18952. Metin
قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَالضَّحَّاكِ وَمُقَاتِلٍ، وَمَدَنِيَّةٌ فِي قَوْلِ الْحَسَنِ وَعِكْرِمَةِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ أَيْضًا: هِيَ أَوَّلُ سُورَةٍ نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: هِيَ مدنية إلا ثمان آيَاتٍ مِنْ قَوْلِهِ: إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا إِلَى آخِرِهَا. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَجَابِرُ بْنُ زَيْدٍ: نَزَلَتْ بَيْنَ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةِ. وَأَخْرَجَ النَّحَّاسُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَزَلَتْ سُورَةُ الْمُطَفِّفِينَ بِمَكَّةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: آخِرُ مَا نَزَلَ بِمَكَّةَ سُورَةُ الْمُطَفِّفِينَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ: قَالَ السُّيُوطِيُّ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ: عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا قَدِمَ النَّبِيُّ ﷺ الْمَدِينَةَ كَانُوا مِنْ أَخْبَثِ النَّاسِ كَيْلًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ: وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ فَأَحْسَنُوا الْكَيْلَ بَعْدَ ذَلِكَ.
Kurtubî şöyle demiştir: İbn Mes'ûd, Dahhâk ve Mukâtil'in kavline göre bu sûre Mekkî'dir; Hasan[-ı Basrî] ve İkrime'nin kavline göre ise Medenî'dir. Mukâtil ayrıca: "O, Medine'de ilk inen sûredir." demiştir. İbn Abbâs ve Katâde şöyle demişlerdir: { إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا } “Şüphesiz o suç işleyenler...” kavlinden sûrenin sonuna kadar olan sekiz ayet müstesna Medenî'dir. Kelbî ve Câbir b. Zeyd: "Mekke ile Medine arasında indi." demişlerdir. Nehhâs ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan onun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Mutaffifîn Sûresi Mekke'de indi." İbn Merdûye, İbnü'z-Zübeyr'den de benzerini rivayet etmiştir. İbnü'd-Durays, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mekke'de en son inen, Mutaffifîn Sûresi'dir." İbn Merdûye ve Şu'ab'da Beyhakî rivayet etmişlerdir: Süyûtî sahih bir senetle İbn Abbâs'tan şöyle dediğini belirtmiştir: "Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde, onlar ölçüde insanların en kötüsü idiler. Bunun üzerine Allah: { وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ } “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” [ayetini] indirdi; bundan sonra ölçüyü güzel yaptılar."
18953. Metin
﷽
﷽
18954. Metin
[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ١ الى ١٧]
[Mutaffifîn Sûresi (83): Âyetler 1'den 17'ye]
18955. Metin
﷽
﷽
18956. Metin
وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ (١) الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ (٢) وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ (٣) أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (٤)
{ وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ (١) الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ (٢) وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ (٣) أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (٤) } “Eksik ölçüp tartanların vay haline! (1) Onlar ki, insanlardan ölçerek aldıklarında tastamam alırlar; (2) Kendileri onlara ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise eksiltirler. (3) Onlar, diriltileceklerini hiç sanmıyorlar mı? (4)”
18957. Metin
لِيَوْمٍ عَظِيمٍ (٥) يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ (٦) كَلاَّ إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (٧) وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٩)
{ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ (٥) يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ (٦) كَلاَّ إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (٧) وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٩) } “Büyük bir gün için; (5) İnsanların âlemlerin Rabbi için kıyam edeceği [huzurunda duracağı] günde! (6) Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak Siccîn'dedir. (7) Siccîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? (8) [O,] yazılmış bir kitaptır. (9)”
18958. Metin
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٠) الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ (١١) وَما يُكَذِّبُ بِهِ إِلاَّ كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢) إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٣) كَلاَّ بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)
{ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٠) الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ (١١) وَما يُكَذِّبُ بِهِ إِلاَّ كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢) إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٣) كَلاَّ بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ (١٤) } “O gün yalanlayanların vay haline! (10) Onlar ki ceza gününü yalanlarlar. (11) Onu ancak haddi aşan, günahkâr kimseler yalanlar. (12) Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: 'Öncekilerin masallarıdır!' dedi. (13) Hayır! Bilakis kazanmakta oldukları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır. (14)”
18959. Metin
كَلاَّ إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ (١٥) ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ (١٦) ثُمَّ يُقالُ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (١٧)
{ كَلاَّ إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ (١٥) ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ (١٦) ثُمَّ يُقالُ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (١٧) } “Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden kesinlikle perdelenmişlerdir [mahrumdurlar]. (15) Sonra onlar mutlaka cehenneme gireceklerdir. (16) Sonra [onlara]: 'İşte bu, yalanlamakta olduğunuz şeydir!' denilir. (17)”
18960. Metin
قَوْلُهُ: وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ «وَيْلٌ» مُبْتَدَأٌ، وَسَوَّغَ الِابْتِدَاءَ بِهِ كَوْنُهُ دُعَاءً، وَلَوْ نُصِبَ لِجَازَ. قَالَ مَكِّيٌّ وَالْمُخْتَارُ فِي وَيْلٍ وَشِبْهِهِ: إِذَا كَانَ غَيْرَ مُضَافٍ الرَّفْعُ، وَيَجُوزُ النَّصْبُ، فَإِنْ كَانَ مُضَافًا أَوْ مُعَرَّفًا كَانَ الِاخْتِيَارُ فِيهِ النصب نحو قوله: وَيْلَكُمْ لا تَفْتَرُوا «١» وللمطففين خَبَرُهُ، وَالْمُطَفِّفُ: الْمُنْقِصُ، وَحَقِيقَتُهُ:
{ وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ } “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” kavlindeki { وَيْلٌ } kelimesi mübtedadır (öznedir). Onunla ibtidaya (cümleye başlanmasına) müsaade eden şey, onun bir dua [beddua] olmasıdır; eğer mansub (üstünlü) okunsaydı da caiz olurdu. Mekkî şöyle demiştir: "Veyl ve benzeri kelimelerde muhtar olan; muzâf olmadığı zaman ref (ötreli) okunmasıdır, nasb (üstünlü) okunması da caizdir. Şayet muzâf veya marife olursa onda tercih edilen nasbdır, tıpkı { وَيْلَكُمْ لا تَفْتَرُوا } «١» “Yazıklar olsun size! İftira etmeyin...” kavlinde olduğu gibi." { لِلْمُطَفِّفِينَ } ise onun haberidir (yüklemidir). Mutaffif: noksanlaştıran (eksik veren) kimsedir. Hakikati ise şudur:
18961. Metin
الْأَخْذُ فِي الْكَيْلِ أَوِ الْوَزْنِ شَيْئًا طَفِيفًا، أَيْ: نَزْرًا حَقِيرًا. قال أهل اللغة: المطفّف مأخوذ من الطّفيف، وَهُوَ الْقَلِيلُ، فَالْمُطَفِّفُ هُوَ الْمُقَلِّلُ حَقَّ صَاحِبِهِ بِنُقْصَانِهِ عَنِ الْحَقِّ فِي كَيْلٍ أَوْ وَزْنٍ. قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّمَا قِيلَ لِلَّذِي يُنْقِصُ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ مُطَفِّفٌ لِأَنَّهُ لَا يَكَادُ يَسْرِقُ فِي الْمِكْيَالِ وَالْمِيزَانِ إِلَّا الشَّيْءَ الْيَسِيرَ الطَّفِيفَ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْمُبَرِّدُ:
Ölçüde veya tartıda hafif bir şey, yani az ve önemsiz bir miktar almaktır. Dil ehli şöyle demiştir: Mutaffif kelimesi, az anlamına gelen tatfîf (الطفيف) kökünden türetilmiştir; mutaffif de ölçüde veya tartıda haktan noksanlaştırarak sahibinin hakkını azaltan kimsedir. Zeccâc şöyle demiştir: "Ölçeği ve teraziyi eksilten kimseye ancak ölçekte ve terazide az ve hafif şeylerden başkasını neredeyse çalamayacağı için mutaffif denilmiştir." Ebû Ubeyde ve Müberred şöyle demişlerdir:
18962. Metin
الْمُطَفِّفُ الَّذِي يَبْخَسُ فِي الْكَيْلِ وَالْوَزْنِ. وَالْمُرَادُ بِالْوَيْلِ هُنَا شِدَّةُ الْعَذَابِ، أَوْ نَفْسُ الْعَذَابِ، أَوِ الشَّرُّ الشَّدِيدُ، أَوْ هُوَ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْمَدِينَةَ وَهُمْ يُسِيئُونَ كَيْلَهُمْ وَوَزْنَهُمْ لِغَيْرِهِمْ، وَيَسْتَوْفُونَ لِأَنْفُسِهِمْ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْمَدِينَةَ، وَكَانَ بها رجل يقال له أبو جهينة،
Mutaffif, ölçü ve tartıda eksilten kimsedir. Buradaki veyl kelimesinden maksat; şiddetli azap veya bizzat azabın kendisi yahut büyük bir kötülük (şiddetli şer) ya da cehennemde bir vadidir. Kelbî şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine’ye geldiğinde onlar, başkaları için yaptıkları ölçü ve tartıyı eksik yapıyorlar, kendileri için ise tastamam alıyorlardı. Bunun üzerine bu ayet indi. Süddî de şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine’ye geldiğinde orada Ebû Cüheyne denilen bir adam vardı,
18963. Metin
وَمَعَهُ صَاعَانِ يَكِيلُ بِأَحَدِهِمَا وَيَكْتَالُ بِالْآخَرِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: هُمْ بَعْدَ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ أَحْسَنُ النَّاسِ كَيْلًا إِلَى يَوْمِهِمْ هَذَا. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانِهِ الْمُطَفِّفِينَ مَنْ هُمْ، فَقَالَ: الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ أَيْ: يَسْتَوْفُونَ الِاكْتِيَالَ وَالْأَخْذَ بِالْكَيْلِ. قَالَ الفراء: يريد اكتالوا من الناس، و «على» و «من» فِي هَذَا الْمَوْضِعِ يَعْتَقِبَانِ، يُقَالُ: اكْتَلْتُ مِنْكَ، أَيِ: اسْتَوْفَيْتُ مِنْكَ، وَتَقُولُ: اكْتَلْتُ عَلَيْكَ، أَيْ: أَخَذْتُ مَا عَلَيْكَ. قَالَ الزَّجَّاجُ: إِذَا اكْتَالُوا مِنَ النَّاسِ اسْتَوْفَوْا عَلَيْهِمُ الْكَيْلَ، وَلَمْ يَذْكُرْ اتَّزَنُوا لِأَنَّ الْكَيْلَ وَالْوَزْنَ بِهِمَا الشِّرَاءُ وَالْبَيْعُ، فَأَحَدُهُمَا يَدُلُّ عَلَى الْآخَرِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: يَعْنِي الَّذِينَ إِذَا اشْتَرَوْا لِأَنْفُسِهِمُ اسْتَوْفَوْا فِي الْكَيْلِ وَالْوَزْنِ، وَإِذَا بَاعُوا وَوَزَنُوا لِغَيْرِهِمْ نَقَصُوا، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ: وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ أَيْ: كَالُوا لَهُمْ أَوْ وَزَنُوا لَهُمْ، فَحُذِفَتِ اللَّامُ فَتَعَدَّى الْفِعْلُ إِلَى الْمَفْعُولِ، فَهُوَ مِنْ بَابِ الْحَذْفِ وَالْإِيصَالِ، وَمِثْلُهُ: نَصَحْتُكَ وَنَصَحْتُ لَكَ، كَذَا قَالَ الْأَخْفَشُ وَالْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ. قَالَ الْفَرَّاءُ:
Yanında iki ölçek vardı; biriyle başkasına ölçer, diğeriyle kendisi ölçtürürdü. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi." Ferrâ şöyle demiştir: "Onlar bu ayetin inişinden sonra bugüne kadar ölçüsü en güzel olan insanlardır." Sonra Allah Teâlâ mutaffiflerin kimler olduğunu açıklayarak: { الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ } “Onlar ki, insanlardan ölçerek aldıklarında tastamam alırlar” buyurdu. Yani ölçmeyi ve ölçüyle almayı tastamam yaparlar. Ferrâ şöyle demiştir: 'İnsanlardan ölçerek aldıklarında' manasını kastetmektedir; bu makamda 'alâ' (عَلَى) ile 'min' (مِنْ) harf-i cerleri birbirinin yerine geçer. 'Senden tastamam aldım' anlamında 'ikteltü minke' (اكتلت منك) denildiği gibi, 'senin üzerindeki [hakkımı] aldım' anlamında 'ikteltü aleyke' (اكتلت عليك) de denir. Zeccâc şöyle demiştir: "İnsanlardan ölçerek aldıkları zaman, onların aleyhine ölçüyü tastamam alırlar. 'İttezenû' (tartarak aldılar) ifadesini zikretmedi; çünkü alım ve satım hem ölçü hem tartı iledir, dolayısıyla birisi diğerine delalet eder." Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: "Yani kendileri için satın aldıklarında ölçüde ve tartıda tastamam alırlar, başkaları için satıp tarttıklarında ise eksiltirler." Bu da O'nun şu kavlinin manasıdır: { وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ } “Kendileri onlara ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise eksiltirler.” Yani onlar için ölçtükleri veya onlar için tarttıkları zaman [demektir]; lâm (لِ) harfi hazfedilmiş (düşürülmüş), böylece fiil mef'ûle (nesneye) doğrudan geçişli olmuştur. Bu, hazf ve îsâl (harf-i cerri düşürüp fiili nesneye bitiştirme) kabilindendir. Tıpkı 'sana nasihat ettim' anlamında hem 'nesahtuke' (نصحتك) hem 'nesahtu leke' (نصحت لك) denmesi gibidir. Ahfeş, Kisâî ve Ferrâ böyle demiştir. Ferrâ şöyle demiştir:
18964. Metin
وَسَمِعْتُ أَعْرَابِيَّةً تَقُولُ: إِذَا صَدَرَ النَّاسُ أَتَيْنَا التَّاجِرَ فَيَكِيلُنَا الْمُدَّ وَالْمُدَّيْنِ إِلَى الْمَوْسِمِ الْمُقْبِلِ. قَالَ: وَهُوَ مِنْ كَلَامِ أَهْلِ الْحِجَازِ وَمَنْ جَاوَرَهُمْ مِنْ قَيْسٍ. قَالَ الزَّجَّاجُ: لَا يَجُوزُ الْوَقْفُ عَلَى «كَالُوا» حَتَّى يُوصَلَ بِالضَّمِيرِ، وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَجْعَلُهُ تَوْكِيدًا، أَيْ تَوْكِيدًا لِلضَّمِيرِ الْمُسْتَكِنِ فِي الْفِعْلِ، فَيُجِيزُ الْوَقْفَ على كالوا أو وزنوا.
