Ankebût

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12308. Metin

سورة العنكبوت ١ ٣

Ankebût Suresi 1-3

12309. Metin

مكية وهي تسع وستون آية {بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم}

Mekkîdir ve altmış dokuz ayettir. {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”

12310. Metin

{الم} الكلامُ فيه كالذي مرَّ مراراً في نظائرِه من الفواتحِ الكريمةِ خلا أنَّ ما بعده لا يحتملُ أنُ يتعلَّق به تعلُّقاً إعرابياً

{الم} “Elif, Lâm, Mîm.” Buradaki söz, bu türden kerim sure başlangıçlarının benzerlerinde defalarca geçen açıklamalar gibidir; şu kadar var ki bundan sonrasının ona irap bakımından bağlanma ihtimali yoktur.

12311. Metin

{أَحَسِبَ الناس} الحسبانُ ونظائره لا يتعلَّق بمعاني المُفرداتِ بل بمضامينِ الجملِ المفيدةِ لثبوت شيء لشيء او انتفاء شيءٍ بحيثُ يتحصّلُ منها مفعولاه إمَّا بالفعلِ كما في عامَّة المواقع وإما بنوع تصرُّفٍ فيها كما في الجُملِ المصدَّرةِ بأن والواقعة صلةً للموصولِ الاسميِّ أو الحرفيِّ فإنَّ كلاًّ منها صالحةٌ لأنْ يُسبكَ منها مفعولاه لأنَّ قولَه تعالى {أحِسب الناسُ أَن يُتْرَكُواْ أن يقولوا آمنا وَهُمْ لَا يُفْتَنُون} في قوَّةِ أنْ يقالَ أحسبُوا أنفسَهم متروكين بلا فتنةٍ بمجرَّدِ أنْ يقولوا آمنَّا أوان يقالَ أحسبوا تركَهم غيرَ مفتونينَ بقولِهم آمنَّا حاصلاً متحقِّقاً والمَعْنى إنكارُ الحُسبانِ المذكور واستبعادُه وتحقيقُ أنَّه تعالى يمتحنُهم بمشاقِّ التَّكاليفِ كالمهاجرةِ والمجاهدة ورفضِ ما تشتهيةِ النَّفسُ ووظائفِ الطَّاعاتِ وفنونِ المصائبِ في الأنفسِ والأموالِ ليتميَّز المخلصُ من المنافقِ والرَّاسخُ في الدِّينِ من المتزلزلِ فيه ويجازيَهم بحسبِ مراتبِ أعمالِهم فإنَّ مجرَّدَ الإيمانِ وإنْ كانَ عن خُلوصٍ لا يقتضِي غيرَ الخلاصِ من الخُلودِ في النَّارِ رُوي أنَّها نزلتْ في ناسٍ من الصَّحابةِ رضوانُ الله تعالى عليهم أجمعينَ جزعُوا من أذيَّةِ المشركينَ وقيل في عمَّارٍ قد عُذِّب في الله وقيل في مهجعٍ مَولى عمرَ بنِ الخطَّابِ ﵄ رماهُ عامرُ بنُ الحضرميِّ بسهم يومَ بدرٍ فقتلَه فجزع عليه ابواه وامرأتُه وهو أولُ منِ استُشهد يومئذٍ من المسلمينَ فقال رسول الله ﷺ سيِّدُ الشُّهداءِ مهجعٌ وهو أولُ من يُدعى إلى بابِ الجنَّةِ من هذه الأمَّةِ

{أَحَسِبَ النَّاسُ} “İnsanlar sandılar mı?” Zan (husbân) ve benzeri fiiller, tekil kelimelerin anlamlarına değil, bir şeyin bir şey için sabit olduğunu veya nefyedildiğini ifade eden cümlelerin içeriklerine bağlanır; öyle ki ondan iki mefulü ya -çoğu yerde olduğu gibi- bizzat fiilen ya da -enne/en (أنَّ/أنْ) ile başlayan ve isim veya harf mevsulünün sılası olan cümlelerde olduğu gibi- bir tür tasarrufla elde edilir. Çünkü bunların her biri kendisinden iki mefulün dökülüp çıkarılmasına elverişlidir. Nitekim Yüce Allah'ın {أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ} “İnsanlar, ‘İman ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” buyruğu, ‘Sırf iman ettik dediler diye kendilerini fitnesiz/sınanmadan bırakılmış mı sandılar?’ veya ‘İman ettik sözleriyle sınanmaksızın terk edilmelerinin gerçekleşmiş ve kesinleşmiş olduğunu mu sandılar?’ denmesi mesabesindedir. Mana; söz konusu zannın inkârı, uzak görülmesi ve Yüce Allah'ın, ihlaslı olan ile münafığı, dinde sebat eden ile onda bocalayanı ayırt etmek ve amellerinin derecelerine göre onları mükâfatlandırmak için hicret, cihat, nefsin arzuladığı şeyleri terk etmek, taat vazifeleri ile canlara ve mallara gelen çeşitli musibetler gibi zorlu mükellefiyetlerle onları imtihan edeceğinin kesin olarak bildirilmesidir. Zira kuru bir iman -ihlasla bile olsa- cehennemde ebedî kalmaktan kurtulmaktan başkasını gerektirmez. Rivayet edildiğine göre bu ayet, müşriklerin eziyetlerinden dolayı sızlanan sahabeden -radıyallâhu teâlâ anhüm ecmaîn- bir grup hakkında inmiştir. Bir rivayette Allah yolunda işkence gören Ammâr hakkında indiği, bir rivayette de Ömer b. el-Hattâb'ın -radıyallâhu anh- azatlısı Mihca‘ hakkında indiği söylenmiştir. Bedir günü Âmir b. el-Hadramî ona bir ok atarak onu öldürmüştü; bunun üzerine anne-babası ve hanımı feryat edip sızlandılar. O, o gün Müslümanlardan ilk şehit olan kişiydi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Şehitlerin efendisi Mihca‘dır ve bu ümmetten cennet kapısına ilk çağrılacak olan odur” buyurmuştur.

12312. Metin

{وَلَقَدْ فَتَنَّا الذين مِن قَبْلِهِمْ} متَّصلٌ بقوله تعالى أحسِب أو بقولِه تعالى لا يُفتنون والمعنى أنَّ ذلك سنَّة قديمةٌ مبنية على الحكمِ البالغةِ جاريةٌ فيما بين الأممِ كلَّها فلا ينبغي أنْ يُتوقَّع خلافُها والمعنى أنّ الأممَ الماضيةَ قد أصابَهم من ضروبِ الفتنِ والمحنِ ما هو أشدُّ ممَّا أصاب هؤلاءِ فصبروا كما يُعرِبُ عنه قولُه تعالى وَكَأَيّن مّن نَّبِىّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُواْ لِمَا أَصَابَهُمْ فِى سَبِيلِ الله وَمَا ضَعُفُواْ وَمَا استكانوا الآياتِ وعن النبيِّ ﷺ قد كان منَ قبلكم يؤخذ فيوضع المنشار

{وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan ettik.” Bu, Yüce Allah'ın {أَحَسِبَ} buyruğuna veya {لَا يُفْتَنُونَ} buyruğuna bağlıdır. Mana şudur: Bu durum, üstün hikmetlere dayalı, bütün ümmetler arasında cereyan edegelen kadim bir sünnettir (ilahi kanundur); dolayısıyla bunun aksinin beklenmesi uygun olmaz. Mana; geçmiş ümmetlere de bunlara isabet edenden daha şiddetli fitne ve mihnet türlerinin isabet ettiği ve onların sabrettiğidir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu açıkça ifade etmektedir: {وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا} “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok rabbanî (Allah dostu) savaştı da Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, zaaf göstermediler ve boyun eğmediler...” Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Sizden öncekilerden kişi yakalanır, testere

12313. Metin

العنكبوت ٤ ٦ على رأسه فيفرق فرقتينِ ما يصرفُه ذلك عن دينِه ويمشَّط بأمشاطِ الحديدِ ما دون عظمِه من لحمٍ وعصبٍ ما يصرفه ذلك عن دينه {فَلَيَعْلَمَنَّ الله الذين صَدَقُوا} أي في قولِهم آمنا {وَلَيَعْلَمَنَّ الكاذبين} في ذلك والفاءُ لترتيب ما بعدها على ما يُفصح عنه ما قبلَها من وقوع الامتحانِ واللامُ جوابُ القَسَمِ والالتفاتُ إلى الإسم الجليل لإدخال الروعةِ وتربيةِ المهابةِ وتكريرُ الجواب لزيادة التَّأكيدِ والتقرير أي فو الله ليتعلقن علمُه بالامتحان تعلُّقاً حالياً يتميزُ به الذين صدقُوا في الإيمان الذي أظهروه والذين هم كاذبونَ فيه مستمرَون على الكذب ويترتبُ عليه أجزيتُهم من الثَّواب والعقابِ ولذلك قيل المعنى ليميزن أو ليجازين وقُرىء وليُعلمنَّ من الإعلامِ أي وليعرِّفنَّهم النَّاسَ أو ليسمنّهم بسِمة يُعرفون بها يومَ القيامة كبياضِ الوجوه وسوادِها

Ankebût 4-6 başının üzerine konur ve ikiye ayrılırdı da bu onu dininden döndürmezdi; demir taraklarla kemiğinin altındaki et ve sinirler taranırdı da bu onu dininden döndürmezdi.” {فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا} “Allah, elbette doğru söyleyenleri bilecektir”, yani ‘İman ettik’ sözlerinde [doğru olanları], {وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ} “ve elbette yalancıları da bilecektir”, yani bunda [yalancı olanları]. Baştaki fa (ف), kendisinden sonrasını, öncesinin açıkça ifade ettiği imtihanın vuku bulmasına bağlamak içindir. Lam (ل) ise yeminin cevabıdır. Lafza-i Celâl'e iltifat edilmesi, kalbe ürperti salmak ve saygı hissini artırmak içindir; cevabın tekrarlanması ise teyit ve pekiştirmeyi artırmak içindir. Yani: ‘Allah'a yemin olsun ki O'nun ilmi, açığa vurdukları imanda doğru olanlar ile onda yalancı olup yalana devam edenlerin kendisiyle ayırt edileceği fiilî bir taallukla imtihana taalluk edecektir ve bunun üzerine de onların sevap ve cezadan ibaret karşılıkları terettüp edecektir.’ Bundan dolayı mananın ‘elbette ayırt edecektir’ veya ‘cezalandıracaktır’ şeklinde olduğu söylenmiştir. Bir kıraatte bildirmek (i‘lâm) kökünden ‘veleyu‘lemenne’ (وَلَيُعْلِمَنَّ) şeklinde okunmuştur; yani ‘onları insanlara tanıtacaktır’ veya ‘kıyamet günü yüzlerin beyazlığı ve siyahlığı gibi kendisiyle tanınacakları bir alametle onları damgalayacaktır.’

12314. Metin

{أَمْ حَسِبَ الذين يَعْمَلُونَ السيئات أَن يَسْبِقُونَا} أي يفوتُونا فلا نقدرَ على مجازاتهم بمساوى أعمالهم وهو ساد مفعولى حسب لا شتماله على مُسندٍ ومُسندٍ إليهِ وأمْ منقطعةٌ وما فيها من معنى بل للإضراب والانتقالِ عن التَّوبيخ بإنكارِ حسبانهم متروكين غير مفتُونين إلى التَّوبيخ بإنكارِ ما هو أبطلُ من الحسبان الاول وهو حسبانُهم أنْ لا يجازُوا بسيئاتهم وهم وإنْ لم يحسبوا أنَّهم يفوتونَهُ تعالى ولم يحدِّثوا نفوسَهم بذلك لكنهم حيثُ أصرُّوا على المعاصي ولم يتفكَّروا في العاقبةِ نزلوا منزلة من يطمع في ذلك كما في قوله تعالى يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ {سَاء مَا يَحْكُمُونَ} أي بئسَ الذي يحكمونَهُ حكمُهم ذلك أو بئس حكما يحكمونه حكمُهم ذلك

{أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَنْ يَسْبِقُونَا} “Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?” Yani bizi atlatıp geçeceklerini ve kötü amelleri sebebiyle onları cezalandırmaya güç yetiremeyeceğimizi mi sandılar? Bu ifade, müsned ve müsnedün ileyhi içerdiği için ‘hasebe’ (حسب) fiilinin iki mefulünün yerine geçmiştir. ‘Em’ (أم) münkatıadır ve içerdiği ‘bel’ (بل) anlamı, onların fitnesiz bırakılacakları zannını inkâr ile azarlamaktan, birinci zandan daha batıl olan bir şeyi; yani kötülükleriyle cezalandırılmayacakları zannını inkâr ile azarlamaya geçiş ve idrâb içindir. Onlar, her ne kadar Yüce Allah'ı atlatıp geçeceklerini zannetmeseler ve içlerinden bunu geçirmeseler de günahlarda ısrar edip akıbeti düşünmedikleri için, Yüce Allah'ın {يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ} “Malının kendisini ebedî kıldığını sanır” buyruğunda olduğu gibi, bunu uman kimse konumuna indirilmişlerdir. {سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} “Ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani verdikleri hüküm ne kötü bir hükümdür veya hükmettikleri şey ne kötü bir hükümdür!

12315. Metin

{مَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء الله} أي يتوقَّعُ مُلاقاةَ جزائه ثوابا أو عِقاباً أو مُلاقاةُ حُكمِه يومَ القيامةِ وقيل يرجُو لقاء الله ﷿ في الجنَّة وقيل يرجُو ثوابَه وقيل يخافُ عقابَه وقيل لقاؤه تعالى عبارةٌ عن الوصول إلى العاقبةِ من تلقِّي مَلَكِ الموتِ والبعثِ والحسابِ والجزاءِ على تمثيلِ تلك الحالِ بحالِ عبدٍ قدِم على سيِّده بعد عهدٍ طويلٍ وقد عَلِم مولاهُ بجميعِ ما كان يأتِي ويذرُ فإمَّا أنْ يلقاه ببشرٍ وكرامةٍ لمَا رضي من أفعالِه أو بضدِّه لما سخَطَه {فَإِنَّ أَجَلَ الله} الأجل عبارةٌ عن غايةِ زمان ممتد عينت لأمرٍ من الأمورِ وقد يُطلق على كلِّ ذلكَ الزَّمانَ والأولُ هو الأشهرُ في الاستعمالِ أي فإنَّ الوقتَ الذي عيَّنه تعالى لذلكَ {لأَتٍ} لا محالة من غير صارفٍ يلويهِ ولا عاطفٍ يثنيه لأنَّ أجزاءَ الزَّمانِ على التقضِّي والتَّصرُّم دائماً فلا بدَّ من إتيان ذلك الجزاءِ أيضاً البتةَ وإتيانُ وقتِه موجبٌ لإتيانِ اللِّقاءِ حتماً والجوابُ محذوفٌ أي فليخترْ من الأعمالِ ما يؤدي إلى حُسنِ الثَّوابِ وليحذرْ ما يسوقُه إلى سوءِ العذابِ كما في قوله تعالى {فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صالحا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبّهِ أَحَدَا} وفيه من الوعدِ والوعيدِ ما لا يَخْفى وقيل فليبادرْ الى ما يحقق أملَه ويصدِّق رجاءَهُ أو ما يُوجبُ القُربةَ والزُّلفى {وَهُوَ السميع} لأقوالِ العبادِ {العليم} بأحوالِهم من الأعمالِ الظَّاهرةِ والعقائدِ

{مَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ اللَّهِ} “Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa”, yani sevap veya ceza olarak O'nun karşılığıyla karşılaşmayı yahut kıyamet günü O'nun hükmüyle karşılaşmayı bekliyorsa. ‘Cennette Allah azze ve celle'ye kavuşmayı umuyorsa’ denildiği gibi, ‘O'nun sevabını umuyorsa’ veya ‘O'nun cezasından korkuyorsa’ da denilmiştir. Yine Yüce Allah'a kavuşmanın; ölüm meleğiyle karşılaşma, diriliş, hesap ve ceza gibi akıbete ulaşmaktan kinaye olduğu da söylenmiştir; bu durum, uzun bir aradan sonra efendisinin huzuruna çıkan ve efendisi onun yapıp ettiği her şeyi bilen bir kölenin haline benzetilmiştir: Efendisi ya razı olduğu amelleri sebebiyle onu güler yüz ve ikramla karşılar ya da öfkelendiği amelleri sebebiyle bunun zıddıyla karşılar. {فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ} “şüphesiz Allah'ın tayin ettiği vakit”; ecel, işlerden bir iş için belirlenmiş uzatılmış bir zamanın son sınırından ibarettir; bazen de o zamanın tamamına ıtlak olunur; birincisi kullanımda daha meşhurdur. Yani Yüce Allah'ın bunun için belirlediği vakit, {لَآتٍ} “elbette gelecektir”, onu saptıracak bir engelleyici ve geri çevirecek bir döndürücü olmaksızın muhakkak gelecektir. Çünkü zamanın parçaları daima geçip tükenmektedir; dolayısıyla o karşılığın da kesinlikle gelmesi kaçınılmazdır ve vaktinin gelmesi, kavuşmanın gerçekleşmesini kesin olarak gerektirir. Şartın cevabı mahzuftur; yani ‘güzel bir sevaba ulaştıracak amelleri seçsin ve kendisini kötü bir azaba sürükleyecek şeylerden sakınsın’, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {فَمَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا} “Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak koşmasın.” Bunda gizli kalmayacak derecede bir vaad ve vaid (müjde ve tehdit) vardır. ‘Emelini gerçekleştirecek, umudunu doğrulayacak veya yakınlık ve mertebe kazandıracak şeylere koşsun’ da denilmiştir. {وَهُوَ السَّمِيعُ} “O, hakkıyla işitendir”, kulların sözlerini, {الْعَلِيمُ} “hakkıyla bilendir”, zahirî ameller ve inançlar gibi onların durumlarını.

12316. Metin

{وَمَن جَاهَدَ} في طاعةِ الله ﷿ {فَإِنَّمَا يجاهد لِنَفْسِهِ} لعود منفعتِها

{وَمَنْ جَاهَدَ} “Ve kim cihat ederse”, Allah azze ve celle'nin taatinde [gayret gösterirse], {فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ} “ancak kendi nefsi için cihat etmiş olur”, çünkü onun menfaati döner,

12317. Metin

العنكبوت ٧ ٩ إليها {إِنَّ الله لَغَنِىٌّ عَنِ العالمين} فلا حاجةٍ له إلى طاعتِهم وإنَّما أمرهم بها تعريضاً لهم للثَّوابِ بموجب رحمتِه

Ankebût 7-9 kendisine gelir. {إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ} “Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.” Dolayısıyla O'nun, onların itaatine hiçbir ihtiyacı yoktur; O, rahmetinin gereği olarak onları sevaba nail kılmak için bunu onlara emretmiştir.

12318. Metin

{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات لَنُكَفّرَنَّ عَنْهُمْ سَيّئَاتِهِمْ} الكفرَ بالإيمانِ والمعاصيَ بما يتبعُها من الطَّاعاتِ {وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الذى كَانُواْ يَعْمَلُونَ} أي أحسنَ جزاءِ أعمالهم لا جزاء أحسر أعمالِهم فقط

{وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ} “İman edip salih ameller işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz”, küfrü imanla ve günahları onları takip eden taatlerle [örteceğiz], {وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} “ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracağız”, yani sadece en güzel amellerinin karşılığını değil, amellerinin en güzel karşılığını [vereceğiz].

12319. Metin

{وَوَصَّيْنَا الإنسان بِوَالِدَيْهِ حُسْناً} أي بإيتاء والديهِ وإيلائهما فعلاً ذَا حُسنٍ أو ما هو في حدِّ ذاته حسنٌ لفرطِ حُسنِه كقولِه تعالى وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسْنًا ووصَّى يجري مجرى أمرَ معنى وتصرُّفاً غيرَ أنَّه يُستعمل فيما كان في المأمورِ به نفعٌ عائدٌ إلى المأمورِ أو غيرِه وقيل هُو بمعنى قال فالمعنى وقلنا أحسِنْ بوالديك حُسنا وقيل انتصابُ حُسنا بمضمرٍ على تقدير قولٍ مفسِّرٍ للتَّوصيةِ أي وقُلنا أوْلِهما أو افعلْ بهما حُسنا وهو أوفق لما بعدَه وعليه يحسنُ الوقفُ على بوالديه وقرئ حسناً وإحساناً {وَإِن جاهداك لِتُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ} أي بالهيته عبَّر عن نفيها بنفيِ العلمِ بها للإيذان بأنَّ ما لا يعلم صحته لا يجوزُ اتِّباعُه وإنْ لم يُعلم بطلانُه فكيف بما عُلم بطلانُه {فَلَا تُطِعْهُمَا} في ذلك فإنَّه لا طاعةَ لمخلوقٍ في معصيةِ الخالقِ ولا بُدَّ من إضمارِ القولِ إن لم يُضمر فيما قبل وفي تعليقِ النَّهي عن طاعتهما بمجاهدتهما في التكاليف إشعارٌ بأنَّ موجبَ النَّهي فيما دونها من التَّكليفِ ثابت بطريقِ الأولويَّةِ {إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ} أي مرجعُ مَن آمن منكُم ومَن أشركَ ومن برَّ بوالديِه ومن عقَّ {فَأُنَبِئُكُم بِمَا كُنتُمْ تعملون} بأن أجازي كلا منكم بعملِه إنْ خيراً فخيرٌ وإنْ شرا فشر والآيةُ نزلتْ في سعدَ بنَ أبي وقاصٍ رضي الله تعالى عنه عند إسلامِه حيثُ حلفت أمُّه حمنهُ بنتُ أبي سفيانَ ابن أُميَّة أن لا تنتقلَ من الضحِّ إلى الظلِّ ولا تَطعمُ ولا تشربُ حتَّى يرتدَّ فلبثتْ ثلاثةَ أيامٍ كذلك وكذا التي في سُورة لقمانَ وسورةِ الأحقافِ وقيل نزلتْ في عياشَ بنَ أبي ربيعةَ المخزُومي وذلك أنه هاجر مع عمرَ بنِ الخطَّاب ﵁ حتَّى نزلا المدينةَ فخرجَ أبو جهل والحرث أخواه لأمِّه أسماء فنزلا بعيَّاش وقالا له إن من دين محمدٍ ﷺ صلةَ الأرحامِ وبرَّ الوالدينِ وقد تركتَ أمَّك لا تطعمُ ولا تشربُ ولا تأوي بيتاً حتَّى تراك فاخرجْ معنا وفتلا منه في الذِّروة والغاربِ واستشار عمر ﵁ فقال هُما يخدعانِك ولك على أنْ أقسمَ مالي بيني وبينك فما زالا به حتَّى أطاعهما وعصى عمر ﵁ فقال عمرُ ﵁ أما إذا عصيتني فخذنا فتى فليس في الدُّنيا بعيرٌ يلحقها فإنْ رابك منهما ريبٌ فارجع فلمَّا انتهَوا إلى البيداءِ قال أبوُ جهل إن ناقتي قد كلَّت فاحملني معك فنزل ليوطئ لنفسِه وله فأخذاه فشدَّاه وثاقاً وجلده كلُّ واحدٍ مائةَ جلدةٍ وذهبا به إلى أمِّه فقالت لا تزالُ في عذاب حتَّى ترجعَ عن دينِ محمَّدٍ

{وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا} “Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik”, yani ana-babasına güzel bir muamelede bulunmasını veya aşırı güzelliğinden dolayı bizzat güzelliğin kendisi olan bir şeyi yapmasını [tavsiye ettik]; nitekim Yüce Allah {وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا} “İnsanlara güzel söz söyleyin” buyurmuştur. ‘Vassâ’ (وصّى) kelimesi anlam ve kullanım bakımından ‘emretti’ (أمر) gibidir; şu kadar var ki o, emredilen şeyde emredilene veya başkasına dönen bir menfaat olduğunda kullanılır. ‘Dedi’ (قال) anlamında olduğu da söylenmiştir; buna göre mana ‘Ve ana-babana güzelce iyilik et dedik’ şeklinde olur. ‘Hüsnan’ (حُسْنًا) kelimesinin mansub oluşunun, tavsiyeyi açıklayan mukadder bir söze binaen gizli bir fiille olduğu da söylenmiştir; yani ‘Onlara güzellikle muamele edin veya onlara iyilik yapın dedik’ takdirindedir. Bu, sonrasına daha uygundur ve buna göre ‘bi-vâlideyhi’ (بوالديه) üzerinde vakfetmek güzel olur. ‘Hasenen’ (حَسَناً) ve ‘ihsânen’ (إِحْسَاناً) şeklinde de okunmuştur. {وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ} “Eğer onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse”, yani ilahlığına dair [hiçbir bilgin olmayan]. Sıhhati bilinmeyen şeyin -batıllığı bilinmese bile- peşine düşülmesinin caiz olmadığını, o halde batıllığı bilinenin nasıl caiz olacağını bildirmek için ilahlığın nefyini, ona dair bilginin nefyi ile ifade etmiştir. {فَلَا تُطِعْهُمَا} “onlara itaat etme”, bu konuda [onlara uyma]; çünkü Yaratıcı'ya isyan hususunda yaratılana itaat yoktur. Şayet öncesinde takdir edilmemişse burada mutlaka bir söz (kavl) takdiri gereklidir. Onlara itaatten nehyin, mükellefiyetler hususunda onların mücadele etmesine bağlanmasında, bundan daha aşağı olan mükellefiyetlerde nehyin gerekçesinin evleviyet yoluyla sabit olduğuna bir işaret vardır. {إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ} “Dönüşünüz ancak banadır”, yani sizden iman edenin de şirk koşanın da ana-babasına iyilik edenin de onlara asi olanın da dönüşü [banadır], {فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “böylece yaptıklarınızı size haber veririm”, hayırsa hayırla, şerse şerle her birinize amelinin karşılığını vererek [bildiririm]. Bu ayet, Sa‘d b. Ebî Vakkas -radıyallâhu teâlâ anh- Müslüman olduğunda onun hakkında inmiştir; zira annesi Hamne binti Ebî Süfyân b. Ümeyye, o dinden dönünceye kadar güneşten gölgeye geçmeyeceğine, yiyip içmeyeceğine yemin etmiş ve üç gün bu şekilde kalmıştı. Lokmân suresi ile Ahkâf suresindeki ayetler de böyledir. Ayetin Ayyâş b. Ebî Rebîa el-Mahzûmî hakkında indiği de söylenmiştir; şöyle ki o, Ömer b. el-Hattâb -radıyallâhu anh- ile birlikte Medine'ye varıncaya kadar hicret etmişti. Bunun üzerine anne bir kardeşleri olan Ebû Cehil ile Hâris çıkıp Ayyâş'ın yanına geldiler ve ona: ‘Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem dininde sıla-i rahim ve ana-babaya iyilik vardır. Sen ise anneni, seni görünceye kadar ne yiyen ne içen ne de bir eve sığınan bir halde bıraktın; bizimle birlikte çık gel’ dediler ve onu deve hörgücünün üzerinde bağladılar. Ayyâş, Ömer'e -radıyallâhu anh- danıştı. Ömer -radıyallâhu anh-: ‘Onlar seni kandırıyorlar; benim malımı seninle aramda yarı yarıya bölüşmem senin olsun [yeter ki gitme]’ dedi. Fakat onlar Ayyâş'ı kandırmaya devam ettiler, nihayet o onlara itaat edip Ömer'e -radıyallâhu anh- karşı geldi. Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh-: ‘Madem bana karşı geliyorsun, şu genç dişi devemi al; dünyada ona yetişecek bir deve yoktur; eğer onlardan şüphelenecek bir durum görürsen geri dön’ dedi. Beydâ mevkiine vardıklarında Ebû Cehil: ‘Benim devem yoruldu, beni de yanına bindir’ dedi. Ayyâş kendisi ve onun için deveyi çökertmek üzere indiğinde, ikisi onu yakalayıp sımsıkı bağladılar ve her biri ona yüzer kırbaç vurdu. Onu annesine götürdüler; annesi: ‘Muhammed'in dininden dönünceye kadar azap içinde kalmaya devam edeceksin’ dedi.

12320. Metin

{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِى الصالحين}

{وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ} “İman edip salih ameller işleyenleri ise elbette salihlerin arasına katacağız.”

12321. Metin

أي في زُمرةِ الرَّاسخينَ في الصَّلاحَ والكمالُ في الصَّلاحِ مِنتهى درجاتِ المؤمنينَ وغايةُ مأمولِ أنبياءِ الله المُرسلين قال الله تعالى حكايةً عن سليمانَ ﵇ وَأَدْخِلْنِى بِرَحْمَتِكَ فِى عِبَادِكَ الصالحين وقال في حقِّ إبراهيمَ ﵇ وَإِنَّهُ فِى الأخرة لَمِنَ الصالحين أو في مدخلِ الصَّالحين وهو الجنَّة

Yani salâh (iyilik ve dürüstlük) mertebesinde kökleşmiş olanların zümresine [katacağız]. Salâhta kemal, müminlerin derecelerinin nihayeti ve Allah'ın gönderilmiş peygamberlerinin en büyük arzusudur. Yüce Allah, Süleyman'dan -aleyhisselâm- naklen şöyle buyurmuştur: {وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ} “Beni rahmetinle salih kullarının arasına kat.” İbrahim -aleyhisselâm- hakkında da şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ} “Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.” Yahut salihlerin gireceği yere, yani cennete [katacağız].

12322. Metin

{وَمِنَ الناس مَن يَقُولُ آمنا بالله فَإِذَا أُوذِىَ فِى الله} أي في شأنِه تعالى بأنْ عذَّبهم الكفرةُ على الإيمان {جَعَلَ فِتْنَةَ الناس} أي ما يصيبُه من أذيتَّهم {كَعَذَابِ الله} في الشدَّة والهولِ فيرتدَّ عن الدِّين مع أنَّه لا قدرَ لها عند نفحة من عذابه تعالى أصلاً {وَلَئِنْ جَاء نَصْرٌ مّن رَّبّكَ} أي فتحٌ وغنيمةٌ {لَّيَقُولَنَّ} بضمِّ اللامِ نظراً إلى مَعْنى مَنْ كما أنَّ الإفرادَ فيما سبقَ بالنَّظرِ إلى لفظها وقرئ بالفتحِ {إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ} أي مشايعينَ لكم في الدين فأشر كونا في المغنمِ وهم ناسٌ من ضَعَفةِ المُسلمين كانُوا إذا مسَّهم أذى من الكفَّارِ وافقُوهم وكانُوا يكتمونَهُ من المسلمينَ فرُدّ عليهِم ذلكَ بقولِه تعالى {أو ليس الله بِأَعْلَمَ بِمَا فِى صُدُورِ العالمين} أي بأعلم منهم بما في صدورهم من الإخلاصِ والنِّفاقِ حتَّى يفعلوا ما يفعلون من الارتدادِ والاخفاءِ عن المسلمين وإدِّعاءِ كونِهم منهم لنيلِ الغنيمةِ وهذا هو الأوفقُ لما سبقَ ولما لَحِقَ من قوله تعالى

{وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ} “İnsanlardan kimi de vardır ki ‘Allah'a iman ettik’ der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman”, yani kâfirler imanı sebebiyle ona azap edip eziyet verince, {جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ} “insanların işkencesini tutar”, yani onların eziyetinden başına gelen şeyi [tutar], {كَعَذَابِ اللَّهِ} “Allah'ın azabı gibi [kılar]”, şiddet ve dehşet bakımından; dolayısıyla dinden döner; oysa insanların eziyetinin, Yüce Allah'ın azabının tek bir esintisi yanında asla hiçbir ağırlığı ve değeri yoktur. {وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ} “Andolsun, Rabbinden bir zafer gelirse”, yani bir fetih ve ganimet [gelirse], {لَيَقُولُنَّ} “kesinlikle derler ki”, ‘men’ (مَنْ) kelimesinin manasına bakılarak lam harfi zammeli okunmuştur; nitekim önceki ifadelerdeki teklik de lafzına bakılaraktır. Fetha ile ‘leyeḳūlenne’ (لَيَقُولَنَّ) şeklinde de okunmuştur; {إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ} “‘Doğrusu biz sizinle beraberdik’”, yani dinde sizin destekçinizdik, öyleyse bizi de ganimete ortak edin. Bunlar zayıf Müslümanlardan bir gruptu; kâfirlerden kendilerine bir eziyet dokunduğunda onlara uyum sağlarlar ve bunu Müslümanlardan gizlerlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah'ın şu buyruğuyla onlara cevap verildi: {أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ} “Allah, âlemlerin sinelerinde olanı en iyi bilen değil midir?” Yani onların irtidat etmek, Müslümanlardan bunu gizlemek ve ganimete ulaşmak için onlardan olduğunu iddia etmek şeklinde yapageldikleri şeyleri yapmalarına karşın, sinelerindeki ihlas ve nifakı onlardan daha iyi bilen değil midir? Bu mana, öncesine ve Yüce Allah'ın sonraki şu buyruğuna daha uygundur:

12323. Metin

{وليعلمن الله الذين آمنوا} أي بالإخلاصِ {وَلَيَعْلَمَنَّ المنافقين} سواء كان كفرُهم بإذية الكفرة أولا أي ليجزينَّهم بما لهم من الإيمان والنِّفاقِ

{وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا} “Allah, elbette iman edenleri bilecektir”, yani ihlasla [iman edenleri], {وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ} “ve elbette münafıkları da bilecektir”, ister onların küfrü kâfirlerin eziyetiyle olsun ister olmasın; yani iman ve nifaklarından ötürü onlara hak ettikleri karşılığı elbette verecektir.

12324. Metin

{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ لِلَّذِينَ آمنوا} بيانٌ لحملهم للمؤمنين على الكفر بالاستمالة بعد بيان حملِهم لهم عليه بالأذيَّةِ والوعيد وصفهم بالكفرِ هَهُنا دونَ ما سبق لما أنَّ مساقَ الكلامِ لبيان جناياتهم وفيما سبق لبيانِ جنايةِ من أضلُّوه واللامُ للتَّبليغِ أي قالُوا مخاطبينَ لهم {اتبعوا سَبِيلَنَا} أي اسلكُوا طريقتنا التي نسلكُها في الدِّينِ عبَّر عن ذلكَ بالاتباعِ الذي هو المشيُ خلفَ ماشٍ آخرَ تنزيلاً للمسلك منزلةَ السَّالكِ فيه أو اتبعونا في طريقتنا {وَلْنَحْمِلْ خطاياكم} أي إنْ كان ذلك خطيئةً يُؤاخذ عليها بالبعثِ كما تقُولونَ وإنَّما أَمروا أنفسَهم بالحمل عاطفين له على أمرِهم بالأتَّباعِ للمبالغة في تعليق الحملِ بالاتِّباع والوعدِ بتخفيفِ الأوزار عنهم إن كان ثمَةَ وزرٌ فرُد عليهم بقولِه تعالى {وَمَا هُمْ بحاملين مِنْ خطاياهم مّن شَىْء} وقُرىء من خطيآتِهم أي وما هم بحاملين شيئاً مِن خطاياهم التي التزمُوا أنْ يحملُوا كلَّها على أن مِن الأُولي للتبيين والثانية مزيدةٌ للاستغراق والجملةُ اعتراضٌ أو حالٌ {إِنَّهُمْ لكاذبون} حيث أخبروا في ضمنِ وعدِهم بالحمل بأنَّهم قادرون على انجاز ما وعدوا فإنَّ الكذبَ كما يتطَّرقُ إلى الكلامِ باعتبار

{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا} “İnkâr edenler iman edenlere dediler ki”; bu, kâfirlerin müminleri eziyet ve tehditle küfre sevk ettiklerinin açıklanmasından sonra, onları gönül çelerek küfre sevk ettiklerinin beyanıdır. Burada -öncekinin aksine- onların küfürle nitelenmesi, sözün akışının onların cinayetlerini beyan etmek için olmasındandır; öncekinde ise saptırdıkları kimselerin cinayetini beyan içindi. Lam (ل) tebliğ içindir; yani onlara hitaben şöyle dediler: {اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا} “‘Bizim yolumuza uyun’”, yani dinde tuttuğumuz yolumuzu tutun. Yolu, onda yürüyen kimse konumuna indirgeyerek bunu, yürüyen başka birinin arkasından yürümek demek olan ‘ittibâ’ (tabi olma) ile ifade etmiştir; yahut ‘yolumuzda bize uyun’ demektir. {وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} “‘ve günahlarınızı biz yüklenelim’”, yani iddia ettiğiniz gibi şayet bu, dirilişte kendisiyle hesaba çekilecek bir günah ise. Yüklenmeyi tabi olmaya bağlamada mübalağa yapmak ve şayet bir günah varsa üzerlerindeki günah yüklerini hafifletmeyi vaat etmek amacıyla, tabi olma emirlerine atfederek bizzat kendilerine yüklenme emri vermişlerdir. Bunun üzerine Yüce Allah'ın şu buyruğuyla onlara cevap verilmiştir: {وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ} “Halbuki onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir.” ‘Min hatîâtihim’ (مِنْ خَطِيئَاتِهِمْ) şeklinde de okunmuştur. Yani hepsini yüklenmeyi taahhüt ettikleri günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir. Buradaki ilk ‘min’ beyan için, ikincisi ise istiğrak (kapsayıcılık) için zâiddir. Cümle itiraziyye veya haldir. {إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} “Şüphesiz onlar yalancıdırlar”; zira yüklenme vaatlerinin zımnında, vaat ettikleri şeyi yerine getirmeye güç yetirebileceklerini haber vermişlerdir. Çünkü yalan, söze mantûku (açık ifadesi) itibariyle arız olduğu gibi, Yüce Allah'ın {أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Eğer doğru söyleyenler iseniz şunların isimlerini bana haber verin” buyruğunda geçtiği üzere, medlûlünün gerektirdiği şey itibariyle de arız olur.

12325. Metin

العنكبوت ١٣ ١٦ منطوقِه يتطرَّقُ إليه باعتبارِ ما يلزمُ مدلوله كما مر في قوله تعالى أَنبِئُونِى بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صادقين

Ankebût 13-16

12326. Metin

{وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ} بيانٌ لما يستتبعه قولُهم ذلك في الآخرةِ من المضرة لأنفسِهم بعد بيانِ عدم منفعتِه لمخاطبيهم أصلاً والتَّعبيرُ عن الخطايا بالاثقال للابذان بغاية ثقلِها وكونِها فادحةً واللامُ جوابُ قَسَمٍ مضمرٍ أيْ وبالله ليحملنَّ أثقالَ أنفسِهم كاملةً {وَأَثْقَالاً} أُخرَ {مَّعَ أَثْقَالِهِمْ} لمَّا تسببُوا بالاضلالِ والحملُ على الكفرِ والمَعاصي من غيرِ أنْ ينتقص من أثقالِ من أضلُّوه شيء ما اصلا {وليسألن يوم القيامة} سؤالَ تقريعٍ وتبكيتٍ {عَمَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ} أي يختلقونَه في الدُّنيا من الأكاذيبِ والأباطيلِ التي من جملتها كذبُهم هذا

{وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ} “Onlar mutlaka kendi ağırlıklarını yükleneceklerdir”; bu, sözlerinin muhataplarına hiçbir fayda sağlamadığının beyanından sonra, ahirette bizzat kendileri aleyhine doğuracağı zararın beyanıdır. Günahların ‘ağırlıklar’ (eskâl) olarak ifade edilmesi, onların son derece ağır ve ezici olduğunu bildirmek içindir. Lam (ل) gizli bir yeminin cevabıdır; yani ‘Allah'a yemin olsun ki onlar kendi ağırlıklarını tam olarak yükleneceklerdir’, {وَأَثْقَالًا مَعَ أَثْقَالِهِمْ} “ve kendi ağırlıklarıyla beraber başka ağırlıkları da [yükleneceklerdir]”; saptırdıkları kimselerin ağırlıklarından hiçbir şey eksilmeksizin, saptırmaya ve küfür ile günahlara sevk etmeye sebep oldukları için [bunu da yükleneceklerdir]. {وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “Ve kıyamet günü elbette sorguya çekileceklerdir”, azarlama ve susturma sorgusuyla, {عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “uydurageldikleri şeylerden”, yani dünyada uydurdukları yalan ve batıllardan; ki bu yalanları da onlardandır.

12327. Metin

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إلى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَاّ خَمْسِينَ عَاماً} شروعٌ في بيان افتتانِ الأنبياء عليهم الصلاة والسلام بأذية أممهم إثرَ بيانِ افتتانِ المؤمنين بأذيةِ الكفَّارِ تأكيداً للإنكارِ على الذين يحسبُون أنْ يُتركوا بمجرَّدِ الإيمان بلا ابتلاءٍ وحثًّا لهم على الصَّبرِ فإنَّ الأنبياء عليهم الصلاة والسلام حيث ابتُلوا بما أصابَهم من جهةِ أُممهم من فنونِ المكارِه وصبرُوا عليها فَلأن يصبرَ هؤلاءِ أولى وأحرى قالُوا كان عمرُ نوحٍ ﵇ ألفاً وخمسين عاماً بعث على رأس أربعين سنةٍ ودعا قومَه تسعمائة وخمسين سنة وعاش بعد الطوفانِ ستين سنة وعن وهبٍ أنَّه عاشَ ألفاً وأربعمائة سنة ولعلَّ مَا عليهِ النظمُ الكريمُ للدِّلالةِ على كمال العددِ فإن تسعمائة وخمسين قد يطلق على ما يقرُب منه ولَما في ذكرِ الألفِ من تخييلِ طولِ المدَّةِ فإنَّ المقصودَ من القصة تسلية رسول الله ﷺ وتثبيته على ما كان عليه من مُكابدةِ ما يناله من الكفرةِ وإظهارُ ركاكةِ رأي الذين يحسبونَ أنَّهم يُتركون بلا ابتلاءٍ واختلافُ المميزِ لما في التَّكريرِ من نوع بشاعةٍ {فأخذهم الطوفان} أي عقب تمامِ المَّدةِ المذكورةِ والطُّوفان يطلق على كل ما يطوفُ بالشيء على كثرةٍ وشدَّةٍ من السَّيلِ والرَّيحِ والظَّلامِ وقد غلب على طُوفانِ الماءِ {وَهُمْ ظالمون} أي والحالُ أنَّهم مستمرُّون على الظُّلمِ لم يتأثَّروا بما سمعُوا من نوحٍ ﵇ من الآياتِ ولم يرعَوُوا عمَّا هُم عليهِ من الكفر والمعاصي هذه المدَّة المتماديةِ

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا} “Andolsun biz Nûh'u kavmine gönderdik de aralarında elli yıl müstesna bin sene kaldı.” Bu, müminlerin kâfirlerin eziyetiyle imtihan edilişlerinin beyanının hemen ardından, hiçbir imtihan olmaksızın sırf imanla bırakılacaklarını sanan kimselere yönelik inkârı pekiştirmek ve onları sabra teşvik etmek amacıyla peygamberlerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- ümmetlerinin eziyetleriyle imtihan edilişlerinin beyanına bir giriştir. Zira peygamberler -aleyhimüssalâtü vesselâm- ümmetleri tarafından başlarına gelen türlü türlü sıkıntılarla imtihan edilip bunlara sabrettiklerine göre, bunların sabretmesi çok daha evla ve gereklidir. Dediler ki: Nûh'un -aleyhisselâm- ömrü bin elli yıldı; kırk yaşının başında peygamber olarak gönderildi, kavmini dokuz yüz elli yıl davet etti ve tufandan sonra altmış yıl yaşadı. Vehb'den ise bin dört yüz yıl yaşadığı rivayet edilmiştir. Kerim nazmın bu şekilde gelmesi, sayının tam olduğunu göstermek içindir; çünkü dokuz yüz elli ifadesi ona yakın sayılar için de kullanılabilir. Ayrıca ‘bin’ (ألف) zikredilmesinde sürenin uzunluğunu hissettirme gayesi vardır; zira kıssadan maksat, Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem teselli etmek, kâfirlerden gördüğü eziyetlere göğüs germe hususunda onu sebatkâr kılmak ve hiçbir imtihan olmaksızın bırakılacaklarını sananların görüşlerinin çürüklüğünü ortaya koymaktır. Temyiz lafzının [sene ve âm olarak] farklı gelmesi ise tekrardaki bir nevi ağırlıktan kaçınmak içindir. {فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ} “Sonunda onları tufan yakalayıverdi”, yani zikredilen sürenin tamamlanmasının hemen ardından. Tufan; sel, rüzgâr ve karanlık gibi bir şeyi çokluk ve şiddetle kuşatan her şeye denir; ancak su tufanı için galip olarak kullanılmıştır. {وَهُمْ ظَالِمُونَ} “onlar zulmediyorlarken”, yani Nûh'tan -aleyhisselâm- işittikleri ayetlerden etkilenmeyip bu uzun süre boyunca içinde bulundukları küfür ve günahlardan vazgeçmeyerek zulme devam eder bir haldeyken.

12328. Metin

{فأنجيناه} أي نوحاً ﵇ {وأصحاب السفينة} أي ومَن ركب فيها معه من أولادِه وأتباعِه وكانُوا ثمانين وقيل ثمانيةً وسبعين وقيل عشرةً وقيل ثمانيةً نصفُهم ذكورٌ ونصفُهم إناثٌ {وجعلناها} أيِ السَّفينةَ أو الحادثةَ والقصَّةَ {آيَةً للعالمين} يتَّعظِون بها

{فَأَنْجَيْنَاهُ} “Böylece onu kurtardık”, yani Nûh'u -aleyhisselâm-, {وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ} “ve gemi halkını da”, yani onunla birlikte gemiye binen çocuklarını ve ona tabi olanları. Onlar seksen kişiydiler; yetmiş sekiz, on veya yarısı erkek yarısı kadın olmak üzere sekiz kişi oldukları da söylenmiştir. {وَجَعَلْنَاهَا} “ve onu kıldık”, yani gemiyi yahut bu hadiseyi ve kıssayı, {آيَةً لِلْعَالَمِينَ} “âlemlere bir ibret [kıldık]”, ondan ders ve ibret alsınlar diye.

