Rûm

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12398. Metin

سورة الروم ١ ٤

Rûm Sûresi 1-4

12399. Metin

مكية إلا قوله فسبحان الله الآية وهى ستون آية بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

“Fesubhânallâhi...” ayeti müstesna Mekkîdir ve altmış ayettir. Bismillâhirrahmânirrahîm.

12400. Metin

{الم} الكلامُ فيه كالذي مرفى أمثالِه من الفواتحِ الكريمةِ

{الم} “Elif, Lâm, Mîm.” Buradaki söz, benzeri şerefli sûre başlarında geçen açıklamalar gibidir.

12401. Metin

{غُلِبَتِ الروم} {فِى أَدْنَى الارض} أي أدنى أرضِ العربِ منهم إذ هيَ الأرضُ المعهودةُ عندهم وهي أطراف الشَّامِ أو في أدنى أرضِهم من العربِ على أنَّ اللامَ عوضٌ عن المضافِ إليهِ قال مجاهدٌ هي أرضُ الجزيرةِ وهي أدْنى أرضِ الرُّومِ إلى فارسَ وعن ابن عباس ﵄ الأردنُّ وفلسطينُ وقُرىء أدانِي الأرضِ {وَهُمْ} أي الرُّوم {مّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ} أي من بعد مغلوبيَّتهم وقُرىء بسكونِ اللامِ وهي لغةٌ كالجَلَب والجَلْب {سَيَغْلِبُونَ} أي سيَغلِبون فارسَ

{غُلِبَتِ الروم} “Romalılar yenilgiye uğradı,” {فِى أَدْنَى الارض} “[Araplara] en yakın yerde.” Yani onlara göre bilinen topraklar olması hasebiyle Arap yarımadasının kendilerine en yakın yerinde; o da Şam’ın sınır bölgeleridir. Yahut harf-i tarifin muzafun ileyhin yerini tutması kabulüyle, kendi topraklarının Araplara en yakın olanında [yenildiler]. Mücâhid: “Burası el-Cezîre bölgesidir; orası da Rûm diyarının Fars’a en yakın toprağıdır” demiştir. İbn Abbâs’tan (radıyallâhu anhümâ) ise Ürdün ve Filistin olduğu rivayet edilmiştir. [Kelime] “Edâni’l-ard” şeklinde de okunmuştur. {وَهُمْ} “ve onlar” yani Romalılar, {مّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ} “bu yenilgilerinden sonra” yani mağlup olmalarının ardından —[kelime] lâm harfinin sükûnu ile de okunmuştur ki bu ‘celeb’ ve ‘celb’ gibi bir lehçedir— {سَيَغْلِبُونَ} “galip geleceklerdir.” Yani Fars’a galip geleceklerdir.

12402. Metin

{فِى بِضْعِ سِنِينَ} رُوي أنَّ فارسَ غَزَوا الرُّومَ فوافَوهم بأَذْرِعَاتٍ وبُصرَى وقيل بالجزيرةِ كما مرَّ فغلبوا عليهم وبلغ الخبرُ مكَّة ففرح المشركون وشمِتُوا بالمسلمينَ وقالوا انتم والنصارى واهل كتابٍ ونحن وفارسُ أميُّون وقد ظهر إخوانُنا على إخوانِكم فلنظهرنَّ عليكم فقال أبُو بكرٍ ﵁ لا يقْرِرِ الله أعينَكم فو الله ليظهرنَّ الرومُ على فارسَ بعد بضعِ سنين فقال له أُبيُّ بنُ خَلَف اللَّعينُ كذبتَ اجعل بيننا اجلا انا حبك عليه فناحبَه على عشرِ قلائصَ من كلَ منهُما وجعلا الأجلَ ثلاثَ سنينَ فأخبربه أبُو بكرٍ رسولَ الله ﷺ فقالَ البِضْعُ ما بين الثَّلاثِ إلى التِّسعِ فزيدُوه في الخطرِ ومادِّه في الأجلِ فجعلاها مائةَ قلوصٍ إلى تسعِ سنينَ ومات أبيُّ من جرحِ رسولِ الله ﷺ وظهرتِ الرُّوم على فارسَ عند رأسِ سبعِ سنينَ وذلك يومَ الحديبيةِ وقيل كانَ النَّصرُ للفريقينِ يومَ بدرٍ فأخذَ أبُو بكر الخَطَر من ذريَّةِ أبيَ فجاء به رسولَ الله ﷺ فقالَ تصدَّق به وكانَ ذلك قبلَ تحريمِ القِمارِ وهذه الآياتُ من البيِّناتِ الباهرةِ الشَّاهدةِ بصحَّةِ النُّبوةِ وكونِ القرآنِ مِنْ عندِ الله ﷿ حيثُ أخبرتْ عن الغيبِ الذي لا يعلمُه إلا العليمُ الخبيرُ وقُرىء غَلَبت على البناءِ للفاعلِ وسيُغلبون على البناءِ للمفعولِ والمعنى أنَّ الروم

{فِى بِضْعِ سِنِينَ} “Birkaç yıl içinde.” Rivayet edildiğine göre Farslar, Romalılara savaş açmış ve onlarla Ezriât ile Busrâ’da karşılaşmışlardı. Geçtiği üzere Cezîre’de [karşılaştıkları] da söylenmiştir. Neticede onlara galip geldiler. Haber Mekke’ye ulaştığında müşrikler sevinip Müslümanların aleyhine sevinç çığlıkları attılar ve: “Siz de Hristiyanlar da kitap ehlisiniz; biz ve Farslar ise ümmîleriz. İşte bizim kardeşlerimiz sizin kardeşlerinize galip geldi. Biz de mutlaka size galip geleceğiz!” dediler. Bunun üzerine Ebû Bekir (radıyallâhu anh): “Allah gözlerinizi aydın etmesin! Allah’a yemin olsun ki Romalılar birkaç yıl sonra Fars’a mutlaka galip gelecektir!” dedi. Lânetli Übeyy b. Halef ona: “Yalan söyledin! Gel aramızda üzerine bahse tutuşacağımız bir müddet belirle” dedi. Karşılıklı onar genç deve üzerine bahse girdiler ve süreyi üç yıl olarak belirlediler. Ebû Bekir durumu Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) haber verince o: “Bid‘ (بِضْع), üç ile dokuz arasındaki [zamandır]. Bahis miktarını artırın ve süreyi uzatın” buyurdu. Bunun üzerine bahsi dokuz yıla kadar yüz deveye çıkardılar. Übeyy, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) [açtığı] yaradan ötürü öldü. Romalılar ise yedi yılın başında Fars’a galip geldiler; bu da Hudeybiye gününe rastlamıştı. Her iki tarafın [Müslümanların ve Romalıların] zaferinin Bedir gününde olduğu da söylenmiştir. Ebû Bekir bahsi Übeyy’in vârislerinden aldı ve onu Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdi. O da: “Bunu sadaka olarak ver” buyurdu. Bu [olay], kumar haram kılınmadan önceydi. Bu ayetler, gaybı sadece her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan [Allah’ın] bilebileceği bir hususu haber vermesi hasebiyle, peygamberliğin sıhhatine ve Kur’an’ın Allah (azze ve celle) katından olduğuna şahitlik eden apaçık ve parlak delillerdendir. [Kelime] etken sîga ile “ğalebet” (غَلَبَتْ) ve [diğeri de] edilgen sîga ile “seyuğlebûn” (سَيُغْلَبُونَ) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda mana şöyledir: Romalılar,

12403. Metin

الرُّوم ٥ ٧ غلبتْ على ريفِ الشامِ وسيغلبُهم المسلمونَ وقد غَزَاهُم المسلمون في السَّنةِ التَّاسعةِ من نزولِها ففتحُوا بعضَ بلادِهم فإضافةُ الغَلَب حينئذٍ إلى الفاعلِ {لِلَّهِ الامر مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ} أي في أولِ الوقتينِ وفي آخرِهما حين غُلبوا وحين يغلِبون كأنَّه قيل من قبلِ كونِهم غالبينَ وهو وقتُ كونِهم مغلوبينَ ومن بعدِ كونِهم مغلوبينَ وهو وقتُ كونِهم غالبينَ والمعنى أنَّ كلاًّ من كونِهم مغلوبينَ أولاً وغالبين آخراً ليس إلا بأمرِ الله تعالى وقضائِه وَتِلْكَ الايام نُدَاوِلُهَا بَيْنَ الناس وقُرىء منْ قُبلُ ومن بعدِ بالجرِّ من غيرِ تقديرِ مُضافٍ إليهِ واقتطاعِه كأنَّه قيل قبلاً وبَعْداً بمعنى أولاً وآخِراً {وَيَوْمَئِذٍ} أي يومَ إذْ يغلبُ الرُّومُ على فارسَ ويحلُّ ما وعدَه الله تعالى من غلبتِهم {يَفْرَحُ المؤمنون}

Rûm 5-7. Şam kırsalına galip gelmişlerdir; Müslümanlar ise ileride onlara galip gelecektir. Nitekim Müslümanlar bu [ayetin] inişinin dokuzuncu yılında onlarla savaşmış ve bazı beldelerini fethetmişlerdir. Bu takdirde ‘ğaleb’ kelimesinin fâile (etkene) izafeti söz konusu olur. {لِلَّهِ الامر مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ} “Önünde de sonunda da emir Allah'ındır.” Yani iki vaktin başında da sonunda da; yenildikleri vakitte de galip gelecekleri vakitte de [emir O’nundur]. Sanki: “Galip gelmelerinden önce —ki bu onların mağlup olduğu vakittir— ve mağlup olmalarından sonra —ki bu da onların galip geleceği vakittir—” denilmiş gibidir. Mana şudur: Onların başta mağlup olmaları da sonda galip gelmeleri de yalnızca Allah Teâlâ’nın emri ve kazası iledir: “Ve o günleri Biz insanlar arasında döndürüp dururuz.” [Ayet], muzafun ileyh takdir edilmeksizin ve ondan kesilerek cer ile “min kabli ve min ba‘di” şeklinde de okunmuştur; sanki ilk önce ve son olarak anlamında “kablen ve ba‘den” denilmiş gibidir. {وَيَوْمَئِذٍ} “Ve o gün,” yani Romalıların Fars’a galip geleceği ve Allah Teâlâ’nın onların galibiyetine dair vaadinin gerçekleşeceği gün, {يَفْرَحُ المؤمنون} “müminler sevinecektir,”

12404. Metin

{بِنَصْرِ الله} وتغليبِه من له كتابٌ على من لا كتابَ له وغيظِ من شمِت بهم من كفَّار مكَّةَ وكونِ ذلك من دلائلِ غلبةِ المؤمنينَ على الكفَّار وقيل نصرُ الله إظهارُ صدقِ المؤمنينَ فيما أخبرُوا به المشركينَ من غَلَبة الرُّومِ على فارسَ وقيل نصرُه تعالى أنَّه ولَّى بعضَ الظَّالمين بعضاً وفرَّق بين كلمتِهم حتَّى تناقصُوا وتفانوا وفلَّ كل منهم شوكةَ الآخرِ وفي ذلك قوَّةٌ وعن أبي سعيدٍ الخدريُّ ﵁ أنَّه وافقَ ذلك يومَ بدرٍ وفيهِ من نصرِ الله العزيزِ للمؤمنينَ وفرحِهم بذلك مالا يَخْفى والأولُ هو الأنسبُ لقولِه تعالى {يَنصُرُ مَن يشاء} أي من يشاء أن ينصره من عبادِه على عدوِّه ويُغلِّبه عليهِ فإنَّه استئنافٌ مقررٌ لمضمونِ قولِه تعالى الله الامر مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ {وَهُوَ العزيز} المبالغُ في العزَّةِ والغَلَبةِ فلا يُعجزه مَن يشاءُ أنْ ينصرَ عليهِ كائناً مَن كان {الرحيم} المبالِغُ في الرَّحمةِ فينصرُ من يشاءُ أنْ ينصرَه أيَّ فريقٍ كان والمرادُ بالرَّحمةِ هي الدُّنيوية أمَّا على القراءةِ المشهُورة فظاهرٌ لما أنَّ كِلا الفريقينِ لا يستحقُّ الرَّحمةَ الأُخرويَّةَ وأمَّا على القراءةِ الأخيرةِ فلأنَّ المُسلمينَ وإنْ كانُوا مستحقِّين لها لكن المراد ههنا نصرُهم الذي هُو من آثارِ الرَّحمةِ الدُّنيويةِ وتقديمُ وصفِ العزَّةِ لتقدمِه في الاعتبارِ

{بِنَصْرِ الله} “Allah'ın yardımıyla.” Kitap ehli olanı, kitabı olmayana galip kılmasıyla, Mekke kâfirlerinden kendileriyle alay edenlerin öfkelenmesiyle ve bunun Müminlerin kâfirlere galip geleceğinin delillerinden olmasıyla [sevineceklerdir]. Allah’ın yardımının, Müminlerin Romalıların Fars’a galip geleceğine dair müşriklere haber verdikleri şeydeki doğruluklarının açığa çıkarılması olduğu da söylenmiştir. O’nun yardımının; zalimlerin bir kısmını diğerine musallat kılması ve onların güçlerini tüketip birbirlerini yok edinceye, her biri diğerinin belini kırıncaya kadar birliklerini dağıtması olduğu da söylenmiştir ki bunda [Müslümanlar için] bir güç vardır. Ebû Saîd el-Hudrî’den (radıyallâhu anh) nakledildiğine göre bu durum Bedir gününe denk gelmiştir; onda da el-Azîz olan Allah’ın Müminlere yardımı ve onların bundan duyduğu sevinç gizli değildir. Birinci [izah] ise Allah Teâlâ’nın şu kavline daha uygundur: {يَنصُرُ مَن يشاء} “O, dilediğine yardım eder.” Yani kullarından dilediğine düşmanına karşı yardım eder ve onu ona üstün kılar. Zira bu cümle, Allah Teâlâ’nın “Önünde de sonunda da emir Allah'ındır” sözünün muhtevasını teyit eden bir istînâftır (yeni başlangıçtır). {وَهُوَ العزيز} “O, Azîzdir;” izzet ve galebesi pek yücedir; kime karşı yardım etmeyi dilerse, o kim olursa olsun O’nu aciz bırakamaz. {الرحيم} “Rahîmdir;” merhameti pek geniştir, dolayısıyla hangi gruptan olursa olsun yardım etmeyi dilediğine yardım eder. Buradaki merhametten maksat dünyevî merhamettir. Meşhur kıraate göre bu durum açıktır; zira her iki fırka da [Rûm ve Fars] ahiret merhametini hak etmemektedir. Son kıraate göre ise Müslümanlar her ne kadar ahiret merhametini hak etmiş olsalar da burada kastedilen, dünyevî merhametin eserlerinden olan yardımlarıdır. İzzet sıfatının öne alınması ise itibardaki önceliğinden ötürüdür.

12405. Metin

{وَعَدَ الله} مصدرٌ مؤكدٌ لنفسِه لأنَّ ما قبله في مَعنى الوعدِ كأنَّه قيل وعد الله وعدا {لَا يُخْلِفُ الله وَعْدَهُ} أيَّ وعدٍ كانَ ممَّا يتعلَّقُ بالدُّنيا والآخرةِ لاستحالةِ الكذبِ عليهِ سبحانَه وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موقع الإضمارِ لتعليلِ الحُكْمِ وتفخيمِه والجملةُ استئنافٌ مقررٌ لمعنى المصدرِ وقد جُوِّز أنْ تكونَ حالاً منه فيكونَ كالمصدرِ الموصوفِ كأنَّه قيل وعدا الله غيرَ مُخلفٍ {ولكن أَكْثَرَ الناس لَا يَعْلَمُونَ} أيْ ما سبق من شئونه تعالى

{وَعَدَ الله} “[Bu] Allah'ın vaadidir.” Kendisini teyit eden bir masdardır; zira öncesi vaat manasındadır, sanki “Allah bir vaatte bulundu” denilmiş gibidir. {لَا يُخْلِفُ الله وَعْدَهُ} “Allah vaadinden dönmez.” Yalan söylemesi O’nun (Sübhânehu) hakkında imkânsız olduğundan, dünya ve ahiretle ilgili olan hiçbir vaadinden dönmez. Zamir makamında lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi, hükmü gerekçelendirmek ve onu yüceltmek içindir. Cümle, masdarın manasını pekiştiren bir istînâftır. Ondan hâl olması da caiz görülmüştür; bu durumda sanki “Allah, dönmeyeceği bir vaatle vaatte bulundu” denilmiş gibi vasıflanmış masdar hükmünde olur. {ولكن أَكْثَرَ الناس لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat insanların çoğu bilmezler;” yani Allah Teâlâ’nın az önce geçen şanlarını bilmezler.

12406. Metin

{يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مّنَ الحياة الدنيا} وهو ما يُشاهدونَهُ من زخارِفها وملاذِّها وسائرِ أحوالِها الموافقةِ لشهواتِهم الملائمةِ لاهوائهم المستدعية لانهما كهم فيها وعكوفِهم عليها لا تمتعهم بزخارِفها وتنعمهم بملاذِّها كما قيلَ فإنَّهما ليسا ممَّا علمُوه منها بل من أفعالِهم المترتبةِ على علومِهم وتنكيرُ ظاهراً للتَّحقيرِ والتخسيس

{يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مّنَ الحياة الدنيا} “Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler.” O da [dünyanın] şahit oldukları süsleri, lezzetleri ve arzularına uygun düşen, hevalarına uyan, kendilerini ona dalmaya ve ona bağlanmaya sevk eden diğer halleridir. Denildiği gibi onların süslerinden faydalanmaları ve lezzetleriyle nimetlenmeleri değildir; zira bunlar dünyadan bildikleri şeylerden değil, bilgilerine bağlı olarak ortaya çıkan fiillerindendir. ‘Zâhiren’ (ظَاهِراً) kelimesinin belirsiz (nekre) getirilmesi tahkir ve değersizleştirme içindir;

12407. Metin

الروم ٨ دون الواحدة كما تُوهِّم أي يعلمون ظاهراً حقيراً خسيساً من الدُّنيا {وَهُمْ عَنِ الاخرة} التي هي الغاية القصوى والمطلبُ الأسنَى {هُمْ غافلون} لا يُخطرونَها بالبالِ ولا يُدركون من الدُّنيا ما يؤدي إلى معرفتِها من أحوالِها ولا يتفكَّرون فيها كما سيأتي والجملةُ معطُوفةٌ على يعلمونَ وإيرادُها إسمية للدلالةِ على استمرارِ غفلتِهم ودوامِها وهُم الثَّانية تكريرٌ للأولى أو مبتدأٌ وغافلون خبرُه والجملةُ خبرٌ للأولى وهو عَلَى الوجهينِ منادٍ على تمكُّنِ غفلتِهم عن الآخرةِ المحققِّةِ لمقتضَى الجملةِ المتقدمةِ تقريراً لجهالتِهم وتشبيهاً لهم بالبهائمِ المقصورِ إدراكاتُها من الدُّنيا على ظواهِرها الخسيسةِ دونَ أحوالِها التي هي مَبَادي العلمِ بأمورِ الآخرةِ وإشعاراً بأنَّ العلمَ المذكورَ وعدمَ العلمِ رأساً سيان

Rûm 8. Zannedildiği gibi bir tanesini belirtmek için değildir; yani dünyadan sadece hakir ve değersiz bir dış görünüşü bilirler. {وَهُمْ عَنِ الاخرة} “Ahiretten ise” —ki o en nihai gaye ve en yüce maksattır— {هُمْ غافلون} “onlar tamamen gafildirler.” Onu hatırlarına bile getirmezler; dünyadan, onun ahireti tanımaya ulaştıracak hallerini kavramazlar ve ileride geleceği üzere onun hakkında tefekkür etmezler. Cümle “ya‘lemûn” üzerine matuftur. İsim cümlesi olarak getirilmesi, gafletlerinin sürekliliğine ve devamlılığına delalet etmek içindir. İkinci ‘hum’ (هُمْ) zamiri birincinin tekrarıdır yahut mübtedadır, ‘ğâfilûn’ ise onun haberidir; bu cümle ise birinci ‘hum’ zamirinin haberidir. Her iki veche göre de bu ifade, onların ahiretten gafletlerinin yerleşik olduğunu ilan etmektedir. Bu durum, önceki cümlenin gereğini pekiştirmekte, onların cehaletlerini teyit etmekte ve onları, dünyadaki idrakleri ahiret işlerini bilmenin başlangıcı olan hallere değil de sadece dünyanın değersiz dış görünüşlerine münhasır kalan hayvanlara benzetmektedir; ayrıca anılan bilginin, kökten bilgisizlikle eşit olduğunu hissettirmektedir.

