12476. Metin
سورة لقمان ١ ٦
Lokmân Suresi 1-6
12477. Metin
مكية وقيل إلا الذين يُقِيمُونَ الصلاة وَيُؤْتُونَ الزكاة فإن وجوبهما بالمدينة وهو ضعيف لأنه ينافى شرعيتهما بمكة وقيل إلا ثلاثاً من قوله وَلَوْ أَنَّ مَّا فِى الأرض مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وهى اربع وثلاثون آية {بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم}
Mekkîdir. Namazı kılan ve zekâtı verenler [anlamındaki ayetler] müstesna denilmiştir; zira bunların farz kılınması Medine'de olmuştur. Ancak bu görüş zayıftır; çünkü bu iki ibadetin Mekke'de meşru kılınmış olmasıyla çelişir. {وَلَوْ أَنَّ مَّا فِى الأرض مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ} ayetinden itibaren üç ayet müstesna da denilmiştir. Bu sure otuz dört ayettir. {بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”
12478. Metin
{الم تلك آيات الكتاب} سلفَ بيانُه في نظائرِه {الحكيم} أي ذي الحكمةِ لاشتماله عليها أو هو وصفٌ له بنعته تعالى أو أصلُه الحكيمُ منزله او قائلُه فحُذف المضافُ وأُقيم المضافُ إليه مقامه فانقلب مرفُوعاً فاستكنَّ في الصِّفةِ المُشبَّهةِ وقيل الحكيمُ فعيلٌ بمعنى مُفْعَلٍ كما قالُوا أعقدتُ اللَّبنَ فهو عَقِيدٌ أي مُعْقَدٌ وهو قليلٌ وقيلَ بمعنى فاعلٍ
{الم تلك آيات الكتاب} “Elif. Lâm. Mîm. Bunlar Kitab'ın ayetleridir.” Bunun açıklaması benzerlerinde geçmişti. {الحكيم} “Hikmet dolu...” Yani hikmeti ihtiva ettiği için hikmet sahibidir; yahut bu, Yüce Allah'ın sıfatıyla Kitab'ın nitelenmesidir; yahut aslının takdiri "onu indiren veya söyleyen hikmet sahibidir" şeklindedir de muzaf hazfedilip muzafun ileyh onun yerine geçirilmiş, böylece merfûa dönüşüp sıfat-ı müşebbehede gizli bir zamir olmuştur. Bir görüşe göre el-Hakîm (الحكيم), "müf'al" (مُفْعَل) manasında "faîl" (فعيل) veznindedir; nitekim sütü koyulaştırdığımda "o akîddir (عَقِيدٌ)" yani koyulaştırılmıştır derler ki bu az kullanılır. Bir görüşe göre de fâil manasındadır.
12479. Metin
{هُدًى وَرَحْمَةً} بالنَّصبِ على الحاليَّةِ من الآياتٍ والعاملُ فيهما معنى الإشارةِ وقُرئا بالرفع على أنهما خبران آخرانِ لاسمِ الإشارة أو لمبتدأ محذوف {لّلْمُحْسِنِينَ} أي العاملين للحسنات فإن أريد بها مشاهيرُها المعهودةُ في الدِّينِ فقولُه تعالى
{هُدًى وَرَحْمَةً} “Bir hidayet ve bir rahmet olarak...” Ayetlerden hâl olmak üzere nasb ile okunmuştur; bunlarda amel eden âmil ise işaret manasıdır. İki kelime, işaret isminin diğer iki haberi veya mahzuf bir mübtedanın haberleri olarak ref ile de okunmuştur. {لّلْمُحْسِنِينَ} “İyilik edenler için...” Yani güzel ameller işleyenler için. Şayet bununla dinde bilinen meşhur iyilikler kastediliyorsa, Yüce Allah'ın şu kavli:
12480. Metin
{الذين يُقِيمُونَ الصلاة وَيُؤْتُونَ الزكاة وهم بالأخرة هم يوقنون} بيانٌ لما عملوها من الحسناتِ على طريقةِ قولِه الأَلْمعيُّ الَّذِي يَظُنُّ بِكَ الظن كأن قدر رَأَى وقَدْ سَمِعا وإنْ أُريد بها جميعُ الحسناتِ فهو تخصيصٌ لهذه الثلاثِ بالذكر من بين سائر شُعبِها لإظهارِ فضلِها وإنافتِها على غيرِها وتخصيصُ الوجهِ الأولِ بصورةِ كونِ الموصولِ صفةً للمحسنين والوجهِ الآخيرِ بصورةِ كونِه مبتدأً مما لا وجهَ لَهُ
{الذين يُقِيمُونَ الصلاة وَيُؤْتُونَ الزكاة وهم بالأخرة هم يوقنون} “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.” Onların işledikleri güzel amellerin beyanıdır; tıpkı şairin şu sözünde olduğu gibi: "O zeki ve basiretli kimse ki senin hakkında öyle bir zanda bulunur ki sanki görmüş ve duymuş gibidir." Şayet bununla bütün güzel ameller kastediliyorsa, bu üç amelin diğer şubeler arasından zikredilerek tahsis edilmesi, onların faziletini ve diğerlerine üstünlüğünü ortaya koymak içindir. Birinci vechin mevsûlün muhsinlerin sıfatı olması durumuna, ikinci vechin ise mübteda olması durumuna tahsis edilmesi ise mesnetsizdir.
12481. Metin
{أولئك على هُدًى مّن رَّبّهِمْ وأولئك هُمُ المفلحون} الفائزون بكلِّ مطلوبٍ والنَّاجُون من كلِّ مهروبٍ لحيازتِهم قُطريْ العلمِ والعملِ وقد مرَّ ما فيه من المقالِ في مطلع سورةِ البقرة بما لا مزيدة عليهِ
{أولئك على هُدًى مّن رَّبّهِمْ وأولئك هُمُ Mفلحون} “İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” İlim ve amel sahalarının her ikisini de elde ettikleri için arzulanan her şeye kavuşanlar ve korkulan her şeyden kurtulanlardır. Bu konudaki sözün fazlası, Bakara Suresi'nin başında ziyadesi gerekmeyecek şekilde geçmişti.
12482. Metin
{وَمِنَ الناس} محلُّه الرفعُ على الابتداءِ باعتبارِ مضمونِه
{وَمِنَ الناس} “İnsanlardan kimi de...” İfade ettiği anlam itibariyle mübteda olarak mahallen merfûdur.
12483. Metin
لقمان ٧ ٨ أو بتقديرِ الموصوفِ ومِنْ في قولِه تعالَى {من يَشْتَرِى لَهْوَ الحديث} موصولةٌ أو موصوفةٌ محلُها الرَّفعُ على الخبرَّيةِ والمعنى وبعضُ النَّاسِ أو وبعضٌ مِن النَّاسِ الذي يشترِي أو فريقٌ يشتِري على أنَّ مناطَ الإفادةِ والمقصودَ بالأصالةِ هو اتِّصافُهم بما في حِّيزِ الصِّلةِ أو الصِّفةِ لا كونُهم ذواتِ أولئك المذكورينَ كما مرَّ في قوله تعالى وَمِنَ الناس مَن يقول آمنا بالله وباليوم الأخر الآياتِ ولهوُ الحديثِ ما يُلهى عمَّا يُعنى من المهمَّاتِ كالأحاديثِ التي لا أصلَ لها والأساطير التي لا اعتدادَ بها والمضاحكِ وسائرِ مالا خيرَ فيه من فضُولِ الكلامِ والإضافةُ بمعنى من التبيينة إنْ أُريد بالحديثِ المنكرُ وبمعنى التبعيضيةِ إن أُريد به الأعمُّ مِن ذلكَ وقيلَ نزلتِ الآيةُ في النضر بن الحرث اشترى كتبَ الأعاجمِ وكان يُحدِّثُ بها قُريشاً ويقولُ ان كان محمدٍ ﷺ يُحدِّثكم بحديثِ عادٍ وثمودٍ فأَنا أُحدِّثكم بحديثِ رُسْتُمَ واسفِنْدِيارَ والأكاسرةِ وقيلَ كان يشترِي القيانَ ويحملهنَّ على مُعاشرةِ مَن أرادَ الإسلامَ ومنعِه عنْهُ {لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ الله} أي دينِه الحقِّ الموصِّلِ إليهِ تعالى أو عن قراءةِ كتابِه الهادِي إليه تعالى وقُرىء ليَضلَّ بفتح الياء أي ليثبُتَ ويستمرَّ على ضلالِه أو ليزدادَ فيه {بِغَيْرِ عِلْمٍ} أي بحالِ ما يشتريِه أو بالتِّجارةِ حيثُ استبدلَ الشرَّ البَحتَ بالخيرِ المحضِ {وَيَتَّخِذَهَا} بالنَّصبِ عطفاً على يُضلَّ والضَّميرُ للسَّبيلِ فإنَّه ممَّا يُذكِّرُ ويُؤنَّثُ وهو دينُ الإسلامِ أو القُرآنِ أي ويتخذَها {هُزُواً} مَهزُواً بهِ وقُرىء ويتخذُها بالرَّفعِ عطفاً على يشترِي وقولُه تعالى {أولئك} إشارةٌ إلى من والجمعُ باعتبارِ مَعناهَا كما أن الإفراد في الفعلينِ باعتبارِ لفظِها وما فيهِ من معنى البعد مع قرب العهد بذكرِ المُشارِ إليهِ للإيذانِ ببُعدِ منزلتِهم في الشَّرارةِ أي أولئك الموصوفون بما ذُكر من الاشتراءِ للإضلالِ {لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ} لما اتَّصفُوا به من إهانتِهم الحقِّ بإيثارِ الباطلِ عليهِ وترغيبِ النَّاس فيه
Lokmân 7-8 Veya mevsufun takdiriyle böyledir. Yüce Allah'ın {من يَشْتَرِى لَهْوَ الحديث} “...boş sözü satın alır...” kavlindeki "men" (من), mevsûle veya mevsûfedir, haber olmak üzere mahallen merfûdur. Mana şöyledir: İnsanların bir kısmı veya insanlardan bir kısmı satın alan kimsedir yahut satın alan bir gruptur. Asıl kastedilen ve ifadenin dayanağı olan husus, onların bizzat o zikredilen şahıslar olmaları değil, sıla veya sıfat cümlesindeki vasıfla nitelenmiş olmalarıdır; nitekim Yüce Allah'ın {وَمِنَ الناس مَن يقول آمنا بالله وباليوم الأخر} ayetlerinde geçtiği gibidir. Boş söz (لهو الحديث / lehve'l-hadîs), temeli olmayan sözler, dikkate alınmayan efsaneler, güldürücü laflar ve lüzumsuz sözlerden hayır getirmeyen diğer şeyler gibi mühim işlerden alıkoyan her şeydir. İzafet, eğer hadis ile münker söz kastediliyorsa beyaniyye (açıklama belirten), şayet bundan daha geneli kastediliyorsa teb'îdiyye (parça belirten) anlamındadır. Ayetin Nadr b. el-Hâris hakkında indiği söylenmiştir; o, Acemlerin kitaplarını satın alır, Kureyş'e bunları anlatır ve şöyle derdi: "Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem size Âd ve Semûd kıssalarını anlatıyorsa, ben de size Rüstem'in, İsfendiyar'ın ve Kisraların kıssalarını anlatıyorum." Bir diğer rivayete göre ise o, şarkıcı cariyeler satın alır ve Müslüman olmak isteyen kimseleri onlarla düşüp kalkmaya sevk ederek İslam'dan alıkoyardı. {لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ الله} “...Allah'ın yolundan saptırmak için...” Yani O'na ulaştıran hak dininden yahut O'na hidayet eden kitabını okumaktan saptırmak için. Yâ harfinin fethasıyla (ليَضلَّ / liyedille) "kendi sapıklığında sabit kalıp devam etmesi yahut sapıklığını artırması için" şeklinde de okunmuştur. {بِغَيْرِ عِلْمٍ} “...bilgisizce...” Yani satın aldığı şeyin mahiyetini veya ticareti bilmeksizin; zira sırf kötülüğü katıksız hayır ile değişmiştir. {وَيَتَّخِذَهَا} “...ve onu alaya alır.” {يُضلَّ} fiiline atıfla mensûbtur; zamir ise yola (sebil) aittir, zira bu kelime hem müzekker hem müennes olarak kullanılır ve o, İslam dini veya Kur'an'dır; yani onu edinir, {هُزُواً} “alay konusu...” kendisiyle alay edilen bir şey [edinir]. {يشترِي} fiiline atıfla merfû olarak (ويتخذُها) şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah'ın {أولئك} “İşte onlar...” kavli "men" kelimesine işarettir. Zamirdeki cemilik lafzın anlamına göredir; nitekim iki fiildeki müfredlik de lafzına göredir. İşaret edilenin zikrinin yakın olmasına rağmen uzaklık bildiren ifadenin kullanılması, onların kötülükteki derecelerinin uzaklığını/büyüklüğünü bildirmek içindir. Yani saptırmak maksadıyla bu satın alma ile nitelenen kimseler var ya; {لَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ} “...onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Bâtılı hakka tercih edip insanları ona teşvik ederek hakkı tahkir etmelerine karşılık böyledir.
