Secde

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12521. Metin

سورة السجدة ١ ٣

Secde Suresi 1-3

12522. Metin

مكية وهى ثلاثون آية وقيل تسع وعشرون

Mekkîdir; otuz ayettir, yirmi dokuz [ayet] olduğu da söylenmiştir.

12523. Metin

{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم}

{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”

12524. Metin

{الم} إمَّا اسمٌ للسورةِ فمحلُّه الرفعُ على أنه خبرٌ لمبتدأ محذوف أي هذا مسمى ب الم والإشارةُ إليها قبل جَرَيانِ ذكرِها قد عرفتَ سرَّها وإمَّا مسرودٌ على نمطِ التعديدِ فلا محلَّ له من الإعرابِ وقولُه تعالى

{الم} “Elif, Lâm, Mîm” ya surenin ismidir; bu durumda mahallen merfû olup hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir; yani “Bu, 'Elif, Lâm, Mîm' diye adlandırılan [suredir]” demektir. Kendisinden açıkça bahsedilmeden önce sureye işaret edilmesinin sırrını daha önce öğrenmiştin. Ya da harf sayma tarzında peş peşe sıralanmıştır; bu durumda ise iraptan mahalli yoktur. Yüce Allah'ın şu kavli:

12525. Metin

{تَنزِيلُ الكتاب} على الأولِ خبرٌ بعدَ خبرٍ على أنَّه مصدرٌ أُطلق على المفعولِ مبالغة وعلى الثَّاني خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ أي المؤلَّفُ من جنسِ ما ذُكر تنزيلُ الكتابِ وقيلَ خبرا الم أي المُسمَّى به تنزيلُ الكتابِ وقد مرَّ مراراً أنَّ ما يُجعل عُنواناً للموضوعِ حقُه أنْ يكونَ قبلَ ذلكَ معلومَ الانتسابِ إليه وإذْ لا عهدَ بالتَّسميةِ قبلُ فحقُها الإخبارُ بها وقوله تعالَى {لَا رَيْبَ فِيهِ} خبرٌ ثالثٌ على الوجهِ الأولِ وثانٍ على الأخيرينِ وقيل خبرٌ لتنزيلُ الكتابِ فقولُه تعالى {من رب العالمين} متعلقٌ بمضمرٍ هُو حالٌ من الضمير المجرور أي كائناً منه تعالى لا بتنزيلُ لأنَّ المصدرَ لا يعملُ فيما بعد الخبرِ والأوجهُ حينئذٍ أنَّه الخبرُ ولا ريبَ فيهِ حالٌ من الكتابِ أو اعتراضٌ والضَّميرُ في فيهِ راجعٌ إلى مضمونِ الجملةِ كأنَّه قيل لا ريبَ فِى ذَلِكَ أي في كونِه منزَّلاً من ربِّ العالمين ويُؤيده قولُه تعالى

{تَنزِيلُ الكتاب} “Kitab'ın indirilişi” ilk ihtimale göre haberden sonra gelen ikinci haberdir; masdar olup mübalağa amacıyla mef'ul (indirilen) anlamında kullanılmıştır. İkinci ihtimale göre ise hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir; yani “Zikredilen bu harflerin cinsinden telif edilen [şey], Kitab'ın indirilişidir” demektir. [Bir diğer görüşe göre] 'Elif Lâm Mîm'in haberidir; yani “Bu isimle anılan şey, Kitab'ın indirilişidir” demektir. Daha önce defalarca geçtiği üzere, bir konuya unvan kılınan şeyin, bundan önce onunla irtibatlı olduğunun bilinmesi gerekir. Önceden böyle bir isimlendirme bilinmediğine göre, onun hakkında haber verilmesi gerekirdi. Yüce Allah'ın {لَا رَيْبَ فِيهِ} “Onda hiçbir şüphe yoktur” kavli ise, birinci veçhe göre üçüncü haber, son iki veçhe göre ise ikinci haberdir. {تَنزِيلُ الكتاب} ifadesinin haberi olduğu da söylenmiştir. Bu durumda Yüce Allah'ın {من رب العالمين} “Âlemlerin Rabbindendir” kavli, mecrur zamirden hal olan gizli bir kelimeye taalluk eder; yani “Yüce Allah katından olduğu halde” demektir; {تنزيل} kelimesine taalluk etmez, zira masdar haberden sonraki ögede amel etmez. Bu durumda en uygun olanı, [ifadenin] haber olması, {لا ريب فيه} cümlesinin de {الكتاب} kelimesinden hal veya bir ara cümle (itiraziyye) olmasıdır. {فيه} lafzındaki zamir cümlenin anlamına dönmektedir; sanki “Bunda hiçbir şüphe yoktur”, yani onun âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda [şüphe yoktur] denilmiştir. Yüce Allah'ın şu kavli de bunu desteklemektedir:

12526. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ افتراه} فإنَّ قولَهم هذا إنكارٌ منهم لكونه من ربَّ العالمين فلا بد أن يكون موردُه حكماً مقصودَ الإفادةِ لا قيداً للحكم بنفيِ الرَّيب عنه وقد رُدَّ عليهم ذلك وأُبطل حيث جِيء بأم المنقطعةِ إنكاراً له وتعجيباً منه لغاية ظهورٍ بُطلانِه واستحالةِ كونِه مفترى ثم أُضرب عنه إلي بيانِ حقِّيةِ ما أنكروه حيثُ قيل {بَلْ هُوَ الحق مِن رَّبّكَ} بإضافة اسم الربِّ إلى ضميره ﷺ بعد إضافته فيما سبق إلى العالمين تشريفاً له ﷺ ثم أيَّد ذلك ببيان غايته حيثُ قيل {لِتُنذِرَ قَوْماً مَّا أتاهم مّن نَّذِيرٍ مّن قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} فإنَّ بيان غايةِ الشيءِ وحكمته لا سيَّما عند كونها غاية حميدةً مستتبعة لمنافعَ جليلةٍ في وقت شدَّةِ الحاجة إليها ممَّا يُقرر وجودَ الشيءِ ويؤكِّده لا محالة ولقد كانت قريشٌ أضلَّ النَّاسِ وأحوجَهم إلى الهدايةِ بإرسال الرَّسول وتنزيل الكتاب حيثُ لم يبعث اليهم

{أَمْ يَقُولُونَ افتراه} “Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyorlar?” Çünkü onların bu sözü, onun âlemlerin Rabbinden olduğunu inkâr etmeleridir. Dolayısıyla sözün asıl odağının, şüphenin nefyedilmesi hükmüne bir kayıt değil, bizzat kastedilen bir hüküm olması gerekir. Onların bu sözü reddedilip çürütülmüştür; nitekim batıllığının son derece açık ve uydurulmuş olmasının imkânsız olduğunu göstermek, bunu inkâr etmek ve şaşkınlıkla karşılamak üzere munkatı' 'em' (أَمْ) edatı getirilmiştir. Daha sonra onların inkâr ettiği şeyin hak olduğunu beyan etmek üzere bundan vazgeçilerek (idrâb yapılarak) şöyle buyrulmuştur: {بَلْ هُوَ الحق مِن رَّبّكَ} “Bilakis o, Rabbinden gelen haktır”. Burada, daha önce 'âlemler' lafzına izafe edilen 'Rab' ismi, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'i şereflendirmek amacıyla onun zamirine izafe edilmiştir. Sonra bu durum, gayesi açıklanarak şöyle pekiştirilmiştir: {لِتُنذِرَ قَوْماً مَّا أتاهم مّن نَّذِيرٍ مّن قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “Senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir kavmi, doğru yolu bulsunlar diye uyarman için [indirilmiştir]”. Bir şeyin gayesini ve hikmetini, özellikle de kendisine şiddetle ihtiyaç duyulan bir zamanda büyük faydalar doğuran övgüye değer bir gaye olduğunda beyan etmek, o şeyin varlığını kesinlikle sabitleyip pekiştiren hususlardandır. Kureyş, kendilerine bir peygamber gönderilmediği için insanların en sapkını ve bir Resul gönderilip bir Kitap indirilmesiyle hidayete ermeye en çok muhtaç olanı idi; zira kendilerine

12527. Metin

السجدة ٤ ٦ من رسول قبله ﷺ أيْ ما أتَاهُم مِن نذير من قبل إنذارِك أو من قبل زمانِك والتَّرجِّي معتبرٌ من جهته ﷺ أي لتنذرهم راجياً لاهتدائهم أو لرجاء اهتدائهم واعلم أنَّ ما ذُكر من التَّأييدِ إنَّما يتسنَّى على ما ذُكر من كون تنزيلُ الكتابِ مبتدأً وأما على سائرِ الوجوهِ فلا تأييدَ أصلاً لأنَّ قولَه تعالى مِن رَّبّ العالمين خبرٌ رابعٌ على الوجهِ الأولِ وخبرٌ ثالثٌ على الوجهين الأخيرينِ واياما كان فكونُه من ربِّ العالمين حكمٌ مقصودُ الإفادةِ لاقيد لحكمٍ آخرَ فتدبَّر

Secde 4-6 ondan sallallâhu aleyhi ve sellem önce hiçbir peygamber gelmemişti. Yani senin uyarmandan önce veya senin zamanından önce onlara hiçbir uyarıcı gelmemişti. Umut ifadesi (teraccî), Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem zaviyesinden dikkate alınmıştır; yani onların hidayete ermelerini umarak veya hidayet bulmaları ümidiyle onları uyarman için [indirilmiştir]. Bil ki zikredilen bu teyit ve pekiştirme, ancak {تنزيل الكتاب} ifadesinin mübteda kabul edilmesi durumunda mümkündür. Diğer vecihlere göre ise asla bir teyit söz konusu değildir; zira Yüce Allah'ın {مِن رَّبّ العالمين} kavli birinci veçhe göre dördüncü haber, son iki veçhe göre ise üçüncü haberdir. Her halükârda onun âlemlerin Rabbinden olması, başka bir hükmün kaydı değil, bizzat kastedilen bir hükümdür; iyi düşün!

12528. Metin

{الله الذي خلق السماوات والأرض وما بينهما فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ استوى عَلَى العرش} مرِّ بيانُه فيما سلفَ {مَا لَكُمْ مّن دُونِهِ مِن وَلِيّ وَلَا شَفِيعٍ} أي ما لكُم إذا جاوزتُم رضاه تعالى أحدٌ ينصُركم ويشفعُ لكم ويجيركم من بأسهِ أي ما لكُم سواه وليٌّ ولا شفيعٌ بل هو الذي يتولَّى مصالحَكم وينصُركم في مواطنِ النَّصرِ على أنَّ الشَّفيعَ عبارةٌ عن النَّاصرِ مجازاً فإذا خذلكم لم يبقَ لكُم وليٌّ ولا نصير {أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ} أي ألا تسمعُون هذه المواعظَ فلا تتذكرون بها أو أتسمعونها فلا تتذكرون بها فالإنكارُ على الأول متوجه إلى عدمِ السَّماعِ وعدم التَّذكر معاً وعلى الثاني على عدمِ التذكر مع تحقُّق ما يُوجبه من السَّماعِ

{الله الذي خلق السماوات والأرض وما بينهما فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ استوى عَلَى العرش} “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan, sonra da Arş'a istiva eden Allah'tır” ayetinin açıklaması daha önce geçmişti. {مَا لَكُمْ مّن دُونِهِ مِن وَلِيّ وَلَا شَفِيعٍ} “Sizin O'ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır”; yani O'nun rızasını aştığınız takdirde size yardım edecek, sizin için şefaat edecek ve sizi O'nun azabından koruyacak hiç kimseniz yoktur. Yani sizin O'ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur; bilakis sizin maslahatlarınızı üstlenen ve yardım olunacak yerlerde size yardım eden O'dur. Şefaatçi kelimesi mecazen yardımcı anlamındadır; dolayısıyla O sizi yardımsız bırakırsa sizin için hiçbir dost ve yardımcı kalmaz. {أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”; yani bu öğütleri işitmiyor musunuz ki onlarla düşünüp öğüt almıyorsunuz, yoksa onları işitiyorsunuz da yine mi düşünüp öğüt almıyorsunuz? Birinci ihtimale göre inkâr hem işitmemeye hem de düşünmemeye yöneliktir; ikinci ihtimale göre ise onu gerektiren işitme gerçekleştiği halde düşünmemeye yöneliktir.

