Leyl Suresi

Şevkânî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

19475. Metin

وَهِيَ مَكِّيَّةٌ عِنْدَ الْجُمْهُورِ، وَقِيلَ: مَدَنِيَّةٌ. وَأَخْرَجَ ابْنُ الضُّرَيْسِ وَالنَّحَّاسُ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:

Bu [sure], cumhura göre Mekkîdir; Medenî olduğu da söylenmiştir. İbnü’d-Durays, en-Nehhâs ve el-Beyhakî’nin İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:

19476. Metin

نَزَلَتْ سُورَةُ وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى مكة. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ الزُّبَيْرِ مِثْلَهُ. وَأَخْرَجَ الْبَيْهَقِيُّ فِي سُنَنِهِ عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ قَالَ: «كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَقْرَأُ فِي الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى وَنَحْوِهَا» . وَأَخْرَجَ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ عَنْ أَنَسٍ: «أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ صَلَّى بِهِمُ الْهَاجِرَةَ فَرَفَعَ صَوْتَهُ، فَقَرَأَ وَالشَّمْسِ وَضُحاها وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى فَقَالَ لَهُ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أُمِرْتَ فِي هَذِهِ الصَّلَاةِ بِشَيْءٍ؟

«{وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى} “Bürüyüp örttüğü zaman geceye andolsun” suresi Mekke’de indi.» İbn Merdeveyh, İbnü’z-Zübeyr’den benzerini rivayet etmiştir. Beyhakî es-Sünen’inde Câbir b. Semüre’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem öğle ve ikindi [namazlarında] {وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى} “Bürüyüp örttüğü zaman geceye andolsun” ve benzeri [sureleri] okurdu.» Taberânî el-Evsat’ta Enes’ten rivayet ettiğine göre: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara öğle namazını kıldırdı ve sesini yükselterek {وَالشَّمْسِ وَضُحاها} “Güneşe ve onun aydınlığına andolsun” ile {وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى} “Bürüyüp örttüğü zaman geceye andolsun” [surelerini] okudu. Bunun üzerine Übey b. Ka‘b ona: ‘Ey Allah'ın Resûlü, bu namazda bir şeyle mi emrolundun?’ dedi.

19477. Metin

قَالَ: لَا، وَلَكِنْ أَرَدْتُ أَنْ أُوَقِّتَ لَكُمْ» ، وَقَدْ تَقَدَّمَ حَدِيثُ: «فَهَلَّا صَلَّيْتَ بِسَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى، وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا، وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى؟» . وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: إِنِّي لَأَقُولُ إِنَّ هَذِهِ السُّورَةَ نَزَلَتْ فِي السَّمَاحَةِ وَالْبُخْلِ وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى.

[Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:] «Hayır, fakat sizin için vakti belirlemek istedim» buyurdu. «{سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et”, {وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا} “Güneşe ve onun aydınlığına andolsun” ve {وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى} “Bürüyüp örttüğü zaman geceye andolsun” [sureleriyle] kıldırsaydın ya!» hadisi daha önce geçmişti. İbn Merdeveyh’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Ben muhakkak derim ki bu {وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى} “Bürüyüp örttüğü zaman geceye andolsun” suresi cömertlik ve cimrilik hakkında inmiştir.»

19478. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

19479. Metin

[سورة الليل (٩٢) : الآيات ١ الى ٢١]

[Leyl Suresi (92), Ayetler 1-21]

19480. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

19481. Metin

وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى (١) وَالنَّهارِ إِذا تَجَلَّى (٢) وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى (٣) إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى (٤)

{وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى (١) وَالنَّهارِ إِذا تَجَلَّى (٢) وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى (٣) إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى (٤)} “(1) Bürüyüp örttüğü zaman geceye andolsun, (2) Açılıp aydınlandığı zaman gündüze, (3) Erkeği ve dişiyi yaratana [yahut erkek ve dişinin yaratılışına] andolsun ki, (4) Şüphesiz sizin çabalarınız elbette çeşit çeşittir.”

19482. Metin

فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى (٥) وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى (٦) فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى (٧) وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى (٨) وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى (٩)

{فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى (٥) وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى (٦) فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى (٧) وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى (٨) وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى (٩)} “(5) Artık kim verir ve sakınırsa, (6) Ve en güzeli tasdik ederse, (7) Biz de onu en kolaya muvaffak kılarız. (8) Kim de cimrilik eder ve kendini müstağni görürse, (9) Ve en güzeli yalanlarsa,”

19483. Metin

فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى (١٠) وَما يُغْنِي عَنْهُ مالُهُ إِذا تَرَدَّى (١١) إِنَّ عَلَيْنا لَلْهُدى (١٢) وَإِنَّ لَنا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولى (١٣) فَأَنْذَرْتُكُمْ نَارًا تَلَظَّى (١٤)

{فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى (١٠) وَما يُغْنِي عَنْهُ مالُهُ إِذا تَرَدَّى (١١) إِنَّ عَلَيْنا لَلْهُدى (١٢) وَإِنَّ لَنا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولى (١٣) فَأَنْذَرْتُكُمْ نَارًا تَلَظَّى (١٤)} “(10) Biz de onu en zora sevk ederiz. (11) Düştüğü [helak olduğu] zaman malı ona hiçbir fayda sağlamaz. (12) Şüphesiz doğru yolu göstermek ancak Bize aittir. (13) Ve şüphesiz ahiret de dünya da elbette Bizimdir. (14) Ben sizi alev alev tutuşan bir ateşe karşı uyardım.”

19484. Metin

لَا يَصْلاها إِلاَّ الْأَشْقَى (١٥) الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٦) وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى (١٧) الَّذِي يُؤْتِي مالَهُ يَتَزَكَّى (١٨) وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى (١٩)

{لَا يَصْلاها إِلاَّ الْأَشْقَى (١٥) الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٦) وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى (١٧) الَّذِي يُؤْتِي مالَهُ يَتَزَكَّى (١٨) وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى (١٩)} “(15) Oraya ancak en bedbaht olandan başkası girip yanmaz. (16) O ki yalanlamış ve yüz çevirmiştir. (17) En çok sakınan ise ondan uzak tutulacaktır. (18) O ki temizlenip arınmak üzere malını verir. (19) Karşılığı ödenecek bir nimet sebebiyle de kimsenin onun katında bir hakkı yoktur;”

19485. Metin

إِلاَّ ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى (٢٠) وَلَسَوْفَ يَرْضى (٢١)

{إِلاَّ ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى (٢٠) وَلَسَوْفَ يَرْضى (٢١)} “(20) Yalnızca en Yüce Rabbinin rızasını kazanmak için [verir]. (21) Ve elbette kendisi de hoşnut olacaktır.”

19486. Metin

وقوله: وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى أَيْ: يُغَطِّي بِظُلْمَتِهِ مَا كَانَ مُضِيئًا. قَالَ الزَّجَّاجُ: يَغْشَى اللَّيْلُ الْأُفُقَ وَجَمِيعَ مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ فَيَذْهَبُ ضَوْءُ النَّهَارِ، وَقِيلَ: يَغْشَى النَّهَارَ، وَقِيلَ: يَغْشَى الْأَرْضَ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى وَالنَّهارِ إِذا تَجَلَّى أَيْ: ظَهَرَ وَانْكَشَفَ وَوَضُحَ لِزَوَالِ الظُّلْمَةِ الَّتِي كَانَتْ فِي اللَّيْلِ، وَذَلِكَ بِطُلُوعِ الشَّمْسِ وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى «مَا» هُنَا هِيَ الْمَوْصُولَةُ، أَيْ: وَالَّذِي خلق الذكر والأنثى، وعبّر عن من بما لِلدَّلَالَةِ عَلَى الْوَصْفِيَّةِ وَلِقَصْدِ التَّفْخِيمِ، أَيْ: وَالْقَادِرُ العظيم الّذي خلق الذَّكَرِ وَالْأُنْثَى. قَالَ الْحَسَنُ وَالْكَلْبِيُّ: مَعْنَاهُ وَالَّذِي خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى، فَيَكُونُ قَدْ أَقْسَمَ بِنَفْسِهِ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: وَما خَلَقَ أَيْ:

Allah Teâlâ'nın: {وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى} “Bürüyüp örttüğü zaman geceye andolsun” kavli; yani aydınlık olan her şeyi karanlığıyla örttüğü zaman demektir. Zeccâc şöyle demiştir: Gece ufku ve yer ile gök arasındaki her şeyi bürüyüp örter, böylece gündüzün aydınlığı gider. [Gece] gündüzü bürür de denmiştir, yeri bürür de denmiştir; birinci görüş daha evladır. {وَالنَّهارِ إِذا تَجَلَّى} “Açılıp aydınlandığı zaman gündüze” kavli; yani gecede var olan karanlığın zail olmasıyla, güneşin doğması sebebiyle [gündüz] ortaya çıkıp açıldığı ve aydınlandığı zaman demektir. {وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى} “Erkeği ve dişiyi yaratana [yahut erkek ve dişinin yaratılışına]” kavlinde geçen mâ (ما) burada mevsuledir; yani «Erkeği ve dişiyi yaratan zata [andolsun]» demektir. Men (من) yerine mâ (ما) ile ifade edilmesi vasfı belirtmek ve tazim (yüceltme) kastı içindir; yani «Erkeği ve dişiyi yaratan yüce ve kudret sahibi zata [andolsun]» anlamındadır. Hasan ve Kelbî şöyle demiştir: Bunun manası, «Erkeği ve dişiyi yaratan zata [andolsun]» şeklindedir; dolayısıyla [Allah] kendi zatına yemin etmiş olur. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: {وَما خَلَقَ} yani:

19487. Metin

وَمَنْ خلق. وقال مُقَاتِلٌ: يَعْنِي وَخَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى، فَتَكُونُ «مَا» عَلَى هَذَا مَصْدَرِيَّةً. قَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ:

«Ve yaratan kimseye» demektir. Mukâtil ise: Yani «Erkeğin ve dişinin yaratılışına [andolsun]» manasındadır; buna göre buradaki mâ (ما) mastariyyedir, demiştir. Kelbî ve Mukâtil şöyle demiştir:

19488. Metin

يَعْنِي آدَمَ وَحَوَّاءَ، وَالظَّاهِرُ الْعُمُومُ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ:

Yani Âdem ve Havvâ kastedilmektedir; zahir olan ise [ifadenin] umum (genel) olmasıdır. Cumhûr {وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى} şeklinde okumuştur. İbn Mes‘ûd ise:

19489. Metin

«وَالذَّكَرِ وَالْأُنْثَى» بِدُونِ مَا خَلَقَ إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى هَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ، أَيْ: إِنَّ عَمَلَكُمْ لَمُخْتَلِفٌ فَمِنْهُ عَمَلٌ لِلْجَنَّةِ، وَمِنْهُ عَمَلٌ لِلنَّارِ. قَالَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ: السَّعْيُ: الْعَمَلُ، فَسَاعٍ فِي فِكَاكِ نفسه، وساع

{مَا خَلَقَ} olmaksızın «وَالذَّكَرِ وَالْأُنْثَى» şeklinde okumuştur. {إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى} “Şüphesiz sizin çabalarınız elbette çeşit çeşittir” ifadesi yeminin cevabıdır; yani şüphesiz amelleriniz birbirinden farklıdır; kimisi cennet için olan amel, kimisi de cehennem için olan ameldir. Müfessirlerin cumhuru şöyle demiştir: Sa‘y (السَّعْيُ), amel demektir; kimi nefsini kurtarmak için çalışır, kimi de

19490. Metin

فِي عَطَبِهَا، وَشَتَّى: جَمْعُ شَتِيتٍ، كَمَرْضَى وَمَرِيضٍ، وَقِيلَ لِلْمُخْتَلِفِ: شَتَّى لِتَبَاعُدِ مَا بَيْنَ بَعْضِهِ وَبَعْضٍ فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى أَيْ: بَذَلَ مَالَهُ فِي وُجُوهِ الْخَيْرِ وَاتَّقَى مَحَارِمَ اللَّهِ الَّتِي نَهَى عَنْهَا وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى أَيْ: بِالْخَلَفِ مِنَ اللَّهِ. قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى الْمُعْسِرِينَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: أَعْطَى حَقَّ اللَّهِ الَّذِي عليه.

onu helak etmek için çalışır. Şettâ (شَتَّى); tıpkı merdâ (مرضى) ile marîd (مريض) gibi şetît (شتيت) kelimesinin çoğuludur. Birbirinden farklı olan şeylere, aralarındaki mesafenin uzaklığından dolayı şettâ denilmiştir. {فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى} “Artık kim verir ve sakınırsa”; yani malını hayır yollarında harcar ve Allah’ın yasakladığı haramlardan sakınırsa, {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى} “Ve en güzeli tasdik ederse”; yani Allah’tan gelecek karşılığı [tasdik ederse] demektir. Müfessirler: «Darda kalanlara veren kimse» demişlerdir. Katâde ise: «Üzerine düşen Allah hakkını veren kimse» demiştir.

19491. Metin

وقال الحسن: أعطى الصدق من قبله وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى، أَيْ: بِلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَبِهِ قَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّلَمِيُّ.

Hasan ise: «Gönlünden gelerek sadakayı veren kimsedir» demiştir. {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى} yani: «Lâ ilâhe illallâh kelimesini [tasdik ederse]» demektir; Dahhâk ve Sülemî de bu görüştedir.

19492. Metin

وَقَالَ مُجَاهِدٌ: بِالْحُسْنَى: بِالْجَنَّةِ. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَالصَّوْمِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى. قَالَ قَتَادَةُ:

Mücâhid: «El-Hüsnâ ile cennet kastedilmiştir» demiştir. Zeyd b. Eslem ise: «Namazı, zekâtı ve orucu [tasdik ederse]» demiştir; birinci görüş daha evladır. Katâde şöyle demiştir:

19493. Metin

بِالْحُسْنى: أَيْ بِمَوْعُودِ اللَّهِ الَّذِي وَعَدَهُ أَنْ يُثِيبَهُ. قَالَ الْحَسَنُ: بِالْخَلَفِ مِنْ عَطَائِهِ، وَاخْتَارَ هَذَا ابْنُ جَرِيرٍ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى أَيْ: فَسَنُهَيِّئُهُ لِلْخَصْلَةِ الْحُسْنَى، وَهِيَ عَمَلُ الْخَيْرِ، وَالْمَعْنَى: فَسَنُيَسِّرُ لَهُ الْإِنْفَاقَ فِي سَبِيلِ الْخَيْرِ وَالْعَمَلَ بِالطَّاعَةِ لِلَّهِ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَاتُ فِي أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ اشْتَرَى سِتَّةَ نَفَرٍ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ كَانُوا فِي أَيْدِي أَهْلِ مَكَّةَ يُعَذِّبُونَهُمْ فِي اللَّهِ وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى أَيْ: بَخِلَ بِمَالِهِ فَلَمْ يَبْذُلْهُ فِي سُبُلِ الْخَيْرِ وَاسْتَغْنى أَيْ: زَهِدَ فِي الْأَجْرِ وَالثَّوَابِ، أَوِ اسْتَغْنَى بِشَهَوَاتِ الدُّنْيَا عَنْ نَعِيمِ الْآخِرَةِ وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى أَيْ: بِالْخَلَفِ مِنَ اللَّهِ ﷿، وَقَالَ مُجَاهِدٌ: بِالْجَنَّةِ وَرُوِيَ عَنْهُ أَيْضًا أَنَّهُ قَالَ: بِلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى أَيْ: فَسَنُهَيِّئُهُ لِلْخَصْلَةِ الْعُسْرَى وَنُسَهِّلُهَا لَهُ حَتَّى تَتَعَسَّرَ عَلَيْهِ أَسْبَابُ الْخَيْرِ وَالصَّلَاحِ وَيَضْعُفُ عَنْ فِعْلِهَا فَيُؤَدِّيهِ ذَلِكَ إِلَى النَّارِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْسُرُ عَلَيْهِ أَنْ يُعْطِيَ خَيْرًا.