"Bir bedevi kadının şöyle dediğini işittim: 'İnsanlar dağıldığı zaman tüccara geliriz, o da bize gelecek mevsime kadar bir müdd ve iki müdd ölçü verir (yekîlünâ).'" [Ferrâ] dedi ki: "Bu, Hicaz ehlinin ve onlara komşu olan Kays kabilesinin kelâmındandır." Zeccâc şöyle demiştir: "Zamire bağlanmadıkça 'kâlû' üzerinde vakf yapmak (durmak) caiz değildir. İnsanlardan bazıları onu [hüm zamirini], fiilde gizli olan zamirin te'kidi kılar; böylece 'kâlû' veya 'vezenû' üzerinde vakfı caiz görürler."
18965. Metin
قال أبو عبيدة: وكان عيسى بن عمر يجعلها حَرْفَيْنِ، وَيَقِفُ عَلَى كَالُوا أَوْ وَزَنُوا، ثُمَّ يَقُولُ: هُمْ يُخْسِرُونَ.
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Îsâ b. Ömer onları iki kelime yapar, 'kâlû' veya 'vezenû' üzerinde durur, sonra: 'Hüm yuhsirûn' derdi."
18966. Metin
قَالَ: وَأَحْسَبُ قِرَاءَةَ حَمْزَةَ كَذَلِكَ. قَالَ أَبُو عُبَيْدٍ: وَالِاخْتِيَارُ أَنْ يَكُونَا كَلِمَةً وَاحِدَةً مِنْ جِهَتَيْنِ: إِحْدَاهُمَا الْخَطُّ، وَلِذَلِكَ كَتَبُوهُمَا بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَلَوْ كَانَتَا مَقْطُوعَتَيْنِ لَكَانَتَا كَالُوا أَوْ وَزَنُوا بِالْأَلِفِ. وَالْأُخْرَى أَنَّهُ يُقَالُ:
[Ebû Ubeyde] dedi ki: "Hamza'nın kıraatinin de böyle olduğunu sanıyorum." Ebû Ubeyd ise şöyle demiştir: "Tercih edilen, iki cihetten ötürü bunların tek bir kelime olmasıdır: Birincisi yazı cihetidir; bu sebeple onları elifsiz yazmışlardır. Eğer ayrı iki kelime olsalardı, 'kâlû' ve 'vezenû' elif ile yazılırdı. Diğer cihet ise şudur:
18967. Metin
كِلْتُكَ وَوَزَنْتُكَ بِمَعْنَى: كِلْتُ لَكَ وَوَزَنْتُ لَكَ، وهو كلام عربيّ كما يقال: صدتك وصدت لَكَ، وَكَسَبْتُكَ وَكَسَبْتُ لَكَ، وَشَكَرْتُكَ وَشَكَرْتُ لَكَ وَنَحْوُ ذَلِكَ. وَقِيلَ: هُوَ عَلَى حَذْفِ الْمُضَافِ وَإِقَامَةِ الْمُضَافِ إِلَيْهِ مَقَامَهُ، وَالْمُضَافُ الْمَكِيلُ وَالْمَوْزُونُ، أَيْ: وَإِذَا كَالُوا مَكِيلَهُمْ، أَوْ وَزَنُوا مَوْزُونَهُمْ، وَمَعْنَى يُخْسِرُونَ:
'Kiltüke' (كِلْتُكَ) ve 'vezentüke' (وَزَنْتُكَ) ifadeleri 'kiltü leke' (sana ölçtüm) ve 'vezentü leke' (sana tarttım) anlamında kullanılır. Tıpkı 'sadetüke' ve 'sadetü leke' (senin için avlandım), 'kesebtüke' ve 'kesebtü leke' (senin için kazandım), 'şekertüke' ve 'şekertü leke' (sana şükrettim) ve benzeri ifadelerde olduğu gibi bu da bir Arap kelâmıdır. Şöyle de denilmiştir: Bu, muzâfın hazfedilip muzâfun ileyhin onun yerine ikame edilmesi üzerinedir. Muzâf olan; mekîl (ölçülen) ve mevzûndur (tartılandır). Yani: 'Ölçülen mallarını ölçtükleri yahut tartılan mallarını tarttıkları zaman' [demektir]. { يُخْسِرُونَ } kelimesinin manası ise:
18968. Metin
يُنْقِصُونَ، كَقَوْلِهِ: وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزانَ «١» وَالْعَرَبُ تَقُولُ: خَسَرْتُ الْمِيزَانَ وَأَخْسَرْتُهُ. ثُمَّ خَوَّفَهُمْ سُبْحَانَهُ فَقَالَ: أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ وَالْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ مَسُوقَةٌ لِتَهْوِيلِ مَا فَعَلُوهُ مِنَ التَّطْفِيفِ وَتَفْظِيعِهِ وَلِلتَّعْجِيبِ مِنْ حَالِهِمْ فِي الِاجْتِرَاءِ عَلَيْهِ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: أُولئِكَ إِلَى الْمُطَفِّفِينَ، وَالْمَعْنَى: أنهم لا يخطرون ببالهم أنهم مبعوثون فمسؤولون عَمَّا يَفْعَلُونَ. قِيلَ: وَالظَّنُّ هُنَا بِمَعْنَى الْيَقِينِ، أَيْ: لَا يُوقِنُ أُولَئِكَ، وَلَوْ أَيْقَنُوا مَا نَقَصُوا الْكَيْلَ وَالْوَزْنَ، وَقِيلَ: الظَّنُّ عَلَى بَابِهِ، وَالْمَعْنَى: إِنْ كَانُوا لَا يَسْتَيْقِنُونَ الْبَعْثَ، فَهَلَّا ظَنُّوهُ حَتَّى يَتَدَبَّرُوا فِيهِ وَيَبْحَثُوا عَنْهُ وَيَتْرُكُوا مَا يَخْشَوْنَ مِنْ عَاقِبَتِهِ. وَالْيَوْمُ الْعَظِيمُ هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَوَصَفَهُ بِالْعِظَمِ لِكَوْنِهِ زَمَانًا لِتِلْكَ الْأُمُورِ الْعِظَامِ مِنَ الْبَعْثِ وَالْحِسَابِ وَالْعِقَابِ، وَدُخُولِ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ، وَأَهْلُ النَّارِ النَّارَ. ثُمَّ أَخْبَرَ عَنْ ذَلِكَ الْيَوْمِ فَقَالَ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ انتصاب الظرف بمبعوثون الْمَذْكُورِ قَبْلَهُ، أَوْ بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ مبعوثون، أَيْ: يُبْعَثُونَ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ، أَوْ عَلَى البدل من محل ليوم، أو بإضمار
[Ölçü ve tartıyı] eksiltirler [demektir]; nitekim Allah Teâlâ'nın: { وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزانَ } “Tartıyı eksik yapmayın”1 kavlinde de böyledir. Araplar: 'Hasertü'l-mîzâne' (خَسَرْتُ الْمِيزَانَ) ve 'ahsertühû' (أَخْسَرْتُهُ) [tartıyı eksilttim] derler. Sonra Allah Teâlâ onları korkutarak şöyle buyurdu: { أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ } “Onlar, gerçekten diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” Bu cümle müste'nefe (yeni bir başlangıç cümlesi) olup, onların yaptıkları tatfîf (ölçü ve tartıda hile) fiilini ve çirkinliğini korkunç göstermek ve buna cüret etmelerindeki durumlarına hayret uyandırmak için sevk edilmiştir. { أُولئِكَ } kavliyle yapılan işaret, mutaffifînedir (ölçü ve tartıda hile yapanlaradır). Mana ise şöyledir: Onlar, diriltilip yaptıklarından hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmiyorlar. Şöyle de denilmiştir: Buradaki zan, yakîn (kesin bilgi) manasındadır; yani: Onlar [yeniden dirilişe] kesin olarak inanmıyorlar; şayet kesin inansalardı ölçüyü ve tartıyı eksiltmezlerdi. Şöyle de denilmiştir: Zan, kendi asıl manasındadır; mana ise şudur: Eğer yeniden dirilişe kesin olarak inanmıyorlarsa, bari zannetselerdi de bu hususta etraflıca düşünüp taşınsalar, onu araştırsalar ve akıbetinden korktukları şeyleri terk etselerdi ya! 'Büyük gün' ise kıyamet günüdür. O günün büyüklükle nitelenmesi; yeniden dirilme, hesap, ceza, cennet ehlinin cennete ve cehennem ehlinin de cehenneme girmesi gibi o büyük hadiselerin gerçekleştiği bir zaman olmasından ötürüdür. Sonra o günden haber vererek şöyle buyurdu: { يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ } “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı gün.” Zarfın ['yevme' kelimesinin] nasbı, kendisinden önce zikredilen 'meb'ûsûn' lafzıyladır; yahut 'meb'ûsûn' kelimesinin delalet ettiği takdirî bir fiil iledir; yani: { يُبْعَثُونَ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ } [İnsanların kalkacağı gün diriltilirler] demektir; yahut { لِيَوْمٍ } lafzının mahallinden bedel iledir; yahut gizli...