12408. Metin

{أو لم يَتَفَكَّرُواْ} إنكارٌ واستقباحٌ لِقصَرِ نظرِهم على ما ذُكر من ظاهرِ الحياةِ الدُّنيا مع الغفلةِ عن الآخرةِ والواو للعطفِ على مقدرٍ يقتضيه المقام وقوله تعالى {فِى أَنفُسِهِمْ} ظرفٌ للتفكُّرِ وذكرُه مع ظهورِ استحالةِ كونِه في غيرِها لتحقيق أمرهِ وتصويرِ حالِ المتفكِّرينِ وقولُه تعالى {مَّا خَلَقَ الله السماوات والارض وَمَا بَيْنَهُمَا} الخ متعلقٌ إمَّا بالعلمِ الذي يؤدِّي إليه التَّفكُّر ويدلُّ عليهِ أو بالقولِ الذي يترتب عليهِ كما في قولِهِ تعالى {وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ السماوات والارض رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا باطلا} أي أعلمُوا ظاهرَ الحياةِ الدُّنيا فقط أو أقصَروا النَّظرَ عليه ولم يُحدِثُوا التفكُّرَ في قلوبِهم فيعلمُوا أنَّه تعالى ما خلقَهما وَمَا بَيْنَهُمَا من المخلُوقاتِ التي هُم من جُملتها ملتبسةً بشيءٍ من الأشياءِ {إِلا} ملتبسةً {بالحق} او يقولُوا هذا القولَ مُعترفين بمضمونِه إثرَ ما علمُوه والمرادُ بالحقِّ هو الثَّابتُ الذي يحِق أن يثبت لا محالة لابتنائه على الحكمةِ البالغةِ والغرضِ الصَّحيحِ الذي هو استشهادُ المكلَّفين بذواتِها وصفاتِها وأحوالِها المتغيرةِ على وجودِ صانعِها ﷿ ووحدتِه وعلمِه وقدرتِه وحكمتِه واختصاصِه بالمعبُوديَّةِ وصحَّةِ أخبارِه التي مِن جُملتِها إحياؤهم بعد الفناءِ بالحياةِ الأبديَّةِ ومجازاتِهم بحسبِ أعمالِهم غِبّ ما تبيَّن المحسنُ من المسيء وامتازتْ درجاتُ أفرادِ كلَ من الفريقينِ حسبَ امتيازِ طبقاتِ علومِهم واعتقاداتِهم المترتبةِ على أنظارِهم فيما نُصبَ في المصنُوعاتِ من الآياتِ والدَّلائلِ والامارات والمخايل كما نطق به قوله تعالَى وَهُوَ الذى خَلَقَ السموات والأرض فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الماء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً فإنَّ العملَ غيرُ مختصَ بعملِ الجوارحِ ولذلكَ فسَّرَهُ ﷺ بقولِه أيُكم أحسنُ عقلاً وأورَعُ عن محارمِ الله وأسرعُ في طاعةِ الله وقد مرَّ تحقيقُه في أوائلِ سورةِ هُودٍ ﵇ وقولُه تعالى {وَأَجَلٌ مُّسَمًّى} عطفٌ على الحقِّ أي وبأجلٍ معينٍ قدرَه الله تعالى لبقائِها لا بدَّ لها مِن أنْ تنتهيَ إليه لا محالةَ وهو وقتُ قيامِ السَّاعةِ هذا وقد جوِّز أنْ يكونَ قولُه تعالى في أنفسِهم صلةً للتفكُّرِ على معنى او لم يتفكرُوا في أنفسِهم التي هي أقربُ المخلوقاتِ إليهم وهم اعلم بشئونها وأخبرُ بأحوالِها منهم بأحوالِ ما عداها فيتدبَّروا ما أودَعها الله تعالى ظاهراً وباطناً من غرائبِ الحكمِ الدَّالَّةِ على التَّدبيرِ دونَ الاهمال

{أو لم يَتَفَكَّرُواْ} “Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi?” Ahiretten gafil olmakla birlikte bakışlarını dünya hayatının zikredilen dış görünüşüyle sınırlandırmalarını inkâr ve çirkin görmedir. Vav, makamın gerektirdiği takdirî bir ifadeye atıf içindir. Allah Teâlâ’nın {فِى أَنفُسِهِمْ} “kendi içlerinde” sözü tefekkür için zarftır; tefekkürün nefis dışında olmasının imkânsızlığı açıkken bunun zikredilmesi, işi pekiştirmek ve tefekkür edenlerin durumunu tasvir etmek içindir. Allah Teâlâ’nın {مَّا خَلَقَ الله السماوات والارض وَمَا بَيْنَهُمَا} “Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratmamıştır...” sözü; ya tefekkürün ulaştırdığı ve gösterdiği ilme, ya da Allah Teâlâ’nın “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve: ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın’ [derler]” kavlinde olduğu gibi tefekküre terettüp eden söze taalluk eder. Yani: Onlar sadece dünya hayatının dış görünüşünü mü bildiler yahut bakışlarını sadece onunla mı sınırladılar da kalplerinde tefekkür üretip Allah Teâlâ’nın o ikisini ve kendilerinin de dâhil olduğu ikisi arasındaki mahlûkatı hiçbir şeyle irtibatlı olmaksızın yaratmadığını, {إِلا} ancak {بالحق} “hak ile” irtibatlı yarattığını bilmediler? Yahut bildikleri şeyin peşinden muhtevasını itiraf ederek bu sözü söylemediler mi? Hak ile kastedilen; her halükarda gerçekleşmesi hak olan sabit gayedir. Çünkü bu yaratılış, mükelleflerin bu varlıkların zatları, sıfatları ve değişen halleriyle Yaratıcılarının (azze ve celle) varlığına, birliğine, ilmine, kudretine, hikmetine, ibadete layık tek varlık olduğuna ve —yok oluştan sonra ebedî bir hayatla diriltilmeleri ve iyilik yapanla kötülük yapan ayırt edildikten sonra amellerine göre karşılık görmeleri de dâhil olmak üzere— haberlerinin doğruluğuna; ayrıca her iki grubun fertlerinin derecelerinin, yaratılmışlarda yer alan ayetler, deliller, işaretler ve emareler üzerinde düşünmelerine bağlı bilgi ve inanç mertebelerine göre farklılaşacağına delil getirmeleri şeklindeki kâmil hikmete ve sahih gayeye dayanır. Nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli de bunu ifade etmektedir: “O, hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratandır; Arş’ı da su üstündeydi.” Zira amel, sadece organların ameline mahsus değildir. Bundan dolayı Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu: “Hanginizin aklı daha güzel, Allah’ın haramlarından daha çok sakınan ve Allah’a itaatte daha hızlı olan” şeklinde tefsir etmiştir. Bunun tahkiki Hûd (aleyhisselam) sûresinin başlarında geçmişti. Allah Teâlâ’nın {وَأَجَلٌ مُّسَمًّى} “ve belirlenmiş bir süreyle” sözü ‘el-hakk’ üzerine matuftur; yani Allah Teâlâ’nın onların bekası için takdir ettiği, mutlaka nihayetine varmak zorunda olduğu muayyen bir ecel iledir ki o da kıyametin kopma vaktidir. Bununla birlikte Allah Teâlâ’nın “kendi içlerinde” ifadesinin: “Kendilerine en yakın mahlûk olan, hallerini ve durumlarını başkalarının durumlarından daha iyi bildikleri kendi nefisleri hakkında düşünüp de Allah Teâlâ’nın onların zâhirine ve bâtınına yerleştirdiği, başıboş bırakılmayıp bir tedbire tâbi olduğunu gösteren hayranlık verici hikmetleri tedebbür etmezler mi?” manasında tefekkürün sılası olması da caiz görülmüştür;

12409. Metin

الروم ٩ ١٠ وانه لابد لها من انتهاءٍ إلى وقتٍ يُجازيها فيه الحكيم الذي دبَّر أمرَها على الإحسانِ إحساناً وعلى الإساءةِ مثلَها حتَّى يعلموا عند ذلك أنَّ سائرَ الخلائقِ كذلك أمرُها جارٍ على الحكمةِ والتَّدبيرِ وأنَّه لا بدَّ لها من الانتهاءِ إلى ذلك الوقتِ وأنتَ خبيرٌ بأنَّ أمرَ معادِ الإنسانِ ومُجازاتِه بما عملَ من الإساءةِ والإحسانِ هو المقصودُ بالذَّاتِ والمحتاجُ إلى الإثباتِ فجعلُه ذريعةً إلى إثباتِ معادِ ما عَداهُ مع كونِه بمعزلٍ من الجزاء تعكيس للامر فتدبر قوله تعالى {وَإِنَّ كَثِيراً مّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبّهِمْ لكافرون} تذييلٌ مقررٌ لمَا قبلَهُ ببيانِ أن أكثرَهم غيرُ مقتصرين على ما ذُكر من الغفلةِ عن أحوالِ الآخرةِ والإعراضِ عن التَّفكُّرِ فيما يُرشدهم إلى معرفتِها من خلقِ السمواتِ والأرضِ وما بينهما من المصنُوعاتِ بل هم مُنكرون جاحدون بلقاءِ حسابِه تعالى وجزائِه بالبعثِ

Rûm 9-10. [Böylece bilsinler ki] işini tedbir eden Hakîm olan [Zâtın], iyiliğe iyilikle, kötülüğe de misliyle karşılık vereceği bir vakitte nefsin mutlaka son bulması gerekir. Tâ ki o vakit diğer mahlûkatın durumunun da aynı şekilde hikmet ve tedbire göre cereyan ettiğini ve onların da o vakitte son bulmasının kaçınılmaz olduğunu bilsinler. Sen bilmektesin ki insanın ahireti ve işlediği kötülük ile iyiliğin karşılığını görmesi meselesi bizzat kastedilen ve ispatlanmaya muhtaç olan husustur; dolayısıyla ceza görmekten uzak olmasıyla birlikte bunu, insanın dışındakilerin ahiretini ispata vesile kılmak işi tersine çevirmektir, iyi düşün! Allah Teâlâ’nın {وَإِنَّ كَثِيراً مّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبّهِمْ لكافرون} “Doğrusu insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler” sözü; onların çoğunun ahiret hallerinden gafil olmakla ve göklerin, yerin ve ikisi arasındaki yaratılmışların yaratılışından kendilerini ahireti tanımaya yönlendiren hususlarda tefekkürden yüz çevirmekle kalmayıp, bilakis Rablerinin dirilterek hesaba çekmesini ve karşılık vermesini inkâr eden münkirler olduklarını beyan ederek öncesini pekiştiren bir fezlekedir.

12410. Metin

{أَوَ لَمْ يَسِيرُواْ} توبيخٌ لهم بعدم اتِّعاظِهم بمشاهدةِ أحوالِ أمثالِهم الدالة على عاقبتهم ومآ لهم والهمزةُ لتقريرِ المنفيِّ والواوُ للعطفِ على مقدرٍ يقتضيه المقامُ أي أقعدُوا في أماكنِهم ولم يسيرُوا {فِى الارض} وقولُه تعالى {فَيَنظُرُواْ} عطفٌ على يسيروا داخلٌ في حكمِ التَّقريرِ والتَّوبيخِ والمعنى أنَّهم قد سارُوا في أقطارِ الأرضِ وشاهدُوا {كَيْفَ كَانَ عاقبة الذين مِن قَبْلِهِم} من الأممِ المهلكةِ كعادٍ وثمودَ وقوله تعالى {كَانُواْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً} الخ بيانُ لمبدأِ احوالهم ومآ لها يعني انهم كانُوا أقدرَ منهم على التَّمتع بالحياةِ الدُّنيا حيثُ كانوا أشد منهم قوة {وَأَثَارُواْ الارض} أي قلبُوها للزراعةِ والحرثِ وقيل لاستنباطِ المياه واستخراجِ المعادنِ وغيرِ ذلك {وَعَمَرُوهَا} أي عمَّرَها أولئك بفنونِ العماراتِ من الزِّراعةِ والغرسِ والبناءِ وغيرها ممَّا يُعدُّ عمارةً لها {أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا} أي عمارةً أكثرَ كمَّا وكيفاً وزماناً من عمارةِ هؤلاءِ إيَّاها كيف لا وهُم أهلُ وادٍ غيرِ ذي زرع لاتبسط لهم في غيرهِ وفيه تهكُّم بهم حيثُ كانوا مغترِّين بالدُّنيا مفتخرينَ بمتاعِها مع ضعفِ حالِهم وضيقِ عطنِهم إذْ مدارُ أمرِها على التبسطِ في البلادِ والتسلطِ على العبادِ والتقلبِ في أكنافِ الأرضِ بأصنافِ التصرفات وهم ضعفة ملجئون إلى وادٍ لا نفعَ فيه يخافُون أنْ يتخطَّفَهم النَّاسُ {وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بالبينات} بالمعجزات أو الآياتِ الواضحاتِ {فَمَا كَانَ الله لِيَظْلِمَهُمْ} أي فكذَّبوهم فأهلَكهم فما كانَ الله ليهلَكهم من غير جُرمٍ يستدعيِه من قِبلهم والتعبيرُ عن ذلك بالظَّلمِ مع أنَّ إهلاكَه تعالى إيَّاهم بلا جُرمٍ ليس من الظالم في شيء على ما تقرر من قاعدةِ أهلِ السنةِ لإظهارِ كمالِ نزاهتِه تعالَى عنْ ذلك بإبرازهِ في معرضِ ما يستحيل صدروه عنه تعالى وقد مرَّ في سورةِ الأنفالِ وسورةِ آلِ عمرانَ {ولكن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} بأن اجترءوا على اقترافِ ما يُوجبه من المعاصِي العظيمةِ

{أَوَ لَمْ يَسِيرُواْ} “Yeryüzünde dolaşmadılar mı?” Akıbetlerini ve varacakları yeri gösteren benzerlerinin hallerini müşahede edip ibret almamalarından ötürü onları bir azarlamadır. Hemze menfîyi takrir (onaylatma) içindir, vâv ise makamın gerektirdiği takdirî bir ifadeye atıftır; yani “Yerlerinde oturup {فِى الارض} yeryüzünde dolaşmadılar mı?” demektir. Allah Teâlâ’nın {فَيَنظُرُواْ} “ve bakmadılar mı?” sözü ‘yesîrû’ üzerine matuftur, takrir ve azarlama hükmüne dâhildir. Mana şudur: Onlar yeryüzünün dört bir yanında dolaştılar ve {كَيْفَ كَانَ عاقبة الذين مِن قَبْلِهِم} “kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu” —Âd ve Semûd gibi helak edilen ümmetlerden— müşahede ettiler. Allah Teâlâ’nın {كَانُواْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً} “Onlar kendilerinden daha güçlüydüler...” sözü, onların önceki ve sonraki hallerinin beyanıdır. Yani dünya hayatından faydalanma konusunda bunlardan daha muktedirdiler; zira onlardan daha güçlü idiler. {وَأَثَارُواْ الارض} “toprağı altüst etmişlerdi;” yani ziraat ve ekim için sürmüşlerdi. Su çıkarmak, madenleri çıkartmak ve benzeri şeyler için olduğu da söylenmiştir. {وَعَمَرُوهَا} “ve onu imar etmişlerdi;” yani öncekiler orayı ziraat, dikim, bina ve imar sayılan diğer sanat çeşitleriyle imar etmişlerdi; {أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا} “bunların imar ettiğinden daha çok.” Yani bunların imar edişinden hem miktar, hem nitelik, hem de zaman bakımından daha fazla bir imarla imar etmişlerdi. Nasıl olmasın ki! Zira bunlar ziraata elverişli olmayan bir vadinin ehlidirler, başka yerlerde yayılma imkânları yoktur. Bunda, durumlarının zayıflığına ve dar imkânlarına rağmen dünyayla aldanıp onun metaıyla övünen Mekkelilerle bir alay vardır. Çünkü bu işin esası beldelerde yayılmak, kullara hükmetmek ve yeryüzünün köşelerinde türlü tasarruflarla dolaşmaktır; oysa bunlar faydası olmayan bir vadiye sığınmış, insanların kendilerini kapıp kaçırmasından korkan zayıf kimselerdir. {وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بالبينات} “Ve peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişti;” mucizelerle veya apaçık ayetlerle gelmişlerdi. {فَمَا كَانَ الله لِيَظْلِمَهُمْ} “Allah onlara zulmedecek değildi;” yani onları yalanladılar, O da onları helak etti; yoksa Allah, kendi taraflarından bunu gerektiren bir suç olmaksızın onları helak edecek değildi. Ehl-i Sünnet kuralında sabit olduğu üzere Allah Teâlâ’nın onları bir suç olmaksızın helak etmesi zulümden sayılmayacak olsa da, bunun ‘zulüm’ olarak ifade edilmesi; O’ndan sadır olması imkânsız olan bir şey suretinde sunularak O’nun (Teâlâ) bundan tam anlamıyla münezzeh olduğunu göstermek içindir. Bu husus Enfâl ve Âl-i İmrân sûrelerinde geçmişti. {ولكن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} “Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı;” çünkü helaki gerektiren o büyük günahları işlemeye cüret etmişlerdi.

12411. Metin

{ثُمَّ كَانَ عاقبة الذين أساؤوا} أي عملوا السيئات

{ثُمَّ كَانَ عاقبة الذين أساؤوا} “Sonra kötülük yapanların akıbeti oldu...” Yani kötülükleri işleyenlerin,

12412. Metin

الروم ١١ ١٥ وُضع الموصولُ موضعَ ضميرِهم للتَّسجيلِ عليهم بالإساءةِ والإشعارِ بعلَّةِ الحكمِ {السَّوأى} أي العقوبةِ التي هي أسوأُ العقوبات وأفظعها التي هي العقوبةُ بالنارِ فإنَّها تأنيثُ الأسوأِ كالحُسنى تأنيثُ الأحسنِ أو مصدرٌ كالبُشرى وُصفَ به العقوبةُ مبالغةً كأنَّها نفس السوأى وهي مرفوعةٌ على أنَّها اسمُ كانَ وخبرُها عاقبةَ وقُرىء عَلى العكسِ وهو أدخلُ في الجَزَالةِ وقولُه تعالى {أَنْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِ الله} علة لماء أُشير إليه من تعذيبِهم الدُّنيويِّ والأُخرويِّ أي لأنْ كذَّبُوا أو بأنْ كذَّبُوا بآياتِ الله المنزَّلةِ على رسله عليهم الصلاة والسلام ومعجزاتِه الظَّاهرةِ على أيديهم وقولُه تعالى {وَكَانُواْ بِهَا يستهزؤون} عطفٌ على كذَّبوا داخلٌ معه في حُكمِ العِلِّيةِ وإيرادُ الاستهزاءِ بصيغةِ المضارعِ للدِّلالةِ على استمرارِه وتجدُّدِه هذا هو اللائقُ بجزَالةِ النَّظمِ الجليلِ وقَدْ قيلَ وقيل

Rûm 11-15. Kötülük işlediklerini tescillemek ve hükmün illetini hissettirmek için zamirlerinin yerine ism-i mevsûl konulmuştur. {السَّوأى} “en kötüsü;” yani cezaların en kötüsü ve en korkuncu olan cehennem cezası oldu. Zira ‘es-sûâ’ (السَّوْأَى), tıpkı ‘el-hüsnâ’nın ‘el-ahsen’in müennesi olması gibi, ‘el-esve’nin müennesidir; yahut ‘el-büşrâ’ gibi bir masdardır ve ceza, mübalağa kastıyla sanki kötülüğün ta kendisiymiş gibi onunla nitelenmiştir. Bu kelime, ‘kâne’nin ismi olarak merfûdur, haberi ise ‘âkıbete’dir. Tersi de okunmuştur ki bu fesahat ve azamete daha uygundur. Allah Teâlâ’nın {أَنْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِ الله} “çünkü Allah'ın ayetlerini yalanlamışlardı” sözü, dünyevî ve uhrevî azaplarına işaret edilen şeyin illetidir; yani yalanladıkları için veya Allah’ın peygamberlerine (aleyhimüssalâtü vesselâm) indirilen ayetlerini ve ellerinde zahir olan mucizelerini yalanlamaları sebebiyle [bu akıbete uğradılar]. Allah Teâlâ’nın {وَكَانُواْ بِهَا يستهزؤون} “ve onlarla alay ediyorlardı” sözü ‘kezzebû’ üzerine matuftur ve onunla birlikte illet hükmüne dâhildir. Alay etmenin muzari sîgasıyla getirilmesi, onun devamlılığına ve yenilenmesine delalet etmek içindir. Yüce nazmın fesahatine layık olan budur; başka şeyler de söylenmiştir.

12413. Metin

{الله يَبْدَأُ الخلق} أي يُنشئهم {ثُمَّ يُعِيدُهُ} بعد الموتِ بالبعثِ {ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} إلى موقفِ الحسابِ والجزاءِ والالتفاتُ للمُبالغةِ في التَّرهيبِ وقُرىء بالياءِ

{الله يَبْدَأُ الخلق} “Allah yaratmayı başlatır,” yani onları yoktan var eder, {ثُمَّ يُعِيدُهُ} “sonra onu iade eder;” ölümden sonra dirilterek [tekrar yaratır], {ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “sonra O'na döndürülürsünüz;” hesap ve ceza meydanına [döndürülürsünüz]. [Gaipten muhataba] iltifat, korkutmadaki mübalağa içindir. [Fiil] yâ ile (“yurceûn”) şeklinde de okunmuştur.

12414. Metin

{وَيَوْمَ تَقُومُ الساعة} التي هي وقتُ إعادة الخلق ورجعهم إليه {يُبْلِسُ المجرمون} أي يسكُتون مُتحيِّرينَ لا ينبِسُون يقال ناظرتُه فأبلسَ إذا سكتَ وأيسَ من أنْ يحتجَّ وقُرىء بفتحِ اللامِ من أبلسَه إذا أفحمَه وأسكتَه

{وَيَوْمَ تَقُومُ الساعة} “Kıyametin kopacağı gün” —ki o, mahlûkatın yeniden yaratılıp O’na döndürüleceği vakittir— {يُبْلِسُ المجرمون} “günahkârlar susup ümitsizliğe düşerler.” Yani tek kelime edemeyerek şaşkın bir halde susarlar. Bir kimse susup delil getirmekten ümidini kestiğinde “Onunla münazara ettim de sustu/ümitsizliğe düştü (eblese)” denir. [Fiil], susturup delilsiz bıraktı anlamındaki ‘eblesehû’dan hareketle lâm harfinin fethasıyla da (“yublesu”) okunmuştur.

12415. Metin

{وَلَمْ يَكُن لَّهُمْ مّن شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاء} يجيرونَهم من عذابِ الله تعالى كما كانُوا يزعمونَه وصيغةُ الجمعِ لوقوعِها في مقابلةِ الجمعِ أي لم يكُن لواحدٍ منهم شفيعٌ أصلاً {وَكَانُواْ بشركائهم كافرين} أي بإلهيتهم وشركتهم لله سبحانه حيثُ وقفُوا على كُنهِ أمرِهم وصيغةُ الماضِي للدِّلالةِ على تحقُّقِه وقيلَ كَانُواْ في الدُّنيا كافرين بسببِهم وليسَ بذاكَ إذْ ليسَ في الإخبارِ به فائدةٌ يعتدُّ بها

{وَلَمْ يَكُن لَّهُمْ مّن شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاء} “Ortak koştuklarından kendilerine hiçbir şefaatçi de bulunmaz;” iddia ettikleri gibi onları Allah Teâlâ’nın azabından kurtaracak [kimse bulunmaz]. Çoğul sîgası, çoğulun karşılığına geldiği içindir; yani onlardan hiçbir kimse için asla bir şefaatçi olmayacaktır. {وَكَانُواْ بشركائهم كافرين} “Ve ortak koştuklarını inkâr ederler.” Yani işlerinin mahiyetine vâkıf olduklarında onların ilahlığını ve Allah (Sübhânehu) ile ortaklığını inkâr ederler. Geçmiş zaman sîgası, bunun kesinlikle gerçekleşeceğini bildirmek içindir. Dünyada onlar sebebiyle kâfir idiler de denilmiştir; fakat bu [zayıf bir görüştür, zira] bunu haber vermede dikkate değer bir fayda yoktur.