{بِالْحُسْنى} yani Allah’ın kendisine mükâfat vereceğine dair vaadini [tasdik ederse] demektir. Hasan: «Verdiği şeyin yerine Allah'ın karşılık vereceğini [tasdik ederse]» demiştir ve İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir. {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى} “Biz de onu en kolaya muvaffak kılarız”; yani Biz onu en güzel haslet olan hayır işlemeye hazırlarız. Manası şudur: Biz ona hayır yolunda infak etmeyi ve Allah’a itaatle amel etmeyi kolaylaştırırız. Vâhidî şöyle demiştir: Müfessirler dediler ki: Bu ayetler, Mekkelilerin ellerinde bulunup Allah uğrunda işkence gören müminlerden altı kişiyi satın alıp azat eden Ebû Bekir es-Sıddîk hakkında inmiştir. {وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى} “Kim de cimrilik eder ve kendini müstağni görürse”; yani malında cimrilik edip onu hayır yollarında harcamaz ve istağnâ (اسْتَغْنى) yani ecir ve sevaba rağbet etmez veya dünya şehvetleri sebebiyle ahiret nimetlerine ihtiyaç duymazsa, {وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى} “Ve en güzeli yalanlarsa”; yani aziz ve celil olan Allah’tan gelecek karşılığı yalanlarsa demektir. Mücâhid: «Cenneti [yalanlarsa]» demiştir; ondan «Lâ ilâhe illallâh’ı [yalanlarsa]» dediği de rivayet edilmiştir. {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى} “Biz de onu en zora sevk ederiz”; yani Biz onu en zor haslete hazırlar ve onu bu yola sevk ederiz; ta ki hayır ve salâh sebepleri ona zorlaşsın, bunları yapmaktan aciz kalsın ve neticede bu durum onu cehenneme sürüklesin. Mukâtil şöyle demiştir: «Ona bir hayır vermek zor gelir.»

19494. Metin

قِيلَ: الْعُسْرَى: الشَّرُّ وَذَلِكَ أَنَّ الشَّرَّ يُؤَدِّي إِلَى الْعَذَابِ، وَالْعُسْرَةُ فِي الْعَذَابِ، وَالْمَعْنَى: سَنُهَيِّئُهُ لِلشَّرِّ بِأَنْ نُجْرِيَهُ عَلَى يَدَيْهِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: سَنُيَسِّرُهُ: سَنُهَيِّئُهُ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ: قَدْ يَسَّرَتِ الْغَنَمُ إِذَا وَلَدَتْ أَوْ تَهَيَّأَتْ لِلْوِلَادَةِ. قَالَ الشَّاعِرُ «١» :

Denildi ki: El-Usrâ şerdir; zira şer azaba götürür, zorluk (usret) ise azaptadır. Manası: «Şerri onun elleri üzerinden akıtmak suretiyle onu şerre hazırlarız» demektir. Ferrâ şöyle demiştir: Senüyessirühû (سَنُيَسِّرُهُ) onu hazırlarız demektir. Araplar koyun doğurduğunda veya doğuma hazırlandığında «قد يسّرت الغنم» (koyun kolaylaştı/hazırlandı) derler. Şair şöyle demiştir (¬١):

19495. Metin

هُمَا سَيِّدَانَا يَزْعُمَانِ وَإِنَّمَا ... يَسُودَانِنَا إِنْ يَسَّرَتْ غَنَمَاهُمَا

«O ikisi bizim efendimiz olduklarını iddia ederler; oysa onlar bize ancak koyunları çokça yavrulayıp kolaylık sağlarsa efendilik taslarlar.»

19496. Metin

وَما يُغْنِي عَنْهُ مالُهُ إِذا تَرَدَّى أَيْ: لَا يُغْنِي عَنْهُ شَيْئًا مَالُهُ الَّذِي بَخِلَ بِهِ، أَوْ: أَيُّ شَيْءٍ يُغْنِي عَنْهُ إِذَا تَرَدَّى، أَيْ: هَلَكَ، يُقَالُ: رَدِيَ الرَّجُلُ يَرْدَى رَدًى، وَتَرَدَّى يَتَرَدَّى إِذَا هَلَكَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: وَأَبُو صَالِحٍ وَزَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: إِذا تَرَدَّى إِذَا سَقَطَ فِي جَهَنَّمَ، يُقَالُ: رَدِيَ فِي الْبِئْرِ وَتَرَدَّى: إِذَا سَقَطَ فِيهَا، وَيُقَالُ: مَا أَدْرِي أَيْنَ رَدِيَ، أَيْ: أَيْنَ ذَهَبَ؟ إِنَّ عَلَيْنا لَلْهُدى هَذِهِ الْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ مُقَرِّرَةٌ لِمَا قَبْلَهَا، أَيْ: إِنَّ عَلَيْنَا الْبَيَانَ. قَالَ الزَّجَّاجُ: عَلَيْنَا أَنْ نُبَيِّنَ طَرِيقَ الْهُدَى مِنْ طَرِيقِ الضَّلَالِ. قَالَ قَتَادَةُ: عَلَى اللَّهِ الْبَيَانُ بَيَانُ حَرَامِهِ وَطَاعَتِهِ وَمَعْصِيَتِهِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: مَنْ سَلَكَ الْهُدَى فَعَلَى اللَّهِ سَبِيلُهُ، لِقَوْلِهِ: وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ «٢» يقول: من أراد الله فو عَلَى السَّبِيلِ الْقَاصِدِ. قَالَ الْفَرَّاءُ أَيْضًا: الْمَعْنَى إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَى وَالْإِضْلَالَ، فَحَذَفَ الْإِضْلَالَ كَقَوْلِهِ: سَرابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ «٣» وَقِيلَ الْمَعْنَى: إِنَّ عَلَيْنَا ثَوَابَ هُدَاهُ الَّذِي هَدَيْنَاهُ وَإِنَّ لَنا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولى أَيْ: لَنَا كُلُّ مَا فِي الْآخِرَةِ، وَكُلُّ مَا فِي الدُّنْيَا نَتَصَرَّفُ بِهِ كَيْفَ نَشَاءُ، فَمَنْ أَرَادَهُمَا أَوْ إِحْدَاهُمَا فَلْيَطْلُبْ ذَلِكَ مِنَّا، وَقِيلَ: الْمَعْنَى: إِنَّ لَنَا ثَوَابَ الْآخِرَةِ وَثَوَابَ الدُّنْيَا فَأَنْذَرْتُكُمْ ناراً تَلَظَّى

{ وَما يُغْنِي عَنْهُ مالُهُ إِذا تَرَدَّى } “Helak olup [cehenneme] düştüğü zaman malı ona hiçbir fayda sağlamaz”1; yani cimrilik ettiği malı ona hiçbir fayda vermez yahut helak olduğu vakit [malı] ona ne fayda sağlar ki? [Tereddâ (تَرَدَّى)], helak oldu demektir. Nitekim bir kimse helak olduğunda radiye’r-racülü yerdâ raden (رَدِيَ الرَّجُلُ يَرْدَى رَدًى) ve tereddâ yetereddâ (تَرَدَّى يَتَرَدَّى) denilir. Katâde, Ebû Sâlih ve Zeyd b. Eslem şöyle demişlerdir: { إِذا تَرَدَّى } «Cehenneme düştüğü zaman» demektir. Bir kimse kuyuya düştüğünde radiye fi’l-bi’ri ve tereddâ (رَدِيَ فِي الْبِئْرِ وَتَرَدَّى) denir. Yine mâ edrî eyne radiye (مَا أَدْرِي أَيْنَ رَدِيَ) yani «Nereye gitti bilmiyorum» denilir. { إِنَّ عَلَيْنا لَلْهُدى } “Şüphesiz doğru yolu göstermek bize aittir”; bu cümle kendisinden öncekini pekiştiren bir istînâf (yeni başlangıç) cümlesidir; yani [doğru yolu] açıklamak bize aittir. Zeccâc şöyle demiştir: «Hidayet yolunu sapıklık yolundan ayırıp açıklamak bizim üzerimizedir.» Katâde şöyle demiştir: «Açıklamak; haramını, [kendisine gösterilecek] itaati ve isyanı açıklamak Allah’a aittir.» Ferrâ şöyle demiştir: «Kim hidayet yoluna girerse onun yolu Allah’a aittir.» Zira Allah Teâlâ: { وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ } “Doğru yolu göstermek Allah’a aittir”2 buyurmuştur; [Ferrâ] şöyle der: «Kim Allah’ı kasteder/dilerse o dosdoğru yol üzeredir.» Ferrâ ayrıca şöyle demiştir: Anlamı, «Doğru yola iletmek de saptırmak da bize aittir» şeklindedir; fakat { سَرابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ } “Sizi sıcaktan koruyan elbiseler...”3 ayetinde [soğuğun zikredilmeyip hazfedilmesi] gibi burada da saptırma hazfedilmiştir. Bir görüşe göre mana: «Hidayete erdirdiğimiz kimsenin hidayet mükâfatını vermek bize aittir» şeklindedir. { وَإِنَّ لَنا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولى } “Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir”; yani ahiretteki her şey de dünyadaki her şey de bize aittir, onlarda dilediğimiz gibi tasarrufta bulunuruz. Dolayısıyla her ikisini yahut birini isteyen kimse bunu bizden istesin. Bir görüşe göre mana: «Ahiretin sevabı da dünyanın sevabı da bize aittir» şeklindedir. { فَأَنْذَرْتُكُمْ ناراً تَلَظَّى } “Ben sizi alev alev tutuşan bir ateşe karşı uyardım”

