19624. Metin
ويقال سورة العلق، وهي تسع عشرة آية، وقيل: عشرون آية وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِلَا خِلَافٍ، وَهِيَ أَوَّلُ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: أَوَّلَ مَا نَزَلْ مِنَ الْقُرْآنِ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ الضُّرَيْسِ وَابْنُ الْأَنْبَارِيِّ وَالطَّبَرَانِيُّ وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الْحِلْيَةِ عَنِ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ قَالَ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ أوّل سورة أنزلت على مُحَمَّدٍ ﷺ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْبَيْهَقِيُّ وَصَحَّحَهُ، عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: إِنَّ أَوَّلَ مَا نَزَلْ مِنَ الْقُرْآنِ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. وَيَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ أَوَّلُ مَا نَزَلَ: الْحَدِيثُ الطَّوِيلُ الثَّابِتُ فِي الْبُخَارِيِّ وَمُسْلِمٍ وَغَيْرِهِمَا مِنْ حَدِيثِ عَائِشَةَ، وَفِيهِ: «فَجَاءَهُ الْحَقُّ وَهُوَ فِي غَارِ حِرَاءَ، فَقَالَ لَهُ: اقْرَأْ» الْحَدِيثَ، وَفِي الْبَابِ أَحَادِيثُ وَآثَارٌ عَنْ جَمَاعَةٍ مِنَ الصَّحَابَةِ. وَقَدْ ذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّ هَذِهِ السُّورَةِ أَوَّلُ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ.
Ona Alak Suresi de denir; on dokuz ayettir, yirmi ayet olduğu da söylenmiştir. İhtilafsız Mekkîdir ve Kur’an’dan ilk inen suredir. İbn Merdûye çeşitli yollarla İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Kur’an’dan ilk inen kısım { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [ayetidir]. İbn Ebî Şeybe, İbnü’d-Dureys, İbnü’l-Enbârî, Taberânî, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdûye ve el-Hilye’de Ebû Nuaym, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen ilk suredir. İbn Cerîr, sahih olduğunu belirterek Hâkim, İbn Merdûye ve sahih olduğunu belirterek Beyhakî, Âişe’den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: Kur’an’dan ilk inen kısım: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [ayetidir]. Bu surenin ilk inen sure olduğuna, Buhârî, Müslim ve diğerlerinde Âişe’den sabit olan uzun hadis delalet etmektedir; orada şu ifade yer alır: «Hira mağarasında iken ona Hak geldi ve ona: ‘Oku!’ dedi...» Hadisin devamı vardır. Bu konuda sahâbeden bir topluluktan gelen pek çok hadis ve rivayet bulunmaktadır. Cumhur da bu surenin Kur’an’dan ilk inen sure olduğu görüşüne varmıştır.
19625. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
19626. Metin
[سورة العلق (٩٦) : الآيات ١ الى ١٩]
[Alak Suresi (96), 1 ila 19. Ayetler]
19627. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
19628. Metin
اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (١) خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ (٢) اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣) الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (٤)
{ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (١) خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ (٢) اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣) الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (٤) } “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan (alaktan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretendir.”
19629. Metin
عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (٥) كَلاَّ إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى (٦) أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى (٧) إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى (٨) أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى (٩)
{ عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (٥) كَلاَّ إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى (٦) أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى (٧) إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى (٨) أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى (٩) } “İnsana bilmediğini öğretti. Hayır! Gerçekten insan azar; kendini kendine yeterli (müstağni) gördüğü için. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir. Gördün mü engelleyeni,”
19630. Metin
عَبْداً إِذا صَلَّى (١٠) أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى (١١) أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى (١٢) أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٣) أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى (١٤)
{ عَبْداً إِذا صَلَّى (١٠) أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى (١١) أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى (١٢) أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٣) أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى (١٤) } “Bir kulu namaz kılarken? Gördün mü [bana haber ver], ya o doğru yol üzere ise yahut takvayı emrediyorsa? Gördün mü [bana haber ver], ya o yalanlamış ve yüz çevirmişse? Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmedi mi?”
19631. Metin
كَلاَّ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ (١٥) ناصِيَةٍ كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ (١٦) فَلْيَدْعُ نادِيَهُ (١٧) سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ (١٨) كَلاَّ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (١٩)
{ كَلاَّ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ (١٥) ناصِيَةٍ كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ (١٦) فَلْيَدْعُ نادِيَهُ (١٧) سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ (١٨) كَلاَّ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (١٩) } “Hayır! Eğer vazgeçmezse, andolsun onu perçeminden yakalayacağız; o yalancı, günahkâr perçeminden! O hemen kurultayını (meclisini) çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız. Hayır! Ona uyma; secde et ve yakınlaş!”
19632. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ: اقْرَأْ بِسُكُونِ الْهَمْزَةِ أَمْرًا مِنَ الْقِرَاءَةِ. وَقَرَأَ عَاصِمٌ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِفَتْحِ الرَّاءِ، وَكَأَنَّهُ قَلَبَ الْهَمْزَةَ أَلِفًا ثُمَّ حَذَفَهَا لِلْأَمْرِ، وَالْأَمْرُ بِالْقِرَاءَةِ يَقْتَضِي مَقْرُوءًا، فَالتَّقْدِيرُ: اقْرَأْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ، أَوْ مَا نَزَلَ عَلَيْكَ، أَوْ مَا أُمِرْتَ بِقِرَاءَتِهِ، وَقَوْلُهُ: بِاسْمِ رَبِّكَ مُتَعَلِّقٌ بمحذوف هو حال: أي: اقرأ متلبسا بَاسِمِ رَبِّكَ أَوْ مُبْتَدِئًا بَاسِمِ رَبِّكَ أَوْ مُفْتَتِحًا، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْبَاءُ زَائِدَةً، وَالتَّقْدِيرُ: اقْرَأِ اسْمَ رَبِّكَ، كَقَوْلِ الشَّاعِرِ «١» :
