوْسَاطِ وَالْجُذُوعِ. وَالْفَاكِهَةُ: مَا يَأْكُلُهُ الْإِنْسَانُ مِنْ ثِمَارِ الْأَشْجَارِ كَالْعِنَبِ وَالتِّينِ وَالْخَوْخِ وَنَحْوِهَا. وَالْأَبُّ: كُلُّ مَا أَنْبَتَتِ الْأَرْضُ مِمَّا لَا يَأْكُلُهُ النَّاسُ وَلَا يَزْرَعُونَهُ مِنَ الكلأ وسائر أنواع المرعى، ومنه قول الشاعر:
Yine İbn Zeyd'den ve İkrime'den: Onlar gövdeleri ve dalları kalın olan ağaçlardır. Fâkihe (الْفَاكِهَةُ): İnsanın ağaç meyvelerinden yediği üzüm, incir, şeftali ve benzeri şeylerdir. Ebb (الْأَبُّ): İnsanların yemediği ve ekmediği, yeryüzünün bitirdiği ot ve her türlü mera bitkisidir. Şairin şu sözü de bundandır:
18852. Metin
جذمنا قيس ونجد دارنا ... ولنا الأبّ به وَالْمَكْرَعُ «١»
Aslımız Kays'tır, yurdumuz da Necid'dir ... Oradaki otlak da su kaynağı da bizimdir (¬١)
18853. Metin
قَالَ الضَّحَّاكُ: الْأَبُّ كُلُّ شَيْءٍ يَنْبُتُ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ. وَقَالَ ابْنُ أَبِي طَلْحَةَ: هُوَ الثِّمَارُ الرَّطْبَةُ. وَرُوِيَ عَنْ الضَّحَّاكِ أَيْضًا أَنَّهُ قَالَ: هُوَ التِّينُ خَاصَّةً، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. ثُمَّ شَرَعَ سُبْحَانَهُ فِي بَيَانِ أَحْوَالِ الْمَعَادِ فَقَالَ:
Dahhâk der ki: Ebb, yeryüzünde biten her şeydir. İbn Ebî Talha der ki: O, taze meyvelerdir. Dahhâk'tan onun özellikle incir olduğunu söylediği de rivayet edilmiştir; ancak birinci görüş daha evladır. Sonra Cenâb-ı Hak ahiret hallerini açıklamaya başlayarak şöyle buyurdu:
18854. Metin
فَإِذا جاءَتِ الصَّاخَّةُ يَعْنِي صَيْحَةَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَسُمِّيَتْ صَاخَّةً لِشِدَّةِ صَوْتِهَا لِأَنَّهَا تَصُخُّ الْآذَانَ، أَيْ:
{ فَإِذا جاءَتِ الصَّاخَّةُ } “O kulakları sağır eden şiddetli ses geldiği zaman”, yani kıyamet gününün sayhası (çığlığı) geldiği zaman. Kulakları patlatacak derecede şiddetli sesinden dolayı «sâhhah» diye isimlendirilmiştir; çünkü kulaklara şiddetle çarpar, yani:
18855. Metin
تُصِمُّهَا فَلَا تَسْمَعُ، وَقِيلَ: سُمِّيَتْ صَاخَّةً لِأَنَّهَا يَصِيخُ لَهَا الْأَسْمَاعُ، مِنْ قَوْلِكَ أَصَاخَ إِلَى كَذَا، أَيِ: اسْتَمَعَ إِلَيْهِ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ. قَالَ الْخَلِيلُ: الصَّاخَّةُ: صَيْحَةٌ تَصُخُّ الْآذَانَ حَتَّى تَصُمَّهَا بِشِدَّةِ وَقْعِهَا، وَأَصْلُ الْكَلِمَةِ فِي اللُّغَةِ مَأْخُوذَةٌ مِنَ الصَّكِّ الشَّدِيدِ، يُقَالُ: صَخَّهُ بِالْحَجَرِ إِذَا صَكَّهُ بِهَا، وَجَوَابُ إِذَا مَحْذُوفٌ يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ أَيْ: فَإِذَا جَاءَتِ الصَّاخَّةُ اشْتَغَلَ كُلُّ أَحَدٍ بِنَفْسِهِ، وَالظَّرْفُ فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ- وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ- وَصاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ إِمَّا بَدَلٌ مِنْ «إِذَا جَاءَتْ» ، أَوْ مَنْصُوبٌ بِمُقَدَّرٍ، أَيْ: أَعْنِي وَيَكُونُ تَفْسِيرًا لِلصَّاخَّةِ، أَوْ بَدَلًا مِنْهَا مَبْنِيٌّ عَلَى الْفَتْحِ، وَخَصَّ هؤلاء بالذكر لأنهم أخصّ القرابة، وأولاهم بِالْحُنُوِّ وَالرَّأْفَةِ، فَالْفِرَارُ مِنْهُمْ لَا يَكُونُ إِلَّا لِهَوْلٍ عَظِيمٍ، وَخَطْبٍ فَظِيعٍ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ أَيْ: لِكُلِّ إِنْسَانِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ شَأْنٌ يَشْغَلُهُ عَنِ الْأَقْرِبَاءِ وَيَصْرِفُهُ عَنْهُمْ. وَقِيلَ: إِنَّمَا يَفِرُّ عَنْهُمْ حَذَرًا مِنْ مُطَالَبَتِهِمْ إِيَّاهُ بِمَا بَيْنَهُمْ، وَقِيلَ: يَفِرُّ عَنْهُمْ لِئَلَّا يَرَوْا مَا هُوَ فِيهِ مِنَ الشِّدَّةِ، وَقِيلَ: لعلمه أنهم لا ينفعونه ولا يغنون عَنْهُ شَيْئًا كَمَا قَالَ تَعَالَى: يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئاً «٢» وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ
[Onları] sağır eder ve artık işitmez olurlar.1 Şöyle de denilmiştir: Kulaklar ona dikkat kesildiği için «sâhhah» diye isimlendirilmiştir; bu, “şuna kulak verdi/dinledi” anlamındaki «أَصَاخَ إِلَى كَذَا» sözünden gelir. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Halîl der ki: Sâhhah, şiddetli çarpmasıyla kulakları sağır edinceye kadar patlatan bir sayhadır (çığlıktır). Kelimenin lügatteki aslı şiddetli çarpmaktan (sekten) türemiştir; nitekim taşa şiddetle vurduğunda «صَخَّهُ بِالْحَجَرِ» denir. «İzâ» (إِذَا) şart edatının cevabı hazfedilmiştir (düşürülmüştür); Cenâb-ı Hakk'ın { لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ } “O gün onlardan her bir kişinin kendisine yetip artacak bir derdi vardır” buyruğu buna delalet eder. Yani sâhhah geldiği zaman herkes kendi derdiyle meşgul olur. { يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ } “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün” ayetindeki zarf («يَوْمَ») ya «إِذَا جَاءَتْ» kavlinden bedeldir ya da takdirî bir fiille mansubdur; yani «أَعْنِي» (kastediyorum) takdirindedir ve sâhhahın tefsiri olur, yahut fetha üzere mebni olarak ondan bedeldir. Bunların özellikle zikredilmesi, en yakın akraba ve şefkat ile merhamete en layık kimseler olmalarındandır. Dolayısıyla onlardan kaçış, ancak çok büyük bir korku ve pek dehşetli bir hadise sebebiyle gerçekleşir. { لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ } “O gün onlardan her bir kişinin kendisine yetip artacak bir derdi vardır”; yani kıyamet gününde her insanın, kendisini akrabalarından alıkoyacak ve onlardan yüz çevirtecek bir meşgalesi vardır. Şöyle de denilmiştir: Onlardan kaçışı, aralarındaki hakları kendisinden talep etmelerinden çekindiği içindir. Şöyle de denilmiştir: İçinde bulunduğu şiddetli sıkıntıyı görmesinler diye onlardan kaçar. Şöyle de denilmiştir: Kendisine hiçbir fayda sağlayamayacaklarını ve ondan hiçbir şeyi savamayacaklarını bildiği içindir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئاً } “O gün hiçbir dostun dosta bir faydası olmaz”2. Cümle müste'nefedir (yeni bir başlangıç cümlesidir),