12416. Metin

{وَيَوْمَ تَقُومُ الساعة} أُعيدَ لتهويلِه وتفظيعِ ما يقعُ فيه وقولُه تعالى {يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ} تهويلٌ له إثرَ تهويلٍ وفيه رمزٌ إلى أنَّ التَّفرقَ يقعُ في بعضٍ منه وضميرُ يتفرَّقُون لجميعِ الخلقِ المدلولِ عليهم بما تقدَّمَ من بدئِهم وإعادتِهم ورجعِهم لا المجرمون خاصَّة وليسَ المرادُ بتفرُّقِهم افتراقَ كلِّ فردٍ منهم عن الآخرِ بل تفرُّقَهم إلى فريقَيْ المؤمنينَ والكافرينَ كما في قوله تعالى فريق فى الجنة وفريق فِى السعير وذلك بعد تمامِ الحسابِ وقولُه تعالى

{وَيَوْمَ تَقُومُ الساعة} “Kıyametin kopacağı gün” [ifadesi], o günün dehşetini ve içinde meydana gelecek olan şeylerin korkunçluğunu bildirmek için tekrarlanmıştır. Allah Teâlâ’nın {يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ} “işte o gün [fırkalara] ayrılırlar” sözü, dehşet üzerine bir dehşettir ve ayrılmanın o günün bir kısmında vuku bulacağına dair bir işarettir. ‘Yeteferrakûn’ fiilinin zamiri, sadece günahkârlara değil; ilk yaratılışları, iadeleri ve O’na döndürülüşleri geçen bütün mahlûkata aittir. Onların ayrılmasından maksat, her bir ferdin birbirinden ayrılması değil; Allah Teâlâ’nın “Bir fırka cennette, bir fırka da çılgın alevli cehennemdedir” kavlinde olduğu gibi müminler ve kâfirler şeklinde iki gruba ayrılmalarıdır. Bu da hesabın tamamlanmasından sonradır. Allah Teâlâ’nın şu kavline gelince:

12417. Metin

{فأما الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِى رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ} تفصيلٌ وبيانٌ لأحوالِ ذينكَ الفريقينِ والرَّوضةُ كلُّ أرضٍ ذاتِ نباتٍ وماءٍ ورَوْنقٍ ونَضارةٍ وتنكيرُها للتَّفخيم والمرادُ بها الجَّنةُ والحُبورُ السُّرورُ يقال حبرَهُ إذا سرَّهُ سُروراً تهلَّل له وجهُه وقيل الحبرة كل نعمة حسنة والتحبير التحسين واختفلت فيه الأقاويلُ لاحتمالِه وجوهَ جميع المسارفعن ابنِ عبَّاسٍ ومُجاهدٍ يُكرمون وعن قتادة

{فأما الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِى رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçe içinde sevindirilirler.” Bu, o iki fırkanın hallerinin tafsilatı ve beyanıdır. ‘Ravda’ (رَوْضَة), bitkisi, suyu, parlaklığı ve tazeliği olan her topraktır; belirsiz getirilmesi tazim içindir, kastedilen ise cennettir. ‘Hubûr’ (حُبُور) sevinçtir; bir kimse yüzünü aydınlatacak derecede sevindirildiğinde “haberehû” (حَبَرَهُ) denir. ‘Habra’nın her güzel nimet, ‘tahbîr’in ise güzelleştirmek olduğu da söylenmiştir. Bütün sevinç çeşitlerini kapsama ihtimali sebebiyle bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür: İbn Abbâs ve Mücâhid’den ‘ikram olunurlar’; Katâde’den

12418. Metin

الروم ١٦ ١٨ يُنعَّمون وعن ابن كيسانَ يُحلَّون وعن بكر بن عياش التيجان على رءوسهم وعن وكيعٍ السَّماعُ في الجَّنةِ وعنِ النبيِّ ﷺ أنَّه ذكَر الجنَّةَ وما فيها من النعيمِ وفي آخرِ القومِ أعرابيُّ فقالَ يا رسولَ الله هَلْ في الجَّنةِ من سماعٍ قال ﷺ يا أعرابيُّ إنَّ في الجنة لنهرا حافتاه لابكار من كلِّ بيضاءَ خُوصانيةِ يتغنَّين بأصواتٍ لم يسمعِ الخلائقُ بمثلِها قَطّ فذلكَ أفضلُ نعيمِ الجنَّةِ قال الرَّاوي فسألتُ أبا الدرداءِ ﵁ بمَ يتغنَّين قال بالتَّسبيحِ ورُوي إنَّ في الجنَّةِ لأشجاراً عليها أجراسٌ من فضَّةٍ فإذا أرادَ أهلُ الجَّنةِ السَّماعَ بعثَ الله تعالى ريحاً من تحتِ العرشِ فتقعُ في تلكَ الأشجارِ فتحركُ تلك الأجراسَ بأصواتٍ لو سمعها أهلُ الدُّنيا لماتُوا طرباً

Rûm 16-18. ‘nimetlendirilirler’; İbn Keysân’dan ‘ziynetlendirilirler’; Bekr b. Ayyâş’tan ‘başlarına taçlar konur’; Vekî’den ‘cennetteki mûsikîyi dinlerler’ [şeklinde rivayet edilmiştir]. Peygamber’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edildiğine göre o, cenneti ve oradaki nimetleri anlatmıştı. Topluluğun arkasında bir bedevî vardı; dedi ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Cennette mûsikî/dinleme var mıdır?” O (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ey bedevî! Cennette bir nehir vardır ki iki kıyısında, yaratılmışların benzerini asla işitmediği seslerle şarkı söyleyen beyaz tenli, güzel gözlü bâkire cariyeler bulunur. İşte bu, cennet nimetlerinin en üstünüdür” buyurdu. Râvi der ki: Ebû’d-Derdâ’ya (radıyallâhu anh) “Ne ile terennüm ederler?” diye sordum; “Tesbih ile” dedi. Şöyle de rivayet edilmiştir: “Cennette gümüşten çıngırakları olan ağaçlar vardır. Cennet ehli mûsikî dinlemek istediğinde, Allah Teâlâ Arş’ın altından bir rüzgâr gönderir; o rüzgâr o ağaçlara değer ve o çıngırakları öyle seslerle hareket ettirir ki dünya ehli onu işitseydi sevinçten ölürdü.”

12419. Metin

{وَأَمَّا الذين كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بآياتنا} التي من جُمْلتِها هذهِ الآياتُ الناطقةُ بما فُصِّل {وَلِقَاء الاخرة} صرَّح بذلك مع اندارجه في تكذيبِ الآياتِ للاعتناءِ بأمرِه وقولُه تعالى {فَأُوْلَئِكَ} إشارةٌ إلى الموصول باعتبار اتصافه بما في حيز الصلة من الكفر والتكذيب بآياتِه تعالى وبلقاءِ الآخرةِ للإيذانِ بكمالِ تميُّزِهم بذلكَ عن غيرِهم وانتظامِهم في سلكِ المُشاهداتِ وما فيهِ من معنى البعد مع قرب العهد بالمشارِ إليهِ للإشعارِ ببُعدِ منزلتِهم في الشرِّ أي أولئكَ الموصوفونَ بما فُصِّل من القبائحِ {فِى العذاب مُحْضَرُونَ} على الدّوام لا يغيبونَ عنه أبداً

{وَأَمَّا الذين كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بآياتنا} “İnkâr edip ayetlerimizi” —ki detaylandırılan şeyleri haber veren bu ayetler de onların arasındadır— {وَلِقَاء الاخرة} “ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince,” ayetleri yalanlamanın kapsamına girmesine rağmen onun önemine binaen açıkça zikredilmiştir. Allah Teâlâ’nın {فَأُوْلَئِكَ} “işte onlar” sözü, sıla cümlesindeki Allah Teâlâ’nın ayetlerini ve ahirete kavuşmayı inkâr ve yalanlama nitelikleriyle vasıflanmış olmaları itibarıyla mevsûle işarettir; bu durumla diğerlerinden tamamen ayrıldıklarını ve gözle görülür somut varlıklar sırasına girdiklerini bildirmek içindir. İşaret edilenin yakın zamanda zikredilmesine rağmen kelimedeki uzaklık manası, şerdeki mevkilerinin uzaklığını hissettirmek içindir. Yani: Zikredilen bu çirkinliklerle vasıflananlar var ya, {فِى العذاب مُحْضَرُونَ} “azap içinde hazır tutulurlar;” sürekli olarak orada bulunurlar ve ondan asla uzaklaşamazlar.

12420. Metin

{فَسُبْحَانَ الله حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ} {وَلَهُ الحمد في السماوات والارض وَعَشِيّاً وَحِينَ تُظْهِرُونَ} إثرَ ما بُيِّن حالُ فربقي المؤمنينَ العاملينَ للصالحاتِ والكافرينَ المكذِّبينَ بالآياتِ وما لهُما من الثَّوابِ والعذابِ أُمروا بما يُنجِّي من الثَّاني ويُفضِي إلى الأول من تنزيهِ الله ﷿ عن كل مالا يليقُ بشأنِه سبحانَهُ ومن حمدِه تعالى على نعمِه العظامِ وتقديمُ الأولِ على الثَّاني لما أنَّ التخليةَ متقدِّمةٌ على التَّحليةِ والفاءُ لترتيب ما بعدها على ما قبلَها أي إذا علمتُم ذلك فسبِّحوا الله تعالى أي نزِّهُوه عمَّا ذكر سبحانَهُ أي تسبيحَه اللائق في هذه الأوقاتِ واحمدُوه فإنَّ الإخبارَ بثبوتِ الحمدِ له تعالى ووجوبِه على المميِّزينَ من أهلِ السَّمواتِ والأرضِ في معنى الأمرِ به على أبلغِ وجهٍ وآكدِه وتوسيطُه بينَ أوقاتِ التَّسبيحِ للاعتناءِ بشأنِه والإشعارِ بأنَّ حقَّهما أنْ يُجمعَ بينَهما كما ينبيءُ عنه قولُه تعالى وَنَحْنُ نُسَبّحُ بِحَمْدِكَ وقولُه تعالى فَسَبّحْ بحمد ربك وقوله ﷺ من قال حين يصبح وحين يمسي سبحان الله وبحمدِه مائةَ مرَّةٍ حُطَّت خطاياهُ وإنْ كانتْ مثلَ زبد البحر وقوله ﷺ من قال حين يصبح وحين يمسي سبحان الله وبحمدِه مائةَ مرَّةٍ لم يأتِ أحدٌ يومَ القِيامةِ بأفضلَ ممَّا جاءَ بهِ إلا أحدٌ قالَ مثلَ ما قال اوزاد عليه وقوله ﷺ كلمتانِ خفيفتانِ على اللَّسانِ ثقيلتانِ في الميزانِ سبحانَ الله وبحمدِه سبحانَ الله العظيمِ وغيرُ ذلكَ ممَّا لا يُحصى من الآياتِ والأحاديثِ وتخصيصُهما بتلكَ الأوقاتِ للدلالة على أن ما يحدثُ فيها من آياتِ قدرته واحكام

{فَسُبْحَانَ الله حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ} “Akşama erdiğinizde ve sabaha çıktığınızda Allah'ı tesbih edin!” {وَلَهُ الحمد في السماوات والارض وَعَشِيّاً وَحِينَ تُظْهِرُونَ} “Göklerde ve yerde, günün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde de hamd O'na mahsustur.” Salih amel işleyen müminler ile ayetleri yalanlayan kâfirlerin halleri, onlara ait sevap ve azap açıklandıktan hemen sonra; ikincisinden kurtaracak ve birincisine ulaştıracak olan, Allah’ı (azze ve celle) şanına yakışmayan her şeyden tenzih etmek ve O’na (Teâlâ) büyük nimetlerinden ötürü hamdetmekle emrolundular. Birincinin ikinciden önce zikredilmesi, arınmanın (tahliye) süslenmeden (tahliye) önce gelmesindendir. Fâ harfi, sonrasının öncesine terettüp etmesi içindir; yani: Bunu bildiğinizde Allah Teâlâ’yı tesbih edin, yani O’nu zikredilen şeylerden tenzih edin; bu vakitlerde O’na layık tesbih ile tesbih edin ve O’na hamdedin! Zira hamdin Allah Teâlâ’ya ait olduğunun ve gökler ile yerin temyiz kudretine sahip ehli üzerine vacip bulunduğunun haber verilmesi, en beliğ ve en tekitli şekilde emredilmesi manasındadır. Hamdin tesbih vakitleri arasına konulması, onun şanına ehemmiyet vermek ve ikisinin hakkının bir arada toplanmak olduğunu hissettirmek içindir; nitekim Allah Teâlâ’nın “Biz Seni hamdinle tesbih ederiz” ve “Rabbini hamd ile tesbih et” kavilleri ile Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kim sabaha ve akşama erdiğinde yüz defa ‘Sübhânallâhi ve bi-hamdihî’ derse, deniz köpüğü kadar da olsa günahları dökülür” hadisi, yine onun: “Kim sabaha ve akşama erdiğinde yüz defa ‘Sübhânallâhi ve bi-hamdihî’ derse, kıyamet gününde onun getirdiğinden daha faziletlisini kimse getiremez; ancak onun dediği gibi veya daha fazlasını söyleyen müstesna” hadisi ve yine onun: “Dile hafif, mizanda ağır [iki kelime vardır]: Sübhânallâhi ve bi-hamdihî, Sübhânallâhi’l-azîm” hadisi ile sayılamayacak kadar çok diğer ayet ve hadisler buna işaret etmektedir. İkisinin bu vakitlere tahsis edilmesi, bu vakitlerde meydana gelen kudretinin ayetleri ile rahmetinin ve nimetinin tecellilerinin,

12421. Metin

الروم ١٩ ٢١ رحمتِه ونعمتِه شواهدُ ناطقةٌ بتنزهِه تعالى واستحقاقِه الحمدَ وموجبةٌ لتسبيحِه وتحميدِه حتماً وقولُه تعالى وعشيَّاً عطفٌ على حينَ تُمسون وتقديمُه على حينَ تُظهرون لمُراعاةِ الفواصلِ وتغييرُ الأسلوبِ لِمَا أنَّه لا يجيءُ منه الفعلُ بمعنى الدُّخولِ في العشى كالمساء والصباحِ والظَّهيرة ولعلَّ السرَّ في ذلك أنَّه ليس من الأوقاتِ التي تختلفُ فيها أحوالُ النَّاس وتتغيرُ تغيراً ظاهراً مصحِّحاً لوصفِهم بالخروجِ عمَّا قبلها والدُّخولِ فيها كالأوقاتِ المذكورةِ فإنَّ كلاًّ منها وقتٌ تتغير فيه الأحوالُ تغيراً ظاهراً أمَّا في المساء والصَّباح فظاهرٌ وأمَّا في الظَّهيرة فلأنَّها وقتٌ يعتاد فيه التَّجرُّدُ عن الثيابِ للقيلولةِ كما مر في سورة النُّور وقيل المرادُ بالتَّسبيح والحمد الصَّلاة لاشتمالِها عليهما وقد رُوي عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما أن الآية جامعةٌ للصلوات الخمس تُمسون صلاتا المغربِ والعشاءِ وتُصبحون صلاةُ الفجرِ وعشياً صلاةُ العصرِ وتُظهرون صلاةُ الظُّهرِ ولذلك ذهبَ الحسنُ إلى أنَّها مدنيةٌ إذ كان يقول إن الواجبَ بمكَّةَ ركعتانِ في أي وقتٍ اتفقتا وإنما فرضت الخمسُ بالمدينة والجمهورُ على أنها فُرضت بمكَّةَ وهو الحقُّ لحديث المعراج وفي آخره هنَّ خمسُ صلواتٍ كل يوم وليلة عنِ النبيِّ ﷺ مَنْ سرَّه أنْ يُكالَ له بالقفيزِ الأَوفى فليقُل فَسُبْحَانَ الله حِينَ تُمْسُونَ وحينَ تُصبحون الآيةَ وعنه ﷺ من قال حين يصبح فَسُبْحَانَ الله حِينَ تُمْسُونَ وحينَ تُصبحون إلى قولِه تعالى وكذلك تُخرجونَ أدرك ما فاتَه في يومِه ومن قالَها حينَ يُمسي أدرك ما فاته في ليلتِه وقُرىء حينا تُمسون وحينا تُصبحون أي تُمسون فيه وتُصبحون فيه

Rûm 19-21. O’nun (Teâlâ) her türlü noksanlıktan münezzeh olduğuna ve hamde layık bulunduğuna şahitlik eden, O’nu mutlaka tesbih ve tenzih etmeyi gerektiren açık deliller olduğuna delalet etmek içindir. Allah Teâlâ’nın “ve aşiyyen” sözü “hîne tümsûn” üzerine matuftur; “hîne tuzhirûn” ifadesinden önce getirilmesi ayet sonlarındaki uyumu (fâsıla) gözetmek içindir. Üslubun değiştirilmesi ise ‘akşam’, ‘sabah’ ve ‘öğle’ kelimeleri gibi ‘aşiyy’ kökünden o vakte girme manasında bir fiilin türememesindendir. Belki de bundaki sır; anılan vakitlerin aksine, insanların hallerinin onda belirgin bir şekilde farklılaşıp değişmemesi ve önceki durumdan çıkıp o vakte girdikleri şeklinde nitelenmelerine elverişli olmamasıdır. Çünkü o zikredilen vakitlerin her biri hallerin açıkça değiştiği vakitlerdir. Akşam ve sabah vakitlerinde bu açıktır; öğle vaktinde ise Nûr sûresinde geçtiği üzere kaylûle (öğle uykusu) için elbiselerin çıkarılmasının âdet olduğu bir vakit olmasındandır. Tesbih ve hamdden maksadın namaz olduğu da söylenmiştir, zira namaz her ikisini de ihtiva etmektedir. İbn Abbâs’tan (radıyallâhu anhümâ) bu ayetin beş vakit namazı topladığı rivayet edilmiştir: ‘Tümsûn’ akşam ve yatsı namazları, ‘tüsbihûn’ sabah namazı, ‘aşiyyen’ ikindi namazı ve ‘tuzhirûn’ öğle namazıdır. Bu sebeple Hasan [el-Basrî] ayetin Medenî olduğu görüşüne varmıştır; zira o, Mekke’de farz olanın hangi vakitte olursa olsun iki rekât olduğunu, beş vaktin ise ancak Medine’de farz kılındığını söylerdi. Cumhur ise Mekke’de farz kılındığı görüşündedir ki doğru olan da budur; zira Miraç hadisinin sonunda: “Onlar her gün ve gecede beş vakit namazdır” buyrulmuştur. Peygamber’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kendisine en dolgun ölçekle ölçülüp verilmesi kimi sevindirirse, o ‘Fesubhânallâhi hîne tümsûne ve hîne tüsbihûn...’ ayetini okusun” buyrulmuştur. Yine ondan (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kim sabaha erdiğinde ‘Fesubhânallâhi hîne tümsûne ve hîne tüsbihûn’dan ‘ve kezâlike tuhrecûn’ kavline kadar okursa, o gün kaçırdıklarını telafi eder; kim de bunu akşama erdiğinde okursa, o gece kaçırdıklarını telafi eder” buyrulmuştur. [Ayet] “hînen tümsûne ve hînen tüsbihûn” şeklinde de okunmuştur; yani ‘içinde akşama erdiğiniz vakitte ve içinde sabaha erdiğiniz vakitte’ demektir.

12422. Metin

{يُخْرِجُ الحى مِنَ الميت} كالإنسان من النطفة والطير من البيضة {وَيُخْرِجُ الميت مِنَ الحى} النُّطفةَ والبيضةَ من الحيوانِ ويُحْيِى الارض بالنبات بعد موتها يبسها وكذلك ومثلَ ذلك الإخراجُ تُخْرَجُونَ من قبورِكم وقُرىء تَخرُجون بفتح التَّاءِ وضمِّ الرَّاءِ وهذا نوعُ تفصيلٍ لقوله تعالى الله يَبْدَأُ الخلقَ ثُمَّ يُعيده

{يُخْرِجُ الحى مِنَ الميت} “O, ölüden diriyi çıkarır;” nutfeden insanı, yumurtadan kuşu [çıkarması gibi], {وَيُخْرِجُ الميت مِنَ الحى} “diriden de ölüyü çıkarır;” hayvandan nutfeyi ve yumurtayı [çıkarması gibi]. {ويُحْيِى الارض} “Ve yeri diriltir;” bitkilerle [diriltir], {بعد موتها} “ölümünden sonra;” kurumasının ardından [diriltir]. {وكذلك} “İşte böylece,” yani bunun gibi bir çıkarışla, {تُخْرَجُونَ} “siz de [kabirlerinizden] çıkarılacaksınız.” Tâ harfinin fethası ve râ harfinin dammesiyle “tahrucûne” (تَخْرُجُونَ) şeklinde de okunmuştur. Bu [açıklama], Allah Teâlâ’nın “Allah yaratmayı başlatır, sonra onu iade eder” kavlinin bir nevi tafsilatıdır.

12423. Metin

{ومن آياته} الباهرةِ الدَّالَّةِ على أنَّكم تُبعثون دلالةً أوضحَ ممَّا سبق فإنَّ دلالةَ بدءِ خلقِهم على إعادتِهم أظهرُ من دلالةِ إخراجِ الحيِّ من الميتِ وإخراجِ الميتِ من الحيِّ ومن دلالة إحياءِ الأرضِ بعد موتِها عليها {أَنْ خَلَقَكُمْ} أي في ضمن خلق آدمَ ﵇ لما مرَّ مرارا من أنَّ خلقَه ﷺ منطوٍ على خلق ذرياتِه انطواءً إجمالياً {مّن تُرَابٍ} لم يشَمَّ رائحةَ الحياة قطّ ولا مناسبة بينه وبين ما أنتُم عليه في ذاتِكم وصفاتِكم {ثُمَّ إِذَا أَنتُمْ بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ} أي فاجأتُم بعد ذلك وقت كونِكم بشراً تنتشرون في الأرضِ وهذا مجمل ما فُصِّل في قولِه تعالى يا يها الناس إِن كُنتُمْ فِى رَيْبٍ مّنَ البعث فَإِنَّا خلقناكم مّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ الآية

{ومن آياته} “O'nun ayetlerindendir;” sizin diriltileceğinize delalet eden parlak delillerindendir ki bu delalet öncekilerden daha açıktır. Zira onların ilk yaratılışının iadelerine delaleti, dirinin ölüden ve ölünün diriden çıkarılmasının, toprağın ölümünden sonra diriltilmesinin delaletinden daha açıktır: {أَنْ خَلَقَكُمْ} “sizi yaratmış olmasıdır;” yani Âdem’in (aleyhisselam) yaratılışı zımnında yaratmasıdır; nitekim onun yaratılışının zürriyetinin yaratılışını icmâlî olarak kapsadığı defalarca geçmişti. {مّن تُرَابٍ} “Topraktan [yaratmış olmasıdır];” oysa toprak asla hayat kokusu koklamamıştır ve zatınız ve sıfatlarınız itibarıyla üzerinde bulunduğunuz durumla onun arasında hiçbir münasebet yoktur. {ثُمَّ إِذَا أَنتُمْ بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ} “Sonra bir de bakarsınız ki siz yeryüzüne yayılan birer beşersiniz.” Yani bundan sonra ansızın yeryüzünde yayılan beşer halini aldınız. Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavlinde tafsilatlı olarak zikredilen hususun bir icmâlidir: “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, bilin ki Biz sizi topraktan, sonra nutfeden yarattık...”