12484. Metin
{وَإِذَا تتلى عَلَيْهِ} أي على المشتري افراد الضَّميرُ فيه وفيما بعدَه كالضَّمائرِ الثلاثةِ الأولِ باعتبارِ لفظةِ مَن بعدَ ما جُمع فيما بينهما باعتبارِ معناها {آياتنا} التي هي آياتُ الكتابِ الحكيمِ وهدى ورحمةٌ للمحسنين {وَلَّى} أعرض عنها غيرَ معتدبها {مُسْتَكْبِراً} مبالغاً في التَّكَبُّر {كَأَن لَّمْ يَسْمَعْهَا} حالٌ من ضمير ولَّى أو من ضميرٍ مستكبراً والأصلُ كأنَّه فحذف ضميرُ الشَّأنِ وخُفِّفتْ المُثقَّلةُ أي مشبهاً حاله حالَ مَن لم يسمعها وهو سامعٌ وفيه رمزٌ إلى أنَّ مَن سمعها لا يُتصوَّرُ منه التَّوليةُ والاستكبارُ لِما فيها منَ الأمورِ الموجبةِ للإقبالِ عليها والخضوعِ لها على طريقة قول من قال كأنَّك لم تَجْزَعْ على ابنِ طَرِيْفِ {كَأَنَّ فِى أُذُنَيْهِ وَقْراً} حال من ضميرِ لم يسمعْها أي مشبها حاله حال من في اذنيه ثقَلٌ مانع من السَّماعِ ويجوز أنْ يكونا استئنافين وقُرىء في أُذْنيهِ بسكونِ الذَّالِ {فَبَشّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} أي فأعلمه بأنَّ العذابَ المفرط في الإيلام لاحقٌ به لا محالة وذكرُ البشارةِ للتَّهكمِ
{وَإِذَا تتلى عَلَيْهِ} “Ona okunduğu zaman...” Yani o satın alan kimseye. Buradaki ve sonraki zamirin müfred kılınması, aralarında anlamı gözetilerek çoğul yapıldıktan sonra, ilk üç zamir gibi "men" kelimesinin lafzı gözetilerek yapılmıştır. {آياتنا} “...ayetlerimiz...” ki onlar, Hakîm olan Kitab'ın ayetleri olup iyilik edenler için bir hidayet ve rahmettir. {وَلَّى} “...yüz çevirir...” onlara hiç aldırmaksızın arkasını döner, {مُسْتَكْبِراً} “...büyüklük taslayarak...” kibre aşırı derecede kapılarak, {كَأَن لَّمْ يَسْمَعْهَا} “...sanki onları hiç işitmemiş gibi...” Bu cümle {ولَّى} fiilindeki zamirden yahut {مستكبراً} kelimesindeki zamirden hâldir. Aslı "keennehû" (كأنَّه) şeklindedir; şe'n zamiri hazfedilmiş ve şeddeli harf hafifletilmiştir; yani kendisi işittiği halde durumu işitmeyenin durumuna benzer bir halde demektir. Bunda, ona yönelmeyi ve boyun eğmeyi gerektiren hususlar bulunduğundan, onu işiten kimseden yüz çevirip büyüklük taslamanın tasavvur bile edilemeyeceğine bir işaret vardır; tıpkı "Sanki sen İbn Tarif'e hiç üzülmemiş gibisin" diyen kimsenin sözündeki üslup gibi. {كَأَنَّ فِى أُذُنَيْهِ وَقْراً} “...sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi.” {لم يسمعْها} fiilindeki zamirden hâldir; yani sanki kulaklarında işitmeye engel bir ağırlık varmış gibi demektir. Her iki cümlenin istînâfiyye (bağımsız başlangıç cümlesi) olması da caizdir. Zâl harfinin sükûnuyla (في أُذْنيهِ) şeklinde de okunmuştur. {فَبَشّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “İşte onu acı bir azapla müjdele!” Yani son derece can yakıcı bir azabın kaçınılmaz olarak kendisine ulaşacağını ona bildir. Müjdenin zikredilmesi alay ve tariz içindir.
12485. Metin
{إن الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ} بيانٌ لحالِ المُؤمنين بآياتِه تعالى إثرَ بيانِ حالِ الكافرينَ بها أي الذين آمنُوا بآياتِه تعالى وعملُوا بموجبِها {لَهُمْ} بمقابلة ما ذكر من ايمانهم واعمالهم {جنات النعيم} أي
{إن الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler...” Ayetleri inkâr edenlerin durumunun beyanından sonra O'nun ayetlerine inananların halinin beyanıdır; yani Yüce Allah'ın ayetlerine inanıp onların gereğiyle amel edenler var ya; {لَهُمْ} “...onlar içindir...” zikredilen iman ve amellerinin karşılığı olarak, {جنات النعيم} “Naim cennetleri...” yani
12486. Metin
لقمان ٩ ١١ نعيمُ جنَّاتٍ فعكسَ للمُبالغةِ والجملة خبرُ أنَّ والأحسن أنْ يجعلَ لَهمُ هو الخبرَ لأنَّ وجنَّاتُ النَّعيمِ مرتفعاً بِه على الفاعليَّةِ وقولُه تعالَى
Lokmân 9-11 cennetlerin nimetleri [onlar içindir]; mübalağa amacıyla tamlama tersine çevrilmiştir. Cümle, "inne"nin haberidir. Daha güzel olanı ise {لَهمُ} ifadesinin haber yapılmasıdır; çünkü {جنَّاتُ النَّعيمِ} tamlaması fâil olarak onunla merfû olmaktadır. Yüce Allah'ın şu kavli:
12487. Metin
{خالدين فِيهَا} حالٌ من الضَّميرِ في لهم أو مِن جنَّاتِ النَّعيمِ لاشتماله على ضميريهِما والعاملُ ما تعلَّق به اللامُ {وَعْدَ الله حَقّا} مصدرانِ مؤكِّدانِ الاول لنفسه والثَّاني لغيرهِ لأنَّ قولَه تعالَى لهم جنَّاتُ النَّعيمِ في معنى وعَدَهم الله جنات النعيم فأكد معنى الوعد بالوعد واما حقا فدال على معنى الثبات اكد به معنى الوعد ومؤكدهما جميعا لهم جنَّاتِ النَّعيمِ {وَهُوَ العزيز} الذي لا يغلبه شيء ليمنعه من إنجازِ وعدِه أو تحقيقِ وعيدِه {الحكيم} الذي لا يفعل إلا ما تقتضيهِ الحِكمةُ والمصلحةُ
{خالدين فِيهَا} “Orada ebedî kalıcılar olarak.” {لهم} içindeki zamirden yahut her ikisinin zamirini kapsadığı için {جنَّات النَّعيمِ} tamlamasından hâldir. Âmil ise lâm harf-i cerinin müteallakıdır. {وَعْدَ الله حَقّا} “Allah'ın gerçek bir vaadi olarak.” İki tekit masdarıdır; birincisi kendisi için, ikincisi başkası içindir. Çünkü Yüce Allah'ın {لهم جنَّاتُ النَّعيمِ} kavli "Allah onlara Naim cennetlerini vaat etti" anlamındadır; böylece vaat manası vaat ile pekiştirilmiştir. {حقا} kelimesine gelince, o sebat manasına delalet eder ve onunla vaat manası pekiştirilmiştir; her ikisinin pekiştirdiği ifade ise {لهم جنَّاتِ النَّعيمِ} cümlesidir. {وَهُوَ العزيز} “O, mutlak güç sahibidir...” Vaadini gerçekleştirmesine veya tehdidini tatbik etmesine hiçbir şeyin engel olamayacağı ve galip gelemeyeceği kimsedir. {الحكيم} “...hüküm ve hikmet sahibidir.” Yalnızca hikmet ve maslahatın gerektirdiği şeyleri yapandır.
12488. Metin
{خلق السماوات بِغَيْرِ عَمَدٍ} الخ استئنافٌ مسوقٌ للاستشهادِ بما فُصِّل فيه على عزَّتِه تعالى التي هي كمالُ القدرةِ وحكمتِه التي هي كمالُ العلمِ وتمهيدُ قاعدةِ التوحيد وتقريرُه وإبطالُ أمرِ الإشراكِ وتبكيتُ أهلِه والعَمَدُ جمعُ عمادٍ كأَهبٍ جمعُ إهابٍ وهو ما يُعمَد به أي يُسند يُقال عمَدتُ الحائطَ إذا دعَّمتُه أي بغيرِ دعائم على أنَّ الجمعَ لتعددِ السَّمواتِ وقولُه تعالى {تَرَوْنَهَا} استئنافٌ جِيءَ بهِ للاستشهادِ على ما ذُكر من خلقِه تعالى لها غير معهودة بمُشاهدتِهم لها كذلك أو صفةٌ لعَمَدٍ أي خلقَها بغيرِ عمدٍ مرئيَّةٍ على أنَّ التَّقييدَ للرَّمزِ إلى أنَّه تعالى عمَّدها بعَمدٍ لا تَرَونها هي عَمَدُ القُدرةِ {وألقى فِى الارض رَوَاسِىَ} بيانٌ لصُنعه البديعِ في قرارِ الأرض إثرَ بيانِ صُنعه الحكيمِ في قرار السموات أي ألقى فيها جبالاً ثوابتَ وقد مرَّ ما فيه من الكلام في سُورة الرَّعدِ {أَن تَمِيدَ بِكُمْ} كراهةَ أنْ تميلَ بكم فإنَّ بساطةَ أجزائِها تقتضِي تبدُّلَ أحيازِها وأوضاعِها لامتناعِ اختصاصِ كلَ منها لذاتِه أو لشيءٍ من لوازمِه بحيِّزٍ معيَّنٍ ووضعٍ مخصوصٍ {وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلّ دَابَّةٍ} من كلِّ نوعٍ من أنواعِها {وَأَنزَلْنَا من السماء ماء} هو المطرُ {فَأَنبَتْنَا فِيهَا} بسببٍ ذلك الماءِ {مِن كُلّ زَوْجٍ كَرِيمٍ} من كلِّ صنفٍ كثيرِ المنافعِ والالتفاتُ إلى نونِ العظمةِ في الفعلينِ لإبرازِ مزيدِ الاعتناءِ بأمرِها
{خلق السماوات بِغَيْرِ عَمَدٍ} “Gökleri direksiz yaratmıştır...” Bu ayet-i kerime; Yüce Allah'ın kemâl-i kudreti olan izzetine ve kemâl-i ilmi olan hikmetine, içinde detaylandırılan hususlarla delil getirmek, tevhid esasını yerleştirip pekiştirmek, şirk davasını iptal etmek ve şirk ehlini susturmak amacıyla sevk edilmiş yeni bir sözdür (istînâf). "Amed" (العَمَدُ), "ihâb"ın (إهاب) çoğulunun "üheb" (أَهب) olması gibi "imâd" (عماد) kelimesinin çoğuludur; o da kendisiyle dayanak yapılan yani desteklenen şeydir. Duvara destek verdiğimde "duvarı destekledim" (عمَدتُ الحائطَ) denir; yani göklerin çokluğu sebebiyle çoğul getirilmekle birlikte, direkler olmaksızın yaratmıştır demektir. Yüce Allah'ın {تَرَوْنَهَا} “...gördüğünüz...” kavli, gökleri bu şekilde müşahede etmelerine dayanarak O'nun gökleri alışılagelmişin dışında yarattığına şahitlik getirmek üzere sevk edilmiş bir istînâftır; yahut {عَمَدٍ} kelimesinin sıfatıdır; yani onları görülebilir direkler olmaksızın yaratmıştır ki bu kayıt, Yüce Allah'ın onları sizin görmediğiniz kudret direkleriyle desteklediğine işaret etmek içindir. {وألقى فِى الارض رَوَاسِىَ} “Ve yeryüzüne sarsılmaz dağlar yerleştirdi...” Göklerin nizamındaki hikmetli sanatının beyanından sonra yeryüzünün sükûn bulmasındaki eşsiz sanatının beyanıdır; yani oraya sabit dağlar yerleştirdi demektir. Bu konudaki açıklama Ra'd Suresi'nde geçmişti. {أَن تَمِيدَ بِكُمْ} “...sizi sarsar diye...” Sizi sarsmasından hoşlanmadığı için [böyle yaptı]. Zira yeryüzü cüzlerinin basitliği, mekân ve konumlarının değişmesini gerektirir; çünkü her birinin bizzat kendisi veya ayrılmaz vasıfları sebebiyle belirli bir mekâna ve özel bir konuma tahsis edilmesi imkânsızdır. {وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلّ دَابَّةٍ} “Ve orada her türlü canlıyı yaydı.” Canlı türlerinin her birinden [yaydı]. {وَأَنزَلْنَا من السماء ماء} “Gökten bir su indirdik...” O yağmurdur. {فَأَنبَتْنَا فِيهَا} “...böylece orada bitirdik...” o su sebebiyle, {مِن كُلّ زَوْجٍ كَرِيمٍ} “...faydalı her çiftten.” pek çok menfaati olan her türden [bitirdik]. İki fiilde azamet nununa (biz zamirine) iltifat edilmesi, bu işe gösterilen özel ihtimamı ortaya koymak içindir.