12329. Metin

{وإبراهيم} نُصب بالعطفِ على نوحا وقيل

{وَإِبْرَاهِيمَ} “İbrahim'i de...” ‘Nûhan’ (نوحا) kelimesine atıfla mansub olmuştur; bir görüşe göre ise

12330. Metin

العنكبوت ١٧ ١٩ بإضمارِ أذكُر وقُرىء بالرَّفع على تقديرِ ومن المرسلينَ إبراهيمُ {إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ} على الأولِ ظرفٌ للإرسالِ أي أرسلناه حينَ تكامل عقلُه وقدر على النَّظرِ والاستدلال وترقى من رُتبة الكمال إلى درجة التَّكميلِ حيث تصدَّى لإرشادِ الخلقِ إلى طريق الحقِّ وعلى الثَّاني بدلُ اشتمالٍ من إبراهيمَ {اعبدوا الله} أي وحدَه {واتقوه} أن تُشركُوا به شيئاً {ذلكم} أي ما ذُكر من العبادةِ والتَّقوى {خَيْرٌ لَّكُمْ} أي ممَّا أنتُم عليه ومعنى التفضيلِ مع أنَّه لا خيريةَ فيه قطعاً باعتبارِ زعمِهم الباطلِ {إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ} أي الخيرَ والشرَّ وتُميزون أحدَهما من الآخرِ أو إنْ كنتُم تعلمونَ شيئاً من الأشياءِ بوجهٍ من الوجوهِ فإنَّ ذلك كافٍ في الحكمِ بخيريةِ ما ذكره من العبادةِ والتَّقوى

Ankebût 17-19 ‘hatırla’ (اذكر) fiilinin takdiriyle mansubdur. ‘Gönderilen peygamberlerden biri de İbrahim'dir’ takdiriyle merfu olarak da okunmuştur. {إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ} “Hani o kavmine demişti ki”; birinci görüşe göre bu, gönderilmenin zarfıdır; yani aklı kemale erip akıl yürütme ve delil getirmeye güç yetirdiğinde ve halkı hak yola irşat etmeye yönelerek kemal mertebesinden tekmin (başkalarını kemale erdirme) derecesine yükseldiğinde onu gönderdik demektir. İkinci görüşe göre ise İbrahim'den bedel-i iştimaldir. {اعْبُدُوا اللَّهَ} “‘Allah'a kulluk edin’”, yani yalnızca O'na, {وَاتَّقُوهُ} “‘ve O'ndan korkup sakının’”, O'na herhangi bir şeyi ortak koşmaktan [sakının]. {ذَٰلِكُمْ} “‘İşte bu’”, yani ibadet ve takvadan zikredilen bu husus, {خَيْرٌ لَكُمْ} “‘sizin için daha hayırlıdır’”, yani içinde bulunduğunuz durumdan [daha hayırlıdır]. Onların durumunda kesinlikle hiçbir hayır olmamasına rağmen tafdil (üstünlük) manasının verilmesi, onların batıl zanlarına göredir. {إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “‘eğer bilirseniz’”, yani hayrı ve şerri bilir, birini diğerinden ayırt edebilirseniz; yahut herhangi bir şeyi herhangi bir vechile biliyorsanız; zira bu kadarı bile zikredilen ibadet ve takvanın hayırlı olduğuna hükmetmek için yeterlidir.

12331. Metin

{إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله أوثانا} بيانٌ لبطلانِ دينِهم وشرِّيته في نفسِه بعد بيانِ شرِّيته بالنَّسبةِ إلى الدِّينِ الحقِّ أي إنَّما تعبدونَ من دُونه تعالى أوثاناً هي في نفسِها تماثيلُ مصنوعةٌ لكم ليس فيها وصفٌ غير ذلك {وَتَخْلُقُونَ إِفْكاً} أي وتكذبون كذباً حيثُ تسمُّونها آلهةً وتدَّعون أنَّها شفعاؤكم عندَ الله تعالَى أو تعملونَها وتنحتونَها للإفكِ وقُرىء تخلقُون بالتَّشديدِ للتكثيرِ في الخلقِ بمعنى الكذبِ والافتراءِ وتخلقُون بحذفِ إحدى التَّاءينِ من تخلَّق بمعنى تكذَّبَ وتخرَّص وقُرىء أَفِكاً على أنَّه مصدرٌ كالكذِب واللَّعِب أو نعتٌ بمعنى خلقاً ذا إفكٍ {إِنَّ الذين تَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله} بيانٌ لشرِّيةِ ما يعبدونَه من حيثُ إنَّه لا يكادُ يجُديهم نفعاً {لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً} أي لا يقدِرون على أن يرزقوكَم شيئاً من الرِّزقِ {فابتغوا عِندَ الله الرزق} كلَّه فإنَّه هو الرزَّاقُ ذُو القُوَّةِ المتينِ {واعبدوه} وحدَهُ {واشكروا لَهُ} على نعمائِه متوسِّلين إلى مطالبِكم بعبادتِه مقيدين بالشُّكرِ للعتيدِ ومستجلبين للمزيد {وإليه ترجعون} أي بالموتِ ثمَّ بالبعثِ لا إلى غيرِه فافعلُوا ما أمرتُكم به وقرىء تَرجعون من رَجَع رُجوعاً

{إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا} “Siz Allah'ı bırakıp ancak putlara tapıyorsunuz”; bu, dinlerinin hak dine nispetle şer olduğunun beyanından sonra, bizzat kendisinde de batıl ve şer olduğunun beyanıdır. Yani: ‘Siz Allah'ı bırakıp ancak bizzat kendileri sizin için yapılmış heykellerden ibaret olan ve bunda başka hiçbir vasfı bulunmayan putlara tapıyorsunuz.’ {وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا} “ve asılsız yalan uyduruyorsunuz.” Yani onları ilah diye isimlendirip Yüce Allah katında şefaatçileriniz olduğunu iddia ederek apaçık yalan söylüyorsunuz; yahut onları yalan uydurmak kastıyla yapıyor ve yontuyorsunuz. Yalan ve iftira manasındaki ‘halk’ (خلق) kelimesinde çokluk ifade etmek için şeddeli olarak ‘tuhallikūne’ (تُخَلِّقُونَ) ve yalan söyleyip uydurdu anlamındaki ‘tehalleka’ (تخلّق) fiilinden iki te harfinden birinin hazfiyle ‘tehallakūne’ (تَخَلَّقُونَ) şeklinde de okunmuştur. ‘Kezib’ ve ‘la‘ib’ gibi mastar olarak yahut yalan sahibi bir yaratış/uyduruş manasında sıfat olarak ‘efiken’ (أَفِكاً) şeklinde de okunmuştur. {إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Şüphesiz Allah'ı bırakıp da taptıklarınız”; bu, taptıkları şeylerin kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacağı cihetiyle şer olduğunun beyanıdır. {لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا} “size hiçbir rızık vermeye güç yetiremezler.” Yani size rızıktan hiçbir şey vermeye muktedir değillerdir. {فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ} “Rızkı ancak Allah katında arayın”, rızkın tamamını O'ndan isteyin; çünkü gerçek rızık veren, mutlak kuvvet ve sarsılmaz kudret sahibi olan ancak O'dur. {وَاعْبُدُوهُ} “ve O'na kulluk edin”, yalnızca O'na, {وَاشْكُرُوا لَهُ} “ve O'na şükredin”, O'nun nimetlerine [şükredin]; O'na ibadet ederek isteklerinize vesile arayın, şükür ile eldeki nimeti bağlayıp artmasını celbedin. {إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “O'na döndürüleceksiniz.” Yani başkasına değil, önce ölümle sonra da dirilişle yalnızca O'na döndürüleceksiniz; öyleyse size emrettiğim şeyleri yapın. ‘Rac‘’ ve ‘rucû‘’ kökünden mâlûm olarak ‘terci‘ûne’ (تَرْجِعُونَ) şeklinde de okunmuştur.

12332. Metin

{وَإِن تُكَذّبُواْ} أي تكذِّبُوني فيما أخبرتُكم به من أنَّكم إليه تُرجعون بالبعثِ {فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مّن قَبْلِكُمْ} تعليلٌ للجوابِ أي فلا تضرونني بتكذيبكم فإنَّ من قبلكم من الأممِ قد كذَّبوا مَنْ قبلي من الرُّسلِ وهم شيثُ وإدريُس ونوحٌ ﵈ فلم يضرَّهم تكذيبهم شيئاً وإنمَّا ضرَّ أنفسَهم حيثُ تسبَّب لما حلَّ بهمْ منَ العذابِ فكذا تكذيُبكم {وَمَا عَلَى الرسول إِلَاّ البلاغ المبين} أي التَّبليغُ الذي لا يبقى معه شكٌّ وما عليه أنْ يُصدِّقَه قومُه البتةَ وقد خرجتُ عن عُهدةِ التَّبليغِ بما لا مزيدَ عليهِ فلا يضرُّني تكذيُبكم بعد ذلك أصلاً

{وَإِنْ تُكَذِّبُوا} “Eğer yalanlarsanız”, yani dirilişle O'na döndürüleceğinizi size haber verdiğim hususlarda beni yalanlarsanız, {فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ} “sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı.” Bu, şartın cevabının gerekçesidir; yani: ‘Yalanlamanız bana hiçbir zarar vermez; çünkü sizden önceki ümmetler de benden önceki resulleri -ki onlar Şît, İdrîs ve Nûh'tur (aleyhimesselâm)- yalanlamışlardı da yalanlamaları o peygamberlere hiçbir zarar vermemişti; bilakis başlarına gelen azaba sebep olmakla ancak kendi nefislerine zarar vermişti; işte sizin yalanlamanız da böyledir.’ {وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ} “Peygambere düşen ise ancak apaçık bir tebliğdir.” Yani kendisiyle hiçbir şüphenin kalmayacağı bir tebliğdir; kavminin onu kesinlikle tasdik etmesini sağlamak onun görevi değildir. Ben tebliğ sorumluluğundan daha fazlası olmayacak şekilde çıktım; bundan sonra yalanlamanız bana asla hiçbir zarar vermez.

12333. Metin

{أَوَ لَمْ يَرَوْاْ كَيْفَ يبدئ الله الخلق} كلامٌ مُستأنفٌ مسوقٌ من جهتِه تعالَى للإنكارِ على تكذيبهم بالبعث معَ وضوحِ دليلِه وسنوحِ سبيلِه والهمزةُ لإنكارِ عدمِ رؤيتهم الموجبِ لتقريرها والواوُ للعطفِ على مقدَّرٍ أي الم ينظروا

{أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ} “Görmediler mi Allah yaratmayı nasıl başlatıyor?” Bu, delilinin açıklığına ve yolunun belirginliğine rağmen onların dirilişi yalanlamalarını inkâr etmek amacıyla Yüce Allah tarafından yöneltilmiş yeni bir sözdür (istînâf). Hemze, görmeyişlerini inkâr içindir ki bu da görmeyi ikrar ettirmeyi gerektirir. Vâv (و) ise mukadder bir ifadeye atıftır; yani ‘Bakmadılar mı

12334. Metin

العنكبوت ٢٠ ٢٢ ولم يعلموا علماً جارياً مجرى الرؤيةِ في الجلاءِ والظُّهور كيفيةَ خلقِ الله تعالى الخلقَ ابتداءً من مادَّةٍ ومن غير مادَّةٍ أي قد علموا ذلك وقُرىء بصيغةِ الخطابِ لتشديدِ الإنكارِ وتأكيدِه وقُرىء يبدأُ وقوله تعالى {ثُمَّ يُعِيدُهُ} عطفٌ على أو لم يرو الا على يُبدىء لعدمِ وقوعِ الرُّؤية عليه فهو إخبارٌ بأنَّه تعالى يعيد الخلقَ قياساً على الإبداءِ وقد جُوِّز العطفُ على يُبدىء بتأويل الإعادةِ بإنشائِه تعالى كل سنة مثلَ ما أنشأه في السَّنةِ السَّابقةِ من النبات والثمار وغيرِهما فإنَّ ذلك ممَّا يُستدلُّ به على صِحَّة البعثِ ووقوعه من غير رَيبٍ {إِنَّ ذلك} أي ما ذكر من الإعادة {عَلَى الله يَسِيرٌ} إذ لا يفتقر الى شئ أصلاً

Ankebût 20-22 ve açıklık ve belirginlikte bizzat görme mesabesinde olan kesin bir bilgiyle, Yüce Allah'ın yaratmayı bir maddeden veya maddesiz olarak başlangıçta nasıl yarattığını bilmediler mi?’ Yani: ‘Bunu kesinlikle bilmişlerdir.’ İnkârı şiddetlendirmek ve pekiştirmek için muhatap sîgasıyla ‘elem terav’ (أَلَمْ تَرَوْا) şeklinde ve ‘yebdeü’ (يَبْدَأُ) şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah'ın {ثُمَّ يُعِيدُهُ} “sonra onu tekrar [yaratacaktır]” buyruğu, görme fiili onun üzerine vaki olmadığı için ‘yübdîü’ üzerine değil, {أَوَلَمْ يَرَوْا} üzerine matuftur. Dolayısıyla bu, ilk yaratmaya kıyasla Yüce Allah'ın yaratmayı tekrar edeceğinin haber verilmesidir. İadenin; Yüce Allah'ın her yıl bitkilerden, meyvelerden ve diğer şeylerden önceki yılda var ettiğinin bir benzerini yeniden var etmesi şeklinde tevil edilmesiyle ‘yübdîü’ üzerine matuf olması da caiz görülmüştür; zira bu durum, dirilişin sıhhatine ve şüphesiz vuku bulacağına delil getirilen hususlardandır. {إِنَّ ذَٰلِكَ} “Şüphesiz bu”, yani iade olarak zikredilen bu husus, {عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} “Allah'a pek kolaydır.” Çünkü O, hiçbir şeye asla muhtaç değildir.

12335. Metin

{قُلْ سِيرُواْ فِى الأرض} أمرٌ لإبراهيمَ ﵇ أنْ يقولَ لهم ذلك أي سِيروا فيها {فانظروا كَيْفَ بَدَأَ الخلق} أي كيف خلقهم ابتداءعلى أطوارٍ مختلفةٍ وطبائعَ متغايرةٍ وأخلاقٍ شتَّى فإنَّ ترتيبَ النَّظر على السَّيرِ في الأرضِ مؤذنٌ بتتبعِ أحوالِ أصنافِ الخلق القاطنينَ في أقطارها {ثم الله ينشئ النشأة الاخرة} بعدَ النَّشأةِ الأُولى التي شاهدتُموها والتَّعبيرُ عن الإعادةِ التي هي محلُّ النزاعِ بالنَّشأةِ الآخرةِ المشعرةِ بكون البدِء نشأةً أولى للتَّنبيهِ على أنَّهما شأنٌ واحدٌ من شؤونِ الله تعالى حقيقةً وإسماً من حيث إن كلامنهما اختراعٌ وإخراجٌ من العدمِ إلى الوجودِ ولا فرقَ بينَهما إلا بالأوليةِ والآخريةِ وقرئ النَّشاءَة بالمدِّ وهما لُغتانِ كالرَّأفةِ والرَّآفةِ ومحلُّها النصبُ على أنَّها مصدرٌ مؤكِّدٌ لينشئ بحذف الزَّوائد والأصلُ الإنشاءةِ أو بحذف العاملِ أي ينشئ فينشأون النَّشأةَ الآخرةَ كما في قوله تعالى {وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا} والجملةُ معطوفةٌ على جُملةِ سيروا في الارض داخلةٌ معها في حيِّز القول وإظهارُ الاسمِ الجليلِ وإيقاعُه مبتدأً مع إضمارِه في بدأ لإبرازِ مزيدِ الاعتناءِ ببيانِ تحقُّق الإعادةِ بالإشارة إلى عِلَّة الحُكم وتكريرِ الإسنادِ وقولُه تعالى {إِنَّ الله على كل شىء قدير} تعطيل لِمَا قبلَهُ بطريقِ التَّحقيق فإنَّ من علِم قدرتَهُ تعالى على جميعِ الأشياءِ التي من جُملتِها الإعادةُ لا يتصوَّر أنْ يترددَ في قدرتِه عليها ولا في وقوعِها بعد ما أخبر به

{قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ} “De ki: ‘Yeryüzünde gezip dolaşın’”; bu, İbrahim'e -aleyhisselâm- bunu onlara söylemesi için bir emirdir; yani yeryüzünde gezin, {فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ} “‘de bakın, yaratmaya nasıl başladı?’” Yani onları başlangıçta farklı tavırlar, değişik tabiatlar ve türlü türlü ahlaklar üzere nasıl yarattı? Zira bakıp ibret almanın yeryüzünde gezmeye bağlanması, yeryüzünün muhtelif bölgelerinde ikamet eden yaratılmış sınıflarının durumlarını araştırmayı hissettirir. {ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ} “‘Sonra Allah, ahiret hayatını da (ikinci yaratılışı) var edecektir’”; bizzat şahit olduğunuz ilk yaratılıştan sonra [bunu var edecektir]. İhtilaf konusu olan iadenin (yeniden diriltmenin), ilk yaratmanın da bir ‘ilk inşa’ olduğunu hissettiren ‘ahiret inşası’ (en-neş'etü'l-âhire) ifadesiyle anılması; her ikisinin de yoktan var etme ve ademden vücuda çıkarma olması bakımından hakikatte ve isimde Yüce Allah'ın işlerinden tek bir iş olduğuna, aralarında öncelik ve sonralıktan başka hiçbir fark bulunmadığına dikkat çekmek içindir. ‘En-Neşâete’ (النَّشَاءَةَ) şeklinde med ile de okunmuştur; bunlar ‘re'fet’ ve ‘reâfet’ gibi iki ayrı lügattir. Buradaki irap konumu; zâid harflerin hazfiyle aslı ‘el-inşâete’ (الإنشاءة) olan veya ‘yünşiü fe-yenşeûne'n-neş'ete'l-âhirate’ takdirinde âmilin hazfiyle ‘yünşiü’ fiilini pekiştiren bir mef‘ûl-i mutlak olarak mansubdur; nitekim Yüce Allah {وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا} “ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi” buyurmuştur. Cümle, ‘sîrû fi'l-ardı’ cümlesine matuftur ve onunla birlikte söz (kavl) kapsamına dâhildir. ‘Bede’e’ (بدأ) fiilinde lafza-i celâl zamir olarak geçmişken, burada açık bir isim olarak zikredilmesi ve mübteda kılınması; hükmün illetine işaret etmek ve isnadı tekrarlamak suretiyle iadenin tahakkuk edeceğini beyan etmeye verilen fevkalade önemi ortaya koymak içindir. Yüce Allah'ın {إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla kadirdir” buyruğu ise, hakikati beyan yoluyla öncesinin gerekçesidir. Zira iade de dâhil olmak üzere Yüce Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bilen kimsenin, O'nun buna kadir olduğunda veya bunu haber verdikten sonra vuku bulacağında tereddüt etmesi tasavvur olunamaz.

12336. Metin

{يُعَذّبُ} أي بعد النَّشأةِ الآخرةِ {مَن يَشَآء} أنْ يعذَبهُ وهم المنكرون لها حَتماً {وَيَرْحَمُ مَن يَشَاء} أنْ يرحمَه وهم المصدِّقُون بها والجملةُ تكملة لما قبلها وتقديمُ التَّعذيبِ لما أنَّ التَّرهيبَ أنسبُ بالمقام من الترَّغيبِ {وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ} عند ذلك لا إلى غيرهِ فيفعلُ بكم ما يشاء من التعذيب والرَّحمةِ

{يُعَذِّبُ} “O cezalandırır”, yani son yaratılıştan sonra [cezalandırır], {مَنْ يَشَاءُ} “dilediğini”, azap etmeyi dilediği kimseyi; ki onlar kesin olarak ahireti inkâr edenlerdir; {وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ} “ve dilediğine de merhamet eder”, merhamet etmeyi dilediği kimseye; ki onlar da ahireti tasdik edenlerdir. Cümle öncesinin tamamlayıcısıdır; azabın öne alınması ise korkutmanın (terhib) bu makama teşvikten (tergîb) daha uygun olmasındandır. {وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ} “Ve ancak O'na döndürüleceksiniz”, o vakit başkasına değil yalnızca O'na döndürüleceksiniz; böylece O, azap ve rahmetten sizin hakkınızda ne dilerse onu yapar.

12337. Metin

{وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ} له تعالى عن إجراءِ حُكمه وقَضائه عليكم {فِي الارض وَلَا فِى السماء} أي بالتَّواري في الأرضِ أو الهبوطِ في مَهَاويها ولا بالتَّحصُّنِ في السَّماءِ التي هي أفسحُ منها لو استطعتُم الرُّقيَّ فيها كما في قوله تعالى {أن استطعتم أَن تَنفُذُواْ مِنْ أقطار السماوات والأرض فانفذوا} او

{وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ} “Siz âciz bırakamazsınız”, O'nun hakkınızdaki hükmünü ve kazasını icra etmesine mani olamazsınız; {فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ} “ne yerde ne de gökte.” Yani ne yerde gizlenerek veya onun çukurlarına inerek ne de -eğer ona yükselmeye güç yetirebilirseniz- yerden daha geniş olan göğe sığınarak [O'nu âciz bırakamazsınız]; nitekim Yüce Allah {إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا} “Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın gidin” buyurmuştur. Yahut

12338. Metin

العنكبوت ٢٣ ٢٥ القلاعِ الذَّاهبةِ فيها وقيل في السَّماء صفةٌ لمحذوفٍ معطوفٍ على أنتُم أي ولامن في السَّماءِ {وَمَا لَكُم من دُونِ الله مِن وَلِيّ وَلَا نَصِيرٍ} يحرسكم ممَّا يُصيبكم من بلاءٍ يظهرُ من الأرضِ أو ينزلُ من السَّماءِ ويدفعُه عنكم

Ankebût 23-25 göğe doğru yükselen kalelere [sığınsanız da kaçamazsınız]. Bir görüşe göre ‘fi's-semâi’ (فِي السَّمَاءِ), ‘entüm’ zamirine matuf mahzuf bir kelimenin sıfatıdır; yani ‘ne siz ne de gökte olanlar [âciz bırakabilir]’ demektir. {وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ} “Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır”; yerden çıkacak veya gökten inecek bir belaya karşı sizi koruyacak ve onu sizden savuşturacak [hiçbir dost ve yardımcı yoktur].