12529. Metin

{يدبِّرُ الأمرَ مِنَ السماء إِلَى الارض} قيل يدبِّرُ أمر الدُّنيا بأسبابٍ سماويةٍ من الملائكةِ وغيرها نازلةٍ آثارُها وأحكامُها إلى الأرضِ {ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ} أي يثبت في علمِه موجوداً بالفعل {فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مّمَّا تَعُدُّونَ} أي في بُرهةٍ من الزَّمان متطاولةٍ والمرادُ بيانُ طول امتدادِ ما بين تدبيرِ الحوادث وحدوثِها من الزَّمان وقيل يدبر أمرَ الحوادثِ اليوميَّةِ بإثباتها في اللَّوحِ المحفوظِ فينزِلَ بها الملائكةُ ثم تعرجُ إليه في زمانٍ هو كألف سنة مما تعدون فإنَّ ما بين السَّماء والأرض مسيرةُ خمسمائةِ عامٍ وقيل يقضي قضاءَ ألفِ سنةٍ فينزل به المَلَكُ ثم يعرج بعد الألفِ لألفٍ أُخرَ وقيل يدبر أمرَ الدُّنيا جميعاً إلى قيامِ السَّاعةِ ثم يعرج إليه الأمرُ كلُّه عند قيامها وقيل يدبِّرُ المأمور به من الطَّاعاتِ منزلاً من السماء إلى الارض بالوحي ثم لا يعرجُ إليه خالصاً إلا في مدة متطاولة المخلصين والأعمال الخلَّص وأنت خبيرٌ بأنَّ قلَّةَ الأعمال الخالصةِ لا تقتضي بطءَ عروجِها إلى السَّماءِ بل قِلَّتَه وقُرىء يعدُّون بالياء

{يدبِّرُ الأمرَ مِنَ السماء إِلَى الارض} “O, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir”. [Bir görüşe göre] dünya işlerini, melekler ve benzeri semavî sebepler vasıtasıyla, eserleri ve hükümleri yeryüzüne inecek şekilde yönetir demektir. {ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ} “Sonra [o iş] O'na yükselir”; yani fiilen var olmuş olarak O'nun ilminde sabit olur {فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مّمَّا تَعُدُّونَ} “Sizin sayageldiklerinizle bin yıl kadar olan bir günde”; yani uzun bir zaman diliminde [yükselir]. Kastedilen, hadiselerin takdir edilip yönetilmesi ile meydana gelmesi arasında geçen sürenin uzunluğunu beyan etmektir. Bir görüşe göre, günlük hadiselerin işini Levh-i Mahfuz'a kaydederek yönetir; melekler bununla iner, sonra da sizin saydıklarınızdan bin yıl gibi olan bir sürede O'na yükselir; nitekim gök ile yer arası beş yüz yıllık mesafedir. Bir görüşe göre, bin yıllık bir hükmü takdir eder, melek onunla iner, sonra bin yılın ardından diğer bir bin yıl için yükselir. Bir görüşe göre, kıyamet kopuncaya kadar bütün dünya işlerini yönetir, sonra kıyamet koptuğunda işlerin tamamı O'na yükselir. Bir diğer görüşe göre ise emredilen taatleri vahiy yoluyla gökten yere indirerek yönetir; sonra ihlaslı kimselerin ve saf amellerin [azlığı sebebiyle] ancak uzun bir müddette O'na ihlasla yükselir. Bilirsin ki ihlaslı amellerin azlığı, onların göğe yavaş yükselmesini değil, bilakis azlığını gerektirir. [Bu fiil] yâ ile {يَعُدُّونَ} şeklinde de okunmuştur.

12530. Metin

{ذلك} إشارةٌ إلى الله ﷿ باعتبارِ اتصافِه بما ذُكر من خلقِ السَّمواتِ والأرضِ والاستواءِ على العرشِ وانحصارِ الولايةِ والنُّصرةِ فيه وتدبيرِ أمرِ الكائناتِ على ما ذكر من الوجهِ البديعِ وهو مبتدأٌ خبرُه ما بعده أي ذلك العظيمُ الشَّأنِ {عالم الغيب والشهادة} فيدبِّر أمرَهما حسبما تقتضيه الحكمةُ {العزيز} الغالب على امره

{ذلك} “İşte O”, göklerin ve yerin yaratılması, Arş'a istiva edilmesi, dostluk ve yardımın yalnızca Kendisine ait olması ve varlıkların işinin zikredilen eşsiz şekilde yönetilmesi gibi vasıflarla nitelenmesi bakımından Yüce Allah'a bir işarettir. Bu bir mübtedadır, haberi ise sonrasıdır; yani şanı yüce olan O [Zât], {عالم الغيب والشهادة} “Gaybı da görünen âlemi de bilendir”; dolayısıyla ikisinin işini hikmetin gerektirdiği şekilde yönetir. {العزيز} “Mutlak güç sahibidir”; emrinde galiptir,

12531. Metin

السجدة ٧ ٩ {الرحيم} على عبادِه وهُما خبرانِ آخرانِ وفيه إيماءٌ إلى أنَّه تعالى متفضِّلٌ في جميعِ ما ذُكر فاعلٌ بالإحسانِ

Secde 7-9 {الرحيم} “Çok merhametlidir”; kullarına [merhamet edendir]. Bu ikisi diğer iki haberdir. Bunda, Yüce Allah'ın bütün bu zikredilenlerde lütufkâr olduğuna ve ihsanla muamele ettiğine bir işaret vardır.

12532. Metin

{الذى أَحْسَنَ كُلَّ شَىْء خَلَقَهُ} خبرٌ آخرُ أو نُصب على المدحِ أي حسّن كلَّ مخلوقٍ خلقَه إذ ما من مخلوق خلقَه إلا وهو مرتبٌ على ما تقتضيه الحكمة واوجبته المصلحة فجميع المخلوقاتِ حسنةٌ وإن تفاوتت إلى حسنٍ وأحسنَ كما قال تعالَى لَقَدْ خَلَقْنَا الإنسان فِى أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ وقيل علم كيفَ يخلقُه من قوله قيمةُ المرءِ ما يُحسِن أي يُحسن معرفَته أي يعرفِه معرفةً حسنةً بتحقيقٍ وإيقانٍ وقُرىء خلْقَه على أنَّهُ بدلُ اشتمالٍ من كلِّ شيءٍ والضَّميرُ للمبدَل منه أي حسّن خلقَ كلِّ شيءٍ وقيل بدلَ الكلِّ على أن الضَّميرَ للَّهِ تعالى والخلقُ بمعنى المخلوقِ أي حسّن كلَّ مخلوقاتِه وقيل هو مفعولٌ ثانٍ لأحسنَ على تضمينه معنى أعطَى أي أعطَى كلَّ شيءٍ خلقَه اللائقَ به بطريقِ الإحسانِ والتَّفضل وقيل هو مفعولُه الأولُ وكلّ شيءٍ مفعولُه الثاني والخلقُ بمعنى المخلوقِ وضميرُه لله سبحانَه على تضمينِ الإحسانِ معنى الإلهام والتَّعريفِ والمَعنى ألهم خلقَه كلَّ شيءٍ ممَّا يحتاجون إليهِ وقال أبو البقاءِ عرَّفَ مخلوقاتِه كلَّ شيءٍ يحتاجُون إليهِ فيؤول إلى مَعنى قوله تعالى {الذى أعطى كُلَّ شَىء خَلْقَهُ ثُمَّ هدى} وَبَدَأَ خَلْقَ الإنسان من بينِ جميعِ المخلوقاتِ {مِن طِينٍ} على وجهٍ بديعٍ تحارُ العقولُ في فهمِه حيثُ برَأ آدمَ ﵇ على فطرةٍ عجيبة منطويةٍ على فطرةِ سائرِ أفراد الجنس انطواء إجماليا مستتبِعاً لخروج كلَّ فردٍ منها من القوةِ إلى الفعلِ بحسبِ استعداداتها المتفاوتةِ قُرباً وبُعداً كما ينبىء عنه قوله تعالى

{الذى أَحْسَنَ كُلَّ شَىْء خَلَقَهُ} “O ki, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır”. Bu başka bir haberdir veya övgü (medih) üzere mansub kılınmıştır. Yani yarattığı her mahluku güzel kılmıştır; zira yarattığı hiçbir mahluk yoktur ki hikmetin gerektirdiği ve maslahatın zorunlu kıldığı bir düzen üzere olmasın. Dolayısıyla bütün mahlukat güzeldir; her ne kadar Yüce Allah'ın {لَقَدْ خَلَقْنَا الإنسان فِى أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ} “Biz insanı en güzel biçimde yarattık” buyurduğu gibi, güzel ve daha güzel şeklinde dereceleri farklılık gösterse de. “Kişinin değeri, iyi bildiği (ihsan ettiği) şeydir” sözünden hareketle, “Onu nasıl yaratacağını bildi” anlamında olduğu da söylenmiştir; yani onu sağlam ve kesin bir şekilde eksiksiz ve güzelce bildi demektir. [Bu kelime] {كلَّ شيءٍ} lafzından bedel-i iştimal olmak üzere ve zamir mübdelün minhe raci kılınarak {خَلْقَهُ} şeklinde de okunmuştur; yani “Her şeyin yaratılışını güzel yaptı” demektir. Zamirin Yüce Allah'a ait olması ve halk (خلق) kelimesinin mahluk anlamında bulunması üzere bedel-i kül olduğu da söylenmiştir; yani “Bütün mahlukatını güzel yaptı” demektir. {أحسن} fiilinin 'verdi' (أعطى) manasını tazammun etmesi sebebiyle ikinci mef'ul olduğu da söylenmiştir; yani “İhsan ve lütuf yoluyla her şeye kendine layık olan yaratılışını verdi” demektir. Bir görüşe göre ise bu kelime birinci mef'ul, {كلّ شيء} ise ikinci mef'uldür; halk (خلق) mahluk anlamında olup zamiri Yüce Allah'a aittir ve 'ihsan' fiili ilham etme ve tanıtma manasını tazammun etmektedir. Mana: “Yaratıklarına ihtiyaç duydukları her şeyi ilham etti” şeklindedir. Ebu'l-Bekâ ise “Mahlukatına ihtiyaç duydukları her şeyi öğretti/tanıttı” demiştir ki bu da Yüce Allah'ın {الذى أعطى كُلَّ شَىء خَلْقَهُ ثُمَّ هدى} “Her şeye yaratılışını verip sonra doğru yolu gösteren O'dur” kavlinin manasına döner. Ve bütün mahlukat arasından insanın yaratılışına başladı; {مِن طِينٍ} “Çamurdan”, akılların kavramaktan aciz kaldığı eşsiz bir surette [başladı]. Zira Âdem aleyhisselâm'ı, türün diğer bütün fertlerinin fıtratını icmâlî bir şekilde bünyesinde toplayan, yakınlık ve uzaklık bakımından farklı istidatlarına göre her bir ferdin kuvveden fiile çıkmasını netice veren hayret verici bir fıtrat üzere yaratmıştır; nitekim Yüce Allah'ın şu kavli de buna işaret etmektedir:

12533. Metin

{ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ} إلخ أي ذُريَّتَه سُميتْ بذلك لأنَّها تنسلُ وتنفصلُ منه {مِن سُلَالَةٍ مّن مَّاء مَّهِينٍ} هو المنيُّ المُمتهنُ

{ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ} “Sonra onun neslini kıldı” ilâ âhir; yani onun zürriyetini [kıldı]. Ondan süzülüp ayrıldığı (nesl olduğu) için nesil diye isimlendirilmiştir; {مِن سُلَالَةٍ مّن مَّاء مَّهِينٍ} “Değersiz bir sudan süzülmüş bir özden [kıldı]”; bu, hor görülen menidir.