12489. Metin
{هذا} أي ما ذكر من السَّمواتِ والأرضِ وما تعلَّق بهما من الأمورِ المعدودةِ {خَلَقَ الله} أي مخلوقُه {فَأَرُونِى مَاذَا خَلَقَ الذين مِن دُونِهِ} ممَّا اتخذ تموهم شركاءً له سبحانه في العبادةِ حتَّى استحقُّوا به المعبوديَّةَ وماذا نُصب بخَلْقُ أو مَا مرتفعٌ بالابتداءِ وخبرُه ذَا بصلتِه وأرُوني متعلقٌ به وقولُه تعالى {بَلِ الظالمون فِى ضلال مُّبِينٍ} إضرابٌ عن تبكيتِهم بما ذُكر إلى التَّسجيلِ عليهم بالضَّلالِ البيِّنِ المُستدعي للإعراضِ عن مخاطبتِهم بالمقدِّماتِ المعقولةِ الحقَّةِ لاستحالة أنْ يفهمُوا منها شيئاً فيهتدوا به إلى العلمِ ببطلانِ ما هُم عليه أو يتأثَّروا من الإلزامِ والتَّبكيتِ فينزجُروا عنه ووضعُ الظَّاهرِ موضعَ ضميرِهم للدِّلالةِ على انهم بإشراكهم
{هذا} “İşte bu...” yani göklerden, yerden ve bunlara bağlı sayılan şeylerden zikredilenler, {خَلَقَ الله} “Allah'ın yarattığıdır.” yani O'nun mahlukudur. {فَأَرُونِى مَاذَا خَلَقَ الذين مِن دُونِهِ} “Haydi gösterin bana O'ndan başkalarının ne yarattığını!” ibadette Yüce Allah'a ortak koştuğunuz ve bu sayede kendilerine tapılmayı hak ettiklerini sandığınız şeylerden [ne yarattıklarını gösterin]. "Mâzâ" (مَاذَا) kelimesi "halk" fiili ile mensûbtur yahut "mâ" mübteda olarak merfû, haberi ise sılasıyla birlikte "zâ"dır; "erûnî" fiili ise ona müteallıktır. Yüce Allah'ın {بَلِ الظالمون فِى ضلال مُّبِينٍ} “Hayır, o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.” kavli, zikredilen hususlarla onları susturmaktan vazgeçip, apaçık bir sapıklık içinde olduklarını tescillemeye yönelik bir dönüştür (idrâb). Bu durum, aklî ve hak öncüllerle onlara hitap etmekten yüz çevirmeyi gerektirir; zira bunlardan bir şey anlayıp da üzerinde bulundukları batılı bilerek doğru yolu bulmaları veya ilzam ve susturmadan etkilenip bundan vazgeçmeleri imkânsızdır. Açık ismin (zâhir) onların zamiri yerine getirilmesi, onların şirk koşmakla
12490. Metin
لقمان ١٢ ١٤ واضعون للشيء في غير موضعِه ومتعدُّون عن الحدودِ وظالمون لأنفسِهم بتعريضِها للعذابِ الخالِدِ
Lokmân 12-14 bir şeyi kendi yerine koymayan, haddi aşan ve nefislerini ebedî azaba maruz bırakmakla kendilerine zulmeden kimseler olduklarını göstermek içindir.
12491. Metin
{ولقد آتينا لُقْمَانَ الحكمة} كلامٌ مستأنفٌ مسوقٌ لبيانِ بطلانِ الشِّركِ وهو لقمان بن باعوارء من اولاد آزر ابن أختِ أيُّوبَ ﵇ أو خالتِه وعاشَ حتَّى أدركَ داودَ ﵇ وأخذ عنْهُ العلمَ وكان يُفتي قبل مبعثِه وقيل كان قاضياً في بني إسرائيلَ والجمهورُ على أنَّه كانَ حكيماً ولم يكُنْ نبيِّاً والحكمةٌ في عُرفِ العُلماءِ استكمالُ النَّفسِ الإنسانيَّةِ باقتباس العلوم النظرية واكتسابِ المَلَكة التَّامةِ على الأفعالِ الفاضلةِ على قدرِ طاقتِها ومن حكمتِه أنَّه صحبَ داودَ ﵇ شُهوراً وكان يسرد الدِّرعَ فلم يسألْه عنها فلمَّا أتمَّها لبسها وقال نعمَ لبوسُ الحربِ أنتِ فقال الصَّمتُ حكمةٌ وقليلٌ فاعلُه فقال له داودُ ﵇ بحقَ ما سُمِّيت حكيما وان داود ﵇ قال له يوماً كيفَ أصبحتَ فقال أصبحتُ في يَدَيْ غيرِي فتفكَّر داودُ فيه فصعِق صعقةً وأنَّه أمرَه مولاهُ بأنْ يذبحَ شاةً ويأتي بأطيبِ مُضغتينِ منها فأتى باللِّسانِ والقلبِ ثمَّ بعد أيَّامٍ أمره بأنْ يأتيَ بأخبثِ مُضغتينِ منها فأتى بِهما أيضاً فسأله عن ذلك فقالَ هما أطيب شئ إذا طَابَا وأخبثُ شيءٍ إذا خُبثا ومعنى {أَنِ اشكر للهِ} أي اشكُر له تعالى على أنَّ أنْ مفسِّرةٌ فإنَّ إيتاءَ الحكمةِ في معنى القَولِ وقوله تعالى {وَمَن يَشْكُرْ} الخ استئنافٌ مقررٌ لمضمونِ ما قبله موجبٌ للامتثالِ بالأمر أي ومَن يشكُرْ له تعالى {فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ} لأنَّ منفعتَهُ التي هي ارتباطُ العتيدِ واستجلابُ المزيدِ مقصورةٌ عليها {وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِىٌّ} عن كلِّ شيءٍ فلا يحتاجُ إلى الشُّكرِ ليتضررَ بكفرِ مَن كفَرَ {حَمِيدٌ} حقيقٌ بالحمد وإنْ لم يحمَدْه أحدٌ أو محمودٌ بالفعل ينطقُ بحمدِه جميعُ المخلوقاتِ بلسانِ الحالِ وعدمُ التَّعرضِ لكونِه تعالى مشكُوراً لما أنَّ الحمدَ متضمنٌ للشكرِ بل هو رأسُه كما قال ﷺ الحمدُ رأسُ الشُّكرِ لم يشكرِ الله عبدٌ لم يحمدْهُ فإثباتُه له تعالى إثباتٌ للشكرِ له قطعاً
{ولقد آتينا لُقْمَانَ الحكمة} “Andolsun biz Lokmân'a hikmeti verdik...” Şirkin bâtıllığını beyan etmek amacıyla sevk edilmiş yeni bir sözdür (istînâf). O, Lokmân b. Bâ'ûrâ'dır; Âzer'in soyundandır, Eyyûb aleyhisselâm'ın kız kardeşinin veya teyzesinin oğludur. Dâvûd aleyhisselâm'a yetişinceye kadar yaşamış ve ondan ilim almıştır; onun peygamber olarak gönderilmesinden önce fetva verirdi. İsrailoğulları arasında kadılık yaptığı da söylenmiştir. Âlimlerin çoğunluğuna (cumhur) göre o, bir hakimdi (hikmet sahibi), peygamber değildi. Âlimlerin ıstılahında hikmet; nazarî ilimleri iktibas etmek ve insanın gücü yettiğince faziletli fiilleri işleme konusunda tam bir meleke kazanmak suretiyle insan nefsinin kemale ermesidir. Onun hikmetindendir ki o, Dâvûd aleyhisselâm ile aylarca arkadaşlık etmişti. Dâvûd zırh örerken ona bunun ne olduğunu sormadı; Dâvûd onu tamamlayıp giyince "Sen ne güzel savaş elbisesisin!" dedi. Bunun üzerine Lokmân, "Susmak hikmettir, fakat onu yapan azdır" dedi. Dâvûd aleyhisselâm da ona: "Hakikaten sana boşuna hakîm denmemiş" dedi. Bir gün Dâvûd aleyhisselâm ona "Nasıl sabahladın?" diye sordu; o da "Başkasının elinde sabahladım" dedi. Dâvûd bu söz üzerinde tefekküre daldı ve bayılıp düştü. Yine efendisi ona bir koyun kesmesini ve ondan en lezzetli/iyi iki et parçasını getirmesini emretmiş, o da dili ve kalbi getirmişti. Birkaç gün sonra ona o koyundan en pis iki et parçasını getirmesini emretmiş, o yine o ikisini getirmişti. Efendisi bunun sebebini sorduğunda: "İyi olduklarında bunlardan daha iyisi yoktur; kötü olduklarında da bunlardan daha kötüsü yoktur" demiştir. {أَنِ اشكر للهِ} “Allah'a şükret diye...” kavlinin anlamı: Yüce Allah'a şükret [demektir]. Buradaki "en" (أن) tefsiriyye edatıdır; zira hikmetin verilmesi söz manasını içermektedir. Yüce Allah'ın {وَمَن يَشْكُرْ} “Kim şükrederse...” kavli, öncesinin içeriğini pekiştiren ve emre itaati gerektiren yeni bir sözdür. Yani kim Yüce Allah'a şükrederse, {فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ} “...ancak kendisi için şükreder.” Çünkü şükrün faydası olan mevcut nimetin korunması ve daha fazlasının celbi, yalnızca onun kendi nefsine aittir. {وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِىٌّ} “Kim de nankörlük ederse, şüphesiz Allah zengindir...” her şeyden müstağnidir; nankörlük edenin küfrüyle zarar görecek şekilde şükre ihtiyacı yoktur; {حَمِيدٌ} “...övgüye lâyık olandır.” kimse O'na hamdetmese bile hamde layıktır yahut bizzat övülmüştür; bütün mahlukat hal diliyle O'na hamdeder. Yüce Allah'ın meşkûr (kendisine şükredilen) olarak zikredilmemesi, hamdin şükrü kapsamasından, hatta onun başı olmasındandır; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Hamd, şükrün başıdır; Allah'a hamdetmeyen bir kul O'na şükretmiş olmaz." Dolayısıyla O'na hamdin ispatı, kesinlikle şükrün de ispatıdır.
12492. Metin
{وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لابْنِهِ} أنعمَ وقيل أشكمَ وقيل ماثان {وهو يعظه يا بني} تصغير إشفاق وقرئ يا بنيْ بإسكانِ الياءِ وبكسرِها {لَا تُشْرِكْ بالله} قيل كانَ ابنُه كافراً فلم يزلْ به حتَّى أسلم ومن وقفَ على لا تُشركْ جعلَ بالله قسماً {إِنَّ الشرْكَ لظُلم عَظِيمٌ} تعليلٌ للنَّهي أو للانتهاءِ عن الشِّركِ
{وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لابْنِهِ} “Hani Lokmân oğluna demişti...” [Oğlunun adı] En'am, bir rivayette Eşkem, bir rivayette ise Mâsân'dır. {وهو يعظه يا بني} “...ona öğüt vererek: 'Yavrucuğum!'” Şefkat bildiren bir küçültme (tasgîr) lafzıdır. Yâ harfinin sükûnuyla ve kesresiyle (يا بنيْ / ya büney) şeklinde de okunmuştur. {لَا تُشْرِكْ بالله} “...Allah'a ortak koşma!” Denildi ki oğlu kâfir idi, Lokmân onun peşini bırakmadı, nihayet Müslüman oldu. {لا تُشركْ} üzerinde vakıf yapan kimse, {بالله} ifadesini kasem (yemin) kılmıştır. {إِنَّ الشرْكَ لظُلم عَظِيمٌ} “Çünkü şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.” Nehyin veya şirkten sakınmanın gerekçesidir (ta'lîl).
12493. Metin
{وَوَصَّيْنَا الإنسان بوالديه} الخ كلامُ مستأنفٌ اعترض بهِ على نهجِ الاستطرادِ في أثناءِ وصيَّةِ لقمانَ تأكيداً لما فيها من النَّهيِ عن الشِّركِ وقولُه تعالى {حَمَلَتْهُ أُمُّهُ} إلى قولِه في عامينِ اعتراضٌ بين المفسَّر والمفسِّر وقولُه تعالى {وَهْناً} حالٌ من أمِّه أي ذاتَ وهنٍ أو مصدرٌ مؤكد لفعل هو الحالُ أي تهِنُ وَهْناً
{وَوَصَّيْنَا الإنسان بوالديه} “Biz insana ana babasını tavsiye ettik...” Lokmân'ın vasiyetindeki şirk nehyini tekit etmek amacıyla, vasiyet esnasında istıtrâd (konu arası bağlantı) yoluyla araya girmiş yeni bir sözdür. Yüce Allah'ın {حَمَلَتْهُ أُمُّهُ} “Annesi onu taşımıştır...” kavlinden {في عامينِ} kavline kadar olan kısım, müfesser ile müfessir arasında bir itirazdır (ara cümledir). Yüce Allah'ın {وَهْناً} “...zayıflıkla...” kavli annesinden hâldir; yani zayıflık sahibi olarak demektir yahut hâl konumundaki bir fiili pekiştiren masdardır; yani "zayıfladıkça zayıflayarak" (تهِنُ وَهْناً) manasındadır.