Cumhur, kıraatten bir emir olarak hemzenin sükûnuyla { اقْرَأْ } “Oku” şeklinde okumuştur. Âsım ise kendisinden gelen bir rivayette râ harfinin fethasıyla okumuştur; sanki hemzeyi elife çevirmiş, sonra da emir kipi sebebiyle onu hazfetmiştir. Okuma emri okunacak bir şeyi (makrû) gerektirir. Buna göre takdiri şöyledir: Sana vahyolunanı oku, yahut sana indirileni oku veya okuman emredileni oku. Allah Teâlâ’nın { بِاسْمِ رَبِّكَ } “Rabbinin adıyla” sözü, hâl olan mahzûf bir kelimeye mütealliktir; yani: Rabbinin ismine bürünerek oku yahut Rabbinin ismiyle başlayarak veya açılış yaparak [oku]. Ba harfinin zâit olması da caizdir; bu durumda takdiri şöyledir: Rabbinin ismini oku. Tıpkı şairin şu sözünde olduğu gibi «١»:
19633. Metin
سُودُ الْمَحَاجِرِ لا يقرأن بالسّور «٢»
...Göz çukurları siyah [olan kadınlar]1, sureleri okumazlar.2
19634. Metin
قَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ. وَقَالَ أَيْضًا: الِاسْمُ صِلَةٌ، أَيْ: اذْكُرْ رَبَّكَ. وَقِيلَ: الْبَاءُ بِمَعْنَى عَلَى، أَيِ: اقْرَأْ عَلَى اسْمِ رَبِّكَ، يُقَالُ: افْعَلْ كَذَا بِسْمِ اللَّهِ، وَعَلَى اسْمِ اللَّهِ، قَالَهُ الْأَخْفَشُ. وَقِيلَ: الْبَاءُ لِلِاسْتِعَانَةِ، أَيْ: مُسْتَعِينًا بَاسِمِ رَبِّكَ، وَوَصَفَ الرَّبَّ بِقَوْلِهِ: الَّذِي خَلَقَ لِتَذْكِيرِ النِّعْمَةِ لِأَنَّ الْخَلْقَ هُوَ أَعْظَمُ النِّعَمِ، وَعَلَيْهِ يَتَرَتَّبُ سَائِرُ النِّعَمِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: يَعْنِي الْخَلَائِقَ خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ يَعْنِي بَنِي آدَمَ، وَالْعَلَقَةُ: الدَّمُ الْجَامِدُ، وَإِذَا جَرَى فَهُوَ الْمَسْفُوحُ. وَقَالَ: «مِنْ عَلَقٍ» بِجَمْعِ عَلَقٍ لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالْإِنْسَانِ الْجِنْسُ، وَالْمَعْنَى: خَلَقَ جِنْسَ الْإِنْسَانِ مِنْ جِنْسِ الْعَلَقِ، وَإِذَا كَانَ الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ: «الَّذِي خَلَقَ» كُلَّ الْمَخْلُوقَاتِ، فَيَكُونُ تَخْصِيصُ الْإِنْسَانِ بِالذِّكْرِ تَشْرِيفًا لَهُ لِمَا فِيهِ مِنْ بَدِيعِ الْخَلْقِ وعجيب الصنع، وإذا كان المراد بالذي خَلَقَ الَّذِي خَلَقَ الْإِنْسَانَ فَيَكُونُ الثَّانِي تَفْسِيرًا لِلْأَوَّلِ. وَالنُّكْتَةُ مَا فِي الْإِبْهَامِ، ثُمَّ التَّفْسِيرُ مِنِ الْتِفَاتِ الذِّهْنِ وَتَطَلُّعِهِ إِلَى مَعْرِفَةِ مَا أبهم أوّلا ثم فسّر ثانيا. ثم كرر الأمر بالقراءة للتأكيد والتقرير فقال: اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ أَيِ: افْعَلْ مَا أُمِرْتَ بِهِ مِنَ الْقِرَاءَةِ، وَجُمْلَةُ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ مُسْتَأْنَفَةٌ لِإِزَاحَةِ مَا اعْتَذَرَ بِهِ ﷺ مِنْ قَوْلِهِ: «مَا أَنَا بِقَارِئٍ» ، يُرِيدُ أَنَّ الْقِرَاءَةَ شَأْنُ مَنْ يَكْتُبُ وَيَقْرَأُ وَهُوَ أميّ، فقيل له: اقرأ، وربك الَّذِي أَمَرَكَ بِالْقِرَاءَةِ هُوَ الْأَكْرَمُ.
Bunu Ebû Ubeyde söylemiştir. O ayrıca şöyle demiştir: İsim kelimesi sıladır (zaittir), yani: Rabbini zikret. Şöyle de denilmiştir: Ba harfi, alâ (üzerine) anlamındadır; yani: Rabbinin ismi üzerine oku. Nitekim “Bismillâh [ile] yap” ve “Alâ ismillâh (Allah’ın ismi üzerine) yap” denir; bunu Ahfeş söylemiştir. Ba harfinin istiâne (yardım dileme) için olduğu da söylenmiştir; yani: Rabbinin isminden yardım dileyerek. Rab Teâlâ’yı { الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan” sıfatıyla nitelemesi nimeti hatırlatmak içindir; zira yaratma nimetlerin en büyüğüdür ve diğer bütün nimetler buna bağlıdır. Kelbî şöyle demiştir: Bütün yaratılmışları kastetmektedir. { خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ } “İnsanı bir aşılanmış yumurtadan (alaktan) yarattı” yani Âdemoğlunu. Alaka (عَلَقَة): Donmuş kandır; aktığı zaman ise akıtılmış kandır (el-mesfûh). İnsan ile cins kastedildiği için çoğul kalıbıyla { مِنْ عَلَقٍ } demiştir. Anlam şudur: İnsan cinsini alak cinsinden yarattı. Şayet { الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan” ifadesiyle bütün mahlûkat kastedilmişse, insanın özellikle zikredilmesi, yaratılışındaki harikalık ve sanatındaki hayranlık vericilik sebebiyle ona bir şereflendirmedir. Eğer { الَّذِي خَلَقَ } ile insanı yaratan kastedilmişse, ikincisi birincisinin tefsiri olur. Buradaki nükte, önce müphem bırakıp ardından tefsir etmede zihnin ilk başta müphem bırakılan ve sonra tefsir edilen şeyi bilmeye yönelmesi ve ona iştiyak duymasıdır. Sonra tekit ve pekiştirme için okuma emrini tekrarlayarak şöyle buyurmuştur: { اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ } “Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” Yani: Okuma konusunda sana emredilen şeyi yap. { وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ } “Ve Rabbin en cömert olandır” cümlesi, sallallâhu aleyhi ve sellem’in «Ben okuma bilen biri değilim» sözüyle ileri sürdüğü mazereti gidermek için yeni bir cümledir (müste’nefe). [Peygamber] okumanın yazıp okuyan kimselerin işi olduğunu, kendisinin ise ümmî olduğunu kastetmiştir. Bunun üzerine ona şöyle denilmiştir: Oku, sana okumayı emreden Rabbin en cömert olandır.
19635. Metin
قَالَ الْكَلْبِيُّ: يَعْنِي الْحَلِيمَ عَنْ جَهْلِ الْعِبَادِ فَلَمْ يُعَجِّلْ بِعُقُوبَتِهِمْ، وَقِيلَ: إِنَّهُ أَمَرَهُ بِالْقِرَاءَةِ أَوَّلًا لِنَفْسِهِ، ثُمَّ أَمَرَهُ بِالْقِرَاءَةِ ثَانِيًا لِلتَّبْلِيغِ، فَلَا يَكُونُ مِنْ بَابِ التَّأْكِيدِ، وَالْأَوَّلُ أَوْلَى الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ أَيْ: عَلَّمَ الْإِنْسَانَ الْخَطَّ بِالْقَلَمِ، فَكَانَ بِوَاسِطَةِ ذَلِكَ يَقْدِرُ عَلَى أَنْ يَعْلَمَ كُلَّ مَكْتُوبٍ، قَالَ الزَّجَّاجُ: عَلَّمَ الْإِنْسَانَ الْكِتَابَةَ بِالْقَلَمِ.
Kelbî şöyle demiştir: Yani kulların cehaletine karşı hilim sahibidir de cezalarını aceleye getirmez. Şöyle de denilmiştir: Ona okumayı ilk önce kendisi için emretmiş, sonra ikinci kez tebliğ için emretmiştir; bu durumda tekit kabilinden olmaz. Ancak birinci görüş daha evladır. { الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ } “O, kalemle yazmayı öğretendir.” Yani insana kalemle yazı yazmayı öğretmiştir. İnsan bu vasıtayla yazılmış her şeyi bilebilir hâle gelmiştir. Zeccâc şöyle demiştir: İnsana kalemle yazı yazmayı öğretmiştir.