18969. Metin
أَعْنِي، أَوْ هُوَ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهُ خَبْرٌ لِمُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَوْ فِي مَحَلِّ جَرٍّ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ لَفْظِ لِيَوْمٍ، وَإِنَّمَا بُنِيَ عَلَى الْفَتْحِ فِي هَذَيْنِ الْوَجْهَيْنِ لِإِضَافَتِهِ إِلَى الْفِعْلِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: «يَوْمَ» مَنْصُوبٌ بِقَوْلِهِ «مَبْعُوثُونَ» ، الْمَعْنَى:
'A'nî' (yani kastediyorum) fiilinin gizlenmesi iledir; yahut mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref mahallindedir; yahut { لِيَوْمٍ } lafzından bedel olarak cer mahallindedir. Bu iki vecihte fetha üzere mebni kılınması fiile muzâf olmasından dolayıdır. Zeccâc şöyle demiştir: "'Yevme' lafzı 'meb'ûsûn' kavliyle mansubdur; mana:
18970. Metin
أَلَا يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ يُبْعَثُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَمَعْنَى يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ: يَوْمَ يَقُومُونَ مِنْ قُبُورِهِمْ لِأَمْرِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، أَوْ لِجَزَائِهِ، أَوْ لِحِسَابِهِ، أَوْ لِحُكْمِهِ وَقَضَائِهِ. وَفِي وَصْفِ الْيَوْمِ بِالْعِظَمِ مَعَ قِيَامِ النَّاسِ لِلَّهِ خَاضِعِينَ فِيهِ وَوَصَفِهِ سُبْحَانَهُ بِكَوْنِهِ رَبَّ الْعَالَمِينَ دَلَالَةٌ عَلَى عِظَمِ ذَنَبِ التَّطْفِيفِ، وَمَزِيدِ إِثْمِهِ وَفَظَاعَةِ عِقَابِهِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ قِيَامَهُمْ فِي رَشْحِهِمْ إِلَى أَنْصَافِ آذَانِهِمْ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ قِيَامُهُمْ بِمَا عَلَيْهِمْ مِنْ حُقُوقِ الْعِبَادِ، وَقِيلَ:
'Kıyamet gününde diriltileceklerini sanmıyorlar mı?' [demektir]. { يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ } kavlinin manası ise: Âlemlerin Rabbinin emri, yahut O'nun cezalandırması, yahut O'nun hesabı, yahut O'nun hükmü ve kazası için kabirlerinden kalktıkları gün [demektir]. İnsanların o günde Allah'a boyun eğerek kıyam etmeleriyle birlikte günün büyüklükle vasfedilmesinde ve Allah Teâlâ'nın 'âlemlerin Rabbi' olarak vasfedilmesinde, eksik ölçüp tartma günahının büyüklüğüne, vebalinin fazlalığına ve azabının korkunçluğuna delalet vardır. Şöyle de denilmiştir: { يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ } kavliyle kastedilen, kulaklarının yarısına kadar tere batmış vaziyette durmalarıdır. Şöyle de denilmiştir: Kastedilen, üzerlerindeki kul hakları sebebiyle durmalarıdır. Şöyle de denilmiştir:
18971. Metin
الْمُرَادُ قِيَامُ الرُّسُلِ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ للقضاء، والأوّل أولى. قوله: كَلَّا هِيَ لِلرَّدْعِ وَالزَّجْرِ لِلْمُطَفِّفِينَ الْغَافِلِينَ عَنِ الْبَعْثِ وَمَا بَعْدَهُ. ثُمَّ اسْتَأْنَفَ فَقَالَ: إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ أَنَّ كَلَّا بِمَعْنَى حَقًّا مُتَّصِلَةٌ بِمَا بَعْدَهَا عَلَى مَعْنَى: حَقًّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ، وَسِجِّينٌ هُوَ مَا فَسَّرَهُ بِهِ سُبْحَانَهُ مِنْ قَوْلِهِ: وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ- كِتابٌ مَرْقُومٌ فَأَخْبَرَ بِهَذَا أَنَّهُ كِتَابٌ مَرْقُومٌ، أَيْ: مَسْطُورٌ، قِيلَ: هُوَ كِتَابٌ جَامِعٌ لِأَعْمَالِ الشَّرِّ الصَّادِرِ مِنَ الشَّيَاطِينِ وَالْكَفَرَةِ وَالْفَسَقَةِ، وَلَفْظُ سِجِّينٍ عَلَمٌ لَهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَمُقَاتِلٌ وَكَعْبٌ: إِنَّهُ صَخْرَةٌ تَحْتَ الْأَرْضِ السَّابِعَةِ تُقْلَبُ فَيُجْعَلُ كِتَابُ الْفُجَّارِ تَحْتَهَا، وَبِهِ قَالَ مُجَاهِدٌ، فَيَكُونُ فِي الْكَلَامِ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ مُضَافٌ مَحْذُوفٌ، وَالتَّقْدِيرُ: مَحَلُّ كِتَابٍ مَرْقُومٍ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْأَخْفَشُ وَالْمُبَرِّدُ وَالزَّجَّاجُ لَفِي سِجِّينٍ لَفِي حَبْسٍ وَضِيقٍ شَدِيدٍ، وَالْمَعْنَى: كَأَنَّهُمْ فِي حَبْسٍ، جَعَلَ ذَلِكَ دَلِيلًا عَلَى خَسَاسَةِ مَنْزِلَتِهِمْ وَهَوَانِهَا. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: ذَكَرَ قَوْمٌ أَنَّ قَوْلَهُ: كِتابٌ مَرْقُومٌ تفسير لسجين، وَهُوَ بَعِيدٌ لِأَنَّهُ لَيْسَ السِّجِّينُ مِنَ الْكِتَابِ فِي شَيْءٍ عَلَى مَا حَكَيْنَاهُ عَنِ الْمُفَسِّرِينَ، وَالْوَجْهُ أَنْ يُجْعَلَ بَيَانًا لِكِتَابٍ الْمَذْكُورِ فِي قَوْلِهِ: إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ عَلَى تَقْدِيرِ هُوَ كِتَابٌ مَرْقُومٌ، أَيْ: مَكْتُوبٌ قَدْ بُيِّنَتْ حُرُوفُهُ. انْتَهَى. وَالْأَوْلَى مَا ذَكَرْنَاهُ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى: إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ الَّذِينَ مِنْ جُمْلَتِهِمُ الْمُطَفِّفُونَ، أَيْ: مَا يُكْتَبَ مِنْ أَعْمَالِهِمْ أَوْ كِتَابَةِ أَعْمَالِهِمْ لَفِي ذَلِكَ الْكِتَابِ الْمُدَوِّنِ لِلْقَبَائِحِ الْمُخْتَصِّ بِالشَّرِّ، وَهُوَ سِجِّينٌ. ثُمَّ ذَكَرَ مَا يَدُلُّ عَلَى تَهْوِيلِهِ وَتَعْظِيمِهِ، فَقَالَ: وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ ثُمَّ بَيَّنَهُ بِقَوْلِهِ: كِتابٌ مَرْقُومٌ. قَالَ الزَّجَّاجُ: مَعْنَى قَوْلِهِ: وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ لَيْسَ ذَلِكَ مِمَّا كُنْتَ تَعْلَمُهُ أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ. قَالَ قَتَادَةُ: وَمَعْنَى مَرْقُومٌ: رُقِمَ لَهُمْ بِشَرٍّ، كَأَنَّهُ أُعْلِمَ بِعَلَامَةٍ يُعْرَفُ بِهَا أَنَّهُ كَافِرٌ. وَكَذَا قَالَ مُقَاتِلٌ. وَقَدْ اخْتَلَفُوا فِي نُونِ سِجِّينٍ، فَقِيلَ: هِيَ أَصْلِيَّةٌ وَاشْتِقَاقُهُ مِنَ السِّجْنِ، وَهُوَ الْحَبْسُ، وَهُوَ بِنَاءُ مُبَالِغَةٍ كَخِمِّيرٍ وَسِكِّيرٍ وَفِسِّيقٍ، مِنَ الْخَمْرِ وَالسُّكْرِ وَالْفِسْقِ. وَكَذَا قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْمُبَرِّدُ وَالزَّجَّاجُ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَهَذَا ضَعِيفٌ لِأَنَّ الْعَرَبَ مَا كَانَتْ تَعْرِفُ سِجِّينًا. وَيُجَابُ عَنْهُ بِأَنَّ رِوَايَةَ هَؤُلَاءِ الْأَئِمَّةِ تَقُومُ بِهَا الْحُجَّةُ، وَتَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ مِنْ لُغَةِ الْعَرَبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ ابْنُ مُقْبِلٍ:
Kastedilen, elçilerin hüküm için Allah'ın huzurunda durmalarıdır; birinci görüş daha evladır. { كَلَّا } kavli, dirilişten ve sonrasından gafil olan eksik ölçüp tartanları reddetmek ve azarlamak içindir. Sonra söze yeniden başlayarak şöyle buyurdu: { إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ } “Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak Siccîn'dedir.” Şüphesiz 'kellâ', 'hakkā' (gerçekten) anlamında olup kendisinden sonrasına: 'Gerçekten günahkârların yazısı muhakkak Siccîn'dedir' manasıyla bağlıdır. Siccîn ise Allah Teâlâ'nın: { وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٩) } “Siccîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? (8) [O,] yazılmış bir kitaptır. (9)” kavliyle tefsir ettiği şeydir. Bununla onun yazılmış, yani satır satır kaydedilmiş bir kitap olduğunu haber vermiştir. Şöyle denilmiştir: O; şeytanlardan, kâfirlerden ve fasıklardan sadır olan şer amelleri toplayan bir kitaptır ve 'Siccîn' lafzı onun özel ismidir. Katâde, Saîd b. Cübeyr, Mukâtil ve Kâ'b şöyle demişlerdir: "O, yedinci yerin altında bulunan bir kayadır; ters çevrilir ve günahkârların kitabı onun altına konulur." Mücâhid de böyle demiştir. Bu kavle göre kelâmda mahzuf bir muzâf bulunur; takdiri de şöyledir: 'Yazılmış bir kitabın yeridir.' Ebû Ubeyde, Ahfeş, Müberred ve Zeccâc ise { لَفِي سِجِّينٍ } kavlinin: 'Şiddetli bir hapis ve darlık içindedir' [anlamına geldiğini] söylemişlerdir. Mana şöyledir: Sanki onlar bir hapistedirler; bunu onların makamlarının düşüklüğüne ve değersizliğine delil kılmıştır. Vâhidî şöyle demiştir: Bir topluluk, { كِتابٌ مَرْقُومٌ } kavlinin Siccîn'in tefsiri olduğunu zikretmiştir; ancak bu uzaktır, zira müfessirlerden aktardığımız üzere Siccîn kitaptan sayılan bir şey değildir. Uygun olan vecih, 'o, yazılmış bir kitaptır' takdiriyle, { إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ } kavlinde zikredilen kitabın beyanı kılınmasıdır; yani harfleri açıkça belirtilmiş yazılı [bir kitaptır]. [Vâhidî'nin sözü] bitti. Zikrettiğimiz görüş daha evladır; mana şöyle olur: İçlerinde eksik ölçüp tartanların da bulunduğu günahkârların kitabı, yani amellerinden yazılanlar veya amellerinin yazılması, şerre tahsis edilmiş ve kötülükleri kaydeden o kitaptadır; o da Siccîn'dir. Sonra onu dehşetli ve büyük göstermeye delalet eden şeyi zikrederek: { وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ } “Siccîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi?” buyurdu, ardından bunu { كِتابٌ مَرْقُومٌ } “[O,] yazılmış bir kitaptır” kavliyle beyan etti. Zeccâc şöyle demiştir: { وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ } kavlinin manası: 'Bu, ne senin ne de kavminin bildiği bir şey değildi' [demektir]. Katâde şöyle demiştir: { مَرْقُومٌ } kelimesinin manası: Onlar için şerle damgalanmıştır; sanki kâfir olduğu bilinsin diye bir işaretle işaretlenmiştir. Mukâtil de böyle demiştir. Siccîn kelimesinin nûn harfinde ihtilaf etmişlerdir. Denildi ki: O aslidir ve kökü hapsetmek demek olan 'sicn' (السجن) kelimesinden türemiştir; hamr, sekr ve fısktan türeyen hımmîr, sikkîr ve fıssîk gibi bir mübalağa kalıbıdır. Ebû Ubeyde, Müberred ve Zeccâc da böyle demiştir. Vâhidî: "Bu zayıftır; çünkü Araplar siccîn kelimesini bilmezlerdi." demiştir. Buna şöyle cevap verilir: Bu imamların rivayetiyle hüccet kaim olur ve bu da onun Arap dilinden olduğuna delalet eder. İbn Mukbil'in şu beyti de bundandır:
18972. Metin
وَرُفْقَةٌ يَضْرِبُونَ الْبَيْضَ ضَاحِيَةً ... ضَرْبًا تَوَاصَتْ بِهِ الْأَبْطَالُ سِجِّينَا
"Ve bir grup ki kuşluk vaktinde miğferlere öyle bir vuruşla vururlar ki ... Yiğitler onunla birbirlerine şiddetli/hapis darbeler tavsiye ederler."
18973. Metin
وَقِيلَ: النُّونُ بَدَلٌ مِنَ اللَّامِ، وَالْأَصْلُ: سِجِّيلٌ مُشْتَقًّا مِنَ السِّجِلِّ، وَهُوَ الْكِتَابُ. قَالَ ابْنَ عَطِيَّةَ:
Şöyle de denilmiştir: Nûn harfi lâm harfinden bedeldir; aslı ise kitap demek olan 'sicill' (السجل) kelimesinden türetilmiş 'siccîl'dir. İbn Atıyye şöyle demiştir:
18974. Metin
مَنْ قَالَ إِنَّ سِجِّينًا مَوْضِعٌ فَكِتَابٌ مَرْفُوعٌ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ إِنَّ، وَالظَّرْفُ وَهُوَ قَوْلُهُ: لَفِي سِجِّينٍ مُلْغًى، وَمَنْ جَعَلَهُ عِبَارَةً عن الكتاب، فكتاب خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، التَّقْدِيرُ: هُوَ كِتَابٌ، وَيَكُونُ هَذَا الْكَلَامُ مُفَسِّرًا
"Siccîn'in bir mekân olduğunu söyleyene göre, { كِتابٌ } kelimesi 'inne'nin haberi olarak merfûdur, { لَفِي سِجِّينٍ } kavlindeki zarf ise mülğâdır (amelden düşürülmüştür). Onu kitaptan kinaye kılan kimseye göre ise { كِتابٌ } kelimesi mahzuf bir mübtedanın haberidir; takdiri: 'Hüve kitâbün' (O bir kitaptır) şeklindedir ve bu kelâm,
18975. Metin
لِسَجِينٍ مَا هُوَ؟ كَذَا قَالَ. قَالَ الضَّحَّاكُ: مَرْقُومٌ: مَخْتُومٌ بِلُغَةِ حِمْيَرَ، وَأَصْلُ الرَّقْمِ الْكِتَابَةُ. قَالَ الشَّاعِرُ:
Siccîn'in ne olduğunu tefsir edici olur." [İbn Atıyye] böyle demiştir. Dahhâk şöyle demiştir: "Markûm: Himyer lügatinde mühürlenmiş demektir; rakm kelimesinin aslı ise yazmaktır." Şair şöyle demiştir:
18976. Metin
سَأَرْقُمُ بِالْمَاءِ الْقُرَاحِ «١» إِلَيْكُمُ ... عَلَى بعد كم إِنْ كَانَ لِلْمَاءِ رَاقِمُ
"Duru su ile size [yazı] yazacağım «١» ... Uzaklığınıza rağmen, şayet suya yazı yazan olursa."
18977. Metin
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ هَذَا مُتَّصِلٌ بِقَوْلِهِ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ وَمَا بَيْنَهُمَا اعْتِرَاضٌ، وَالْمَعْنَى: وَيْلٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِمَنْ وَقَعَ مِنْهُ التَّكْذِيبُ بِالْبَعْثِ وَبِمَا جَاءَتْ بِهِ الرُّسُلُ. ثُمَّ بَيَّنَ سُبْحَانَهُ هَؤُلَاءِ الْمُكَذِّبِينَ فَقَالَ: الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ وَالْمَوْصُولُ صِفَةٌ لِلْمُكَذِّبِينَ، أَوْ بَدَلٌ مِنْهُ وَما يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ أَيْ: فَاجِرٍ جَائِرٍ، مُتَجَاوِزٍ فِي الْإِثْمِ، مُنْهَمِكٍ فِي أَسْبَابِهِ إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا الْمُنَزَّلَةُ عَلَى مُحَمَّدٍ ﷺ قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ أَيْ: أَحَادِيثُهُمْ وَأَبَاطِيلُهُمُ الَّتِي زَخْرَفُوهَا. قَرَأَ الْجُمْهُورُ إِذَا «تُتْلَى» بِفَوْقِيَّتَيْنِ.
{ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay haline!” kavli, { يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ } “İnsanların âlemlerin Rabbi için kıyam edeceği [huzurunda duracağı] günde!” kavline bağlıdır; ikisi arasındaki kısım ise itiraziyye (ara cümle)dir. Mana: Dirilişi ve elçilerin getirdiği şeyleri yalanlayan kimselerin kıyamet gününde vay haline! [demektir]. Sonra Allah Teâlâ bu yalanlayıcıları açıklayarak şöyle buyurdu: { الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ } “Onlar ki ceza gününü yalanlarlar.” İsm-i mevsûl, yalanlayanların sıfatıdır veya ondan bedeldir. { وَما يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ } “Onu ancak haddi aşan, günahkâr kimseler yalanlar.” Yani fâsık, zâlim, günahta haddi aşan ve onun sebeplerine dalan kimse demektir. { إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا } “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman...” [yani] Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilen [ayetlerimiz], { قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “...Öncekilerin masallarıdır!' dedi.” Yani onların süsleyip uydurdukları sözleri ve batıllarıdır. Cumhur { إِذَا تُتْلَى } lafzını iki te (ت) ile okumuştur.