12534. Metin

{ثُمَّ سَوَّاهُ} أي عدَّله بتكميلِ أعضائِه في الرَّحمِ وتصويرِها على ما ينبغِي {وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ} أضافَه إليه تعالى تَشريفاً له وإيذاناً بأنَّه خلقٌ عجيبٌ وصنعٌ بديعٌ وأنَّ له شأناً له مناسبةٌ إلى حضرةِ الرُّبوبيةِ وأنَّ أقصى ما تنتهي إليه العقولُ البشريةُ من معرفتِه هذا القدرُ الذي يُعبر عنه تارةً بالإضافةِ إليه تعالى وأُخرى بالنسبةِ إلى أمرهِ تعالى كما في قولِه تعالى قُلِ الروح مِنْ أَمْرِ رَبّى {وَجَعَلَ لَكُمُ السمع والابصار والافئدة} الجعلُ إبداعيٌّ واللامُ متعلقة به والتقديمُ على المفعولِ الصَّريحِ لما مرَّ مراتٍ من الاهتمام بالمقدم والتشويق إلى المؤخر مع ما فيه من نوع طولٍ يُخِلُّ تقديمُه بجزاله النظمِ الكريمِ أي خلق لمنفعتِكم تلك المشاعرَ لتعرفُوا أنها مع كونِها في أنفسِها نعماً جليلةً لا يُقادر قدرُها وسائلُ إلى التَّمتعِ بسائرِ النِّعمِ الدِّينية والدُّنيويةِ الفائضةِ عليكم وتشكروها بأنْ تصرفُوا كلاًّ منها إلى ما خُلق هو له فتُدركوا بسمعِكم الآياتِ التنزيليةَ الناطقةَ بالتَّوحيدِ والبعثِ وبأبصارِكم الآياتِ التكوينيةَ الشاهدةَ بهما وتستدلوا بأفئدتكم على حقيقتهما وقولُه تعالى {قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ} بيانٌ لكفرِهم بتلك النِّعمِ بطريقِ الاعتراضِ التَّذييليِّ على أنَّ القِلَّةَ بمَعْنَى

{ثُمَّ سَوَّاهُ} “Sonra onu düzeltip şekillendirdi”; yani ana rahminde organlarını tamamlayıp gereken biçimde şekillendirerek onu intizama koydu. {وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ} “Ve ona Kendi ruhundan üfledi”. Onu şereflendirmek, hayret verici bir yaratılış ve eşsiz bir sanat olduğunu, rubûbiyyet makamına münasebeti bulunan yüce bir şana sahip olduğunu ve beşer akıllarının onu tanımada ulaşabileceği en son noktanın, Yüce Allah'ın {قُلِ الروح مِنْ أَمْرِ رَبّى} “De ki: Ruh Rabbimin emrindendir” kavlinde olduğu gibi bazen Kendisine izafe edilerek bazen de emrine nispet edilerek ifade edilen bu mertebe olduğunu bildirmek üzere ruhu Kendisine izafe etti. {وَجَعَلَ لَكُمُ السمع والابصار والافئدة} “Sizin için işitme duyusunu, gözleri ve kalpleri var etti”. 'Cael' (جعل) fiili ibdâ (yoktan var etme) anlamındadır, lâm harfi ona taalluk eder. [Lâm ile olan ögenin] sarih mef'ulün önüne geçirilmesi, daha önce defalarca geçtiği üzere, öne alınana önem verme ve sona bırakılana iştiyak uyandırma amacına matuftur; ayrıca öne alınmasının nazmın fesahatine halel getireceği bir tür uzunluk barındırması da bundandır. Yani sizin yararınıza o duyuları yarattı ki, bizzat kendileri paha biçilmez büyük nimetler olmakla birlikte, üzerinize bolca yağan diğer dinî ve dünyevî nimetlerden istifade etmenin araçları olduklarını bilesiniz ve her birini ne için yaratıldıysa ona sarf ederek bu nimetlere şükredesiniz; böylece kulağınızla tevhidi ve dirilişi haykıran vahiy ayetlerini idrak edesiniz, gözlerinizle bu ikisine şahitlik eden kevnî ayetleri göresiniz ve kalplerinizle de onların hakikatine delil getiresiniz. Yüce Allah'ın {قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ} “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” kavli ise, tezyîlî bir ara cümle yoluyla onların bu nimetlere karşı nankörlüklerini beyan etmektedir. Azlık,

12535. Metin

السجدة ١٠ ١٢ النَّفيِ كما يُنبىء عنه ما بعده أيُ شكراً قليلاً أو زمانا قليلا تشكرون وفي حكايةِ أحوالِ الإنسانِ من مبدأِ فطرتِه إلى نفخِ الرُّوح فيه بطريقِ الغَيبةِ وحكايةِ أحوالِه بعد ذلك بطريقِ الخطابِ المنبىءِ عن استعدادِه للفهمِ وصلاحيتِه له من الجَزَالةِ مالا غايةَ وراءَهُ

Secde 10-12 sonrasının da hissettirdiği gibi nefy (yokluk) anlamındadır; yani “Pek az şükrediyorsunuz veya pek az zaman şükrediyorsunuz” demektir. İnsanın ilk yaratılışından ruhun üflenmesine kadarki hallerinin gıyap sığasıyla, bundan sonraki hallerinin ise anlamaya olan istidadını ve kabiliyetini bildiren hitap sığasıyla hikâye edilmesinde, son derece muazzam bir fesahat ve güzellik vardır.

12536. Metin

{وَقَالُواْ} كلامٌ مستأنفٌ مسوقٌ لبيانِ أباطيلِهم بطريقِ الالتفاتِ إيذاناً بأنَّ مَا ذُكر من عدمِ شكرِهم بتلك النِّعمِ موجبٌ للإعراضِ عنهم وتعديدِ جناياتِهم لغيرهم بطريق المباثة {أئذا ضَلَلْنَا فِى الارض} أي صِرنا ترُاباً مخلوطاً بترابِها بحيثُ لا نتميَّز منه أو غبنا فيها بالدَّفنِ وقُرىء ضلِلنا بكسرِ اللامِ من بابِ عَلِمَ وصلِلنا بالصاد المهملة من صلَّ اللحمُ إذا أنتنَ وقيل من الصِّلةِ وهي الأرضُ أي صرنا من جنسِ الصِّلَّةِ قيل القائل ابي بن خَلَفٍ ولرضاهم بقولِه أُسند القولُ إلى الكلِّ والعاملُ فِي إذَا ما يدلُّ عليه قوله تعالى {أئنا لَفِى خَلْقٍ جَدِيدٍ} وهو نبعثُ أو يُجدد خلقَنا والهمزةُ لتذكيرِ الإنكارِ السَّابقِ وتأكيدِه وقُرىء إنَّا على الخبرِ وأيّاً ما كان فالمَعنى على تأكيدِ الإنكارِ لا إنكارٍ التَّأكيد كما هو المتبادَرُ من تقدمِ الهمزةِ على إنَّ فإنها مؤخَّرةٌ عنها في الاعتبارِ وإنَّما تقديمُها عليها لاقتضائِها الصَّدارةَ {بَلْ هُم بِلَقَاء رَبّهِمْ كافرون} إضرابٌ وانتقالٌ منِ بيانِ كفرِهم بالبعثِ إلى بيانِ ما هُو أبلغُ وأشنعُ منه وهو كفرُهم بالوصولِ إلى العاقبةِ وما يلقَونه فيها من الأحوالِ والأهوالِ جميعاً

{وَقَالُواْ} “Ve dediler ki:”. Bu, iltifat yoluyla onların batıl sözlerini beyan etmek için sevk edilmiş müstakil bir kelamdır; bu nimetlere şükretmemelerinin kendilerinden yüz çevrilmesini ve işledikleri cürümlerin sitem amacıyla başkalarına sayılmasını gerektirdiğini bildirmektedir: {أئذا ضَلَلْنَا فِى الارض} “Biz toprakta kaybolup gittiğimiz zaman mı?”; yani toprağa karışıp onun toprağı ile ayırt edilemeyecek şekilde toprak olduğumuzda veya gömülerek içinde kaybolduğumuzda mı? [Bu fiil], 'alime' (عَلِمَ) babından lâm'ın kesresiyle {ضَلِلْنَا} şeklinde ve noktasız sad ile, et koktuğunda söylenen 'salle'l-lahmu' (صَلَّ اللَّحْمُ) ifadesinden türetilerek {صَلِلْنَا} şeklinde de okunmuştur. Toprak anlamına gelen 'sılla' (الصِّلَّة) kelimesinden geldiği, yani “Toprak cinsinden olduğumuzda mı?” manasında olduğu da söylenmiştir. Bunu söyleyenin Übey b. Halef olduğu, diğerlerinin de onun sözüne rıza göstermeleri sebebiyle sözün hepsine isnat edildiği söylenmiştir. {إِذَا} edatının âmili, Yüce Allah'ın şu kavlinin delalet ettiği şeydir: {أئنا لَفِى خَلْقٍ جَدِيدٍ} “Gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?”; bu âmil, 'diriltileceğiz' veya 'yaratılışımız yenilenecek' manasındaki fiildir. Hemze, önceki inkârı hatırlatmak ve pekiştirmek içindir. [Bu ifade], haber sığasıyla {إِنَّا} şeklinde de okunmuştur. Her iki durumda da mana, inkârın teyit edilmesi üzerinedir; hemzenin 'inne'den önce gelmesinden ilk akla gelebilecek olan teyidin inkârı anlamında değildir. Zira hemze mana bakımından 'inne'den sonradır; onun önüne geçirilmesi sadece cümlenin başında bulunma hakkına sahip olmasındandır. {بَلْ هُم بِلَقَاء رَبّهِمْ كافرون} “Bilakis onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir”. Bu bir vazgeçiş (idrâb) olup onların dirilişi inkâr ettiklerinin beyanından, bundan daha beliğ ve daha çirkin olan bir şeyin beyanına geçiştir; o da akıbete ulaşmayı ve orada karşılaşacakları hallerin ve dehşetlerin tamamını inkâr etmeleridir.