19636. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: الْقَلَمُ نِعْمَةٌ مِنَ اللَّهِ ﷿ عَظِيمَةٌ، لَوْلَا ذَلِكَ لَمْ يَقُمْ دِينٌ وَلَمْ يَصْلُحْ عَيْشٌ، فَدَلَّ عَلَى كَمَالِ كَرَمِهِ بِأَنَّهُ عَلَّمَ عِبَادَهُ مَا لَمْ يَعْلَمُوا وَنَقَلَهُمْ مِنْ ظُلْمَةِ الْجَهْلِ إِلَى نُورِ الْعِلْمِ، وَنَبَّهَ عَلَى فَضْلِ عِلْمِ الْكِتَابَةِ لِمَا فِيهِ مِنَ الْمَنَافِعِ الْعَظِيمَةِ الَّتِي لَا يُحِيطُ بِهَا إِلَّا هُوَ، وَمَا دُوِّنَتِ الْعُلُومُ وَلَا قُيِّدَتِ الْحِكَمُ وَلَا ضُبِطَتْ أَخْبَارُ الْأَوَّلِينَ وَمَقَالَاتُهُمْ وَلَا كُتُبُ اللَّهِ الْمُنَزَّلَةُ إِلَّا بِالْكِتَابَةِ، وَلَوْلَا هِيَ مَا اسْتَقَامَتْ أُمُورُ الدِّينِ وَلَا أُمُورُ الدُّنْيَا، وَسُمِّيَ قَلَمًا لِأَنَّهُ يُقَلَّمُ، أَيْ: يُقْطَعُ، عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ هَذِهِ الْجُمْلَةُ بَدَلُ اشْتِمَالٍ مِنَ الَّتِي قَبْلَهَا، أَيْ: عَلَّمَهُ بِالْقَلَمِ مِنَ الْأُمُورِ الْكُلِّيَّةِ وَالْجُزْئِيَّةِ مَا لَمْ يَعْلَمْ بِهِ مِنْهَا، قِيلَ: الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ هَنَا آدَمُ كَمَا في قوله: وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْماءَ كُلَّها «١» وَقِيلَ: الْإِنْسَانُ هُنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. وَالْأَوْلَى حَمْلُ الْإِنْسَانِ عَلَى الْعُمُومِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّ مَنْ عَلَّمَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ مِنْ هَذَا الْجِنْسِ بِوَاسِطَةِ الْقَلَمِ فَقَدْ عَلَّمَهُ مَا لَمْ يَعْلَمْ، وَقَوْلُهُ: كَلَّا رَدْعٌ وَزَجْرٌ لِمَنْ كَفَرَ نِعَمَ اللَّهِ عَلَيْهِ بِسَبَبِ طُغْيَانِهِ، وَإِنْ لَمْ يَتَقَدَّمْ لَهُ ذِكْرٌ، وَمَعْنَى إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى أَنَّهُ يُجَاوِزُ الْحَدَّ وَيَسْتَكْبِرُ عَلَى رَبِّهِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ هُنَا أَبُو جَهْلٍ، وَهُوَ الْمُرَادُ بِهَذَا وَمَا بَعْدَهُ إِلَى آخِرِ السُّورَةِ، وَأَنَّهُ تَأَخَّرَ نُزُولُ هَذَا وَمَا بَعْدَهُ عَنِ الْخَمْسِ الْآيَاتِ الْمَذْكُورَةِ فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ. وَقِيلَ «كَلَّا» هُنَا بِمَعْنَى حَقًّا، قَالَهُ الْجُرْجَانِيُّ، وَعَلَّلَ ذَلِكَ بِأَنَّهُ لَيْسَ قَبْلَهُ وَلَا بَعْدَهُ شَيْءٌ يَكُونُ كَلَّا رَدًّا لَهُ، وَقَوْلُهُ: أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى عِلَّةٌ لِيَطْغَى، أَيْ:
Katâde şöyle demiştir: Kalem, aziz ve celil olan Allah’tan büyük bir nimettir. O olmasaydı ne din ayakta durur ne de hayat düzene girerdi. Allah Teâlâ, kullarına bilmediklerini öğreterek ve onları cehaletin karanlığından ilmin aydınlığına çıkararak kereminin kemaline delalet etmiş; kendisinden başkasının kuşatamayacağı büyük faydaları barındırması sebebiyle yazı ilminin faziletine dikkat çekmiştir. İlimler ancak yazı ile tedvin edilmiş, hikmetler ancak onunla kayıt altına alınmış, öncekilerin haberleri ve sözleri ile Allah’ın indirdiği kitaplar ancak yazı ile zapt edilmiştir. O olmasaydı ne din ne de dünya işleri istikamet bulurdu. Kaleme, tıraş edildiği (yontulup kesildiği) için kalem adı verilmiştir. { عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ } “İnsana bilmediğini öğretti” cümlesi, kendisinden önceki cümleden bedel-i iştimaldir; yani: Kalem vasıtasıyla insana, bilmediği küllî ve cüz’î meseleleri öğretmiştir. Buradaki insan ile, { وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْماءَ كُلَّها } “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti” «١» ayetinde olduğu gibi Âdem’in kastedildiği söylenmiştir. Buradaki insanın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu da söylenmiştir. Ancak insanın umuma hamledilmesi daha evladır. Anlam şudur: Sübhânehu olan Allah, bu cinsten kime kalem vasıtasıyla bir şey öğretmişse, şüphesiz ona bilmediğini öğretmiştir. Allah Teâlâ’nın { كَلَّا } “Hayır!” sözü, daha önce bahsi geçmemiş olsa bile azgınlığı sebebiyle Allah’ın üzerindeki nimetlerine nankörlük eden kimseye karşı bir caydırma ve menetmedir. { إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى } “Gerçekten insan azar” ifadesinin anlamı; haddi aşar ve Rabbine karşı büyüklük taslar, demektir. Burada insan ile Ebû Cehil’in kastedildiği; bu ayette ve surenin sonuna kadar olan kısımda kastedilenin o olduğu, bu ve sonraki ayetlerin nüzulünün ise bu surenin başında zikredilen beş ayetten daha sonra gerçekleştiği söylenmiştir. Cürcânî, buradaki { كَلَّا } lafzının “gerçekten/şüphesiz” anlamında olduğunu söylemiş ve bunu kendisinden önce veya sonra [kellâ]’nın bir reddiye olacağı herhangi bir şeyin bulunmamasıyla gerekçelendirmiştir. Allah Teâlâ’nın { أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى } “Kendini ihtiyaçsız gördüğü için” sözü { لَيَطْغى } fiilinin illetidir (gerekçesidir), yani:
19637. Metin
لِيَطْغَى أَنْ رَأَى نَفْسَهُ مُسْتَغْنِيًا، أَوْ لِأَنْ رَأَى نَفْسَهُ مُسْتَغْنِيًا، وَالرُّؤْيَةُ هُنَا بِمَعْنَى الْعِلْمِ، وَلَوْ كَانَتِ البصرية لامتنع
kendini müstağni (ihtiyaçsız) gördüğü için veya kendini müstağni gördüğünden dolayı [azgınlaşır].1 Buradaki rü’yet (görme), ilim (bilme) anlamındadır; şayet basarî (gözle görme) olsaydı imkânsız olurdu
19638. Metin