12339. Metin

{والذين كفروا بآيات الله} أي بدلائلِه التَّكوينيةِ والتَّنزيليةِ الدَّالَّةِ على ذاتِه وصفاتِه وأفعالِه فيدخلُ فيها النَّشأةُ الأُولى الدَّالَّة على تحقُّق البعثِ والآياتُ النَّاطقةُ به دُخولاً أولياً وتخصيصُها بدلائلَ وحدانيتِه تعالى لا يناسبُ المقامَ {وَلِقَائِهِ} الذي تنطقُ به تلك الآياتُ {أولئك} الموصوفون بما ذكر مِن الكفر بآياتِه تعالى ولقائِه {يَئِسُواْ مِن رَّحْمَتِى} أي ييأسون منها يومَ القيامةِ وصيغةُ الماضِي للدِّلالة على تحقُّقِه أو يئسوا منها في الدُّنيا لإنكارِهم البعثَ والجزاءَ {وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} وفي تكرير اسمِ الإشارة وتكريرِ الإسناد وتنكيرِ العذابِ ووصفهِ بالأليمِ من الدلالةِ عَلى كمالِ فظاعةِ حالِهم ما لا يَخْفى أي أولئك الموصُوفون بالكفر بآياتِ الله تعالى ولقائِه وباليأس من رحمتِه الممتازون بذلك عن سائر الكَفَرة لهم بسبب تلك الأوصافِ القبيحةِ عذابٌ لا يقادَر قدرُه في الشِّدَّةِ والإيلامِ

{وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ} “Allah'ın ayetlerini inkâr edenler”, yani O'nun zatına, sıfatlarına ve fiillerine delalet eden tekvinî ve tenzilî delillerini [inkâr edenler]; ki dirilişin tahakkukuna delalet eden ilk yaratılış ile dirilişi açıkça ifade eden ayetler buna öncelikle dâhildir; ayetlerin yalnızca Yüce Allah'ın vahdaniyet delillerine tahsis edilmesi ise bu makama uygun düşmez. {وَلِقَائِهِ} “ve O'na kavuşmayı [inkâr edenler]”, o ayetlerin haber verdiği [kavuşmayı inkâr edenler]; {أُولَٰئِكَ} “işte onlar”, Yüce Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr etmekle nitelenen o kimseler, {يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي} “benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir”, yani kıyamet günü ondan ümitlerini keseceklerdir; geçmiş zaman sîgası kesin olarak gerçekleşeceğini bildirmek içindir; yahut diriliş ve cezayı inkâr ettikleri için dünyadayken ondan ümitlerini kesmişlerdir. {وَأُولَٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “ve işte onlar için elem dolu bir azap vardır.” İşaret isminin tekrarlanmasında, isnadın tekrarlanmasında, azap kelimesinin belirsiz (nekre) bırakılmasında ve onun ‘elîm’ (elem dolu) olarak nitelenmesinde, onların durumunun son derece korkunç olduğuna dair gizli kalmayacak derecede açık bir delalet vardır. Yani: Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr etmekle ve O'nun rahmetinden ümit kesmekle nitelenip bu özellikleriyle diğer kâfirlerden ayrılan o kimseler için, bu çirkin vasıfları sebebiyle şiddet ve acısı takdir edilemeyecek derecede büyük bir azap vardır.

12340. Metin

{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ} بالنَّصبِ على أنَّه خبرُ كان واسمُها قولُه تعالى {إِلَاّ أَن قَالُواْ اقتلوه أو حرقوه} وقرئ بالرَّفعِ على العكسِ وقد مرَّ ما فيهِ في نظائِره وليس المرادُ أنَّه لم يصدُرْ عنُهم بصددِ الجوابِ عن حُججِ إبراهيمَ ﵇ إلا هذه المقالةُ الشَّنيعةُ كما هو المتبادَرُ من ظاهر النَّظْمِ الكريمِ بل إنَّ ذلك هو الذي استقرَّ عليه جوابُهم بعد اللَّتيا والِّتي في المرَّةِ الأخيرةِ وإلا فقد صدرَ عنُهم من الخُرافاتِ والأباطيلِ ما لا يُحصى {فَأَنْجَاهُ الله مِنَ النار} الفاءُ فصيحةٌ أي فألقَوه في النَّار فأنجاهُ الله تعالى منها بأنْ جعلَها ﵊ بَرداً وسلاماً حسبما بُيِّن في مواضعَ أُخَرَ وقد مرَّ في سورةِ الأنبياءِ بيانُ كيفَّيةِ إلقائِه ﵊ فيها وإنجائِه تعالى إيَّاه تفصيلاً قيل لم ينتفعْ يومئذٍ بالنَّارِ في موضعٍ أصلاً {إِنَّ فِي ذَلِكَ} أي في إنجائِه منها {لآيَاتٍ} بينةً عجيبةً هي حفظُه تعالى إيَّاه من حرِّها وإخمادِها في زمانٍ يسيرٍ وإنشاءُ رَوْضٍ في مكانِها {لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} وأما مَن عداهُم فهم عن اجتلائِها غافلون ومن الفوزِ بمغانمِ آثارِها محرومون

{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ} “Kavminin cevabı ise ancak şöyle demek oldu:”; nasb ile ‘kâne’nin haberi olarak okunmuştur; ismi ise Yüce Allah'ın {إِلَّا أَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ} “‘Onu öldürün ya da yakın!’” buyruğudur. Bunun zıddına merfu olarak da okunmuştur ve buna dair açıklama benzerlerinde geçmişti. Kastedilen, kerim nazmın zahirinden ilk akla gelen şekliyle İbrahim'in -aleyhisselâm- hüccetlerine cevap sadedinde onlardan bu çirkin sözden başka hiçbir şeyin sadır olmadığı demek değildir; bilakis binbir çekişme ve münakaşadan sonra son defasında onların cevabının karara bağlandığı nihai durumun bu olduğudur; yoksa onlardan sayılamayacak kadar çok hurafe ve batıl sözler sadır olmuştur. {فَأَنْجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ} “Fakat Allah onu ateşten kurtardı.” Baştaki fa (ف) fasîhadır; yani ‘Onu ateşe attılar, Allah Teâlâ da diğer yerlerde açıklandığı üzere ateşi ona serin ve selametli kılarak onu oradan kurtardı.’ İbrahim'in -aleyhisselâm- ateşe atılışının ve Yüce Allah'ın onu kurtarışının keyfiyetine dair tafsilatlı açıklama Enbiyâ suresinde geçmişti. Denildi ki: O gün hiçbir yerde ateşten asla faydalanılamadı. {إِنَّ فِي ذَٰلِكَ} “Şüphesiz bunda”, yani onun ateşten kurtarılmasında, {لَآيَاتٍ} “kesin ibretler vardır”, apaçık ve hayret verici ibretler vardır; ki bunlar Yüce Allah'ın onu ateşin hararetinden koruması, ateşi kısa bir zamanda söndürmesi ve onun yerinde bir bahçe var etmesidir; {لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “iman eden bir kavim için.” Onların dışındakilere gelince, onlar bunları görmekten gafildirler ve onun eserlerinin kazanımlarından mahrumdurlar.

12341. Metin

{وَقَالَ} أيْ إبراهيُم ﵇ مُخاطباً لهم {إِنَّمَا اتخذتم مّن دُونِ الله أوثانا مَّوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِى الحياة الدُّنْيَا} أي لتتوادُّوا بينكم وتتواصلُوا لاجتماعِكم على عبادتِها وائتلافِكم وثَاني مفعولَيْ اتخذتم مخذوف أي أوثاناً آلهةً ويجوزُ أن يكونَ مودَّةَ هو المفعولَ بتقديرِ المُضافِ أو بتأويلها بالمودودة أو يجعلها نفسَ المودَّةِ مُبالغةً أي اتخذتم أو ثانا سبب المودة

{وَقَالَ} “Ve dedi ki”, yani İbrahim -aleyhisselâm- onlara hitaben şöyle dedi: {إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “‘Siz sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi uğruna Allah'ı bırakıp putlar edindiniz.’” Yani onların ibadetinde birleşmeniz ve kaynaşmanız sebebiyle aranızda sevişip yardımlaşasınız diye [bunları edindiniz]. ‘İttehaztüm’ (اتّخذتم) fiilinin ikinci mefulü mahzuftur; yani ‘putları ilah edindiniz’ takdirindedir. Muzaf takdiriyle yahut ‘sevilmiş/dost edinilmiş’ (mevdûde) manasına tevil edilerek veya mübalağa yoluyla bizzat sevginin kendisi kılınarak ‘meveddete’ kelimesinin meful olması da caizdir; yani aranızda sevgi sebebi olan putlar,

12342. Metin

العنكبوت ٢٦ ٢٨ بينكم أو مودودةً أو نفس المودة وقرئ مودةً منونةً منصوبةً ناصبةَ الظَّرفِ وقُرئت بالرَّفعِ والإضافةِ على أنَّها خبرُ مبتدإٍ محذوفٍ أي هي مودودةٌ أو نفسُ المودةِ أو سببُ مودةِ بينكم والجملةُ صفة او ثانا أو خبرُ إنَّ عَلى أنَّ مَا مصدريةٌ أو موصولةٌ قد حذف عائدها وهو المفعولُ الأولُ وقُرئت مرفوعةً منوَّنةً ومضافةً بفتحِ بينكم كما قرئ لقد تقطَّع بينكم على أحد الوجهين وقرئ إنمَّا مودةُ بينكم والمعنى أنَّ اتخاذكم إيَّاها مودةَ بينكم ليس إلَاّ في الحياة وقد أجريتم أحكامه حيث فعلتُم بي ما فعلتُم لأجلِ مودَّتِكم لها انتصارا منى كما ينبئ عنه قولُه تعالى وانصُروا آلهتكم {ثُمَّ يَوْمَ القيامة} تنْقلَبُ الأمورُ ويتبدَّلُ التوادُّ تباغُضاً والتَّلاطف تلاعُناً حيث {يكفر بعضكم} وهم العَبَدةُ {بِبَعْضِ} وهم الأوثانُ {ويلعن بعضكم بعضا} أي يلعنُ كلُّ فريقٍ منكم ومن الأوثانِ حيثُ يُنطقها الله تعالَى الفريقَ الآخرَ {وَمَأْوَاكُمُ النار} أي هي منزلكم الذي تأوون إليه ولا ترجعونَ منه أبداً {وَمَا لَكُمْ مّن ناصرين} يُخلِّصونكُم منها كما خلَّصني ربِّي من النَّارِ التي ألقيتُموني فيها وجمعَ النَّاصرَ لوقوعِه في مقابلة الجمع أي مَا لأحدٍ منكُم من ناصر اصلا

Ankebût 26-28 yahut sevilmiş veya bizzat sevginin kendisi olan putlar edindiniz. Zarfı nasb eden tenvinli bir mansub olarak ‘meveddeten beyneküm’ (مَوَدَّةً بَيْنَكُمْ) şeklinde de okunmuştur. Mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref‘ ve izafetle de okunmuştur; yani ‘o, aranızda sevilen yahut sevginin bizzat kendisi veya sevgi sebebidir’ demektir ve bu cümle ‘evsânen’in sıfatıdır; yahut ‘mâ’nın masdariyye veya âidi (birinci mefulü) hazfedilmiş mevsûle olması esasına göre ‘inne’nin haberidir. Tıpkı iki vecihten birine göre ‘le-kad tekattaa beyneküm’ okunduğu gibi, ‘beyneküm’ün fethasıyla ref edilmiş ve tenvinlenmiş olarak da okunmuştur. ‘İnnemâ meveddetü beyneküm’ şeklinde de okunmuştur. Mana şudur: Sizin onları aranızda bir sevgi bağı olarak edinmeniz ancak dünya hayatındadır; nitekim benden intikam almak üzere o putlara olan sevginiz uğruna bana yapacağınızı yaptığınızda onun hükümlerini uygulamıştınız; nitekim Yüce Allah'ın {وَانْصُرُوا آلِهَتَكُمْ} “‘İlahlarınıza yardım edin’” buyruğu da bunu haber vermektedir. {ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “Sonra kıyamet günü”, işler tersine döner; sevgi nefrete, nezaket ve lütuf ise karşılıklı lanetleşmeye dönüşür; öyle ki {يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ} “kiminiz inkâr eder”, ki onlar tapanlardır, {بِبَعْضٍ} “kiminizi [inkâr eder]”, ki onlar da putlardır, {وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا} “ve kiminiz de kiminize lanet eder”; yani Allah Teâlâ putları konuşturduğunda, sizden ve putlardan her bir grup diğerine lanet eder. {وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ} “ve varacağınız yer ateştir”, yani sığınacağınız ve oradan asla dönemeyeceğiniz barınağınız orasıdır, {وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “sizin için hiçbir yardımcı da yoktur”; Rabbimin beni içine attığınız ateşten kurtardığı gibi sizi oradan kurtaracak [hiçbir yardımcı yoktur]. Çoğulun karşılığında yer aldığı için ‘nâsır’ kelimesi çoğul getirilmiştir; yani sizden hiç kimse için asla hiçbir yardımcı yoktur.

12343. Metin

{فآمن لَهُ لُوطٌ} أي صدَّقه في جميع مقالاتِه لا في نُبُّوتِه وما دعا إليه من التَّوحيدِ فقط فإنَّه كان منزَّهاً عن الكُفر وما قيل إنَّه آمنَ له حين رَأى النَّارَ لم تحرقْهُ ينبغي أن يُحمَلَ على ما ذكرنا أو على أنْ يُرادَ بالإيمانِ الرُّتبةَ العاليةَ منها وهي التي لا يرتقِي اليها الا هم الأفرادِ الكُمَّل ولوطُ هو ابنُ أخيهِ ﵉ {وَقَالَ إِنّى مُهَاجِرٌ} أي من قومِي {إلى رَبّى} إلى حيثُ أمرني ربِّي {إِنَّهُ هُوَ العزيز} الغالبُ على أمرِه فيمنعني من أعدائِي {الحكيم} الذي لا يفعل فعلا إلا وفيه حكمةٌ ومصلحةٌ فلا يأمرني الا بما فيه صلاحي رُوي أنَّه هاجر من كُوثَى سوادِ الكُوفةِ مع لوطَ وسارَّة ابنة عمِّه إلى حرَّانَ ثمَّ منها إلى الشأمِ فنزلَ فلسطينَ ونزل لوطُ سَدُومَ

{فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ} “Bunun üzerine Lût ona iman etti”, yani yalnızca peygamberliğinde ve davet ettiği tevhid konusunda değil, bütün sözlerinde onu tasdik etti; çünkü o zaten küfürden münezzehti. Ateşin onu yakmadığını gördüğünde ona iman ettiğine dair söylenen söze gelince; bu söz ya zikrettiğimiz manaya yahut imandan kastın, ancak kâmil fertlerin yükselebileceği en üst mertebe olduğu manasına hamledilmelidir. Lût, onun erkek kardeşinin oğludur (aleyhimesselâm). {وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ} “Ve dedi ki: ‘Şüphesiz ben hicret ediyorum’”, yani kavmimden [hicret ediyorum], {إِلَىٰ رَبِّي} “‘Rabbime’”, Rabbimin bana emrettiği yere. {إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ} “‘Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir’”, emrinde galiptir; dolayısıyla beni düşmanlarımdan korur, {الْحَكِيمُ} “‘hüküm ve hikmet sahibidir’”, hikmet ve maslahat olmayan hiçbir fiili işlemeyendir; dolayısıyla bana ancak selametim olan şeyi emreder. Rivayet edildiğine göre İbrahim, Kûfe kırsalındaki Kûsâ'dan Lût ve amcasının kızı Sâre ile birlikte Harran'a, oradan da Şam'a hicret etti; kendisi Filistin'e, Lût ise Sedûm'a yerleşti.

12344. Metin

{وَوَهَبْنَا لَهُ إسحاق وَيَعْقُوبَ} ولداً ونافلةً حين أيسَ من عجوز عافر {وَجَعَلْنَا فِى ذُرّيَّتِهِ النبوة} فكثُر منهم الأنبياءُ {والكتاب} أي جنسَ الكتابِ المتناولِ للكتبِ الأربعةِ {وآتيناه أجره} بمقابلة هجرتِه إلينا {فِى الدنيا} بإعطاءِ الولد والذُّرية الطيبة واستمرار النبوة فيهم وانتماءِ أهل المللِ إليه والثناء والصَّلاة عليه إلى آخرِ الدَّهر {وَإِنَّهُ فِى الاخرة لَمِنَ الصالحين} أي الكاملينَ في الصَّلاح

{وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ} “Biz ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık”, kısır bir yaşlı kadından ümidini kestiği bir anda bir evlat ve bir torun olarak [bağışladık], {وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ} “peygamberliği onun soyuna verdik”, böylece onlardan peygamberler çoğaldı, {وَالْكِتَابَ} “ve kitabı da [onların soyuna verdik]”, yani dört kitabı içine alan kitap cinsini [verdik], {وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ} “ve ona mükâfatını verdik”, bize hicret etmesine karşılık olarak, {فِي الدُّنْيَا} “dünyada [verdik]”; hayırlı evlat ve zürriyet vererek, peygamberliği onların içinde devam ettirerek, bütün din mensuplarının ona intisap etmesini sağlayarak ve zamanın sonuna kadar ona övgü ve salât edilmesini nasip ederek [verdik]. {وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ} “Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir”, yani salâhta kemale ermiş olanlardandır.

12345. Metin

{وَلُوطاً} منصوبٌ إمَّا بالعطفِ على نوحاً أو على إبراهيمَ والكلامُ في قوله تعالى {إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ} كالذي مر في قصة إبراهيمَ ﵇ {إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الفاحشة} أي الفعلةَ المُتناهيةَ في القُبح وقُرىء أَئِنَّكم {مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مّن العالمين} استئنافٌ مقررٌ لكمالِ قُبحها فإنَّ إجماعَ جميع أفرادِ العالمينَ على التَّحاشي عنها ليس إلا لكونِها مما تشمئزُّ منه الطِّباع وتنفرُ منه النفوس

{وَلُوطًا} “Lût'u da [gönderdik].” Ya ‘Nûhan’a ya da ‘İbrâhîm’e atıfla mansubdur. Yüce Allah'ın {إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ} “Hani o kavmine demişti ki” buyruğundaki söz, İbrahim'in -aleyhisselâm- kıssasında geçen açıklama gibidir. {إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ} “‘Gerçekten siz o hayâsızlığı yapıyorsunuz’”, yani çirkinlikte son noktaya ulaşmış o fiili [işliyorsunuz]. ‘Einnüküm’ (أَئِنَّكُمْ) şeklinde de okunmuştur. {مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ} “‘Sizden önce âlemlerden hiç kimse onu yapmamıştı.’” Bu, o fiilin çirkinliğinin tamlığını ortaya koyan yeni bir cümledir (istînâf). Zira bütün âlem fertlerinin ondan kaçınma hususundaki icması, ancak onun tabiatların tiksineceği ve nefislerin nefret edeceği bir şey olmasından dolayıdır.

12346. Metin

العنكبوات

Ankebût

12347. Metin

٢٩ - ٣٢ {أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرجال وَتَقْطَعُونَ السبيل} وتتعرَّضُون للسَّابلةِ أي الفاحشة حيثُ رُوي أنَّهم كانُوا كثيراً ما يفعلونَها بالغُرباء وقيل تقطعون سبيلَ النِّساءِ بالإعراضِ عن الحَرثِ وإتيانِ ما ليس بحرثٍ وقيل تقطعونَ السَّبيلَ بالقتلِ وأخذِ المالِ {وَتَأْتُونَ فِى نَادِيكُمُ} أي تفعلون في مجلسِكم الجامعِ لأصحابكم {المنكر} كالجماعِ والضُّراطِ وحلِّ الإزارِ وغيرِها مما لا خير فيه من الأفاعيل المنكرةِ وعن ابن عباس ﵄ هو الحَذفُ بالحَصَى والرَّميُّ بالبنادق والفرقعةُ ومضغُ العلكِ والسِّواكِ بينَ النَّاس وحلُ الإزارِ والسِّبابُ والفُحشُ في المِزاحِ وقيل السُّخريةُ بمن مرَّ بهم وقيل المجاهرةُ في ناديهم بذلكَ العملِ {فَمَا كان جواب قومه إلا أَن قَالُواْ ائتنا بِعَذَابِ الله إِن كُنتَ مِنَ الصادقين} أي فما كان جواباً من جهتِهم شيءٌ من الأشياءِ إِلَاّ هذه الكلمة الشَّنيعةُ أي لم يصدُرْ عنهم في هذه المرَّةِ من مرات مواعظ لوط ﵇ وقد كان أوعدهم فيها بالعذابِ وأمَّا ما في سُورة الأعرافِ من قولِه تعالَى {وَمَا كَانَ جواب قومه إلا أَن قَالُواْ أَخْرِجُوهُم مّن قَرْيَتِكُمْ} الآيةَ وما في سورة النَّمل من قولِه تعالى فَمَا كَانَ جَوَابَ قومه إلا أن قالوا اخرجوا آل لُوطٍ مّن قَرْيَتِكُمْ الآيةَ فهو الذي صَدر عنهم بعده هذه المرةُ وهي المرة الأخيرة من مرات المُقاولاتِ الجاريةِ بينهم وبينه ﵊ وقد مر تحقيقه في سورة الأعرافِ

29-32 {أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ} “‘Siz gerçekten erkeklere yaklaşacak, yolu kesecek’”, yani yolculara saldırıp o hayâsızlığı yapacaksınız; zira onların bunu yabancılara çokça yaptıkları rivayet edilmiştir. Nesil yetiştirme mahallinden yüz çevirip nesil mahalli olmayan yere yaklaşmak suretiyle kadınların yolunu kesiyorsunuz da denilmiştir. Adam öldürüp mal alarak yolu kesiyorsunuz da denilmiştir. {وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ} “‘ve meclisinizde işleyecek misiniz’”, yani dostlarınızın toplandığı meclisinizde yapacak mısınız, {الْمُنْكَرَ} “‘o çirkinliği?’” Mecliste cinsel ilişkide bulunmak, yellenmek, izarı çözmek ve içinde hiçbir hayır bulunmayan diğer münker fiiller gibi. İbn Abbas'tan -radıyallâhu anhümâ- nakledildiğine göre bu münker; taş fırlatmak, sapanla bilye atmak, parmak çıtlatmak, insanlar arasında sakız çiğnemek ve misvak kullanmak, izarı çözmek, sövüşmek ve şakada aşırı küfürbazlık yapmaktır. Yanlarından geçen kimseyle alay etmek olduğu da söylenmiştir; meclislerinde o fiili uluorta açıkça yapmak olduğu da söylenmiştir. {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “Kavminin cevabı ise ancak: ‘Eğer doğru söyleyenlerden isen bize Allah'ın azabını getir!’ demekten ibaret oldu.” Yani onların tarafından bu çirkin sözden başka hiçbir cevap sadır olmadı. Yani Lût'un -aleyhisselâm- kendilerini azapla tehdit ettiği bu seferki öğütlerinde onlardan başka bir söz çıkmadı. A‘râf suresinde yer alan {وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْ} “Kavminin cevabı ise sadece: ‘Onları memleketinizden çıkarın’ demekten ibaret oldu” ayeti ile Neml suresinde yer alan {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ} “Kavminin cevabı ancak: ‘Lût ailesini memleketinizden çıkarın’ demekten ibaret oldu” ayetine gelince; bu, onlardan bu seferden sonra sadır olan sözdür ki o da kendisiyle onlar arasında geçen karşılıklı konuşmaların sonuncusudur. Bunun tahkiki A‘râf suresinde geçmişti.

12348. Metin

{قَالَ رَبّ انصرنى} أي بإنزالِ العذابِ الموعودِ {عَلَى القوم المفسدين} بابتداعِ الفاحشةِ وسنِّها فيمن بعدَهُم والإصرارِ عليها واستعجالِ العذابِ بطريقِ الاستهزاءِ وإنما وصفَهم بذلك مبالغةً في استنزالِ العذابِ عليهم

{قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي} “[Lût] dedi ki: ‘Rabbim, bana yardım et’”, yani vaat edilen azabı indirerek [yardım et], {عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ} “‘bozguncu kavme karşı.’” Hayâsızlığı icat etmek, kendilerinden sonrakilere bunu adet haline getirmek, onda ısrar etmek ve alay yoluyla azabı acele istemek suretiyle [bozgunculuk yapanlara karşı yardım et]. Onların üzerine azabın indirilmesini talep etmede mübalağa yapmak için onları bu şekilde nitelemiştir.