12537. Metin

{قُلْ} بياناً للحقِّ وردَّا على زعمِهم الباطلِ {يتوفاكم مَّلَكُ الموت} لا كما تزعمون أنَّ الموتَ من الأحوالِ الطَّبيعيةِ العارضةِ للحيوانِ بموجبِ الجبلَّةِ أي يقبضُ أرواحكم بحيث لايدع فيكم شيئاً أو لا يتركُ منكم أحداً على أشد مايكون من الوجوهِ وأفظعِها من ضربِ وجوهِكم وأدبارِكم {الذى وكل بكم} أي بقبض أرواحِكم وإحصاءِ آجالِكم {ثُمَّ إلى رَبّكُمْ تُرْجَعُونَ} بالبعث للحسابِ والجزاءِ

{قُلْ} “De ki:” gerçeği açıklamak ve onların batıl zanlarını reddetmek üzere [şöyle söyle]: {يتوفاكم مَّلَكُ الموت} “Sizin canınızı ölüm meleği alacaktır”; ölümün, yaratılışın gereği olarak canlıların başına gelen tabiî hallerden ibaret olduğunu zannettiğiniz gibi değil! Yani yüzlerinize ve arkalarınıza vurulması gibi en şiddetli ve en korkunç haller üzere ruhlarınızı kabzedecek, içinizden hiçbir şey ve hiçbir kimse bırakmayacaktır. {الذى وكل بكم} “Ki o, sizin için görevlendirilmiştir”; yani ruhlarınızı almak ve ecellerinizi sayıp bitirmekle görevlendirilmiştir. {ثُمَّ إلى رَبّكُمْ تُرْجَعُونَ} “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz”; hesap ve ceza için diriltilerek [döndürüleceksiniz].

12538. Metin

{وَلَوْ ترى إِذِ المجرمون} وهم القائلون أئذا ضللنا في الارض الآيةِ أو جنس المجرمينَ وهم من جملتهم {ناكسو رؤوسهم عِندَ رَبّهِمْ} من الحياءِ والخزيِ عند ظهورِ قبائحهم التي اقترفُوها في الدُّنيا {رَبَّنَا} أي يقولون رَبَّنَا {أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا} أي صرنا ممَّن يُبصرُ ويسمعُ وحصل لنا الاستعدادُ لإدراك الآياتِ المُبصَرةِ والآياتِ المسمُوعةِ وكنَّا من قبلُ عُميا وصُمَّا لا ندركُ شيئاً {فارجعنا} إلى الدُّنيا {نَعْمَلْ} عملاً {صالحا} حسبما تقتضيهِ تلك الآياتُ وقولُه تعالى {إِنَّا مُوقِنُونَ} إدِّعاءٌ منهم لصحَّةِ الأفئدةِ والاقتدارِ على فهم معانِي الآياتِ والعملِ بموجبِها كما أنَّ ما قبله ادِّعاءٌ لصحَّةِ مشعري البصرِ والسَّمعِ كأنَّهم قالُوا وأيقنا وكنَّا من قبل لا نعقل شيئا أصلاً وإنما عدلُوا إلى الجملة الإسميةِ المؤكدةِ إظهاراً لثباتِهم على الإيقانِ وكمالِ رغبتهم فيه وكلُّ ذلك للجدِّ في الاستدعاءِ طمعاً في الإجابةِ إلى ما سألوه

{وَلَوْ ترى إِذِ المجرمون} “O suçluları bir görsen!”; onlar “Toprakta kaybolup gittiğimiz zaman mı...” ayetinde geçen sözü söyleyenlerdir veya onlar da dâhil olmak üzere bütün günahkârlar cinsidir. {ناكسو رؤوسهم عِندَ رَبّهِمْ} “Rablerinin huzurunda başlarını öne eğmişlerdir”; dünyada işledikleri çirkinlikler ortaya çıktığında utançtan ve rezillikten [başlarını eğerler]. {رَبَّنَا} “[Şöyle derler:] 'Ey Rabbimiz!'”; yani şöyle derler: Ey Rabbimiz! {أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا} “Gördük ve işittik”; yani artık gören ve işiten kimseler olduk, görülen ve işitilen ayetleri idrak etme kabiliyeti bizde meydana geldi; oysa önceden hiçbir şey idrak edemeyen körler ve sağırlar idik. {فارجعنا} “Bizi geri gönder”; dünyaya [geri döndür], {نَعْمَلْ} “işleyelim”, {صالحا} “salih bir amel [işleyelim]”; o ayetlerin gerektirdiği şekilde [amel edelim]. Yüce Allah'ın {إِنَّا مُوقِنُونَ} “Artık biz kesin olarak inandık” kavli ise, tıpkı öncesinin görme ve işitme duyularının sıhhatini iddia etmeleri gibi, kalplerinin sağlamlığını, ayetlerin manalarını anlamaya ve gereğiyle amel etmeye güç yetirdiklerini iddia etmeleridir. Sanki “Kesin olarak inandık, oysa önceden hiçbir şeyi akledemiyorduk” demişlerdir. Kesin inanç üzere sebat ettiklerini ve buna son derece arzulu olduklarını göstermek için tekitli isim cümlesine yönelmişlerdir. Bütün bunlar, istedikleri şeyin kabul edilmesini umarak yalvarmadaki ciddiyetlerinden ileri gelmektedir;

12539. Metin

السجدة ١٣ من الرَّجعةِ وأنَّى لهم ذلك ويجوز أنْ يقدَّر لكلَ من الفعلينِ مفعولٌ مناسبٌ له مَّما يُبصرونه ويسمعونَه فإنَّهم حينئذٍ يشاهدون الكفرَ والمعاصيَ على صورٍ منكرةٍ هائلةٍ ويخبرهم الملائكةُ بأنَّ مصيرَهم إلى النَّار لا محالَة فالمعنى أبصرْنا قبحَ أعمالِنا وكنَّا نَراها في الدُّنيا حَسنةً وسمعنا أنَّ مردَّنا إلى النَّارِ وهو الأنسبُ لما بعدَهُ من الوعدِ بالعملِ الصَّالحِ هذا وقد قيل المعنى وسمعنَا منك تصديقَ رُسلِك وأنت خبيرٌ بأنَّ تصديقَه تعالى لهم حينئذٍ يكون بإظهارِ مدلولِ ما أُخبروا به من الوعد والوعيد لا بالإخبارِ بأنَّهم صادقون حتَّى يسمعوه وقيل وسمعنا قولَ الرُّسلِ أي سمعناه سمعَ طاعةٍ وإذعانٍ ولا يقدر لترى مفعولٌ إذ المعنى لو تكون منك رؤيةٌ في ذلك الوقتِ أو يقدر ما ينبىءُ عنه صلة إذ والمضيُّ فيها وفي لو باعتبارِ أنَّ الثَّابتَ في علمِ الله تعالى بمنزلةِ الواقعِ وجوابُ لو محذوفٌ أي لرأيتَ أمراً فظيعاً لا يُقادر قدرُه والخطابُ لكلِّ أحدٍ ممَّن يصلُح له كائناً من كانَ إذِ المرادُ بيانُ كمالِ سوءِ حالِهم وبلوغِها من الفظاعةِ إلى حيثُ لا يختصُّ استغرابُها واستفظاعُها براءٍ دونَ راءٍ ممَّن اعتادَ مشاهدةَ الأمورِ البديعةِ والدَّواهيِ الفظيعةِ بل كلُّ منْ يتأتى منْهُ الرؤيةُ يتعجبُ من هولِها وفظاعتِها هذا ومَنْ علّل عمومِ الخطابِ بالقصدِ إلى بيانِ أنَّ حالَهم قد بلغتْ من الظُّهورِ إلى حيث يمتنع خفاؤها البتةَ فلا تختصُّ رؤيةُ راءٍ دون راءٍ بل كلُّ منْ يتأتى منْهُ الرُّؤيةُ فله مدخلٌ في هذا الخطابِ فقد نأى عن تحقيقِ الحقِّ لأنَّ المقصودَ بيانُ كمالِ فظاعةِ حالِهم كما يفصحُ عنه الجوابُ المحذوفُ لا بيانُ كمالِ ظهورِها فإنَّه مسوقٌ مساقَ المسلَّمات فتدبَّر

Secde 13 o da dünyaya dönmektir; ama nerede onlara bu imkân! Her iki fiil için de gördükleri ve duydukları şeylerden münasip birer mef'ul takdir edilmesi caizdir; zira onlar o vakit küfrü ve günahları çirkin ve korkunç suretlerde görürler ve melekler de onlara varacakları yerin muhakkak cehennem olduğunu bildirirler. Buna göre mana: “Dünyada güzel gördüğümüz amellerimizin çirkinliğini gördük ve dönüşümüzün cehenneme olduğunu işittik” şeklinde olur ki sonrasında gelen salih amel vaadine en uygun olanı da budur. Bununla birlikte mananın “Senden, peygamberlerini tasdik ettiğini işittik” şeklinde olduğu da söylenmiştir; oysa bilirsin ki Yüce Allah'ın o vakit onları tasdik etmesi, kendilerine bildirilen vaat ve tehditlerin manasını bilfiil ortaya çıkarmakla olur, işitebilecekleri şekilde doğru söylediklerini haber vermekle değil. [Bir diğer görüşe göre] “Peygamberlerin sözünü işittik, yani itaat ve boyun eğme işitmesiyle dinledik” demektir. {ترى} fiili için bir mef'ul takdir edilmez; zira mana “O vakit sende bir görme gerçekleşseydi” şeklindedir veya {إذ} edatının sılasının hissettirdiği şey takdir edilir. Gerek bunda gerekse {لو} edatında mazi sığasının kullanılması, Allah Teâlâ'nın ilminde sabit olan şeyin vuku bulmuş gibi kabul edilmesindendir. {لو} edatının cevabı hazfedilmiştir; yani “Öyle korkunç bir durum görürdün ki paha biçilemezdi” demektir. Hitap, kim olursa olsun buna ehil olan herkese yöneliktir; zira kastedilen, onların durumunun kötülüğünün ve dehşetinin zirveye ulaştığını, bunu garipseyip dehşet verici bulmanın harikulade olayları ve korkunç felaketleri görmeye alışkın olan tek bir izleyiciye has olmayıp, görmesi mümkün olan herkesin onun dehşetinden ve korkunçluğundan hayrete düşeceğini beyan etmektir. Hitabın umumiliğini, onların durumunun gizli kalması kesinlikle imkânsız olacak derecede apaçık olduğunu, bu yüzden görmenin bir bakana has olmayıp görmesi mümkün olan herkesin bu hitapta payı bulunduğunu beyan etme kastıyla gerekçelendiren kimse, gerçeğin tahkikinden uzaklaşmıştır; çünkü asıl maksat, hazfedilen cevabın da açıkça gösterdiği gibi durumlarının dehşetinin kemalini beyan etmektir, açıklığının kemalini değil; zira bu durum zaten müsellem (kabul edilmiş) bir hakikat olarak sunulmuştur; iyi düşün!