12494. Metin
لقمان ١٥ ١٧ وقولُه تعالى {على وَهْنٍ} صفة للمصدرِ أي كائناً على وَهنٍ أي تضعُف ضعفاً فوقَ ضعفٍ فإنَّها لا تزالُ يتضاعفُ ضعفُها وقرئ وَهَنا على وَهَن بالتَّحريك يقالُ وَهِن يَهِنُ وَهَنا ووَهَن يَوْهِنُ وَهْناً {وَفِصَالُهُ فِى عَامَيْنِ} أي فطامُه في تمامِ عامينِ وهي مدَّةُ الرَّضاعِ عند الشَّافعيِّ وعند أبي حنيفةَ رحمهما الله تعالى هي ثلاثُون شهراً وقد بُيِّن وجهُه في موضعه وقرئ وفَصْلُه {أَنِ اشكر لِى ولوالديك} تفسيرٌ لوصَّينا وما بينهما اعتراضٌ مؤكِّدٌ للوصيِّةِ في حقِّها خاصَّة ولذلك قال ﷺ لمن قالَ له مَن أبرُّ أمَّك ثمَّ أمَّك ثمَّ أمَّك ثمَّ قالَ بعدَ ذلكَ ثمَّ أباكَ {إِلَىَّ المصير} تعليلٌ لوجوبِ الامنثال أي إليَّ الرُّجوع لا إلى غيرِي فأجازيك على ما صَدَر عنْك من الشُّكرِ والكُفرِ
Lokmân 15-17 Yüce Allah'ın {على وَهْنٍ} “...zayıflık üstüne...” kavli masdarın sıfatıdır; yani zayıflık üzerine olan bir zayıflık demektir, yani zayıflık üstüne zayıflığa uğrar; zira onun zayıflığı katlanarak devam eder. Harekeli olarak (وَهَنا على وَهَن) şeklinde de okunmuştur; "vehene yehenü vehenen" (وَهِن يَهِنُ وَهَنا) ve "vehene yevhinü vehnen" (وَهَن يَوْهِنُ وَهْناً) denilir. {وَفِصَالُهُ فِى عَامَيْنِ} “Sütten ayrılması da iki yıl içindedir.” Yani onun sütten kesilmesi tam iki yıl içindedir ki Şâfiî'ye göre süt emzirme süresi budur. Ebû Hanîfe'ye (Allah ikisine de rahmet etsin) göre ise otuz aydır ve bunun izahı kendi yerinde açıklanmıştır. (وفَصْلُه) şeklinde de okunmuştur. {أَنِ اشكر لِى ولوالديك} “Bana ve ana babana şükret diye.” {وصَّينا} fiilinin tefsiridir. İkisinin arasındaki kısım ise özellikle annenin hakkı hususunda vasiyeti pekiştiren bir ara cümledir (itirazdır). Bundan dolayı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisine "Kime iyilik edeyim?" diyen kimseye: "Annene, sonra annene, sonra annene" buyurmuş, ardından "Sonra babana" demiştir. {إِلَىَّ المصير} “Dönüş ancak banadır.” Emre itaatin vacip oluşunun gerekçesidir; yani dönüş başkasına değil yalnız banadır, böylece senden sâdır olan şükür ve küfrün karşılığını veririm demektir.
12495. Metin
{وَإِن جاهداك على أَن تُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ} أي بشركتِه له تعالى في استحقاقِ العبادةِ {عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا} في ذلك {وصاحبهما فِى الدنيا مَعْرُوفاً} أي صحاباً معروفاً يرتضيِه الشَّرعُ وتقتضيه المروءةُ {واتبع سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَىَّ} بالتَّوحيدِ والإخلاصِ في الطَّاعةِ {ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ} أي مرجعُك ومرجعُهما ومرجعُ من أناب إليَّ {فَأُنَبِئُكُم} عند رجوعِكم {بِمَا كنتم تعملون} بأن أجازي كُلاًّ منكم بما صدَر عنْهُ منَ الخيرِ والشرِّ وقولُه تعالى
{وَإِن جاهداك على أَن تُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ} “Eğer onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse...” yani ibadeti hak etme konusunda Yüce Allah'a ortak olduğuna dair bilgin olmayan şeyi, {عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا} “...onlara itaat etme!” bu hususta [onlara uyma]. {وصاحبهما فِى الدنيا مَعْرُوفاً} “Onlarla dünyada iyi geçin...” yani şeriatın razı olacağı ve mürüvvetin gerektirdiği güzel bir birliktelikle geçin. {واتبع سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَىَّ} “Bana yönelenin yoluna uy!” tevhid ve itaatte ihlas ile [bana yönelenin]. {ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ} “Sonra dönüşünüz ancak banadır...” yani senin dönüşün, onların dönüşü ve bana yönelen kimsenin dönüşü banadır. {فَأُنَبِئُكُم} “...size haber veririm...” dönüşünüzde, {بِمَا كنتم تعملون} “...yapmakta olduklarınızı.” her birinize kendisinden sâdır olan hayır ve şerrin karşılığını vererek [haber veririm]. Yüce Allah'ın şu kavli:
12496. Metin
{يَا بَنِى} الخ شروعٌ في حكايةِ بقيةِ وصايا لقمانَ إثرَ تقريرِ ما في مطلعِها من النَّهيِ عن الشِّركِ وتأكيدهِ بالاعتراضِ {إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مّنْ خَرْدَلٍ} أي إنَّ الخصلةَ من الإساءةِ أو الإحسانِ إنْ تكُ مثلاً في الصِّغرِ كحَّبةِ الخردل وقرئ برفعِ مثقال على أنَّ الضَّميرَ للقصَّةِ وكانَ تامَّةٌ والتَّانيثُ لإضافةِ المثقالِ إلى الحبَّةِ كما في قولِ مَن قالَ كَما شرِقَتْ صدرُ القناةِ من الدَّمِ أو لأنَّ المرادَ بهِ الحسنةُ أو السيِّئةُ {فَتَكُنْ فِى صَخْرَةٍ أَوْ فِى السماوات أَوْ فِى الارض} أي فتكُن مع كونِها في أقصى غاياتِ الصِّغرِ والقَماءةِ في أخفى مكانٍ وأحرزه كجوفِ الصَّخرةِ أو حيثُ كانتْ في العالمِ العُلويِّ أو السُّفليِّ {يَأْتِ بِهَا الله} أي يُحضرها ويُحاسبُ عليها {إِنَّ الله لَطِيفٌ} يصلُ علمُه إلى كلِّ خفى {خَبِيرٌ} بكُنهِه وبَعْدَ ما أمرَهُ بالتَّوحيدِ الذي هُو أولُ ما يجبُ على الإنسانِ في ضمنِ النَّهي عن الشِّركِ ونبَّهه على كمالِ علمِ الله تعالى وقدرتِه أمرَه بالصَّلاة التي هي أكملُ العباداتِ تكميلاً له من حيثُ العملُ بعد تكميلِه من حيثُ الاعتقادُ فقال مستميلاً له
{يَا بَنِى} “Yavrucuğum!...” Lokmân'ın vasiyetlerinin başındaki şirk nehyinin pekiştirilip ara cümleyle tekit edilmesinden sonra, onun diğer vasiyetlerinin hikâye edilmesine başlanmasıdır. {إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مّنْ خَرْدَلٍ} “Şüphesiz o, bir hardal tanesi ağırlığında olsa...” Yani kötülük veya iyilik hasleti küçüklükte hardal tanesi gibi olsa bile. Damir-i şe'n kabul edilerek ve "kâne" fiili tam fiil sayılarak (مثقال) kelimesinin ref'i ile de okunmuştur; müennes yapılması ise şairin "Mızrağın ucu kandan kızıllaştığı gibi" sözünde olduğu gibi miskal kelimesinin habbeye (taneye) izafe edilmesindendir yahut bununla hasene veya seyyienin kastedilmesindendir. {فَتَكُنْ فِى صَخْرَةٍ أَوْ فِى السماوات أَوْ فِى الارض} “...bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin dibinde bulunsa...” yani son derece küçük ve değersiz olmakla birlikte bir kayanın içi gibi en gizli ve korunaklı bir yerde yahut ulvî veya süflî âlemde nerede olursa olsun, {يَأْتِ بِهَا الله} “...Allah onu getirir.” yani onu hazır eder ve onun hesabını sorar. {إِنَّ الله لَطِيفٌ} “Şüphesiz Allah lütuf sahibidir...” ilmi her gizli şeye ulaşır, {خَبِيرٌ} “...hakkıyla haberdardır.” onun mahiyetinden haberdardır. Şirk nehyi zımnında insana ilk vacip olan tevhid ile ona emrettikten ve Yüce Allah'ın ilminin ve kudretinin kemaline dikkat çektikten sonra; inanç yönünden onu kemale erdirmesinin ardından amel yönünden de kemale erdirmek üzere ibadetlerin en kâmili olan namazı emretti ve onun gönlünü kazanarak şöyle dedi:
12497. Metin
{يَا بَنِىَّ أَقِمِ الصلاة} تكميلاً لنفسِك {وَأْمُرْ بالمعروف وانه عَنِ المنكر} تكميلاً لغيرِك {واصبر على مَا أَصَابَكَ} من الشَّدائدِ والمحنِ لا سيَّما فيما أُمرت به {إِنَّ ذلك} إشارةٌ إلى
{يَا بَنِىَّ أَقِمِ الصلاة} “Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl...” kendi nefsini kemale erdirmek için, {وَأْمُرْ بالمعروف وانه عَنِ المنكر} “...iyiliği emret, kötülükten vazgeçir...” başkalarını kemale erdirmek için, {واصبر على مَا أَصَابَكَ} “...ve başına gelenlere sabret!” zorluklara ve musibetlere, bilhassa sana emredilen hususlardaki meşakkatlere [sabret]. {إِنَّ ذلك} “Şüphesiz bunlar...” zikredilenlerin hepsine işarettir. İşaret edilenin zikrinin yakın olmasına rağmen uzaklık bildiren lafzın getirilmesi, defalarca geçtiği üzere, onun faziletteki mertebesinin yüceliğini hissettirmek içindir.
12498. Metin
لقمان ١٨ ٢٠ كلِّ ما ذُكر وما فيه من معنى البعد مع قرب العهد بالمشار إليه لما مرَّ مراراً من الإشعارِ ببُعدِ منزلتِه في الفضل {مِنْ عَزْمِ الامور} أي ممَّا عزمَهُ الله تعالى وقطَعه على عبادِه من الأمورِ لمزيدِ مزيَّتِها مصدرٌ أُطلق على المفعولِ وقد جُوِّز أنْ يكونَ بمعنى الفاعلِ من قوله تعالى فَإِذَا عَزَمَ الامر أي جدَّ والجملةُ تعليلٌ لوجوبِ الامتثالِ بما سبقَ من الأمرِ والنَّهي وإيذانٌ بأنَّ ما بعدها ليس بمثابتِه
Lokmân 18-20 {مِنْ عَزْمِ الامور} “...azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani üstün meziyetinden ötürü Yüce Allah'ın kullarına kesin olarak emredip hükme bağladığı işlerdendir. Mef'ûl anlamında kullanılmış bir masdardır. Yüce Allah'ın {فَإِذَا عَزَمَ الامر} kavlindeki gibi fâil manasında olması da caiz görülmüştür; yani iş ciddileştiğinde demektir. Cümle, geçen emir ve nehiylere uymanın gerekliliğini açıklayan bir gerekçedir (ta'lîl) ve bundan sonrakilerin bu mertebede olmadığını bildirmektedir.
12499. Metin
{وَلَا تُصَعّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ} أي لا تُمِله ولا تُولِّهم صفحة وجهِك كما هو ديدنُ المتكبرينَ من الصَّعرِ وهو الصَّيَدُ وهو داءٌ يصيبُ البعيرَ فيلوى منه عنقَهُ وقُرىء ولا تُصاعرْ وقُرىء ولا تصعر من الاغعال والكل بمعنى مثل وعلاه وعالاه {وَلَا تَمْشِ فِى الارض مَرَحًا} أي فَرَحاً مصدرٌ وقعَ موقِعَ الحالِ أو مصدرٌ مؤكد لفعل هو الحالُ أي تمرحُ مَرَحاً أو لأجلِ المرحِ والبَطَرِ {إِنَّ الله لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ} تعليلٌ للنَّهي أو موجبِه وتأخيرُ الفخورِ مع كونِه بمقابلةِ المصعِّرِ خدَّه عن المختالِ وهو بمقابلةِ الماشِي مَرَحا لرعاية الفواصل
{وَلَا تُصَعّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ} “Küçümseyerek insanlardan yüzünü çevirme...” Yani kibrinden dolayı yüzünü eğme ve kibirlilerin âdeti olduğu üzere yüzünü onlardan çevirme! [Bu kelime] "sa'ar"dan (الصَّعَر) gelir; o da "sayad" (الصَّيَد) olup deveye isabet edip boynunu büken bir hastalıktır. (ولا تُصاعِرْ) ve if'âl babından (ولا تُصْعِرْ) şeklinde de okunmuştur; hepsi "a'lâhu ve âlâhu" misalinde olduğu gibi aynı anlamdadır. {وَلَا تَمْشِ فِى الارض مَرَحًا} “...ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme!” yani şımararak ve gururlanarak [yürüme]. Hâl makamına geçmiş bir masdardır yahut hâl konumundaki fiili pekiştiren bir masdardır; yani "şımardıkça şımararak yürürsün" demektir yahut şımarıklık ve böbürlenme yüzünden demektir. {إِنَّ الله لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ} “Zira Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.” Nehyin veya nehyin gereğinin gerekçesidir. Yüzünü çevirenin karşılığı olan "fahûr" (övünen) kelimesinin, böbürlenerek yürüyenin karşılığı olan "muhtâl" (kendini beğenen) kelimesinden sonraya bırakılması ayet sonlarının uyumu (fâsıla) içindir.