18978. Metin
وَقَرَأَ أَبُو حَيْوَةَ وَأَبُو السّمّال وَالْأَشْهَبُ الْعُقَيْلِيُّ وَالسُّلَمِيُّ بِالتَّحْتِيَّةِ، وَقَوْلُهُ: كَلَّا لِلرَّدْعِ وَالزَّجْرِ لِلْمُعْتَدِي الْأَثِيمِ عَنْ ذَلِكَ الْقَوْلِ الْبَاطِلِ وَتَكْذِيبٌ لَهُ، وَقَوْلُهُ: بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ بَيَانٌ لِلسَّبَبِ الَّذِي حَمَلَهُمْ عَلَى قَوْلِهِمْ بِأَنَّ الْقُرْآنَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ: غَلَبَ عَلَيْهَا رَيْنًا وَرُيُونًا، وَكُلُّ مَا غَلَبَكَ وَعَلَاكَ فَقَدْ ران بك عَلَيْكَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ أَنَّهَا كَثُرَتْ مِنْهُمُ الْمَعَاصِي وَالذُّنُوبُ فَأَحَاطَتْ بِقُلُوبِهِمْ، فَذَلِكَ الرَّيْنُ عَلَيْهَا. قَالَ الْحَسَنُ: هُوَ الذَّنْبُ عَلَى الذَّنْبِ حَتَّى يَعْمَى الْقَلْبُ. قَالَ مُجَاهِدٌ: الْقَلْبُ مِثْلُ الْكَفِّ، وَرَفَعَ كَفَّهُ، فَإِذَا أَذْنَبَ انْقَبَضَ، وَضَمَّ أُصْبُعَهُ، فَإِذَا أَذْنَبَ ذَنْبًا آخَرَ انْقَبَضَ، وَضَمَّ أُخْرَى حَتَّى ضَمَّ أَصَابِعَهُ كُلَّهَا، حَتَّى يُطْبَعَ عَلَى قَلْبِهِ. قَالَ: وَكَانُوا يَرَوْنَ أَنَّ ذَلِكَ هُوَ الرَّيْنُ. ثُمَّ قَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ.
Ebû Hayve, Ebü's-Semmâl, el-Eşheb el-Ukaylî ve Sülemî ise ye (ي) ile [yütlâ şeklinde] okumuşlardır. { كَلَّا } kavli, o haddi aşan günahkârı bu bâtıl sözden caydırmak, azarlamak ve onu yalanlamaktır. { بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ } “Hayır! Bilakis kazanmakta oldukları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır” kavli ise, onları Kur'an'ın öncekilerin masalları olduğunu söylemeye sevk eden sebebin beyanıdır. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: { رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ } [ifadesi]: Kalplerini reyn ve rüyûn ile bürüdü, kapladı demektir; sana galip gelen ve seni örten her şey seni reyn ile kaplamıştır. Ferrâ şöyle demiştir: "Bu, onlardan masiyet ve günahların çoğalıp kalplerini kuşatmasıdır; işte kalpler üzerindeki reyn (pas) budur." Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: "O, kalp körleşinceye kadar günah üstüne günahtır." Mücâhid şöyle demiştir: "Kalp avuç içi gibidir -ve elini kaldırdı-; kul günah işlediğinde büzülür -ve bir parmağını kapattı-, başka bir günah işlediğinde yine büzülür -ve bir diğerini kapattı-, nihayet bütün parmaklarını kapattı; böylece kalbi mühürlenir." [Mücâhid] dedi ki: "Onlar bunun reyn olduğunu görürlerdi." Sonra bu ayeti okudu.
18979. Metin
قَالَ أَبُو زَيْدٍ: يُقَالُ: قَدْ رِينَ بِالرَّجُلِ رَيْنًا إِذَا وَقَعَ فِيمَا لَا يَسْتَطِيعُ الْخُرُوجَ مِنْهُ وَلَا قِبَلَ لَهُ بِهِ. وَقَالَ أَبُو مُعَاذٍ النَّحْوِيُّ: الرين: أن يسودّ القلب من الذنوب، والطّيع: أَنْ يُطْبَعَ عَلَى الْقَلْبِ، وَهُوَ أَشَدُّ مِنَ الرَّيْنِ، وَالْإِقْفَالُ: أَشَدُّ مِنَ الطَّبْعِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الرَّيْنُ هُوَ كَالصَّدَأِ يَغْشَى الْقَلْبَ كَالْغَيْمِ الرَّقِيقِ، وَمِثْلُهُ الْغَيْنُ. ثُمَّ كَرَّرَ سُبْحَانَهُ الرَّدْعَ وَالزَّجْرَ فَقَالَ: كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ وَقِيلَ: كَلَّا بِمَعْنَى حَقًّا، أَيْ: حَقًّا إِنَّهُمْ، يَعْنِي الْكُفَّارَ، عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا يَرَوْنَهُ أَبَدًا. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي أَنَّهُمْ بَعْدَ الْعَرْضِ وَالْحِسَابِ لَا يَنْظُرُونَ إِلَيْهِ نَظَرَ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى رَبِّهِمْ. قَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: كَمَا حَجَبَهُمْ فِي الدُّنْيَا عَنْ تَوْحِيدِهِ حَجَبَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَنْ رُؤْيَتِهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ اللَّهَ ﷿ يُرَى فِي الْقِيَامَةِ، وَلَوْلَا ذَلِكَ مَا كَانَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ فَائِدَةٌ. وَقَالَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ- إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ «٢» فَأَعْلَمَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ أَنَّ الْمُؤْمِنِينَ يَنْظُرُونَ، وَأَعْلَمَ أَنَّ الْكُفَّارَ مَحْجُوبُونَ عَنْهُ. وَقِيلَ: هُوَ تَمْثِيلٌ لِإِهَانَتِهِمْ بِإِهَانَةِ مَنْ يُحْجَبُ عَنِ الدُّخُولِ عَلَى الْمُلُوكِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ: هُوَ أَنْ لَا يَنْظُرَ إِلَيْهِمْ بِرَحْمَتِهِ وَلَا يُزَكِّيَهِمْ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ:
Ebû Zeyd şöyle demiştir: Bir kimse içinden çıkamayacağı ve güç yetiremeyeceği bir duruma düştüğü zaman 'Rîne bi'r-racüli reynen' (Adamın üzeri kaplandı) denir. Ebû Muâz en-Nahvî ise şöyle demiştir: "Reyn: Günahlardan kalbin kararmasıdır. Tab': Kalbin mühürlenmesidir ki bu reynden daha şiddetlidir. İkfâl (kilitlenme) ise tab'dan daha şiddetlidir." Zeccâc şöyle demiştir: "Reyn, ince bir bulut gibi kalbi örten pas gibidir; 'ğayn' da bunun gibidir." Sonra Allah Teâlâ reddi ve azarlamayı tekrarlayarak: { كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ } “Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden kesinlikle perdelenmişlerdir [mahrumdurlar]” buyurdu. Şöyle de denilmiştir: 'Kellâ', 'hakkā' (gerçekten) anlamındadır; yani gerçekten kâfirler, kıyamet gününde Rablerini asla göremezler. Mukâtil şöyle demiştir: "Yani onlar arz ve hesaptan sonra, müminlerin Rablerine baktığı gibi O'na bakamazlar." Hüseyin b. Fadl şöyle demiştir: "Dünyada onları O'nun tevhîdinden perdelediği gibi, ahirette de O'nu görmekten perdelemiştir." Zeccâc şöyle demiştir: "Bu ayette, Allah azze ve celle'nin kıyamet günü görüleceğine dair delil vardır; eğer böyle olmasaydı bu ayette bir fayda bulunmazdı." Şanı yüce olan Allah: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ (٢٢) إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ (٢٣) } «٢» “O gün yüzler ışıl ışıldır. (22) Rablerine bakmaktadırlar. (23)” buyurmuştur. Şanı yüce olan Allah, müminlerin bakacağını bildirmiş ve kâfirlerin ise O'ndan perdelenmiş olduklarını bildirmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bu, onların aşağılanmasını, kralların huzuruna girmekten menedilen kimsenin aşağılanmasına benzeten bir temsildir. Katâde ve İbn Ebî Müleyke şöyle demişlerdir: "Bu, [Allah'ın] onlara rahmetiyle bakmaması ve onları temize çıkarmamasıdır." Mücâhid şöyle demiştir:
18980. Metin
مَحْجُوبُونَ عَنْ كَرَامَتِهِ، وَكَذَا قَالَ ابْنُ كيسان ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ أَيْ: دَاخِلُو النَّارِ وَمُلَازِمُوهَا غَيْرُ خَارِجِينَ منها، و «ثم» لِتَرَاخِي الرَّتَبَةِ لِأَنَّ صَلْيَ الْجَحِيمِ أَشَدُّ مِنَ الإهانة وحرمان الكرامة
[O'nun] lütuf ve ikramından mahrumdurlar.12 İbn Keysân da böyle demiştir. { ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ } “Sonra şüphesiz onlar çılgın alevli ateşe gireceklerdir” yani cehenneme girecekler ve oradan hiç çıkmaksızın orada kalıcı olacaklardır. [Ayetteki] 'sümme' (ثم / sonra) [edatı], mertebe bakımından bir sonralık (terâhî) bildirmektedir; zira cehennem ateşine girmek, hor görülmekten ve ikramdan mahrum bırakılmaktan daha şiddetlidir.
18981. Metin
ثُمَّ يُقالُ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ أَيْ: تَقُولُ لَهُمْ خَزَنَةُ جَهَنَّمَ تَبْكِيتًا وَتَوْبِيخًا: هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ فِي الدُّنْيَا، فَانْظُرُوهُ وَذُوقُوهُ.
{ ثُمَّ يُقالُ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ } “Sonra [onlara]: 'İşte bu, yalanlamakta olduğunuz şeydir!' denilir.” Yani cehennem bekçileri onlara kınama ve azarlama maksadıyla: 'İşte dünyada yalanlamakta olduğunuz şey budur; haydi ona bakın ve onu tadın!' derler.
18982. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَا نَقَضَ قَوْمٌ الْعَهْدَ إِلَّا سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ عَدُوَّهُمْ، وَلَا طَفَّفُوا الْكَيْلَ إِلَّا مُنِعُوا النَّبَاتَ وَأُخِذُوا بِالسِّنِينَ» . وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنِ ابْنِ عُمَرَ «أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: «يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ حَتَّى يَغِيبَ أَحَدُهُمْ فِي رَشْحِهِ إِلَى أَنْصَافِ أُذُنَيْهِ» . وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ وَأَبُو الشَّيْخِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ في هَذِهِ الْآيَةِ: «يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ قَالَ: فَكَيْفَ إِذَا جَمَعَكُمُ اللَّهُ كَمَا يُجْمَعُ النَّبْلُ فِي الْكِنَانَةِ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ لَا يَنْظُرُ إِلَيْكُمْ» . وَأَخْرَجَ أَبُو يَعْلَى وَابْنُ حِبَّانَ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: «يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ بِمِقْدَارِ نِصْفِ يَوْمٍ مِنْ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ، فَيُهَوَّنُ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِ كَتَدَلِّي الشَّمْسِ إِلَى الْغُرُوبِ إِلَى أَنْ تَغْرُبَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: إِذَا حُشِرَ النَّاسُ قَامُوا أَرْبَعِينَ عَامًا. وَأَخْرَجَهُ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ حَدِيثِهِ مَرْفُوعًا. وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ كَمْ مَقَامُ النَّاسِ بَيْنَ يَدَيْ رَبِّ الْعَالَمِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ قَالَ: «أَلْفُ سَنَةٍ لَا يُؤْذَنُ لَهُمْ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُبَارَكِ فِي الزُّهْدِ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ مِنْ طَرِيقِ شِمْرِ بْنِ عَطِيَّةَ أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ سَأَلَ كَعْبَ الْأَحْبَارِ عَنْ قَوْلِهِ: كَلَّا إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ قَالَ: إِنَّ رُوحَ الْفَاجِرِ يُصْعَدُ بِهَا إِلَى السَّمَاءِ فَتَأْبَى السَّمَاءُ أَنْ تَقْبَلَهَا، فَيُهْبَطُ بِهَا إِلَى الْأَرْضِ فَتَأْبَى أَنْ تَقْبَلَهَا، فَيُدْخَلُ بِهَا تَحْتَ سَبْعِ أَرَضِينَ حَتَّى يُنْتَهِيَ بِهَا إِلَى سِجِّينٍ، وَهُوَ خَدُّ إِبْلِيسَ، فَيُخْرَجُ لَهَا مِنْ تَحْتِ خَدِّ إِبْلِيسَ كِتَابًا فيختم ويوضع تحت خد إِبْلِيسَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: سِجِّينٍ أَسْفَلَ الْأَرَضِينَ.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bir kavim ahdi bozmaya görsün, Allah mutlaka onlara düşmanlarını musallat eder; ölçüyü eksiltmeye görsünler, mutlaka bitkiden mahrum bırakılırlar ve kıtlık yıllarına maruz kalırlar." Buhârî, Müslim ve diğerleri İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir: "Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: { يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ } “İnsanların âlemlerin Rabbi için kıyam edeceği [huzurunda duracağı] günde!” [ayeti hakkında]: 'Onlardan biri kulaklarının yarısına kadar terine gömülünceye kadar' buyurdu." Taberânî, Ebü'ş-Şeyh, Hâkim (ve bunu tashih etmiştir), İbn Merdûye ve el-Ba's'ta Beyhakî, İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayet hakkında şöyle buyurdu: "{ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ } 'Okların sadakta toplandığı gibi, Allah'ın elli bin yıl boyunca size hiç bakmaksızın sizi bir araya topladığı zaman haliniz nasıl olur?' buyurdu." Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den, o da Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet etmişlerdir: "{ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ } 'Elli bin seneden yarım gün miktarı kadar; bu müminin üzerine, güneşin batıya meyledip batmasına kadar geçen süre gibi kolaylaştırılır.'" İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "İnsanlar haşrolunduklarında kırk yıl ayakta dururlar." İbn Merdûye bunu onun hadisinden merfû olarak rivayet etmiştir. Taberânî, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet gününde insanların âlemlerin Rabbinin huzurundaki duruşu ne kadardır?" Şöyle buyurdu: "Kendilerine izin verilmeksizin bin yıldır." İbnü'l-Mübârek ez-Zühd'de, Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir, Şimr b. Atıyye tarikiyle rivayet etmişlerdir ki; İbn Abbâs, Kâ'bü'l-Ahbâr'a: { كَلَّا إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ } “Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak Siccîn'dedir” kavlini sordu. Kâ'b şöyle dedi: "Fâcirin ruhu göğe yükseltilir, gök onu kabul etmekten kaçınır; yere indirilir, yer onu kabul etmekten kaçınır; bunun üzerine yedi kat yerin altına sokulur, nihayet Siccîn'e yani İblis'in yanağına kadar ulaştırılır. İblis'in yanağının altından onun için bir kitap çıkarılır, mühürlenir ve İblis'in yanağının altına konur." İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siccîn, yerlerin en altıdır."