12540. Metin

{وَلَوْ شِئْنَا لَاتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} مقدر بقولٍ معطوفٍ على ما قُدِّر قبل قولِه تعالى رَبَّنَا أَبْصَرْنَا الخ أي ونقولُ لو شئنا أي لو تعلقتْ مشيئتُنا تعلقاً فعلياً بأنْ نُعطي كُلُّ نَفْسٍ منَ النفوسِ البرة والفاجرة ما تهتدي به إلى الإيمانِ والعملِ الصالحِ لأعطيناها إيَّاه في الدُّنيا التي هي دارُ الكسبِ وما أخَّرناه إلى دارِ الجزاءِ {ولكن حَقَّ القول مِنْى} أي سبقت كلمتي حيثُ قلتُ لإبليسَ عند قوله لَاغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَاّ عِبَادَكَ مِنْهُمُ المخلصين فالحق والحق أقول لاملان جهنم منك وممن اتبعك منهم أجمعين وهو المعنيُّ بقوله تعالى {لَامْلَانَّ جَهَنَّمَ مِنَ الجنة والناس أَجْمَعِينَ} كما يلوحُ به تقديمُ الجِنَّة على النَّاسِ فبموجبِ ذلكَ القولِ لم نشأْ إعطاءَ الهُدى على العمومِ بل منعناه من أتباعِ إبليسَ الذين أنتُم من جُملتِهم حيثُ صَرفتُم اختيارَكم إلى الغيِّ بإغوائِه ومشيئتُنا لأفعال العباد منوطةٌ باختيارِهم إيَّاها فلمَّا لم تختارُوا الهُدى واخترتُم الضَّلالةَ لم نشأْ إعطاءَه لكم وإنَّما أعطيناه الذين اختارُوه من النُّفوسِ البرَّةِ وهم المعنيّون بما سيأتي من قولِه تعالى إِنَّمَا يؤمن بآياتنا الآيةَ فيكونُ مناطُ عدمِ مشيئة إعطاءَ الهُدى في الحقيقةِ سوءَ اختيارِهم لا تحققَ القولِ وإنَّما قيدنا المشيئةَ بما مر من التعليق الفعليِّ بأفعالِ العبادِ عند حدوثِها لأنَّ المشيئةَ الأزليةَ من حيثُ تعلُّقها بما سيكونُ من أفعالِهم إجمالاً متقدِّمةٌ على تحققِ كلمةِ العذابِ فلا يكونُ عدمُها منوطاً بتحققِها وإنَّما مناطُه علمُه تعالى أزلاً بصرفِ

{وَلَوْ شِئْنَا لَاتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} “Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik”; bu ifade, Yüce Allah'ın {رَبَّنَا أَبْصَرْنَا} kavlinden önce takdir edilen söze atfedilen bir sözle takdir edilmiştir; yani “Ve deriz ki: Eğer dileseydik”, yani iyi ve kötü nefislerden her birine iman ve salih amel ile hidayete ereceği şeyi verme hususunda meşietimiz fiilî olarak taalluk etseydi, onu kazanma yurdu olan dünyada verirdik, ceza yurduna ertelemezdik. {ولكن حَقَّ القول مِنْى} “Fakat benden şu söz hak olmuştur”; yani İblis'e, onun “Onların hepsini azdıracağım, ancak ihlaslı kulların müstesna” dediğinde söylediğim şu sözüm öne geçmiştir: “Hak budur ve Ben hakkı söylerim; andolsun cehennemi senden ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım!”. Yüce Allah'ın {لَامْلَانَّ جَهَنَّمَ مِنَ الجنة والناس أَجْمَعِينَ} “Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım” kavliyle kastedilen de budur; nitekim cinlerin insanlardan önce zikredilmesi de buna işaret etmektedir. İşte o sözün gereği olarak hidayeti genel olarak herkese vermeyi dilemedik; bilakis onun saptırmasıyla tercihinizi azgınlığa yönelttiğiniz için, sizin de aralarında bulunduğunuz İblis'in uyanlarından onu esirgedik. Bizim kulların fiillerine yönelik meşietimiz, kulların o fiilleri tercih etmelerine bağlıdır. Siz hidayeti seçmeyip dalaleti seçtiğinizde, Biz de onu size vermeyi dilemedik. Onu ancak iyi nefislerden onu tercih edenlere verdik ki ileride gelecek olan {إِنَّمَا يؤمن بآياتنا} ayetiyle kastedilenler de onlardır. Dolayısıyla hidayet vermeyi dilemeyişin asıl illeti gerçekte sözün gerçekleşmesi değil, onların kötü tercihidir. Meşieti, kulların fiillerinin meydana gelmesi anındaki fiilî taallukla kayıtlamamızın sebebi şudur: Çünkü ezelî meşiet, kulların fiillerinden ileride meydana gelecek olan şeylere icmâlî olarak taalluk etmesi bakımından, azap kelimesinin tahakkukundan öncedir; dolayısıyla onun yokluğu sözün tahakkukuna bağlanamaz. Bilakis onun illeti, Yüce Allah'ın ezelde onların

12541. Metin

السجدة ١٤ ١٦ اختيارِهم فيما سيأتي إلى الغيِّ وإيثارِهم له على الهدى فلو أُريدت هي من تلك الحيثيةِ لاستدرك بعدمِها ونيطَ ذلك بما ذُكر من المناطِ على منهاجِ قولِه تعالى وَلَوْ عَلِمَ الله فِيهِمْ خَيْرًا لاسْمَعَهُمْ فمن توهَّم أنَّ المَعنى ولو شئنا لأعطينا كلَّ نفسٍ ما عندنا من اللُّطفِ الذي لو كان منهم اختيارُه لاهتدَوا ولكن لم نُعطهم لمّا علمنا منهم اختيارَ الكفر وإيثارَه فقد اشتبه عليه الشئون والفاء في قوله تعالى

Secde 14-16 tercihlerini gelecekte azgınlığa sarf edeceklerini ve onu hidayete tercih edeceklerini bilmesidir. Şayet o ezelî meşiet kastedilseydi, onun yokluğu istidrak edilir ve bu durum Yüce Allah'ın {وَلَوْ عَلِمَ الله فِيهِمْ خَيْرًا لاسْمَعَهُمْ} “Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara işittirirdi” kavlinin yöntemi üzere zikredilen illete bağlanırdı. Dolayısıyla her kim mananın “Eğer dileseydik her nefse katımızdaki lütuftan verirdik ki eğer onların bir tercihi olsaydı hidayete ererlerdi; fakat onların küfrü seçeceklerini ve tercih edeceklerini bildiğimizde onlara vermedik” şeklinde olduğunu vehmederse, meseleler ona karışık gelmiş demektir. Yüce Allah'ın şu kavlindeki 'fâ' (ف) harfi:

12542. Metin

{فذوقوا} لترتيب الأمر بالذوق على ما يُعرب عنهُ ما قبلَهُ من نفيِ الرَّجعِ إلى الدُّنيا أو على الوعيدِ المحكيِّ والباء في قوله تعالى {بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هذا} للإيذانِ بأنَّ تعذيبَهم ليس لمجردِ سبقِ الوعيدِ به فقط بل هو وسبقُ الوعيدِ أيضاً بسببٍ موجبٍ له من قِبَلهم كأنَّه قيل لا رجعَ لكم الى الدنيا أو حتى وعيدي فذوقُوا بسببِ نسيانِكم لقاءَ هذا اليومِ الهائلِ وتركِكم التفكُّرَ فيهِ والاستعدادَ له بالكُلِّيةِ {إِنَّا نسيناكم} أي تركناكُم في العذابِ تركَ المنسيِّ بالمرَّةِ وقولُه تعالى {وَذُوقُواْ عَذَابَ الخلد بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ} تكريرٌ للتَّأكيدِ والتَّشديدِ وتعيينُ المفعولِ المطويِّ للذوقِ والإشعارِ بأنَّ سببَه ليس مجرَّد ما ذُكر من النِّسيانِ بل له أسبابٌ أخرُ من فنونِ الكفرِ والمَعاصي التي كانُوا مستمرِّين عليها في الدُّنيا وعدمُ نظمَ الكلِّ في سلكٍ واحدٍ للتنبيهِ على استقلالِ كلَ منها في استيجابِ العذابِ وفي إبهامِ المذوقِ أولاً وبيانِه ثانياً بتكريرِ الأمرِ وتوسيطِ الاستئناف المنبئ عن كمالِ السُّخطِ بينهما من الدلالة على غاية التَّشديدِ في الانتقامِ منهم ما لا يخفى وقوله تعالى

{فذوقوا} “O halde tadın!”, tatma emrinin önceki ifadelerin bildirdiği dünyaya dönmenin reddedilmesine veya nakledilen tehdide terettüp ettiğini göstermek içindir. Yüce Allah'ın {بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هذا} “Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan dolayı” kavlindeki 'bâ' (ب) harfi ise, onlara azap edilmesinin sırf önceden tehdit edilmiş olmasından kaynaklanmadığını, bilakis hem azabın hem de önceki tehdidin kendi taraflarından kaynaklanan zorunlu bir sebeple olduğunu bildirmek içindir; sanki şöyle denilmiştir: “Sizin için dünyaya dönüş yoktur veya tehdidim gerçekleşmiştir; o halde bu korkunç güne kavuşmayı unutmanız, onun üzerinde düşünmeyi ve ona hazırlık yapmayı tamamen terk etmeniz sebebiyle tadın!”. {إِنَّا نسيناكم} “Şüphesiz biz de sizi unuttuk”; yani sizi tamamen unutulan birinin terk edilişi gibi azap içinde terk ettik. Yüce Allah'ın {وَذُوقُواْ عَذَابَ الخلد بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ} “Yapmakta olduğunuz şeylerden dolayı ebedî azabı tadın!” kavli ise, tekit ve şiddeti artırmak, tatma fiilinin gizli tutulan mef'ulünü belirlemek ve sebebinin yalnızca zikredilen unutma olmayıp dünyada sürekli işleyegeldikleri küfür ve günah çeşitlerinden başka sebeplerinin de bulunduğunu hissettirmek için bir tekrardır. Hepsini tek bir dizide toplamayış, her birinin azabı müstakil olarak hak ettirdiğine dikkat çekmek içindir. Önce tadılacak şeyin müphem bırakılmasında, sonra emrin tekrarlanarak beyan edilmesinde ve aralarına son derece büyük bir gazabı haber veren müstakil cümlenin konulmasında, onlardan intikam almadaki son derece şiddetli muamelenin apaçık delaleti vardır. Yüce Allah'ın şu kavli:

12543. Metin

{إنما يؤمن بآياتنا} استئنافٌ مسوقٌ لتقريرِ عدمِ استحقاقِهم لإيتاءِ الهُدى والإشعارِ بعدمِ إيمانِهم لو أُوتوه بتعيينِ مَن يستحقُّه بطريقِ القصرِ كأنَّه قيل إنَّكم لا تُؤمنون بآياتِنا ولا تعملون بموجبِها عملاً صالحاً ولو رَجَعناكم إلى الدُّنيا كما تدَّعون حسبما ينطِق به قولُه تعالى وَلَوْ رُدُّواْ لعادوا لِمَا نُهُواْ عَنْهُ وإنَّما يُؤمن بها {الذين إِذَا ذُكّرُواْ بِهَا} أي وُعِظوا {خَرُّواْ سُجَّداً} آثِرَ ذي أثيرٍ من غيرِ تردُّدٍ ولا تلعثمٍ فضلاً عن التَّسويفِ إلى معاينةِ ما نطقتْ به من الوعدِ والوعيدِ أي سقطُوا على وجوهِهم {وَسَبَّحُواْ بِحَمْدِ رَبّهِمْ} أي ونزَّهُوه عند ذلك عن كلِّ ما لا يليقُ به من الأمور التي من جُملتها العجزُ عن البعثِ ملتبسين بحمدِه تعالى على نعمائِه التي أجلُّها الهدايةُ بإيتاءِ الآياتِ والتَّوفيقِ للاهتداءِ بها والتعرُّضُ لعُنوانِ الرُّبوبيةِ بطريقِ الالتفاتِ مع الإضافةِ إلى ضميرِهم للإشعارِ بعلَّةِ التَّسبيحِ والتَّحميدِ وبأنَّهم يفعلونهما بملاحظةِ ربوبيتِه تعالى لهم {وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ} أي والحالُ أنَّهم خاضعون له تعالى لا يستكبرون عمَّا فعلُوا من الخُرور والتَّسبيحِ والتَّحميدِ

{إنما يؤمن بآياتنا} “Bizim ayetlerimize ancak öyle kimseler inanırlar ki...”, onların hidayet verilmeye layık olmadıklarını tespit etmek ve hasr yoluyla buna kimin layık olduğunu belirterek şayet kendilerine hidayet verilseydi bile inanmayacaklarını hissettirmek üzere sevk edilmiş yeni bir cümledir. Sanki şöyle denilmiştir: Yüce Allah'ın {وَلَوْ رُدُّواْ لعادوا لِمَا نُهُواْ عَنْهُ} “Şayet geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi” kavlinin açıkça ifade ettiği gibi, iddia ettiğiniz üzere sizi dünyaya geri döndürsek bile ayetlerimize inanmaz ve onların gereğince salih amel işlemezsiniz. O ayetlere ancak şöyle kimseler inanırlar: {الذين إِذَا ذُكّرُواْ بِهَا} “Kendilerine onlar hatırlatıldığı zaman”, yani kendilerine öğüt verildiğinde, {خَرُّواْ سُجَّداً} “hemen secdeye kapanırlar”; en ufak bir tereddüt ve duraksama göstermeksizin, hele hele onda bildirilen vaat ve tehditleri bizzat görünceye kadar ertelemeksizin derhal yüzüstü yere kapanırlar. {وَسَبَّحُواْ بِحَمْدِ رَبّهِمْ} “Ve Rablerini hamd ile tesbih ederler”; yani o anda O'nu, diriltmekten aciz olma düşüncesi de dâhil olmak üzere Kendisine layık olmayan her türlü eksiklikten tenzih ederler ve en büyüğü ayetlerin verilmesi ve onlarla hidayete erme muvaffakiyetinin bahşedilmesi olan nimetlerine hamd ederler. İltifat yoluyla ve onların zamirine izafe edilerek rubûbiyyet unvanına yer verilmesi, tesbih ve tahmidin illetini hissettirmek ve bunu Yüce Allah'ın kendileri üzerindeki Rabliğini mülahaza ederek yaptıklarını bildirmek içindir. {وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ} “Ve onlar büyüklük taslamazlar”; yani O'na boyun eğer bir halde bulunurlar, yere kapanma, tesbih ve tahmidden ibaret bu fiillerinden ötürü kibirlenmezler.

12544. Metin

{تتجافى جُنُوبُهُمْ} أي تنبُو وتتنحى {عَنِ المضاجع} أي الفُرشِ ومواضعِ المنامِ والجملةُ مستأنفةٌ لبيانِ بقيةِ محاسنِهم وهم المُتهجِّدونَ بالليلِ قال أنسٌ ﵁ نزلتْ فينا معاشرَ الأنصارِ كنَّا نصلِّي المغربَ فلا نرجعُ إلى رحالِنا حتى نصلي

{تتجافى جُنُوبُهُمْ} “Yanları uzaklaşır”; yani çekinip uzak durur, {عَنِ المضاجع} “yataklardan”; yani döşeklerden ve uyku yerlerinden [uzak durur]. Bu cümle, onların diğer güzelliklerini beyan etmek üzere müstakil bir başlangıçtır; onlar gece teheccüde kalkanlardır. Enes radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Bu ayet biz Ensar topluluğu hakkında indi; akşam namazını kılar, yatsı namazını

12545. Metin

السجدة ١٧ ١٩ العشاء مع النبيِّ ﷺ وعن انس ايضا ﵁ أنَّه قال نزلتْ في أناسٍ من اصحاب النبيِّ ﷺ كانوا يصلُّون من صلاةِ المغربِ إلى صلاةِ العشاءِ وهي صلاةُ الأوَّابينَ وهو قولُ أبي حازمٍ ومحمَّدِ بنِ المُنْكَدِرِ وهو مرويٌّ عن ابن عباس ﵄ وقال عطاءهم الذين لا ينامُون حتَّى يصلو العشاءَ الآخرةَ والفجرَ في جماعةٍ والمشهورُ أنَّ المرادَ منه صلاةُ اللَّيلِ وهو قولُ الحسنِ ومجاهدٍ ومالكٍ والاوزاعي وجماعة لقوله ﷺ أفضلُ الصِّيامِ بعد شهرِ رمضانَ شهرُ الله المحرَّمُ وأفضلُ الصَّلاةِ بعد الفريضةِ صلاةُ اللَّيلِ وعن النبيِّ ﷺ في تفسيرِها قيامُ العبدِ من الليل وعنه ﷺ إذا جمعَ الله الأوَّلينَ والآخرينَ جاء منادٍ ينادي بصوتٍ يُسمع الخلائقَ كلَّهم سيعلم أهلُ الجمعِ اليَّومَ من أولى بالكرمِ ثم يرجعُ فيُنادي ليقُم الذين كانتْ تتجَافى جنوبُهم عن المضاجعِ فيقومونَ وهُم قليلٌ ثم يرجعُ فيُنادي ليقُم الذين كانُوا يحمدون الله في السرَّاءِ والضَّراءِ فيقومون وهُم قليلٌ فيسرَّحُون جميعاً إلى الجنَّةِ ثم يُحاسَب سائرُ النَّاسِ وقولُه تعالى {يَدْعُونَ رَبَّهُمْ} حالٌ من ضميرِ جنوبُهم أي داعينَ له تعالى على الاستمرارِ {خَوْفًا} من سخطِه وعذابِه وعدمِ قبولِ عبادتِه {وَطَمَعًا} في رحمتِه {وَمِمَّا رزقناهم} من المالِ {يُنفِقُونَ} في وجوهِ البرِّ والحسناتِ

Secde 17-19 Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte kılıncaya kadar evlerimize dönmezdik.” Yine Enes radıyallâhu anh'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından, akşam namazı ile yatsı namazı arasında namaz kılan kimseler hakkında indi; bu, evvâbîn namazıdır.” Bu, Ebu Hâzim ve Muhammed b. el-Münkedir'in görüşüdür; İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan da rivayet edilmiştir. Atâ ise şöyle demiştir: “Onlar, son yatsı ve sabah namazını cemaatle kılıncaya kadar uyumayan kimselerdir.” Meşhur olan görüşe göre ise bundan maksat gece namazıdır. Bu, Hasan, Mücahid, Mâlik, Evzâî ve bir cemaatin görüşüdür; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayından sonra en faziletli oruç Allah'ın ayı olan Muharrem'dir; farz namazdan sonra en faziletli namaz ise gece namazıdır.” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bu ayetin tefsirinde “Kulun geceleyin kalkmasıdır” buyurduğu rivayet edilmiştir. Yine ondan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Allah öncekileri ve sonrakileri topladığında bir münadi bütün mahlukata işittirecek bir sesle şöyle nida eder: 'Bugün toplananlar kereme kimin daha layık olduğunu bilecektir!' Sonra tekrar nida eder: 'Yanları yataklardan uzaklaşanlar kalksın!' Onlar kalkarlar ve sayıca azdırlar. Sonra tekrar nida eder: 'Bollukta ve darlıkta Allah'a hamd edenler kalksın!' Onlar da kalkarlar ve sayıca azdırlar. Hep birlikte doğrudan cennete sevk edilirler; sonra da diğer insanlar hesaba çekilir.” Yüce Allah'ın {يَدْعُونَ رَبَّهُمْ} “Rablerine dua ederler” kavli, {جنوبهم} kelimesindeki zamirden haldir; yani sürekli olarak O'na dua ederler; {خَوْفًا} “korkarak”, O'nun gazabından, azabından ve ibadetlerinin kabul edilmeyişinden [korkarak]; {وَطَمَعًا} “ve umarak”, O'nun rahmetini [umarak]; {وَمِمَّا رزقناهم} “ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden”, yani mallardan, {يُنفِقُونَ} “harcarlar”, hayır ve hasenat yollarına [infak ederler].

12546. Metin

{فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ} من النفوس لاملك مقرَّبٌ ولا نبيٌّ مرسلٌ فضلاً عمَّن عداهم {مَّا أُخْفِىَ لَهُم} أي لأولئكَ الذين عُدِّدت نعوتُهم الجليلةُ {مّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ} مما تقرُّ به أعينُهم وعنْهُ ﷺ يقولُ الله ﷿ أعددتُ لعبادي الصالحين ما لا عينٌ رأتْ ولا أذنٌ سمعتْ ولا خطَر على قلبِ بشرٍ بَلْهَ ما أطلعتم عليه اقرءوا إنْ شئتُم فلا تعلم نفسٌ ما أُخفي لهم من قرة اعين وقرئ ما أُخفي لهم وما نُخفي لهم وما أَخفيتُ لَهُم على صيغةِ المتكلِّمِ وما أخفى لهم على البناءِ للفاعلِ وهو الله سبحانه وقرئ قُرَّاتِ أعينٍ لاختلافِ أنواعِها والعِلمُ بمعنى المعرفةِ وما موصولةٌ أو استفهاميةٌ عُلِّق عنها الفعلُ {جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} أي جُزوا جزاء أو أُخفي لهم للجزاءِ بما كانُوا يعملونَه في الدُّنيا من الأعمالِ الصَّالحةِ قيل هؤلاءِ القومُ أخفَوا أعمالَهم فأخفَى الله تعالى ثوابَهم

{فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ} “Hiçbir kimse bilemez”; diğerleri bir yana, ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber bile hiçbir nefis bilemez: {مَّا أُخْفِىَ لَهُم} “Kendileri için nelerin saklandığını”; yani o yüce vasıfları sayılan kimseler için [nelerin saklandığını], {مّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ} “göz aydınlığı olarak”; gözlerinin sevineceği şeylerden [nelerin saklandığını]. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen şeyler hazırladım; size bildirdiklerim ise bunun yanında bir hiçtir! İsterseniz şu ayeti okuyun: 'Hiçbir kimse onlar için göz aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilemez'.” [Bu fiil], {ما أُخفي لهم}, {وما نُخفي لهم}, mütekellim sığasıyla {وما أَخفيتُ لَهُم} ve faili Yüce Allah olmak üzere malum sığayla {وما أخفى لهم} şeklinde de okunmuştur. Türlerinin çeşitliliğini belirtmek üzere çoğul olarak {قُرَّاتِ أعينٍ} şeklinde de okunmuştur. Buradaki ilim, marifet (bilme) anlamındadır; {ما} ise ya ismi mevsuldür ya da fiilin kendisinden taalluku kesildiği istifham edatıdır. {جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} “Yaptıklarına bir karşılık olarak”; yani bir mükâfat ile ödüllendirildiler veya dünyada işlemekte oldukları salih amellerin karşılığı olarak kendilerine saklandı. Şöyle denilmiştir: Bu topluluk amellerini gizlediler, Allah Teâlâ da onların mükâfatlarını gizledi.