12500. Metin
{واقصد فِى مَشْيِكَ} بعد الاجتنابِ عن المَرَح فيه أي توسَّطْ بين الدبيبِ والاسراع وعنه ﷺ سرعةُ المشيِ تُذهُب بهاءَ المُؤمنِ وقولُ عائشةَ في عمرَ ﵄ كانَ إذا مشَى أسرعَ فالمرادُ به ما فوقَ دبيب المنماوت وقُرىء بقطعِ الهمزةِ من أقصَدَ الرَّامِي إذا سدَّدَ سهمَه نحوَ الرَّميةِ {واغضض مِن صَوْتِكَ} وانقُص منه واقصُر {إِنَّ أَنكَرَ الاصوات} أي أوحشَها {لَصَوْتُ الحمير} تعليلٌ للأمرِ على أبلغِ وجهٍ وآكدِه مبنيٌّ على تشبيهِ الرَّافعينَ أصواتَهم بالحميرِ وتمثيل اصواتهم بالهاق وإفراطٌ في التَّحذيرِ عن رفعِ الصَّوتِ والتَّنفيرِ عنه وإفرادُ الصَّوتِ مع إضافتِه إلى الجمعِ لما أنَّ المرادَ ليس بيانَ حالِ صوتِ كلَّ واحدٍ من آحادِ هذا الجنسِ حتى يُجمعَ بل بيانَ حالِ صوتِ هذا الجنسِ من بينِ أصواتِ سائرِ الأجناسِ وقولُه تعالَى
{واقصد فِى مَشْيِكَ} “Yürüyüşünde tabiî ol...” Yürüyüşte böbürlenmekten sakındıktan sonra; yani yavaş yürümekle acele etmek arasında orta yolu tut. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: "Hızlı yürümek müminin vakarını giderir." Âişe'nin radıyallâhu anhâ Ömer radıyallâhu anh hakkındaki "Yürüdüğü zaman hızlı yürürdü" sözünden kastedilen ise, ölü gibi yavaş yürümekten daha hızlı olanıdır. Okçu hedefe doğru okunu yönelttiğinde kullanılan "aksada" (أقصَدَ) fiilinden hemzenin kat'ı ile de okunmuştur. {واغضض مِن صَوْتِكَ} “...sesini de kıs!” sesini alçalt ve kıs. {إِنَّ أَنكَرَ الاصوات} “Çünkü seslerin en çirkini...” yani en sevimsizi, {لَصَوْتُ الحمير} “...şüphesiz eşeklerin sesidir.” Seslerini yükseltenleri eşeklere benzetmeye ve onların seslerini anırmaya benzetmeye dayalı olarak, emrin en beliğ ve en kuvvetli şekilde gerekçelendirilmesidir (ta'lîl). Sesi yükseltmekten son derece sakındırma ve ondan nefret ettirmedir. Çoğula izafe edilmekle birlikte sesin tekil getirilmesi, kastedilenin bu cinsin her bir ferdinin ses durumunu açıklamak değil -ki öyle olsaydı çoğul yapılırdı-, aksine diğer cinslerin sesleri arasından bu cinsin ses durumunu açıklamak olmasındandır. Yüce Allah'ın şu kavli:
12501. Metin
{أَلَمْ تَرَوْاْ أَنَّ الله سخر لكم ما فى السماوات وَمَا فِي الارض} رجوعٌ الى سنن ما سلفَ قبل قصَّةِ لقمانَ من خطابِ المشركينَ وتوبيخٌ لهم على إصرارُهم على ما هم عليه مع مشاهدتِهم لدلائلِ التَّوحيدِ والمرادُ بالتَّسخير إمَّا جعلُ المسخَّرِ بحيثُ ينفعُ المسخَّرَ له أعمُّ من أنْ يكونَ مُنقاداً له يتصرَّفُ فيه كيفَ يشاءُ ويستعملُه حسبما يريدُ كعامَّة ما في الأرضِ من الأشياءِ المسخَّرة للإنسانِ المستعملةِ له من الجمادِ والحيوانِ أو لا يكون كذلك بل يكونُ سبباً لحصولِ مرادِه من غير أن يكون له دخلٌ في استعمالِه كجميعِ ما في السَّمواتِ من الأشياءِ التي نِيطتْ بها مصالحُ العبادِ معاشاً ومعادا وما جعلُه منقاداً للأمرِ مذللاً على أنَّ معنى لكُم
{أَلَمْ تَرَوْاْ أَنَّ الله سخر لكم ما فى السماوات وَمَا فِي الارض} “Görmediniz mi ki Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize verdi...” Lokmân kıssasından önce geçen müşriklere hitap üslubuna bir dönüştür ve tevhid delillerini müşahede etmelerine rağmen üzerinde bulundukları durumda ısrar etmelerinden dolayı onları bir azarlamadır. Hizmete verme (teshîr) ile kastedilen; ya hizmete verilen şeyin, hizmetine verilen kimseye fayda sağlayacak şekilde kılınmasıdır ki bu, ister insanın kullanımına boyun eğmiş olup onda dilediği gibi tasarruf etmesi ve istediği gibi kullanması şeklinde olsun -cansız varlıklardan ve hayvanlardan insana boyun eğdirilip onun hizmetine verilen yeryüzündeki şeylerin geneli gibi-, isterse böyle olmayıp insanın onun kullanımında bir dahli bulunmaksızın onun maksadının hâsıl olmasına sebep kılınması şeklinde olsun -kulların dünya ve ahiret maslahatlarının bağlandığı göklerdeki varlıkların tamamı gibi-; yahut emre boyun eğdirilmiş ve ram kılınmış olmasıdır; şu kadar var ki "sizin için" (لكم) ifadesinin anlamı
12502. Metin
لقمان ٢١ ٢٤ لأجلِكم فإنَّ جميعَ ما في السمواتِ والأرض من الكائنات مسخر لله تعالى مستتبعةٌ لمنافعِ الخلقِ وما يستعملُه الإنسانُ حسبما يشاءُ وإن كان مسخَّراً له بحسبِ الظَّاهرِ فهو في الحقيقةِ مسخَّرٌ لله تعالى {وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظاهرة وَبَاطِنَةً} محسوسةً ومعقولةً معروفةً لكم وغيرَ معروفةٍ وقد مرَّ شرحُ النِّعمةِ وتفصيلُها في الفاتحةِ وقرىء اصيغ بالصَّادِ وهو جارٍ في كلِّ سينٍ قارنت الغينَ أو الخاءَ أو القافَ كما تقولُ في سَلَخ صَلَخ وفي سَقَر صَقَر وفي سَالِغ صالغ وقُرىء نعمةً {وَمِنَ الناس مَن يجادل فِى الله} في توحيدِه وصفاتِه {بِغَيْرِ عِلْمٍ} مستفادة من دليلٍ {وَلَا هُدًى} من جهة الرسول ﷺ {وَلَا كتاب مُّنِيرٍ} أنزلَه الله سبحانُه بل بمجرَّدِ التَّقليدِ
Lokmân 21-24 sizin menfaatiniz içindir demektir. Zira göklerde ve yerdeki bütün varlıklar Yüce Allah'a boyun eğdirilmiştir ve mahlukatın menfaatlerini netice vermektedir. İnsanın dilediği gibi kullandığı şeyler ise görünüşte onun emrine verilmiş olsa da gerçekte Yüce Allah'ın emrine amadedir. {وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظاهرة وَبَاطِنَةً} “...ve açık olsun gizli olsun nimetlerini size bolca ihsan etti?” Hissedilen ve akılla kavranan, bildiğiniz ve bilmediğiniz [nimetlerini ihsan etti]. Nimetin şerhi ve tafsilatı Fâtiha Suresi'nde geçmişti. Sâd harfi ile (اصبغ) şeklinde de okunmuştur; bu, gayn (غ), hı (خ) veya kaf (ق) harfine bitişen her sîn (س) harfinde geçerlidir; nitekim "seleha" (سَلَخ) yerine "salaha" (صَلَخ), "sekara" (سَقَر) yerine "sakara" (صَقَر) ve "sâliga" (سَالِغ) yerine "sâliga" (صالغ) denilmesi gibidir. Tekil olarak (نِعْمَتَهُ) şeklinde de okunmuştur. {وَمِنَ الناس مَن يجادل فِى الله} “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah hakkında tartışıp durur;” O'nun birliği ve sıfatları hakkında, {بِغَيْرِ عِلْمٍ} “...ne bir ilme...” bir delilden elde edilmiş [ilme dayanmaksızın], {وَلَا هُدًى} “...ne bir hidayete...” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından gelen [bir hidayete], {وَلَا كتاب مُّنِيرٍ} “...ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın.” Yüce Allah'ın indirdiği bir kitaba dayanmaksızın, sırf taklit ile [tartışır].
12503. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} أي لمن يجادلُ والجمعُ باعتبار المعنى {اتبعوا مَا أَنزَلَ الله قَالُواْ بَلْ نتبعُ ما وجدْنا عليه آباءنا} يُريدون به عبادةَ الأصنامِ {أَوَلَوْ كَانَ الشيطان يَدْعُوهُمْ} أي آباءَهم لا أنفسَهم كما قيل فإنَّ مدارَ إنكارِ الاتباعِ واستبعادِه كونُ المتبوعينَ تابعينَ للشَّيطانِ لا كونُ أنفسِهم كذلك أي أيتبعونَهم ولو كان الشَّيطانُ يدعُوهم فيما هم عليه من الشِّرك {إلى عَذَابِ السعير} فهُم متوجهون إليه حسبَ دعوتِه والجملةُ في حيز النصبِ على الحالية وقد مرَّ تحقيقُه في قولِه تعالى أَوْ لَّوْ كَانَ آبَاؤُهم لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ من سورة البقرة بما لا مزيدَ عليهِ
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} “Onlara denildiği zaman...” yani tartışan kimseye ki lafzın manası gözetilerek çoğul getirilmiştir: {اتبعوا مَا أَنزَلَ الله قَالُواْ بَلْ نتبعُ ما وجدْنا عليه آباءنا} “'Allah'ın indirdiğine uyun!' dendiğinde: 'Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız' derler.” Bununla putlara tapmayı kastederler. {أَوَلَوْ كَانَ الشيطان يَدْعُوهُمْ} “Ya şeytan onları çağırıyor idiyse de mi?” yani iddia edildiği gibi kendilerini değil, babalarını [çağırıyor idiyse de mi?]. Zira tâbi olmayı inkâr ve uzak görmenin dayanağı, kendilerinin öyle olması değil, peşinden gidilen ataların şeytana uymuş olmalarıdır; yani üzerinde bulundukları şirk hususunda şeytan onları çağırıyor olsa da mı onlara uyacaklar? {إلى عَذَابِ السعير} “...o çılgın alevli azaba!” Onlar da onun çağrısına uyarak o azaba doğru gitmektedirler. Cümle, hâl olmak üzere nasb mahallindedir. Bunun tahkiki Bakara Suresi'ndeki {أَوْ لَّوْ كَانَ آبَاؤُهم لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ} kavlinde ziyadesi gerekmeyecek şekilde geçmişti.