الْجَمْعُ بَيْنَ الضَّمِيرَيْنِ فِي فِعْلِهَا لِشَيْءٍ وَاحِدٍ لِأَنَّ ذَلِكَ مِنْ خَوَاصِّ بَابِ عَلِمَ، وَنَحْوِهِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: لَمْ يَقُلْ رَأَى نَفْسَهُ، كَمَا قِيلَ: قَتَلَ نَفْسَهُ لِأَنَّ رَأَى مِنَ الْأَفْعَالِ الَّتِي تُرِيدُ اسْمًا وَخَبَرًا نَحْوَ الظَّنِّ وَالْحُسْبَانِ فَلَا يُقْتَصَرُ فِيهِ عَلَى مَفْعُولٍ وَاحِدٍ، وَالْعَرَبُ تَطْرَحُ النَّفْسَ مِنْ هَذَا الْجِنْسِ تَقُولُ: رَأَيْتُنِي وَحَسِبْتُنِي، وَمَتَى تَرَاكَ خَارِجًا، وَمَتَى تَظُنُّكَ خَارِجًا، قِيلَ: وَالْمُرَادُ هُنَا أَنَّهُ اسْتَغْنَى بِالْعَشِيرَةِ وَالْأَنْصَارِ وَالْأَمْوَالِ. قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «أَنْ رَآهُ» بِمَدِّ الْهَمْزَةِ. وَقَرَأَ قُنْبُلٌ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ بِقَصْرِهَا. قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ أَبُو جَهْلٍ إِذَا أَصَابَ مَالًا زَادَ فِي ثِيَابِهِ وَمَرْكَبِهِ وَطَعَامِهِ وَشَرَابِهِ فَذَلِكَ طُغْيَانُهُ، وَكَذَا قَالَ الْكَلْبِيُّ. ثُمَّ هَدَّدَ سُبْحَانَهُ وَخَوَّفَ، فَقَالَ: إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى
fiilinde tek bir şey için iki zamirin bir arada toplanması imkânsız olurdu; çünkü bu, 'alime (bildi) ve benzeri fiil bablarının özelliklerindendir. Ferrâ şöyle demiştir: { قَتَلَ نَفْسَهُ } (kendini öldürdü) denildiği gibi { رَأَى نَفْسَهُ } dememiştir; çünkü re’â (رَأَى), zan ve hisbân gibi bir isim ve bir haber isteyen fiillerdendir, dolayısıyla onda tek bir mef'ûl ile yetinilmez. Araplar bu tür fiillerde 'nefs' kelimesini atarlar; 'kendimi gördüm', 'kendimi zannettim', 'ne zaman kendini çıkıyor görürsün?', 'ne zaman kendini çıkıyor sanırsın?' derler. Buradaki muradın, aşiretiyle, yardımcılarıyla ve mallarıyla kendisini müstağni görmesi olduğu söylenmiştir. Cumhur { أَنْ رَآهُ } ibaresini hemzenin meddi ile okumuştur. Kunbul ise İbn Kesîr’den kasr ile okumuştur. Mukâtil şöyle demiştir: Ebû Cehil bir mala kavuştuğunda elbiselerini, biniti, yiyeceğini ve içeceğini artırırdı; işte onun taşkınlığı buydu. Kelbî de böyle söylemiştir. Sonra Allah Teâlâ tehdit edip korkutarak şöyle buyurdu: { إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى } “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”
19639. Metin
أَيِ: الْمَرْجِعَ، وَالرُّجْعَى وَالْمَرْجِعُ وَالرُّجُوعُ: مَصَادِرُ، يُقَالُ: رَجَعَ إِلَيْهِ مَرْجِعًا وَرُجُوعًا وَرُجْعَى، وَتَقَدَّمَ الْجَارُّ وَالْمَجْرُورُ لِلْقَصْرِ، أَيِ: الرُّجْعَى إِلَيْهِ سُبْحَانَهُ لَا إِلَى غَيْرِهِ أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى - عَبْداً إِذا صَلَّى قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: الَّذِي يَنْهَى أَبُو جَهْلٍ، وَالْمُرَادُ بِالْعَبْدِ مُحَمَّدٌ ﷺ، وَفِيهِ تَقْبِيحٌ لِصُنْعِهِ وَتَشْنِيعٌ لِفِعْلِهِ حَتَّى كَأَنَّهُ بِحَيْثُ يَرَاهُ كُلُّ مَنْ تَتَأَتَّى مِنْهُ الرُّؤْيَةُ أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى يَعْنِي الْعَبْدَ الْمَنْهِيَّ إِذَا صَلَّى، وَهُوَ مُحَمَّدٌ ﷺ أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى أَيْ: بِالْإِخْلَاصِ وَالتَّوْحِيدِ وَالْعَمَلِ الصَّالِحِ الَّذِي تُتَّقَى بِهِ النَّارُ أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى يَعْنِي أَبَا جَهْلٍ، كَذَّبَ بِمَا جَاءَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَتَوَلَّى عَنِ الْإِيمَانِ، وَقَوْلُهُ:
Yani merciidir (dönüş yeridir). er-Rüc‘â (الرُّجْعَى), el-merci‘ (الْمَرْجِعُ) ve er-rucû‘ (الرُّجُوعُ) mastardırlar; Arapçada: Ona bir dönüş ile döndü denilir. Car ve mecrur hasr (kasr) ifade etmek için öne geçmiştir; yani: Dönüş başkasına değil, sadece O Sübhânehe’yedir. { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى - عَبْداً إِذا صَلَّى } “Gördün mü engelleyeni, bir kulu namaz kılarken?” Müfessirler şöyle demiştir: Engelleyen kimse Ebû Cehil, kuldan maksat ise Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Bunda, görme imkânı olan herkesin onu görebileceği bir duruma gelmişçesine Ebû Cehil'in yaptığı işi çirkin gösterme ve fiilini kınama vardır. { أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى } “Gördün mü [bana haber ver], ya o doğru yol üzere ise” yani namaz kılması engellenen kul; o da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. { أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى } “Yahut takvayı emrediyorsa?” Yani ihlası, tevhidi ve kendisiyle cehennem ateşinden korunulan salih ameli emrediyorsa. { أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى } “Gördün mü [bana haber ver], ya o yalanlamış ve yüz çevirmişse?” Yani Ebû Cehil; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiğini yalanlamış ve imandan yüz çevirmişse. Allah Teâlâ’nın şu sözüne gelince:
19640. Metin
أَرَأَيْتَ فِي الثَّلَاثَةِ الْمَوَاضِعِ بِمَعْنَى: أَخْبِرْنِي لِأَنَّ الرُّؤْيَةَ لَمَّا كَانَتْ سَبَبًا لِلْإِخْبَارِ عَنِ الْمَرْئِيِّ أَجْرَى الِاسْتِفْهَامَ عَنْهَا مَجْرَى الِاسْتِفْهَامِ عَنْ مُتَعَلِّقِهَا، وَالْخِطَابُ لِكُلِّ مَنْ يَصْلُحُ لَهُ. وَقَدْ ذُكِرَ هُنَا أَرَأَيْتَ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ، وَصَرَّحَ بَعْدَ الثَّالِثَةِ مِنْهَا بِجُمْلَةٍ اسْتِفْهَامِيَّةٍ فَتَكُونُ فِي مَوْضِعِ الْمَفْعُولِ الثَّانِي لَهَا، وَمَفْعُولُهَا الْأَوَّلُ مَحْذُوفٌ، وَهُوَ ضَمِيرٌ يَعُودُ عَلَى الَّذِي يَنْهَى الْوَاقِعِ مَفْعُولًا أَوَّلَ لِأَرَأَيْتَ الْأُولَى، وَمَفْعُولُ أَرَأَيْتَ الْأُولَى الثَّانِي مَحْذُوفٌ، وَهُوَ جُمْلَةٌ اسْتِفْهَامِيَّةٌ كَالْجُمْلَةِ الْوَاقِعَةِ بَعْدَ أَرَأَيْتَ الثَّانِيَةِ، وَأَمَّا أَرَأَيْتَ الثَّانِيَةُ فَلَمْ يُذْكَرْ لَهَا مَفْعُولٌ لا أوّل ولا ثان، حُذِفَ الْأَوَّلُ لِدَلَالَةِ مَفْعُولِ أَرَأَيْتَ الثَّالِثَةِ عَلَيْهِ فقد حذف الثاني من الأولى، وَالْأَوَّلُ مِنَ الثَّالِثَةِ، وَالِاثْنَانِ مِنَ الثَّانِيَةِ، وَلَيْسَ طَلَبُ كُلِّ مَنْ رَأَيْتُ لِلْجُمْلَةِ الِاسْتِفْهَامِيَّةِ عَلَى سَبِيلِ التَّنَازُعِ لِأَنَّهُ يَسْتَدْعِي إِضْمَارًا، وَالْجُمَلُ لَا تضمر، إنما تضمر المفردات، وإنما ذلك مِنْ بَابِ الْحَذْفِ لِلدَّلَالَةِ، وَأَمَّا جَوَابُ الشَّرْطِ المذكورة مَعَ أَرَأَيْتَ فِي الْمَوْضِعَيْنِ الْآخَرَيْنِ. فَهُوَ مَحْذُوفٌ تَقْدِيرُهُ: إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى وَإِنَّمَا حُذِفَ لِدَلَالَةِ ذِكْرِهِ فِي جَوَابِ الشَّرْطِ الثَّانِي، وَمَعْنَى أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى أَيْ: يَطَّلِعُ عَلَى أَحْوَالِهِ، فَيُجَازِيهِ بِهَا، فَكَيْفَ اجْتَرَأَ عَلَى مَا اجْتَرَأَ عَلَيْهِ؟ وَالِاسْتِفْهَامُ لِلتَّقْرِيعِ وَالتَّوْبِيخِ، وَقِيلَ: أَرَأَيْتَ الْأُولَى مَفْعُولُهَا الْأَوَّلُ الْمَوْصُولُ، وَمَفْعُولُهَا الثَّانِي الشَّرْطِيَّةُ الْأُولَى بِجَوَابِهَا الْمَحْذُوفِ الْمَدْلُولِ عَلَيْهِ بالمذكور، وأ رأيت فِي الْمَوْضِعَيْنِ تَكْرِيرٌ لِلتَّأْكِيدِ، وَقِيلَ: كُلُّ وَاحِدَةٍ من أرأيت بدل من الأولى، وأَ لَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى الخبر. قوله:
Üç yerdeki { أَرَأَيْتَ } lafzı, “Bana haber ver” anlamındadır; çünkü rü’yet (görme), görülen şey hakkında haber vermenin sebebi olunca, onun hakkındaki istifham (soru), müteallakı (bağlantılı olduğu şey) hakkındaki istifham yerine geçirilmiştir. Hitap, buna muhatap olmaya elverişli olan herkesedir. Burada { أَرَأَيْتَ } üç defa zikredilmiştir ve üçüncüsünden sonra soru cümlesi açıkça getirilmiştir, böylece bu cümle onun ikinci mef'ûlü konumunda olur; birinci mef'ûlü ise mahzûftur ve o, birinci { أَرَأَيْتَ }’nin birinci mef'ûlü olan { الَّذِي يَنْهَى } ifadesine dönen bir zamirdir. Birinci { أَرَأَيْتَ }’nin ikinci mef'ûlü ise mahzûftur; o da ikinci { أَرَأَيْتَ }’den sonra gelen cümle gibi bir soru cümlesidir. İkinci { أَرَأَيْتَ }’ye gelince, onun için ne birinci ne de ikinci bir mef'ûl zikredilmiştir; birinci mef'ûl, üçüncü { أَرَأَيْتَ }’nin mef'ûlünün ona delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. Böylece birinciden ikinci [mef'ûl], üçüncüden birinci [mef'ûl], ikinciden ise her iki [mef'ûl] hazfedilmiştir. Görülen her bir şeyin soru cümlesini talep etmesi tenazu yoluyla değildir; çünkü bu, zamir getirmeyi (izmâr) gerektirir, cümleler ise zamirleşmez, ancak müfred kelimeler zamirleşir. Bu durum sadece karineye binaen hazif babındandır. Diğer iki yerdeki { أَرَأَيْتَ } ile birlikte zikredilen şartın cevabına gelince; o mahzûftur, takdiri şöyledir: “Şayet o hidayet üzere ise veya takvayı emretmişse, Allah’ın gördüğünü bilmedi mi?” İkinci şartın cevabında zikredilmesinin delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. { أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى } “Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmedi mi?” ayetinin anlamı şudur: Yani O’nun durumlarına muttali olduğunu ve bunlara göre onu cezalandıracağını bilmedi mi? O hâlde cüret ettiği şeye nasıl cüret edebildi? Soru azarlama ve kınama içindir. Şöyle de denilmiştir: Birinci { أَرَأَيْتَ }’nin birinci mef'ûlü ism-i mevsûldür; ikinci mef'ûlü ise zikredilenin delalet ettiği mahzûf cevabıyla birlikte birinci şart cümlesidir. İki yerdeki { أَرَأَيْتَ } ise tekit için tekrardır. Bir diğer görüşe göre: { أَرَأَيْتَ } lafızlarının her biri birinciden bedeldir, { أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى } ise haberdir. Allah Teâlâ’nın şu sözüne gelince:
19641. Metin
كَلَّا رَدْعٌ لِلنَّاهِي، وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ: لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ هِيَ الْمُوَطِّئَةُ لِلْقَسَمِ، أَيْ، وَاللَّهِ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ عَمَّا هُوَ عَلَيْهِ وَلَمْ يَنْزَجِرْ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ السَّفْعُ: الْجَذْبُ الشَّدِيدُ، وَالْمَعْنَى: لَنَأْخُذَنَّ بِنَاصِيَتِهِ وَلَنَجُرَّنَّهُ إِلَى النَّارِ، وَهَذَا كَقَوْلِهِ: فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ «١» ويقال: سفعت الشيء إذا قبضته وجذبته،
{ كَلَّا } “Hayır!” [ifadesi], engelleyen kişiyi bir menetme ve caydırmadır (red‘dir). { لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ } “Andolsun eğer vazgeçmezse” buyruğundaki lâm, kaseme hazırlık bildiren (muvattıa) lâmdır. Yani: “Vallâhi eğer üzerinde bulunduğu durumdan vazgeçmez ve geri durmazsa { لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ } “onu mutlaka perçeminden yakalarız”.” es-Sef‘ (السَّفْعُ), şiddetle çekmektir. Anlamı ise: “Onu kesinlikle perçeminden yakalar ve mutlaka ateşe sürükleriz” demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğu gibidir: { فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ } “Perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar”1. Arapçada: Bir şeyi tutup çektiğin zaman “سَفَعْتُ الشَّيْءَ” (Şeyi yakalayıp çektim) denilir;
19642. Metin
وَيُقَالُ: سَفَعَ بِنَاصِيَةِ فَرَسِهِ. قَالَ الرَّاغِبُ: السَّفْعُ: الْأَخْذُ بِسَفْعَةِ الْفَرَسِ، أَيْ: بِسَوَادِ نَاصِيَتِهِ، وَبِاعْتِبَارِ السَّوَادِ قِيلَ: بِهِ سَفْعَةُ غَضَبٍ اعْتِبَارًا بِمَا يَعْلُو مِنَ اللَّوْنِ الدُّخَّانِيِّ وَجْهَ مَنِ اشْتَدَّ بِهِ الْغَضَبُ، وَقِيلَ لِلصَّقْرِ:
Arapçada: سَفَعَ بِنَاصِيَةِ فَرَسِهِ (Atının perçeminden tuttu) denir. Râgıb şöyle demiştir: es-Sef‘: Atın sef‘asından, yani perçeminin siyahlığından tutmaktır. Siyahlık dikkate alınarak, öfkesi şiddetlenen kimsenin yüzünü kaplayan duman rengi dikkate alınarak “Onda bir öfke karalığı (sef‘atü gadab) var” denilmiştir. Doğan kuşuna da,
19643. Metin
أَسْفَعُ لِمَا فِيهِ مِنْ لَمَعِ السَّوَادِ، وَامْرَأَةٌ سَفْعَاءُ اللَّوْنِ. انْتَهَى، وَقِيلَ: هُوَ مَأْخُوذٌ مِنْ سَفْعِ النَّارِ وَالشَّمْسِ إِذَا غَيَّرَتْ وَجْهَهُ إِلَى سَوَادٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «١» :
üzerinde siyah parıltılar bulunduğu için “esfe‘” (أَسْفَعُ), rengi koyu kadına da “sef‘âü’l-levn” (امْرَأَةٌ سَفْعَاءُ اللَّوْنِ) denmiştir. [Râgıb’ın sözü] bitti. [Kelimenin], yüzü siyaha çevirdiğinde ateşin ve güneşin çarpmasından (sef‘) alındığı da söylenmiştir. Şairin şu sözü bu kabildendir «١»:
19644. Metin
أَثَافِيَّ سُفْعًا فِي مُعَرَّسِ مِرْجَلٍ «٢» .