19497. Metin

أَيْ: حَذَّرْتُكُمْ وَخَوَّفْتُكُمْ نَارًا تَتَوَقَّدُ وَتَتَوَهَّجُ، وَأَصْلُهُ تَتَلَظَّى فَحُذِفَتْ إِحْدَى التَّاءَيْنِ تَخْفِيفًا.

“Ben sizi alev alev tutuşan bir ateşe karşı uyardım”; yani sizi alevlenen ve parıldayan bir ateşe karşı uyardım ve korkuttum. Aslı tetalezzâ (تَتَلَظَّى) olup hafifletmek amacıyla iki te harfinden biri hazfedilmiştir.

19498. Metin

وَقَرَأَ عَلَى الْأَصْلِ عُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ وَيَحْيَى بْنُ يَعْمَرَ وَطَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ لَا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى أي: يَصْلَاهَا صَلْيًا لَازِمًا عَلَى جِهَةِ الْخُلُودِ إِلَّا الْأَشْقَى وَهُوَ الْكَافِرُ، وَإِنْ صَلِيَهَا غَيْرُهُ مِنَ الْعُصَاةِ فَلَيْسَ صِلِيُّهُ كَصِلِيِّهِ، وَالْمُرَادُ بِقَوْلِهِ: يَصْلاها: يَدْخُلُهَا أَوْ يَجِدُ صَلَاهَا، وَهُوَ حَرُّهَا. ثُمَّ وَصَفَ الْأَشْقَى فَقَالَ: الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى أَيْ: كَذَّبَ بِالْحَقِّ الَّذِي جَاءَتْ بِهِ الرُّسُلُ وَأَعْرَضَ عَنِ الطَّاعَةِ وَالْإِيمَانِ. قَالَ الْفَرَّاءُ إِلَّا الْأَشْقَى إِلَّا مَنْ كَانَ شَقِيًّا فِي عِلْمِ اللَّهِ جَلَّ ثَنَاؤُهُ. قَالَ أَيْضًا: لَمْ يَكُنْ كَذَّبَ بِرَدٍّ ظَاهِرٍ، وَلَكِنْ قَصَّرَ عَمَّا أَمَرَ بِهِ مِنَ الطَّاعَةِ فَجُعِلَ تَكْذِيبًا، كَمَا تَقُولُ: لَقِيَ فُلَانٌ الْعَدُوَّ فَكَذَّبَ إِذَا نَكَلَ وَرَجَعَ عَنِ اتِّبَاعِهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: هَذِهِ الْآيَةُ هِيَ الَّتِي مِنْ أَجْلِهَا قَالَ أَهْلُ الْإِرْجَاءِ بِالْإِرْجَاءِ، فَزَعَمُوا أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ النَّارَ إِلَّا كَافِرٌ وَلِأَهْلِ النَّارِ مَنَازِلُ، فَمِنْهَا إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ. وَاللَّهُ سُبْحَانَهُ كُلُّ مَا وَعَدَ عَلَيْهِ بِجِنْسٍ مِنَ الْعَذَابِ فَجَدِيرٌ أَنْ يُعَذِّبَ بِهِ، وَقَدْ قَالَ: إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذلِكَ لِمَنْ يَشاءُ «١» فَلَوْ كَانَ كُلُّ مَنْ لَمْ يُشْرِكْ لَمْ يُعَذَّبْ لَمْ يَكُنْ فِي قَوْلِهِ: وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذلِكَ لِمَنْ يَشاءُ فَائِدَةٌ. وَقَالَ فِي الْكَشَّافِ: الْآيَةُ وَارِدَةٌ فِي الْمُوَازَنَةِ بَيْنَ حَالَتَيْ عَظِيمٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَعَظِيمٍ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، فَأُرِيدَ أَنْ يُبَالَغَ فِي صِفَتَيْهِمَا الْمُتَنَاقِضَتَيْنِ، فَقِيلَ: الْأَشْقَى، وَجُعِلَ مُخْتَصًّا بِالصِّلِيِّ كَأَنَّ النَّارَ لَمْ تُخْلَقْ إِلَّا لَهُ، وَقِيلَ: الْأَتْقَى، وَجُعِلَ مُخْتَصًّا بِالنَّجَاةِ كَأَنَّ الْجَنَّةَ لَمْ تُخْلَقْ إِلَّا لَهُ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْأَشْقَى أَبُو جَهْلٍ أَوْ أُمَيَّةُ بْنُ خَلَفٍ، وَبِالْأَتْقَى أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ، وَمَعْنَى سَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى سَيُبَاعَدُ عَنْهَا الْمُتَّقِي لِلْكُفْرِ اتِّقَاءً بَالِغًا. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: الْأَتْقَى أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ فِي قَوْلِ جَمِيعِ الْمُفَسِّرِينَ، انْتَهَى. وَالْأَوْلَى حَمْلُ الْأَشْقَى وَالْأَتْقَى عَلَى كُلِّ مُتَّصِفٍ بِالصِّفَتَيْنِ الْمَذْكُورَتَيْنِ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى أَنَّهُ لَا يَصْلَاهَا صِلِيًّا تَامًّا لَازِمًا إِلَّا الْكَامِلُ فِي الشَّقَاءِ وَهُوَ الْكَافِرُ، وَلَا يُجَنَّبُهَا وَيُبْعَدُ عَنْهَا تَبْعِيدًا كَامِلًا بِحَيْثُ لَا يَحُومُ حَوْلَهَا فَضْلًا عَنْ أَنْ يَدْخُلَهَا إِلَّا الْكَامِلُ فِي التَّقْوَى، فَلَا يُنَافِي هَذَا دُخُولَ بَعْضِ الْعُصَاةِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ النَّارَ دُخُولًا غَيْرَ لَازِمٍ، وَلَا تَبْعِيدَ بَعْضِ مَنْ لَمْ يَكُنْ كَامِلَ التَّقْوَى عَنِ النَّارِ تَبْعِيدًا غَيْرَ بَالِغٍ مَبْلَغَ تَبْعِيدِ الْكَامِلِ فِي التَّقْوَى عَنْهَا. وَالْحَاصِلُ أَنَّ مَنْ تَمَسَّكَ مِنَ الْمُرْجِئَةِ بِقَوْلِهِ: لَا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى زَاعِمًا أَنَّ الْأَشْقَى الْكَافِرُ، لِأَنَّهُ الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى، وَلَمْ يَقَعِ التَّكْذِيبُ مِنْ عُصَاةِ الْمُسْلِمِينَ، فَيُقَالُ لَهُ: فَمَا تَقُولُ فِي قَوْلِهِ:

Ubeyd b. Umeyr, Yahyâ b. Ya‘mer ve Talha b. Musarrif aslına uygun olarak [tetalezzâ şeklinde] okumuşlardır. {لَا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى} “Oraya ancak en bedbaht olandan başkası girip yanmaz”; yani ebedilik üzere kalıcı bir şekilde oraya ancak en bedbaht olan yani kâfir girip yanar. Şayet günahkârlardan başkası oraya girip yansa bile onun yanması kâfirin yanması gibi değildir. {يَصْلاها} ifadesinden murat: Oraya girmesi yahut onun salâsını yani sıcağını tatmasıdır. Sonra Allah Teâlâ o en bedbaht kimseyi vasfederek şöyle buyurdu: {الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى} “O ki yalanlamış ve yüz çevirmiştir”; yani peygamberlerin getirdiği hakkı yalanlamış, itaatten ve imandan yüz çevirmiştir. Ferrâ: {إِلَّا الْأَشْقَى} «Ancak şanı yüce olan Allah’ın ilminde şakî (bedbaht) olan kimsedir» demiştir. Yine o şöyle demiştir: «Açık bir reddedişle yalanlamış değildi, fakat emrolunduğu itaatte kusur etti de bu bir yalanlama sayıldı; nitekim 'falanca düşmanla karşılaştı da yalana düştü' denildiğinde geri çekilip takibinden vazgeçtiği kastedilir.» Zeccâc şöyle demiştir: Bu ayet, Mürcie ehlinin ircâ fikrini savunmasına dayanak kıldığı ayettir; zira onlar ateşe kâfirden başkasının girmeyeceğini iddia etmişlerdir. Oysa cehennem ehlinin dereceleri vardır; bunlardan biri olarak münafıklar ateşin en alt tabakasındadır. Allah Sübhânehu bir azap türüyle tehdit ettiği her şey sebebiyle azap etmeye muktedirdir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذلِكَ لِمَنْ يَشاءُ} “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlar” (¬١). Eğer şirk koşmayan hiç kimseye azap edilmeyecek olsaydı, O'nun: «Bunun dışındakileri dilediği kimse için bağışlar» kavlinin bir anlamı kalmazdı. Keşşâf müellifi ise şöyle demiştir: Bu ayet, müşriklerin önde gelenlerinden biri ile müminlerin önde gelenlerinden birinin hâli arasında bir mukayese sadedinde varit olmuştur; böylece onların birbirine zıt iki vasfında mübalağa yapılmak istenmiş ve 'en bedbaht' denilerek sanki cehennem sadece onun için yaratılmış gibi ateşte yanmak ona tahsis edilmiş, 'en çok sakınan' denilerek sanki cennet sadece onun için yaratılmış gibi kurtuluş ona tahsis edilmiştir. 'En bedbaht' ile Ebû Cehil veya Ümeyye b. Halef’in; 'en çok sakınan' ile de Ebû Bekir es-Sıddîk’ın kastedildiği söylenmiştir. {سَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى} kavlinin manası ise: Küfürden son derece sakınan kimse o ateşten uzak tutulacaktır demektir. Vâhidî: «Bütün müfessirlerin görüşüne göre en çok sakınan (el-etkâ), Ebû Bekir es-Sıddîk’tır» demiştir. En uygun olanı, el-Eşkâ ve el-Etkâ vasıflarını zikredilen bu iki niteliği taşıyan herkese hamletmektir. Buna göre mana şöyle olur: Oraya tam ve kalıcı bir şekilde ancak şekâvette kâmil olan yani kâfir girip yanar; oraya girmek şöyle dursun çevresinde bile dolaşmayacak şekilde tam bir uzaklaştırmayla oradan ancak takvada kâmil olan kimse uzak tutulur. Bu durum, Müslüman günahkârlardan bazılarının ateşe kalıcı olmaksızın girmesine engel teşkil etmediği gibi, takvada tam kemale ermemiş bazı kimselerin ateşten tam takva ehlinin uzaklaştırıldığı mertebeye varmayacak bir şekilde uzaklaştırılmasına da mani değildir. Hâsılı, Mürcie’den kim {لَا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى} ayetine tutunup en bedbaht olanın kâfir olduğunu, zira onun yalanlayıp yüz çeviren kimse olduğunu ve Müslüman günahkârlardan yalanlamanın sadır olmadığını iddia ederse, ona şöyle denilir: O halde Allah’ın şu kavli hakkında ne diyeceksin:

19499. Metin

وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى فَإِنَّهُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ لَا يُجَنَّبُ النَّارَ إِلَّا الْكَامِلُ فِي التَّقْوَى، فَمَنْ لَمْ يَكُنْ كَامِلًا فِيهَا كَعُصَاةِ الْمُسْلِمِينَ لَمْ يَكُنْ مِمَّنْ يُجَنَّبُ النَّارَ، فَإِنْ أَوَّلْتَ الْأَتْقَى بِوَجْهٍ مِنْ وُجُوهِ التَّأْوِيلِ لَزِمَكَ مِثْلُهُ فِي الْأَشْقَى فَخُذْ إِلَيْكَ هَذِهِ مَعَ تِلْكَ، وَكُنْ كَمَا قَالَ الشَّاعِرُ:

{وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى} “En çok sakınan ise ondan uzak tutulacaktır”; zira bu ayet, ateşten ancak takvada kâmil olan kimsenin uzak tutulacağına delalet eder. O halde Müslüman günahkârlar gibi takvada kâmil olmayanlar ateşten uzak tutulacaklardan sayılmaz. Eğer sen el-Etkâ kelimesini tevil yollarından biriyle tevil edecek olursan, aynı şeyi el-Eşkâ hakkında da yapman gerekir. Şu halde bunu onunla birlikte al ve şairin dediği gibi ol:

19500. Metin

عَلَى أَنَّنِي رَاضٍ بِأَنْ أَحْمِلَ الْهَوَى ... وَأَخْرُجَ مِنْهُ لَا عَلَيَّ وَلَا لِيَهْ

«Ben sevdayı taşımaya ve ondan ne aleyhime ne de lehime bir şey olmaksızın başa baş çıkmaya razıyım.»

19501. Metin

وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْأَشْقَى وَالْأَتْقَى الشَّقِيَّ وَالتَّقِيَّ، كَمَا قَالَ طَرَفَةُ بْنُ الْعَبْدِ:

Denildi ki: El-Eşkâ ve el-Etkâ ile [ism-i tafdil değil] şakî (bedbaht) ve takî (müttaki) kastedilmiştir; nitekim Tarafe b. el-Abd şöyle demiştir:

19502. Metin

تَمَنَّى رِجَالٌ أَنْ أَمُوتَ وَإِنْ أَمُتْ ... فَتِلْكَ سبيل لست فيها بأوحد

«Birtakım adamlar ölmemi temenni ettiler; şayet ölürsem, o öyle bir yoldur ki onda tek başına olan [ilk kişi] ben değilim.»1

19503. Metin

أَيْ: بِوَاحِدٍ. وَلَا يَخْفَاكَ أَنَّهُ يُنَافِي هَذَا وَصْفَ الْأَشْقَى بِالتَّكْذِيبِ، فَإِنَّ ذَلِكَ لَا يَكُونُ إِلَّا مِنَ الْكَافِرِ فَلَا يَتِمُّ مَا أَرَادَهُ قَائِلُ هَذَا الْقَوْلِ مِنْ شُمُولِ الْوَصْفَيْنِ لِعُصَاةِ الْمُسْلِمِينَ.

Yani «bir tek [kişi]» demektir. Sana gizli kalmaz ki, bu durum el-Eşkâ’nın tekziple (yalanlamakla) vasfedilmesine aykırıdır; zira bu ancak kâfirden sadır olur. Dolayısıyla bu sözü söyleyenin, her iki vasfın Müslüman günahkârları da kapsamasını amaçladığı muradı hâsıl olmamaktadır.