18856. Metin
مَسُوقَةٌ لِبَيَانِ سَبَبِ الْفِرَارِ. قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: يُغْنِيهِ أَيْ: يَصْرِفُهُ عَنْ قَرَابَتِهِ، وَمِنْهُ يُقَالُ: أَغْنِ عَنِّي وَجْهَكَ، أَيِ: اصْرِفْهُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «يُغْنِيهِ» بِالْغَيْنِ الْمُعْجَمَةِ. وَقَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ بِالْعَيْنِ الْمُهْمَلَةِ مَعَ فَتْحِ الْيَاءِ، أَيْ:
kaçışın sebebini beyan etmek üzere getirilmiştir. İbn Kuteybe der ki: «يُغْنِيهِ» yani onu akrabalarından uzaklaştırır; nitekim «أَغْنِ عَنِّي وَجْهَكَ» yani yüzünü benden çevir denir. Cumhur «يُغْنِيهِ» kelimesini noktalı gayn ile okumuştur. İbn Muhaysın ise noktasız ayn ve yâ'nın fethasıyla «يَعْنِيهِ» şeklinde okumuştur; yani:
18857. Metin
يُهِمُّهُ، مَنْ عَنَاهُ الْأَمْرُ إِذَا أَهَمَّهُ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ وُجُوهٌ مُبْتَدَأٌ وَإِنْ كَانَ نَكِرَةً لِأَنَّهُ فِي مَقَامِ التَّفْصِيلِ، وَهُوَ مِنْ مُسَوِّغَاتِ الِابْتِدَاءِ بِالنَّكِرَةِ، وَ «يَوْمَئِذٍ» مُتَعَلِّقٌ بِهِ، وَ «مُسْفِرَةٌ» خَبَرُهُ، وَمَعْنَى مُسْفِرَةٌ: مُشْرِقَةٌ مُضِيئَةٌ، وَهِيَ وُجُوهُ الْمُؤْمِنِينَ لأنهم قد علموا إذ ذَاكَ مَا لَهُمْ مِنَ النَّعِيمِ وَالْكَرَامَةِ، يُقَالُ: أَسْفَرَ الصُّبْحُ إِذَا أَضَاءَ. قَالَ الضَّحَّاكُ: مُسْفِرَةٌ مِنْ آثَارِ الْوُضُوءِ، وَقِيلَ: مِنْ قِيَامِ اللَّيْلِ ضاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ أَيْ: فَرِحَةٌ بِمَا نَالَتْهُ مِنَ الثَّوَابِ الْجَزِيلِ. ثُمَّ لَمَّا فَرَغَ مِنْ ذِكْرِ حَالِ الْمُؤْمِنِينَ ذَكَرَ حَالَ الْكُفَّارِ فَقَالَ: وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْها غَبَرَةٌ أَيْ: غُبَارٌ وَكُدُورَةٌ لِمَا تَرَاهُ مِمَّا أَعَدَّهُ اللَّهُ لَهَا مِنَ الْعَذَابِ تَرْهَقُها قَتَرَةٌ أَيْ: يَغْشَاهَا وَيَعْلُوهَا سَوَادٌ وَكُسُوفٌ، وَقِيلَ: ذِلَّةٌ، وَقِيلَ: شِدَّةٌ، وَالْقَتَرُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الْغُبَارُ، كَذَا قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ، وَأَنْشَدَ قَوْلُ الْفَرَزْدَقِ:
onu meşgul edip kederlendirir; «عَنَاهُ الْأَمْرُ» iş onu kederlendirdi demektir. { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ } “O gün birtakım yüzler parıldar”. «وُجُوهٌ» kelimesi nekre (belirsiz) olmasına rağmen tafsilat (ayrıntı verme) makamında olduğu için mübtedadır; nitekim bu durum nekrenin mübteda olmasını caiz kılan hususlardandır. «يَوْمَئِذٍ» ona mütealliktir, «مُسْفِرَةٌ» ise onun haberidir. Müsfire (مُسْفِرَةٌ) ifadesinin anlamı, parıldayan ve aydınlık olan demektir; bunlar müminlerin yüzleridir, çünkü onlar o anda kendilerine verilecek nimetleri ve ikramları bilmişlerdir. Sabah aydınlandığında «أَسْفَرَ الصُّبْحُ» denir. Dahhâk der ki: Abdestin izlerinden dolayı aydınlıktır. Denildi ki: Gece ibadetinden dolayıdır. { ضاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ } “Güleçtir, müjdelenmiş ve sevinçlidir”, yani elde ettiği bol mükâfat sebebiyle sevinçlidir. Cenâb-ı Hak müminlerin durumunu zikretmeyi bitirince kâfirlerin durumunu zikrederek şöyle buyurdu: { وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْها غَبَرَةٌ } “O gün birtakım yüzlerin üzerinde de toz toprak vardır”, yani Allah'ın kendileri için hazırladığı azabı görmeleri sebebiyle yüzlerinde toz ve karanlık vardır. { تَرْهَقُها قَتَرَةٌ } “Onları bir karanlık bürür”, yani yüzlerini siyahlık ve karartı kaplar, bürür. Denildi ki: Zillet bürür; denildi ki: Şiddet bürür. Arap kelamında «kater» tozdur; Ebû Ubeyde böyle demiş ve Ferazdak'ın şu beytini okumuştur:
18858. Metin
مُتَوَّجٌ بِرِدَاءِ الْمُلْكِ يَتْبَعُهُ ... مَوْجٌ تَرَى فَوْقَهُ الرَّايَاتِ وَالْقَتَرَا
Hükümdarlık hırkasıyla taçlanmış, peşinden dalga dalga bir ordu gelir ... Üzerinde sancakları ve toz bulutunu görürsün
18859. Metin
وَيَدْفَعُ مَا قَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةُ تَقَدَّمَ ذِكْرُ الْغَبَرَةِ فَإِنَّهَا وَاحِدَةُ الْغُبَارِ. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: الْقَتَرَةُ مَا ارْتَفَعَتْ إِلَى السَّمَاءِ، وَالْغَبَرَةُ مَا انْحَطَّتْ إِلَى الْأَرْضِ أُولئِكَ يَعْنِي أَصْحَابَ الْوُجُوهِ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ أَيِ:
Ebû Ubeyde'nin bu sözünü, ayette daha önce geçen «gabere» (toz) lafzı reddeder; zira gabere de toz anlamındadır. Zeyd b. Eslem der ki: Katere göğe doğru yükselen toz, gabere ise yere doğru çöken tozdur. { أُولئِكَ } “İşte onlar”, yani o yüzlerin sahipleri, { هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ } “kâfirlerin, günahkârların ta kendileridir”, yani:
18860. Metin
الْجَامِعُونَ بَيْنَ الْكُفْرِ بِاللَّهِ وَالْفُجُورِ، يُقَالُ: فَجَرَ أَيْ فَسَقَ، وَفَجَرَ، أَيْ: كَذَبَ، وَأَصْلُهُ الْمَيْلُ، وَالْفَاجِرُ:
Allah'ı inkâr etmek ile günah işlemeyi bir arada toplayanlardır. «فَجَرَ» yoldan çıktı, fısk işledi ve «فَجَرَ» yalan söyledi demektir; kelimenin aslı haktan sapmaktır. Fâcir (الْفَاجِرُ):
18861. Metin
الْمَائِلُ عَنِ الْحَقِّ.
Haktan sapan kimsedir.