Kazanın konduğu yerde kapkara saçayakları «٢».
19645. Metin
وَقَوْلُهُ: ناصِيَةٍ بَدَلٌ مِنَ النَّاصِيَةِ، وَإِنَّمَا أَبْدَلَ النَّكِرَةَ مِنَ الْمَعْرِفَةِ لِوَصْفِهَا بِقَوْلِهِ: كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ وَهَذَا عَلَى مَذْهَبِ الْكُوفِيِّينَ فَإِنَّهُمْ لَا يُجِيزُونَ إِبْدَالَ النَّكِرَةِ مِنَ الْمَعْرِفَةِ إِلَّا بِشَرْطِ وَصْفِهَا. وَأَمَّا عَلَى مَذْهَبِ الْبَصْرِيِّينَ، فَيَجُوزُ إِبْدَالُ النَّكِرَةِ مِنَ الْمَعْرِفَةِ بِلَا شَرْطٍ، وَأَنْشَدُوا:
Allah Teâlâ’nın { ناصِيَةٍ } “Bir perçem” sözü, en-nâsıye (النَّاصِيَةِ) kelimesinden bedeldir. Nekre bir kelimeyi marife bir kelimeden bedel yapması, onu { كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ } “Yalancı, günahkâr” sıfatıyla nitelemesinden dolayıdır. Bu, Kûfelilerin mezhebine göredir; zira onlar, sıfatlanması şartı dışında nekrenin marifeden bedel olmasını caiz görmezler. Basralıların mezhebine göre ise nekrenin marifeden şartsız olarak bedel yapılması caizdir; nitekim şu beyti okumuşlardır:
19646. Metin
فَلَا وَأَبِيكَ خَيْرٌ مِنْكَ إِنِّي ... لَيُؤْذِينِي التَّحَمْحُمُ وَالصَّهِيلُ
Hayır, babana andolsun senden daha hayırlısı yoktur, doğrusu ben... atın alçaktan kişnemesi ve şahlanıp kişnemesi bana eziyet verir.
19647. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ بِجَرِّ «نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ» وَالْوَجْهُ مَا ذَكَرْنَا. وَقَرَأَ الْكِسَائِيُّ فِي رِوَايَةٍ عَنْهُ بِرَفْعِهَا عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ، أَيْ: هِيَ نَاصِيَةٌ، وَقَرَأَ أَبُو حَيْوَةَ وَابْنُ أَبِي عَبْلَةَ وَزَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ بِنَصْبِهَا عَلَى الذَّمِّ. قَالَ مُقَاتِلٌ: أَخْبَرَ عَنْهُ بِأَنَّهُ فَاجِرٌ خَاطِئٌ، فَقَالَ: «نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ» ، وتأويلها: صَاحِبُهَا كَاذِبٌ خَاطِئٌ فَلْيَدْعُ نادِيَهُ أَيْ: أَهْلَ نَادِيهِ، وَالنَّادِي: الْمَجْلِسُ الَّذِي يَجْلِسُ فِيهِ الْقَوْمُ وَيَجْتَمِعُونَ فِيهِ مِنَ الْأَهْلِ وَالْعَشِيرَةِ وَالْمَعْنَى:
Cumhur { نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ } ibaresini cer (kesre) ile okumuştur; bunun izahı az önce zikrettiğimiz gibidir. Kisâî ise kendisinden gelen bir rivayette, mahzûf bir mübtedanın takdiriyle ref‘ (ötre) ile okumuştur; yani: O bir perçemdir. Ebû Hayve, İbn Ebî Able ve Zeyd b. Ali ise zem (kınama) üzere nasb (fetha) ile okumuşlardır. Mukâtil şöyle demiştir: Onun fâcir ve günahkâr olduğunu haber vermiş ve { نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ } demiştir; tefsiri şudur: Onun sahibi yalancı ve günahkârdır. { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ } “O hemen kurultayını (meclisini) çağırsın.” Yani meclisinin ehlini çağırsın. en-Nâdî (النَّادِي): Kavmin içinde oturduğu, eş dost ve aşiretin bir araya geldiği meclistir. Anlam şudur:
19648. Metin
لِيَدْعُ عَشِيرَتَهُ وَأَهْلَهُ لِيُعِينُوهُ وَيَنْصُرُوهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ «٣» :
Kendisine yardım etsinler ve arka çıksınlar diye aşiretini ve ehlini çağırsın. Şairin şu sözü bu kabildendir «٣»:
19649. Metin
وَاسْتَبَّ بَعْدَكَ يَا كُلَيْبُ الْمَجْلِسُ «٤»
Senden sonra ey Küleyb, meclis birbirine sövüp durdu «٤»
19650. Metin
أَيْ: أَهْلُهُ. قِيلَ: إِنَّ أَبَا جَهْلٍ قَالَ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ: أَتُهَدِّدُنِي وَأَنَا أَكْثَرُ الْوَادِي نَادِيًا؟ فَنَزَلَتْ: فَلْيَدْعُ نادِيَهُ- سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ أَيِ: الْمَلَائِكَةَ الْغِلَاظَ الشِّدَادَ، كَذَا قَالَ الزَّجَّاجُ. قال الكسائي والأخفش وعيسى ابن عُمَرَ: وَاحِدُهُمْ زَابِنٌ، وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: زِبْنِيَةٌ، وَقِيلَ: زَبَانِيٌّ، وَقِيلَ: هُوَ اسْمٌ لِلْجَمْعِ لَا وَاحِدَ لَهُ مِنْ لَفْظِهِ كَعَبَادِيدَ وَأَبَابِيلَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُمُ الشُّرَطُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، وَأَصْلُ الزَّبْنِ الدَّفْعُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Yani meclis ehli. Ebû Cehil’in Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Bu vadide meclisi en kalabalık olan ben iken beni mi tehdit ediyorsun?” dediği, bunun üzerine şu ayetin indiği söylenmiştir: { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ - سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } “O hemen kurultayını (meclisini) çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız.” Yani iri yapılı, çetin melekleri [çağıracağız]; Zeccâc böyle demiştir. Kisâî, Ahfeş ve Îsâ b. Ömer: Onların tekili zâbindir (زَابِن), demişlerdir. Ebû Ubeyde: Zibniyedir (زِبْنِيَة), demiştir. Zebâniy (زَبَانِيٌّ) olduğu da söylenmiştir. Ebâbîl ve ebâdîd kelimeleri gibi kendi lafzından tekili olmayan bir cem-i isim (topluluk ismi) olduğu da söylenmiştir. Katâde şöyle demiştir: Onlar Arap kelamında polis ve bekçilerdir. Zebn (الزَّبْنُ) kelimesinin aslı itip kakmak, defetmektir. Şairin şu sözü bu kabildendir:
19651. Metin
وَمُسْتَعْجِبٌ مِمَّا يَرَى مِنْ أَنَّاتِنَا ... وَلَوْ زَبَنَتْهُ الْحَرْبُ لَمْ يَتَرَمْرَمِ
Bizim ağırbaşlılığımızı görüp hayrete düşen nice kimse vardır ki, eğer savaş onu itip kaksa tek bir kelime bile edemezdi.