12424. Metin

{ومن آياته} الدَّالَّةِ على ما ذُكر من البعث وما بعده من الجزاءِ {أَنْ خَلَقَ لكم} أي

{ومن آياته} “O'nun ayetlerindendir;” zikredilen dirilişe ve sonrasındaki cezaya delalet eden [delillerindendir]: {أَنْ خَلَقَ لكم} “sizin için yaratmış olmasıdır;” yani

12425. Metin

الروم ٢٢ لأجلِكم {مّنْ أَنفُسِكُمْ أزواجا} فإنَّ خلق أصلِ أزواجكم حواءَ من ضِلْعِ آدمَ ﵇ متضمن لخلقهنَّ من أنفسكم على ما عرفته من التَّحقيقِ أو من جنسكم لا من جنسٍ آخرَ وهو الأوفقُ لقولِه تعالى {لّتَسْكُنُواْ إِلَيْهَا} أي لتألفُوها وتميلُوا إليها وتطمئنُّوا بها فإنَّ المُجانسةَ من دَوَاعي التَّضامِّ والتَعارفِ كما أنَّ المخالفةَ من أسبابِ التفرُّقِ والتَّنافرِ {وَجَعَلَ بَيْنَكُم} أي بين الأزواجِ اما على تغليب الرِّجالِ على النِّساءِ في الخطاب أو على حذفِ ظرفٍ معطوفٍ على الظَّرفِ المذكُورِ أي جعل بينكم وبينهنَّ كما مر في قوله تعالى لَا نُفَرّقُ بَيْنَ أَحَدٍ من رُّسُلِهِ وقيل أو بين أفرادِ الجنسِ أي بينَ الرِّجالِ والنِّساءِ ويأباهُ قولُه تعالى {مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً} فإنَّ المرادَ بهما ما كان منهما بعصمةِ الزَّواج قطعاً أي جعلَ بينكم بالزَّواج الذي شرعَه لكم توادَّاً وتراحُماً من غير أنْ يكونَ بينكم سابقةُ معرفةٍ ولا رابطةٌ مصحِّحةٌ للتَّعاطفِ من قرابةٍ أو رحمٍ قيل المودَّةُ والرَّحمةُ من قِبَل الله تعالى والفَرْك من الشَّيطانِ وَعَنِ الحَسَنِ ﵀ المَودَّةُ كِنايةٌ عنِ الجِمَاعِ وَالرَّحمةُ عَنِ الولدِ كما قال تعالى ورحمةً منا {إِنَّ فِى ذَلِكَ} أي فيما ذُكر من خلقِهم من تُرابٍ وخلقِ أزواجِهم من أنفسِهم وإلقاءِ المودَّةِ والرَّحمةِ بينهم وما فيهِ من معنى البعد مع قرب العهد بالمشارِ إليهِ للإشعارِ ببُعد منزلتِه {لَايَاتٍ} عظيمةٌ لا يُكتَنه كُنهُها كثيرةً لا يُقَادر قدرُها {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} في تضاعيفِ تلك الافاعيل المتينة المبنية على الحكم البالغة والجُملة تذييلٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قبله مع التنبيهُ على أنَّ ما ذُكر ليس بآيةٍ فذَّةٍ كما ينبىء عنه قوله تعالى ومن آياتِه بل هي مشتملةٌ على آياتٍ شتَّى

Rûm 22. Sizin menfaatiniz için, {مّنْ أَنفُسِكُمْ أزواجا} “kendi nefislerinizden eşler [yaratmış olmasıdır].” Zira eşlerinizin aslı olan Havvâ’nın Âdem’in (aleyhisselam) kaburga kemiğinden yaratılması, bildiğin tahkike göre onların sizin kendi nefislerinizden yaratılmasını tazammun etmektedir; yahut başka bir cinsten değil, kendi cinsinizdendir ki şu ayete daha uygundur: {لّتَسْكُنُواْ إِلَيْهَا} “onlara ısınıp huzur bulasınız diye.” Yani onlara ülfet edesiniz, onlara meyledesiniz ve onlarla sükûnet bulasınız diye. Çünkü aynı cinsten olmak kaynaşma ve tanışmanın gereklerindendir; nitekim farklı cinslerden olmak da ayrılık ve nefretin sebeplerindendir. {وَجَعَلَ بَيْنَكُم} “ve aranıza koymuştur;” yani eşler arasına; ya hitapta erkeklerin kadınlara tağlîb edilmesiyle, yahut zikredilen zarfa matuf bir zarfın hazfedilmesiyle —yani Allah Teâlâ’nın “O’nun peygamberlerinden hiçbirini ayırt etmeyiz” kavlinde geçtiği gibi “sizinle onlar arasına koymuştur” demektir—. Cinsin fertleri arasına, yani erkekler ve kadınlar arasına koymuştur da denilmiştir; fakat Allah Teâlâ’nın şu kavli buna engeldir: {مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً} “sevgi ve merhamet.” Zira ikisinden kastedilen, kesin olarak nikâh bağı ile meydana gelen sevgidir. Yani aranızda hiçbir ön tanışıklık, akrabalık ve kan bağı gibi şefkati gerektiren bir bağ bulunmaksızın, sizin için meşru kıldığı evlilik bağı vesilesiyle aranızda karşılıklı sevgi ve merhamet kılmıştır. Sevgi ve merhametin Allah Teâlâ tarafından, nefretin ise şeytandan olduğu söylenmiştir. Hasan’dan (rahimehullah) rivayet edildiğine göre sevgi cinsel birleşmeden, merhamet ise —Allah Teâlâ’nın “Bizden bir rahmet olarak” buyurduğu gibi— çocuktan kinayedir. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” —yani onların topraktan yaratılması, eşlerinin kendi nefislerinden yaratılması ve aralarına sevgi ile merhametin konulmasında; işaret edilenin yakın olmasına rağmen kelimedeki uzaklık manası onun mertebesinin yüceliğini hissettirmek içindir— {لَايَاتٍ} “elbette ayetler vardır;” hakikatine ulaşılamayacak kadar büyük ve haddi takdir edilemeyecek kadar çok ayetler vardır, {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “düşünen bir topluluk için.” Kâmil hikmetlere dayanan bu sağlam işlerin incelikleri üzerinde düşünenler için [ayetler vardır]. Cümle, Allah Teâlâ’nın “O’nun ayetlerindendir” sözünün hissettirdiği gibi, zikredilenin tek bir ayet olmayıp bilakis pek çok ayeti ihtiva ettiğine dikkat çekmekle birlikte önceki muhtevayı pekiştiren bir fezlekedir.

12426. Metin

(ومن آياته) الدَّالَّةِ على ما ذُكر من أمر البعثِ وما يتلُوه من الجزاءِ {خُلِقَ السماوات والارض} إما من حيثُ إنَّ القادرَ على خلقِهما بما فيهما من المخلوقات بلا مادَّة مستعدةِ لها أظهرُ قدرة على إعادِة ما كان حيَّاً قبل ذلك وإمَّا منْ حيثُ إن خلقهما ومافيهما ليس إلا لمعاشِ البشرِ ومعادِه كما يُفصح عنه قولُه تعالى هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الارض جَمِيعاً وقولُه تعالَى وَهُوَ الذى خَلَقَ السموات والأرض فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الماء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً {واختلاف أَلْسِنَتِكُمْ} أي لغاتِكم بأنْ علَّم كلَّ صنفٍ لغتَهُ وألهمه وضعَها وأقدرَه عليها او اجناس نطقكم وأشكالِه فإنَّك لا تكادُ تسمعُ منطقينِ متساويينِ في الكيفيَّةِ من كلِّ وجهٍ {وألوانكم} ببياضِ الجلدِ وسوادِه وتوسطِه فيما بينهما أو تخطيطات الاعضاء وهيآتها وألوانِها وحُلاها بحيثُ وقعَ بها التمايز بين الاشخاص حتَّى إنَّ التَّوأمينِ مع توافقِ موادِّهما وأسبابِهما والأمورِ المتلاقيةِ لهما في التَّخليقِ يختلفانِ في شيءٍ من ذلك لا محالَة وإنْ كانا في غايةِ التَّشابِه وإنَّما نُظِمَ هذا في سلك الآيات الآفافية من خلقِ السمواتِ والأرضِ مع كونِه من الآياتِ الانفسية الحقيقة بالانتظامِ في سلكِ ما سبق من خلقِ أنفسِهم وأزواجِهم للإيذانِ باستقلالِه والاحترازِ عن توهُّمِ كونِه من تتمَّاتِ خلقِهم {إِنَّ فِى ذَلِكَ} أي فيما ذكر من خلقِ السمواتِ والأرضِ واختلافِ الألسنةِ والألوانِ {لَايَاتٍ} عظيمة في أنفسها كثيرة في عددِها {للعالمين} أي المتَّصفين بالعلمِ كما في قولِه تعالى وَمَا يَعْقِلُهَا

(ومن آياته) “O'nun ayetlerindendir;” diriliş meselesine ve onu takip eden cezaya delalet eden [delillerindendir]: {خُلِقَ السماوات والارض} “göklerin ve yerin yaratılmasıdır.” Bu ya onları ve içlerindeki mahlûkatı önceden hazır bir madde olmaksızın yaratmaya kâdir olan Zâtın, daha önce canlı olan bir şeyi iade etmeye daha açık bir kudrete sahip olması yönündendir; ya da onların ve içindekilerin yaratılmasının —Allah Teâlâ’nın “Yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur” ve “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur; Arş’ı da su üstündeydi” kavillerinin açıkça ifade ettiği gibi— sadece insanın maişeti ve ahireti için olması yönündendir. {واختلاف أَلْسِنَتِكُمْ} “ve dillerinizin farklılığıdır;” yani her zümreye kendi lisanını öğretmesi, onun vaz’ını ilham etmesi ve onu konuşmaya muktedir kılması suretiyle lisanlarınızın farklı olmasıdır; yahut konuşma tarzlarınızın ve şekillerinizin farklılığıdır, nitekim her bakımdan birbirine tamamen eşit iki konuşma neredeyse işitemezsin. {وألوانكم} “ve renklerinizin [farklılığıdır];” tenin beyazlığı, siyahlığı ve ikisi arasındaki vasat hallerle yahut organların hatları, şekilleri, renkleri ve simaları iledir ki şahıslar arasındaki ayrım bunlarla meydana gelir; öyle ki ikizler, yaratılıştaki maddeleri, sebepleri ve karşılaştıkları haller aynı olduğu halde, birbirlerine son derece benzeseler bile bu hususların birinde mutlaka farklılık gösterirler. Bunun, kendi nefislerinin ve eşlerinin yaratılışı gibi daha önce geçen nefis ayetleri dizisine dâhil olmaya layık bir enfüsî ayet olmasına rağmen, göklerin ve yerin yaratılışı gibi âfâkî ayetler dizisinde zikredilmesi; müstakil bir delil olduğunu bildirmek ve onların yaratılışının tamamlayıcı unsurlarından olduğu vehmini bertaraf etmek içindir. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” —yani göklerin ve yerin yaratılmasında, dillerin ve renklerin farklı kılınmasında— {لَايَاتٍ} “elbette ayetler vardır;” kendi zatında pek büyük, sayıca pek çok ayetler vardır, {للعالمين} “âlimler için;” yani Allah Teâlâ’nın “Onları ancak âlimler akleder” kavlinde olduğu gibi ilimle vasıflananlar için [ayetler vardır].

12427. Metin

الروم ٢٣ ٢٥ إِلَاّ العالمون وقُرىء بفتحِ اللامِ وفيه دلالةٌ على كمالِ وضوحِ الآياتِ وعدمِ خفائِها على أحدٍ من الخلق كافة

Rûm 23-25. [Kelime] lâm harfinin fethasıyla “li’l-âlemîn” (لِلْعَالَمِينَ) şeklinde de okunmuştur; bunda, ayetlerin son derece açık olduğuna ve mahlûkatın tamamından hiçbir kimseye gizli kalmayacağına dair bir delalet vardır.

12428. Metin

{ومن آياته منامكم بالليل والنهار} لاستراحةِ القوى النَّفسانيةِ وتقوِّي القُوى الطَّبيعيةِ {وابتغاؤكم مّن فَضْلِهِ} فيهما فإنَّ كُلاًّ من المنامِ وابتغاءِ الفضلِ يقعُ في المَلَوينِ وإنْ كان الأغلبُ وقوعَ الأول في الأولِ والثَّاني في الثَّانِي أو منامُكم بالليلِ وابتغاؤُكم بالنَّهارِ كما هو المعتادُ والموافقُ لسائرِ الآيات الواردة في ذلك خَلَا أنَّه فصَل بين القرينينِ الأولينِ بالقرينينِ الآخيرينِ لأنَّهما زمان والزَّمانُ مع ما وقعَ فيه كشيءٍ واحدٍ مع اعادة اللفِّ على الاتحادِ {إِنَّ فى ذلك لآيات لقوم يَسْمَعُونَ} أي شأنُهم أنْ يسمعُوا الكلامَ سماعَ تفهمٍ واستبصارٍ حيثُ يتأمَّلون في تضاعيفِ هذا البيانِ ويستدلُّون بذلك على شئونه تعالى

{ومن آياته منامكم بالليل والنهار} “Gece ve gündüz uyumanız O'nun ayetlerindendir;” nefis güçlerinin dinlenmesi ve bedenî güçlerin kuvvetlenmesi içindir. {وابتغاؤكم مّن فَضْلِهِ} “ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız da.” Bu ikisinde [gece ve gündüzde]; zira uyku da lütuf aramak da her iki vakitte meydana gelir; gerçi birincinin birincide (gecede), ikincinin de ikincide (gündüzde) vuku bulması daha yaygındır. Yahut mutad olduğu ve bu konuda vârid olan diğer ayetlere uygun düştüğü üzere “gece uyumanız ve gündüz lütuf aramanız” demektir. Şu kadar var ki önceki iki unsuru sonraki iki unsurla ayırmıştır; çünkü o ikisi birer zamandır ve zaman da içinde vuku bulan şeyle bir bütün gibidir, bununla birlikte leff ü neşr birleştirme üzerine iade edilmiştir. {إِنَّ فى ذلك لآيات لقوم يَسْمَعُونَ} “Şüphesiz bunda, işiten bir kavim için elbette ibretler vardır;” yani şanları sözü anlayarak ve basiretle dinlemek olanlar için; zira onlar bu açıklamanın incelikleri üzerinde düşünürler ve bununla Allah Teâlâ’nın şanlarına delil getirirler.

12429. Metin

{ومن آياته يُرِيكُمُ البرق} الفعلُ إمَّا مقدَّرٌ بأنْ كما في قول من قال ألا ابهذا الزَّاجِري أحضُرَ الوَغَى أي أنْ أحضُرَ أو منزَّلٌ منزلة المصدروبه فُسِّر المثلُ المشهُورُ تسمعُ بالمُعَيديِّ خيرٌ مِنْ أَنْ تَرَاهُ أو هو على حالِه صفةٌ لمحذوفٍ أي آيةٌ يريكم بها البرق كقولِ مَن قال ... وَمَا الدهر الا نارتان فمنها أموتُ وأُخرى أَبتغِي العيشَ أَكْدَحُ ... أي فمنهما تارةً أموتُ فيها وأُخرى أبتغِي فيها أو ومن آياتِه شيءٌ أو سحابٌ يُرِيكُمُ البرقَ خَوْفًا من الصَّاعقةِ أو للمسافرِ {وَطَمَعًا} في الغيثِ أو للمقيمِ ونصبُهما على العِلَّةِ لفعلٍ يستلزمُه المذكورُ فإنَّ إراءتهم البرقَ مستلزمةٌ لرؤيتِهم إيَّاه أو للمذكورِ نفسِه على تقديرِ مضافٍ نحو إراءةِ خوفٍ وطمعٍ أو على تأويلِ الخوفِ والطمعِ بالإخافةِ والإطماعِ كقولك فعلنه رغماً للشَّيطانِ أو على الحالِ نحو كلَّمتُه شِفاهاً {وَيُنَزّلُ مِنَ السماء مَاءً} وقُرىء بالتَّخفيفِ {فَيُحْيِى بِهِ الارض} بالنبات {بعد موتها} يُبسها {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} فإنَّها من الظُّهورِ بحيث يكفي في إدراكِها مجرَّدُ العقل عند استعمالِه في استنباطِ أسبابِها وكيفيَّةِ تكوُّنِها

{ومن آياته يُرِيكُمُ البرق} “Size şimşeği göstermesi de O'nun ayetlerindendir;” Fiil, şairin “Beni savaşa katılmaktan alıkoyan bu kimse mi...” yani savaşa katılmamdan (en ahdura) sözünde olduğu gibi ya ‘en’ (أَنْ) takdiri iledir; yahut masdar makamına konulmuştur ki meşhur “Muaykıbî’yi işitmen, onu görmenden hayırlıdır” meseli de bununla açıklanmıştır. Yahut olduğu hal üzeredir ve mahzuf bir mevsufun sıfatıdır; yani “Size kendisiyle şimşeği gösterdiği bir ayettir” demektir, nitekim şair: “Zaman ancak iki keredir: Birinde ölürüm, diğerinde ise rızık arar çabalarım” yani bir defasında içinde ölürüm, diğerinde ise içinde çabalarım demiştir. Yahut “O’nun ayetlerindendir bir şey veya bir bulut ki size şimşeği gösterir” demektir; {خَوْفًا} “korku” yıldırımdan ötürü yahut yolcu için, {وَطَمَعًا} “ve umut olarak;” yağmur için yahut mukim için [gösterir]. Bu iki kelimenin mansub olması; ya zikredilen şeyin gerektirdiği bir fiilin illeti olmasındandır —çünkü onlara şimşeğin gösterilmesi, onu görmelerini gerektirir—, ya korku ve umut gösterme şeklinde bir muzaf takdiriyle zikredilenin bizzat kendisinin illetidir, ya şeytana inat olarak anlamında “fealtühû rağmen lişşeytân” sözünde olduğu gibi korkutma ve umutlandırma manasına tevil edilmesindendir, ya da onunla yüz yüze konuştum anlamındaki “kellemtühû şifâhen” gibi hâl olmasındandır. {وَيُنَزّلُ مِنَ السماء مَاءً} “ve gökten su indirir,” şeddesiz (تخفيف) olarak “yünzilü” şeklinde de okunmuştur, {فَيُحْيِى بِهِ الارض} “böylece onunla yeri diriltir;” bitkilerle [diriltir], {بعد موتها} “ölümünden sonra;” kurumasının ardından [diriltir]. {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “Şüphesiz bunda, aklını kullanan bir topluluk için elbette deliller vardır.” Zira bu ayetler o kadar açıktır ki sebeplerini ve oluş keyfiyetini istinbat etmekte kullanıldığında onları idrak etmek için sadece akıl kâfi gelir.

12430. Metin

{ومن آياته أَن تَقُومَ السماء والارض بِأَمْرِهِ} أي بإرادتِه تعالى لقيامهِما والتَّعبيرُ عنها بالأمر للدِّلالةِ على كمال القدرة والغني عن المبادى والأسبابِ وليس المرادُ بإقامتهما إنشاءهما لأنَّه قد بُيِّن حاله بقولِه تعالى وَمِنْ آياته خَلْقُ السموات والارض ولا إقامتهما بغير مقيم محسوسٍ كما قيل فإن ذلك من تتماتِ إنشائِهما وإنْ لم يصرَّحْ به تعويلاً على ما ذُكر في غير موضعٍ من قوله تعالى خَلَقَ السموات بِغَيْرِ عمد ترونها الآية

{ومن آياته أَن تَقُومَ السماء والارض بِأَمْرِهِ} “Göğün ve yerin O'nun buyruğuyla ayakta durması da O'nun ayetlerindendir.” Yani o ikisinin ayakta durması için Allah Teâlâ’nın iradesi iledir. İradenin ‘emir’ olarak ifade edilmesi, kudretin kemaline ve başlangıçlara, sebeplere olan ihtiyaçsızlığa delalet etmek içindir. O ikisini ayakta tutmaktan maksat onları yoktan yaratmak değildir; çünkü onun durumu “Göklerin ve yerin yaratılması O’nun ayetlerindendir” kavliyle beyan edilmiştir. Denildiği gibi hissedilir bir direk olmaksızın ayakta durmaları da değildir; zira bu, Allah Teâlâ’nın başka bir yerde zikredilen “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yarattı...” kavline güvenilerek açıkça ifade edilmemiş olsa da onların yaratılışının tamamlayıcı unsurlarındandır.

12431. Metin

الروم ٢٦ ٢٧ بل قيامَهما واستمرارَهما على ما هُما عليه إلى أجلهما الذي نطقَ به قوله تعالى فيما قبل ما خلق السموات والأرض وما بَيْنَهُمَا إِلَاّ بالحق وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وحيث كانتْ هذه الآيةُ متأخرةً عن سائرِ الآياتِ المعدودةِ متَّصلةً بالبعثِ في الوجودِ أُخرت عنهنَّ وجُعلت متَّصلةً به في الذِّكرِ أيضاً فقيلَ {ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مّنَ الارض إِذَا أَنتُمْ تَخْرُجُونَ} فإنه كلامٌ مسوق للاخبار بوقوعِ البعثِ ووجودِه بعد انقضاء أجل قيامِهما مترتِّب على تعداد آياتِه الدَّالَّةِ عليه غير منتظمٍ في سلكها كما قيا كأنَّه قيل ومن آياتِه قيامُ السَّمواتِ والأرضِ على هيآتهما بأمرِه تعالى إلى أجل مسمى قدره الله تعالى لقيامِهما ثمَّ إذا دعاكم أي بعد انقضاءِ الأجلِ من الأرض وأنتُم في قبورِكم دعوة واحدة بأنْ قال أيُّها الموتى اخرجُوا فاجأتم الخروجَ منها وذلك قولُه تعالى يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الداعى ومن الأرضِ متعلق بدعاكُم إذ يكفي في ذلك كون المدعوِّ فيها يقال دعوته من أسفلِ الوادِي فطلع إليَّ لا بتخرجون لأنَّ ما بعد إذا لا يعملُ فيما قبلَها

Rûm 26-27. Bilakis daha önce geçen “Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süreyle yaratmıştır” kavlinin ifade ettiği ecellerine kadar o ikisinin bulundukları hal üzere durması ve devam etmesidir. Bu ayet sayılan diğer ayetlerden sonra olduğu ve varlıkta dirilişle bitişik bulunduğu için, zikirde de onlardan sonraya bırakılmış ve dirilişle irtibatlandırılmıştır. Nitekim şöyle buyrulmuştur: {ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مّنَ الارض إِذَا أَنتُمْ تَخْرُجُونَ} “Sonra sizi yerden bir çağırışla çağırdığı zaman, bir de bakarsınız ki siz hemen çıkıyorsunuz.” Bu söz, ayakta durma süreleri bittikten sonra dirilişin vuku bulacağını ve gerçekleşeceğini haber vermek için sevk edilmiştir; ona delalet eden ayetlerin sayılmasına terettüp etmiştir, denildiği gibi onların dizisine dâhil değildir. Sanki şöyle denilmiştir: “Göklerin ve yerin Allah Teâlâ’nın emriyle, O’nun ayakta durmaları için takdir ettiği belirlenmiş bir süreye kadar durumları üzere durması O’nun ayetlerindendir. Sonra o süre sona erdiğinde, siz kabirlerinizdeyken sizi yerden bir tek çağırışla: ‘Ey ölüler, çıkın!’ diyerek çağırdığında ansızın oradan çıkıverirsiniz.” Bu da Allah Teâlâ’nın “O gün çağırıcıya uyarlar” kavlidir. “Yerden” ifadesi “sizi çağırdığı zaman” fiiline taalluk eder; zira çağrılanın orada bulunması bu ifade için yeterlidir; nitekim “Ona vadinin altından seslendim de bana doğru çıktı” denir. “Çıkıyorsunuz” fiiline taalluk etmez; çünkü ‘izâ’dan sonraki kısım öncesinde amel etmez.