18983. Metin
وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «الْفَلَقُ جُبٌّ فِي جَهَنَّمَ مُغَطًّى، وَأَمَّا سِجِّينٌ فَمَفْتُوحٌ» . قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: هُوَ حَدِيثٌ غَرِيبٌ مُنْكَرٌ لَا يَصِحُّ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ عَائِشَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: سِجِّينٍ الْأَرْضُ السَّابِعَةُ السُّفْلَى. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ جَابِرٍ نَحْوَهُ مَرْفُوعًا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ مَاجَهْ وَالطَّبَرَانِيُّ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: لَمَّا حَضَرَتْ كَعْبًا الْوَفَاةُ أَتَتْهُ أُمُّ بِشْرٍ بِنْتُ الْبَرَاءِ فَقَالَتْ: إِنْ لَقِيتَ ابْنِي فَأَقْرِئْهُ مِنِّي السَّلَامَ، فَقَالَ: غَفَرَ اللَّهُ لَكِ يَا أُمَّ براء نَحْنُ أَشْغَلُ مِنْ ذَلِكَ، فَقَالَتْ: أَمَا سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يقول: «إن نسمة المؤمن تسرح في الجنة حيث شَاءَتْ، وَإِنَّ نَسَمَةَ الْكَافِرِ فِي سِجِّينٍ» ؟ قَالَ: بَلَى، قَالَتْ: فَهُوَ ذَلِكَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُبَارَكِ نَحْوَهُ عَنْ سَلْمَانَ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ مَاجَهْ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الشُّعَبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: «إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا أَذْنَبَ ذَنْبًا نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ، فَإِنْ تَابَ وَنَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ صُقِلَ قَلْبُهُ، وَإِنْ عَادَ زَادَتْ حَتَّى تُغَلِّفَ قَلْبَهُ، فَذَلِكَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ فِي الْقُرْآنِ كَلَّا بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ» .
İbn Cerîr, Ebû Hureyre'den, o da Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet etmiştir: "Felak, cehennemde üzeri kapalı bir kuyudur; Siccîn ise açıktır." İbn Kesîr: "Bu, garîb, münker ve sahih olmayan bir hadistir." demiştir. İbn Merdûye, Âişe'den, o da Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet etmiştir: "Siccîn, yedinci en alt yerdir." İbn Merdûye, Câbir'den merfû olarak benzerini rivayet etmiştir. Abd b. Humeyd, İbn Mâce, Taberânî ve el-Ba's'ta Beyhakî, Abdullah b. Kâ'b b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Kâ'b'a vefatı yaklaştığında Ümmü Bişr bintü'l-Berâ ona gelip: "Eğer oğluma rastlarsan benden ona selam söyle." dedi. Kâ'b: "Allah seni bağışlasın ey Ümmü Berâ, biz bundan daha meşgul durumdayız." dedi. Kadın: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işitmedin mi: 'Şüphesiz müminin ruhu cennette dilediği gibi dolaşır; kâfirin ruhu ise Siccîn'dedir'?" dedi. Kâ'b: "Evet." dedi. Kadın: "İşte budur." dedi. İbnü'l-Mübârek, Selmân'dan benzerini rivayet etmiştir. Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî (ve bunu tashih etmiştir), Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim (ve bunu tashih etmiştir), İbn Merdûye ve Şu'ab'da Beyhakî, Ebû Hureyre'den, o da Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe eder, vazgeçer ve bağışlanma dilerse kalbi cilalanır; şayet tekrar dönerse [o leke] artar, nihayet kalbini kaplar. İşte Allah Teâlâ'nın Kur'an'da: { كَلَّا بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ } “Hayır! Bilakis kazanmakta oldukları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır” diye zikrettiği pas (ran) budur."
18984. Metin
[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ١٨ الى ٣٦]
[Mutaffifîn Sûresi (83): Âyetler 18'den 36'ya]
18985. Metin
كَلاَّ إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (١٨) وَما أَدْراكَ مَا عِلِّيُّونَ (١٩) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٢٠) يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ (٢١) إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ (٢٢)
{ كَلاَّ إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (١٨) وَما أَدْراكَ مَا عِلِّيُّونَ (١٩) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٢٠) يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ (٢١) إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ (٢٢) } “Hayır! Şüphesiz iyilerin yazısı muhakkak İlliyyîn'dedir. (18) İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? (19) [O,] yazılmış bir kitaptır. (20) Ona yakınlaştırılmış olanlar şahit olur. (21) Şüphesiz iyiler muhakkak bir nimet içindedirler. (22)”
18986. Metin
عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٢٣) تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ (٢٤) يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ (٢٥) خِتامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ (٢٦) وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ (٢٧)
{ عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٢٣) تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ (٢٤) يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ (٢٥) خِتامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ (٢٦) وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ (٢٧) } “Koltuklar üzerinde bakarlar. (23) Yüzlerinde nimetin parıltısını tanırsın. (24) Onlara mühürlü saf bir içkiden içirilir. (25) Onun sonu misktir; yarışanlar işte bunun için yarışsınlar. (26) Onun karışımı Tesnîm'dendir. (27)”
18987. Metin
عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ (٢٨) إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ (٢٩) وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغامَزُونَ (٣٠) وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ (٣١) وَإِذا رَأَوْهُمْ قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ (٣٢)
{ عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ (٢٨) إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ (٢٩) وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغامَزُونَ (٣٠) وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ (٣١) وَإِذا رَأَوْهُمْ قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ (٣٢) } “Bir pınar ki ondan yakınlaştırılmış olanlar içer. (28) Şüphesiz o suç işleyenler, iman edenlere gülerlerdi. (29) Yanlarından geçtiklerinde birbirlerine kaş göz ederlerdi. (30) Ailelerine döndükleri zaman neşe içinde dönerlerdi. (31) Onları gördüklerinde: 'Şüphesiz bunlar sapıtmış kimselerdir!' derlerdi. (32)”
18988. Metin
وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ (٣٣) فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ (٣٤) عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٣٥) هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كانُوا يَفْعَلُونَ (٣٦)
{ وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ (٣٣) فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ (٣٤) عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٣٥) هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كانُوا يَفْعَلُونَ (٣٦) } “Halbuki onlar üzerlerine bekçiler olarak gönderilmemişlerdi. (33) İşte bugün de iman edenler kâfirlere gülerler. (34) Koltuklar üzerinde bakarlar. (35) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı? (36)”
18989. Metin
قَوْلُهُ: كَلَّا لِلرَّدْعِ وَالزَّجْرِ عَمَّا كَانُوا عَلَيْهِ، وَالتَّكْرِيرُ لِلتَّأْكِيدِ، وَجُمْلَةُ إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ مَا تَضَمَّنَتْهُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ «كَلَّا» بِمَعْنَى حَقًّا، وَالْأَبْرَارُ: هُمُ الْمُطِيعُونَ، وَكِتَابُهُمْ:
{ كَلَّا } kavli, onların üzerinde bulundukları durumdan caydırmak ve azarlamak içindir; tekrarlanması ise te'kid içindir. { إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ } cümlesi, içerdiği şeyi beyan etmek için getirilmiş bir istînâf (başlangıç) cümlesidir; 'kellâ' kelimesinin 'hakkā' (gerçekten) anlamında olması da caizdir. Ebrâr: İtaatkâr kimselerdir; onların kitabı ise:
18990. Metin
صَحَائِفُ حَسَنَاتِهِمْ. قَالَ الْفَرَّاءُ: «عِلِّيِّينَ» ارْتِفَاعٌ بَعْدَ ارْتِفَاعٍ لَا غَايَةَ لَهُ، وَوَجْهُ هَذَا أَنَّهُ مَنْقُولٌ مِنْ جَمْعِ عَلِّيٍّ من العلوّ. قال الزجاج: هو أعلى الْأَمْكِنَةِ. قَالَ الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ: فَأُعْرِبَ كَإِعْرَابِ الْجَمْعِ لِأَنَّهُ عَلَى لَفْظِ الْجَمْعِ وَلَا وَاحِدَ لَهُ مِنْ لَفْظِهِ نَحْوَ ثَلَاثِينَ وَعِشْرِينَ وَقِنَّسْرِينَ، قِيلَ: هُوَ عَلَمٌ لِدِيوَانِ الْخَيْرِ الَّذِي دُوِّنَ فِيهِ مَا عَمِلَهُ الصَّالِحُونَ. وَحَكَى الْوَاحِدِيُّ عَنِ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّهُ السَّمَاءُ السَّابِعَةُ. قَالَ الضَّحَّاكُ وَمُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: يَعْنِي السَّمَاءَ السَّابِعَةَ فِيهَا أَرْوَاحُ الْمُؤْمِنِينَ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ سِدْرَةُ الْمُنْتَهَى يَنْتَهِي إِلَيْهِ كُلُّ شَيْءٍ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ لَا يَعْدُوهَا، وَقِيلَ: هُوَ الْجَنَّةُ. وَقَالَ قَتَادَةُ أَيْضًا: هُوَ فَوْقَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ عِنْدَ قَائِمَةِ الْعَرْشِ الْيُمْنَى، وَقِيلَ: إِنَّ عِلِّيِّينَ صِفَةٌ لِلْمَلَائِكَةِ فَإِنَّهُمْ فِي الْمَلَأِ الْأَعْلَى، كَمَا يُقَالُ: فُلَانٌ فِي بَنِي فُلَانٍ، أَيْ: فِي جُمْلَتِهِمْ وَما أَدْراكَ مَا عِلِّيُّونَ- كِتابٌ مَرْقُومٌ أَيْ: وَمَا أَعْلَمَكَ يَا مُحَمَّدُ أَيُّ شَيْءٍ عِلِّيُّونَ؟ عَلَى جِهَةِ التَّفْخِيمِ وَالتَّعْظِيمِ لِعِلِّيِّينَ، ثُمَّ فَسَّرَهُ فَقَالَ:
İyiliklerinin yazıldığı sahifelerdir. Ferrâ şöyle demiştir: "'İlliyyîn', sonu olmayan bir yükseliş üstüne yükseliştir; bunun izahı da onun yücelik demek olan 'ulüvv'den türeyen 'alliy' kelimesinin çoğulundan nakledilmiş olmasıdır." Zeccâc: "O, mekânların en yücesidir." demiştir. Ferrâ ve Zeccâc şöyle demişlerdir: "Çoğul lafzında olup kendi lafzından tekili bulunmadığı için selâsîn (otuz), işrîn (yirmi) ve Kınnesrîn gibi çoğul i'rabı ile i'rablanmıştır." Şöyle denilmiştir: O, salih kimselerin amellerinin kaydedildiği hayır divanının özel ismidir. Vâhidî müfessirlerden onun yedinci kat gök olduğunu nakletmiştir. Dahhâk, Mücâhid ve Katâde şöyle demişlerdir: "Yani içinde müminlerin ruhlarının bulunduğu yedinci kat göktür." Dahhâk: "O, Sidretü'l-Müntehâ'dır; Allah'ın emrinden her şey oraya ulaşır ve orayı aşmaz." demiştir. Cennettir de denilmiştir. Katâde ayrıca: "O, yedinci kat göğün üstünde, Arş'ın sağ ayağının yanındadır." demiştir. Şöyle de denilmiştir: İlliyyîn meleklerin bir sıfatıdır; çünkü onlar Mele-i A'lâ'dadırlar; nitekim 'filan kişi falan oğullarındandır' yani onların arasındadır denilir. { وَما أَدْراكَ مَا عِلِّيُّونَ (١٩) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٢٠) } “İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? (19) [O,] yazılmış bir kitaptır. (20)” kavli; İlliyyîn'i büyütmek ve yüceltmek kabilinden olarak 'Ey Muhammed! İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi?' demektir. Sonra onu tefsir ederek şöyle buyurdu:
18991. Metin
كِتابٌ مَرْقُومٌ أَيْ: مَسْطُورٌ، وَالْكَلَامُ فِي هَذَا كَالْكَلَامِ الْمُتَقَدِّمِ فِي قَوْلِهِ: وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ- كِتابٌ مَرْقُومٌ وجملة يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ صفة أخرى لكتاب، وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْمَلَائِكَةَ يَحْضُرُونَ ذَلِكَ الْكِتَابَ الْمَرْقُومَ، وَقِيلَ: يَشْهَدُونَ بِمَا فِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. قَالَ وَهْبٌ وَابْنُ إِسْحَاقَ: الْمُقَرَّبُونَ هُنَا إِسْرَافِيلُ، فَإِذَا عَمِلَ الْمُؤْمِنُ عَمَلَ الْبِرِّ صَعِدَتِ الْمَلَائِكَةُ بِالصَّحِيفَةِ وَلَهَا نُورٌ يَتَلَأْلَأُ فِي السَّمَاوَاتِ كَنُورِ الشَّمْسِ فِي الْأَرْضِ حَتَّى تَنْتَهِيَ بِهَا إِلَى إِسْرَافِيلَ فَيَخْتِمُ عَلَيْهَا. ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ حَالَهُمْ فِي الْجَنَّةِ بَعْدَ ذِكْرِ كِتَابِهِمْ فَقَالَ: إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ أَيْ: إِنَّ أَهْلَ الطَّاعَةِ لَفِي تَنَعُّمٍ عَظِيمٍ لَا يُقَادَرُ قَدْرُهُ عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ الْأَرَائِكُ: الْأَسِرَّةُ الَّتِي فِي الْحِجَالِ «١» ، وَقَدْ تَقَدَّمَ أَنَّهَا لَا تُطْلَقُ الْأَرِيكَةُ عَلَى السَّرِيرِ إِلَّا إِذَا كَانَ فِي حَجَلَةٍ. قَالَ الْحَسَنُ: مَا كُنَّا نَدْرِي مَا الْأَرَائِكُ حَتَّى قَدِمَ عَلَيْنَا رَجُلٌ مِنَ الْيَمَنِ، فَزَعَمَ أَنَّ الْأَرِيكَةَ عِنْدَهُمُ الْحَجَلَةُ إِذَا كَانَ فِيهَا سَرِيرٌ. وَمَعْنَى يَنْظُرُونَ أَنَّهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَى مَا أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مِنَ الْكَرَامَاتِ، كَذَا قَالَ عِكْرِمَةُ وَمُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُمَا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ:
{ كِتابٌ مَرْقُومٌ } yani satır satır yazılmış [demektir]. Buradaki söz, O'nun daha önce geçen: { وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٩) } “Siccîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? (8) [O,] yazılmış bir kitaptır. (9)” kavlindeki söz gibidir. { يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ } “Ona yakınlaştırılmış olanlar şahit olur” cümlesi 'kitâb' için başka bir sıfattır. Mana şudur: Melekler o yazılmış kitaba hazır bulunurlar; kıyamet gününde içindekilere şahitlik ederler de denilmiştir. Vehb ve İbn İshâk şöyle demişlerdir: "Buradaki mukarrebûn İsrâfîl'dir. Mümin bir kimse iyi bir amel işlediğinde melekler o sahifeyle yükselirler; güneşin yeryüzündeki nuru gibi göklerde parıldayan bir nuru vardır; nihayet onu İsrâfîl'e ulaştırırlar ve o da onu mühürler." Sonra Allah Teâlâ, kitaplarını zikrettikten sonra onların cennetteki durumlarını zikrederek şöyle buyurdu: { إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ } “Şüphesiz iyiler muhakkak bir nimet içindedirler.” Yani itaat ehli, derecesi takdir edilemeyecek kadar büyük bir nimet içindedirler. { عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ } “Koltuklar üzerinde bakarlar.” Erâik: Perdeli çadırlar içindeki tahtlardır «١». Önceden de geçtiği üzere, taht ancak perdeli bir çadır (hacele) içinde olursa ona 'erîke' denir. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: "Yemen'den bize bir adam gelip kendi yanlarında erîkenin içinde taht bulunan perdeli çadır olduğunu söyleyene kadar erâikin ne olduğunu bilmiyorduk." { يَنْظُرُونَ } kavlinin manası ise: Allah'ın kendileri için hazırladığı ikramlara bakarlar [demektir]; İkrime, Mücâhid ve başkaları böyle demiştir. Mukâtil şöyle demiştir:
18992. Metin
يَنْظُرُونَ إِلَى أَهْلِ النَّارِ، وَقِيلَ: يَنْظُرُونَ إِلَى وَجْهِهِ وَجَلَالِهِ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ أي: إذا
[... veya] cehennem ehline bakarlar. [Diğer bir] görüşe göre ise O'nun vechine ve celâline bakarlar.1 { تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ } “Onların yüzlerinde nimetin parıltısını tanırsın” [ifadesi] yani:
18993. Metin
رَأَيْتَهُمْ عَرَفْتَ أَنَّهُمْ مِنْ أَهْلِ النِّعْمَةِ لِمَا تَرَاهُ فِي وُجُوهِهِمْ مِنَ النُّورِ وَالْحُسْنِ وَالْبَيَاضِ وَالْبَهْجَةِ وَالرَّوْنَقِ، وَالْخِطَابُ لِكُلِّ رَاءٍ يَصْلُحُ لِذَلِكَ، يُقَالُ: أَنْضَرَ النَّبَاتُ إِذَا أَزْهَرَ وَنَوَّرَ. قَالَ عَطَاءٌ: وَذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ زَادَ فِي جَمَالِهِمْ وَفِي أَلْوَانِهِمْ مَا لَا يَصِفُهُ وَاصِفٌ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «تَعْرِفُ» بِفَتْحِ الْفَوْقِيَّةِ وَكَسْرِ الرَّاءِ، وَنَصْبِ نَضِرَةَ، وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرِ بْنُ الْقَعْقَاعِ وَيَعْقُوبُ وَشَيْبَةُ وَطَلْحَةُ وَابْنُ أَبِي إِسْحَاقَ بِضَمِّ الْفَوْقِيَّةِ وَفَتْحِ الرَّاءِ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ، وَرَفْعِ «نَضِرَةَ» بِالنِّيَابَةِ يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْأَخْفَشُ وَالْمُبَرِّدُ وَالزَّجَّاجُ: الرَّحِيقُ مِنَ الْخَمْرِ مَا لَا غِشَّ فِيهِ وَلَا شَيْءَ يُفْسِدُهُ، وَالْمَخْتُومُ: الَّذِي لَهُ خِتَامٌ. وَقَالَ الْخَلِيلُ: الرَّحِيقُ أَجْوَدُ الْخَمْرِ. وَفِي الصِّحَاحِ:
Onları gördüğün zaman, yüzlerinde gördüğün nur, güzellik, beyazlık, sevinç ve parlaklıktan dolayı onların nimet ehlinden olduklarını anlarsın. Hitap, buna ehil olan her bakan kimseyedir. Bitki çiçek açıp parıldadığında 'andara'n-nebâtü' denir. Atâ şöyle demiştir: "Bu, Allah'ın onların güzelliklerine ve renklerine hiçbir vasfedicinin vasfedemeyeceği şeyler katmış olmasıdır." Cumhur { تَعْرِفُ } kelimesini üst te'nin fethası ve ra'nın kesresiyle ve { نَضْرَةَ } kelimesini nasb ile okumuştur. Ebû Ca'fer b. el-Ka'kâ', Ya'kûb, Şeybe, Talha ve İbn Ebî İshâk ise üst te'nin zammesi ve ra'nın fethası ile meçhul kalıbında [tu'rafu şeklinde] ve { نَضْرَةُ } kelimesini nâib-i fâil olarak ref ile okumuşlardır. { يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ } “Onlara mühürlü saf bir içkiden içirilir.” Ebû Ubeyde, Ahfeş, Müberred ve Zeccâc şöyle demişlerdir: "Rahîk: Şaraptan, içinde hiçbir katkı ve onu bozacak hiçbir şey bulunmayan saf olandır; mahtûm ise mühürlenmiş olandır." Halîl: "Rahîk, şarabın en kalitelisidir." demiştir. Sıhâh'ta şöyle denilmiştir:
18994. Metin
الرَّحِيقُ: صُفْرَةُ الْخَمْرِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ الْخَمْرُ الْعَتِيقَةُ الْبَيْضَاءُ الصَّافِيَةُ، وَمِنْهُ قَوْلُ حَسَّانَ:
"Rahîk: Şarabın saf sarılığıdır." Mücâhid: "O, yıllanmış, beyaz ve saf şaraptır." demiştir; Hassân'ın şu beyti de bundandır:
18995. Metin
يَسْقُونَ مَنْ وَرَدَ الْبَرِيصَ عَلَيْهِمُ ... بَرَدَى يُصَفَّقُ بِالرَّحِيقِ السَّلْسَلِ
"Bârîs'e yanlarına varanlara içirirler ... Rahîk-ı selsebîl ile karıştırılmış Beredâ suyunu."
18996. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ مَخْتُومٍ مُطَيَّنٌ كَأَنَّهُ ذَهَبَ إِلَى مَعْنَى الْخَتْمِ بِالطِّينِ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى: أَنَّهُ مَمْنُوعٌ مِنْ أَنْ تَمَسَّهُ يَدٌ إِلَى أَنْ يُفَكَّ خَتْمُهُ لِلْأَبْرَارِ. قال سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَإِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيِّ: خِتَامُهُ: آخِرُ طَعْمِهِ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ:
Mücâhid, { مَخْتُومٍ } kavline 'balçıkla mühürlenmiş' demiştir; sanki balçıkla mühürleme manasına meyletmiştir; manası da şöyle olur: İyiler için mührü açılıncaya kadar ona hiçbir elin değmesi mümkün değildir. Saîd b. Cübeyr ve İbrâhîm en-Nehaî şöyle demişlerdir: "Hıtâmı: Tadının sonudur." Bu da O'nun şu kavlinin manasıdır:
18997. Metin
خِتامُهُ مِسْكٌ أَيْ: آخِرُ طَعْمِهِ رِيحُ الْمِسْكِ إِذَا رَفَعَ الشَّارِبُ فَاهَ مِنْ آخِرِ شَرَابِهِ وَجَدَ رِيحَهُ كَرِيحِ الْمِسْكِ.
{ خِتامُهُ مِسْكٌ } “Onun sonu misktir...” Yani tadının sonu misk kokusudur; içen kimse ağzını içkisinin sonundan kaldırdığında onun kokusunu misk kokusu gibi bulur.
18998. Metin
وَقِيلَ: مَخْتُومٌ أَوَانِيهِ مِنَ الْأَكْوَابِ وَالْأَبَارِيقِ بِمِسْكٍ مَكَانَ الطِّينِ، وَكَأَنَّهُ تَمْثِيلٌ لِكَمَالِ نَفَاسَتِهِ وَطِيبِ رَائِحَتِهِ.
Şöyle de denilmiştir: Kadehler ve testilerden oluşan kapları balçık yerine misk ile mühürlenmiştir; bu da onun tam anlamıyla değerine ve kokusunun güzelliğine bir temsildir.
18999. Metin
وَالْحَاصِلُ أَنَّ الْمَخْتُومَ وَالْخِتَامَ إِمَّا أَنْ يَكُونَ مِنْ خِتَامِ الشَّيْءِ وَهُوَ آخِرُهُ، أَوْ مِنْ خَتْمِ الشَّيْءِ وَهُوَ جَعْلُ الْخَاتَمِ عَلَيْهِ كَمَا تُخْتَمُ الْأَشْيَاءُ بِالطِّينِ وَنَحْوِهِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «خِتَامُهُ» وَقَرَأَ عَلِيٌّ وَعَلْقَمَةُ وَشَقِيقٌ وَالضَّحَّاكُ وَطَاوُسٌ وَالْكِسَائِيُّ «خَاتَمُهُ» بِفَتْحِ الْخَاءِ وَالتَّاءِ وَأَلِفٌ بَيْنَهُمَا. قَالَ عَلْقَمَةُ: أَمَا رَأَيْتَ الْمَرْأَةَ تَقُولُ لِلْعَطَّارِ: اجْعَلْ خَاتَمَهُ مِسْكًا، أَيْ: آخِرُهُ، وَالْخَاتَمُ وَالْخِتَامُ يَتَقَارَبَانِ فِي الْمَعْنَى، إِلَّا أَنَّ الْخَاتَمَ الِاسْمُ وَالْخِتَامُ الْمَصْدَرُ، كَذَا قَالَ الْفَرَّاءُ قَالَ فِي الصِّحَاحِ: وَالْخِتَامُ الطِّينُ الَّذِي يُخْتَمُ بِهِ، وَكَذَا قَالَ ابْنُ زَيْدٍ. قَالَ الْفَرَزْدَقُ:
Hülasa şudur ki; mahtûm ve hıtâm kelimeleri ya bir şeyin hıtâmından yani sonundan gelir yahut bir şeyin hatminden yani eşyaların balçık ve benzeriyle mühürlendiği gibi üzerine mühür vurulmasından gelir. Cumhur «خِتَامُهُ» şeklinde okumuştur; Ali, Alkame, Şakîk, Dahhâk, Tâvûs ve Kisâî ise hı (خ) ve te (ت) harflerinin fethasıyla ve ikisi arasında elif ile «خَاتَمُهُ» şeklinde okumuşlardır. Alkame şöyle demiştir: "Kadının aktara: 'Onun sonunu (hâtemini) misk yap' yani sonunu misk yap dediğini görmedin mi?" Hâtem ile hıtâm mana bakımından birbirine yakındır; ancak hâtem isim, hıtâm ise mastardır. Ferrâ böyle demiştir. Sıhâh'ta: "Hıtâm, kendisiyle mühür vurulan balçıktır." denilmiştir; İbn Zeyd de böyle demiştir. Farazdak şöyle demiştir:
19000. Metin
وَبِتْنَ بِجَانِبَيَّ مُصَرَّعَاتٍ- وَبِتُّ أَفُضُّ أَغْلَاقَ الْخِتَامِ
"Yanımda serilmiş olarak gecelediler - Ben ise mühür kilitlerini çözerek geceledim."