12504. Metin
{وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى الله} بأنْ فوَّض إليه مجامعَ أمورِه وأقبلَ عليه بكلّيته وحيثُ عُدِّي باللامِ قصد معنى الاختصاصِ وقُرىء بالتَّشديدِ {وَهُوَ مُحْسِنٌ} أي في أعمالِه آتٍ بها جامعةً بين الحُسنِ الذاتِيِّ والوصفيِّ وقد مرَّ في آخرِ سورةِ النَّحلِ {فَقَدِ استمسك بالعروة الوثقى} أي تعلَّق بأوثقِ ما يتعلَّق به من الأسبابِ وهو تمثيلٌ لحالِ المتوكلِ المشتغلِ بالطَّاعةِ بحالِ من أراد أنْ يترقَّى إلى شاهقِ جبلٍ فتمسَّك بأوثقِ عُرى الحبلِ المُتدلِّي منه {وإلى الله} لا إلى أحدٍ غيرِه {عاقبة الامور} فيجازيه أحسنَ الجزاء
{وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى الله} “Kim yüzünü Allah'a teslim ederse...” bütün işlerini O'na havale ederek ve tüm varlığıyla O'na yönelerek. Lâm harf-i ceri ile geçişli kılındığında ise ihtisas (yalnız O'na özgü kılma) manası kastedilmiştir. Şeddeli olarak (يُسَلِّمْ) şeklinde de okunmuştur. {وَهُوَ مُحْسِنٌ} “...ve kendisi de iyilik eden biri olarak...” yani amellerinde [ihsan sahibi olarak], amellerini hem zatî hem de vasfî güzelliği kendinde toplayacak şekilde yerine getirerek. Bu husus Nahl Suresi'nin sonunda geçmişti. {فَقَدِ استمسك بالعروة الوثقى} “...muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır.” Yani tutunulacak sebeplerin en sağlamına sarılmıştır. Bu, tevekkül edip ibadetle meşgul olan kimsenin halini, yüce bir dağın zirvesine tırmanmak isteyip de oradan sarkan ipin en sağlam halkalarına tutunan kimsenin haline benzetmektir. {وإلى الله} “Ve Allah'adır...” başkasına değil, {عاقبة الامور} “...bütün işlerin sonu.” böylece ona en güzel mükâfatı verir.
12505. Metin
{وَمَن كَفَرَ فَلَا يَحْزُنكَ كُفْرُهُ} فإنَّه لا يضُّرك في الدنيا ولا في الآخرةِ وقُرىء فلا يُحزِنْك من أحزن المنقولِ من حزِن بكسرِ الزَّاي وليس بمستفيضٍ {إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ} لا إلى غيرِنا {فَنُنَبّئُهُم بِمَا عملوا} في الدُّنيا من الكفرِ والمَعَاصي بالعذابِ والعقابِ والجمعُ في الضَّمائرِ الثَّلاثةِ باعتبارِ معنى مَنْ كما أنَّ الإفرادَ في الأولِ باعتبارِ لفظِها {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} تعليلٌ للتنبئةِ المعبَّرِ بها عن التَّعذيبِ
{وَمَن كَفَرَ فَلَا يَحْزُنكَ كُفْرُهُ} “Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin.” Zira onun küfrü dünyada da ahirette de sana zarar vermez. Kesreli "hazine" (حزِن) fiilinden nakledilen "ahzene" (أحزن) fiilinden (فلا يُحزِنْك) şeklinde de okunmuştur ancak bu yaygın değildir. {إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ} “Onların dönüşü bizedir...” başkasına değil. {فَنُنَبّئُهُم بِمَا عملوا} “...böylece yaptıklarını kendilerine haber veririz.” dünyada işledikleri küfür ve günahları azap ve ceza ile [haber veririz]. Üç zamirdeki cemilik "men" kelimesinin manası gözetilerek yapılmıştır; nitekim birincideki tekillik de lafzı gözetilerek yapılmıştır. {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} “Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Azap etme manasını ifade eden haber verme fiilinin gerekçesidir.
12506. Metin
{نُمَتّعُهُمْ قَلِيلاً} تمتيعاً أو زماناً قليلاً فإنَّ ما يزول وإنْ كانَ بعد امد
{نُمَتّعُهُمْ قَلِيلاً} “Onları biraz faydalandırırız...” az bir faydalandırma ile veya az bir süre faydalandırırız; zira yok olup giden şey, her ne kadar uzun bir süre sonra da olsa,
12507. Metin
لقمان ٢٥ ٢٩ طويلٍ بالنسبةِ إلى ما يدومُ قليلٌ {ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إلى عَذَابٍ غَلِيظٍ} يثقُل عليهم ثقلَ الأجرامِ الغلاظِ أو يضمُّ إلى الإحراقِ الضَّغطَ والتضييق
Lokmân 25-29 devamlı olana nispetle azdır. {ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إلى عَذَابٍ غَلِيظٍ} “...sonra da onları şiddetli bir azaba mecbur ederiz.” Kaba cisimlerin ağırlığı gibi üzerlerine çöken yahut yakmanın yanı sıra tazyik ve sıkıştırmayı da içeren [bir azaba mecbur ederiz].
12508. Metin
{وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّنْ خَلَقَ السماوات والارض لَيَقُولُنَّ الله} لغايةِ وضوحِ الأمرِ بحيث اضطروا إلى الاعترافِ به {قُلِ الحمد لِلَّهِ} على أنْ جعلَ دلائلَ التَّوحيدِ بحيثُ لا يكادُ ينكرها المكابرون أيضاً {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} شيئاً من الأشياءِ فلذلك لا يعملون بمقتضى اعترافِهم وقيل لَا يَعْلَمُونَ أنَّ ذلك يلزمُهم
{وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّنْ خَلَقَ السماوات والارض لَيَقُولُنَّ الله} “Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, elbette 'Allah' derler.” Meselenin son derece açık olması sebebiyle bunu itirafa mecbur kalırlar. {قُلِ الحمد لِلَّهِ} “De ki: 'Hamd Allah'a mahsustur.'” Tevhid delillerini inatçıların bile neredeyse inkâr edemeyeceği şekilde kıldığı için [hamdolsun]. {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Hayır, onların çoğu bilmezler.” hiçbir şeyi bilmezler; bundan dolayı da itiraflarının gereğiyle amel etmezler. Bir görüşe göre, bunun kendilerini bağladığını bilmezler demektir.
12509. Metin
{لله ما في السماوات والارض} فلا يستحقُّ العبادةَ فيهما غيرُه {إِنَّ الله هُوَ الغنى} عن العالمينَ {الحميد} المستحقُّ للحمدِ وإنْ لم يحمَدْه أحدٌ أو المحمود بالفعلِ يحمدُه كلُّ مخلوقٍ بلسانِ الحال
{لله ما في السماوات والارض} “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır.” Dolayısıyla her ikisinde de O'ndan başkası ibadete layık değildir. {إِنَّ الله هُوَ الغنى} “Şüphesiz Allah zengindir...” âlemlerden müstağnidir, {الحميد} “...övgüye lâyık olandır.” Kimse O'na hamdetmese bile hamde layıktır yahut bizzat övülmüştür; her mahluk hal diliyle O'na hamdeder.
12510. Metin
{ولو أنما فِى الأرض مِن شَجَرَةٍ أقلام} أي لوان الأشجارَ أقلامٌ وتوحيدُ الشَّجرةِ لما أنَّ المراد تفصيلُ الآحادِ {والبحر يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ} أي من بعدِ نفاده {سَبْعَةُ أَبْحُرٍ} أي والحالُ أنَّ البحرَ المحيطَ بسعته يمده الا بحر السبعةُ مدَّاً لا ينقطعُ أبداً وكتبتْ بتلك الأقلامِ وبذلك المدادِ كلماتُ الله {مَا نَفِدَتْ كلمات الله} ونفدِتْ تلك الأقلامُ والمدادُ كما في قوله تعالى لَنَفِدَ البحر قَبْلَ أَن تنفذ كلمات رَبّى وقُرىء يُمدُّه من الإمدادِ بالياء والتاءِ وإسنادُ المدِّ إلى الأبحرِ السَّبعةِ دونَ البحرِ المحيطِ مع كونِه أعظمَ منها وأطمَّ لأنَّها هي المجاورةُ للجبالِ ومنابعِ المياه الجاريةِ وإليها تنصبُّ الأنهارُ العظامُ أولاً ومنها ينصبُّ إلى البحرِ المحيطِ ثانياً وإيثارُ جمعِ القلَّةِ في الكلماتِ للإيذانِ بأنَّ ما ذُكر لا يَفي بالقليلِ منها فكيفَ بالكثيرِ {أَنَّ الله عَزِيزٌ} لا يُعجزه شيءٌ {حَكِيمٌ} لا يخرجُ عن علمِه وحكمتِه أمرٌ فلا تنفد كلماتُه المؤسسةُ عليهما
{ولو أنما فِى الأرض مِن شَجَرَةٍ أقلام} “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsaydı...” Yani bütün ağaçlar kalem olsaydı; ağaç (شجرة) kelimesinin tekil getirilmesi tek tek fertlerin tafsilatını kastetmek içindir. {والبحر يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ} “...deniz de ardından kendisine destek sağlasaydı...” yani tükenmesinden sonra, {سَبْعَةُ أَبْحُرٍ} “...yedi denizle...” Yani uçsuz bucaksız deniz, yedi denizin hiç kesilmeyen bir takviyeyle kendisine mürekkep takviyesi yapması halinde bile olsa ve o kalemlerle, o mürekkeple Allah'ın kelimeleri yazılsaydı; {مَا نَفِدَتْ كلمات الله} “...Allah'ın kelimeleri tükenmezdi.” O kalemler ve mürekkep tükenirdi; nitekim Yüce Allah'ın {لَنَفِدَ البحر قَبْلَ أَن تنفذ كلمات رَبّى} ayetinde olduğu gibidir. İmdad kökünden yâ ve tâ harfleriyle (يُمدُّه / تُمدُّه) şeklinde de okunmuştur. Denizin daha büyük ve muazzam olmasına rağmen takviyenin deniz yerine yedi denize isnat edilmesi; onların dağlara ve akan suların kaynaklarına komşu olması, büyük nehirlerin önce onlara dökülmesi ve onlardan da ikinci olarak büyük denize dökülmesi sebebiyledir. Kelimeler (kelimât) lafzında cemi-i kılletin (azlık çoğulunun) tercih edilmesi, zikredilenlerin O'nun kelimelerinin azına bile yetmeyeceğini, nerede kaldı ki çoğuna yetsin, hissettirmek içindir. {أَنَّ الله عَزِيزٌ} “Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir...” hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz, {حَكِيمٌ} “...hüküm ve hikmet sahibidir.” hiçbir iş O'nun ilim ve hikmetinin dışına çıkamaz; bu yüzden bu ikisi üzerine kurulu olan kelimeleri tükenmez.
12511. Metin
{مَّا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَاّ كَنَفْسٍ واحدة} أي إلا كخلقِها وبعِثها في سهولة التأتي إذ لا يشغَلُه شأنٌ عن شأنٍ لأن مناطَ وجودِ الكلِّ تعلقُ إرادتِه الواجبةِ مع قدرتِه الذاتيَّةِ حسبما يُفصح عنه قولُه تعالى انما امرنا لِشَىْء إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ {أَنَّ الله سَمِيعٌ} يسمعُ كلَّ مسموعٍ {بَصِيرٌ} يبصرُ كلَّ مبصَرٍ لا يشغلُه علمُ بعضِها عن علمِ بعضٍ فكذلك الخلقُ والبعثُ
{مَّا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَاّ كَنَفْسٍ واحدة} “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir kişinin [yaratılması ve diriltilmesi] gibidir.” Yani meydana gelmesindeki kolaylık bakımından tek bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir; zira hiçbir iş O'nu diğer bir işten alıkoymaz. Çünkü her şeyin var oluş dayanağı, Yüce Allah'ın {انما امرنا لِشَىْء إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} kavlinin açıkladığı üzere zâtî kudretiyle birlikte vacip olan iradesinin taalluk etmesidir. {أَنَّ الله سَمِيعٌ} “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir...” işitilen her şeyi işitir, {بَصِيرٌ} “...hakkıyla görendir.” görülen her şeyi görür; bir kısmını bilmesi diğer bir kısmını bilmesine engel olmaz; yaratması ve diriltmesi de böyledir.