12432. Metin

{وَلَهُ} خاصة {مَن فِى السماوات والارض} من الملائكةِ والثَّقلين خَلقاً ومُلكاً وتصرُّفاً ليس لغيره شركة في ذلك بوجهٍ من الوجوه {كُلٌّ لَّهُ قانتون} أي منقادُون لفعله لا يمتنعون عليه في شأن من شئونه تعالى

{وَلَهُ} “Ve O'na aittir;” sadece O’na aittir, {مَن فِى السماوات والارض} “göklerde ve yerde olanlar;” melekler, insanlar ve cinler yaratılış, mülkiyet ve tasarruf bakımından O’nundur; hiçbir şekilde başkasının bunda bir ortaklığı yoktur. {كُلٌّ لَّهُ قانتون} “Hepsi O'na boyun eğmiştir;” yani O’nun fiiline itaatkârdırlar, Allah Teâlâ’nın şanlarından hiçbirinde O’na karşı koyamazlar.

12433. Metin

{وَهُوَ الذى يَبْدَأُ الخلق ثُمَّ يُعِيدُهُ} بعد موتِهم وتكريره لزياة التَّقريرِ والتَّمهيدِ لما بعده من قولِه تعالى {وَهُوَ أهون عليه} أي بإضافة إلى قُدَرِكم والقياس على أصولِكم وإلا فُهما عليه سواءٌ وقيل أهونُ بمعنى هَيِّنٌ وتذكير الضمير مع رجوعِه إلى الإعادة لما أنَّها مؤَّولةٌ بأنْ يُعيد وقيل هو راجعٌ إلى الخلقِ وليس بذاك وأما ما قيل من أن الإنشاء بطريقِ التَّفضل الذي يتخيَّر فيه الفاعلُ بين الفعل والتَّرك والإعادةُ من قبيلِ الواجبِ الذي لا بدَّ من فعله حتماً فكان أقربَ إلى الحصولِ من الإنشاءِ المترددِ بين الحصولِ وعدمِه فبمعزلٍ من التَّحصيل إذ ليس المرادُ بأهونيةِ الفعل أقربيَّتَه إلى الوجود باعتبار كثرةِ الأمورِ الدَّاعية للفاعل إلى إيجادِه وقوَّة اقتضائها لتعلق قدرته به بل أسهلية تأتَّيه وصدوره عنه بعد تعلق قدرته بوجوده وكونِه واجباً بالغيرِ ولا تفاوتَ في ذلك بين أنْ يكون ذلك التعليق بطريق الإيجابِ أو بطريقِ الاختيارِ {وَلَهُ المثل الاعلى} أي الوصفُ الأعلى العجيبُ الشأنِ من القدرة العامَّةِ والحكمة التَّامةِ وسائر صفاتِ الكمال التي ليس لغيرِه ما يُدانيها فضلاً عمَّا يساويها ومن فسره بقول لا إله إلا الله اراد به الوصف بالواحدانية {في السماوات والارض} متعلق بمضمونِ الجملة المتقدِّمةِ على معنى أنَّه تعالى قد وُصف به وعُرف فيهما على ألسنةِ الخلائقِ وألسنةِ الدَّلائلِ وقيل متعلق بالا على وقيلَ بمحذوفٍ هُوَ حالٌ منه أو من المثل أو من ضميرِه في الأعلى {وَهُوَ العزيز} القادر الذي لا يعجزُ عن بدء ممكن واعادته

{وَهُوَ الذى يَبْدَأُ الخلق ثُمَّ يُعِيدُهُ} “Yaratmayı başlatan, sonra onu iade eden O'dur;” ölümlerinden sonra [iade eden O’dur]. Tekrar edilmesi pekiştirmeyi artırmak ve Allah Teâlâ’nın şu sözüne zemin hazırlamak içindir: {وَهُوَ أهون عليه} “ve bu O'na daha kolaydır.” Yani sizin güçlerinize nispetle ve sizin kıstaslarınıza göredir; yoksa O’nun için ikisi de eşittir. ‘Ehven’ kelimesinin ‘kolay’ (heyyin) manasında olduğu da söylenmiştir. İadeye raci olmasına rağmen zamirin müzekker getirilmesi, iadenin ‘yeniden yaratmak’ (en yu‘îde) şeklinde tevil edilmesindendir. Zamirin ‘halk’ (yaratma) kelimesine raci olduğu da söylenmiştir, ancak bu [isabetli] değildir. İlk yaratmanın fâilin yapıp yapmamakta serbest olduğu bir lütuf kabilinden olduğu, iadenin ise mutlaka yapılması gereken vacip kabilinden olduğu, bu sebeple meydana gelip gelmeme arasında tereddütlü olan ilk yaratmaya göre iadenin meydana gelmeye daha yakın olduğu şeklindeki görüşe gelince, bu da tahkikten uzaktır. Zira fiilin daha kolay olmasından maksat, fâili onu var etmeye sevk eden etkenlerin çokluğu ve kudretinin ona taallukunu gerektirmesinin kuvveti itibarıyla varlığa daha yakın olması demek değildir; bilakis kudreti onun varlığına taalluk ettikten ve başkası sebebiyle vacip olduktan sonra O’ndan meydana gelmesinin ve sadır olmasının daha kolay olmasıdır. Bu taallukun icap yoluyla veya ihtiyar yoluyla olması arasında da bir fark yoktur. {وَلَهُ المثل الاعلى} “En yüce sıfat O'nundur;” yani genel kudret, tam hikmet ve başkası için dengi şöyle dursun yakını dahi bulunmayan diğer kâmil sıfatlardan ibaret olan şanı pek hayret verici en yüce vasıf O’nundur. Bunu “Lâ ilâhe illallâh” sözüyle tefsir eden kimse, vahdaniyetle nitelenmeyi kastetmiştir. {في السماوات والارض} “Göklerde ve yerde [O'nundur];” Allah Teâlâ’nın bu sıfatla vasıflandığı ve her ikisinde de mahlûkatın dilleri ve delillerin lisanıyla tanındığı manasında önceki cümlenin muhtevasına taalluk eder. ‘el-A‘lâ’ya taalluk ettiği de söylenmiştir. Ondan, el-mesel’den yahut ‘el-a‘lâ’daki zamirden hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk ettiği de söylenmiştir. {وَهُوَ العزيز} “O, Azîzdir;” mümkün bir şeyi ilk defa yaratmaktan da onu iade etmekten de aciz kalmayan mutlak kâdirdir,

12434. Metin

الروم ٢٨ ٢٩ {الحكيم} الذي يجري الأفعالَ على سَنَنِ الحكمة والمصلحةِ

Rûm 28-29. {الحكيم} “Hakîmdir;” fiilleri hikmet ve maslahat yolu üzere icra edendir.

12435. Metin

{ضَرَبَ لَكُمْ مَّثَلاً} يتبيَّن به بطلانُ الشِّركِ {مّنْ أَنفُسِكُمْ} أي مُنتزعاً من أحوالِها التي هي أقربُ الأمورِ إليكم وأعرفُها عندكم وأظهرُها دلالةً على ما ذُكر من بطلان الشِّرك لكونها بطريقِ الأولوية وقولُه تعالى {هَلْ لَّكُمْ} الخ تصوير للمثلِ أي هَلْ لَّكُمْ {مِمَّا مَلَكَتْ أيمانكم} من العبيدِ والإماءِ {مّن شركاء في ما رزقناكم} من الأموالِ وما يجري مجراها مَّما تتصرَّفون فيها فمِن الأُولى ابتدائيةٌ والثَّانيةُ تبعيضيةٌ والثَّالثةُ مزيدةٌ لتأكيدِ النفيُ المستفادِ من الاستفهامِ فقوله تعالى {فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء} تحقيقٌ لمعنى الشركة وبيان لكونهم وشركائهم متساوين في التَّصرف فيما ذُكر من غير مزيَّةِ لهم عليها على أنَّ هناك محذوفاً معطوفاً على أنتُم لا أنَّه عامٌّ للفريقين بطريق التَّغليب أي هل ترضَون لأنفسكم والحالُ أنَّ عبيدَكم أمثالُكم في البشريةِ وأحكامِها أنْ يشاركوكم فيما رزقناكم وهو معار لكم فأنتم وهم فيه سواءٌ يتصرَّفون فيه كتصرُّفكم من غير فرقٍ بينكم وبينهم {تَخَافُونَهُمْ} خبرٌ آخرُ لأنتم أو حالٌ من ضميرِ الفاعل في سواءٌ أي تهابون أنْ تستبدُّوا بالتَّصرُّف فيه بدون رأيهم {كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ} أي خيفةً كائنةً مثلَ خيفتِكم من الاحرار المساهمين لكم فيما ذُكر والمعنى نفيُ مضمونِ ما فُصِّل من الجملةِ الاستفهامَّيةِ أي لا ترضَون بأنْ يشاركَكم فيما هو معارٌ لكم مماليكُكم وهم أمثالُكم في البشريةِ غيرُ مخلوقين لكُم بل لله تعالى فكيف تُشركون به سبحانه في المعبوديةِ التي هي من خصائصِه الذاتيةِ مخلوقَه بل مصنوعَ مخلوقِه حيثُ تصنعونَه بأيديكم ثم تعبدونَه {كذلك} أي مثلَ ذلك التَّفصيلِ الواضح {نُفَصّلُ الآيات} أي نبيِّنها ونوضِّحها لا تفصيلاً أدنى منه فإنَّ التَّمثيل تصويرٌ للمعاني المعقولة بصورةِ المحسوسِ وإبرازٌ لأوابدِ المُدركاتِ على هيئة المأنوسِ فيكون في غايةِ الإيضاحِ والبيان {لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} أي يستعملون عقولَهم في تدبُّرِ الأمور وتخصيصُهم بالذِّكرِ مع عموم تفصيلِ الآياتِ للكلِّ لأنَّهم المنتفعون بها

{ضَرَبَ لَكُمْ مَّثَلاً} “Size bir misal verdi;” kendisiyle şirkin bâtıllığının açığa çıktığı [bir misal verdi], {مّنْ أَنفُسِكُمْ} “kendi nefislerinizden;” yani size en yakın, katınızda en çok bilinen ve evleviyet yoluyla olması sebebiyle şirkin zikredilen bâtıllığına delaleti en açık olan kendi hallerinizden çıkarılmış [bir misal verdi]. Allah Teâlâ’nın {هَلْ لَّكُمْ} “sizin için var mıdır?...” sözü misalin tasviridir; yani sizin için var mıdır {مِمَّا مَلَكَتْ أيمانكم} “sağ ellerinizin mâlik olduklarından” köle ve cariyelerden, {مّن شركاء في ما رزقناكم} “size rızık olarak verdiklerimizde ortaklar?” Mallardan ve onlar hükmünde olup tasarruf ettiğiniz şeylerden [ortaklar var mıdır?]. İlk ‘min’ ibtidaî, ikincisi teb‘îzî (kısmîlik bildiren), üçüncüsü ise istifhamdan anlaşılan nefyi tekit için zâiddir. Allah Teâlâ’nın {فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء} “böylece siz onda eşit olasınız?” sözü, ortaklık manasının tahkiki ve onların ortaklarıyla zikredilen şeydeki tasarrufta, kendilerine karşı bir üstünlükleri olmaksızın eşit olduklarının beyanıdır; bu da ‘entüm’ üzerine matuf mahzuf bir kelimenin varlığına göredir, yoksa tağlîb yoluyla her iki fırkayı kapsadığı için değildir. Yani: Köleleriniz beşeriyette ve onun hükümlerinde sizin benzerleriniz olduğu ve [mallar] size birer emanet bulunduğu halde, size rızık olarak verdiğimiz şeylerde onların size ortak olmalarına, dolayısıyla sizin ve onların onda eşit olup aranızda hiçbir fark bulunmaksızın sizin tasarruf ettiğiniz gibi onların da tasarruf etmesine razı olur musunuz? {تَخَافُونَهُمْ} “Kendilerinden çekinirsiniz;” ‘entüm’ için diğer bir haberdir yahut ‘sevâün’deki fâil zamirinden hâldir; yani onların görüşü olmaksızın onda tek başınıza tasarruf etmekten çekinirsiniz, {كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ} “birbirinizden çekindiğiniz gibi?” Yani zikredilen şeyde size ortak olan hür kimselerden çekindiğiniz gibi bir çekinmeyle [çekinirsiniz]. Mana, soru cümlesinde detaylandırılan muhtevanın nefyedilmesidir; yani: Beşeriyette sizin gibi olan, sizin tarafınızdan değil bilakis Allah Teâlâ tarafından yaratılmış bulunan kölelerinizin size emanet olarak verilen şeylerde size ortak olmasına razı olmuyorsunuz da, nasıl olur da O’nun (Sübhânehu) zâtî özelliklerinden olan mabudlukta O’nun yarattığını, hatta kendi ellerinizle yapıp sonra da taptığınız için O’nun yarattığının da mamulü olan şeyi O’na ortak koşarsınız? {كذلك} “İşte böylece,” yani böylesine apaçık bir detaylandırma gibi, {نُفَصّلُ الآيات} “ayetleri açıklıyoruz;” onları bundan daha aşağı olmayan bir açıklamayla beyan edip açıklıyoruz. Zira temsil, akılla kavranan manaları duyulur surette tasvir etmek ve zihne yabancı idrakleri alışıldık bir heyette ortaya koymaktır; böylece son derece açık ve beyan dolu olur, {لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “akleden bir topluluk için.” Yani işleri düşünmede akıllarını kullananlar için [açıklıyoruz]. Ayetlerin açıklanması herkese şamil olduğu halde onların özellikle zikredilmesi, onlardan faydalananların sadece onlar olmasındandır.

12436. Metin

{بَلِ اتبع الذين ظَلَمُواْ} إعراضٌ عن مخاطبتهم ومحاولةُ إرشادِهم إلى الحقِّ بضربِ المثلِ وتفصيلِ الآياتِ واستعمالِ المقدِّماتِ الحقَّةِ المعقولةِ وبيانٌ لاستحالةِ تبعيتهم للحقِّ كأنَّه قيل لم يعقلوا شيئاً من الآيات المفصلة بل اتَّبعوا {أَهْوَاءهُمْ} الزائغةَ ووضعُ الموصولِ موضعَ ضميرِهم للتَّسجيلِ عليهم بأنَّهم في ذلك الاتباعِ ظالمون واضعون للشيءِ في غيرِ موضعِه أو ظالمون لأنفسِهم بتعريضِها للعذابِ الخالدِ {بِغَيْرِ عِلْمٍ} أي جاهلين ببطلانِ ما أتَوَا مكبِّين عليه لا يَلويهم عنه صارفٌ حسبما يصرِّف العالم إذا اتبع الباطل علمه ببطلانه {فَمَن يَهْدِى مَنْ أَضَلَّ الله} أي خلقَ فيه الضلالَ بصرفِ اختيارِه إلى كسبِه أي لا يقدرُ على هدايتِه أحدٌ {وَمَا لَهُمْ} أي لمن أضلَّه الله تعالى والجمعُ باعتبارِ المعنى {مّن ناصرين} يُخلِّصونهم من الضَّلالِ ويحفظونهم من تبعانه وآفاتِه على معنى ليس لواحدٍ منهم ناصرٌ واحدٌ على ما هو قاعدةُ مقابلة الجمع بالجمع

{بَلِ اتبع الذين ظَلَمُواْ} “Hayır, zulmedenler uydular;” onlara hitap etmekten, misal verme, ayetleri açıklama ve sahih aklî mukaddimeleri kullanma yoluyla onları hakka yöneltmeye çalışmaktan yüz çevirmedir ve onların hakka uymalarının imkânsızlığının beyanıdır. Sanki şöyle denilmiştir: Açıklanan ayetlerden hiçbir şeyi akletmediler, bilakis {أَهْوَاءهُمْ} sapkın “arzularına uydular.” Zamirlerinin yerine ism-i mevsûlün konulması, bu uymada zalim olduklarını, bir şeyi yerine koymadıklarını yahut nefislerini ebedî azaba maruz bırakarak kendilerine zulmettiklerini tescillemek içindir. {بِغَيْرِ عِلْمٍ} “Bilgisizce [uydular];” yani işledikleri şeyin bâtıllığından habersiz olarak, bâtıla uyduğunda bâtıllığını bilmesi sebebiyle bir engelleyicinin âlimi döndürdüğü gibi kendilerini ondan döndürecek bir engelleyici bulunmaksızın ona körü körüne sarılarak [uydular]. {فَمَن يَهْدِى مَنْ أَضَلَّ الله} “Allah'ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir?” Yani ihtiyarını onu kazanmaya sarf etmesi sebebiyle içinde sapıklığı yarattığı kimseyi [kim hidayete erdirebilir?]; yani onu hidayete erdirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. {وَمَا لَهُمْ} “Ve onlar için yoktur,” yani Allah Teâlâ’nın saptırdığı kimseler için yoktur —çoğul lafız manaya itibarladır— {مّن ناصرين} “hiçbir yardımcı;” çoğulun çoğulla karşılanması kuralına göre onlardan hiçbir fert için tek bir yardımcı dahi yoktur anlamında; onları sapıklıktan kurtaracak ve onun kötü sonuçlarından ve afetlerinden koruyacak hiçbir yardımcı yoktur.

12437. Metin

الروم

Rûm

12438. Metin

٣٠ - ٣٢ {فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ} تمثيلٌ لإقباله على الدِّين واستقامتهِ وثباتِه عليه واهتمامِه بترتيبِ أسبابِه فإنَّ من اهتمَّ بشيءٍ محسوسٍ بالبصر عقدَ عليه طرفَه وسدَّد إليه نظره وقوم له وجهة مُقبلاً به عليه أي فقوم وجهك له وعدله غيرَ ملتفتٍ يميناً وشمالاً وقولُه تعالى {حَنِيفاً} حالٌ من المأمورِ أو من الدِّين {فِطْرَةَ الله} الفطرةُ الخلِقةُ وانتصابُها على الإغراءِ أي الزمورا أو عليكم فطرةَ الله فإن الخطاب للكل كما يفصحُ عنه قولُه تعالى منيبين والإفراد في أقِم لما أنَّ الرَّسولَ ﷺ امام الامة فأمره ﷺ مستتبع لأمرِهم والمرادُ بلزومِها الجريانُ على موجبِها وعدمُ الإخلالِ به باتباعِ الهَوَى وتسويلِ الشَّياطينِ وقيل على المصدرِ أي فطرَ الله فطرةً وقولُه تعالى {التي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا} صفةٌ لفطرةَ الله مؤكدةٌ لوجوبِ الامتثالِ بالأمرِ فإنَّ خلقَ الله النَّاسَ على فطرتِه التي هي عبارةٌ عن قبولِهم للحقَّ وتمكُّنُهم من إدراكِه أو عن ملَّة الإسلامِ من موجباتِ لزومِها والتمسُّك بها قطعاً فإنَّهم لو خُلُّوا وما خُلقوا عليه أدَّى بهم إليها وما اختاروا عليها ديناً آخر ومن غَوى منهم فبإغواءِ شياطين الإنسِ والجنِّ ومنه قوله ﷺ حكايةٌ عن ربَّ العِزَّةِ كلَّ عبادِي خلقتُ حنفاءَ فاجتالتْهُم الشياطينُ عن ديِنهم وأمرُوهم أنْ يُشركوا بي غيري وقوله ﷺ كلُّ مولودٍ يُولد على الفطرةِ حتَّى يكونَ أَبَواه هُما اللذانِ يهوِّدانه ويُنصِّرانِه وقولُه تعالى {لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ الله} تعليلٌ للأمرِ بلزومِ فطرتِه تعالَى أو لوجوبِ الامتثالِ به أي لا صَّحةَ ولا استقامةَ لتبديلةِ بالإخلالِ بموجبِه وعدمِ ترتيبِ مقتضاهُ عليه باتِّباعِ الهَوَى وقبولِ وسوسةِ الشَّيطانِ وقيل لا يقدِرُ أحدٌ على ان يغير فلا بد حينئذٍ من حملِ التَّبديلِ على تبديلِ نفسِ الفطرةِ بإزالتِها رأساً ووضعِ فطرةٍ أُخرى مكانَها غيرِ مصححةٍ لقبولِ الحقِّ والتمكنِ من إدراكِه ضرورةَ أنَّ التبديل بالمعنى الأول مقدور بل واقع قطعاً فالتعليل حينئذ من جهة أنَّ سلامة الفطرةِ متحققةٌ في كلِّ أحدٍ فلا بدَّ من لزومِها بترتيبِ مُقتضاها عليها وعدمُ الإخلالِ به بما ذُكر من اتِّباعِ الهوى وخطواتِ الشَّيطانِ ذلك إشارةٌ إلى الدِّين المأمورِ بإقامةِ الوجهِ له أو إلى لزومِ فطرةِ الله المستفادِ من الاغراءِ أو إلى الفطرةِ إنْ فسِّرت بالملَّة والتَّذكيرُ بتأويلِ المذكورِ أو باعتبارِ الخبرِ {الدين القيم} المُستوِي الذي لا عِوَجَ فيه {ولكن أَكْثَرَ الناس لَا يَعْلَمُونَ} ذلكَ فيصدُّون عنه صُدوداً

30-32. {فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ} “O halde yüzünü dine çevir;” dine yönelmesinin, onda dosdoğru ve sebatkâr olmasının, onun sebeplerini hazırlamaya ehemmiyet vermesinin bir temsilidir. Zira gözle görülen bir şeye önem veren kimse, bakışını ona diker, gözünü ona odaklar ve bütünüyle ona yönelerek yüzünü ona çevirir. Yani: Sağa sola sapmaksızın yüzünü ona doğrult ve düzelt. Allah Teâlâ’nın {حَنِيفاً} “bâtıldan uzaklaşarak” sözü emrolunandan yahut dinden hâldir. {فِطْرَةَ الله} “Allah'ın fıtratına [sarılın]!” Fıtrat yaratılıştır; kelimenin mansub oluşu teşvik (iğrâ) iledir, yani: “Allah’ın fıtratına sarılın yahut Allah’ın fıtratı üzerinize olsun!” demektir. Zira Allah Teâlâ’nın “O’na yönelerek” sözünün açıkça gösterdiği üzere hitap herkesedir. “Ekım” fiilindeki teklik ise Resûl (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetin imamı olduğu ve onun emri onların emrini de kapsadığı içindir. Ona sarılmaktan maksat; onun gereği üzere hareket etmek, hevese uymak ve şeytanların ayartmasıyla onu bozmamaktır. Masdar üzerine [mensup] olduğu da söylenmiştir; yani “Allah bir yaratılışla yarattı” demektir. Allah Teâlâ’nın {التي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا} “ki insanları onun üzerine yaratmıştır” sözü, ‘fıtratallâh’ için sıfattır ve emre itaatin gerekliliğini pekiştirmektedir. Zira Allah’ın insanları hakkı kabullenmeleri ve onu idrak etmeye muktedir olmaları yahut İslâm milleti demek olan kendi fıtratı üzerine yaratması, kesinlikle ona sarılmanın ve ona tutunmanın gereklerindendir. Çünkü onlar yaratıldıkları hal üzere kendi hallerine bırakılsalardı bu onları ona ulaştırırdı ve onun yerine başka bir dini seçmezlerdi. Onlardan sapan kimse ise insan ve cin şeytanlarının ayartmasıyla sapmıştır. Nitekim Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) İzzet Rabbinden hikâye ettiği şu hadis bundandır: “Kullarımın hepsini hanîfler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onlara gelip onları dinlerinden kopardı ve Bana bir şeyi ortak koşmalarını emretti.” Yine onun: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar; nihayet anne babası onu Yahudileştirir veya Hristiyanlaştırır” hadisi de bundandır. Allah Teâlâ’nın {لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ الله} “Allah'ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur” sözü, O’nun (Teâlâ) fıtratına sarılma emrinin yahut ona uymanın gerekliliğinin illetidir. Yani: Hevaya uymak ve şeytanın vesvesesini kabul etmek suretiyle onun gereğini bozarak ve muktezasını yerine getirmeyerek onu değiştirmek sahih ve meşru değildir. Hiç kimse [onu] değiştirmeye güç yetiremez de denilmiştir; bu takdirde değiştirmeyi, fıtratı kökünden silip yerine hakkı kabule ve onu idrake elverişli olmayan başka bir fıtrat koyarak bizzat fıtratın kendisini değiştirmek manasına hamletmek gerekir. Çünkü birinci manadaki değiştirme kesinlikle mukdûrdur, hatta vuku bulmuştur. Bu durumda illet, fıtratın selametinin her fertte gerçekleşmiş olması yönündendir; dolayısıyla muktezasını yerine getirerek ona sarılmak ve hevaya uymak ve şeytanın adımları şeklinde zikredilen şeylerle onu bozmamak gerekir. “Zâlike” (ذلك), yüzün çevrilmesi emredilen dine, yahut teşvikten anlaşılan Allah’ın fıtratına sarılmaya, yahut millet olarak tefsir edilirse fıtrata işarettir; müzekker getirilmesi ise zikredilen kelimenin teviliyle veya haberin itibarıyladır. {الدين القيم} “Dosdoğru din işte budur;” içinde hiçbir eğrilik bulunmayan dosdoğru [dindir]. {ولكن أَكْثَرَ الناس لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat insanların çoğu bilmezler;” bunu bilmezler, bu yüzden de ondan bütünüyle yüz çevirirler.