19504. Metin

ثُمَّ ذَكَرَ سُبْحَانَهُ صِفَةَ الْأَتْقَى فَقَالَ: الَّذِي يُؤْتِي مالَهُ أَيْ: يُعْطِيهِ وَيَصْرِفُهُ فِي وُجُوهِ الْخَيْرِ، وَقَوْلُهُ:

Sonra Allah Teâlâ en çok sakınanın (el-Etkâ) vasfını zikrederek şöyle buyurdu: {الَّذِي يُؤْتِي مالَهُ} “O ki malını verir”; yani onu hayır yollarında verir ve harcar. O'nun şu kavli ise:

19505. Metin

يَتَزَكَّى فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى الْحَالِ مِنْ فَاعِلِ يُؤْتِي، أَيْ: حَالَ كَوْنِهِ يَطْلُبُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ اللَّهِ زَكِيًّا لَا يَطْلُبُ رِيَاءً وَلَا سُمْعَةً، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ بَدَلًا مِنْ يُؤْتِي دَاخِلًا مَعَهُ فِي حُكْمِ الصِّلَةِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: يَتَزَكَّى مُضَارِعُ تَزَكَّى. وَقَرَأَ عَلِيُّ بْنُ الْحُسَيْنِ بْنِ عَلِيٍّ تَزَّكَّى بِإِدْغَامِ التَّاءِ فِي الزَّايِ وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى الْجُمْلَةُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِتَقْرِيرِ مَا قَبْلَهَا مِنْ كَوْنِ التَّزَكِّي عَلَى جِهَةِ الْخُلُوصِ غَيْرَ مَشُوبٍ بِشَائِبَةٍ تُنَافِي الْخُلُوصَ، أَيْ: لَيْسَ مِمَّنْ يَتَصَدَّقُ بِمَالِهِ لِيُجَازِيَ بِصَدَقَتِهِ نِعْمَةً لِأَحَدٍ مِنَ النَّاسِ عِنْدَهُ وَيُكَافِئَهُ عَلَيْهَا، وَإِنَّمَا يَبْتَغِي بِصَدَقَتِهِ وَجْهَ اللَّهِ تَعَالَى. وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّهُ لَيْسَ لِأَحَدٍ مِنَ النَّاسِ عِنْدَهُ نِعْمَةٌ مِنْ شَأْنِهَا أَنْ يُجَازَى عَلَيْهَا حَتَّى يَقْصِدَ بِإِيتَاءِ مَا يُؤْتِي مِنْ مَالِهِ مُجَازَاتَهَا، وَإِنَّمَا قَالَ «نجزي» مُضَارِعًا مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ لِأَجْلِ الْفَوَاصِلِ، وَالْأَصْلُ يَجْزِيهَا إِيَّاهُ، أَوْ يَجْزِيهِ إِيَّاهَا إِلَّا ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى قَرَأَ الْجُمْهُورُ: إِلَّا ابْتِغاءَ بِالنَّصْبِ على الاستثناء المنقطع لعدم اندراجه تحت جنس النعمة، أي: لكن ابتغاء وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلَى، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَنْصُوبًا عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ لَهُ عَلَى الْمَعْنَى، أَيْ: لا يؤتي إلا لابتغاء وجه ربّه لا لمكافأة نعمة. قال الفراء: هو منصوب عَلَى التَّأْوِيلِ، أَيْ: مَا أَعْطَيْتُكَ ابْتِغَاءَ جَزَائِكَ بَلِ ابْتِغَاءَ وَجْهِ اللَّهِ، وَقَرَأَ يَحْيَى بْنُ وَثَّابٍ بِالرَّفْعِ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ مَحَلِّ نِعْمَةٍ، لِأَنَّ مَحَلَّهَا الرَّفْعُ إِمَّا عَلَى الْفَاعِلِيَّةِ وَإِمَّا على الابتداء ومن مَزِيدَةٌ، وَالرَّفْعُ لُغَةُ تَمِيمٍ، لِأَنَّهُمْ يُجَوِّزُونَ الْبَدَلَ فِي الْمُنْقَطِعِ وَيُجْرُونَهُ مَجْرَى الْمُتَّصِلِ. قَالَ مَكِّيٌّ: وَأَجَازَ الْفَرَّاءُ الرَّفْعَ فِي ابْتِغاءَ عَلَى الْبَدَلِ مِنْ مَوْضِعِ نِعْمَةٍ، وَهُوَ بَعِيدٌ.

{يَتَزَكَّى} “Temizlenip arınmak üzere” ifadesi, yü’tî (يُؤْتِي) fiilinin failinden hâl olmak üzere nasb mahallindedir; yani riya ve şöhret peşinde olmaksızın Allah katında temiz ve arınmış olmayı talep ettiği halde [verir]. Bunun yü’tî fiilinden bedel olması ve onunla birlikte sıla hükmüne dahil bulunması da caizdir. Cumhûr, tezekkâ (تزكى) fiilinin muzarisi olarak {يَتَزَكَّى} şeklinde okumuştur. Ali b. el-Hüseyin b. Ali ise te harfini zâ harfine idgam ederek «تَزَّكَّى» şeklinde okumuştur. {وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى} “Karşılığı ödenecek bir nimet sebebiyle de kimsenin onun katında bir hakkı yoktur”; bu cümle, arınmanın ihlas üzere olup ihlasa aykırı herhangi bir şaibeyle karışık olmadığını pekiştirmek için getirilmiş yeni bir başlangıç (istinaf) cümlesidir; yani o, sadakasıyla insanlardan birinin üzerindeki nimetine karşılık vermek ve onu mükâfatlandırmak için malını tasadduk edenlerden değildir; o sadakasıyla yalnızca Allah Teâlâ'nın rızasını talep eder. Ayetin manası şudur: İnsanlardan hiç kimsenin onun üzerinde karşılığı ödenecek türden bir nimeti yoktur ki malından verdiklerini ona karşılık verme kastıyla veriyor olsun. Ayet sonlarına uyum (fâsıla) sağlamak için meçhul muzari olarak «tüczâ» buyrulmuştur; aslı «yeczîhâ iyyâhu» (ona o nimeti öder) veya «yeczîhi iyyâhâ»dır. {إِلاَّ ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى} “Yalnızca en Yüce Rabbinin rızasını kazanmak için [verir]”; cumhûr, nimet cinsinin altına dahil olmamasından ötürü munkatı istisna üzere nasb ile {إِلَّا ابْتِغاءَ} okumuştur; yani «ancak en Yüce Rabbinin rızasını aramak maksadıyla [verir]» demektir. Manaya binaen mef‘ûlün leh olarak mansub olması da caizdir; yani «bir nimetin karşılığı olarak değil, yalnızca Rabbinin rızasını aramak için verir» demektir. Ferrâ: «Tevil üzere mansubdur, yani 'Sana karşılık beklediğim için değil, bilakis Allah rızasını aradığım için verdim' demektir» demiştir. Yahyâ b. Vessâb ise ni‘met (نِعْمَةٍ) kelimesinin mahalli üzere bedel olarak merfû okumuştur; zira min (مِنْ) zâiddir ve o kelimenin mahalli ya faillik ya da mübteda olmak üzere ref‘dir. Merfû okuyuş Temîm kabilesinin lügatidir; zira onlar munkatı istisnada bedeli caiz görür ve onu muttasıla dahil kılarlar. Mekkî şöyle demiştir: «Ferrâ, ni‘met lafzının yerinden bedel olarak ibtigâ’ kelimesinde ref‘i caiz görmüştür, ancak bu uzaktır.»

19506. Metin

قَالَ شِهَابُ الدِّينِ: كَأَنَّهُ لَمْ يَطَّلِعْ عَلَيْهَا قِرَاءَةً، وَاسْتِبْعَادُهُ هُوَ الْبَعِيدُ فَإِنَّهَا لُغَةٌ فَاشِيَةٌ، وَقَرَأَ الْجُمْهُورُ أَيْضًا ابْتِغاءَ بِالْمَدِّ، وَقَرَأَ ابْنُ أَبِي عَبْلَةَ بِالْقَصْرِ، وَالْأَعْلَى نَعْتٌ لِلرَّبِّ وَلَسَوْفَ يَرْضى اللَّامُ هِيَ الْمُوَطِّئَةُ لِلْقَسَمِ، أَيْ: وَتَاللَّهِ لَسَوْفَ يَرْضَى بِمَا نُعْطِيهِ مِنَ الْكَرَامَةِ وَالْجَزَاءِ الْعَظِيمِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: يَرْضى مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ، وَقُرِئَ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ.

Şihâbüddin şöyle demiştir: «Sanki o bunun bir kıraat olduğuna muttali olmamıştır; onun bunu uzak görmesi asıl uzak olandır, zira bu yaygın bir lügattir.» Cumhûr ayrıca {ابْتِغاءَ} kelimesini med ile okumuştur; İbn Ebî Able ise kasr ile [ibtığâ şeklinde] okumuştur. El-A‘lâ kelimesi Rab lafzının sıfatıdır. {وَلَسَوْفَ يَرْضى} “Ve elbette kendisi de hoşnut olacaktır”; lam harfi yemini pekiştiren lamdır (lâm-ı muvattıe); yani «Allah’a andolsun ki, kendisine vereceğimiz ikram ve büyük mükâfat sebebiyle elbette razı olacaktır.» Cumhûr {يَرْضى} kelimesini malum (etken) olarak okumuştur; meçhul (edilgen) olarak da okunmuştur.