12349. Metin

{وَلَمَّا جَاءتْ رُسُلُنَا إبراهيم بالبشرى} أي بالبشارةِ بالولدِ والنافلة {قَالُواْ} أي لإبراهيمَ ﵇ في تضاعيف الكلامِ حسبما فُصِّل في سورة هود وسورة الحجرِ {إِنَّا مُهلكو أهلِ هذه القرية} أي قريةِ سَدُومَ والإضافةُ لفظيةٌ لأنَّ المَعنى على الاستقبالِ {إِنَّ أَهْلَهَا كَانُواْ ظالمين} تعليلٌ للإهلاكِ بإصرارِهم على الظُّلم وتمادِيهم في فُنون الفسادِ وأنواعِ المَعَاصي

{وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَىٰ} “Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyle geldiklerinde”, yani evlat ve torun müjdesiyle [geldiklerinde], {قَالُوا} “dediler ki”, yani Hûd ve Hicr surelerinde tafsilatıyla anlatıldığı üzere söz arasında İbrahim'e -aleyhisselâm- şöyle dediler: {إِنَّا مُهْلِكُو أَهْلِ هَٰذِهِ الْقَرْيَةِ} “‘Biz bu memleketin halkını helak edeceğiz.’” Yani Sedûm kasabasının halkını. İzafet lafzîdir; çünkü mana gelecek zaman ifade etmektedir. {إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَ} “‘Çünkü onun halkı zalim kimselerdir.’” Bu, zulümde ısrar etmeleri, fesadın türlü çeşitlerinde ve günahların her türünde aşırıya gitmeleri sebebiyle helak edilmelerinin gerekçesidir.

12350. Metin

{قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطاً} فكيف تُهلكونها {قَالُواْ نَحْنُ أعلمُ بِمَن فِيهَا لَنُنَجّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ} أرادُوا أنَّهم غيرُ غافلينَ عن مكانِ لوطٍ ﵇ فيها بل عمَّن لم يتعرض له إبراهيمُ ﵇ من أتباعِه المؤمنينَ وأنَّهم معتنُون بشأنهم أتَّم اعتناءٍ حسبما يُنبيء عنه تصديرُ الوعد بالتَّنجيةِ بالقسمِ أيْ والله لننجينَّه وأهلَه {إِلَاّ امرأته كَانَتْ مِنَ الغابرين} أي الباقين في العذاب أو القرية

{قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطًا} “[İbrahim] dedi ki: ‘Ama orada Lût var!’”, öyleyse orayı nasıl helak edeceksiniz? {قَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَنْ فِيهَا} “Dediler ki: ‘Biz orada kimin olduğunu çok iyi biliyoruz’”; Lût'un -aleyhisselâm- oradaki konumundan gafil olmadıklarını, bilakis İbrahim'in -aleyhisselâm- değinmediği mümin tabilerini de çok iyi bildiklerini ve kurtarma vaadinin yeminle başlatılmasının da ifade ettiği üzere onların durumlarına son derece ihtimam gösterdiklerini anlatmak istediler; yani ‘Allah'a yemin olsun ki: {لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ} “Onu ve ailesini elbette kurtaracağız”, {إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ} “karısı müstesna; o, geride kalanlardan oldu.’” Yani azapta veya kasabada geride kalanlardan [oldu].

12351. Metin

العنكبوت

Ankebût

12352. Metin

٣٣ - ٣٧ {وَلَمَّا أَن جَاءتْ رُسُلُنَا} المذكورون بعد مفارقتِهم لإبراهيمَ ﵇ {لُوطاً سِىء بِهِمْ} اعتراه المساءة بسبهم مخافةَ أنْ يتعرَّض لهم قومُه بسوءٍ وكلمةُ أنْ صلةٌ لتأكيدِ ما بين الفعلينِ من الاتِّصالِ {وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا} أي ضاقَ بشأنِهم وتدبير أمِرهم ذرعُه أي طاقتُه كقولِهم ضاقتْ يدُه وبإزائِه رَحُبَ ذَرْعُه بكذا اذا كان مطيقا به قادراً عليه وذلك أنَّ طويلَ الذِّراعِ ينالُ ما لا يناله قصير الذِّراع {وَقَالُواْ} ريثما شاهدوا فيه مخايلَ التَّضجرِ من جهتهم وعاينوا أنه عجزَ عن مُدافعةِ قومِه بعد اللَّتيا والتِّي حتى آلتْ به الحالُ إلى أنْ قالَ لَوْ أَنَّ لِى بِكُمْ قُوَّةً أَوْ اوِى إلى رُكْنٍ شديدٍ {لَا تَخَفْ} أي من قومِك علينا {وَلَا تَحْزَنْ} أي على شئ وقيل بإهلاكِنا إيَّاهم {إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ} ممَّا يُصيبهم من العذابِ {إِلَاّ امرأتك كانت من الغابرين} وقرئ لننجينَّك ومنجُّوك من الإنجاءِ وأيا ما كان فمحل الكافِ الجرُّ على المختارِ ونصب أهلكَ بإضمار فعلٍ أو بالعطفِ على محلِّها باعتبارِ الأصلِ

33-37 {وَلَمَّا أَنْ جَاءَتْ رُسُلُنَا} “Elçilerimiz geldikleri zaman”, İbrahim'in -aleyhisselâm- yanından ayrıldıktan sonra zikredilen o elçiler geldiğinde, {لُوطًا سِيءَ بِهِمْ} “Lût'a, onlar yüzünden fenalık geldi”, kavminin onlara bir kötülük yapmasından korktuğu için onlar sebebiyle üzüntüye kapıldı. ‘En’ (أَنْ) edatı, iki fiil arasındaki irtibatı pekiştirmek için zâiddir. {وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا} “ve onlar yüzünden içi daraldı.” Yani onların durumu ve işlerinin idaresi hususunda takati daraldı, gücü yetmez oldu; nitekim güç yetiremediğinde ‘eli daraldı’ denildiği gibi, güç yetirip muktedir olduğunda bunun karşılığı olarak ‘falan şeyde kolu/takati genişledi’ denir. Bunun sebebi, uzun kollu kimsenin kısa kollunun ulaşamadığı şeye ulaşabilmesidir. {وَقَالُوا} “Ve dediler ki”; melekler Lût'ta kendilerinden ötürü sıkıntı belirtilerini görüp binbir uğraştan sonra kavmini savuşturmaktan aciz kaldığını, hatta durumun kendisinin {لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَىٰ رُكْنٍ شَدِيدٍ} “‘Keşke size karşı bir gücüm olsaydı yahut sağlam bir kaleye sığınabilseydim!’” demesine kadar vardığını müşahede edince şöyle dediler: {لَا تَخَفْ} “‘Korkma’”, yani kavminden ötürü bizim hakkımızda [korkma], {وَلَا تَحْزَنْ} “‘ve üzülme’”, yani hiçbir şeye üzülme; onları helak edeceğimiz için üzülme de denilmiştir. {إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ} “‘Şüphesiz biz seni ve aileni kurtaracağız’”, onlara isabet edecek olan azaptan [kurtaracağız], {إِلَّا امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ} “‘karın müstesna; o, geride kalanlardan oldu.’” ‘Le-nünecciyenneke’ (لَنُنَجِّيَنَّكَ) şeklinde ve ‘incâ’ kökünden ‘müncûke’ (مُنْجُوكَ) şeklinde de okunmuştur. Hangisi olursa olsun, muhtar olan görüşe göre kâf zamirinin irap mahalli cerdir; ‘ehleke’ kelimesinin nasbı ise ya gizli bir fiille yahut aslı itibariyle kâf zamirinin mahalline atıfladır.

12353. Metin

{إِنَّا مُنزِلُونَ على أَهْلِ هذه القرية رِجْزاً مّنَ السماء} استئساف مسُوقٌ لبيانِ ما أشير إليه بوعدِ التَّنجيةِ من نزول العذابِ عليهم والرِّجزُ العذابُ الذي يُقلقُ المعذَّبَ أي يُزعجُه من قولِهم ارتجزَ إذا ارتجسَ واضطربَ وقرئ مُنزِّلون بالتَّشديدِ {بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ} بسببِ فسقِهم المستمرِّ

{إِنَّا مُنْزِلُونَ عَلَىٰ أَهْلِ هَٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ} “‘Biz bu memleket halkının üzerine gökten feci bir azap indireceğiz’”; bu, kurtarma vaadiyle işaret edilen helak azabının onların üzerine inişini açıklamak üzere getirilmiş yeni bir cümledir (istînâf). Riciz (ricz); azap gören kimseyi sarsıp huzursuz eden azap demektir; nitekim sarsılıp çalkalandığında ‘irfeceze’ (ارتجز) denir. Şeddeli olarak ‘münezzilûne’ (مُنَزِّلُونَ) şeklinde de okunmuştur. {بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ} “‘yoldan çıkıp durdukları için.’” Sürekli işledikleri fıskları sebebiyle [bu azabı indireceğiz].

12354. Metin

{وَلَقَد تَّرَكْنَا مِنْهَا} أي من القريةِ {آيَةً بَيّنَةً} هي قصتها العجيبة وآثار ديارها الخربةِ وقيل الحجارةُ الممطورة فإنَّها كانتْ باقيةً بعدها وقيل الماءُ الأسودُ على وجهِ الأرضِ {لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} يستعملون عقولَهم في الاستبصارِ والاعتبارِ وهو متعلقٌ إما بتركنا أو بينة

{وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا} “Andolsun biz ondan geriye bıraktık”, yani o memleketten geriye [bıraktık], {آيَةً بَيِّنَةً} “apaçık bir ibret [bıraktık]”; ki bu, onun ibret dolu kıssası ve harabeye dönmüş yurtlarının kalıntılarıdır. Yağan taşlar olduğu da söylenmiştir, çünkü onlar sonraya kadar kalmıştı; yeryüzündeki siyah su olduğu da söylenmiştir; {لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “akıllarını kullanan bir kavim için.” Basiret ve ibret alma hususunda akıllarını kullanan kimseler için [bıraktık]. Bu ifade ya ‘teraknâ’ fiiline ya da ‘beyyineten’ kelimesine bağlıdır.

12355. Metin

{وإلى مَدْيَنَ أخاهم شُعَيْباً} متعلق بمضمرٍ معطوفٍ على أرسلنا قي قصة نوح ﵇ أي وأرسلنا إلى مدينَ شعيبا {فقال يا قوم اعبدوا الله} وحدَه {وارجوا اليوم الاخر} أي توقَّعوه وما سيقعُ فيه من فُنون الأهوالِ وافعلُوا اليوم من الأعمالِ ما تأمنون غائلتَهُ وقيل وارجُوا ثوابَه بطريقِ إقامةِ المسبَّبِ مقامَ السَّببِ وقيل الرَّجاءُ بمعنى الخوفِ {وَلَا تَعْثَوْاْ فِى الارض مُفْسِدِينَ}

{وَإِلَىٰ مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا} “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı [gönderdik].” Nûh kıssasındaki ‘erselnâ’ fiiline matuf mahzuf bir fiile bağlıdır; yani ‘Medyen'e de Şuayb'ı gönderdik’ demektir. {فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ} “Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah'a kulluk edin’”, yalnızca O'na [kulluk edin], {وَارْجُوا الْيَوْمَ الْآخِرَ} “‘ve ahiret gününü umun’”, yani onu ve onda vuku bulacak türlü dehşetleri bekleyin ve bugün, onun tehlikesinden emin kılacak ameller işleyin. Müsebbibi sebebin yerine koyma yoluyla ‘onun sevabını umun’ veya ‘recâ’ kelimesinin ‘korku’ manasında olduğu da söylenmiştir. {وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ} “‘ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.’”

12356. Metin

{فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرجفة} أي الزَّلزلةُ الشَّديدةُ وفي سورة هود وَأَخَذَتِ الذين ظَلَمُواْ الصَّيْحَةُ أي صيحةُ جبريلَ ﵇ فإنَّها المُوجِبة للرَّجفة بسبب تمويجِها للهواءِ وما يُجاورها من

{فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ} “Bunun üzerine onu yalanladılar; derken onları şiddetli bir sarsıntı yakalayıverdi.” Yani şiddetli deprem [yakaladı]. Hûd suresinde ise {وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ} “O zulmedenleri korkunç bir ses yakalayıverdi” buyrulmuştur; yani Cebrail'in -aleyhisselâm- çığlığıdır; zira bu çığlık havayı ve ona komşu olan

12357. Metin

العنكبوت ٣٨ ٤١ الأرض {فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ} أي بلدِهم أو منازِلهم والإفرادُ لأمنِ اللَّبسِ {جاثمين} باركينَ على الرُّكبِ ميِّتينَ

Ankebût 38-41 yeri dalgalandırması sebebiyle sarsıntıyı doğuran şeydir. {فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ} “ve yurtlarında çıkakaldılar”, yani memleketlerinde veya evlerinde; iltibas korkusu olmadığı için tekil getirilmiştir; {جَاثِمِينَ} “diz üstü çökmüş olarak”, dizleri üstüne yığılıp ölmüş bir halde.

12358. Metin

{وَعَاداً وَثَمُودَ} منصوبانِ بإضمارِ فعل ينبئ عنه ما قبلَه أي أهلكنا وقرئ ثموداً بتأويلِ الحيِّ {وَقَد تَّبَيَّنَ لَكُم مّن مساكنهم} أي وقد ظهرَ لكم إهلا كنا إيَّاهم من جهةِ مساكنِهم بالنَّظر إليها عند اجتيازِكم بها ذهاباً إلى الشَّامِ وإياباً منه {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشيطان أعمالهم} من فُنون الكفرِ والمَعاصي {فَصَدَّهُمْ عَنِ السبيل} السَّويِّ الموصِّلِ إلى الحق {وكانوا مستبصرين} متمكنين من النَّظرِ والاستدلالِ ولكِنَّهم لم يفعلُوا ذلك أو متبينين أن العذاب لا حق بهم بإخبارِ الرسلُ عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ لهم ولكنَّهم لجُّوا حتَّى لقُوا ما لقُوا

{وَعَاداً وَثَمُودَ} “Âd ve Semûd'u da [helak ettik].” Kendisinden önceki ifadenin delalet ettiği gizli bir fiil sebebiyle mensubdurlar; yani ‘helak ettik’ takdirindedir. Kabile anlamı kastedilerek tenvinli olarak ‘Semûden’ (ثَمُوداً) şeklinde de okunmuştur. {وَقَد تَّبَيَّنَ لَكُم مّن مسaكنهم} “Onların meskenlerinden [başlarına gelenler] size apaçık belli olmuştur.” Yani Şam'a gidiş ve gelişlerinizde onların yanından geçerken meskenlerine bakmak suretiyle onları helak edişimiz size apaçık zahir olmuştur. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشيطان أعمالهم} “Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi”, küfür ve isyan çeşitlerini [süslü gösterdi], {فَصَدَّهُمْ عَنِ السبيل} “ve onları [doğru] yoldan alıkoydu;” hakka ulaştıran dosdoğru yoldan [alıkoydu]. {وكانوا مستبصرين} “Oysa onlar görüp anlayabilen kimselerdi.” Bakıp delil getirmeye muktedirdiler; fakat bunu yapmadılar. Yahut peygamberlerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- kendilerine haber vermesi sebebiyle azabın kendilerine ulaşacağını açıkça biliyorlardı; fakat başlarına gelen gelinceye kadar inat ettiler.

12359. Metin

{وقارون وَفِرْعَوْنَ وهامان} معطوفٌ على عاداً قيل تقديمُ قارونَ لشرفِ نسبِه {وَلَقَدْ جَاءهُمْ موسى بالبينات فاستكبروا فِى الارض وَمَا كَانُواْ سابقين} مفلتينَ فائتينَ من قولِهم سبقَ طالبَه إذا فانه ولم يُدركه ولقد أدركَهم أمر الله عزوجل أيَّ إدراكٍ فتداركُوا نحوَ الدَّمارِ والهَلَاكِ

{وقارون وَفِرْعَوْنَ وهامان} “Kârûn'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da [helak ettik].” ‘Âden’ (عاداً) kelimesine matuftur. Kârûn'un öne geçirilmesinin nesebinin şerefinden ötürü olduğu söylenmiştir. {وَلَقَدْ جَاءهُمْ موسى بالبينات فاستكبروا فِى الارض وَمَا كَانُواْ سابقين} “Andolsun Mûsâ onlara apaçık delillerle geldi de yeryüzünde büyüklük tasladılar; oysa [bizi] geçip kurtulabilecek değillerdi.” Yani kaçıp kurtulabilecek değillerdi. Bu mana, kendisini arayan kimseyi atlatıp ona yakalanmadığı zaman söylenen ‘isteyeni geçti’ (سَبَقَ طَالِبَهُ) tabirinden gelmektedir. Muhakkak ki Allah Azze ve Celle'nin emri onları öyle bir yakaladı ki, hep birlikte yıkım ve helake doğru sürüklendiler.

12360. Metin

{فكلا} تفسير لما ينيئ عنه عدمُ سبِقهم بطريقِ الإبهامِ أي فكلُّ واحدٍ من المذكورينَ {أَخَذْنَا بِذَنبِهِ} أي عاقبناهُ بجنايتِه لا بعضِه دُون بعضٍ كما يُشعر به تقديمُ المفعولِ {فَمِنْهُم مَّن أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حاصبا} تفصيل للأخذِ أي ريحاً عاصفاً فيها حصباءُ وقيل مَلَكاً رماهم بهاؤهم قومُ لوطٍ {وَمِنْهُمْ مَّنْ أَخَذَتْهُ الصيحة} كمدينَ وثمود {وَمِنْهُمْ مَّنْ خَسَفْنَا بِهِ الارض} كقارون {وَمِنْهُمْ مَّنْ أَغْرَقْنَا} كقومِ نوحٍ وفرعونَ وقومِه {وَمَا كَانَ الله لِيَظْلِمَهُمْ} بما فعل بهم فإنَّ ذلك محالٌ من جهتِه تعالى {ولكن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} بالاستمرارِ على مُباشرةِ ما يُوجبُ ذلك من أنواعِ الكفرِ والمَعاصي

{فكلا} “Nitekim her birini” ifadesi, onların [azaptan] kurtulamayışının kapalı bir şekilde haber verdiği durumu açıklamaktadır; yani anılan kimselerin her birini {أَخَذْنَا بِذَنبِهِ} “günahı sebebiyle yakalayıverdik”, yani bir kısmını değil hepsini kendi cürmü sebebiyle cezalandırdık; nitekim mef'ûlün öne geçirilmesi de bunu hissettirmektedir. {فَمِنْهُم مَّن أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حاصبا} “Onlardan kiminin üzerine taş yağdıran bir fırtına gönderdik” ifadesi, yakalama (ahz) eyleminin açıklamasıdır; yani içinde çakıl taşları bulunan şiddetli bir rüzgâr [gönderdik]. Onlara taş atan bir melek olduğu da söylenmiştir ki bunlar Lût kavmidir. {وَمِنْهُمْ مَّنْ أَخَذَتْهُ الصيحة} “kimini de o korkunç ses yakalayıverdi”, Medyen ve Semûd kavmi gibi; {وَمِنْهُمْ مَّنْ خَسَفْنَا بِهِ الارض} “kimini yerin dibine geçirdik”, Kârûn gibi; {وَمِنْهُمْ مَّنْ أَغْرَقْنَا} “kimini de suda boğduk.” Nûh kavmi ile Firavun ve kavmi gibi. {وَمَا كَانَ الله لِيَظْلِمَهُمْ} “Allah onlara zulmedecek değildi”, onlara yaptıklarıyla [zulmetmiş olmadı]; zira bu durum Allah Teâlâ hakkında imkânsızdır; {ولكن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} “fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı”; küfür ve isyan türlerinden bu cezayı gerektiren şeyleri işlemekte ısrar ederek [kendilerine zulmediyorlardı].

12361. Metin

{مَثَلُ الذين اتخذوا مِن دُونِ الله أَوْلِيَاء} أي فيما اتخذوه متعمدا ومتَّكلاً {كَمَثَلِ العنكبوت اتخذت بَيْتاً} فيما نسجتْهُ في الوهنِ والخورِ بل ذلك أوهنُ من هذا لأنَّ له حقيقةً وانتفاعاً في الجُملة أو مَثَلُهم بالإضافةِ إلى المُوحَّدِ كمثله بالإضافة إلى رجلٍ بنى بيتاً من حجرٍ وجِصَ والعنكبوتُ يقعُ على الواحدُ والجمعُ والمذكرُ والمؤنَّثِ والغالبُ في الاستعمال التأنيث وتاؤه

{مَثَلُ الذين اتخذوا مِن دُونِ الله أَوْلِيَاء} “Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu”, yani dayanak ve güven kaynağı edindikleri şeyler hususunda [onların durumu], {كَمَثَلِ العنكبوت اتخذت بَيْتاً} “bir ev edinen örümceğin durumu gibidir”; zayıflık ve dayanıksızlıkta ördüğü şey hususunda [örümcek gibidir], bilakis onlarınki bundan daha da zayıftır; çünkü örümcek ağının neticede bir varlığı ve az çok bir faydası vardır. Yahut onların muvahhid kimseye nispetle durumu, örümceğin taştan ve kireçten ev yapan adama nispetle durumu gibidir. Ankebût (örümcek) kelimesi tekil, çoğul, müzekker ve müennes için kullanılır; yaygın kullanımda müennestir ve ‘tâ’sı

12362. Metin

العنكبوت ٤٢ ٤٥ كتاءِ طاغوت ويُجمع على عناكبَ وعنكبوتاتٍ وأمَّا العِكَابُ والعُكُبُ والأَعْكُبُ فأسماءُ الجموعِ {وَإِنَّ أَوْهَنَ البيوت لَبَيْتُ العنكبوت} حيثُ لا يُرى شئ يدانيِه في الوَهَنِ والوَهَى {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} أي شيئاً من الأشياءِ لجزمُوا ان هذا مثلهم او ان دينهم أو هي من ذلكَ ويجوزُ أنْ يجعلَ بيتُ العنكبوتِ عبارةً عن دينِهم تحقيقاً للتَّمثيلِ فالمعنى وإنَّ أوهنَ ما يُعتمد به في الدِّين دينُهم

Ankebût 42-45 ‘tâğût’ kelimesinin ‘tâ’sı gibidir. Çoğulu ‘anâkib’ (عَناكِب) ve ‘ankebûtât’ (عَنْكَبُوتات) şeklinde gelir. ‘İkâb’ (عِكَاب), ‘ukub’ (عُكُب) ve ‘a'kub’ (أَعْكُب) kelimeleri ise ismi cemdir. {وَإِنَّ أَوْهَنَ البيوت لَبَيْتُ العنكبوت} “Şüphesiz evlerin en dayanıksızı ise elbette örümcek yuvasıdır;” zira zayıflık ve çürüklükte ona yaklaşabilecek hiçbir şey görülmez. {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} “keşke bilselerdi!” Yani bir şeyler bilmiş olsalardı, durumlarının buna benzediğini veya dinlerinin bundan ibaret olduğunu kesin olarak anlarlardı. Temsili perçinlemek üzere örümcek yuvasının onların dininden kinaye kılınması da caizdir; bu durumda mana: ‘Şüphesiz dinde itimat edilen şeylerin en dayanıksızı onların dinidir’ şeklinde olur.