12439. Metin

{منيبين إِلَيْهِ} حالٌ من الضَّميرِ في النَّاصبِ المقدَّرِ لفطره الله أو في أقِم لعمومِه للأمَّةِ حسبما أُشير إليهِ وما بينَهما اعتراضٌ أي راجعين إليه من أنابَ إذَا رجعَ مرَّةً بعدَ أُخرى وقولُه تعالى {واتقوه} أي من مخالفةِ أمرهِ عطفٌ على المقدَّرِ المذكورِ وكذا قولُه تعالى {وَأَقِيمُواْ الصلاة وَلَا تَكُونُواْ مِنَ المشركين} المبدِّلين لفطرةِ الله تعالى تبديلاً

{منيبين إِلَيْهِ} “Yalnız O'na yönelerek;” ‘fıtratallâh’ için takdir edilen nasb edicinin zamirinden yahut işaret edildiği üzere ümmete şamil olması bakımından “ekım” fiilindeki zamirden hâldir; aralarındaki kısım ise itiraziyedir (ara cümledir). Yani O’na dönenler olarak [yüzünüzü çevirin]; ‘enâbe’ tekrar tekrar döndüğünde kullanılır. Allah Teâlâ’nın {واتقوه} “ve O'ndan sakının” yani O’nun emrine muhalefet etmekten sakının sözü, zikredilen takdirî ifadeye matuftur; Allah Teâlâ’nın şu sözü de böyledir: {وَأَقِيمُواْ الصلاة وَلَا تَكُونُواْ مِنَ المشركين} “namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın!” Allah Teâlâ’nın fıtratını bütünüyle değiştiren [müşriklerden olmayın].

12440. Metin

{مِنَ الذين فَرَّقُواْ دِينَهُمْ} بدلٌ من المشركينَ بإعادةِ الجارِّ وتفريقُهم لدينهم اختلافُهم فيما يعبدونه على

{مِنَ الذين فَرَّقُواْ دِينَهُمْ} “Dinlerini parçalayanlardan [olmayın]!” Harf-i cerin tekrarıyla ‘el-müşrikîn’den bedeldir. Dinlerini parçalamaları ise

12441. Metin

الروم ٣٣ ٣٧ اختلافِ أهوائِهم وفائدةُ الإبدالِ التَّحذيرُ عن الانتماءِ إلى حزبٍ من أحزابِ المشركينَ ببيان أنَّ الكلَّ على الضَّلالِ المبينِ وقُرىء فارقُوا أي تركُوا دينَهم الذي أُمروا به {وَكَانُواْ شِيَعاً} أي فِرقاً تشايعُ كلٌّ منها إمامَها الذي أضلَّها {كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ} من الدينِ المعوجِ المؤسَّس على الرَّأيِ الزَّائغِ والزَّعمِ الباطلِ {فَرِحُونَ} مسرورون ظنَّاً منهم أنَّه حقٌّ وأَنَّى له ذلك فالجملةُ اعتراضٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قبله من تفريقِ دينِهم وكونِهم شيعاً وقد جُوِّز أنْ يكونَ فرحون صفةً لكلُّ على أنَّ الخبرَ هو الظرفُ المقدَّمُ أعني من الذين فرَّقُوا ولا يخفى بعدُه

Rûm 33-37. Değişen hevalarına göre taptıkları şeyler konusunda ihtilaf etmeleridir. Bedel yapılmasının faydası, hepsinin apaçık bir sapıklık üzere olduğunu beyan ederek müşrik fırkalarından herhangi birine intisap etmekten sakındırmaktır. “Fârakû” (فَارَقُوا) şeklinde de okunmuştur; yani emrolundukları dinlerini terk ettiler demektir. {وَكَانُواْ شِيَعاً} “ve fırka fırka olanlardan;” yani her biri kendisini saptıran önderine tâbi olan fırkalar [haline geldiler]. {كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ} “Her fırka kendi yanındakiyle” —sapkın görüş ve bâtıl zan üzerine kurulmuş eğri büğrü din ile— {فَرِحُونَ} “sevinip övünmektedir;” onun hak olduğunu sanarak sevinmektedirler, oysa nerede onda hak! Bu cümle, dinlerini parçalamaları ve fırka fırka olmaları şeklindeki önceki muhtevayı pekiştiren bir itiraziyedir. ‘Ferihûn’ kelimesinin ‘küllün’ için sıfat olması ve haberin de öne geçmiş zarf —yani ‘mine’llezîne ferrakû’— olması caiz görülmüştür, ancak bunun uzaklığı gizli değildir.

12442. Metin

{وَإِذَا مَسَّ الناس ضُرٌّ} أي شدَّةٌ {دَعَوْاْ رَبَّهُمْ مُّنِيبِينَ إِلَيْهِ} راجعينَ إليه من دعاءِ غيرِه {ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُمْ مّنْهُ رَحْمَةً} خلاصاً من تلك الشدَّة {إِذَا فَرِيقٌ مّنْهُمْ بِرَبّهِمْ} الذي كانُوا دَعَوه منيبين إليه {يُشْرِكُونَ} أي فاجأ فريقٌ منهم الإشراكَ وتخصيصُ هذا الفعلِ ببعضِهم لما أنَّ بعضَهم ليسُوا كذلك كما في قوله تعالى فَلَمَّا نجاهم إِلَى البر فَمِنْهُمْ مُّقْتَصِدٌ أي مقيمٌ على الطَّريقِ القصدِ أو متوسط في الكفر لانزجاره في الجُملة

{وَإِذَا مَسَّ الناس ضُرٌّ} “İnsanlara bir zarar” yani bir sıkıntı “dokunduğu zaman,” {دَعَوْاْ رَبَّهُمْ مُّنِيبِينَ إِلَيْهِ} “yalnız O'na yönelerek Rablerine yalvarırlar;” başkasına dua etmeyi bırakıp O’na dönerek [dua ederler]. {ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُمْ مّنْهُ رَحْمَةً} “Sonra onlara katından bir rahmet” o sıkıntıdan bir kurtuluş “tattırdığı zaman,” {إِذَا فَرِيقٌ مّنْهُمْ بِرَبّهِمْ} “bir de bakarsın ki içlerinden bir grup Rablerine” —yönelerek dua ettikleri Rablerine— {يُشْرِكُونَ} “ortak koşuyorlar!” Yani ansızın içlerinden bir grup şirk koşuverir. Bu fiilin onların bir kısmına tahsis edilmesi; Allah Teâlâ’nın “Onları karaya çıkarıp kurtardığı zaman içlerinden bir kısmı orta yolu tutar” kavlinde olduğu gibi bir kısmının böyle olmamasındandır; yani orta yolda sebat eden yahut toptan vazgeçmesi sebebiyle küfürde orta derece kalan kimsedir.

12443. Metin

{ليكفروا بما آتيناهم} اللامُ فيه للعاقبةِ وقيل للأمرِ التَّهديديِّ كقولِه تعالى {فَتَمَتَّعُواْ} غيرَ أنَّه التفتَ فيه للمبالغةِ وقرىء وليتمتَّعوا {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} عاقبةَ تمتُّعِكم وقُرىء بالياءِ على أنَّ تمتَّعوا ماضٍ والالتفاتُ إلى الغيبة في قوله تعالى

{ليكفروا بما آتيناهم} “Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye.” Buradaki lâm âkıbet içindir; Allah Teâlâ’nın şu sözünde olduğu gibi tehdit edici bir emir için olduğu da söylenmiştir: {فَتَمَتَّعُواْ} “Şimdilik faydalanın bakalım!” Şu kadar var ki mübalağa için burada [muhataba] iltifat edilmiştir. “Ve liyetemette‘û” (وَلْيَتَمَتَّعُوا) şeklinde de okunmuştur. {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} “Yakında bileceksiniz!” Faydalanmanızın akıbetini [bileceksiniz]. ‘Temette‘û’ geçmiş zaman kabul edilerek yâ ile (“fe-sevfe ya‘lemûn”) şeklinde de okunmuştur. Allah Teâlâ’nın şu kavlinde gaipliğe iltifat vardır:

12444. Metin

{أم أنزلنا عليهم} للإبذان بالإعراضِ عنهم وتعديدِ جناياتِهم لغيرِهم بطريقِ المُباثّةِ {سلطانا} أي حجَّةً واضحةً وقيل ذا سلطانٍ أي مَلَكاً معه برهانٌ {فَهُوَ يَتَكَلَّمُ} تكلُّمَ دلالةٍ كما في قولِه تعالى هذا كتابنا يَنطِقُ عَلَيْكُم بالحق أو تكلُّمَ نطقٍ {بِمَا كَانُواْ بِهِ يُشْرِكُونَ} بإشراكهم به تعالى أو بالأمر الذي بسببه يُشركون

{أم أنزلنا عليهم} “Yoksa onlara indirdik mi?” Onlardan yüz çevrildiğini bildirmek ve suçlarını başkalarına serzeniş yoluyla sayıp dökmek içindir. {سلطانا} “kesin bir delil;” yani apaçık bir hüccet; yahut hüccet sahibi, yani yanında burhanı olan bir melek [mi indirdik], {فَهُوَ يَتَكَلَّمُ} “o da konuşuyor mu;” Allah Teâlâ’nın “Bu kitabımız size karşı gerçeği söylüyor” kavlinde olduğu gibi delalet lisanıyla bir konuşma yahut sözlü bir konuşma ile [konuşuyor mu], {بِمَا كَانُواْ بِهِ يُشْرِكُونَ} “O'na ortak koştukları şey hakkında?” Allah Teâlâ’ya ortak koşmaları yahut kendisi sebebiyle ortak koştukları husus hakkında [konuşuyor mu?].

12445. Metin

{وَإِذَا أَذَقْنَا الناس رَحْمَةً} أي نعمة من صَّحةٍ وسَعَةٍ {فَرِحُواْ بِهَا} بَطَراً وأشَراً لا حَمْداً وشُكْراً {وَإِن تُصِبْهُمْ سَيّئَةٌ} شدَّةٌ {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ} بشؤمِ معاصِيهم {إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ} فاجئوا القُنوطَ من رحمتهِ تعالى وقرىء بكسر النون

{وَإِذَا أَذَقْنَا الناس رَحْمَةً} “İnsanlara bir rahmet” yani sağlık ve bolluk gibi bir nimet “tattırdığımız zaman,” {فَرِحُواْ بِهَا} “onunla şımarıp sevinirler;” hamd ve şükürle değil, azgınlık ve şımarıklıkla [sevinirler]. {وَإِن تُصِبْهُمْ سَيّئَةٌ} “Eğer başlarına bir kötülük” bir darlık “gelirse,” {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ} “ellerinin işledikleri” günahlarının uğursuzluğu “yüzünden,” {إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ} “bir de bakarsın ki hemen ümitsizliğe düşerler!” Ansızın Allah Teâlâ’nın rahmetinden ümit kesiverirler. [Kelime] nûn harfinin kesrasıyla (“yeknitûn”) da okunmuştur.

12446. Metin

{أَوَ لَمْ يَرَوْاْ} أي ألم ينظرُوا ولم يشاهدُوا {أَنَّ الله يَبْسُطُ الرزق لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ} فما لهم لم يشكرُوا ولم يحتسبُوا في السَّرَّاءِ والضَّرَّاءِ كالمؤمنينَ {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} فيستدلُّون

{أَوَ لَمْ يَرَوْاْ} “Görmediler mi ki;” yani bakıp müşahede etmediler mi ki {أَنَّ الله يَبْسُطُ الرزق لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ} “Allah rızkı dilediğine bol bol verir, [dilediğine de] daraltır?” O halde müminler gibi bollukta şükredip darlıkta sevap ummamak da neyin nesidir? {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “Şüphesiz bunda, inanan bir topluluk için elbette deliller vardır;” dolayısıyla onlar

12447. Metin

الروم ٣٨ ٤١ بها على كمالِ القدرةِ والحكمة

Rûm 38-41. Bununla kudret ve hikmetin kemaline delil getirirler.

12448. Metin

{فآت ذَا القربى حَقَّهُ} من الصلةِ والصدقةِ وسائرِ المَبَرَّاتِ {والمسكين وابن السبيل} ما يستحقَّانِه والخطاب للنبي ﷺ أو لمن بُسط له كما تُؤذن به الفاءُ {ذَلِكَ خَيْرٌ لّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ الله} ذاتَه أو جهتَه ويقصدون بمعروفهم إيَّاه تعالى خالصاً أو جهةَ التقربِ إليه لا جهةً أُخرى {وأولئك هُمُ المفلحون} حيث حصَّلْوا بما بُسط لهم النَّعيمَ المُقيمَ

{فآت ذَا القربى حَقَّهُ} “Öyleyse akrabaya hakkını ver,” sıla-i rahim, sadaka ve diğer iyiliklerden [hakkını ver], {والمسكين وابن السبيل} “yoksula ve yolda kalmışa da” hak ettiklerini [ver]. Hitap Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yahut fâ harfinin hissettirdiği üzere kendisine [rızık] bolca verilmiş kimseyedir. {ذَلِكَ خَيْرٌ لّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ الله} “Bu, Allah'ın rızasını dileyenler için daha hayırlıdır;” O'nun zatını veya rızasını [dileyenler], yaptıkları iyilikle sırf O'nu yahut başka bir ciheti değil yalnızca O'na yakınlaşma cihetini kastedenler [için daha hayırlıdır]. {وأولئك هُمُ المفلحون} “ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Çünkü onlar kendilerine bolca verilen rızık sayesinde kalıcı nimeti elde etmişlerdir.

12449. Metin

{وما آتيتم مّن رِباً} زيادةٌ خاليةٌ عن العوضِ عند المعاملةِ وقُرىء أتيتُم بالقصرِ أي غشيتمُوه أو رهقتمُوه من إعطاء ربا {ليربو فِى أَمْوَالِ الناس} ليزيدَ ويزكو في أموالِهم {فَلَا يربو عند الله} أي لايبارك فيه وقُرىء لتربُوا أي لتزيدُوا أو لتصيرُوا ذوي ربا {وما آتيتم مّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ الله} أي تبتغُون به وجهَه تعالى خالِصاً {فَأُوْلَئِكَ هم المضعفون} أي ذووا الأضعافِ من الثَّوابِ ونظيرُ المُضْعف المُقْوى والموسر لذي القوة واليسارِ أو الذين ضعّفوا ثوابَهم وأموالَهم بالبركةِ وقُرىء بفتحِ العينِ وفي تغييرِ النَّظمِ الكريمِ والالتفاتِ من الجزالة مالايخفي

{وما آتيتم مّن رِباً} “Faiz olarak verdikleriniz” muamele esnasında ivazsız/karşılıksız fazlalıktır. [Kelime] “eteytüm” (أَتَيْتُمْ) şeklinde kasr ile de okunmuştur; yani faiz vererek ona daldınız veya onu üstlendiniz [demektir]. {ليربو فِى أَمْوَالِ الناس} “insanların mallarında artsın diye,” onların mallarında çoğalsın ve büyüsün [diye], {فَلَا يربو عند الله} “Allah katında artmaz.” Yani onda bereket bulunmaz. [Bu fiil] “li-terbû” (لِتَرْبُوا) şeklinde de okunmuştur; yani siz artırasınız veya faiz sahibi olasınız diye [demektir]. {وما آتيتم مّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ الله} “Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince;” yani onunla yalnızca Allah Teâlâ’nın rızasını talep edersiniz, {فَأُوْلَئِكَ هم المضعفون} “işte onlar [sevaplarını] kat kat artıranlardır.” Yani kat kat sevap sahipleridir. “El-Müd‘ıf” (المُضْعف) kelimesi; güç ve varlık sahibi anlamındaki “el-mukvî” ve “el-mûsir” gibidir. Yahut bereket sayesinde sevaplarını ve mallarını kat kat artıran kimselerdir. [Ayn harfinin] fethasıyla (“el-mud‘afûn”) da okunmuştur. Yüce nazmın üslup değişikliğinde ve iltifatta gizlenemez bir belagat vardır.

12450. Metin

{الله الذى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِن شُرَكَائِكُمْ مَّن يَفْعَلُ مِن ذَلِكُمْ مّن شَىْء} أثبت له تعالى لوازمَ الأُلوهيَّةِ وخواصَّها ونفاها رأساً عَّما اتخذوه شركاء له تعالى من الأصنامِ وغيرِها مؤكِّداً بالإنكارِ على ما دلَّ عليه البرهانُ والعيانُ ووقع عليه الوفاقُ ثم استنتج منه تنزهه عن الشُّركاءِ بقولِه تعالى {سُبْحَانَهُ وتعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ} وقد جُوِّز أن يكونَ الموصولُ صفةً والخبرُ هل من شركائِكم والرابطُ قولُه تعالى مِن ذلِكم لأنه بمعنى من أفعاله ومن الأولى والثانية تفيدانِ شيوعَ الحُكمِ في جنسِ الشُّركاءِ والأفعالِ والثَّالثة مزيدةٌ لتعميمِ المنفيِّ وكل منها مستقلة بالتأكيدِ وقُرىء تُشرِكون بصيغةِ الخطابِ

{الله الذى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِن شُرَكَائِكُمْ مَّن يَفْعَلُ مِن ذَلِكُمْ مّن شَىْء} “Sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren, sonra da diriltecek olan Allah'tır. Ortak koştuklarınızdan bunlardan herhangi bir şeyi yapabilen var mı?” [Ayet], uluhiyetin gereklerini ve hususiyetlerini Allah Teâlâ için sabit kılmış, O'na ortak koştukları putlar ve diğer varlıklardan ise bunları tamamen nefyetmiştir; bunu da aklî delilin, müşahedenin gösterdiği ve üzerinde ittifak edilen hususlar üzerinden inkâr yoluyla pekiştirmiştir. Sonra şu kavliyle O'nun ortaklardan münezzeh olduğu neticesini çıkarmıştır: {سُبْحَانَهُ وتعالى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.” İsmi mevsulün sıfat, haberin ise “hel min şürekâiküm”, rabıtın ise “min zâliküm” kavli olması da caiz görülmüştür; zira bu, “O'nun fiillerinden” anlamındadır. Birinci ve ikinci “min” edatları hükmün ortaklar ve fiiller cinsinde genellik ifade ettiğini bildirir; üçüncü “min” ise olumsuzlanan şeyi genelleştirmek için zâiddir ve bunların her biri pekiştirmede müstakildir. [Fiil] muhatap kipiyle “tüşrikûn” (تُشْرِكُونَ) şeklinde de okunmuştur.

12451. Metin

{ظهر الفساد فى البر والبحر} كالجدبِ والمَوَتانِ وكثرةِ الحَرَقِ والغَرَقِ وإخفاقِ الغاصةِ ومحقِ البركاتِ وكثرةِ المضارِّ أو الضَّلالةِ والظُّلمِ وقيل المرادُ بالبحرِ قُرى السَّواحلِ وقُرى البحورِ {بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِى الناس} بشؤمِ مَعَاصيهم أو بكسبِهم إيَّاها وقيل ظهر الفساد فى البر بقتلِ قابيلَ أخاهُ هابيلَ وفي البحرِ بأنَّ جَلَندى

{ظهر الفساد فى البر والبحر} “Karada ve denizde fesat baş gösterdi;” kuraklık, toplu ölümler, yangın ve boğulmaların çoğalması, dalgıçların eli boş dönmesi, bereketlerin kalkması, zararların veya sapıklık ve zulmün çoğalması gibi. Denizden kastın sahil köyleri ve göl kenarı yerleşimler olduğu da söylenmiştir. {بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِى الناس} “insanların elleriyle kazandıkları yüzünden;” günahlarının uğursuzluğu yahut bizzat o günahları işlemeleri sebebiyle. Karada fesadın Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle, denizde ise Celendâ’nın

12452. Metin

الروم ٤٢ ٤٦ كانَ يأخذُ كلَّ سفينةٍ غَصْباً {لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الذى عَمِلُواْ} أي بعضَ جزائِه فإن اتمامه في الآخرةِ واللامُ للعلَّةِ أو للعاقبةِ وقُرىء لنُذيقهم بالنَّونِ {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} عمَّا كانُوا عليه

Rûm 42-46. her gemiyi zorla gasbetmesiyle baş gösterdiği söylenmiştir. {لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الذى عَمِلُواْ} “Yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın diye;” yani cezalarının bir kısmını; çünkü cezanın tamamı ahirettedir. Buradaki lâm illet veya âkıbet içindir. Nûn ile “li-nüzîkahüm” (لِنُذِيقَهُمْ) şeklinde de okunmuştur. {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “Umulur ki dönerler.” Üzerinde bulundukları durumdan [vazgeçip dönerler].