19507. Metin

وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى قَالَ: إِذَا أَظْلَمَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَأَبُو الشَّيْخِ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: إِنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ اشْتَرَى بِلَالًا مِنْ أُمَيَّةَ بْنِ خَلَفٍ وَأُبَيِّ بْنِ خَلَفٍ بِبُرْدَةٍ وَعَشْرِ أَوَاقٍ فَأَعْتَقَهُ لِلَّهِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ: وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى إِلَى قَوْلِهِ: إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى سَعْيَ أَبِي بَكْرٍ وَأُمَيَّةَ وَأُبَيٍّ إِلَى قَوْلِهِ: وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ إِلَى قَوْلِهِ: فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى قَالَ: النَّارِ. وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَالْبَيْهَقِيُّ فِي الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَأَمَّا مَنْ أَعْطى مِنَ الْفَضْلِ وَاتَّقى قَالَ: اتَّقَى رَبَّهُ وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى قَالَ: صَدَّقَ بِالْخَلَفِ مِنَ اللَّهِ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى قَالَ: لِلْخَيْرِ مِنَ اللَّهِ وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى قَالَ: بَخِلَ بِمَالِهِ وَاسْتَغْنَى عَنْ رَبِّهِ وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى قَالَ: بِالْخَلَفِ مِنَ اللَّهِ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى قَالَ: لِلشَّرِّ مِنَ اللَّهِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى قَالَ: أَيْقَنَ بِالْخَلَفِ. وَأَخْرَجَ

İbnü’l-Münzir’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o, {وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى} hakkında: «Karanlık çöktüğü zaman» demiştir. İbn Ebî Hâtim, Ebû’ş-Şeyh ve İbn Asâkir’in İbn Mes‘ûd’dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Ebû Bekir es-Sıddîk, Bilâl’i bir bürde (hırka) ve on ukıyye karşılığında Ümeyye b. Halef ile Übey b. Halef’ten satın alıp Allah rızası için azat etti. Bunun üzerine Allah Teâlâ {وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى} [ayetinden] {إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى} kavline kadar indirdi ki [bu] Ebû Bekir, Ümeyye ve Übey’in çabasıdır; {وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى} kavline kadar [olan yerde İbn Mes‘ûd] 'Lâ ilâhe illallâh' dedi; {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى} kavline kadar [olan yerde de] 'Cehennem' dedi.» Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Esmâ ve’s-Sıfât’ta Beyhakî’nin İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o, Allah Teâlâ’nın: {فَأَمَّا مَنْ أَعْطى} fazlalıktan verirse, {وَاتَّقى} Rabbinden sakınırsa, {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى} Allah’tan gelecek karşılığı tasdik ederse, {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى} Allah’tan gelecek hayra [muvaffak kılarız], {وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى} malında cimrilik eder ve Rabbine karşı müstağni davranırsa, {وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى} Allah’tan gelecek karşılığı yalanlarsa, {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى} Allah’tan gelecek şerre [sevk ederiz] buyrukları hakkında [böyle açıklamıştır]. İbn Cerîr’in ondan rivayet ettiğine göre o, {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى} hakkında: «Karşılığa kesin olarak inandı» demiştir. Yine

19508. Metin

ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى يَقُولُ: صَدَّقَ بِلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى يَقُولُ:

İbn Cerîr’in ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى} «Lâ ilâhe illallâh kelimesini tasdik etti» demektir. {وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى} ise:

19509. Metin

مَنْ أَغْنَاهُ اللَّهُ فَبَخِلَ بِالزَّكَاةِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْ عَامِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: كَانَ أَبُو بَكْرٍ يَعْتِقُ عَلَى الْإِسْلَامِ بِمَكَّةَ، وَكَانَ يَعْتِقُ عَجَائِزَ وَنِسَاءً إِذَا أَسْلَمْنَ، فَقَالَ لَهُ أَبُوهُ: أَيْ بُنَيَّ أَرَاكَ تَعْتِقُ أُنَاسًا ضُعْفًا، فَلَوْ أَنَّكَ تَعْتِقُ رِجَالًا جُلُدًا يَقُومُونَ معك ويمنعونك وَيَدْفَعُونَ عَنْكَ. قَالَ: أَيْ أَبَتِ إِنَّمَا أُرِيدُ مَا عِنْدَ اللَّهِ، قَالَ: فَحَدَّثَنِي بَعْضُ أَهْلِ بَيْتِي أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِيهِ فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى - وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى - فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى. وَأَخْرَجَ عَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى - وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى قَالَ: أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى - وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى قَالَ: أَبُو سُفْيَانَ بْنُ حَرْبٍ. وَأَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَأَهْلُ السُّنَنِ وَغَيْرُهُمْ عَنِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ: كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ ﷺ فِي جِنَازَةٍ، فَقَالَ: «مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا وَقَدْ كُتِبَ مَقْعَدُهُ مِنَ الْجَنَّةِ وَمَقْعَدُهُ مِنَ النَّارِ، فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَلَا نَتَّكِلُ؟ قَالَ: اعْمَلُوا فَكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ أَمَّا مَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ السَّعَادَةِ فَيُيَسَّرُ لِعَمَلِ أَهْلِ السَّعَادَةِ، وَأَمَّا مَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الشَّقَاءِ فَيُيَسَّرُ لِعَمَلِ أَهْلِ الشَّقَاءِ، ثُمَّ قَرَأَ: فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى - وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى إِلَى قَوْلِهِ لِلْعُسْرى» . وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَمُسْلِمٌ وَغَيْرُهُمَا عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ «أَنَّ سُرَاقَةَ بْنَ مَالِكٍ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ فِي أَيِّ شَيْءٍ نَعْمَلُ؟ أَفِي شَيْءٍ ثَبَتَتْ فِيهِ الْمَقَادِيرُ وَجَرَتْ بِهِ الْأَقْلَامُ، أَمْ فِي شَيْءٍ يُسْتَقْبَلُ فِيهِ العمل؟ قال: بل فِي شَيْءٍ ثَبَتَتْ فِيهِ الْمَقَادِيرُ وَجَرَتْ فِيهِ الْأَقْلَامُ، قَالَ سُرَاقَةُ: فَفِيمَ الْعَمَلُ إِذَنْ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: اعْمَلُوا فَكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ، وَقَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ هَذِهِ الْآيَةَ: فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى إِلَى قَوْلِهِ: فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى» . وَقَدْ تَقَدَّمَ حَدِيثُ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ فِي السُّورَةِ الَّتِي قَبْلَ هَذِهِ. وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ مِنْ طَرِيقِ جَمَاعَةٍ مِنَ الصَّحَابَةِ.