19001. Metin
وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ أَيْ: فَلْيَرْغَبِ الرَّاغِبُونَ، وَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: «ذَلِكَ» إِلَى الرَّحِيقِ الْمَوْصُوفِ بِتِلْكَ الصِّفَةِ، وَقِيلَ: إِنَّ «فِي» بِمَعْنَى إِلَى: أَيْ وَإِلَى ذَلِكَ فَلْيَتَبَادَرِ الْمُتَبَادِرُونَ فِي الْعَمَلِ كَمَا فِي قوله:
{ وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ } “...Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar.” Yani rağbet edenler rağbet etsinler. { ذلِكَ } sözüyle bu nitelikle nitelenen saf içkiye işaret edilmektedir. Şöyle de denilmiştir: 'Fî' harfi 'ilâ' anlamındadır; yani O'nun şu kavlinde olduğu gibi amelde yarışanlar buna doğru yarışsınlar:
19002. Metin
لِمِثْلِ هذا فَلْيَعْمَلِ الْعامِلُونَ «١» وَأَصْلُ التَّنَافُسِ: التَّشَاجُرُ عَلَى الشَّيْءِ وَالتَّنَازُعُ فِيهِ بِأَنْ يُحِبَّ كُلُّ وَاحِدٍ أَنْ يَتَفَرَّدَ بِهِ دُونَ صَاحِبِهِ، يُقَالُ: نَفَسْتُ الشَّيْءَ عَلَيْهِ أَنْفُسُهُ نفاسة: أي ظننت بِهِ وَلَمْ أُحِبَّ أَنْ يَصِيرَ إِلَيْهِ.
{ لِمِثْلِ هذا فَلْيَعْمَلِ الْعامِلُونَ } «١» “Çalışanlar bunun benzeri için çalışsınlar.” Tenâfüs (التَّنَافُس) kelimesinin aslı; her birinin arkadaşı olmaksızın o şeye tek başına sahip olmayı arzu etmesi suretiyle bir şey üzerinde çekişmek ve münazaa etmektir. Bir kimseye bir şeyi kıskanıp esirgediğinde, ona intikal etmesini istemediğinde: "نَفَسْتُ الشَّيْءَ عَلَيْهِ أَنْفُسُهُ نفاسة" denilir.
19003. Metin
قَالَ الْبَغَوِيُّ: أَصْلُهُ مِنَ الشَّيْءِ النَّفِيسِ الَّذِي تَحْرِصُ عَلَيْهِ نُفُوسُ النَّاسِ فَيُرِيدُهُ كُلُّ وَاحِدٍ لِنَفْسِهِ، وَيَنْفُسُ بِهِ عَلَى غَيْرِهِ، أَيْ: يَضِنُّ بِهِ. قَالَ عَطَاءٌ: الْمَعْنَى فَلْيَسْتَبِقِ الْمُسْتَبِقُونَ. وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ سُلَيْمَانَ: فَلْيَتَنَازَعِ الْمُتَنَازِعُونَ، وَقَوْلُهُ: وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ مَعْطُوفٌ عَلَى خِتامُهُ مِسْكٌ صِفَةٌ أُخْرَى لِرَحِيقٍ، أَيْ:
Begavî şöyle demiştir: "Bunun aslı; insanların nefislerinin kendisine hırs gösterdiği nefis şeydendir ki, herkes onu kendisi için ister ve başkasından esirger, yani onu kıskanır." Atâ: "Manası; yarışanlar yarışsın demektir." demiştir. Mukâtil b. Süleymân ise: "Çekişenler çekişsin." demiştir. O'nun { وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ } kavli, { خِتامُهُ مِسْكٌ } kavline matuftur ve saf içkinin (rahîk) diğer bir sıfatıdır; yani:
19004. Metin
وَمِزَاجُ ذَلِكَ الرَّحِيقِ مِنْ تَسْنِيمٍ، وَهُوَ شَرَابٌ يَنْصَبُّ عَلَيْهِمْ مِنْ عُلُوٍّ، وَهُوَ أَشْرَفُ شَرَابِ الْجَنَّةِ، وَأَصْلُ التَّسْنِيمِ فِي اللُّغَةِ: الِارْتِفَاعُ، فَهِيَ عَيْنُ مَاءٍ تَجْرِي مِنْ عُلُوٍّ إِلَى أَسْفَلَ، وَمِنْهُ سَنَامُ الْبَعِيرِ لِعُلُوِّهِ مِنْ بدنه، ومنه تسنيم
O saf içkinin (rahîk) karışımı Tesnîm'dendir. O, üzerlerine yukarıdan dökülen bir içecektir ve cennet içeceklerinin en şereflisidir. Tesnîm (التَّسْنِيم) kelimesinin lügatteki aslı yüksekliktir. O, yukarıdan aşağıya doğru akan bir su pınarıdır. Devenin hörgücüne (senâm), bedeninden yüksekte olduğu için bu kökten [isim verilmiştir]. Kabirlerin tesnîmi (tümsek yapılması) da...
19005. Metin
الْقُبُورِ، ثُمَّ بَيَّنَ ذَلِكَ فَقَالَ: عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ وَانْتِصَابُ عَيْنًا عَلَى الْمَدْحِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: عَلَى الْحَالِ، وَإِنَّمَا جَازَ أَنْ تَكُونَ عَيْنًا حَالًا مَعَ كَوْنِهَا جَامِدَةً غَيْرَ مُشْتَقَّةٍ لِاتِّصَافِهَا بِقَوْلِهِ: يَشْرَبُ بِهَا وَقَالَ الْأَخْفَشُ: إِنَّهَا مَنْصُوبَةٌ بِيُسْقَوْنَ، أَيْ: يُسْقَوْنَ عَيْنًا، أَوْ مِنْ عَيْنٍ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: إِنَّهَا مَنْصُوبَةٌ بِتَسْنِيمٍ عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ مُشْتَقٌّ مِنَ السَّنَامِ كَمَا فِي قَوْلِهِ: أَوْ إِطْعامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ- يَتِيماً «١» وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَبِهِ قَالَ الْمُبَرِّدُ. قِيلَ وَالْبَاءُ فِي بِهَا زَائِدَةٌ، أَيْ: يَشْرَبُهَا، أَوْ بِمَعْنَى مِنْ، أَيْ: يَشْرَبُ مِنْهَا. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: بَلَغَنَا أَنَّهَا عَيْنٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِ الْعَرْشِ، قيل: يشرب الْمُقَرَّبُونَ صِرْفًا، وَيُمْزَجُ بِهَا كَأْسُ أَصْحَابِ الْيَمِينِ.
bu köktendir. Sonra bunu açıklayarak şöyle buyurdu: { عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ } “Ve onun karışımı Tesnîm'dendir. Yaklaştırılmış olanların kendisinden içtiği bir pınardır.” { عَيْناً } kelimesinin mansub oluşu medih (övgü) üzeredir. Zeccâc: "Hâl üzeredir. { عَيْناً } kelimesinin camid (türemiş olmayan) bir isim olmasına rağmen hâl olması ancak { يَشْرَبُ بِهَا } kavliyle nitelenmiş olmasından dolayı caiz olmuştur." demiştir. Ahfeş: "O, { يُسْقَوْنَ } fiiliyle mansubdur; yani bir pınardan veya pınar [suyuyla] sulanırlar demektir." demiştir. Ferrâ ise: "O, { أَوْ إِطْعامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ- يَتِيماً } «١» kavlinde olduğu gibi senâm kökünden türemiş bir mastar olması hasebiyle { تَسْنِيمٍ } ile mansubdur." demiştir. Birinci görüş daha evladır ve Müberred de bunu söylemiştir. { بِهَا } ifadesindeki bâ harfinin zâid olduğu, yani { يَشْرَبُهَا } (ondan içerler) anlamında olduğu yahut 'min' (مِنْ) manasında olup { يَشْرَبُ مِنْهَا } (ondan içerler) demek olduğu söylenmiştir. İbn Zeyd: "Bize ulaştığına göre o, Arş'ın altından akan bir pınardır." demiştir. Şöyle de denilmiştir: Yaklaştırılmış olanlar (mukarrebûn) onu halis olarak içerler, amel defteri sağdan verilenlerin (ashâb-ı yemîn) kadehlerine ise ondan karıştırılır.
19006. Metin
ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ بَعْضَ قَبَائِحِ الْمُشْرِكِينَ فَقَالَ: إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَهُمْ كُفَّارُ قُرَيْشٍ وَمَنْ وَافَقَهُمْ عَلَى الْكُفْرِ كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ أَيْ: كَانُوا فِي الدُّنْيَا يَسْتَهْزِئُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ، ويسخرون منهم وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ
Sonra [Allah] Sübhânehû müşriklerin bazı çirkinliklerini zikrederek şöyle buyurdu: { إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا } -ki onlar Kureyş kâfirleri ve küfürde onlara uyan kimselerdir- { كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ } “Şüphesiz günah işleyenler, iman edenlere gülüyorlardı.” Yani dünyada iken müminlerle alay ediyor ve onları küçümsüyorlardı. { وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ } “Onların yanından geçtikleri zaman...”
19007. Metin
أي: مَرَّ الْمُؤْمِنُونَ بِالْكَفَّارِ وَهُمْ فِي مَجَالِسِهِمْ يَتَغامَزُونَ
Yani müminler meclislerinde bulunan kâfirlerin yanından geçtikleri zaman { يَتَغامَزُونَ } “...birbirlerine kaş göz işareti yaparlardı.”
19008. Metin
مِنَ الْغَمْزِ، وَهُوَ الْإِشَارَةُ بِالْجُفُونِ وَالْحَوَاجِبِ، أَيْ: يَغْمِزُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا، وَيُشِيرُونَ بِأَعْيُنِهِمْ وَحَوَاجِبِهِمْ، وَقِيلَ: يُعَيِّرُونَهُمْ بِالْإِسْلَامِ وَيَعِيبُونَهُمْ بِهِ وَإِذَا انْقَلَبُوا أَيِ: الْكُفَّارُ إِلى أَهْلِهِمُ مِنْ مَجَالِسِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ أَيْ: مُعْجَبِينَ بِمَا هُمْ فِيهِ مُتَلَذِّذِينَ بِهِ، يَتَفَكَّهُونَ بِذِكْرِ الْمُؤْمِنِينَ وَالطَّعْنِ فِيهِمْ وَالِاسْتِهْزَاءِ بِهِمْ وَالسُّخْرِيَةِ مِنْهُمْ. وَالِانْقِلَابُ:
Gamz (الْغَمْز) kökündendir ki o da göz kapakları ve kaşlarla işaret etmektir; yani birbirlerine göz kırparlar, gözleri ve kaşlarıyla işaret ederler. Şöyle de denilmiştir: Onları İslâm ile ayıplarlar ve bundan dolayı kınarlar. { وَإِذَا انْقَلَبُوا } yani kâfirler meclislerinden { إِلى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ } “Ailelerine döndükleri zaman da neşeyle dönerlerdi.” Yani içinde bulundukları durumdan dolayı böbürlenerek, lezzet alarak; müminleri anmaktan, onları yermekten, onlarla alay etmekten ve onları küçümsemekten zevk alarak dönerlerdi. İnkılâb (الِانْقِلَاب):
19009. Metin
الِانْصِرَافُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «فَاكِهِينَ» وَقَرَأَ حَفْصٌ وَابْنُ الْقَعْقَاعِ وَالْأَعْرَجُ وَالسُّلَمِيُّ «فَكِهِينَ» بِغَيْرِ أَلِفٍ.
Dönüp gitmektir. Cumhur «فَاكِهِينَ» şeklinde okumuştur; Hafs, İbnü'l-Ka'kâ', A'rec ve Sülemî ise elifsiz olarak «فَكِهِينَ» şeklinde okumuşlardır.