12453. Metin

{قُلْ سِيرُواْ فِى الأرض فانظروا كَيْفَ كَانَ عاقبة الذين مِن قَبْلُ} ليشاهدُوا آثارَهم {كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُّشْرِكِينَ} استئنافٌ للدَّلالة على أنَّ ما أصابَهم لفشوِّ الشركِ فيما بينَهم أو كان الشركُ في أكثرِهم وما دونه من المَعاصي في قليلٍ منهم

{قُلْ سِيرُواْ فِى الأرض فانظروا كَيْفَ كَانَ عاقبة الذين مِن قَبْلُ} “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da daha öncekilerin akıbeti nasıl oldu bakın!” Onların kalıntılarını müşahede etsinler diye [böyle buyrulmuştur]. {كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُّشْرِكِينَ} “Onların çoğu müşrikti.” Başlarına gelenlerin aralarında şirkin yaygınlaşması sebebiyle olduğuna yahut şirkin onların çoğunda bulunup şirkin altındaki günahların ise azında bulunduğuna delalet eden yeni bir cümledir (isti'nâftır).

12454. Metin

{فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينَ القيم} أي البليغِ الاستقامة {مِن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ يَوْمٌ لَاّ مَرَدَّ لَهُ} لا يقدِرُ أحدٌ على ارده {من الله} متعلق بيأني أو بمردِّ لأنه مصدرٌ والمعنى لا يردُّه الله تعالى لتعلُّقِ إرادتِه القديمةِ بمجيئِه {يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ} أصله يتصدَّعون أي يتفرَّقُون فريقٌ فى الجنة وفريق فى السَّعيرِ

{فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينَ القيم} “Öyleyse yüzünü dosdoğru dine çevir,” yani son derece istikamet üzere olan dine, {مِن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ يَوْمٌ لَاّ مَرَدَّ لَهُ} “geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmeden önce;” onu geri çevirmeye kimsenin gücü yetmez. {من الله} “Allah katından;” [bu ifade] “ye’tiye” fiiline yahut masdar olduğu için “meradd” kelimesine taalluk eder. Anlam şudur: Allah Teâlâ’nın ezelî iradesi onun gelmesine taalluk ettiği için O bu günü geri çevirmez. {يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ} “O gün onlar fırka fırka ayrılırlar.” Aslı “yetesadde‘ûne”dir; yani bir fırka cennette, bir fırka da cehennemde olmak üzere ayrılırlar.

12455. Metin

{مَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ} أي وبال كفر وهو النَّارُ المؤبَّدة {وَمَنْ عَمِلَ صالحا فَلأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ} أي يسوون منزلاً في الجنَّة وتقديمُ الظَّرفِ في الموضعينِ للدِّلالة على الاختصاصِ

{مَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ} “Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir.” Yani küfrünün vebali olan ebedî cehennem kendi aleyhinedir. {وَمَنْ عَمِلَ صالحا فَلأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ} “Kim de salih bir amel işlerse, kendileri için hazırlık yapmış olurlar;” yani cennette bir makam hazırlamış olurlar. Her iki yerde de zarfın öne alınması tahsis bildirmek içindir.

12456. Metin

{ليجزي الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصالحات من فضله} متعلق بيصدَّعُون وقيل بيمهدون أي يتفرَّقون بتفريقِ الله تعالى فريقينِ ليُجزي كلاً منهما بحسبِ أعمالِهم وحيث كان جزاءُ المؤمنين هو المقصودَ بالذَّاتِ أُبرز ذلك في معرضِ الغايةِ وعبر عنه بالفضلِ لما أَنَّ الإثابةَ بطريق التفضل لا الوجوبِ وأُشير إلى جزاءِ الفريقِ الآخرِ بقولِه تعالى {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الكافرين} فإنَّ عدمَ محبتهِ تعالى كنايةٌ عن بُغضهِ الموجبِ لغضبهِ المستتبعِ للعقوبةِ لا محالة

{ليجزي الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصالحات من فضله} “İman edip salih amel işleyenleri lütfundan mükâfatlandırmak için.” [Bu ifade] “yessadda‘ûn” fiiline taalluk eder; “yemhedûn” fiiline taalluk ettiği de söylenmiştir. Yani her iki gruba da amellerine göre karşılık vermek için Allah Teâlâ onları iki fırkaya ayırır. Müminlerin mükâfatlandırılması bizzat kastedilen gaye olduğundan bu, gaye makamında ortaya konmuş ve sevap vermek vacip değil bir lütuf olduğundan lütuf/fazl olarak ifade edilmiştir. Diğer grubun cezasına ise Allah Teâlâ’nın şu kavliyle işaret edilmiştir: {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الكافرين} “Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.” Zira Allah Teâlâ’nın sevmemesi, O'nun gazabını gerektiren ve kaçınılmaz olarak cezayı intaç eden buğzundan kinayedir.

12457. Metin

{ومن آياته أَن يُرْسِلَ الرياح} أي الشَّمالَ والصَّبَا والجَنوبَ فإنَّها رياحُ الرَّحمةِ وأما الدَّبُورُ فريحُ العذابِ ومنه قولُه ﷺ اللهمَّ اجعلْهَا رياحاً ولا تجعلْها ريحاً وقُرىء الريحَ على إرادةِ الجنسِ {مبشرات} بالمطرِ {وَلِيُذِيقَكُمْ مّن رَّحْمَتِهِ} وهي المنافعُ التَّابعةُ لها وقيل الخصبُ التَّابعُ لنزولِ المطرِ المسبَّبِ عنها أو الرَّوح الذي هو مع هبُوبِها واللامُ متعلقةٌ بيرسل والجملةُ معطوفةٌ على مبشِّراتٍ على المعنى كأنه قيل ليبشركم بها وليذقكم أو بمحذوفٍ يُفهم من ذكرِ الإرسالِ تقديرُه وليذيقكم وليكون كذا وكذا يُرسلها لا لأمرٍ آخرَ لا تعلق له بمنافعِكم {وَلِتَجْرِىَ الفلك} بسوقِها {بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ} بتجارةِ البحرِ {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} ولتشكروا نعمةَ الله فيما ذُكر من

{ومن آياته أَن يُرْسِلَ الرياح} “Rüzgârları göndermesi O'nun delillerindendir;” yani kuzey, doğu ve güney rüzgârlarını [göndermesi]. Çünkü bunlar rahmet rüzgârlarıdır. Batı rüzgârı (debûr) ise azap rüzgârıdır. Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allahım! Onu [rahmet getiren] rüzgârlar (riyâh) kıl, [azap getiren tek bir] rüzgâr (rîh) kılma!” hadisi bu kabildendir. Cins kastıyla “er-rîh” şeklinde de okunmuştur. {مبشرات} “müjdeleyici olarak,” yağmuru [müjdeleyici], {وَلِيُذِيقَكُمْ مّن رَّحْمَتِهِ} “ve size rahmetinden tattırmak için;” bu da ona bağlı olan menfaatlerdir. Yağmurun yağmasıyla meydana gelen bolluk yahut rüzgârın esmesiyle gelen ferahlık olduğu da söylenmiştir. Lâm edatı “yürsile” fiiline taalluk eder. Cümle mana bakımından “mübeşşirât” kelimesine matuftur; sanki “onlarla sizi müjdelesin ve size tattırsın diye” denilmiş gibidir. Yahut gönderme fiilinin zikrinden anlaşılan hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder ki takdiri şöyledir: “Size tattırsın ve şöyle şöyle olsun diye onları gönderir; menfaatlerinizle ilgisi olmayan başka bir iş için değil.” {وَلِتَجْرِىَ الفلك} “ve gemilerin yürümesi için” onları sevk etmesiyle, {بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ} “O'nun emriyle ve O'nun lütfundan aramanız için,” deniz ticareti yoluyla, {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “ve umulur ki şükredersiniz.” Zikredilen bu

12458. Metin

الروم ٤٧ ٥٠ الغاياتِ الجليلةِ

Rûm 47-50. yüce gayeler hususunda Allah'ın nimetine şükredesiniz diye [gönderir].

12459. Metin

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلاً إلى قَوْمِهِمْ} كما أرسلناك إلى قومك {فجاؤوهم بالبينات} أي جاء كلُّ رسولٍ قومَه بما يخصُّه من البيِّنات كما جئتَ قومَك ببيِّناتك والفاءُ في قولِه تعالى {فانتقمنا مِنَ الذين أَجْرَمُواْ} فصيحةٌ أي فكذَّبُوهم فانتقمنَا منهم وإنَّما وضع ضميرِهم الموصولُ للتنبيه على مكانِ المحذوفِ والإشعارِ بكونِه علَّةً للانتقامِ وفي قوله تعالى {وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ المؤمنين} مزيدُ تشريفٍ وتكرمةٍ للمؤمنينَ حيثُ جُعلوا مستحقِّين على الله تعالَى أنْ ينصرَهم وإشعارٌ بأنَّ الانتقامَ من الكفرةِ لأجلهِ وقد يُوقف على حقَّاً على أنَّه متعلق بالانتقامِ ولعلَّ توسيط الآيةِ الكريمةِ بطريقِ الاعتراضِ بين ما سبَقَ وما لَحِق من أحوالِ الرِّياحِ وأحكامِها لإنذارِ الكَفَرةِ وتحذيرِهم عن الإخلالِ بمواجبِ الشُّكرِ المطلوبِ بقولِه تعالى لعلَّكم تشكرُون بمقابلةِ النعمِ المعدودةِ المنوطةِ بإرسالِها كيلا يحلَّ بهم مثلُ ماحل بأولئك الأممِ من الانتقامِ

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلاً إلى قَوْمِهِمْ} “Andolsun ki senden önce de elçileri kavimlerine gönderdik,” seni kendi kavmine gönderdiğimiz gibi, {فجاؤوهم بالبينات} “onlara apaçık deliller getirdiler;” yani senin kendi kavmine apaçık delillerinle geldiğin gibi, her peygamber de kendi kavmine kendilerine has apaçık delillerle geldi. Allah Teâlâ’nın şu kavlindeki fâ {فانتقمنا مِنَ الذين أَجْرَمُواْ} “biz de suç işleyenlerden intikam aldık” fasihadır; yani “onları yalanladılar, biz de onlardan intikam aldık” demektir. Zamir yerine ismi mevsulün getirilmesi, hazfedilen yere dikkat çekmek ve bunun intikamın illeti olduğunu bildirmek içindir. Allah Teâlâ’nın {وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ المؤمنين} “Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir borç idi” kavlinde müminler için ilave bir şeref ve ikram vardır; zira kendilerine yardım edilmesi Allah Teâlâ üzerine bir hak kılınmış ve kâfirlerden intikam alınmasının müminler için olduğuna işaret edilmiştir. “Hakkan” kelimesi intikam fiiline taalluk ettirilerek orada vakıf da yapılabilir. Bu yüce ayetin, rüzgârların durumları ve hükümlerinden önceki ve sonraki kısımlar arasına itiraz yoluyla girmesi, “Umulur ki şükredersiniz” kavliyle talep edilen şükrün gereklerini yerine getirmeme hususunda kâfirleri uyarmak ve sakındırmak içindir; böylece rüzgârların gönderilmesine bağlı sayılan nimetler karşısında nankörlük edip o ümmetlerin başına gelen intikamın kendi başlarına da gelmesinden sakındırılmış olurlar.

12460. Metin

{الله الذى يُرْسِلُ الرياح} استئنافٌ مَسوقٌ لبيان ما أُجمل فيما سبقَ من أحوالِ الرِّياحِ {فَتُثِيرُ سَحَاباً فَيَبْسُطُهُ} متصلاً تارةً {فِى السماء} في جوِّها {كَيْفَ يَشَاء} سائراً وواقفاً مُطبقاً وغيرَ مطبقٍ من جانبٍ دون جانبٍ إلى غيرِ ذلك {وَيَجْعَلُهُ كِسَفاً} تارةً أُخرى أي قِطعاً وقُرىء بسكونِ السِّينِ على أنَّه مخففٌ جمعُ كِسْفة أو مصدرٌ وصفَ به {فَتَرَى الودق} المطرَ {يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ} في التارتين {فَإِذَا أَصَابَ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ} أي بلادَهم وأراضيَهم {إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ} فاجئوا الاستبشارَ بمجيء الخِصْبِ

{الله الذى يُرْسِلُ الرياح} “Allah O'dur ki rüzgârları gönderir,” rüzgârların durumlarından daha önce özetle geçen hususları açıklamak için getirilmiş yeni bir cümledir (isti'nâftır). {فَتُثِيرُ سَحَاباً فَيَبْسُطُهُ} “böylece onlar bir bulut kaldırır ve O onu yayar,” bazen bitişik olarak yayar, {فِى السماء} “gökte,” onun boşluğunda, {كَيْفَ يَشَاء} “dilediği gibi;” hareket halinde veya durarak, kaplayarak veya kaplamayarak, bir taraftan olup diğer taraftan olmayarak ve benzeri şekillerde [yayar]. {وَيَجْعَلُهُ كِسَفاً} “ve onu parça parça eder;” başka bir vakitte de parça parça kılar. Sîn harfinin sükûnuyla (“kisfen”) da okunmuştur; buna göre “kisfe”nin hafifletilmiş çoğulu yahut kendisiyle vasıflanmış bir masdardır. {فَتَرَى الودق} “Böylece yağmurun” {يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ} “onun arasından çıktığını görürsün;” her iki durumda da [çıktığını görürsün]. {فَإِذَا أَصَابَ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ} “Onu kullarından dilediğine ulaştırdığı zaman,” yani onların memleketlerine ve arazilerine [ulaştırdığında], {إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ} “bir de bakarsın ki hemen sevinirler!” Bolluk ve bereketin gelmesiyle ansızın seviniverirler.

12461. Metin

{وَإِن كَانُواْ} إنْ مخففةٌ منْ أنَّ وضمير الشأن الذي هو اسمُها محذوفٌ أي وإنَّ الشَّأنَ كانَوا {مِن قَبْلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ} أي المطرُ {مِن قبله} تكرير للتأكد والإيذانِ بطولِ عهدِهم بالمطرِ واستحكامِ يأسِهم منه وقيل الضَّميرُ للمطرِ أو السَّحابِ أو الإرسالِ وقيل للكسف على القراءةِ بالسكون وليس بواضحٍ وأقربُ من ذلك أنْ يكونَ الضَّميرُ للاستبشارِ ومن متعلقة بينزل لتفيد سرعةَ تقَلبِ قلوبِهم من اليأسِ إلى الاستبشار بالإشارةِ إلى غايةِ تقاربِ زمانيهما ببيان اتصال اليأس بالئزيل المتصل بالاستبشار بشهادة إذا الفجائية {لَمُبْلِسِينَ} خبرُ كانُوا واللامُ فارقةٌ أي آيسين

{وَإِن كَانُواْ} “Halbuki onlar,” ‘in’ (إِنْ), ‘enne’den (أَنَّ) hafifletilmiştir ve ismi olan şân zamiri hazfedilmiştir; yani durum şudur ki onlar idiler, {مِن قَبْلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ} “kendilerine indirilmeden önce,” yani yağmur [indirilmeden önce], {مِن قبله} “ondan hemen önce” [ifadesi] tekit için ve yağmurla aralarındaki vaktin uzadığını ve ondan ümitlerinin tamamen kesildiğini bildirmek için yapılmış bir tekrardır. Zamirin yağmura, buluta veya göndermeye ait olduğu da söylenmiştir. Sükûn ile kıraate göre ‘kisef’e ait olduğu da söylenmiştir fakat bu açık değildir. Bundan daha yakın olanı ise zamirin müjdelenmeye/sevinmeye ait olması, ‘min’ edatının da ‘yünezzele’ fiiline taalluk etmesidir; bu da sürpriz bildiren ‘izâ’nın şehadetiyle, müjdelenmeye bitişik olan indirmenin ümitsizliğe bitişik olduğunu açıklayarak, kalplerinin ümitsizlikten sevince hızla dönüşmesini bu iki vaktin birbirine son derece yakın olduğuna işaret ederek bildirmektir. {لَمُبْلِسِينَ} “kesin bir ümitsizlik içindeydiler.” [Bu kelime] ‘kânû’nun haberidir, lâm ise ayırt edici lâm’dır (lâm-ı fârika); yani ümidini kesmiş kimseler idiler.

12462. Metin

{فانظر إلى آثار رَحْمَةِ الله} المترتبةِ على تنزيلِ المطرِ من النباتِ والأشجارِ وأنواعِ الثمارِ والفاءُ للدِلالة على سرعةِ ترتبها عليه وقرىء أثر

{فانظر إلى آثار رَحْمَةِ الله} “Şimdi Allah'ın rahmetinin eserlerine bak!” Yağmurun indirilmesine terettüp eden bitkiler, ağaçlar ve meyve çeşitlerine [bak]. Fâ harfi bunların yağmura ne kadar hızlı terettüp ettiğini bildirmek içindir. [Kelime] tekil olarak “eser” (أَثَرِ)

12463. Metin

الروم ٥١ ٥٣ بالتوَّحيدِ وقولُه تعالى {كَيْفَ يحيي} أي الله تعالى {الارض بَعْدَ مَوْتِهَا} في حيِّزِ النِّصبِ بنزعِ الخافضِ وكيفَ معلِّقٌ لانظرْ أي فانظُرْ إلى إحيائِه البديعِ للأرضِ بعد موتِها وقيلَ على الحاليَّةِ بالتَّأويلِ وأيَّاً ما كان فالمرادُ بالأمرِ بالنَّظرِ التنبيهُ عَلَى عظمِ قُدرتِه تعالى وسعةِ رحمته ما فيه من التَّمهيدِ لما يعقبُه مِنْ أمرِ البعث وقرىء تحي بالتَّأنيثِ على الإسنادِ إلى ضميرِ الرَّحمةِ {إِنَّ ذَلِكَ} العظيمُ الشأنِ الذي ذُكر بعض شئونه {لَمُحْيِى الموتى} لقادرٌ على إحيائِهم فإنَّه إحداثٌ لمثلِ ما كانَ في موادِّ أبدانِهم من القُوى الحَيَوانيَّةِ كما أنَّ إحياءَ الأرضِ إحداثٌ لمثلِ ما كانَ فيها منَ القُوى النباتيَّةِ أو لمحييهم البتةَ وقولُه تعالى {وَهُوَ على كُلّ شَىْء قَدِيرٌ} تذييلٌ مقرِّر لمضمون ما قبله أي مبالغٌ في القُدرةِ على جميع الأشياء التي من جملتها إحياؤُهم لما أنَّ نسبةَ قُدرتِه إلى الكُلِّ سواءٌ

Rûm 51-53. şeklinde de okunmuştur. Allah Teâlâ’nın {كَيْفَ يحيي} “nasıl diriltiyor” yani Allah Teâlâ, {الارض بَعْدَ مَوْتِهَا} “ölümünden sonra yeryüzünü?” kavli cer edatının hazfiyle nasb mahallindedir. ‘Keyfe’ ise ‘ünzur’ fiilini amelden alakoymuştur (ta‘lik). Yani: O'nun ölümünden sonra yeryüzünü eşsiz bir şekilde diriltişine bak! Tevil yoluyla hâl olduğu da söylenmiştir. Nasıl olursa olsun, bakma emrinden maksat, Allah Teâlâ’nın kudretinin büyüklüğüne ve rahmetinin genişliğine dikkat çekmektir; ayrıca bunda hemen ardından gelen yeniden dirilme (ba‘s) meselesi için bir zemin hazırlama vardır. [Fiil] rahmet zamirine isnat edilerek müennes olarak “tuhyî” (تُحْيِي) şeklinde de okunmuştur. {إِنَّ ذَلِكَ} “Şüphesiz O,” bazı şanları zikredilen o şânı yüce olan [Zat], {لَمُحْيِى الموتى} “ölüleri de mutlaka diriltecektir;” onları diriltmeye elbette kādirdir. Zira bu, yeryüzünü diriltmenin onda bulunan bitkisel güçlerin benzerini var etmek olduğu gibi, onların beden maddelerinde bulunan hayvani güçlerin benzerini yeniden var etmektir; yahut onları kesinlikle diriltecektir. Allah Teâlâ’nın {وَهُوَ على كُلّ شَىْء قَدِيرٌ} “ve O her şeye hakkıyla kādirdir” kavli, öncesinin içeriğini pekiştiren bir fezlekedir (tezyîldir); yani kudretinin hepsine nispeti eşit olduğu için, diriltilmeleri de dâhil olmak üzere bütün şeylere kemaliyle kādirdir.

12464. Metin

{وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَأَوْهُ} أي الأثرَ المدلُولَ عليه بالآثار او النبات المعبر عنه بالآثارِ فإنَّه اسمُ جنسٍ يعمُّ القليلَ والكثيرَ {مُصْفَرّاً} بعد خُضرتِه وقد جُوِّز أنْ يكونَ الضَّميرُ للسَّحابِ لأنَّه إذا كان مُصفرَّاً لم يُمطر ولا يخفى بعدُه واللامُ في لئن موطِّئةٌ للقسمِ دخلتْ على حرفِ الشَّرطِ والفاءُ في فَرأَوه فصيحة واللامُ في قولِه تعالى {لَّظَلُّواْ} لامُ جواب القسم ساد مسدَّ الجوابينِ أي وبالله لئنْ أرسلنا ريحاً حارةً أو باردةً فضربتْ زرْعَهُم بالصَّفارِ فرأَوَه مُصفرَّاً ليظلنَّ {مِن بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ} من غيرِ تلعثُمٍ وفيه منْ ذمِّهم بعد تثبيتِهم وسرعةِ تزلزلِهم بين طَرَفيْ الإفراطِ والتفريطِ مالا يخفى حيثُ كان الواجبُ عليهم أن يتوكلوا على الله تعالى في كل حال ويلجئوا إليه بالاستغفار إذا احتبسَ عنهم القطرُ ولا ييأسوا من رَوْح الله تعالى ويبادرُوا إلى الشُّكرِ بالطَّاعةِ إذا أصابَهم برحمتِه ولا يفرِّطوا في الاستبشارِ وأنْ يصبرُوا على بلائِه إذا اعترى زرعَهم آفةٌ ولا يكفرُوا بنعمائِه فعكسُوا الأمرَ وأبَوا ما يُجديهم وأَتَوا بما يُرديهم

{وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَأَوْهُ} “Andolsun, eğer bir rüzgâr göndersek de onu görseler;” yani ‘âsâr’ ile delalet edilen eseri yahut ‘âsâr’ ile ifade edilen bitkiyi [görseler]; zira o azı da çoğu da kapsayan bir cins ismidir. {مُصْفَرّاً} “sararmış olarak;” yeşilliğinden sonra [sararmış olarak görseler]. Zamirin buluta ait olması da caiz görülmüştür; çünkü bulut sarardığı zaman yağmur yağdırmaz; fakat bunun uzak bir ihtimal olduğu açıktır. “Lein”deki lâm kaseme hazırlık içindir (muvattıa), şart harfinin üzerine dâhil olmuştur. “Fe-raevhu”daki fâ ise fasihadır. Allah Teâlâ’nın şu kavlindeki lâm ise {لَّظَلُّواْ} her iki cevabın yerine geçen kasemin cevap lâmıdır: Yani Allah'a yemin olsun ki, eğer biz sıcak veya soğuk bir rüzgâr gönderip de ekinlerini sarartarak vursa, onlar da onu sararmış görseler mutlaka {مِن بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ} “ardından hemen nankörlük etmeye başlarlar;” hiç duraksamadan [nankörlük ederler]. Bunda, onların sebat etmeyişleri ve ifrat ile tefrit uçları arasında hızla sarsılışları hususunda gizlenemez bir kınama vardır. Oysa onların her durumda Allah Teâlâ’ya tevekkül etmeleri, yağmur kesildiğinde istiğfar ile O'na sığınmaları, Allah Teâlâ’nın rahmetinden ümit kesmemeleri, kendilerine rahmeti ulaştığında taatle şükre koşmaları, sevinçte aşırıya kaçmamaları, ekinlerine bir afet isabet ettiğinde O'nun belasına sabretmeleri ve nimetlerine nankörlük etmemeleri gerekirdi. Fakat onlar işi tersine çevirdiler; kendilerine fayda verecek şeyden kaçınıp kendilerini helak edecek şeyi getirdiler.