«Allah’ın zengin kıldığı fakat zekât vermekte cimrilik eden kimsedir» demektir. İbn Cerîr ve İbn Asâkir’in Âmir b. Abdillâh b. ez-Zübeyr’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Ebû Bekir Mekke’de Müslüman olanları azat ederdi; Müslüman olduklarında yaşlı kadınları ve kadınları azat ederdi. Babası ona: 'Ey oğulcağızım, senin zayıf kimseleri azat ettiğini görüyorum; seninle birlikte duracak, seni koruyup müdafaa edecek güçlü kuvvetli adamları azat etsen ya!' dedi. Ebû Bekir: 'Ey babacığım, ben ancak Allah katındakini istiyorum' dedi.» [Râvi] dedi ki: «Ev halkımdan biri bana şu ayetin onun hakkında indiğini haber verdi: {فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى} - {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى} - {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى}.» Abd b. Humeyd, İbn Merdeveyh ve İbn Asâkir’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o, Allah Teâlâ’nın: {فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى} - {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى} kavli hakkında: «Ebû Bekir es-Sıddîk’tır» demiş; {وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنى} - {وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى} kavli hakkında da: «Ebû Süfyân b. Harb’dir» demiştir. Buhârî, Müslim, Sünen ehli ve diğerlerinin Ali b. Ebî Tâlib’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Biz bir cenazede Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Şöyle buyurdu: ‘Sizden cennetteki yeri ve cehennemdeki yeri yazılmamış hiçbir kimse yoktur.’ Dediler ki: ‘Ey Allah'ın Resûlü, öyleyse tevekkül edip ameli bırakmayalım mı?’ Buyurdu ki: ‘Amel ediniz, zira herkes ne için yaratıldıysa ona muvaffak kılınır. Saadet ehlinden olan kimse saadet ehlinin ameline muvaffak kılınır; şekâvet (bedbahtlık) ehlinden olan kimse ise şekâvet ehlinin ameline muvaffak kılınır.’ Sonra: {فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى} - {وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى} ayetlerini {لِلْعُسْرى} kavline kadar okudu.» Ahmed, Müslim ve diğerlerinin Câbir b. Abdillâh’tan rivayet ettiğine göre: «Surâka b. Mâlik: 'Ey Allah'ın Resûlü, biz ne hususta amel ediyoruz? Takdirleri kesinleşmiş ve kalemlerin kendisiyle kuruduğu bir hususta mı, yoksa yeni başlanan bir amelde mi?' dedi. Resûlullah: 'Bilakis takdirleri kesinleşmiş ve kalemlerin kendisiyle cereyan ettiği bir hususta' buyurdu. Surâka: 'O halde amel neyedir ey Allah'ın Resûlü?' dedi. Buyurdu ki: 'Amel ediniz, zira herkes ne için yaratıldıysa ona muvaffak kılınır.' Ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şu ayeti okudu: {فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى} [ayetinden] {فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى} kavline kadar.» İmrân b. Husayn’ın hadisi bundan önceki surede geçmişti. Bu konuda bir grup sahabeden gelen başka hadisler de vardır.

19510. Metin

وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: «لَتَدْخُلُنَّ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ يَأْبَى، قَالُوا: وَمَنْ يَأْبَى أَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ؟

İbn Cerîr’in Ebû Hüreyre’den rivayet ettiğine göre [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: «Dayatan [yüz çeviren] kimse müstesna elbette cennete gireceksiniz. 'Cennete girmeyi kim dayatır ki?' dediler.

19511. Metin

فَقَرَأَ الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى» . وَأَخْرَجَ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ أَبِي حَاتِمٍ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ قَالَ: لَا يَبْقَى أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ الْجَنَّةَ، إِلَّا مَنْ شَرَدَ عَلَى اللَّهِ كَمَا يَشْرُدُ الْبَعِيرُ السُّوءُ عَلَى أَهْلِهِ، فَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْنِي فَإِنَّ اللَّهَ يَقُولُ: لَا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى- الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى وكذّب بِمَا جَاءَ بِهِ مُحَمَّدٌ ﷺ وَتَوَلَّى عَنْهُ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَالْحَاكِمُ وَالضِّيَاءُ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ أَلْيَنِ كَلِمَةٍ سَمِعَهَا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: سَمِعَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: «أَلَا كُلُّكُمْ يُدْخِلُ اللَّهُ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ شَرَدَ عَلَى اللَّهِ شِرَادَ الْبَعِيرِ عَلَى أَهْلِهِ» . وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَابْنُ مَاجَهْ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ:

Bunun üzerine {الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى} “O ki yalanlamış ve yüz çevirmiştir” ayetini okudu.» Saîd b. Mansûr, İbnü’l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdeveyh’in Ebû Ümâme’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Hırçın devenin sahibinden kaçtığı gibi Allah’tan kaçan kimse hariç, bu ümmetten Allah’ın cennete koymadığı hiç kimse kalmayacaktır. Bana inanmayan kimse bilsin ki Allah şöyle buyurmaktadır: {لَا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى- الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى} “Oraya ancak en bedbaht olandan başkası girip yanmaz; o ki yalanlamış ve yüz çevirmiştir”; yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğini yalanlamış ve ondan yüz çevirmiştir.» Ahmed, Hâkim ve Ziyâ’nın Ebû Ümâme el-Bâhilî’den rivayet ettiğine göre, ona Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den işittiği en yumuşak söz soruldu da o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: «Haberiniz olsun ki, devenin sahibinden kaçtığı gibi Allah’tan kaçıp uzaklaşan kimse müstesna Allah hepinizi cennete koyacaktır.» Ahmed, İbn Mâce ve İbn Merdeveyh’in Ebû Hüreyre’den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

19512. Metin

«لَا يَدْخُلُ النَّارَ إِلَّا شَقِّيٌّ. قِيلَ: وَمَنِ الشَّقِيُّ؟ قَالَ: الَّذِي لَا يَعْمَلُ لِلَّهِ بِطَاعَةٍ وَلَا يَتْرُكُ لِلَّهِ مَعْصِيَةً» .

«Ateşe ancak şakî (bedbaht) olan girer. 'Şakî kimdir?' denildi. Buyurdu ki: 'Allah için hiçbir itaatte bulunmayan ve Allah için hiçbir günahı terk etmeyen kimsedir.'»

19513. Metin

وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَالْبُخَارِيُّ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «كُلُّ أُمَّتِي تَدْخُلُ الْجَنَّةَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَّا مَنْ أَبَى، قَالُوا: وَمَنْ يَأْبَى يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ، وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى» .

Ahmed ve Buhârî’nin ondan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kıyamet gününde dayatan [yüz çeviren] hariç bütün ümmetim cennete girer. 'Ey Allah'ın Resûlü, kim dayatır?' dediler. Buyurdu ki: 'Bana itaat eden cennete girer; bana isyan eden ise dayatmış [yüz çevirmiş] olur.'»

19514. Metin

وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ عَنْ عُرْوَةَ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ أَعْتَقَ سَبْعَةً كُلُّهُمْ يُعَذَّبُ فِي اللَّهِ: بِلَالٌ، وَعَامِرُ بْنُ فُهَيْرَةَ، وَالنَّهْدِيَّةُ وَابْنَتُهَا، وَزِنِّيرَةُ، وَأُمُّ عِيسَى، وَأَمَةُ بَنِي الْمُؤَمَّلِ، وَفِيهِ نَزَلَتْ: وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى إِلَى

İbn Ebî Hâtim’in Urve’den rivayet ettiğine göre Ebû Bekir es-Sıddîk, hepsi de Allah uğrunda işkence gören yedi kişiyi azat etmiştir: Bilâl, Âmir b. Füheyre, en-Nehdiyye ve kızı, Zinnîre, Ümmü Îsâ ve Benî Müemmel’in cariyesi. Onun hakkında {وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى} [ayetinden]

19515. Metin

آخِرِ السُّورَةِ. وَأَخْرَجَ الْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ عَنْ عَامِرِ بن عبد الله ابن الزُّبَيْرِ مَا قَدَّمْنَا عَنْهُ، وَزَادَ فِيهِ: فَنَزَلَتْ فِيهِ هَذِهِ الْآيَةُ: فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى إِلَى قَوْلِهِ: وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى - إِلَّا ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى - وَلَسَوْفَ يَرْضى. وَأَخْرَجَ الْبَزَّارُ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَابْنُ عَسَاكِرَ عَنْهُ نَحْوَ هَذَا مِنْ وَجْهٍ آخَرَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى قال: هو أبو بكر الصدّيق.

surenin sonuna kadar inmiştir. Hâkim’in rivayet edip sahihlediğine göre Âmir b. Abdillâh b. ez-Zübeyr’den daha önce aktardığımız rivayette şu ziyade yer almıştır: «Onun hakkında şu ayet indi: {فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى} [ayetinden] {وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى - إِلَّا ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى - وَلَسَوْفَ يَرْضى} kavline kadar.» Bezzâr, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, Taberânî, İbn Merdeveyh ve İbn Asâkir de ondan başka bir yolla buna benzer bir rivayet nakletmişlerdir. İbn Merdeveyh’in İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o, {وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى} kavli hakkında: «O, Ebû Bekir es-Sıddîk’tır» demiştir.