18862. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ التِّرْمِذِيُّ وَحَسَّنَهُ، وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ حِبَّانَ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ:
Tirmizî tahric edip hasen olduğunu belirtmiş; İbnü'l-Münzir, İbn Hibbân, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve İbn Merdeveyh Âişe'den şöyle rivayet etmişlerdir:
18863. Metin
«أُنْزِلَتْ عَبَسَ وَتَوَلَّى فِي ابْنِ أُمِّ مَكْتُومٍ الْأَعْمَى، أَتَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَجَعَلَ يَقُولُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرْشِدْنِي وَعِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ رَجُلٌ مِنْ عُظَمَاءِ الْمُشْرِكِينَ، فَجَعَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُعْرِضُ عَنْهُ وَيُقْبِلُ عَلَى الْآخَرِ وَيَقُولُ:
«{ عَبَسَ وَتَوَلَّى } “Yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi” ayeti âmâ olan İbn Ümmi Mektûm hakkında indi. O, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: “Ey Allah'ın Resûlü, bana doğru yolu göster!” demeye başladı. O sırada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında müşriklerin ileri gelenlerinden bir adam vardı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüz çevirip diğerine yöneliyor ve:
18864. Metin
«أَتَرَى بِمَا أَقُولُ بَأْسًا؟» فَيَقُولُ: لَا، فَفِي هَذَا أُنْزِلَتْ» . وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَأَبُو يَعْلَى عَنْ أنس قال: «جاء بن أُمِّ مَكْتُومٍ، وَهُوَ يُكَلِّمُ أُبَيَّ بْنَ خَلَفٍ، فَأَعْرَضَ عَنْهُ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَبَسَ وَتَوَلَّى- أَنْ جاءَهُ الْأَعْمى فَكَانَ النَّبِيُّ ﷺ بَعْدَ ذَلِكَ يُكْرِمُهُ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:
“Söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?” diyordu. O da “Hayır” diyordu. İşte bu hadise hakkında [bu sure] indirildi.» Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve Ebû Ya'lâ, Enes'ten şöyle rivayet etmişlerdir: «İbn Ümmi Mektûm, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Übey b. Halef ile konuşurken geldi. Peygamber ondan yüz çevirdi; bunun üzerine Allah Teâlâ: { عَبَسَ وَتَوَلَّى - أَنْ جاءَهُ الْأَعْمى } “Yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi; kendisine o âmâ geldi diye” ayetlerini indirdi. Bundan sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona hep ikramda bulunurdu.» İbn Cerir ve İbn Merdeveyh, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
18865. Metin
«بَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُنَاجِي عُتْبَةَ بْنَ رَبِيعَةَ وَالْعَبَّاسَ بْنَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ وَأَبَا جَهْلِ بْنَ هِشَامٍ، وَكَانَ يَتَصَدَّى لَهُمْ كَثِيرًا، وَيَحْرِصُ عَلَيْهِمْ أَنْ يُؤْمِنُوا، فَأَقْبَلَ عَلَيْهِمْ رجل أعمى يقال له عبد الله بن أُمِّ مَكْتُومٍ يَمْشِي، وَهُوَ يُنَاجِيهِمْ، فَجَعَلَ عَبْدُ اللَّهِ يَسْتَقْرِئُ النَّبِيَّ ﷺ آيَةً مِنَ الْقُرْآنِ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ عَلِّمْنِي مِمَّا عَلَّمَكَ اللَّهُ، فَأَعْرَضَ عَنْهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَعَبَسَ فِي وَجْهِهِ وَتَوَلَّى، وَكَرِهَ كَلَامَهُ، وَأَقْبَلَ عَلَى الْآخَرِينَ، فَلَمَّا قَضَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ نَجْوَاهُ، وَأَخَذَ يَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ أَمْسَكَ اللَّهُ بِبَعْضِ بَصَرِهِ، ثُمَّ خَفَقَ بِرَأْسِهِ، ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ: عَبَسَ وَتَوَلَّى الْآيَةَ، فَلَمَّا نَزَلَ فِيهِ مَا نَزَلَ أَكْرَمَهُ نَبِيُّ اللَّهِ ﷺ وَكَلَّمَهُ وَقَالَ لَهُ: «مَا حاجتك؟ هل تريد مني شَيْءٍ» ؟
«Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem; Utbe b. Rebîa, el-Abbâs b. Abdilmuttalib ve Ebû Cehil b. Hişâm ile baş başa konuşup onlara çokça yöneliyor ve iman etmelerine büyük bir arzu duyuyordu. O esnada Abdullah b. Ümmi Mektûm denilen âmâ bir adam yürüyerek yanlarına geldi. O sırada [Resûlullah] onlarla gizlice konuşmaktaydı. Abdullah, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den Kur'an'dan bir ayet okumasını istemeye başladı ve: “Ey Allah'ın Resûlü, Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüz çevirdi, yüzünü ekşitip geri döndü, sözünden hoşlanmadı ve diğerlerine yöneldi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem konuşmasını bitirip ailesinin yanına dönmek üzere harekete geçince, Allah onun görme yetisinin bir kısmını tuttu (hafif bir baygınlık hali verdi), ardından başı öne eğildi; sonra Allah: { عَبَسَ وَتَوَلَّى } “Yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi” ayetini indirdi. Onun hakkında inen [bu ayetler] indikten sonra Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem ona ikramda bulunur, onunla konuşur ve ona: “İhtiyacın nedir? Benden bir şey istiyor musun?” derdi.
18866. Metin
وَإِذَا ذَهَبَ مِنْ عِنْدِهِ قَالَ: «هَلْ لَكَ حَاجَةٌ فِي شَيْءٍ» ؟ قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: فِيهِ غَرَابَةٌ، وَقَدْ تَكَلَّمَ فِي إِسْنَادِهِ.
Yanından ayrıldığında da: «Bir şeye ihtiyacın var mı?» derdi.» İbn Kesîr der ki: Bu rivayette gariplik vardır ve senedi hakkında tenkitte bulunulmuştur.
18867. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ بِأَيْدِي سَفَرَةٍ قَالَ: كَتَبَةٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي
İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { بِأَيْدِي سَفَرَةٍ } “Kâtiplerin ellerindedir” [ayeti] hakkında: “Kâtiplerdir” dediğini rivayet etmişlerdir. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî
18868. Metin
حَاتِمٍ عَنْهُ بِأَيْدِي سَفَرَةٍ قَالَ: هُمْ بِالنَّبَطِيَّةِ الْقُرَّاءُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا كِرامٍ بَرَرَةٍ قَالَ:
Hâtim yine ondan { بِأَيْدِي سَفَرَةٍ } “Kâtiplerin ellerindedir” [ayeti hakkında]: “Onlar Nabatî dilinde okuyuculardır” dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr de yine ondan { كِرامٍ بَرَرَةٍ } “Değerli, itaatkâr” [ayeti] hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:
18869. Metin
الْمَلَائِكَةُ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «الَّذِي يَقْرَأُ الْقُرْآنَ وَهُوَ مَاهِرٌ بِهِ مَعَ السَّفَرَةِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ، وَالَّذِي يَقْرَؤُهُ وَهُوَ عَلَيْهِ شَاقٌّ لَهُ أَجْرَانِ» .
“[Onlar] meleklerdir.” Buhârî, Müslim ve diğerleri Âişe'den rivayet etmişlerdir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kur'an'ı maharetle okuyan kimse, değerli ve itaatkâr elçilerle (meleklerle) beraberdir. Onu güçlük çekerek ve zorlanarak okuyan kimseye ise iki ecir vardır.»