12465. Metin

{فَإِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الموتى} لما انهم مثلهم لانسداد مشاعرِهم عن الحقِّ {وَلَا تُسْمِعُ الصم الدعاء إِذَا وَلَّوْاْ مُدْبِرِينَ} تقييدُ الحكم بما ذُكر لبيانِ كمالِ سوءِ حالِ الكفرةِ والتنبيه على أنَّهم جامعُون لخصلتي السُّوءِ نبوِّ أسماعِهم عن الحقَّ وإعراضِهم عن الإصغاءِ إليهِ ولو كانَ فيهم إحداهُما لكفاهُم ذلك فكيفَ وقد جمعُوهما فإنَّ الأصمَّ المقبلَ إلى المتكلِّمِ ربَّما يفطَنُ من أوضاعِه وحركاتِه لشىءٍ من كلامِه وإنْ لم يسمعْهُ أصلاً وأمَّا إذا كانَ مُعرضاً عنه فلا يكادُ يفهمُ منه شيئاً وقُرىء بالياءِ المفتوحةِ ورفعِ الصُّمِّ

{فَإِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الموتى} “Şüphesiz ki sen ölülere işittiremezsin;” çünkü hakka karşı hisleri tıkandığı için onlar ölüler gibidir. {وَلَا تُسْمِعُ الصم الدعاء إِذَا وَلَّوْاْ مُدْبِرِينَ} “arkalarını dönüp gittikleri zaman sağırlara da o çağrıyı işittiremezsin.” Hükmün bu şekilde sınırlandırılması, kâfirlerin durumunun kötülüğünün kemalini beyan etmek ve onların iki kötü hasleti bir arada bulundurduklarına dikkat çekmek içindir: Kulaklarının haktan uzak olması ve onu dinlemekten yüz çevirmeleri. Onlarda bu ikisinden biri bile olsaydı [anlamamaları için] yeterli olurdu; nitekim ikisini birden toplamışken nasıl olmasın! Zira konuşana yönelen sağır kimse, hiç işitmese bile onun duruşundan ve hareketlerinden sözünün bir kısmını kavrayabilir; fakat ondan yüz çevirmişse ondan neredeyse hiçbir şey anlayamaz. [Fiil] fethalı yâ ve “es-sümme”nin ref‘iyle (“velâ yesme‘u's-summu”) şeklinde de okunmuştur.

12466. Metin

{وَمَا أَنتَ بِهَادِى العمى عَن ضلالتهم} سمُّوا عُمياً إما لفقدِهم المقصودِ الحقيقيِّ من الإبصارِ أو لعَمَى قلوبِهم وقُرىء تهدِي العميَ {إِن تُسْمِعُ} أي ما تُسمِعُ {إِلَاّ مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا} فإنَّ إيمانَهم يدعُوهم إلى التَّدبرِ فيها وتلقِّيها بالقَبُولِ إو إلَاّ من يُشارفُ الإيمانَ بها ويُقبل عليها إقبالاً لائقاً {فَهُم مُّسْلِمُونَ} مُنقادُون لما تأمرُهم به من الحق

{وَمَا أَنتَ بِهَادِى العمى عَن ضلالتهم} “Sen körleri de sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola iletici değilsin.” Görmenin asıl maksadından mahrum kaldıkları yahut kalpleri kör olduğu için ‘körler’ diye isimlendirilmişlerdir. “Tehdî el-‘umye” (تَهْدِي العُمْيَ) şeklinde de okunmuştur. {إِن تُسْمِعُ} “Sen ancak işittirebilirsin” yani işittiremezsin {إِلَاّ مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا} “ayetlerimize iman edenlere;” zira onların imanı kendilerini ayetler üzerinde düşünmeye ve onları kabule sevk eder; yahut onlara iman etmeye yaklaşan ve layık olduğu şekilde yönelen kimselere [işittirebilirsin]. {فَهُم مُّسْلِمُونَ} “işte onlar Müslümanlardır;” kendilerine emrettiğin hakka boyun eğenlerdir.

12467. Metin

الروم

Rûm

12468. Metin

٥٤ - ٥٧ {الله الذى خَلَقَكُمْ مّن ضَعْفٍ} مبتدأٌ وخبرٌ أي ابتدأكُم ضعفاءَ وجعلَ الضَّعفَ أساسَ أمرِكم كقولِه تعالى وَخُلِقَ الإنسان ضَعِيفاً أي خلقكُم من أصلٍ ضعيفٍ هو النُّطفة {ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً} وذلك عند بلوغِكم الحُلُمَ أو تعلقِ الرُّوح بأبدانِكم {ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةً} إذا أخذَ منكم السنُّ وقُرىء بضمِّ الضَّادِ في الكلِّ وهو أَقوى لقولِ ابنِ عمرَ ﵄ قرأتها على رسولِ الله ﷺ فأقرأنِي من ضُعفٍ وهُما لغُتانِ كالفَقْرِ والفُقْرِ والتَّنكيرُ معَ التَّكريرِ لأنَّ المتقدِّمَ غيرُ المتأخرِ {يَخْلُقُ مَا يشاء} من الأشياء التي من جُمْلتها ما ذكِرَ منَ الضَّعفِ والقُوَّةِ والشَّيبةِ {وَهُوَ العليم القدير} المبالغُ في العلمِ والقدرةِ فإنَّ التَّرديدَ فيما ذُكر من الأطوارِ المختلفةِ من أوضحِ دلائلِ العلمِ والقدرةِ

54-57. {الله الذى خَلَقَكُمْ مّن ضَعْفٍ} “Sizi güçsüz bir halde yaratan Allah'tır;” mübteda ve haberdir; yani sizi güçsüz olarak başlatmış ve Allah Teâlâ’nın “İnsan zayıf yaratılmıştır” kavlinde olduğu gibi zayıflığı durumunuzun temeli kılmıştır; yani sizi nutfe olan zayıf bir asıldan yaratmıştır. {ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً} “sonra güçsüzlüğün ardından bir kuvvet verdi,” bu da ergenliğe ulaştığınızda yahut ruhun bedenlerinize taalluk ettiği zamandır. {ثُمَّ جَعَلَ مِن بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةً} “sonra kuvvetin ardından bir güçsüzlük ve ihtiyarlık verdi;” yaşınız ilerlediği zaman. İbn Ömer’in (radıyallâhu anhümâ): “Ben bunu Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) okudum, o da bana ‘min du‘fin’ (مِنْ ضُعْفٍ) şeklinde okuttu” sözünden dolayı hepsinde dâd harfinin dammesiyle (“du‘f”) okunması daha kuvvetlidir. Bunlar “fakr” ve “fukr” gibi iki ayrı lehçedir. Tekrar ile birlikte nekire kılınması, öncekinin sonrakinden farklı olması sebebiyledir. {يَخْلُقُ مَا يشاء} “O dilediğini yaratır;” zikredilen güçsüzlük, kuvvet ve ihtiyarlık da dâhil olan şeylerden [dilediğini yaratır]. {وَهُوَ العليم القدير} “Ve O, her şeyi hakkıyla bilendir, her şeye hakkıyla kādirdir.” İlim ve kudrette kemal mertebesindedir; zira zikredilen farklı merhaleler arasındaki değişim, ilim ve kudretin en açık delillerindendir.

12469. Metin

{وَيَوْمَ تَقُومُ الساعة} أي القيامةُ سُمِّيتْ بها لأنَّها تقوم في آخرِ ساعةٍ من ساعاتِ الدُّنيا أو لأنَّها تقعُ بغتة وصارتْ عَلَماً لها كالنَّجمِ للثُّريَّا والكوكَبِ للزُّهْرةِ {يُقْسِمُ المجرمون مَا لَبِثُواْ} أي في القبُورِ أو في الدُّنيا والأولُ هُو الأظهرُ لأنَّ لبثَهم مُغيَّا بيومِ البعثِ كما سيأتي وليسَ لبثُهم في الدُّنيا كذلكَ وقيلَ فيما بين فناءِ الدُّنيا والبعثِ وانقطاع عذابِهم وفي الحديثِ ما بينَ فناءِ الدُّنيا وَالبَعثِ أربعونَ وهُو محتملٌ للسَّاعاتِ والأيَّامِ والأعوامِ وقيلَ لا يعلم أهي أربعونَ سنة أو أربعونَ ألفِ سنة {غَيْرَ سَاعَةٍ} استقلُّوا مدَّة لبثهم نسياناً أو كذباً أو تخميناً {كَذَلِكَ كَانُواْ يُؤْفَكُونَ} مثلَ ذلكَ الصَّرفِ كانوا يُصرفون في الدُّنيا عن الحقِّ والصِّدقِ

{وَيَوْمَ تَقُومُ الساعة} “Kıyametin kopacağı gün;” dünya vakitlerinin son saatinde kopacağı yahut ansızın vuku bulacağı için böyle isimlendirilmiştir. Yıldızın (en-Necm) Süreyyâ’ya, gezegenin (el-Kevkeb) Zühre’ye özel isim olması gibi kıyamete özel isim olmuştur. {يُقْسِمُ المجرمون مَا لَبِثُواْ} “günahkârlar yemin ederler ki, kalmadık [diye];” yani kabirlerde veya dünyada kalmadık [diye yemin ederler]. Birincisi daha açıktır; çünkü onların kalışları geleceği üzere ba‘s (diriliş) günüyle nihayete ermiştir; dünyada kalışları ise öyle değildir. Dünyanın yok oluşu ile ba‘s arasındaki ve azaplarının kesildiği vakitte [kaldıkları süre olduğu da] söylenmiştir. Hadiste: “Dünyanın yok oluşu ile ba‘s arası kırktır” buyrulmuştur; bu da saatlere, günlere ve yıllara muhtemeldir. Kırk yıl mı yoksa kırk bin yıl mı olduğunun bilinmediği de söylenmiştir. {غَيْرَ سَاعَةٍ} “bir saatten fazla.” Unutarak, yalan söyleyerek veya tahminde bulunarak kalış sürelerini azımsamışlardır. {كَذَلِكَ كَانُواْ يُؤْفَكُونَ} “İşte onlar böyle çevriliyorlardı.” İşte bu çevriliş gibi onlar dünyada da haktan ve doğruluktan çevriliyorlardı.

12470. Metin

{وَقَالَ الذين أُوتُواْ العلم والإيمان} في الدُّنيا من الملائكةِ والإنسِ {لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِى كتاب الله} في علمهِ أو قضائهِ أو ما كتبَه وعيَّنه أو في اللوح أو القرآن وهو قوله تعالى وَمِن وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ {إلى يَوْمِ البعث} ردُّوا بذلك ما قالُوه وأيَّدوه باليمين كأنَّهم من فرطِ حَيرتِهم لم يدرُوا أنَّ ذلك هو البعثُ الموعودُ الذي كانُوا ينكرونَه وكانُوا يسمعون أنَّه يكونُ بعد فناءِ الخلقِ كافَّة ويقدرون لذلك زماناً مديداً وإنْ لم يعتقدُوا تحقُّقه فردَّ العالِمونَ مقالتَهم ونبَّهوهم على أنَّهم لبثُوا إلى غايةٍ بعيدةٍ كانُوا يسمعونَها وينكرونَها وبكَّتوهم بالإخبارِ بوقوعِها حيثُ قالُوا {فهذا يَوْمُ البعث} الذي كنتُم تُوعدون في الدُّنيا {ولكنكم كُنتمْ لَا تَعْلَمُونَ} أنَّه حقٌّ فتستعجلون به استهزاءً والفاءُ جوابُ شرطٍ محذوفٍ كما في قول من قالَ ... قالُوا خراسانُ أقْصَى ما يرادبنا ... ثمَّ القُفولُ فقد جِئنا خُراساناً ...

{وَقَالَ الذين أُوتُواْ العلم والإيمان} “Kendilerine ilim ve iman verilenler ise şöyle derler:” dünyada meleklerden ve insanlardan [verilenler], {لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِى كتاب الله} “Andolsun ki siz, Allah'ın kitabında” O'nun ilminde, takdirinde, yazdığı ve belirlediği şeyde veya Levh’te yahut Kur'an’da—ki o da Allah Teâlâ’nın “Onların arkasında bir berzah vardır” kavlidir—[yazılı olduğu üzere], {إلى يَوْمِ البعث} “yeniden diriliş gününe kadar kaldınız.” Onların söylediklerini bu sözle reddettiler ve yeminle pekiştirdiler. Sanki inkârcılar aşırı şaşkınlıklarından ötürü inkâr edegeldikleri o vadedilen ba‘s gününün bu gün olduğunu anlayamamışlardı; bütün yaratılmışların yok oluşundan sonra olacağını işitiyor ve gerçekleşeceğine inanmasalar bile bunun için uzun bir zaman takdir ediyorlardı. İlim sahipleri ise onların sözlerini reddedip işitip de inkâr ettikleri uzak bir gayeye kadar kaldıklarını onlara hatırlattılar ve onun vuku bulduğunu haber vererek onları susturdular; nitekim şöyle dediler: {فهذا يَوْمُ البعث} “İşte bu, yeniden diriliş günüdür;” dünyada size vadedilen [gündür], {ولكنكم كُنتمْ لَا تَعْلَمُونَ} “fakat siz bilmiyordunuz,” onun hak olduğunu [bilmiyordunuz] da alay ederek onun çabuklaştırılmasını istiyordunuz. Fâ harfi, şu şairin sözünde olduğu gibi hazfedilmiş bir şartın cevabıdır: ... “Bizim için istenen son sınır Horasan’dır, sonra da geri dönüştür dediler; işte Horasan’a geldik!” ...

12471. Metin

{فَيَوْمَئِذٍ لَاّ ينفَعُ الذين ظَلَمُواْ مَعْذِرَتُهُمْ} أي عذرُهم وقُرىء تنفعُ بالتاء محافظةً على ظاهرِ اللفظِ وإنْ توسط

{فَيَوْمَئِذٍ لَاّ ينفَعُ الذين ظَلَمُواْ مَعْذِرَتُهُمْ} “Artık o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermez;” yani özürleri [fayda vermez]. Araya fasıla girmesine rağmen lafzın zahirini korumak için tâ ile “tenfe‘u” (تَنْفَعُ)

12472. Metin

الروم ٥٨ ٦٠ بينهما فاصلٌ {وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} لا يُدعون إلى ما يقتضِي إعتابَهم أي إزالةَ عَتْبِهم من التَّوبة والطَّاعةِ كما دُعوا إليه في الدُّنيا من قولِهم استعتبني فلانٌ فاعتبتُه أي استرضانِي فأرضيته

Rûm 58-60. şeklinde de okunmuştur. {وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} “onlardan rıza dilemeleri de istenmez.” Tövbe ve taat gibi serzenişlerini giderecek, yani rızalarını sağlayacak şeylere davet edilmezler; nitekim dünyada buna davet edilmişlerdi. Bu [ifade], “Falanca benden hoşnutluk diledi, ben de onu razı ettim” anlamındaki “iste‘tebenî fülânün fe-a‘tebtühû” (استعتبني فلان فأعتبته) sözünden gelir.

12473. Metin

{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِى هذا القرآن مِن كُلّ مَثَلٍ} أي وبالله لقد بينَّا لهم كل حال ووصفنالهم كلَّ صفةٍ كأنَّها في غرابتها مَثَلٌ وقصصنا عليهم كلَّ قصَّةٍ عجيبةِ الشَّأنِ كصفةِ المبعوثينَ يومَ القيامةِ وقصتهم وما يقولُونَ وما يُقال لهم ويفعلُ بهم من ردِّ اعتذارِهم {وَلَئِن جئتهم بآية} من آياتِ القُرآنِ النَّاطقةِ بأمثالِ ذلك {لَّيَقُولَنَّ الذين كَفَرُواْ} لفرطِ عتوِّهم وعنادِهم وقساوةِ قلوبِهم مخاطبينَ للنبيِّ ﷺ والمؤمنين {إِنْ أَنتُمْ إِلَاّ مُبْطِلُونَ} أي مزوِّرون

{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِى هذا القرآن مِن كُلّ مَثَلٍ} “Andolsun ki biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik;” yani Allah'a yemin olsun ki, garipliği bakımından sanki bir meselmiş gibi onlar için her hâli açıkladık, her vasfı betimledik ve kıyamet günü diriltilenlerin vasfı, kıssaları, söyleyecekleri, kendilerine söylenecekler ve mazeretlerinin reddedilmesi hususunda kendilerine yapılacaklar gibi şaşılacak her kıssayı onlara anlattık. {وَلَئِن جئتهم بآية} “Andolsun, onlara bir ayet getirsen” Kur'an’ın bunun gibi hususları dile getiren ayetlerinden [bir ayet getirsen], {لَّيَقُولَنَّ الذين كَفَرُواْ} “o inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir:” aşırı azgınlıkları, inatları ve kalplerinin katılığından ötürü Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve müminlere hitap ederek [şöyle diyeceklerdir]: {إِنْ أَنتُمْ إِلَاّ مُبْطِلُونَ} “Siz ancak batılı savunanlarsınız!” Yani sahtekârlarsınız.

12474. Metin

{كذلك} مثلَ ذلك الطَّبعِ الفظيعِ {يَطْبَعُ الله على قُلُوبِ الذين لَاّ يَعْلَمُونَ} لا يطلبونَ العلمَ ولا يتحرَّون الحقَّ بل يُصرُّون على خرافاتٍ اعتقدوها وتُرَّهاتٍ ابتدعُوها فإن الجهلَ المركَّبَ يمنعُ إدراكُ الحقِّ ويوجبُ تكذيبَ المُحقِّ

{كذلك} “İşte böylece” böylesi korkunç bir mühürleme ile {يَطْبَعُ الله على قُلُوبِ الذين لَاّ يَعْلَمُونَ} “Allah, bilmeyenlerin kalplerini mühürler.” İlim talep etmeyen, hakkı araştırmayan, bilakis inandıkları hurafelere ve uydurdukları saçmalıklara ısrarla sarılan kimselerin [kalplerini mühürler]. Zira katmerli cehalet (cehl-i mürekkep) hakkın idrak edilmesine engel olur ve hak üzere olanı yalanlamayı zorunlu kılar.

12475. Metin

{فاصبر} على ما نشاهد منهم من الأقوالِ الباطلةِ والافعال السيئة {إِنَّ وَعْدَ الله حَقٌّ} وقد وعدك بالنُّصرةِ وإظهارِ الدِّينِ وإعلاءِ كلمةِ الحقِّ ولا بُدَّ من إنجازِه والوفاءِ به لا محالةَ {وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ} لا يحملنَّك على الخفَّةِ والقلقِ {الذين لَا يُوقِنُونَ} بما تتلُو عليهم من الآياتِ البيِّنةِ بتكذيبِهم إيَّاها وإيذائِهم لك بأباطِيلِهم التي مِنْ جُملتها قولُهم إنْ أنتُم إلا مُبطلون فإنَّهم شاكُّون ضالُّون ولا يُستبعد منهم أمثالُ ذلك وقُرىء بالنُّون المخففةِ وقُرىء ولا يستحقنَّك من الاستحقاقِ أي لا يفتُننَّك فيملكوك وبكونوا أحقَّ بك من المؤمنينَ وأياً ما كان فظاهرُ النظمِ الكريمِ وإنْ كانِ نهياً للكَفَرةِ عن استخفافِه ﷺ واستحقاقه لكنه في الحقيقة نهيٌ له ﷺ عن التَّاثرِ من استخفافِهم والافتتان بفتنتِهم على طريقِ الكنايةِ كما في قوله تعالى ولا يجر منكم شَنَانُ قَوْمٍ عَلَى أَن لا تَعْدِلُواْ عن رسولِ الله ﷺ مَنْ قرأَ سورةَ الرُّوم كان له منَ الأجرِ عشرَ حسناتٍ بعدد كلِّ مَلَكٍ يُسبِّحُ الله تعالى بينَ السَّماءِ والأرضِ وأدركَ ما ضيَّع في يومِه وليلتهِ

{فاصبر} “Şimdi sen sabret!” Onlardan müşahede ettiğin batıl sözlere ve kötü fiillere [sabret]. {إِنَّ وَعْدَ الله حَقٌّ} “Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır.” O sana yardım etmeyi, dini üstün kılmayı ve hak kelimesini yüceltmeyi vadetmiştir; bunun yerine getirilmesi ve ifa edilmesi ise kaçınılmazdır. {وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ} “Sakın seni gevşekliğe ve telaşa sürüklemesin,” {الذين لَا يُوقِنُونَ} “kesin bir imana sahip olmayanlar;” onlara okuduğun apaçık ayetleri yalanlamaları ve “Siz ancak batılı savunanlarsınız” sözlerinin de dâhil olduğu batıl iddialarıyla sana eziyet etmeleri sebebiyle [seni gevşekliğe sürüklemesinler]. Zira onlar şüphe içinde bocalayan sapıklardır ve böylesi kimselerden bu gibi şeyler uzak görülmez. Şeddesiz nûn ile de okunmuştur. İstihkaktan türetilerek “velâ yestehıkkanneke” (ولا يستحقنك) şeklinde de okunmuştur; yani “seni fitneye düşürüp sana hâkim olmasınlar ve sana müminlerden daha layık hale gelmesinler” demektir. Nasıl olursa olsun, yüce nazmın zahiri her ne kadar kâfirlerin Hz. Peygamber’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) hafife almalarını ve ona üstünlük kurmalarını yasaklamak olsa da, hakikatte kinaye yoluyla Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların hafife almasından etkilenmesini ve fitnelerine kapılmasını nehyetmektir; tıpkı Allah Teâlâ’nın “Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin” kavlinde olduğu gibi. Resûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edilmiştir: “Kim Rûm sûresini okursa, gökle yer arasında Allah Teâlâ’yı tesbih eden her bir meleğin sayısınca kendisine on sevap verilir ve o gününde ve gecesinde zayi ettiği şeylere kavuşturulur.”