19652. Metin
وَالْعَرَبُ تُطْلِقُ هَذَا الِاسْمَ عَلَى مَنِ اشْتَدَّ بَطْشُهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Araplar bu ismi yakalayışı ve darbesi şiddetli olan kimseler için de kullanırlar. Şairin şu sözü bu kabildendir:
19653. Metin
مَطَاعِيمُ فِي الْقُصْوَى مُطَاعِينَ فِي الْوَغَى ... زَبَانِيَةٌ غُلَّبٌ «٥» عِظَامٌ حُلُومُهَا
Kıtlıkta bolca yedirenler, savaşta mızrak saplayanlar... / Hep galip gelen zebânîler (çetin adamlar) «٥», akılları büyük kimselerdir.
19654. Metin
قَرَأَ الْجُمْهُورُ: «سَنَدْعُ» بِالنُّونِ، وَلَمْ تُرْسَمِ الْوَاوُ كَمَا فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ «٦» وقرأ ابن أبي
Cumhur [bu kelimeyi] nûn ile «سَنَدْعُ» şeklinde okumuştur. Tıpkı { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ } “O çağırıcının çağıracağı gün” 6 kavlinde olduğu gibi [burada da] vâv harfi yazılmamıştır. İbn Ebî
19655. Metin
عَبْلَةَ: «سَيُدْعَى» عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ وَرَفْعِ الزَّبَانِيَةِ عَلَى النِّيَابَةِ. ثُمَّ كَرَّرَ الرَّدْعَ وَالزَّجْرَ فَقَالَ: كَلَّا لَا تُطِعْهُ أَيْ: لَا تُطِعْهُ فِيمَا دَعَاكَ إِلَيْهِ مِنْ تَرْكِ الصَّلَاةِ وَاسْجُدْ أَيْ: صَلِّ لِلَّهِ غَيْرَ مُكْتَرِثٍ بِهِ، وَلَا مُبَالٍ بِنَهْيِهِ وَاقْتَرِبْ أَيْ: تَقَرَّبْ إِلَيْهِ سُبْحَانَهُ بِالطَّاعَةِ وَالْعِبَادَةِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: إِذَا سَجَدْتَ اقْتَرِبْ مِنَ اللَّهِ بِالدُّعَاءِ. وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: وَاسْجُدْ أَنْتَ يَا مُحَمَّدُ، وَاقْتَرِبْ أَنْتَ يَا أَبَا جهل من النار، والأوّل أَوْلَى.
Able ise meçhul fiil kalıbıyla «سَيُدْعَى» şeklinde ve 'ez-Zebâniye' kelimesini nâib-i fâil olarak ref‘ ile okumuştur. Sonra azarlama ve menetmeyi tekrarlayarak şöyle buyurmuştur: { كَلَّا لَا تُطِعْهُ } “Hayır! Ona uyma” yani seni namazı terk etmeye çağırdığı şeyde ona uyma. { وَاسْجُدْ } “Ve secde et” yani ona aldırmadan ve onun engellemesine kulak asmadan Allah için namaz kıl. { وَاقْتَرِبْ } “Ve yakınlaş!” yani itaat ve ibadet ile O Sübhânehe’ye yakınlaş. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; secde ettiğin zaman dua ile Allah’a yaklaş, demektir. Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: Sen secde et ey Muhammed; sen de ateşe yaklaş ey Ebû Cehil! Ancak birinci görüş daha evladır.
19656. Metin
وَالسُّجُودُ هَذَا الظَّاهِرُ أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ الصَّلَاةُ، وَقِيلَ: سُجُودُ التِّلَاوَةِ، وَيَدُلُّ عَلَى هَذَا مَا ثَبَتَ عَنْهُ ﷺ مِنَ السُّجُودِ عِنْدَ تِلَاوَةِ هَذِهِ الْآيَةِ، كَمَا سَيَأْتِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ.
Buradaki secdeden zâhir olan maksat namazdır. Tilavet secdesi olduğu da söylenmiştir; nitekim Allah’ın izniyle geleceği üzere sallallâhu aleyhi ve sellem’den bu ayetin tilaveti esnasında secde ettiğine dair sabit olan rivayet buna delalet etmektedir.