12512. Metin
{أَلَمْ تَرَ} قيل الخطابُ لرسول الله ﷺ وقيل عامٌّ لكلِّ أحدٍ ممن يصلُح للخطابِ وهو الا وفق لما سبقَ وما لحقَ أي ألم تعلم علما
{أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi?...” Hitabın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e olduğu söylenmiştir; hitaba elverişli olan herkese genel olduğu da söylenmiştir ki öncesine ve sonrasına en uygun olanı budur. Yani
12513. Metin
لقمان ٣٠ قويَّاً جارياً مجرى الرؤيةِ {أن الله يولج الليل فِى النهار وَيُولِجُ النهار فِى الليل} أي يُدخل كلَّ واحدٍ منهما في الآخرِ ويضيفه إليه فيتفاوتُ بذلك حالُه زيادةً ونقصاناً {وَسَخَّرَ الشمس والقمر} عطفٌ على يُولج والاختلافُ بينهما صيغة لما أن إيلاج أحد الملوين في الآخر متجددٌ في كلِّ حينٍ وأما تسخير النيرين فأمر لا تعددَ فيه ولا تجددَ وإنَّما التعدُّدُ والتجدّد في آثارِه وقد أُشير إلى ذلك حيثُ قيل {كُلٌّ يَجْرِى} أي بحسبِ حركته الخاصة وحركته القسرية على المداراتِ اليوميةِ المتخالفةِ المتعددةِ حسب تعددِ الأيَّامِ جريا مستمراً {إلى أَجَلٍ مسمى} قدره الله تعالى لجريهما وهو يوم القيامةِ كما رُوي عن الحسنِ رحمة الله فإنَّه لا ينقطعُ جريُهما إلا حينئذٍ والجملةُ على تقدير عمومِ الخطاب اعتراضٌ بين المعطوفينِ لبيانِ الواقعِ بطريق الاستطرادِ وعلى تقديرِ اختصاصِه به ﷺ يجوزُ أنْ يكونَ حالاً من الشَّمسِ والقمرِ فإنَّ جريانَهما إلى يومِ القيامةِ من جُملةِ ما في حيز رؤيته ﷺ هذا وقد جُعل جريانُهما عبارةً عن حركتِهما الخاصَّة بهما في فلكِهما والأجلُ المسمَّى عن منتهى دورتِهما وجُعل مَّدةُ الجريانِ للشمسِ سنة وللقمرِ شهراً فالجملةُ حينئذٍ بيان لحكمِ تسخيرِهما وتنبيهٌ على كيفيَّةِ إيلاجٍ أحد الملوين في الآخر وكونِ ذلك بحسبِ اختلافٍ جَرَيانِ الشَّمسِ على مَدَاراتِها اليوميَّةِ فكُلما كان جريانُها متوجهاً إلى سمتِ الرَّأسِ تزدادُ القوسُ التي هي فوق الأرضِ كبراً فيزدادُ النَّهارُ طُولاً بإنضمامِ بعضِ أجزاءِ الليلِ إليهِ إلى أنْ يبلغَ المدارَ الذي هو أقربُ المداراتِ إلى سمت الرأس وذلك عند بلوغها الى رأسِ السَّرطانِ ثم ترجعُ متوجهةً إلى التباعدِ عن سمت الراس فلا تزال القِسيُّ التي هي فوقَ الأرضِ تزدادُ صغراً فيزدادُ النَّهارُ قِصراً بانضمامِ بعضِ أجزائِه إلى اللَّيلِ إلى أنْ يبلغَ المدارَ الذي هو أبعدُ المداراتِ اليوميةِ عن سمتِ الرأسِ وذلك عندَ بلوغِها برجَ الجَدي وقولُه تعالى {وَأَنَّ الله بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} عطفٌ على أنَّ الله يُولج الخ داخلٌ معه في حيِّز الرؤيةِ على تقديري خصوصِ الخطابِ وعمومه فإنَّ مَن شاهدَ مثلَ ذلك الصُّنعِ الرَّائقِ والتَّدبيرِ الفائقَ لا يكادُ يغفلُ عن كونِ صانعِه ﷿ محيطاً بجلائلِ أعمالِه ودقائقِها
Lokmân 30 görme derecesinde kesin ve kuvvetli bir bilgiyle bilmedin mi ki; {أن الله يولج الليل فِى النهار وَيُولِجُ النهار فِى الليل} “...Allah geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar;” yani her birini diğerine dâhil edip ekler, böylece durumları artma ve eksilme bakımından farklılaşır. {وَسَخَّرَ الشمس والقمر} “...güneşi ve ayı da hizmete boyun eğdirmiştir.” {يُولج} fiiline matuftur. İkisi arasındaki sîga (kip) farklılığı; gece ile gündüzün birbirine girmesinin her an yenilenmesinden, iki kandilin (güneş ve ayın) teshîrinin ise tekerrür ve teceddüt kabul etmeyen bir durum olmasından ileri gelir; çokluk ve yenilenme ancak onun eserlerindedir. Nitekim şu kavilde buna işaret edilmiştir: {كُلٌّ يَجْرِى} “Her biri akıp gider...” yani günlerin çokluğuna göre çeşitlenen ve birbirine benzemeyen günlük yörüngelerde, kendine has ve zorunlu hareketiyle sürekli bir akışla akıp gider, {إلى أَجَلٍ مسمى} “...belirlenmiş bir vakte kadar.” Yüce Allah'ın onların akışı için takdir ettiği süreye kadar ki o, Hasan'dan (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) rivayet edildiği üzere kıyamet günüdür; çünkü onların akışı ancak o zaman kesilir. Cümle, hitabın umumiliği takdirine göre istıtrâd yoluyla vakıayı açıklayan iki matuf arasında bir ara cümledir (itirazdır); hitabın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e tahsisi takdirine göre ise güneş ve aydan hâl olması caizdir; zira onların kıyamet gününe kadar akıp gitmesi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in müşahedesi ve ilmi kapsamındaki hususlardandır. Şöyle de denilmiştir: Onların akışı, kendi feleklerindeki özel hareketlerinden; belirlenmiş ecel ise devirlerinin nihayetinden ibarettir; akış müddeti güneş için bir yıl, ay için bir ay kılınmıştır. Bu takdirde cümle, onların teshîr edilme hükmünün beyanı ve gece ile gündüzün birbirine katılma keyfiyetine, bunun da güneşin günlük yörüngelerindeki akış farklılığına göre gerçekleştiğine bir dikkat çekmedir. Güneşin akışı baş hizasına (semt-i re's) yöneldikçe, yeryüzünün üzerindeki kavis büyür; böylece gecenin bazı cüzlerinin ona katılmasıyla gündüz uzar; nihayet baş hizasına en yakın olan yörüngeye ulaşır ki bu da Yengeç burcunun başına ulaştığı zamandır. Sonra baş hizasından uzaklaşmaya yönelerek geri döner; yeryüzünün üzerindeki kavisler küçülmeye devam eder, gündüzün bazı cüzlerinin geceye katılmasıyla gündüz kısalır; nihayet günlük yörüngelerin baş hizasından en uzak olanına ulaşır ki bu da Oğlak burcuna ulaştığı zamandır. Yüce Allah'ın {وَأَنَّ الله بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} “...ve şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” kavli, {أنَّ الله يُولج} ifadesine matuftur; hitabın hususiliği ve umumiliği takdirlerinin her ikisinde de görme kapsamına dâhildir. Zira böylesine parlak bir sanatı ve üstün tedbiri müşahede eden kimse, onun sanatkârı olan Azîz ve Celîl Allah'ın kulların amellerinin büyüklerini de küçüklerini de kuşattığından asla gafil olamaz.
12514. Metin
{ذلك} إشارة إلى ما تُلي من الآياتِ الكريمةِ وما فيه من معنى البُعد للإيذان ببُعد منزلتِها في الفضل وهو مبتدأ خبرُهُ قولُه تعالى {بِأَنَّ الله هُوَ الحق} أي بسببِ بيانِ أنَّه تعالى هو الحقُّ إلهيَّته فقط ولأجلِه لكونِها ناطقةً بحقيةِ التَّوحيدِ {وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الباطل} أي ولا جل بيانِ بطلانِ آلهيّةِ ما يدعونَه من دونِه تعالى لكونها شاهدةً بذلك شهادةً بينةً لا ريبَ فيها وقُرىء بالتَّاءِ والتصريحُ بذلك مع أنَّ الدِّلالةَ على اختصاصِ حقَّيةِ الإلهيةِ به تعالى مستتبعةٌ للدِّلالةِ على بُطلانِ إلهيّةٍ ما عداهُ لإبرازِ كمالِ الاعتناءِ بأمرِ التَّوحيدِ وللإيذانِ بأنَّ الدِّلالةَ على بُطلانِ ما ذُكر ليستْ بطريقِ الاستتباعِ فقط بلْ بطريقِ الاستقلالِ أيضاً {وَأَنَّ الله هُوَ العلى الكبير} أي وبيانُ أنَّه تعالى هو المترفعُ عن كلِّ شيءٍ المتسلطُ عليه فإنَّ ما في تضاعيفِ الآياتِ الكريمةِ مبيِّنٌ لاختصاصِ العلوِّ والكبرياءِ به تعالى أيّ بيانٍ هذا وقيل ذلك أي ما ذكر من سَعةِ العلمِ وشمولِ القُدرةِ وعجائب الصنع واختصاصِ البارِي تعالى بِه بسببِ أنَّه الثَّابتُ في ذاتِه الواجبُ من جميَعِ جهاتِه أَو الثابتُ إلهيّتُه وانت
{ذلك} “İşte bu...” Okunan yüce ayetlere işarettir; buradaki uzaklık anlamı, onların faziletteki mertebelerinin yüceliğini bildirmek içindir. Bu bir mübtedadır; haberi ise Yüce Allah'ın şu kavlidir: {بِأَنَّ الله هُوَ الحق} “...çünkü Allah, hakkın ta kendisidir...” Yani Yüce Allah'ın ilahlığının yalnızca hak olduğunu beyan etmesi sebebiyle ve bu ayetler tevhidin hak olduğunu açıkça söylediğinden dolayıdır. {وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الباطل} “...ve O'ndan başka yalvardıkları şeyler ise bâtılın ta kendisidir.” Yani O'ndan başka taptıkları şeylerin ilahlığının bâtıl olduğunu beyan etmesi sebebiyle; zira bu ayetler şüphe götürmez apaçık bir şahitlikle buna şahittir. Tâ harfi ile (تدعون) şeklinde de okunmuştur. İlahlığın yalnızca O'na ait olduğuna dair delaletin, O'ndan başkalarının ilahlığının bâtıl olduğuna dair delaleti zaten gerektirmesine rağmen bunun açıkça zikredilmesi; tevhid konusuna gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak ve zikredilen bâtıllığa delaletin yalnızca dolaylı yoldan değil, aynı zamanda müstakil olarak da bulunduğunu bildirmek içindir. {وَأَنَّ الله هُوَ العلى الكبير} “Ve şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.” Yani Yüce Allah'ın her şeyden yüce ve her şeye galip olduğunu beyan etmesi sebebiyledir. Zira bu yüce ayetlerin aralarındaki manalar, yücelik ve büyüklüğün yalnızca O'na mahsus olduğunu ne güzel açıklamaktadır! Denildi ki {ذلك}: İlim genişliği, kudret şümulü ve sanat harikalarından zikredilenlerin ve Bârî Teâlâ'ya tahsis edilmesinin sebebi; O'nun zatında sabit ve her yönden varlığı zorunlu (vâcib) olması yahut ilahlığının sabit olması sebebiyledir. Sen
12515. Metin
لقمان ٣١ ٣٣ خبيرٌ بأنَّ حقَّيته تعالى وعلوَّه وكبرياءَهُ وإنْ كانتْ صالحةً لمناطيةِ ما ذُكر من الأحكامِ المعدودةِ لكنّ بطلانَ إلهية الأصنامِ لا دخلَ له في المناطيَّةِ قطعاً فلا مساغَ لنظمِه في سلكِ الأسبابِ بل هو تعكيسٌ للأمرِ ضرورةَ أنَّ الأحكامَ المذكورةَ هي المقتضيةُ لبطلانِها لا أنَّ بطلانَها يقتضيها
Lokmân 31-33 gayet iyi bilirsin ki, Yüce Allah'ın hak oluşu, yüceliği ve büyüklüğü, sayılan bu hükümlerin dayanağı (menâtı) olmaya elverişli olsa da, putların ilahlığının bâtıl olmasının bu dayanakta kesinlikle hiçbir dahli yoktur. Dolayısıyla bunun sebepler dizisine dâhil edilmesinin hiçbir geçerli yolu yoktur; aksine bu, işi tersine çevirmektir. Zira zorunlu olarak bilinen şudur ki, zikredilen hükümler putların bâtıllığını gerektirir; yoksa putların bâtıllığı bu hükümleri gerektirmez.
12516. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الفلك تجري في البحر بنعمة الله} بإحسانِه في تهيئةِ أسبابِه وهو استشهادٌ آخرُ على باهرِ قُدرتِه وغايةِ حكمتِه وشمولِ إنعامِه والباءُ إمَّا متعلقةٌ بتجرِي أو بمقدَّرٍ هُو حالٌ من فاعلِه أي ملتبسةٌ بنعمتِه تعالى وقُرىء الفُلُك بضمِّ اللامِ وبنعماتِ الله وعينُ فَعَلات يجوزُ فيه الكسرُ والفتحُ والسكونُ {لِيُرِيَكُمْ مّنْ آياته} أي بعضَ دلائلِ وحدتِه وعلمهِ وقدُرتِه وقولُه تعالى {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّكُلّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} تعليلٌ لمَا قبلَهُ أيْ إنَّ فيما ذُكر لآياتٍ عظيمةً في ذاتِها كثيرةً في عددِها لكلِّ مَن يُبالغ في الصَّبرِ على المشاقِّ فيتعبُ نفسَه في التفكرِ في الأنفسِ والآفاقِ ويبالغُ في الشُّكرِ على نعمائِه وهما صِفتا المُؤمنِ فكأنَّه قيلَ لكلَّ مؤمنٍ
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الفلك تجري في البحر بنعمة الله} “Görmedin mi ki gemiler, Allah'ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir...” sebeplerini hazırlamadaki ihsanı ile [akıp gitmektedir]. Bu, O'nun göz kamaştırıcı kudretine, hikmetinin nihayetine ve ihsanının şümulüne diğer bir delildir. Bâ harf-i ceri ya {تجرِي} fiiline müteallıktır yahut onun fâilinden hâl olan mukadder bir kelimeye müteallıktır; yani Yüce Allah'ın nimetiyle donanmış olarak demektir. Lâm harfinin zammesiyle (الفُلُك) ve (بِنِعْمَاتِ الله) şeklinde de okunmuştur; "fa'alât"ın aynü'l-fiilinde kesre, fetha ve sükûn caizdir. {لِيُرِيَكُمْ مّنْ آياته} “...size ayetlerinden bazılarını göstermek için...” yani birliğinin, ilminin ve kudretinin bazı delillerini [göstermek için]. Yüce Allah'ın {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّكُلّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} “Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” kavli, öncesinin gerekçesidir (ta'lîl); yani zikredilen hususlarda, meşakkatlere karşı son derece sabredip nefsini iç ve dış âlemlerde tefekküre sevk eden ve O'nun nimetlerine karşı son derece şükreden herkes için zatında büyük ve sayıda çok ayetler vardır. Bu iki vasıf müminin vasıflarıdır; dolayısıyla sanki "her mümin için" denilmiş gibidir.