12547. Metin

{أَفَمَن كَانَ مُؤْمِناً كَمَن كَانَ فَاسِقاً} أي أبعدَ ظهورِ ما بينهُما من التَّباينِ البيِّنِ يُتوهَّمُ كونُ المؤمنِ الذي حُكيت أوصافُه الفاضلةُ كالفاسقِ الذي ذُكرت أحوالُه {لَاّ يَسْتَوُونَ} التَّصريح به مع إفادةِ الإنكارِ لنفيِ المشابهةِ بالمرَّة على أبلغِ وجهٍ وآكدِه لبناء التَّفصيل الآتِي عليه والجمعُ باعتبار معنى من كما أن الإفراد فيما سبق باعتبارِ لفظِها وقولُه تعالَى

{أَفَمَن كَانَ مُؤْمِناً كَمَن كَانَ فَاسِقاً} “Hiç mümin olan kimse, fasık olan kimse gibi olur mu?”; yani aralarındaki apaçık zıtlık ortaya çıktıktan sonra, o üstün vasıfları anlatılan müminin, halleri zikredilen fasık gibi olduğu hiç zannedilir mi? {لَاّ يَسْتَوُونَ} “Eşit olmazlar!”. Gelecek olan tafsilatın üzerine bina edilmesi için, inkârın benzerliği kökten nefyettiğini en beliğ ve en tekitli şekilde ifade etmekle birlikte bu husus açıkça beyan edilmiştir. [Fiilin] çoğul getirilmesi, daha önce lafzı dikkate alınarak tekil getirilmesi gibi, {مَن} kelimesinin manası dikkate alınarak yapılmıştır. Yüce Allah'ın şu kavli:

12548. Metin

{أما الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جنات المأوى} تفصيلٌ لمراتبِ الفريقينِ في الآخرةِ بعد ذكرِ أحوالِهما في الدُّنيا وأضيفتْ الجنَّةُ إلى المَأْوى لأنَّها المأوى الحقيقيُّ وإنَّما الدُّنيا منزلٌ مرتحلٌ عنه لا محالةَ وقيل المَأْوى جنَّةٌ من الجنَّاتِ وأياً ما كانَ فلا يبعُد أنْ يكونَ فيه رمزٌ إلى ما ذُكر من تجافِيهم عن مضاجعِهم

{أما الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جنات المأوى} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ cennetleri vardır”; iki fırkanın dünyadaki halleri zikredildikten sonra ahiretteki mertebelerinin detaylandırılmasıdır. Cennet, barınak anlamına gelen 'me'vâ' kelimesine izafe edilmiştir; çünkü gerçek barınak orasıdır, dünya ise muhakkak terk edilip göçülecek bir konaktır. Me'vâ'nın cennetlerden bir cennet olduğu da söylenmiştir. Her halükârda bunda, dünyadaki barınakları olan

12549. Metin

السجدة ٢٠ ٢٣ التي هي مأواهم في الدُّنيا {نُزُلاً} أي ثواباً وهو في الأصلِ ما يعد النازل من الطَّعامِ والشَّرابِ وانتصابُه على الحاليَّةِ {بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} في الدُّنيا من الأعمالِ الصالحةِ أو بأعمالِهم

Secde 20-23 yataklarından uzaklaşmalarına bir işaret bulunması uzak bir ihtimal değildir. {نُزُلاً} “Bir ağırlama olarak”; yani mükâfat olarak [verilir]. Bu kelime aslında konuğa hazırlanan yiyecek ve içecektir; hal olmak üzere mansub kılınmıştır. {بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} “Yapmakta olduklarına karşılık”; dünyada işledikleri salih ameller sebebiyle veya amellerine karşılık [verilir].

12550. Metin

{وَأَمَّا الذين فَسَقُواْ} أي خرجُوا عن الطَّاعةِ {فَمَأْوَاهُمُ} أي ملجؤهم ومنزلُهم {النار} مكانَ جنَّاتِ المأوى للمؤمنينَ {كُلَّمَا أَرَادُواْ أَن يَخْرُجُواُ مِنْهَا أُعِيدُواْ فيها} اسئناف لبيانِ كيفيةِ كونِ النَّارِ مأواهم يُروى أنَّه يضربُهم لهَبُ النَّارِ فيرتفعونَ إلى طبقاتِها حتَّى إذا قربُوا من بابِها وأرادُوا أنْ يخرجُوا منها يضربُهم اللَّهبُ فيهوون إلى قعرِها وهكذا يُفعل بهم أبداً وكلمةُ فِي للدِّلالةِ على أنَّهم مستقرُّون فيها وإنَّما الإعادةُ من بعضِ طبقاتِها إلى بعضٍ {وَقِيلَ لَهُمْ} تشديداً عليهم وزيادةً في غيظِهم {ذُوقُواْ عَذَابَ النار الذي كُنتُمْ بِهِ} أي بعذابِ النَّارِ {تُكَذّبُونَ} على الاستمرارِ في الدُّنيا

{وَأَمَّا الذين فَسَقُواْ} “Fasıklık edenlere gelince”; yani itaatten çıkanlara gelince, {فَمَأْوَاهُمُ} “onların barınağı”, yani sığınakları ve konakları, müminlerin Me'vâ cennetlerinin yerine {النار} “ateştir”. {كُلَّمَا أَرَادُواْ أَن يَخْرُجُواُ مِنْهَا أُعِيدُواْ فيها} “Oradan her çıkmak istediklerinde, tekrar oraya döndürülürler”. Bu, cehennemin onların nasıl barınağı olduğunu beyan eden yeni bir cümledir. Rivayet edildiğine göre cehennemin alevi onlara vurur ve tabakalarına doğru yükselirler; nihayet kapısına yaklaşıp oradan çıkmak istediklerinde alev onlara tekrar vurur ve dibine yuvarlanırlar; onlara ebediyen böyle yapılır. {في} edatı, onların orada yerleşik olduklarını, geri döndürülmenin ise sadece tabakalarının bazısından bazısına olduğunu göstermek içindir. {وَقِيلَ لَهُمْ} “Ve kendilerine denilir ki:”, üzerlerindeki baskıyı artırmak ve öfkelerini çoğaltmak için [şöyle denilir]: {ذُوقُواْ عَذَابَ النار الذي كُنتُمْ بِهِ} “Kendisini yalanlayıp durduğunuz cehennem azabını”, yani ateşin azabını {تُكَذّبُونَ} “yalanlamakta olduğunuz [azabı tadın!]”; dünyada sürekli olarak [yalanladığınız azabı tadın!].

12551. Metin

{وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مّنَ العذاب الادنى} أي عذابِ الدُّنيا وهو ما مُحِنُوا به من السَّنةِ سبعَ سنينَ والقتلِ والأسرِ {دُونَ العذاب الأكبر} الذي هُو عذابُ الآخرةِ {لَعَلَّهُمْ} لعلَّ الذين يُشاهدونه وهُم في الحياةِ {يَرْجِعُونَ} يتوبُون عن الكفرِ رُوي أن الوليدَ بنَ عُقبةَ فاخرَ عليًّا ﵁ يومَ بدرٍ فنزلتْ هذه الآياتُ

{وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مّنَ العذاب الادنى} “Ve Biz onlara o en yakın azaptan tattıracağız”; yani dünya azabından [tattıracağız] ki o da yedi yıl süren kıtlık, öldürülme ve esir edilmeyle imtihan edildikleri şeydir; {دُونَ العذاب الأكبر} “o en büyük azaptan önce”, yani ahiret azabından önce [tattıracağız], {لَعَلَّهُمْ} “olur ki onlar”, yani hayattayken buna şahit olan kimseler, {يَرْجِعُونَ} “dönerler”, küfürden tövbe ederler diye. Rivayet edildiğine göre Velîd b. Ukbe, Bedir günü Ali radıyallâhu anh'a karşı böbürlenmiş, bunun üzerine bu ayetler inmiştir.

12552. Metin

{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكّرَ بآيات رَبّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا} بيانٌ إجماليٌّ لحالِ مَنْ قابلَ آياتِ الله تعالى بالإعراضِ بعد بيانِ حالِ مَن قابلها بالسُّجودِ والتَّسبيحِ والتَّحميدِ وكلمةُ ثمَّ لاستبعادِ الإعراضِ عنها عقلاً مع غاية وضوحها وإرشادها إلى سعادةِ الدَّارينِ كما في بيتِ الحماسةِ وَلَا يَكْشِفُ الغَمَّاءَ إِلَاّ ابْنُ حُرَّة يَرَى غَمَراتِ المَوْتِ ثُمَّ يزُورُها أيْ هُو أظلمَ منْ كل ظالم وإنْ كانَ سبكُ التركيبِ على نفيِ الأظلمِ من غيرِ تعرضٍ لنفْي المساوي وقد مرَّ مراراً {إِنَّا مِنَ المجرمين} أي من كلُّ منِ اتَّصف بالإجرامِ وإنْ هانتْ جريمتُه {مُنتَقِمُونَ} فكيفَ ممَّن هُو أظلمَ منْ كلِّ ظالم وأشر جُرماً من كلِّ مجرم

{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكّرَ بآيات رَبّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا} “Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir?”. Bu, Allah Teâlâ'nın ayetlerini secde, tesbih ve tahmid ile karşılayan kimsenin halini beyan ettikten sonra, onları yüz çevirmeyle karşılayan kimsenin halinin icmâlî bir beyanıdır. {ثمَّ} kelimesi, ayetlerin son derece açık olmasına ve iki cihan saadetine iletmesine rağmen onlardan yüz çevirmenin aklen ne kadar uzak ve çirkin olduğunu belirtmek içindir; nitekim el-Hamâse beytinde şöyle denir: 'Sıkıntıları ancak, ölüm girdaplarını görüp sonra da onların üzerine yürüyen hür bir kimsenin oğlu ortadan kaldırır'. Yani o, her zalimden daha zalimdir; her ne kadar ifadenin kuruluşu, defalarca geçtiği üzere, eşit olanı nefyetmeye değinmeksizin daha zalim olanı nefyetme üzerine olsa da. {إِنَّا مِنَ المجرمين} “Şüphesiz Biz suçlulardan”, yani suçu hafif bile olsa suç vasfını taşıyan herkesten {مُنتَقِمُونَ} “intikam alıcıyız”; o halde her zalimden daha zalim ve her suçludan daha büyük cürüm sahibi olan kimseden [nasıl intikam almayız]!