19010. Metin
قَالَ الْفَرَّاءُ: هُمَا لُغَتَانِ، مِثْلَ طَمِعٌ وَطَامِعٌ، وَحَذِرٌ وَحَاذِرٌ. وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ الدُّخَانِ أَنَّ الْفَكِهَ: الْأَشِرُ الْبَطِرُ، وَالْفَاكِهُ: النَّاعِمُ الْمُتَنَعِّمُ وَإِذا رَأَوْهُمْ أَيْ: إِذَا رَأَى الْكُفَّارُ الْمُسْلِمِينَ فِي أَيِّ مَكَانٍ قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ فِي اتِّبَاعِهِمْ مُحَمَّدًا، وَتَمَسُّكِهِمْ بِمَا جَاءَ بِهِ، وَتَرْكِهِمُ التَّنَعُّمَ الْحَاضِرَ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى:
Ferrâ şöyle demiştir: "Bunlar tıpkı 'tamı'' ve 'tâmı'', 'hazir' ve 'hâzir' gibi iki ayrı lehçedir." Duhân Suresi'nde 'fekih' kelimesinin şımarık ve azgın kimse, 'fâkih' kelimesinin ise nimet içinde yaşayan ve bundan lezzet alan kimse olduğu daha önce açıklanmıştı. { وَإِذا رَأَوْهُمْ } yani kâfirler Müslümanları herhangi bir yerde gördükleri zaman { قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ } “Onları gördükleri vakit: 'Şüphesiz bunlar sapıklardır' derlerdi.” Muhammed'e uymalarında, getirdiği şeye sarılmalarında ve hazır nimeti terk etmelerinde [sapık olduklarını söylerlerdi]. Mananın şöyle olması da caizdir:
19011. Metin
وَإِذَا رَأَى الْمُسْلِمُونَ الْكَافِرِينَ قَالُوا هَذَا الْقَوْلَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى، وَجُمْلَةُ وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ قَالُوا، أَيْ: قَالُوا ذَلِكَ أَنَّهُمْ لَمْ يُرْسِلُوا عَلَى الْمُسْلِمِينَ مِنْ جِهَةِ اللَّهِ مُوَكَّلِينَ بِهِمْ يَحْفَظُونَ عَلَيْهِمْ أَحْوَالَهُمْ وَأَعْمَالَهُمْ فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا الْمُرَادُ بِالْيَوْمِ: الْيَوْمُ الْآخِرُ مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ وَالْمَعْنَى: أَنَّ الْمُؤْمِنِينَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ يَضْحَكُونَ مِنَ الْكُفَّارِ حِينَ يَرَوْنَهُمْ أَذِلَّاءَ مَغْلُوبِينَ قَدْ نَزَلَ بِهِمْ مَا نَزَلَ مِنَ الْعَذَابِ، كَمَا ضَحِكَ الْكُفَّارُ مِنْهُمْ فِي الدُّنْيَا، وَجُمْلَةُ عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ يَضْحَكُونَ، أَيْ: يَضْحَكُونَ مِنْهُمْ نَاظِرِينَ إِلَيْهِمْ وَإِلَى مَا هُمْ فِيهِ مِنَ الْحَالِ الْفَظِيعِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُ الْأَرَائِكِ قَرِيبًا. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ إِذَا أَرَادُوا نَظَرُوا مِنْ مَنَازِلِهِمْ إِلَى أَعْدَاءِ اللَّهِ وَهُمْ يُعَذَّبُونَ فِي النَّارِ، فَضَحِكُوا مِنْهُمْ كَمَا ضَحِكُوا مِنْهُمْ فِي الدُّنْيَا. وَقَالَ أَبُو صَالِحٍ: يُقَالُ لِأَهْلِ النَّارِ اخْرُجُوا وَيُفْتَحُ لَهُمْ أَبْوَابُهَا، فَإِذَا رَأَوْهَا قَدْ فُتِحَتْ أَقْبَلُوا إِلَيْهَا يُرِيدُونَ الْخُرُوجَ وَالْمُؤْمِنُونَ يَنْظُرُونَ إِلَيْهِمْ عَلَى الْأَرَائِكِ، فَإِذَا انْتَهَوْا إِلَى أَبْوَابِهَا غُلِّقَتْ دُونَهُمْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ: فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كانُوا يَفْعَلُونَ الْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِبَيَانِ أَنَّهُ قَدْ وَقَعَ الْجَزَاءُ لِلْكَفَّارِ بِمَا كَانَ يَقَعُ مِنْهُمْ فِي الدنيا من الضحك
[yahut] Müslümanlar kâfirleri gördükleri zaman bu sözü söylerler [şeklinde tefsir edilmiştir]; ancak birinci [yorum] daha uygundur. { وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ } “Hâlbuki onlar üzerlerine gözetici olarak gönderilmemişlerdi” cümlesi, { قَالُوا } fiilinin fâilinden hâl olmak üzere nasb mahallindedir. Yani: Allah katından Müslümanların üzerine görevli kılınıp onların durum ve amellerini gözetleyen kimseler olarak gönderilmedikleri hâlde bunu söylemişlerdir. { فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا } “İşte bugün iman edenler”; burada günden kastedilen ahiret günüdür; { مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ } “kâfirlere gülerler”. Bunun manası şudur: Kâfirler dünyada onlara güldükleri gibi, müminler de o gün kâfirleri zelil ve hezimete uğramış, başlarına türlü azaplar inmiş bir vaziyette gördüklerinde onlara gülerler. { عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ } “Koltuklar üzerinde bakarlar” cümlesi, { يَضْحَكُونَ } fiilinin fâilinden hâl olmak üzere nasb mahallindedir. Yani: Onlara ve içinde bulundukları korkunç duruma bakarak gülerler. el-Erâik (koltuklar/tahtlar) kelimesinin tefsiri az önce geçmişti.1 Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: “Cennet ehli diledikleri vakit konaklarından Allah'ın düşmanlarına bakarlar; onlar ateşte azap olunurken dünyada kendilerine güldükleri gibi onlara gülerler.” Ebû Sâlih de şöyle demiştir: “Cehennem ehline: «Çıkın!» denilir ve kendilerine cehennemin kapıları açılır. Kapıların açıldığını görünce çıkmak isteyerek oraya yönelirler; müminler ise koltuklar üzerinden onları seyrederler. Kapılara vardıklarında kapılar üzerlerine kapatılır. İşte: { فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ } “İşte bugün iman edenler kâfirlere gülerler” kavli bunu anlatmaktadır.” { هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كانُوا يَفْعَلُونَ } “Kâfirler yaptıklarının karşılığını aldılar mı?” cümlesi, dünyada müminlere gülmelerinden ötürü kâfirlere cezanın tahakkuk ettiğini beyan etmek için [müste'nefedir]...
19012. Metin
مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالِاسْتِهْزَاءِ بِهِمْ، وَالِاسْتِفْهَامُ لِلتَّقْرِيرِ، وَثُوِّبَ بِمَعْنَى أُثِيبَ، وَالْمَعْنَى: هَلْ جُوزِيَ الْكُفَّارُ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَهُ بِالْمُؤْمِنِينَ؟ وَقِيلَ: الْجُمْلَةُ فِي مَحَلِّ نصب بينظرون، وَقِيلَ هِيَ عَلَى إِضْمَارِ الْقَوْلِ، أَيْ: يَقُولُ بعض المؤمنين لبعض هل ثوّبت الْكُفَّارُ، وَالثَّوَابُ مَا يَرْجِعُ عَلَى الْعَبْدِ فِي مُقَابَلَةِ عَمَلِهِ وَيُطْلَقُ عَلَى الْخَيْرِ وَالشَّرِّ.
ve onlarla alay etmeleri sebebiyle cezalarının gerçekleştiğini beyan etmek için müste'nefedir (yeni bir başlangıçtır). Soru, takrîr (onaylatma) içindir. Sûvibe (ثُوِّبَ), üsîbe (أُثِيبَ) anlamındadır; manası da şudur: Kâfirler müminlere yaptıklarının karşılığıyla cezalandırıldılar mı? Cümlenin { يَنْظُرُونَ } fiiliyle mansub olduğu söylenmiştir. Sözün takdiri (iḍmâru'l-kavl) üzere olduğu da söylenmiştir; yani müminlerin bir kısmı diğerlerine: 'Kâfirler cezalarını buldular mı?' der. Sevap (الثَّوَابُ); amelinin karşılığı olarak kula dönen şeydir ve hem hayır hem de şer için kullanılır.
19013. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ الْمُبَارَكِ فِي الزُّهْدِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ مِنْ طَرِيقِ شِمْرِ بْنِ عَطِيَّةَ أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ سَأَلَ كَعْبَ الْأَحْبَارِ عَنْ قَوْلِهِ: إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ قَالَ: رُوحُ الْمُؤْمِنِ إِذَا قُبِضَتْ عُرِجَ بِهَا إِلَى السَّمَاءِ، فَفُتِحَ لَهَا أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَتَلَقَّاهَا الْمَلَائِكَةُ بِالْبُشْرَى حَتَّى تَنْتَهِيَ بِهَا إِلَى الْعَرْشِ وَتَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ، فَيَخْرُجُ لَهَا مِنْ تَحْتِ الْعَرْشِ رَقٌّ فَيُرْقَمُ وَيُخْتَمُ وَيُوضَعُ تَحْتَ الْعَرْشِ لِمَعْرِفَةِ النَّجَاةِ لِحِسَابِ يَوْمِ الدِّينِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ لَفِي عِلِّيِّينَ قَالَ: الْجَنَّةُ، وَفِي قَوْلِهِ: يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ قَالَ: أَهْلُ السَّمَاءِ.
İbnü'l-Mübârek ez-Zühd'de, Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir, Şimr b. Atıyye tarikiyle rivayet etmişlerdir ki: İbn Abbâs, Ka'bü'l-Ahbâr'a O'nun: { إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ } “Hayır! Şüphesiz iyilerin kitabı İlliyyûn'dadır.” kavlini sordu; Ka'b şöyle dedi: "Müminin ruhu kabzedildiğinde semaya yükseltilir; onun için sema kapıları açılır ve melekler müjde ile onu karşılarlar; nihayet onu Arş'a kadar ulaştırırlar ve melekler yükselir. Arş'ın altından onun için bir sahife çıkarılır; yazılır, mühürlenir ve hesap gününün kurtuluşunun bilinmesi için Arş'ın altına konulur." İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan { لَفِي عِلِّيِّينَ } kavli hakkında: "Cennet'tir." dediğini; { يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ } kavli hakkında ise: "Sema ehlidir." dediğini rivayet etmişlerdir.
19014. Metin
وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَأَبُو دَاوُدَ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «صَلَاةٌ عَلَى أَثَرِ صَلَاةٍ لَا لَغْوَ بَيْنِهِمَا كِتَابٌ فِي عِلِّيِّينَ» . وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ فِي قَوْلِهِ: نَضْرَةَ النَّعِيمِ قال: عين في الجنة يتوضّؤون مِنْهَا وَيَغْتَسِلُونَ فَتَجْرِي عَلَيْهِمْ نَضْرَةُ النَّعِيمِ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَهَنَّادُ وَابْنُ الْمُنْذِرِ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ قَالَ: الرَّحِيقُ: الْخَمْرُ، وَالْمَخْتُومُ: يَجِدُونَ عَاقِبَتَهَا طَعْمَ الْمِسْكِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَهَنَّادٌ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: مَخْتُومٍ قَالَ: مَمْزُوجٌ خِتامُهُ مِسْكٌ قَالَ: طَعْمُهُ وَرِيحُهُ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْبَعْثِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: مِنْ رَحِيقٍ قَالَ: خَمْرٍ، وَقَوْلِهِ:
Ahmed, Ebû Dâvûd, Taberânî ve İbn Merdûye, Ebû Ümâme'den rivayet etmişlerdir ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Aralarında boş bir lakırdı bulunmaksızın bir namazın ardından kılınan diğer namaz, İlliyyûn'da olan bir kitaptır.» İbnü'l-Münzir, Ali b. Ebî Tâlib'den O'nun: { نَضْرَةَ النَّعِيمِ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cennet'te bir pınardır; ondan abdest alırlar ve yıkanırlar, böylece üzerlerinde nimetin parıltısı cereyan eder." Abd b. Humeyd, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Hennâd, İbnü'l-Münzir ve el-Ba's'ta Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan O'nun: { يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ } “Onlara mühürlü saf bir içkiden içirilir.” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Rahîk: Şaraptır. Mahtûm ise: Sonunda misk tadı bulurlar." İbn Ebî Şeybe, Hennâd ve İbnü'l-Münzir ondan O'nun: { مَخْتُومٍ } kavli hakkında: "Karıştırılmıştır." dediğini; { خِتامُهُ مِسْكٌ } kavli hakkında ise: "Tadı ve kokusudur." dediğini rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Ba's'ta Beyhakî, İbn Abbâs'tan O'nun: { مِنْ رَحِيقٍ } kavli hakkında: "Şaraptandır." dediğini; O'nun:
19015. Metin
مَخْتُومٍ قَالَ: خُتِمَ بِالْمِسْكِ. وَأَخْرَجَ الْفِرْيَابِيُّ وَالطَّبَرَانِيُّ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنُ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: خِتامُهُ مِسْكٌ قَالَ: لَيْسَ بِخَاتَمٍ يُخْتَمُ بِهِ، وَلَكِنْ خِلْطُهُ مِسْكٌ، أَلَمْ تَرَ إِلَى الْمَرْأَةِ مِنْ نِسَائِكُمْ تَقُولُ:
{ مَخْتُومٍ } kavli hakkında ise: "Misk ile mühürlenmiştir." dediğini rivayet etmişlerdir. Firyâbî, Taberânî, sahih olduğunu belirterek Hâkim ve Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan O'nun: { خِتامُهُ مِسْكٌ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "O, kendisiyle mühürlenen bir mühür değildir; fakat onun karışımı misktir. Kadınlarınızdan bir kadının şöyle dediğini görmedin mi:
19016. Metin
خِلْطُهُ مِنَ الطِّيبِ كَذَا وَكَذَا. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ أَبِي الدَّرْدَاءِ خِتامُهُ مِسْكٌ قَالَ:
'Onun güzel koku karışımı şöyledir böyledir.'" İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve Beyhakî, Ebû'd-Derdâ'dan { خِتامُهُ مِسْكٌ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
19017. Metin
هُوَ شَرَابٌ أَبْيَضُ مِثْلُ الْفِضَّةِ يَخْتِمُونَ بِهِ آخِرَ شَرَابِهِمْ، وَلَوْ أَنَّ رَجُلًا مِنْ أهل الدنيا أدخل إصبعه فِيهِ ثُمَّ أَخْرَجَهَا لَمْ يَبْقَ ذُو رُوحٍ إِلَّا وَجَدَ رِيحَهَا. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: تَسْنِيمٍ أَشْرَفُ شَرَابِ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَهُوَ صَرْفٌ لِلْمُتَّقِينَ، وَيُمْزَجُ لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُبَارَكِ وَسَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَهَنَّادٌ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنِ ابْنِ مسعود مِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ قَالَ: عَيْنٌ فِي الْجَنَّةِ تُمْزَجُ لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ وَيَشْرَبُهَا الْمُقَرَّبُونَ صِرْفًا.
"O, gümüş gibi beyaz bir içecektir; içkilerinin sonunu onunla tamamlarlar. Şayet dünya ehlinden bir adam parmağını onun içine daldırıp sonra çıkarsaydı, kokusunu duymayan hiçbir canlı kalmazdı." Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Tesnîm, Cennet ehlinin içeceklerinin en şereflisidir; takva sahipleri için halistir, amel defteri sağdan verilenlere (ashâb-ı yemîn) ise karıştırılır." İbnü'l-Mübârek, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'dan { مِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ } kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Cennet'te bir pınardır; amel defteri sağdan verilenlere karıştırılır, yaklaştırılmış olanlar (mukarrebûn) ise onu halis olarak içerler."
19018. Metin
وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ: وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ قَالَ: هَذَا مِمَّا قَالَ اللَّهُ: فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ «١» .
Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet ettiğine göre, kendisine: { وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ } “Onun karışımı ise Tesnîm'dendir” kavli sorulduğunda o şöyle demiştir: "Bu, Allah'ın: { فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ } “Hiçbir nefis, onlar için saklanan göz aydınlığını bilemez”1 buyurduğu şeylerdendir."