12517. Metin
{وَإِذَا غَشِيَهُمْ} أي علاهُم وأحاطَ بهم {مَّوْجٌ كالظلل} كما يظل من جبلٍ أو سحابٍ أو غيرِهما وقُرىء كالظِّلالِ جمْعِ ظُّلةٍ كقُلَّةٍ وقِلالٍ {دَعَوُاْ الله مُخْلِصِينَ لَهُ الدين} لزوالِ ما ينازعُ الفطرةَ من الهَوَى والتَّقليدِ بما دهاهم من الدَّواهي والشَّدائدِ {فَلَمَّا نجاهم إِلَى البر فَمِنْهُمْ مُّقْتَصِدٌ} أي مقيمٌ على القصدِ السويِّ الذي هو التَّوحيدُ أو متوسطٌ في الكفر لانزجاره في الجملة {وما يجحد بآياتنا إِلَاّ كُلُّ خَتَّارٍ} غدَّارٍ فإنه نقض للعهدِ الفطريَّ أو رفضٌ لما كان في البحرِ والخترُ أشدُّ الغدرِ وأقبحُه {كَفُورٍ} مبالغٌ في كفرانُ نعمِ الله تعالى
{وَإِذَا غَشِيَهُمْ} “Onları bürüdüğü zaman...” yani onları kaplayıp kuşattığı zaman, {مَّوْجٌ كالظلل} “...gölgelikler gibi dalgalar...” dağ, bulut veya benzeri şeylerin gölgelediği gibi. "Kulle"nin (قُلَّة) çoğulunun "kılâl" (قِلال) gelmesi gibi, "zulle"nin (ظُّلة) çoğulu olarak (كالظِّلالِ) şeklinde de okunmuştur. {دَعَوُاْ الله مُخْلِصِينَ لَهُ الدين} “...dini yalnız O'na has kılarak Allah'a yalvarırlar.” Başlarına gelen büyük felaketler ve şiddetler sebebiyle heva ve taklitten kaynaklanıp fıtratla çatışan duyguların yok olması yüzünden [böyle yaparlar]. {فَلَمَّا نجاهم إِلَى البر فَمِنْهُمْ مُّقْتَصِدٌ} “Fakat onları karaya çıkarıp kurtarınca, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.” Yani tevhid olan dosdoğru istikamet üzere sabit kalır yahut genel olarak kötülükten vazgeçtiği için küfürde aşırıya gitmeyip orta yolu tutar. {وما يجحد بآياتنا إِلَاّ كُلُّ خَتَّارٍ} “Bizim ayetlerimizi ise ancak çok vefasız...” çok hain olan [inkâr eder]. Zira bu, fıtrî ahdi bozmak yahut denizde olan hali terk etmektir. "Hatr" (الختر), hıyanetin en şiddetlisi ve en çirkinidir. {كَفُورٍ} “...ve çok nankör olan herkes inkâr eder.” Allah Teâlâ'nın nimetlerine karşı son derece nankörlük eden [inkâr eder].
12518. Metin
{يا أيها الناس اتقوا رَبَّكُمْ واخشوا يَوْماً لَاّ يَجْزِى وَالِدٌ عَن وَلَدِهِ} أي لا يقضي عنه وقُرىء لا يُجزى من أجزأَ إذا أغنَى والعائدُ إلى الموصوفِ محذوفٌ أي لا يجزى فيهِ {وَلَا مَوْلُودٌ} عطفٌ على والدٌ أو هُو مبتدأٌ خبرُه {هُوَ جَازٍ عَن وَالِدِهِ شَيْئاً} وتغييرُ النَّظمِ للدِّلالةِ على أنَّ المولودَ أولى بأن لا يجزي وقطع مِنَ توقَّع من المؤمنينَ أنْ ينفع أباهُ الكافرَ في الأخرة {إِنَّ وَعْدَ الله} بالثَّوابِ والعقابِ {حَقّ} لا يمكن إخلافُه أصلاً {فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الحياة الدنيا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بالله الغرور} أي الشَّيطانُ المبالغُ في الغرورِ بأنْ يحملَكم على المعاصي
{يا أيها الناس اتقوا رَبَّكُمْ واخشوا يَوْماً لَاّ يَجْزِى وَالِدٌ عَن وَلَدِهِ} “Ey insanlar! Rabbinizden korkun ve hiçbir babanın evladına fayda sağlayamayacağı o günden sakının!” Yani onun adına borcunu ödeyemez. İhtiyacını karşıladığında kullanılan "eczee" (أجزأَ) fiilinden meçhul olarak (لا يُجزى) şeklinde de okunmuştur. Mevsufa dönen zamir mahzuftur; yani "içinde hiçbir şey ödenemeyen gün" (لا يجزى فيهِ) demektir. {وَلَا مَوْلُودٌ} “...hiçbir evladın da...” {والدٌ} kelimesine matuftur yahut mübtedadır, haberi ise şudur: {هُوَ جَازٍ عَن وَالِدِهِ شَيْئاً} “...babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı [günden].” İfade tarzının değiştirilmesi, evladın babasına fayda sağlayamamasının daha öncelikli olduğuna delalet etmek ve müminlerden kâfir babasına ahirette fayda sağlamayı uman kimselerin bu beklentisini kesmek içindir. {إِنَّ وَعْدَ الله} “Şüphesiz Allah'ın vaadi...” sevap ve ceza konusundaki [vaadi], {حَقّ} “...haktır.” bundan cayılması asla mümkün değildir. {فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الحياة الدنيا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بالله الغرور} “O halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o çok aldatıcı da Allah hakkında sizi kandırmasın!” Yani günahları size süsleyerek sizi onlara sevk eden ve sizi tevbe ve mağfiret ümidine düşüren çok aldatıcı şeytan [sizi kandırmasın].
12519. Metin
لقمان ٣٤ بتزيينها لكمُ ويرجِّيكُم التوبةَ والمغفرةَ
Lokmân 34 Onları size süsleyerek ve size tövbe ve mağfiret ümidi vererek.
12520. Metin
{إِنَّ الله عِندَهُ عِلْمُ الساعة} علمُ وقتِ قيامِها لما روى ان الحرث بنَ عمروٍ أتى رسولَ الله ﷺ فقال مَتَى السَّاعةُ وإنيِّ قد ألقيتُ حَبَّاتي في الأرضِ فمتى السماءُ تُمطر وحَمْلُ امرأتِي ذكرٌ أَمْ أُنثى وما أعملُ غداً وأينَ أموتُ فنزلتْ وعنه ﷺ مفاتحُ الغيبِ خمسٌ وتلا هذه الآية {وَيُنَزّلُ الغيث} في إبَّانهِ الذي قدَّره وإلى محلِّهِ الذي عيَّنه في علمِه وقُرىء يُنْزِل من الإنزالِ {وَيَعْلَمُ مَا فِى الارحام} من ذَكَرٍ أَوْ أنثى تامَ أو ناقصٍ {وَمَا تَدْرِى نَفْسٌ} من النُّفوسِ {مَّاذَا تَكْسِبُ غَداً} من خيرٍ أو شرَ وربما تعزمُ على شيءٍ منهما فتفعلُ خلافَه {وَمَا تَدْرِى نَفْسٌ بِأَىّ أَرْضٍ تَمُوتُ} كما لا تدرِي في أيِّ وقتٍ تموتُ رُوي أنَّ ملكَ الموتِ مرَّ على سُليمانَ ﵉ فجعلَ ينظرُ إلى رجلٍ من جلسائِه يُديمُ النَّظرَ إليهِ فقال الرَّجُل مَن هذا قالَ مَلَكُ الموتِ فقال كأنه يُريدني فمرِ الرَّيحَ أن تحملَني وتلقيني ببلادِ الهندِ ففعلَ ثم قال المَلَكُ لسليمانَ ﵉ كان دوامُ نظري إليه تعجُّباً منه حيثُ كنت أُمرتُ بأنْ أقبضَ روحَهُ بالهندِ وهو عندَك ونسبةُ العلمِ إلى الله تعالى والدراية إلى العبدِ للإيذانِ بأنَّه إنْ أعملَ حِيلَه وبذلَ في التَّعرفِ وسعَه لم يعرفْ ما هُو لاحقٌ به من كسبهِ وعاقبتِه فكيف بغيرِه مما لم ينُصبْ له دليلٌ عليه وقُرىء بأيَّةِ أرضٍ وشبَّه سيبويهِ تأنيثَها بتأنيثِ كلَ في كلتهنَّ {إِنَّ الله عَلِيمٌ} مبالغٌ في العلمِ فلا يعزُب عنْ علمِه شيءٌ من الأشياء التي من جُملتِها ما ذُكر {خَبِيرٌ} يعلم واطنها كما يعلمُ ظواهرَها عنْ رسول الله ﷺ منَ قرأَ سورةَ لقمانَ كان له لقمانُ رفيقاً يومَ القيامةِ وأُعطَي من الحسناتِ عشراً بعددِ من عملَ بالمعروفِ ونهى عن المُنكر
{إِنَّ الله عِندَهُ عِلْمُ الساعة} “Kıyametin bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır.” Kıyametin ne zaman kopacağının bilgisi [O'nun katındadır]. Zira Hâris b. Amr'ın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelerek: "Kıyamet ne zaman? Tohumlarımı toprağa saçtım, gök ne zaman yağmur yağdıracak? Karımın karnındaki erkek midir dişi midir? Yarın ne yapacağım ve nerede öleceğim?" diye sorması üzerine bu ayet indi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: "Gaybın anahtarları beştir" buyurdu ve bu ayeti okudu. {وَيُنَزّلُ الغيث} “Yağmuru O indirir...” takdir ettiği vaktinde ve ilminde tayin ettiği yerine indirir. İnzâl kökünden (يُنْزِل) şeklinde de okunmuştur. {وَيَعْلَمُ مَا فِى الارحام} “...rahimlerde olanı O bilir.” erkek mi dişi mi, tam mı eksik mi olduğunu [bilir]. {وَمَا تَدْرِى نَفْسٌ} “Hiçbir kimse bilmez ki...” hiçbir can, {مَّاذَا تَكْسِبُ غَداً} “...yarın ne kazanacağını...” hayır mı şer mi [kazanacağını bilmez]. Bazen bunlardan birine kesin niyet eder de onun aksini yapar. {وَمَا تَدْرِى نَفْسٌ بِأَىّ أَرْضٍ تَمُوتُ} “...hiçbir kimse nerede öleceğini de bilmez.” hangi vakitte öleceğini bilmediği gibi nerede öleceğini de bilmez. Rivayet edildiğine göre Ölüm Meleği, Süleyman aleyhisselâm'a uğradı ve onun meclis arkadaşlarından bir adama sürekli bakmaya başladı. Adam: "Bu kimdir?" diye sordu. Süleyman: "Ölüm Meleğidir" dedi. Adam: "Sanki beni istiyor gibi, rüzgâra emret de beni taşısın ve Hindistan diyarına bıraksın" dedi. Süleyman öyle yaptı. Sonra Melek, Süleyman aleyhisselâm'a: "Ona sürekli bakışım hayretimdendi; zira onun ruhunu Hindistan'da kabzetmem emredilmişti, o ise senin yanındaydı" dedi. İlim fiilinin Yüce Allah'a, dirayet (kesbî bilgi) fiilinin ise kula isnat edilmesi; kulun bütün hilelerine başvursa ve öğrenmek için var gücünü harcasa bile kendi kazancı ve akıbetinden kendisine neyin ulaşacağını bilemeyeceğini, o halde kendisine dair bir delil konulmamış diğer hususları nasıl bilebileceğini bildirmek içindir. Müennes olarak (بأيَّةِ أرضٍ) şeklinde de okunmuştur; Sîbeveyh bunun müennes kılınmasını "küllütühünne" (كلتهنَّ) ifadesinde "küll"ün müennes kılınmasına benzetmiştir. {إِنَّ الله عَلِيمٌ} “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir...” ilminde son derece kâmildir; zikredilen hususların da içinde bulunduğu hiçbir şey O'nun ilminden gizli kalmaz; {خَبِيرٌ} “...hakkıyla haberdardır.” Açıklarını bildiği gibi gizlilerini de bilir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edilmiştir: "Kim Lokmân Suresi'ni okursa, kıyamet gününde Lokmân ona yoldaş olur ve ona iyiliği emredip kötülükten vazgeçirenlerin sayısınca on kat sevap verilir."