12363. Metin

{أَنَّ الله يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ مِن شىء} على إضمار الفول أي قُل للكَفَرةِ إنَّ الله الخ وما استفهامَّيةٌ منصوبةٌ بيدعونَ معلقةٌ ليعلم ومِن للتَّبيينِ أو نافيةٌ ومن مزيدة وشئ مفعولُ يدعون أو مصدريةٌ وشئ عبارةٌ عن المصدرِ أو موصولةٌ مفعولٌ ليعلمُ ومفعولُ يدعون عائده المحذوف وقرئ تَدعُون بالتَّاءِ والكلامُ على الأولين تجهيلٌ لهم وتأكيدٌ للمثل وعلى الاخيرين وعيدلهم {وَهُوَ العزيز الحكيم} تعليلٌ على المعنيينِ فإنَّ إشراكَ ما لا يُعدُّ شيئاً بمن هَذا شأنُه من فرطِ الغباوةِ وإنَّ الجمادَ بالنسبة إلى القادرِ القاهرِ على كل شئ البالغِ في العلم وإتقانِ الفعلِ الغايةَ القاصيةَ كالمعدومِ البحت وأنَّ منَ هذه صفاتُه قادرٌ على مجازاتِهم

{أَنَّ الله يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ مِن شىء} “Şüphesiz Allah, onların O'nu bırakıp da ne gibi bir şeye yalvardıklarını bilir.” Gizli bir ‘kul’ (de ki) fiiline bağlıdır; yani ‘kâfirlere de ki: Şüphesiz Allah... ilh.’ demektir. ‘Mâ’ (ما) kelimesi ‘yed'ûne’ fiiliyle mensub bir istifhamiyedir ve ‘ya'lemu’ fiilini amelden alıkoymuştur (ta'lik etmiştir); ‘min’ (من) ise beyan içindir. Yahut nâfiyedir (olumsuzluk edatıdır), ‘min’ zâiddir ve ‘şey’ kelimesi ‘yed'ûne’ fiilinin mef'ûlüdür. Yahut mastariyyedir ve ‘şey’ mastardan kinayedir. Yahut mevsûledir, ‘ya'lemu’ fiilinin mef'ûlüdür; ‘yed'ûne’ fiilinin mef'ûlü ise hazfedilmiş aid zamirdir. ‘Ted'ûne’ (تَدْعُونَ) şeklinde ‘tâ’ ile de okunmuştur. Söz, ilk iki ihtimale göre onları cehaletle nitelemek ve meseli pekiştirmek içindir; son iki ihtimale göre ise onlar için bir tehdittir. {وَهُوَ العزيز الحكيم} “O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Her iki anlama göre de bir gerekçelendirmedir; zira hiçbir şey sayılmayacak bir şeyi, bu vasıfta olan zata ortak koşmak aşırı bir ahmaklıktır. Cansız varlıklar, her şeye gücü yeten, mutlak galip olan, ilimde ve işini sağlam yapmada en son mertebeye ulaşan zata nispetle adeta sırf yokluk gibidir; nitekim bu sıfatlara sahip olan zat, onları cezalandırmaya da hakkıyla kâdirdir.

12364. Metin

{وَتِلْكَ الامثال} أي هذا المثلُ وأمثاله {نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ} تقريباً لما بعُد من أفهامِهم {وَمَا يَعْقِلُهَا} على ما هي عليه من الحُسنِ واستتباع الفوائدِ {إِلَاّ العالمون} الرَّاسخون في العلمِ المتدبِّرون في الأشياءِ على ما ينبغي وعنه ﷺ أنَّه تَلَا هذه فقال العالمُ من عقلَ عنِ الله تعالى وعمِل بطاعتِه واجتنبَ سَخَطَه

{وَتِلْكَ الامثال} “İşte bu misaller...”, yani bu misal ve benzerleri; {نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ} “onları insanlar için getiriyoruz”, anlayışlarından uzak kalan şeyleri yaklaştırmak için [getiriyoruz]. {وَمَا يَعْقِلُهَا} “onları akletmez”, taşıdığı güzellik ve beraberinde getirdiği faydalar üzere [akletmez] {إِلَاّ العالمون} “âlimlerden başkası;” ilimde derinleşen, eşyayı gereği gibi tefekkür eden kimseler [akleder]. Sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edildiğine göre kendisi bu ayeti okumuş ve şöyle buyurmuştur: “Âlim; Allah Teâlâ'dan geleni akleden, O'na itaatle amel eden ve gazabından sakınan kimsedir.”

12365. Metin

{خلق الله السماوات والارض بالحق} أي مُحقَّاً مُراعياً للحكمِ والمَصَالح على أنه حال من فاعل خلقَ أو ملتبسةً بالحقِّ الذي لا محيد عنه مستتبعةً للمنافعِ الدِّينيةِ والدُّنيويةِ على أنه حال من مفعولِه فإنَّها مع اشتمالِها على جميعِ ما يتعلَّقُ به معايشهم شواهد دالة على شئونه تعالى المتعلقةِ بذاتِه وصفاتِه كما يفصحُ عنه قولُه تعالى {إِنَّ فِى ذَلِكَ لأَيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} دالَّة لهم على ما ذكر من شئونه سبحانه وتخصيصُ المؤمنينَ بالذكر مع عمومِ الهدايةِ والإرشادِ في خلقهِما للكلِّ لأنَّهم المُنتفعون بذلكَ

{خلق الله السماوات والارض بالحق} “Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı.” Yani hikmetleri ve maslahatları gözeterek hak üzere [yarattı]; bu ‘halaka’ fiilinin fâilinden hâldir; yahut dönülmesi mümkün olmayan, dinî ve dünyevî menfaatleri beraberinde getiren hakka bitişik olarak [yarattı]; bu da fiilin mef'ûlünden hâldir. Zira gökler ve yer, insanların geçimlerine taalluk eden her şeyi içermekle birlikte, Allah Teâlâ'nın zatına ve sıfatlarına taalluk eden şanlarına delalet eden apaçık şahitlerdir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da bunu açıkça ifade etmektedir: {إِنَّ فِى ذَلِكَ لأَيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda müminler için kesin bir ibret vardır.” Yüce zatının anılan şanlarına onlar için bir delildir. Göklerin ve yerin yaratılışındaki hidayet ve irşat herkesi kapsadığı halde özellikle müminlerin zikredilmesi, bundan yalnızca onların faydalanması sebebiyledir.

12366. Metin

{اتْلُ مَا أُوْحِىَ إِلَيْكَ مِنَ الكتاب} تقرُّباً إلى الله تعالى بقراءتِه وتذكُّراً لما في تضاعيفهِ من المعاني وتذكيرا للنا س وحملاً لهم على العملِ بما فيهِ من الأحكامِ ومحاسنِ الآدابِ ومكارمِ الأخلاقِ {وَأَقِمِ الصَّلَاةَ} أي داوِمْ على إقامتِها وحيثُ كانتِ الصَّلاةُ منتظمةً للصَّلواتِ المكتوبةِ المؤدَّاةِ بالجماعةِ وكان أمرُه ﵊ بإقامتِها متضمناً لأمرِ الأمَّة بها علِّل بقوله تعالى {إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ والْمُنكَر}

{اتْلُ مَا أُوْحِىَ إِلَيْكَ مِنَ الكتاب} “[Ey Muhammed!] Kitap'tan sana vahyolunanı oku”, onu okumak suretiyle Allah Teâlâ'ya yakınlaşmak, katlarındaki manaları hatırlamak, insanlara öğüt vermek ve onları Kitap'taki hükümler, güzel edepler ve ahlak erdemleriyle amel etmeye sevk etmek için [oku]. {وَأَقِمِ الصَّلَاةَ} “ve namazı dosdoğru kıl.” Yani onu ikame etmeye devam et. Namaz cemaatle kılınan farz namazları içine aldığından ve peygamberin -aleyhisselâm- onu ikame etmeyle emrolunması ümmetin de onunla emrolunmasını içerdiğinden, Allah Teâlâ'nın şu buyruğuyla gerekçelendirilmiştir: {إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ والْمُنكَر} “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”

12367. Metin

كأنّه قيل وصلِّ بهم إن الصلاة تنهاهم عن الفحشاء والمنكر ومعنى نهيها عنهُما أنَّها سببٌ للانتهاءِ عنُهما لأنَّها مناجاةٌ لله تعالى فلا بدَّ أنْ تكونَ مع إقبالٍ تامَ على طاعتِه وإعراضِ كليَ عن معاصيِه قال ابنُ مسعودٍ وابنُ عبَّاسٍ رضي الله تعالى عنهما في الصَّلاةِ مُنتهى ومُزدجرٌ عن مَعَاصي الله تعالى فمَن لم تأمْره صلاتُه بالمعروفِ ولم تنهَه عن المنكرِ لم يزددْ بصلاتِه من الله تعالى إلا بُعداً وقال الحسنُ وقَتادةُ من لم تنهَه صلاتُه عن الفحشاءِ والمنكر فصلاتُه وبالٌ عليه ورَوَى أنسٌ ﵁ إنَّ فتى من الأنصارِ كانَ يصلِّي مع رسول الله ﷺ ثمَّ لا يدع شيئاً من الفواحِش إلا ركبَهُ فوصف له ﷺ حاله فقال إنَّ صلاتَه ستنهاهُ فلم يلبثْ أن تابَ وحسُنَ حالُه {وَلَذِكْرُ الله أكبر} أي للصلاة أكبرُ من سائرِ الطَّاعاتِ وإنَّما عبرَّ عنها بهِ كما في قوله تعالى فاسعوا إلى ذِكْرِ الله للإيذانِ بأنَّ ما فيها من ذكرِ الله تعالى هو العمدةُ في كونِها مفضَّلةً على الحسناتِ ناهيةً عن السيئاتِ وقيل ولذكرُ الله تعالى عندَ الفحشاءِ والمُنكر وذكرُ نهيهِ عنهُما ووعيدِه عليهما أكبرُ في الزَّجرِ عنهما وقيل ولذكرُ الله إيَّاكم برحمتِه أكبرُ من ذكِركم إيَّاه بطاعتِه {والله يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ} منه ومن سائرِ الطَّاعات فيجازيكم بها أحسن المجازاة

Sanki ‘Onlara namaz kıldır; şüphesiz namaz onları hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar’ denilmiştir. Namazın bu ikisinden alıkoymasının manası, onlardan vazgeçmeye bir sebep olmasıdır; zira namaz Allah Teâlâ ile bir münacattır ve dolayısıyla O'na itaate tam bir yöneliş ve günahlarından bütünüyle yüz çeviriş ile birlikte olması gerekir. İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demişlerdir: “Namazda Allah Teâlâ'nın günahlarından vazgeçiren ve alıkoyan bir güç vardır. Kimi namazı marufu emredip münkerden alıkoymazsa, o namazıyla Allah Teâlâ'dan ancak uzaklaşmış olur.” Hasan ve Katâde ise şöyle demişlerdir: “Kimi namazı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoymazsa, o namaz onun aleyhine bir vebaldir.” Enes radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Ensâr'dan bir genç Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte namaz kılar, sonra da işlemedik hiçbir çirkin günah bırakmazdı. Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem onun hali anlatılınca: “Şüphesiz namazı onu yakında bundan alıkoyacaktır” buyurdu; çok geçmeden genç tövbe etti ve hali güzelleşti. {وَلَذِكْرُ الله أكبر} “Allah'ı anmak elbette en büyüktür.” Yani namaz diğer taatlerden daha büyüktür; nitekim Allah Teâlâ'nın: {فَاسْعَوْا إِلَىٰ ذِكْرِ اللَّهِ} “Allah'ın zikrine koşun” kavlinde olduğu gibi namaz ‘zikir’ kelimesiyle ifade edilmiştir; bu da namazın içindeki Allah Teâlâ'yı zikretmenin, onun iyiliklere üstün kılınmasında ve kötülüklerden alıkoymasında asıl dayanak olduğunu bildirmek içindir. Hayâsızlık ve kötülük esnasında Allah Teâlâ'yı zikretmenin, O'nun bunlardan nehyettiğini ve bunlar üzerindeki tehdidini hatırlamanın vazgeçirme hususunda daha büyük olduğu da söylenmiştir. Allah'ın sizi rahmetiyle zikretmesinin, sizin O'nu itaatinizle zikretmenizden daha büyük olduğu da söylenmiştir. {والله يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ} “Allah yaptıklarınızı bilir.” Namazdan ve diğer taatlerden ne yaparsanız hepsini bilir ve sizi bunlara karşılık en güzel mükâfatla mükâfatlandırır.

12368. Metin

{وَلَا تجادلوا أَهْلَ الكتاب} من اليَّهودِ والنَّصارَى {إِلَاّ بالتى هِىَ أَحْسَنُ} أي بالخَصلة التي هي أحسنُ كمقابلةِ الخشونةِ باللِّينِ والغضبِ بالكظمِ والمشاغبةِ بالنُّصحِ والسَّورةِ بالأَناة على وجهٍ لا يدلُّ على الضَّعفِ ولا يُؤدِّي إلى إعطاءِ الدَّنيةِ وقيل منسوخٌ بآيةِ السَّيفِ {إِلَاّ الذين ظَلَمُواْ مِنْهُمْ} بالإفراطِ في الاعتداءِ والعنادِ أو بإثباتِ الولدِ وقولِهم يدُ الله مغلولةٌ ونحوِ ذلك فإنَّه يجبُ حينئذٍ المُدَافعةُ بما يليقُ بحالِهم {وَقُولُواْ آمنا بالذى أُنزِلَ إِلَيْنَا} من القُرآنِ {وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ} أي وبالذي أُنزل إليكُم من التَّوراةِ والإنجيلِ وقد مرَّ تحقيقُ كيفيَّةِ الإيمانِ بهما في خاتمةِ سورةِ البقرةِ وعن النبيِّ ﷺ لا تُصدِّقوا أهلَ الكتابِ ولا تكذِّبُوهم وقولُوا آمنَّا بالله وبكتبه وبرسله فإن قالوا باطلالم تصدِّقوهم وإنْ قالُوا حقّاً لم تكذِّبُوهم {وإلهنا وإلهكم وَاحِدٌ} لا شريكٍ له في الأُلوهيَّةِ {وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} مُطيعونَ خاصَّة وفيه تعريضٌ بحالِ الفريقينِ حيثُ اتَّخذوا أحبارَهم ورهبانَهم أَرْبَاباً من دُونِ الله

{وَلَا تجادلوا أَهْلَ الكتاب} “Kitap ehli ile mücadele etmeyin”, Yahudi ve Hristiyanlarla [mücadele etmeyin], {إِلَاّ بالتى هِىَ أَحْسَنُ} “en güzel olanı dışında;” yani sertliğe yumuşaklıkla, öfkeye sabırla, taşkınlığa nasihatle ve şiddete sükûnetle karşılık vermek gibi en güzel hasletle; ancak zayıflık hissettirmeyecek ve alçakgönüllülük sınırını aşmayacak bir tarzda [mücadele edin]. Kılıç ayetiyle neshedildiği de söylenmiştir. {إِلَاّ الذين ظَلَمُواْ مِنْهُمْ} “içlerinden zulmedenler müstesna;” haddi aşmada ve inatta aşırı gidenler yahut [Allah'a] çocuk isnat edip ‘Allah'ın eli bağlıdır’ ve benzeri sözler söyleyenler müstesnadır; zira o takdirde onların durumuna uygun şekilde karşılık vermek vacip olur. {وَقُولُواْ آمنا بالذى أُنزِلَ إِلَيْنَا} “Ve deyin ki: ‘Bize indirilene de iman ettik”, Kur'an'a [iman ettik], {وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ} “size indirilene de;” yani Tevrat ve İncil'den size indirilene de. Bu ikisine imanın nasıl olacağının tahkiki Bakara suresinin sonunda geçmişti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: “Kitap ehlini doğrulamayın da yalanlamayın da. ‘Biz Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettik’ deyin. Şayet batıl bir söz söylerlerse onları doğrulamamış olursunuz; şayet hak bir söz söylerlerse onları yalanlamamış olursunuz.” {وإلهنا وإلهكم وَاحِدٌ} “bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir”, ilahlıkta O'nun hiçbir ortağı yoktur, {وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} “ve biz O'na teslim olmuş kimseleriz.’” Yalnızca O'na itaat ederiz. Bunda her iki grubun haline de bir tariz (dokundurma) vardır; zira onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka rabler edinmişlerdi.

12369. Metin

{وكذلك} تجريدٌ للخطابِ إلى رسول الله ﷺ وذلكَ إشارةٌ إلى مصدرِ الفعل الذي بعده وما فيه من معنى البعد للإيذان ببُعد منزلةِ المشار إليه في الفضلِ أي مثلَ ذلك الإنزالِ البديع الموافقِ لإنزالِ سائرِ الكتبِ {أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الكتاب} أي القُرآنَ الذي من جُملتِه هذهِ الآيةُ الناطقةِ بما ذُكر من المُجادلةِ بالحُسْنَى {فالذين آتيناهم الكتاب} من الطَّائفتينِ {يُؤْمِنُونَ به} أريدبهم عبدُ اللَّه بنُ سَلَام وأضرابِه من أهلِ الكتابين خاصَّة كأنَّ من عداهُم لم يُؤتَوا الكتابَ حيثُ لم يعملوا بما فيهِ أو مَنْ تقدم عهدَ رسول الله

{وكذلك} “İşte böylece” ifadesi, hitabın Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem yöneltilmesidir. ‘Zâlike’ (ذلك), kendisinden sonraki fiilin mastarına işarettir; onda bulunan uzaklık manası ise işaret edilen şeyin fazilet makamındaki yüceliğini bildirmek içindir; yani ‘diğer kitapların indirilmesine muvafık olan o eşsiz indiriş gibi {أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الكتاب} sana da bu Kitab'ı indirdik’; ki en güzel şekilde mücadele etmeye dair anılan hükmü dile getiren bu ayet de o Kur'an'dandır. {فالذين آتيناهم الكتاب} “Kendilerine kitap verdiklerimiz”, yani iki gruptan kendilerine kitap verdiklerimiz {يُؤْمِنُونَ به} “ona iman ederler.” Bununla özellikle iki kitap ehlinden Abdullah b. Selâm ve emsali kimseler kastedilmiştir; sanki onların dışındakiler içindekilerle amel etmedikleri için kendilerine kitap verilmemiş gibidir; yahut Resûlullah

12370. Metin

العنكبوت ٤٨ ٥١ ﷺ منهم حيثُ كانُوا مصدِّقين بنزولِه حسبما شاهدُوا في كتابيهما وتخصيصُهم بإيتاءِ الكتابِ للإيذانِ بأنَّ مَن بعدهم من مُعاصري رسولِ الله ﷺ قد نُزع عنهم الكتابُ بالنَّسخِ فلم يُؤتَوه والفاءُ لترتيب ما بعدها على ما قبلها فإنَّ إيمانَهم به مترتِّبٌ على إنزالِه على الوجهِ المذكُورِ {وَمِنْ هَؤُلاء} أي ومِن العربِ أو أهلِ مكَّةَ على الأولِ أو ممَّن في عصره ﷺ على الثَّانِي {مَن يُؤْمِنُ بِهِ} أي بالقُرآنِ {وَمَا يجحد بآياتنا} عبَّر عن الكتابِ بالآياتِ للتنبيهِ على ظهورِ دلالتِها على معانيها وعلى كونِها من عند الله تعالى وأضيفتْ إلى نونِ العظمةِ لمزيدِ تفخيمِها وغايةِ تشنيعِ مَنْ يجحدُ بها {إِلَاّ الكافرون} المتوغِّلون في الكُفر المصمِّمون عليهِ فإنَّ ذلكَ يصدُّهم عن التَّأملِ فيما يُؤدِّيهم إلى معرفةِ حقّيتها وقيل هم كعبُ بنُ الأشرفِ وأصحابِه

Ankebût 48-51 sallallâhu aleyhi ve sellem döneminden önce gelip geçenler kastedilmiştir; zira onlar iki kitaplarında gördükleri üzere Kur'an'ın indirileceğini tasdik etmekteydiler. Onların kitap verilmekle tahsis edilmesi, onlardan sonra gelen Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem çağdaşlarından nesh yoluyla kitabın çekilip alındığını ve böylece kendilerine kitap verilmemiş hükmünde olduklarını bildirmek içindir. ‘Fâ’ harfi ise kendisinden sonrakinin öncekine terettüp ettiğini gösterir; zira onların Kur'an'a iman etmesi, onun anılan şekilde indirilmesine bağlıdır. {وَمِنْ هَؤُلاء} “Şunlardan da”, yani ilk görüşe göre Araplardan yahut Mekke ehlinden; ikinci görüşe göre ise Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem asrında yaşayanlardan {مَن يُؤْمِنُ بِهِ} “ona iman edenler vardır;” yani Kur'an'a [iman edenler vardır]. {وَمَا يجحد بآياتنا} “Ayetlerimizi inkâr etmez”; Kitap kelimesi yerine ayetler denilmesi, onların manalarına olan delaletlerinin ve Allah Teâlâ katından oluşlarının açıklığına dikkat çekmek içindir; azamet nûnuna izafe edilmesi ise o ayetleri daha da yüceltmek ve onları inkâr eden kimselerin kötülüğünü son dereceye vardırmak içindir; {إِلَاّ الكافرون} “kâfirlerden başkası;” küfre dalmış ve onda direten kimseler [inkâr eder]. Zira bu durum, onları Kur'an'ın hak olduğunu bilmeye götürecek şeyleri tefekkür etmekten alıkoyar. Bunların Kâ'b b. el-Eşref ve arkadaşları olduğu da söylenmiştir.

12371. Metin

{وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ} أي ما كنتَ قبل إنزالِنا إليك الكتابَ تقدرُ على أنْ تتلوَ شيئاً من كتابٍ {وَلَا تَخُطُّهُ} أي ولا تقدرُ على أنْ تخطَّه {بِيَمِينِكَ} حسبَما هُو المعتادُ أو ما كانت عادَتُك أنْ تتلوَه ولا أنْ تخطَّه {إِذاً لارتاب المبطلون} أي لو كنتَ ممَّن يقدرُ على التِّلاوةِ والخطِّ أو ممَّن يعتادُهما لارتابُوا وقالُوا لعلَّه التقطَه من كتبِ الأوائلِ وحيثُ لم تكن كذلكَ لم يبقَ في شأنِك منشأُ ريبٍ أصلاً وتسميتُهم مُبطلينَ في ارتيابِهم على التَّقديرِ المفروضِ لكونِهم مُبطلينَ في اتِّباعِهم للاحتمالِ المذكورِ مع ظهورِ نزاهتِه ﷺ عن ذلكَ

{وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ} “Sen bundan önce okumuyordun”, yani biz sana Kitab'ı indirmeden önce herhangi bir kitaptan bir şey okumaya güç yetiremezdin, {وَلَا تَخُطُّهُ} “ve onu yazmıyordun”, yani onu yazmaya da güç yetiremezdin, {بِيَمِينِكَ} “sağ elinle;” âdet olduğu üzere; yahut senin âdetin ne okumak ne de yazmaktı. {إِذاً لارتاب المبطلون} “öyle olsaydı batıla sapanlar elbette şüpheye düşerlerdi.” Yani şayet sen okumaya ve yazmaya muktedir yahut bunları âdet edinmiş kimselerden olsaydın, şüpheye düşer ve ‘Belki de onu öncekilerin kitaplarından derlemiştir’ derlerdi. Sen böyle olmadığına göre senin durumunda şüphe doğuracak hiçbir sebep kalmamıştır. Bu varsayım üzerine onların şüpheye düşmeleri hususunda ‘mubtılûn’ (bâtıla sapanlar) olarak isimlendirilmeleri, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem bundan beri olduğu açıkça ortadayken anılan ihtimalin peşine düşmelerinde bâtıl üzere olmalarından ötürüdür.