19657. Metin
وَقَدْ أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَابْنُ جَرِيرٍ، وَأَبُو نُعَيْمٍ فِي الدَّلَائِلِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شَدَّادٍ قَالَ: «أَتَى جِبْرِيلُ مُحَمَّدًا ﷺ فقال: يا محمد اقرأ، فقال: وما أَقْرَأُ؟ فَضَمَّهُ ثُمَّ قَالَ: يَا مُحَمَّدُ اقْرَأْ، قَالَ: وَمَا أَقْرَأُ؟ قَالَ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ حَتَّى بَلَغَ مَا لَمْ يَعْلَمْ» . وَفِي الصَّحِيحَيْنِ وَغَيْرِهِمَا مِنْ حَدِيثِ عَائِشَةَ: «فَجَاءَهُ الْمَلَكُ، فَقَالَ: اقْرَأْ، فَقَالَ: قُلْتُ: مَا أَنَا بِقَارِئٍ، قَالَ: فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدُ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ: اقْرَأْ، فَقُلْتُ: مَا أَنَا بِقَارِئٍ، فَغَطَّنِي الثَّانِيَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدُ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ: اقْرَأْ، فَقُلْتُ:
İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve ed-Delâil’de Ebû Nuaym, Abdullah b. Şeddâd’dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: «Cibrîl, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve: ‘Ey Muhammed, oku!’ dedi. O da: ‘Ne okuyayım?’ dedi. Cibrîl onu sıktı, sonra: ‘Ey Muhammed, oku!’ dedi. O: ‘Ne okuyayım?’ dedi. Cibrîl: ‘{ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } Yaratan Rabbinin adıyla oku!’ dedi ve { مَا لَمْ يَعْلَمْ } [ayetine] kadar ulaştı.» Sahîhayn ve diğerlerinde Âişe’den gelen hadiste şöyle yer almaktadır: «Melek ona geldi ve: ‘Oku!’ dedi. [Peygamber] buyurdu ki: ‘Ben okuma bilen biri değilim’ dedim. [Peygamber] dedi ki: ‘Beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: Oku! dedi. Ben de: Ben okuma bilen biri değilim, dedim. Beni ikinci kez takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: Oku! dedi. Ben de:
19658. Metin
مَا أَنَا بِقَارِئٍ، فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّالِثَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدُ فَقَالَ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ- خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ- اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ- الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ» الْآيَةَ. وَأَخْرَجَ عَبْدُ الرَّزَّاقِ وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ وَالْبُخَارِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَأَبُو نُعَيْمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ أَبُو جَهْلٍ: لَئِنْ رَأَيْتُ مُحَمَّدًا يُصَلِّي عِنْدَ الْكَعْبَةِ لَأَطَأَنَّ عُنُقَهُ، فَبَلَغَ النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ: «لَوْ فَعَلَ لَأَخَذَتْهُ الْمَلَائِكَةُ عِيَانًا» . وَأَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَأَحْمَدُ، وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَالطَّبَرَانِيُّ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَأَبُو نُعَيْمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْهُ قَالَ:
Ben okuma bilen biri değilim, dedim. Beni üçüncü kez takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ - خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ - اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ - الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ } ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan (alaktan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretendir.’ ayetini okudu.» Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî, İbn Abbâs’tan rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: Ebû Cehil: “Eğer Muhammed’i Kâbe’nin yanında namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım” dedi. Bu söz Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ulaşınca: «Eğer bunu yapsaydı, melekler onu göz göre göre yakalayıverirdi» buyurdu. İbn Ebî Şeybe, Ahmed, sahih olduğunu belirterek Tirmizî, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, Taberânî, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî ondan şöyle rivayet etmişlerdir:
19659. Metin
«كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يُصَلِّي، فَجَاءَ أَبُو جَهْلٍ فَقَالَ: أَلَمْ أَنْهَكَ عَنْ هَذَا؟ إِنَّكَ لَتَعْلَمُ أَنَّ مَا بِهَا رَجُلٌ أَكْثَرُ نَادِيًا مِنِّي، فَأَنْزَلَ اللَّهُ: فَلْيَدْعُ نادِيَهُ- سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ فَجَاءَ النَّبِيُّ ﷺ يُصَلِّي، فَقِيلَ: مَا يَمْنَعُكَ؟ فَقَالَ: قَدِ اسْوَدَّ مَا بَيْنِي وَبَيْنَهُ» . قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَاللَّهِ لَوْ تَحَرَّكَ لَأَخَذَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَالنَّاسُ يَنْظُرُونَ إِلَيْهِ. وَأَخْرَجَ أَحْمَدُ وَمُسْلِمٌ وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ جَرِيرٍ وَابْنُ الْمُنْذِرِ وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ وَأَبُو نُعَيْمٍ وَالْبَيْهَقِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ أَبُو جَهْلٍ: هَلْ يُعَفِّرُ مُحَمَّدٌ وَجْهَهُ بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ؟ قَالُوا نَعَمْ، قَالَ: وَاللَّاتِ وَالْعُزَّى لَئِنْ رَأَيْتُهُ يُصَلِّي كَذَلِكَ لَأَطَأَنَّ عَلَى رَقَبَتِهِ وَلَأُعَفِّرَنَّ وَجْهَهُ فِي التُّرَابِ، فَأَتَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَهُوَ يُصَلِّي ليطأ عَلَى رَقَبَتِهِ، قَالَ: فَمَا فَجَئَهُمْ مِنْهُ إِلَّا وهو ينكص على عقبيه ويتّقي بيديه، فَقِيلَ لَهُ: مَا لَكَ؟ فَقَالَ: إِنَّ بَيْنِي وَبَيْنَهُ خَنْدَقًا مِنْ نَارٍ وَهَوْلًا وَأَجْنِحَةً، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «لَوْ دَنَا مِنِّي لَاخْتَطَفَتْهُ الْمَلَائِكَةُ عُضْوًا عُضْوًا» قَالَ: وَأَنْزَلَ اللَّهُ: كَلَّا إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى - أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى إِلَى آخِرِ السُّورَةِ، يَعْنِي أَبَا جَهْلٍ فَلْيَدْعُ نادِيَهُ يَعْنِي قَوْمَهُ: سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ. وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى - عَبْداً إِذا صَلَّى قَالَ:
«Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılıyordu. Ebû Cehil gelip: ‘Seni bundan men etmemiş miydim? Çok iyi bilirsin ki bu beldede meclisi/taraftarı benden daha kalabalık hiçbir adam yoktur!’ dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ - سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } “O hemen kurultayını (meclisini) çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız.” ayetlerini indirdi. Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılmaya geldi; [Ebû Cehil’e]: ‘Seni engelleyen nedir?’ denildi. O da: ‘Benimle onun arası karardı/kapkara kesildi’ dedi.» İbn Abbâs dedi ki: “Allah’a yemin olsun ki eğer kımıldasaydı, insanlar ona bakıp dururken melekler onu yakalayıverirdi.” Ahmed, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Ebû Hüreyre’den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: Ebû Cehil: “Muhammed aranızda yüzünü toprağa sürüyor mu?” dedi. Onlar: “Evet” dediler. Ebû Cehil: “Lât ve Uzzâ’ya andolsun ki eğer onu öyle namaz kılarken görürsem, mutlaka boynuna basacağım ve yüzünü toprağa sürteceğim!” dedi. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılarken boynuna basmak için yanına geldi. [Ebû Hüreyre] dedi ki: İnsanlar birdenbire onun ökçeleri üzerinde geri geri kaçtığını ve elleriyle korunduğunu gördüler. Ona: “Sana ne oldu?” denildi. O da: “Gerçekten benimle onun arasında ateşten bir hendek, büyük bir korku ve kanatlar var!” dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu uzuv uzuv kapıp parçalardı» buyurdu. [Ebû Hüreyre] dedi ki: Allah Teâlâ Ebû Cehil’i kastederek surenin sonuna kadar: { كَلَّا إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى - أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى } “Hayır! Gerçekten insan azar; kendini kendine yeterli (müstağni) gördüğü için...” ayetlerini indirdi; { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ } yani kavmini çağırsın; { سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } yani melekleri [çağıracağız]. İbn Merdûye, { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى - عَبْداً إِذا صَلَّى } “Gördün mü engelleyeni, bir kulu namaz kılarken?” ayeti hakkında İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir:
19660. Metin
أَبُو جَهْلِ بْنُ هِشَامٍ حِينَ رَمَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِالسَّلَى عَلَى ظَهْرِهِ وَهُوَ سَاجِدٌ لِلَّهِ ﷿. وَأَخْرَجَ ابْنُ الْمُنْذِرِ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: لَنَسْفَعاً قَالَ: لَنَأْخُذَنْ. وَأَخْرَجَ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْهُ أَيْضًا فَلْيَدْعُ نادِيَهُ قَالَ: نَاصِرَهُ، وَقَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَسْجُدُ فِي إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ وَفِي اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ.
[Bu kimse] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Azîz ve Celîl olan Allah için secdede iken sırtına deve işkembesini atan Ebû Cehil b. Hişâm’dır. İbnü’l-Münzir, { لَنَسْفَعاً } ayeti hakkında ondan: “Mutlaka yakalayacağız” dediğini rivayet etmiştir. İbn Cerîr de { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ } ayeti hakkında yine ondan: “Yardımcısını [çağırsın]” dediğini rivayet etmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in { إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ } “Gök yarıldığı zaman” ve { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” surelerinde secde ettiğini daha önce zikretmiştik.