18870. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ قَالَ: يَعْنِي بِذَلِكَ خُرُوجَهُ مِنْ بَطْنِ أُمِّهِ يَسَّرَهُ لَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ فِي قَوْلِهِ: فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسانُ إِلى طَعامِهِ قَالَ: إِلَى مَدْخَلِهِ وَمَخْرَجِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي الدُّنْيَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسانُ إِلى طَعامِهِ قَالَ: إِلَى خَرْئِهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَنَّا صَبَبْنَا الْماءَ صَبًّا قَالَ: الْمَطَرُ ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا قَالَ: عَنِ النَّبَاتِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَقَضْباً قَالَ: الْفَصْفَصَةُ، يَعْنِي الْقَتُّ، وَحَدائِقَ غُلْباً قَالَ: طُوَالًا وَفاكِهَةً وَأَبًّا قَالَ: الثِّمَارُ الرَّطْبَةُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: الْحَدَائِقُ: كُلُّ مُلْتَفٍّ، وَالْغُلْبُ: مَا غَلُظَ، وَالْأَبُّ: مَا أَنْبَتَتِ الْأَرْضُ مِمَّا تَأْكُلُهُ الدَّوَابُّ وَلَا يَأْكُلُهُ النَّاسُ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ أَيْضًا وَحَدائِقَ غُلْباً قَالَ: شَجَرٌ فِي الْجَنَّةِ يُسْتَظَلُّ بِهِ لَا يَحْمِلُ شَيْئًا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا قَالَ: الْأَبُّ: الْكَلَأُ وَالْمَرْعَى. وَأَخْرَجَ أَبُو عُبَيْدٍ فِي فَضَائِلِهِ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ إِبْرَاهِيمَ التَّيْمِيِّ قَالَ: سُئِلَ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ عَنِ الْأَبِّ مَا هُوَ؟ فَقَالَ: أَيُّ سَمَاءٍ تُظِلُّنِي وَأَيُّ أَرْضٍ تُقِلُّنِي إِذَا قُلْتُ فِي كِتَابِ اللَّهِ مَا لَا أَعْلَمُ؟. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ: أَنَّ رَجُلًا سَأَلَ عُمَرَ عَنْ قَوْلِهِ: وَأَبًّا فَلَمَّا رَآهُمْ يَقُولُونَ أَقْبَلَ عَلَيْهِمْ بِالدِّرَّةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ سَعْدٍ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، وَالْخَطِيبُ عَنْ أَنَسٍ أَنَّ عُمَرَ قَرَأَ عَلَى الْمِنْبَرِ: فَأَنْبَتْنا فِيها حَبًّا وَعِنَباً إِلَى قَوْلِهِ: وَأَبًّا قَالَ: كُلُّ هَذَا قَدْ عَرَفْنَاهُ، فَمَا الْأَبُّ؟
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan { ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ } “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” [ayeti hakkında]: “Bununla, annesinin karnından çıkışını ona kolaylaştırmasını kastetmektedir” dediğini rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir, Abdullah b. ez-Zübeyr'den { فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسانُ إِلى طَعامِهِ } “İnsan yiyeceğine bir baksın” ayeti hakkında: “Girişine ve çıkışına [baksın]” dediğini rivayet etmiştir. İbn Ebi'd-Dünyâ, İbn Abbâs'tan { فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسانُ إِلى طَعامِهِ } “İnsan yiyeceğine bir baksın” [ayeti hakkında]: “Dışkısına [baksın]” dediğini rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir yine ondan { أَنَّا صَبَبْنَا الْماءَ صَبًّا } “Biz suyu bol bol akıttık” [ayeti hakkında]: “Yağmurdur”, { ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا } “Sonra yeri yardıkça yardık” [ayeti hakkında]: “Bitki için [yardık]” dediğini rivayet etmiştir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim yine ondan { وَقَضْباً } “ve yoncalar” ayeti hakkında: “Fasfasa, yani yoncadır”; { وَحَدائِقَ غُلْباً } “sık ve iri ağaçlı bahçeler” hakkında: “Uzun [ağaçlı bahçelerdir]”; { وَفاكِهَةً وَأَبًّا } “meyveler ve otlaklar” hakkında: “Taze meyvelerdir” dediğini rivayet etmişlerdir. Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim yine ondan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “el-Hadâik (الْحَدَائِقُ), [birbirine] sarmaş dolaş olan her şeydir; el-gulb (الْغُلْبُ), gövdesi kalın olandır; el-ebb (الْأَبُّ) ise hayvanların yediği, insanların ise yemediği, yerin bitirdiği şeylerdir.” Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir yine ondan { وَحَدائِقَ غُلْباً } “sık ve iri ağaçlı bahçeler” hakkında: “Cennette gölgesinden faydalanılan ve meyve vermeyen bir ağaçtır” dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr yine ondan: “el-Ebb (الْأَبُّ): Ot ve otlaktır” dediğini rivayet etmiştir. Ebû Ubeyd Fedâil'inde ve Abd b. Humeyd, İbrâhim et-Teymî'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Ebû Bekir es-Sıddîk'a ebb'in ne olduğu soruldu da o: “Allah'ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem beni hangi gök gölgelendirir, hangi yer taşır?” dedi. Abd b. Humeyd, Abdullah b. Yezîd'den şöyle rivayet etmiştir: Bir adam Ömer'e { وَأَبًّا } “ve otlaklar” sözünü sordu; [Ömer] onların [bu konuda ileri geri] konuştuklarını görünce kamçısıyla üzerlerine yürüdü. İbn Sa'd, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, sahih olduğunu belirterek Hâkim, Şuab'da Beyhakī ve Hatîb, Enes'ten rivayet etmişlerdir ki Ömer minberde: { فَأَنْبَتْنا فِيها حَبًّا وَعِنَباً } “Böylece orada taneler, üzümler bitirdik” ayetinden { وَأَبًّا } “ve otlaklar” sözüne kadar okudu ve: “Bunların hepsini bildik, peki ebb nedir?” dedi.
18871. Metin
ثُمَّ رَفَضَ «١» عَصَا كَانَتْ فِي يَدِهِ فَقَالَ: هَذَا لَعَمْرُ اللَّهِ هُوَ التَّكَلُّفُ، فَمَا عَلَيْكَ أَنْ لَا تَدْرِيَ مَا الْأَبُّ، اتَّبَعُوا مَا بُيِّنَ لَكُمْ مِنْ هَذَا الْكِتَابِ فَاعْمَلُوا عَلَيْهِ، وَمَا لَمْ تَعْرِفُوهُ فَكِلُوهُ إِلَى رَبِّهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الصَّاخَّةُ مِنْ أَسْمَاءِ يَوْمُ الْقِيَامَةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ:
Sonra elindeki asayı attı «١» ve şöyle dedi: “Allah'a yemin olsun ki bu, tekellüfün (kendini gereksiz yere zorlamanın) ta kendisidir. Ebb'in ne olduğunu bilmesen sana ne zarar gelir ki? Bu Kitap'tan size açıklananlara uyun ve onunla amel edin; bilmediğinizi ise Rabbine havale edin.” İbn Cerîr ve İbnü'l-Münzir, İbn Abbâs'tan: “es-Sâhha (الصَّاخَّةُ), kıyamet gününün isimlerindendir” dediğini rivayet etmişlerdir. İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan [Allah Teâlâ'nın] şu buyruğu hakkında:
18872. Metin
مُسْفِرَةٌ قَالَ: مُشْرِقَةٌ، وَفِي قَوْلِهِ: تَرْهَقُها قَتَرَةٌ قَالَ: تَغْشَاهَا شِدَّةٌ وَذِلَّةٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْهُ قَتَرَةٌ قَالَ: سواد الوجه.
{ مُسْفِرَةٌ } [Aydınlıktır ayeti hakkında]: “Parlaktır”; { تَرْهَقُها قَتَرَةٌ } “Onları bir karanlık kaplar” ayeti hakkında ise: “Onları şiddet ve zillet bürür” dediğini [rivayet etmiştir]. İbn Ebî Hâtim de ondan { قَتَرَةٌ } [kelimesi hakkında]: “Yüz karalığıdır” dediğini rivayet etmiştir.