12372. Metin

{بَلْ هُوَ} أي القرآنُ {آيَاتٌ بَيّنَاتٌ} واضحاتٌ ثابتةٌ راسِخةٌ {فِى صُدُورِ الذين أُوتُواْ العلم} من غيرِ أنْ يُلتقطَ من كتابٍ يحفظونَهُ بحيثُ لا يقدِرُ أحدٌ على تحريفِه {وَمَا يجحد بآياتنا} مع كونِها كما ذُكر {إِلَاّ الظالمون} المُتجاوزونَ للحدودِ في الشرِّ والمكابرةِ والفسادِ

{بَلْ هُوَ} “Hayır, o”, yani Kur'an, {آيَاتٌ بَيّنَاتٌ} “apaçık ayetlerdir;” aşikâr, sabit ve köklü [ayetlerdir], {فِى صُدُورِ الذين أُوتُواْ العلم} “kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde;” bir kitaptan derlenmeksizin onu öylece hıfzederler ki hiç kimse onu tahrif etmeye güç yetiremez. {وَمَا يجحد بآياتنا} “Ayetlerimizi inkâr etmez”, bu vasıfta olmasına rağmen [inkâr etmez] {إِلَاّ الظالمون} “zalimlerden başkası;” kötülükte, inatta ve fesatta haddi aşan kimseler [inkâr eder].

12373. Metin

{وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ آيات مّن رَّبّهِ} مثلُ ناقةِ صالحٍ وعَصَا مُوسى ومائدةُ عيسى ﵈ وقرئ آيةٌ {قُلْ إِنَّمَا الآياتُ عِندَ الله} يُنزِّلها حسبَما يشاءُ من غيرِ دخلٍ لأحدٍ في ذلكَ قطعاً {وَإِنَّمَا أَنَاْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ} ليسَ من شأنِي إلا الإنذارُ بما أُوتيتُ من الايات

{وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ آيات مّن رَّبّهِ} “Dediler ki: ‘Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?’” Sâlih'in devesi, Mûsâ'nın asâsı ve Îsâ'nın -aleyhimesselâm- sofrası gibi. Tekil olarak ‘âyetün’ (آيَةٌ) şeklinde de okunmuştur. {قُلْ إِنَّمَا الآياتُ عِندَ الله} “De ki: ‘Mucizeler ancak Allah'ın katındadır;’” kesinlikle hiç kimsenin bir müdahalesi olmaksızın dilediği şekilde onları indirir. {وَإِنَّمَا أَنَاْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ} “‘ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.’” Bana verilen ayetlerle uyarmaktan başka bir görevim yoktur.

12374. Metin

{أو لم يَكْفِهِمْ} كلامٌ مستأنفٌ واردٌ من جهتِه تعالى ردّاً على اقتراحِهم وبياناً لبُطلانِه والهمزةُ للإنكارِ والنَّفيِ والواوُ للعطفِ على مقدرٍ يقتضيه المقامُ أي أقصُر ولم يكفِهم آيةٌ مغنيةٌ عن سائرِ الآياتِ {أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الكتاب} الناطقَ بالحقِّ المصدِّق لما بين يديهِ من الكتبِ السَّماويَّةِ وأنتَ بمعزلٍ عن مدارستِها وممارستِها {يتلى عَلَيْهِمْ} في كلِّ زمانٍ ومكانٍ فلا يزالُ معهم آيةٌ ثابتةٌ لا تزولُ ولا تضمحلُّ كما تزولُ كلُّ آيةٍ بعدَ كونِها وتكونُ في مكانٍ دُونَ مكانٍ أو يُتلى على اليَّهودِ بتحقيقِ ما في أيديهم من نعتِك ونعتِ دينِكَ {إِنَّ فِى ذلك} الكتاب العظيم

{أو لم يَكْفِهِمْ} “Yetmedi mi onlara” ifadesi, onların tekliflerini reddetmek ve batıllığını açıklamak üzere Allah Teâlâ tarafından getirilmiş yeni bir sözdür. Baştaki hemze inkâr ve nefy içindir; vâv harfi ise makamın gerektirdiği takdirî bir söze atıftır; yani ‘Yetinmediler mi, diğer mucizelerden müstağni kılan bir mucize onlara yetmedi mi: {أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الكتاب} sana Kitab'ı indirmiş olmamız?’ Ki o, hakkı söyleyen, semavî kitaplardan kendinden öncekileri tasdik eden bir kitaptır; oysa sen onları okuyup araştırmaktan tamamen uzaksın. {يتلى عَلَيْهِمْ} “Kendilerine okunup duran;” her zaman ve mekânda [okunup duran]. Dolayısıyla her mucizenin vuku bulduktan sonra zail olup gittiği ve sadece belli bir mekânda bulunup başka yerde bulunmadığı gibi değil, aksine zail olmayan ve yok olmayan sabit bir mucize olarak sürekli yanlarındadır. Yahut senin vasfını ve dininin vasfını kendi ellerinde bulunan metinlerle tahkik ederek Yahudilere okunup durmaktadır. {إِنَّ فِى ذلك} “Şüphesiz bunda...” O şanı yüce,

12375. Metin

العنكبوت ٥٢ ٥٤ الشَّأنِ الباقِي على مرِّ الدُّهورِ {لَرَحْمَةً} أي نعمةً عظيمةً {وذكرى} أي تذكرةً {لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} أي لقوم همُّهم الإيمانُ لا التعنُّتُ كأولئك المُقترحينَ وقيلَ إنَّ ناساً من المؤمنينَ أَتَوا رسول الله ﷺ بكتف فيها بعضُ ما يقولُه اليَّهودُ فقال كَفَى بها ضلالةَ قومٍ أنْ يرغبُوا عمَّا جاءَ به نبيُّهم إلى ما جاءَ به غيرُ نبيِّهم فنزلتْ

Ankebût 52-54 çağlar boyu baki kalacak Kitap'ta {لَرَحْمَةً} “elbette bir rahmet”, yani büyük bir nimet {وذكرى} “ve bir öğüt vardır”, {لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “iman eden bir kavim için;” yani o teklifte bulunanlar gibi inatlaşmak değil, gayeleri iman etmek olan bir kavim için [rahmet ve öğüt vardır]. Müminlerden birtakım kimselerin Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem Yahudilerin söylediklerinden bazı şeylerin yazılı olduğu bir kürek kemiği getirdikleri, bunun üzerine Resûlullah'ın: “Bir kavim için, kendi peygamberlerinin getirdiğinden yüz çevirip peygamberleri dışındakilerin getirdiğine rağbet etmeleri sapıklık olarak yeter” buyurduğu ve bu ayetin nazil olduğu söylenmiştir.

12376. Metin

{قُلْ كفى بالله بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ شَهِيداً} بمَا صدرَ عنِّي وعنكُم {يَعْلَمُ مَا في السماوات والارض} أي من الأُمورِ التي من جُمْلتِها شأنِي وشأنُكم فهو تقريرٌ لما قبلَه من كفايتِه تعالى شهيدا {والذين آمنوا بالباطل} وهو ما يُعبد من دونِ الله تعالى {وَكَفَرُواْ بالله} مع تعاضُد موجباتِ الإيمانِ به {أولئك هُمُ الخاسرون} المغبُونون في صفقتِهم حيثُ اشترَوُا الكفرَ بالإيمانِ بأنْ ضيَّعوا الفطرةَ الأصليَّةَ والأدلَّةَ السمعيَّةَ الموجبةَ للإيمانِ والآيةُ من قبيلِ المُجادلةِ بالتي هي أحسنُ حيثُ لم يُصرِّحْ بنسبةِ الإيمانِ بالباطلِ والكفرِ بالله والخسرانِ إليهم بل ذُكر على منهاجِ الإبهامِ كما في قولِه تعالى وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لعلى هُدًى أَوْ فِى ضلال مبين

{قُلْ كفى بالله بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ شَهِيداً} “De ki: ‘Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter;’” benden ve sizden sadır olan şeylere [şahittir]. {يَعْلَمُ مَا في السماوات والارض} “O, göklerde ve yerde olanı bilir;” yani benim ve sizin durumunuzun da dahil olduğu işleri bilir. Bu, Allah Teâlâ'nın şahit olarak yeteceği yönündeki önceki ifadenin perçinlenmesidir. {والذين آمنوا بالباطل} “Bâtıla iman edip”; bâtıl ise Allah Teâlâ'dan başka tapılan şeylerdir; {وَكَفَرُواْ بالله} “Allah'ı inkâr edenler ise”, O'na imanı gerektiren deliller birbiri ardınca gelmişken [inkâr edenler]; {أولئك هُمُ الخاسرون} “işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.” Alışverişlerinde aldananlardır; zira imanı gerektiren aslî fıtratı ve sem'î delilleri zayi ederek küfrü iman karşılığında satın almışlardır. Bu ayet ‘en güzel şekilde mücadele etme’ kabilindendir; zira bâtıla imanı, Allah'ı inkârı ve hüsranı açıkça onlara isnat etmemiş, aksine Allah Teâlâ'nın: {وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَىٰ هُدًى أَوْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ} “Doğrusu ya biz ya da siz, ya doğru yoldayız yahut apaçık bir sapıklık içindeyiz” kavlinde olduğu gibi kapalı bırakma (ibham) üslubuyla zikretmiştir.

12377. Metin

{وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بالعذاب} على طريقةِ الاستهزاءِ بقولِهم متى هذا الوعد وقولهم امطر عَلَيْنَا حِجَارَةً مّنَ السماءِ أَوِ ائتنا بِعَذَابٍ ونحوِ ذلكَ {وَلَوْلَا أَجَلٌ مُّسَمًّى} قد ضربَهُ الله تعالى لعذابِهم وبيَّنه في اللَّوحِ {لَّجَاءهُمُ العذاب} المعيَّنُ لهم حسبما استعجلوا به قيل المرادُ بالأجلِ يومُ القيامةِ لما رُوي أنَّه تعالى وعدَ رسولَ الله ﷺ أنْ لا يُعذِّبَ قومَه بعذابِ الاستئصال وأنْ يؤخِّر عذابَهم إلى يومِ القيامةِ وقيلَ يوم بدر وقيل وقتُ فنائِهم بآجالِهم وفيه بُعدٌ ظاهرٌ لِمَا أنَّهم ما كانُوا يُوعدون بفنائِهم الطبيعيِّ ولا كانُوا يستعجلونَ به {وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ} جملةٌ مستأنفةٌ مبينةٍ لما أُشير إليه في الجُملةِ السَّابقةِ من مجئ العذابِ عند محلِّ الأجلِ أي وبالله ليأتينَّهم العذابُ الذي عُيِّن لهم عند حُلولِ الأجلِ {بَغْتَةً} أي فجأةً {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} أي بإتيانِه ولعلَّ المرادَ بإتيانِه كذلك أنَّه لا يأتيهم بطريقِ التَّعجيلِ عند استعجالِهم والاجابة الى مسئولهم فإنَّ ذلك إتيانٌ برأيهم وشعورِهم لا أنَّه يأتيهم وهم غارُّون آمِنُون لا يخطرونَه بالبالِ كدأبِ بعضِ العُقوباتِ النازلةِ على بعضِ الأممِ بياتاً وهم نائمونَ أو ضُحى وهم يلعبُون لما أنَّ إتيانَ عذابِ الآخرةِ وعذابِ يومِ بدرٍ ليس من هذا القبيلِ

{وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بالعذاب} “Senden azabın çarçabuk gelmesini istiyorlar;” ‘Bu vaad ne zaman?’ ve ‘Üzerimize gökten taş yağdır veya bize bir azap getir’ ve benzeri sözleriyle alay yollu [acele istiyorlar]. {وَلَوْلَا أَجَلٌ مُّسَمًّى} “Eğer belirlenmiş bir süre olmasaydı”, Allah Teâlâ'nın onların azabı için tayin ettiği ve Levh'te açıkladığı [bir süre olmasaydı], {لَّجَاءهُمُ العذاب} “azap onlara mutlaka gelirdi;” çarçabuk istedikleri şekilde kendileri için tayin olunan azap [gelirdi]. Buradaki süreden kastın kıyamet günü olduğu söylenmiştir; zira Allah Teâlâ'nın Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem, kavmini köklerini kazıyan bir azapla helak etmeyeceğini ve azaplarını kıyamet gününe erteleyeceğini vaad ettiği rivayet edilmiştir. Bedir günü olduğu da söylenmiştir. Ecelleriyle helak olacakları vakit olduğu da söylenmiştir; fakat bu görüşün uzaklığı açıktır, zira onlar tabii ölümleriyle tehdit edilmiyorlardı ve bunun acele gelmesini de istemiyorlardı. {وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ} “Ve o [azap] kendilerine muhakkak gelecektir” cümlesi, önceki cümlede işaret edilen ‘ecelin vakti geldiğinde azabın geleceği’ hususunu açıklayan yeni bir cümledir; yani Allah'a andolsun ki ecel geldiğinde kendileri için tayin edilen azap onlara muhakkak gelecektir, {بَغْتَةً} “ansızın”, yani apansızın, {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar hiç farkında değillerken;” yani gelişini hissetmezlerken. Azabın bu şekilde gelmesinden maksat, onların acele istemeleri ve isteklerine cevap verilmesi suretiyle acelece gelmeyeceğidir; zira böyle bir geliş onların bilgisi ve hissi dahilinde olur; yoksa bazı ümmetlerin başına gece uykudayken veya gündüz kuşluk vakti oynarlarken ansızın inen cezalar gibi, onların gaflet içinde, güvende ve hiç akıllarına getirmezken geleceği demek değildir; çünkü ahiret azabının ve Bedir günü azabının gelişi bu kabilden değildir.

12378. Metin

{يَسْتَعْجِلُونَكَ بالعذاب وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بالكافرين} استئنافٌ مسوقٌ لغايةِ تجهيلِهم ورَكَاكةِ رأيِهم وفيه دلالة على أن ما استعجلوه عذابُ الآخرةِ أي يستعجلونك بالعذابِ والحال أنَّ محلَّ العذابِ الذي لاعذاب فوقَه محيطٌ بهم كأنَّه قيل يستعجلونك بالعذابِ وإنَّ العذاب لمحيط بهم أي سيحيط بهم وإنما

{يَسْتَعْجِلُونَكَ بالعذاب وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بالكافرين} “Senden azabın çarçabuk gelmesini istiyorlar. Şüphesiz cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.” Onların cehaletinin ve görüşlerinin çürüklüğünün son noktasını göstermek üzere sevk edilmiş yeni bir cümledir. Bunda, acele istedikleri şeyin ahiret azabı olduğuna bir delil vardır; yani senden azabı çarçabuk istiyorlar, oysa üstünde hiçbir azap bulunmayan azap mekânı onları çepeçevre kuşatmaktadır. Sanki ‘Senden azabı çarçabuk istiyorlar, oysa azap onları çepeçevre kuşatmıştır/kuşatacaktır’ denilmiştir. Ancak

12379. Metin

العنكبوت ٥٥ ٥٨ جئ بالجملةِ الاسميةِ دلالةً على تحقُّقِ الإحاطةِ واستمرارِها أو تنزيلاً لحالِ السَّببِ منزلةَ حالِ المسبَّبِ فإنَّ الكفرَ والمعاصيَ الموجبةَ لدخولِ جهنَّم محيطةٌ بهم وقيل إنَّ الكفرَ والمعاصيَ هي النَّار في الحقيقةِ لكنَّها ظهرتْ في هذهِ النَّشأةِ بهذه الصُّورةِ وقد مرَّ تفصيلُه في سورةِ الأعرافِ عند قوله تعالى {والوزن يَوْمَئِذٍ الحق} ولامُ الكافرينَ إمَّا للعهدِ ووضعُ الظَّاهرِ موضعَ المضمرِ للإشعارِ بعلةِ الحُكمِ أو للجنس وهم داخلون فيه دُخولاً أولياً

Ankebût 55-58 kuşatmanın kesinliğini ve sürekliliğini göstermek yahut sebebin halini müsebbibin hali yerine koymak için isim cümlesi getirilmiştir; zira cehenneme girmeyi gerektiren küfür ve günahlar onları kuşatmıştır. Küfür ve günahların hakikatte cehennem ateşinin ta kendisi olduğu, ancak bu dünya hayatında bu surette zuhur ettiği de söylenmiştir. Bunun tafsilatı A'râf suresinde: {والوزن يَوْمَئِذٍ الحق} “O gün tartı haktır” ayetinin tefsirinde geçmişti. ‘El-Kâfirîn’ (الكَافِرِينَ) kelimesindeki lâm ya ahd içindir ve hükmün illetini bildirmek üzere zamir yerine açık isim konulmuştur; yahut cins içindir ve onlar da öncelikli olarak bu cinsin içine dahildirler.

12380. Metin

{يَوْمَ يغشاهم العذاب} ظرفٌ لمضمرٍ قد طُوي ذكرُه إيذاناً بغايةِ كثرتِه وفظاعتِه كأنَّه قيلَ يومَ يغشاهُم العذابِ الذي أشير إليه بإحاطةِ جهنَّم بهم يكونُ من الأحوالُ والأهوالُ ما لا يفي به المقالُ وقيل ظرفٌ للإحاطةِ {مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِم} أي من جميعِ جهاتِهم {وَيَقُولُ} أي الله ﷿ ويعضدُه القِراءةُ بنونِ العظمةِ أو بعضُ ملائكتِه بأمرِه {ذُوقُواْ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} أي جزاءَ ما كنتُم تعملونَهُ في الدُّنيا على الاستمرارِ من السيئاتِ التي من جُملتها الاستعجالُ بالعذابِ

{يَوْمَ يغشاهم العذاب} “O gün azap onları bürüyecektir;” son derece çok ve korkunç olduğunu bildirmek üzere zikri gizlenmiş bir fiilin zarfıdır; sanki ‘Cehennemin onları kuşatmasıyla işaret edilen azap onları bürüdüğü gün, sözün anlatmaya yetmeyeceği haller ve dehşetler vuku bulacaktır’ denilmiştir. Kuşatma (ihâta) fiilinin zarfı olduğu da söylenmiştir. {مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِم} “üstlerinden ve ayaklarının altından;” yani her yönlerinden [bürüyecektir]. {وَيَقُولُ} “Ve [Allah] buyuracaktır;” azamet nûnu ile okunuş da bunu destekler; yahut O'nun emriyle meleklerinden biri [şöyle der]: {ذُوقُواْ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “‘Yaptıklarınızın [cezasını] tadın!’” Yani dünyada sürekli işlediğiniz kötülüklerin cezasını tadın; ki azabı çarçabuk istemek de o kötülüklerdendir.

12381. Metin

{يَا عِبَادِى الذين آمَنُواْ} خطابُ تشريفٍ لبعضِ المؤمنينَ الذين لا يتمكَّنُون من إقامةِ أمورِ الدينِ كما ينبغِي لممانعةٍ من جهةِ الكَفَرةِ وإرشادٌ لهم إلى الطَّريقِ الأسلمِ {إِنَّ أَرْضِى وَاسِعَةٌ فَإِيَّاىَ فاعبدون} أي إذا لم يتسهَّل لكُم العبادةُ في بلدٍ ولم يتيسَّر لكُم إظهارُ دينِكم فهاجِرُوا إلى حيثُ يتسنَّى لكم ذلك وعنه ﷺ من فربدينه من أرضٍ إلى أرضٍ ولو كان شبراً استوجبَ الجنَّة وكان رفيقَ إبراهيمَ ومحمَّدٍ ﵉ والفاءُ جوابُ شرطٍ محذوفٍ إذِ المعنى إنَّ أرضي واسعةٌ إنْ لم تُخلصوا العبادةَ لي في أرضٍ فأخلِصُوها في غيرِها ثم حُذفَ الشَّرطُ وعُوِّض عنه تقديمُ المفعولِ مع إفادةِ تقديمِه معنى الاختصاصِ والإخلاصِ

{يَا عِبَادِى الذين آمَنُواْ} “Ey iman eden kullarım!” Kâfirlerin engellemesi yüzünden dinin gereklerini lâyıkıyla yerine getiremeyen bazı müminlere yönelik bir taltif hitabı ve en selametli yola onları bir irşattır. {إِنَّ أَرْضِى وَاسِعَةٌ فَإِيَّاىَ فاعبدون} “Şüphesiz benim arzım geniştir; öyleyse yalnız bana kulluk edin.” Yani bir memlekette ibadet etmeniz kolaylaşmaz ve dininizi açıkça yaşamak mümkün olmazsa, bunu gerçekleştirebileceğiniz yere hicret edin. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: “Kim dini uğruna bir karış da olsa bir yerden başka bir yere kaçarsa cenneti hak eder ve İbrâhim ile Muhammed'in -aleyhimesselâm- yoldaşı olur.” ‘Fâ’ harfi mahzuf bir şartın cevabıdır; zira mana şöyledir: ‘Benim yeryüzüm geniştir; eğer bir yerde bana ibadeti ihlasla yapamıyorsanız başka bir yerde ihlasla yapın.’ Sonra şart hazfedilmiş ve mef'ûlün öne geçirilmesiyle bedel yapılmıştır; bu öne geçirme aynı zamanda tahsis ve ihlas manasını da ifade etmektedir.

12382. Metin

{كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الموت ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ} جملةٌ مستأنفة جئ بها حثاً على المُسارعة في الامتثالِ بالأمرِ أي كُلُّ نَفْسٍ منَ النفوسِ واجدةٌ مرارةَ الموتِ وكربَه فراجعةٌ إلى حُكمِنا وجَزَائِنا بحسبِ أعمالِها فمَنْ كانت عاقبته هذه فليس له بدٌّ من التزود والاستعداد لها وقرئ يرجعون

{كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الموت ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ} “Her can ölümü tadacaktır; sonra ancak bize döndürüleceksiniz.” Emre uymada acele etmeye teşvik için getirilmiş yeni bir cümledir; yani nefislerden her biri ölümün acısını ve sıkıntısını tadacak, sonra da amellerine göre hükmümüze ve cezamıza döndürülecektir. Sonu böyle olan kimsenin, buna hazırlık yapmaktan ve azık edinmekten başka çaresi yoktur. ‘Yurce'ûn’ (يُرْجَعُونَ) şeklinde [üçüncü şahıs olarak] da okunmuştur.

12383. Metin

{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات لَنُبَوّئَنَّهُمْ} لننزلنَّهم {مّنَ الجنة غُرَفَاً} أي عَلاليَ وهو مفعولٌ ثانٍ للتبوئة وقرئ لثوينهم من الثُّواء بمعنى الإقامةِ فانتصابُ غُرفاً حينئذٍ إمَّا بإجرائِه مُجرى لنُنزلنَّهم أو بنزع الخافض او بتشببه الظرف الموقت بالمبهم كا في قولِه تعالى لاقْعُدَنَّ لَهُمْ صراطك المستقيم {تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} صفة لغرفاً {خالدين فِيهَا} أي في الغُرَفِ أو في الجنَّة {نِعْمَ أَجْرُ العاملين} أي الأعمالُ الصَّالحةُ والمخصوصُ بالمدحِ محذوفٌ ثقةً بدلالةِ ما قبلَهُ عليه وقرئ فمنعم

{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات لَنُبَوّئَنَّهُمْ} “İman edip salih amel işleyenleri muhakkak yerleştireceğiz”, muhakkak iskân edeceğiz, {مّنَ الجنة غُرَفَاً} “cennetten yüksek köşklere;” yani yüksek makamlara; bu kelime ‘tebviet’ fiilinin ikinci mef'ûlüdür. İkamet etmek manasındaki ‘sevâ’ (ثُوَاء) kökünden ‘lenüsviyennehüm’ (لَنُثْوِيَنَّهُمْ) şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde ‘ğurefen’ kelimesinin mensub olması ya ‘lenünzilennehüm’ yerine konmasıyla yahut cer edatının hazfiyle (nez'u'l-hâfız) yahut Allah Teâlâ'nın: {لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ} “Onlar için senin dosdoğru yolunun üzerine oturacağım” kavlinde olduğu gibi muayyen zarfın müphem zarfa benzetilmesiyle olur. {تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} “altlarından ırmaklar akan,” ‘ğurefen’ kelimesinin sıfatıdır. {خالدين فِيهَا} “orada ebedî kalıcılar olarak;” yani o köşklerde veya cennette [ebedî kalıcılar olarak]. {نِعْمَ أَجْرُ العاملين} “[Salih] amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!” Yani salih ameller işleyenlerin [mükâfatı]. Övülen şey (mahsus bi'l-medh), önceki ifadenin delaletine güvenilerek hazfedilmiştir. ‘Fe-ni'me’ (فَنِعْمَ) şeklinde de okunmuştur.

12384. Metin

العنكبوب

Ankebût

12385. Metin

٥٩ - ٦٣ {الذين صَبَرُواْ} إمَّا صفةٌ للعاملينَ أو نُصب على المدحِ أي صَبَرُواْ على أذيَّةِ المشركينَ وشدائدِ المهاجرةِ وغيرِ ذلكَ من المحنِ والمشاقِّ {وعلى رَبّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} أي ولم يتوكَّلوا فيما يأتُون ويذرونَ إلا عَلى الله تعالى

59 - 63 {الذين صَبَرُواْ} “Onlar ki sabrettiler;” ya ‘âmilîn’ kelimesinin sıfatıdır yahut övgü üzere mansuptur; yani müşriklerin eziyetlerine, hicretin zorluklarına ve diğer meşakkat ve imtihanlara sabrettiler, {وعلى رَبّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} “ve yalnız Rablerine tevekkül ederler;” yani yapıp ettikleri hiçbir şeyde Allah Teâlâ'dan başkasına tevekkül etmezler.

12386. Metin

{وَكَأَيّن مّن دَابَّةٍ لَاّ تَحْمِلُ رِزْقَهَا} رُوي أنَّ النبيِّ ﷺ لمَّا أمرَ المُؤمنينَ الذين كانُوا بمكَّةَ بالمهاجرةِ إلى المدينةِ قالُوا كيفَ نقدُم بلدةً ليس لنا فيها معيشةٌ فنزلتْ أي وكم من دابةٍ لا تطيقُ حمل رزقها لضعفها أولا تدخره وإنَّما تُصبح ولا معيشةَ عندها {الله يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ} ثمَّ إنَّها مع ضعفِها وتوكُّلِها وإيَّاكم مع قوَّتِكم واجتهادِكم سواء في أنَّه لا يرزقُها وإيَّاكم إلا الله تعالى لأنَّ رزقَ الكلِّ بأسبابٍ هو المسبِّبُ لها وحدَهُ فلا تخافُوا الفقرَ بالمُهاجرةِ {وَهُوَ السميع} المبالغُ في السَّمعِ فيسمعُ قولَكم هذا {العليم} المبالغُ في العلمِ فيعلمُ ضمائرَكم

{وَكَأَيّن مّن دَابَّةٍ لَاّ تَحْمِلُ رِزْقَهَا} “Nice canlılar vardır ki rızkını taşıyamaz;” rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'de bulunan müminlere Medine'ye hicret etmelerini emrettiğinde: ‘Bizim içinde geçimimiz olmayan bir şehre nasıl gideriz?’ dediler; bunun üzerine bu ayet nazil oldu; yani nice canlı vardır ki zayıflığından ötürü rızkını taşımaya güç yetiremez yahut onu biriktirmez; nitekim sabahlar da yanında hiçbir yiyeceği bulunmaz. {الله يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ} “onları da sizi de Allah rızıklandırır.” O canlı zayıflığı ve tevekkülüyle, siz de gücünüz ve gayretinizle birlikte, hem onu hem sizi ancak Allah Teâlâ'nın rızıklandırması hususunda eşitsiniz; çünkü herkesin rızkı sebeplerle vâkidir ve o sebepleri yaratan da yalnızca O'dur. Öyleyse hicret sebebiyle fakirlikten korkmayın! {وَهُوَ السميع} “O, hakkıyla işitendir;” işitmesi son derece mükemmeldir, dolayısıyla bu sözünüzü işitir; {العليم} “hakkıyla bilendir;” ilmi son derece mükemmeldir, dolayısıyla içinizdekileri bilir.

12387. Metin

{وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ} أي أهلَ مكة {من خلق السماوات والارض وَسَخَّرَ الشمس والقمر لَيَقُولُنَّ الله} إذ لا سبيلَ لهم إلى إنكارِه ولا الى النردد فيه {فأنى يُؤْفَكُونَ} إنكارٌ واستبعادٌ من جهتِه تعالى لتركِهم العملَ بموجبِه أي فكيفَ يُصرفون عن الإقرارِ بتفرُّدِه تعالى في الإلهية مع إقرارِهم بتفرُّدِه تعالى فيما ذكر من الخلق والتَّسخيرِ

{وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ} “Andolsun onlara sorsan”, yani Mekke ehline [sorsan]: {من خلق السماوات والارض وَسَخَّرَ الشمس والقمر لَيَقُولُنَّ الله} “‘Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim boyun eğdirdi?’ diye; kesinlikle ‘Allah’ diyeceklerdir.” Zira bunu inkâr etmeye de bunda tereddüt etmeye de bir yolları yoktur. {فأنى يُؤْفَكُونَ} “O halde nasıl da [haktan] çevriliyorlar?” Allah Teâlâ tarafından, bunun gereğiyle amel etmeyi terk edişlerini inkâr ve ayıplamadır; yani anılan yaratma ve boyun eğdirmede Allah Teâlâ'nın tekliğini ikrar ettikleri halde, ilahlıkta O'nun tekliğini ikrar etmekten nasıl da çevriliyorlar?

12388. Metin

{الله يَبْسُطُ الرزق لِمَن يَشَاء} أنْ يبسطَه له {مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ} أي يقدرُ لمن يشاءُ أنْ يقدرَ له منهم كائناً مَن كانَ على أنَّ الضَّميرَ مبهمٌ حسبَ إبهامِ مرجعِه أو يقدرُ لمن ببسطه له على التَّعاقبِ {أَنَّ الله بِكُلّ شَىْء عَلِيمٌ} فيعلم مَن يليقُ ببسطِ الرِّزقِ فيبسطُه له ومن يليقُ بقدره فيقدرُه له أو فيعلم أنَّ كلاًّ من البسطِ والقدرِ في أيِّ وقتٍ يوافق الحكمة والمصلحة فيفعل كلا منها في وقتِه

{الله يَبْسُطُ الرزق لِمَن يَشَاء} “Allah rızkı dilediğine bol bol yayar”, rızkını genişletmeyi dilediği kimseye [yayar], {مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ} “kullarından, [dilediğine de] kısar;” yani onlardan kim olursa olsun rızkını kısmayı dilediği kimseye kısar; zamir, merciinin müphemliği gibi müphem bırakılmıştır; yahut rızkı bollaştırdığı kimseye zaman zaman da kısar. {أَنَّ الله بِكُلّ شَىْء عَلِيمٌ} “Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Dolayısıyla rızkın bollaştırılmasına kimin lâyık olduğunu bilir ve ona bollaştırır; kısılmasına kimin lâyık olduğunu bilir ve ona kısar. Yahut hem bollaştırmanın hem kısmanın hangi vakitte hikmet ve maslahata uygun olacağını bilir ve her birini kendi vaktinde yapar.

12389. Metin

{وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّن نَّزَّلَ مِنَ السماء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الارض مِن بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ الله} معترفينَ بأنه الموجد للمكنات بأسرِها أصولِها وفروعِها ثمَّ إنَّهم يُشركون به بعضَ مخلوقاتِه الذي لا يكادُ يُتوهَّمُ منه القدرةُ على شئ ما أصلاً {قُلِ الحمد لِلَّهِ} على أنْ جعلَ الحقَّ بحيث لا يجترئ المبطلون على حجوده وأنَّه أظهرَ حجَّتَك عليهم وقيل على أنْ عصَمَك من أمثال هذهِ الضَّلالاتِ ولا يخفى بعدُه {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} أي شيئاً من الأشياءِ فلذلك لا يعلمون بمُقتضى قولِهم هذا فيُشركون به سبحانَه أخسَّ مخلوقاتِه وقيل لا يعقلونَ ما تُريد بتحميدِك عند مقالِهم ذلك

{وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّن نَّزَّلَ مِنَ السماء مَاء فَأَحْيَا بِهِ الارض مِن بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ الله} “Andolsun onlara: ‘Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeri dirilten kimdir?’ diye sorsan, kesinlikle ‘Allah’ diyeceklerdir;” bütün varlıkların, asılları ve teferruatıyla yaratıcısının O olduğunu itiraf ederek böyle diyeceklerdir. Sonra da hiçbir şeye güç yetirebileceği asla vehmedilemeyecek olan mahluklarından bir kısmını O'na ortak koşarlar! {قُلِ الحمد لِلَّهِ} “De ki: ‘Hamd Allah'a mahsustur;’” bâtıl ehlinin inkâr etmeye cüret edemeyeceği şekilde hakkı kıldığı ve senin hüccetini onlara karşı galip kıldığı için [hamdolsun]. Seni bu gibi sapıklıklardan koruduğu için [hamdolsun] manasında olduğu da söylenmiştir; fakat bu uzak bir ihtimaldir. {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat onların çoğu akıl erdirmezler;” yani hiçbir şey bilmezler; bu sebeple bu ikrarlarının gereğini bilmezler de mahlukatın en değersizlerini Yüce Zât'a ortak koşarlar. Sen onların bu sözü üzerine hamdettiğinde neyi kastettiğini anlamazlar da denilmiştir.

12390. Metin

العنكبوت ٦٤ ٦٨

Ankebût 64-68

12391. Metin

{وَمَا هذه الحياة الدنيا} إشارة تحقير وازدراء الدنيا وكيفَ لا وقد قال رسول الله ﷺ لو كانتِ الدُّنيا تزنُ عندَ الله جناحَ بعوضةٍ ما سَقَى الكافرَ منها شَرْبةَ ماءٍ {إِلَاّ لَهْوٌ ولعب} أي إلاكما يُلهى ويلعبُ به الصبيانُ يجتمعون عليهِ ويبتهجون به ساعةً ثم يتفرَّقُون عنه {وَإِنَّ الدار الاخرة لَهِىَ الحيوان} أي لهيَ دارُ الحياة الحقيقية لا متناع طريانِ الموتِ والفناءِ عليها أوهي في ذاتِها حياةٌ للمبالغةِ والحيوان مصدر حي سُمِّيَ بهِ ذُو الحياة وأصلُه حَيَيانُ فقُلبتْ الياءُ الثَّانيةُ واواً لما في بناءِ فَعَلان من مَعْنى الحَرَكةِ والاضطرابِ اللازم للحَيَوان ولذلك اختِير على الحياةِ في هذا المقامِ المُقتضي للمبالغةِ {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} أي لما آثرُوا عليها الدُّنيا التي أصلُها عدمُ الحياةِ ثمَّ ما يحدثُ فيها من الحَيَاةِ عارضةٌ سريعةُ الزَّوالِ وشيكةُ الاضمحلالِ

{وَمَا هذه الحياة الدنيا} “Bu dünya hayatı başka bir şey değildir” ifadesi, dünyaya yönelik bir tahkir ve küçümsemedir; nasıl olmasın ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şayet dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” {إِلَاّ لَهْوٌ ولعب} “ancak bir eğlence ve bir oyundan;” yani çocukların eğlenip oynadığı, başında toplanıp bir an sevindikleri, sonra da dağılıp gittikleri şeyler gibidir. {وَإِنَّ الدار الاخرة لَهِىَ الحيوان} “Şüphesiz ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur;” yani ölüm ve yokluğun oraya arız olması imkânsız olduğu için gerçek hayat yurdu odur; yahut mübalağa için bizzat hayatın kendisidir. ‘el-Hayevân’ (الحَيَوان) kelimesi ‘hayye’ (حَيَّ) fiilinin mastarıdır; hayat sahibi varlığa bu isim verilmiştir. Aslı ‘hayeyân’ (حَيَيَان) olup, ‘fe'alân’ (فَعَلان) vezninde hayatın ayrılmaz bir gereği olan hareket ve kaynaşma manası bulunduğu için ikinci ‘yâ’ harfi ‘vâv’a dönüştürülmüştür. Bu sebeple mübalağa gerektiren bu makamda ‘el-hayât’ lafzı yerine tercih edilmiştir. {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} “keşke bilselerdi!” Yani bilselerdi, aslı hayatsızlık olan, sonra içinde meydana gelen hayat da geçici, çabuk yok olan ve hemen sönen dünyaya ahireti asla tercih etmezlerdi.

12392. Metin

{فَإِذَا رَكِبُواْ فِى الفلك} متَّصلٌ بما دلَّ عليه شرحُ حالِهم والرُّكوب هو الاستعلاء على الشئ المتحرِّكِ وهُو متعدَ بنفسِه كما في قوله تعالى والخيل والبغال والحمير لنركبوها واستماله ههنا وفي أمثالِه بكلمة في للإيذانِ بأنَّ المركوبَ في نفسِه من قبيلِ الأمكنةِ وحركتُه قسريةٌ غيرُ إراديةٍ كما مر في سورة هُودٍ والمعنى أنَّهم على ما وُصفوا من الإشراكِ فإذا ركبُوا في البحرِ ولقواشدة {دَعَوُاْ الله مُخْلِصِينَ لَهُ الدين} أي كائنينَ على صورةِ المُخلصين لدينِهم من المؤمنينَ حيثُ لا يدعُون غيرَ الله تعالى لعلمِهم بأنَّه لا يكشفُ الشَّدائدَ عنهم إلا هُو {فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى البر إِذَا هم يشركون} أي فاجئوا المعاودةَ إلى الشِّركِ

{فَإِذَا رَكِبُواْ فِى الفلك} “Gemiye bindikleri zaman” ifadesi, durumlarının açıklanmasının delalet ettiği manaya bağlıdır. Binmek (rukûb), hareket eden bir şeyin üzerine çıkmaktır ve bizzat geçişli bir fiildir; nitekim Allah Teâlâ'nın: ‘Binmeniz için atları, katırları ve eşekleri [yarattı]’ kavlinde böyledir. Burada ve benzeri yerlerde ‘fî’ (في) edatıyla kullanılması, binilen şeyin bizzat bir mekân kabilinden olduğunu ve hareketinin Hûd suresinde geçtiği üzere iradî olmayıp zorunlu (akıntıyla) olduğunu bildirmek içindir. Mana şudur: Onlar vasfedilen şirk üzere bulunurlarken, denize binip de bir sıkıntıyla karşılaştıklarında {دَعَوُاْ الله مُخْلِصِينَ لَهُ الدين} “dini yalnız O'na has kılarak Allah'a yalvarırlar;” yani sıkıntıları kendilerinden ancak O'nun giderebileceğini bildikleri için Allah Teâlâ'dan başkasına dua etmeyerek dinlerinde ihlaslı olan müminlerin suretine bürünürler. {فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى البر إِذَا هم يشركون} “Fakat onları karaya çıkarıp kurtarınca hemen ortak koşmaya başlarlar;” yani ansızın şirke geri dönerler;

12393. Metin

{ليكفروا بما آتيناهم وَلِيَتَمَتَّعُواْ} أي يفاجئونَ الإشراكَ ليكونُوا كافرينَ بما آتيناهُم من نعمةِ الإنجاءِ التي حقُّها أنْ يشكرُوها {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} أي عاقبةَ ذلكَ وغائلتَه حينَ يَرَون العذابَ

{ليكفروا بما آتيناهم وَلِيَتَمَتَّعُواْ} “kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler ve zevk sürüp geçinsinler diye.” Yani şükretmeleri gereken kurtarma nimetine karşı nankörlük etmek üzere şirke yönelirler. {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} “Fakat yakında bilecekler!” Azabı gördükleri zaman bunun akıbetini ve felaketini bileceklerdir.

12394. Metin

{أَوَلَمْ يَرَوْاْ} أي ألم ينظرُوا ولم يشاهدُوا {إِنَّا جَعَلْنَا} أي بلدَهم {حَرَماً آمنا} مصُوناً من النَّهبِ والتَّعدِّي سالماً أهلُه من كلِّ سوءٍ {وَيُتَخَطَّفُ الناسُ مِنْ حَوْلِهِمْ} أي والحالُ أنَّهم يُختلسون من حولِهم قتلاً وسبياً إذ كانتِ العربُ حولَه في تغاورٍ وتناهُبٍ {أفبالباطل يُؤْمِنُونَ} أي أبعد ظهورِ الحقِّ الذي لا ريبَ فيه بالباطلِ خاصَّة يُؤمنون دُون الحقِّ {وَبِنِعْمَةِ الله يَكْفُرُونَ} وهي المستوجبةُ للشُّكرِ حيثُ يُشركون به غيرَهُ وتقديمُ الصِّلةِ في الموضعينِ لإظهارِ كمالِ شناعةِ ما فعلُوا

{أَوَلَمْ يَرَوْاْ} “Görmediler mi”, yani bakıp müşahede etmediler mi {إِنَّا جَعَلْنَا} “bizim kıldığımızı”, yani yurtlarını [kıldığımızı], {حَرَماً آمنا} “güvenli bir harem;” yağmadan ve saldırıdan korunmuş, halkı her türlü kötülükten esenlikte olan [bir harem kıldığımızı], {وَيُتَخَطَّفُ الناسُ مِنْ حَوْلِهِمْ} “çevrelerinden insanlar kapılıp götürülürken?” Yani etraflarındaki Araplar sürekli baskın ve yağma içinde öldürülüp esir alınırken [kendi yurtlarını güvenli kıldığımızı görmediler mi?] {أفبالباطل يُؤْمِنُونَ} “Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar;” yani şüphe götürmeyen hak apaçık ortaya çıktıktan sonra, hakka değil de özellikle bâtıla mı iman ediyorlar? {وَبِنِعْمَةِ الله يَكْفُرُونَ} “ve Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?” Ki o nimet şükrü gerektirirken onlar O'na başkasını ortak koşmaktadırlar. Her iki yerde de mef'ûlün (sıla) öne geçirilmesi, yaptıklarının çirkinliğinin tamlığını ortaya koymak içindir.

12395. Metin

{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افترى عَلَى الله كَذِباً} بأن

{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افترى عَلَى الله كَذِباً} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim vardır,”

12396. Metin

العنكبوت ٦٩ زعمَ أنَّ له شريكاً أيْ هُو أظلمَ منْ كل ظالم وإن كان سبكُ النَّظمِ دالاًّ على نفيِ الأظلمِ من غيرِ تعرضٍ لنفْي المساوي وقد مرَّ مراراً ٢ {أَوْ كَذَّبَ بالحق لَمَّا جَاءهُ} أي بالرَّسولِ أو بالقُرآنِ وفي لمَّا تسفيهٌ لهم بأنْ لم يتوقفُوا ولم يتأمَّلوا حينَ جاءَهم بل سارعُوا إلى التَّكذيبِ آثر ذي أثيرٍ {أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى للكافرين} تقريرٌ لثُوائِهم فيها كقولِ من قالَ ألستُم خيرَ من رَكبَ المَطَايا أي أَلَا يستوجبونَ الثَّواء فيها وقد فعلُوا ما فعلُوا من الافتراءِ على الله تعالى والتَّكذيبِ بالحقِّ الصَّريحِ أو إنكارٌ واستبعادٌ لاجترائِهم على ما ذُكر من الافتراءِ والتَّكذيبِ مع علمِهم بحالِ الكَفَرةِ أي ألم يعلمُوا أَنَّ فى جهنم مثوى للكافرين حتى اجترءوا هذه الجراءة

Ankebût 69 O'nun ortağı olduğunu iddia ederek [yalan uydurandan]? Yani o, her zalimden daha zalimdir; gerçi ifadenin dizilişi, eşit olanı nefyetmeye değinmeksizin en zalim olmayı nefyetmeye delalet etmektedir; bu durum defalarca geçmişti. {أَوْ كَذَّبَ بالحق لَمَّا جَاءهُ} “yahut kendisine geldiğinde hakkı yalanlayandan?” Yani Peygamber'i yahut Kur'an'ı [yalanlayandan]. ‘Lemmâ’ (لَمَّا) edatında, kendilerine geldiğinde hiç duraklamayıp tefekkür etmeksizin hemen ilk anda yalanlamaya koştukları için onları akılsızlıkla niteleme vardır. {أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى للكافرين} “Cehennemde kâfirler için bir barınak mı yok?” Bineklere binenlerin en hayırlısı değil misiniz diyen kimsenin sözünde olduğu gibi onların orada kalacaklarını perçinlemedir; yani Allah Teâlâ'ya iftira etmek ve apaçık hakkı yalanlamak gibi fiilleri işlemişlerken orada kalmayı hak etmezler mi? Yahut kâfirlerin halini bildikleri halde anılan iftira ve yalanlamaya cüret etmelerini inkâr ve ayıplamadır; yani cehennemde kâfirler için bir barınak olduğunu bilmediler mi ki bu cüreti gösterdiler?

12397. Metin

{والذين جاهدوا فِينَا} أي في شاننا ولوجهنا خالصاً أطلقَ المُجاهدةَ ليعمَّ جهادَ الأعادِي الظاهرةِ والباطنةِ {لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا} سُبُلَ السَّيرِ إلينا والوصولِ إلى جنابِنا أو لنزيدنَّهم هدايةً إلى سبل الخير وتوفيقها لسلُوكها كقولِه تعالى والذين اهتدوا زَادَهُمْ هُدًى وفي الحديثِ من عمِل بما علِم ورَّثه الله علمَ ما لم يعلَمْ {وَإِنَّ الله لَمَعَ المحسنين} معيةَ النصر والمعونة عنه ﷺ مَن قرأَ سورةَ العنكبوتِ كان له منَ الأجرِ عشرَ حسناتٍ بعدد كلِّ المؤمنينَ والمُنافقينَ

{والذين جاهدوا فِينَا} “Bizim uğrumuzda cihat edenleri”, yani bizim şanımız ve rızamız için ihlasla [cihat edenleri]; zâhirî ve bâtınî düşmanlarla cihat etmeyi kapsasın diye cihat mutlak bırakılmıştır; {لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا} “muhakkak kendi yollarımıza iletiriz;” bize yürüme ve yüce katımıza ulaşma yollarına [iletiriz] yahut Allah Teâlâ'nın: ‘Doğru yola erenlerin ise hidayetlerini artırmıştır’ kavlinde olduğu gibi hayır yollarına hidayetlerini ve o yollara girmeye muvaffakiyetlerini artırırız. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Bildiğiyle amel edene Allah bilmediğinin ilmini miras bırakır.” {وَإِنَّ الله لَمَعَ المحسنين} “Şüphesiz Allah, iyilik edenlerle beraberdir;” yardım ve destek beraberliğiyle [beraberdir]. Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edildiğine göre: “Kim Ankebût suresini okursa, bütün müminlerin ve münafıkların sayısınca kendisine on sevap verilir.”