12553. Metin

{ولقد آتينا موسى الكتاب} أي التوراة عبَّر عنها باسمِ الجنسِ لتحقيقِ المجانسةِ بينها وبينَ الفرقان والتنبيه أنَّ إيتاءَه لرسولِ الله ﷺ كإبنائها لمُوسى ﵇ {فَلَا تَكُن فِى مِرْيَةٍ مّن لّقَائِهِ} من لقاءِ الكتابِ الذي هو الفُرقان كقوله وإنك لتلقَّى القرآنَ والمعنى إنَّا آتينا مُوسى مثلَ ما آتيناك من الكتابِ ولقَّيناه من الوحيِ مثلَ ما لقَّيناك من الوحيِ فلا تكُن في شكَ من أنَّك لقيتَ مثلَه ونظيرَه وقيل من لقاءِ مُوسى الكتاب أو من لقائك موسى وعنه ﷺ رأيتُ ليلة أُسري بي مُوسى رجلاً آدَمَ طُوالاً وجعدا كأنه من رجال شنوأة {وجعلناه} أي

{ولقد آتينا موسى الكتاب} “Andolsun ki Biz Mûsâ'ya Kitab'ı verdik”; yani Tevrat'ı [verdik]. Tevrat ile Furkan (Kur'an) arasındaki türdeşliği ortaya koymak ve onun Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e verilişinin, Mûsâ aleyhisselâm'a verilişi gibi olduğuna dikkat çekmek için cins ismiyle ifade edilmiştir. {فَلَا تَكُن فِى مِرْيَةٍ مّن لّقَائِهِ} “Sakın sen ona kavuşacağından şüphede olma!”; yani Furkan olan Kitab'a kavuşmaktan [şüphede olma], tıpkı “Şüphesiz sen bu Kur'an'a muhatap kılınmaktasın” buyruğunda olduğu gibi. Mana şudur: Biz Mûsâ'ya sana verdiğimiz Kitap gibi bir kitap verdik ve sana ulaştırdığımız vahiy gibi ona da vahiy ulaştırdık; o halde onun bir benzerine ve emsaline kavuştuğundan asla şüphe içinde olma! Mûsâ'nın Kitab'a kavuşmasından veya senin Mûsâ ile karşılaşmandan [şüphe etme] şeklinde de açıklanmıştır. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İsra gecesinde Mûsâ'yı gördüm; o esmer, uzun boylu ve kıvırcık saçlı bir adamdı, sanki Şenûe kabilesinin erkeklerinden biri gibiydi.” {وجعلناه} “Ve onu kıldık”; yani

12554. Metin

السجدة ٢٤ ٢٧ الكتابَ الذي آتيناهُ مُوسى {هدى لبني إسرائيل} قيل لم يُتعبدْ بما في التوراة ولد إسمعيل

Secde 24-27 Mûsâ'ya verdiğimiz Kitab'ı kıldık: {هدى لبني إسرائيل} “İsrailoğulları için bir hidayet rehberi [kıldık]”. İsmailoğullarının Tevrat'taki hükümlerle ibadet etmekle mükellef kılınmadığı söylenmiştir.

12555. Metin

{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ} بقيتهم بما في تضاعيفِ الكتابِ من الحُكم والأحكامِ إلى طريقِ الحقِّ أو يهدونَهم إلى ما فيهِ من دينِ الله وشرائعِه {بِأَمْرِنَا} إيَّاهم بذلك أو بتوفيقِنا له {لَمَّا صَبَرُواْ} هي لما التي فيها مَعنى الجزاءِ نحو أحسنتُ إليك لمَّا جئتنِي والضَّميرُ للأئمةِ تقديرُه لمَّا صبرُوا جعلناهُم أئمةً أو هي ظرفٌ بمعنى الحينِ أي جعلناهُم أئمةً حين صبرُوا والمرادُ صبرُهم على مشاقِّ الطاعات ومقاسات الشَّدائدِ في نُصرةِ الدِّينِ أو صبرُهم عن الدُّنيا وقرئ لِمَا صبرُوا أي لصبرِهم {وكانوا بآياتنا} التي في تضاعيفِ الكتابِ {يُوقِنُونَ} لإمعانِهم فيها النَّظرَ والمعنى كذلك لنجعلنَّ الكتابَ الذي آتيناكَه هُدى لأمَّتِك ولنجعلنَّ منهم أئمَّةً يهدون مثلَ تلك الهدايةِ

{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ} “Ve içlerinden önderler kıldık ki doğru yola iletiyorlardı”; Kitab'ın muhtevasındaki hükümler ve şeriatlerle geride kalanlarını hak yola iletiyorlardı veya onları Kitap'taki Allah'ın dinine ve şeriatlerine rehberlik ediyorlardı; {بِأَمْرِنَا} “emrimizle”, onlara bunu emretmemizle veya onları buna muvaffak kılmamızla [iletiyorlardı]. {لَمَّا صَبَرُواْ} “Sabrettikleri zaman”; buradaki {لَمَّا}, 'Bana geldiğin zaman sana ikram ettim' cümlesindeki gibi ceza (karşılık) anlamı taşıyan 'lemmâ'dır. Zamir önderlere aittir; takdiri 'Sabrettiklerinde onları önderler kıldık' şeklindedir. Veya 'zaman' anlamında bir zarftır; yani 'Sabrettikleri vakit onları önderler kıldık' demektir. Kastedilen, taatlerin meşakkatlerine ve dini zafere ulaştırmadaki zorluklara katlanmaları yahut dünyaya karşı sabır göstermeleridir. [Bu kelime] 'sabırları sebebiyle' manasında {لِمَا صَبَرُواْ} şeklinde de okunmuştur. {وكانوا بآياتنا} “Ve ayetlerimize”, yani Kitab'ın muhtevasındaki ayetlerimize, {يُوقِنُونَ} “kesin olarak inanıyorlardı”; çünkü onlar üzerinde derin derin düşünüyorlardı. Mana şöyledir: Tıpkı bunun gibi, sana verdiğimiz Kitab'ı da ümmetin için bir hidayet rehberi kılacağız ve içlerinden böyle hidayet eden önderler var edeceğiz.

12556. Metin

{إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ} أي يقضِي {بَيْنَهُمْ} قيل بينَ الأنبياءِ وأممِهم وقيل بين المؤمنينَ والمشركينَ {يَوْمُ القيامة} فيميِّزُ بين المُحقِّ والمباطل {فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} من أمورِ الدِّينِ

{إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ} “Şüphesiz senin Rabbin hüküm verecektir”; yani hükmedecektir, {بَيْنَهُمْ} “aralarında”; peygamberler ile ümmetleri arasında olduğu söylenmiştir, müminler ile müşrikler arasında olduğu da söylenmiştir, {يَوْمُ القيامة} “Kıyamet günü”; böylece haklı ile batıl olanı birbirinden ayırt edecektir, {فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında”; din hususunda [ayrılığa düştükleri konularda].

12557. Metin

{أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ} الهمزةُ فلإنكار والواوُ للعطفِ على منويَ يقتضيه المقام وفعل الهداية إما من قبيل فلانٌ يعطي في أنَّ المرادَ إيقاعُ نفسِ الفعلِ بلا ملاحظةِ المفعولِ وإمَّا بمعنى التبيينِ والمفعولُ محذوفٌ والفاعلُ ما دلَّ عليهِ قوله تعالى {كَمْ أَهْلَكْنَا} أي أغفلُوا ولم يفعلِ الهدايةَ لهم أو ولم يبيَّن لهم مآلُ أمرِهم كثرة إهلاكنا {مَنْ قبلهم مّنَ القرون} مثلُ عادٍ وثمود وقوم لوط وقرئ نهدِ لهم بنونِ العظمةِ وقد جوز أن يكون الفاعلُ على القراءةِ الأولى أيضاً ضميرُه تعالى فيكون قوله تعالى كَمْ أَهْلَكْنَا الخ استئنافاً مبيِّناً لكيفيَّةِ هدايتِه تعالى {يَمْشُونَ فِى مساكنهم} أي يمرُّون في متاجرِهم على ديارِهم وبلادِهم ويشاهدُون آثارَ هلاكِهم والجملةُ حالٌ من ضمير لهم وقرئ يمشُون للتَّكثيرِ {إِنَّ فِى ذَلِكَ} أي فيما ذكر من كثرةِ إهلاكِنا للأممِ الخاليةِ العاتيةِ أو في مساكنِهم {لآيَاتٍ} عظيمةً في أنفسِها كثيرةً في عددِها {أَفَلَا يَسْمَعُونَ} هذه الآياتِ سماعَ تدبرٍ واتِّعاظٍ

{أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ} “Onlara yol göstermedi mi? / Açıklamadı mı?”. Hemze inkâr içindir, vâv harfi ise makamın gerektirdiği gizli bir fiile atıftır. Hidayet fiili, ya mef'ul dikkate alınmaksızın bizzat fiilin gerçekleşmesini kastetme bakımından 'falan adam bağışta bulunur' kabilindendir ya da 'açıklama' (tebyîn) anlamındadır ve mef'ulü hazfedilmiştir. Fail ise Yüce Allah'ın {كَمْ أَهْلَكْنَا} kavlinin delalet ettiği manadır; yani “Gaflet mi ettiler de [Allah] onlar için hidayet fiilini işlemedi veya helak edişimizin çokluğu onların akıbetini kendilerine açıklamadı mı?” demektir: {مَنْ قبلهم مّنَ القرون} “Kendilerinden önceki nice nesilleri”; Âd, Semûd ve Lût kavmi gibi [nesilleri]. Azamet nûn'u ile {نَهْدِ لَهُمْ} şeklinde de okunmuştur. İlk kıraate göre failin yine Yüce Allah'ın zamiri olması da caiz görülmüştür; bu durumda Yüce Allah'ın {كَمْ أَهْلَكْنَا...} kavli, Allah Teâlâ'nın hidayet edişinin keyfiyetini açıklayan yeni bir cümle olur. {يَمْشُونَ فِى مساكنهم} “Onların yurtlarında gezip dolaşıyorlar”; yani ticaret yolculuklarında onların diyarlarına ve beldelerine uğruyor ve helak oluşlarının kalıntılarını müşahede ediyorlar. Bu cümle {لهم} ifadesindeki zamirden haldir. [Fiil] çokluk bildirmek üzere {يَمَّشُّونَ} şeklinde de okunmuştur. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda”; yani geçmiş azgın ümmetleri çokça helak edişimizde veya onların meskenlerinde, {لآيَاتٍ} “nice ibretler vardır”; bizzat kendileri büyük, sayıca pek çok [ibretler vardır]. {أَفَلَا يَسْمَعُونَ} “Hâlâ işitmezler mi?”; bu ayetleri düşünüp ibret alma işitmesiyle [dinlemezler mi?].

12558. Metin

{أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّا نَسُوقُ الماء إِلَى الارض الجرز} أي التي جَرزَ نباتُها أي قُطع وأُزيل بالمرَّةِ وقيل هو اسمُ موضعٍ باليمنِ {فَنُخْرِجُ بِهِ} من تلك الأرضِ {زَرْعاً تَأْكُلُ} أي من ذلك الزَّرعِ {أنعامهم} كالتِّبنِ والقصيلِ والورقِ وبعضِ الحبوبِ المخصوصةِ بها وقرئ يأكلُ بالياءِ {وَأَنفُسِهِمْ} كالحبوبِ التي يقتاتُها الإنسانُ والثمارِ {أفلا يبصرون}

{أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّا نَسُوقُ الماء إِلَى الارض الجرز} “Görmediler mi ki Biz suyu kurak ve çorak toprağa sevk ediyoruz?”; yani bitkisi biçilip kökünden yok edilmiş [toprağa]. Yemen'de bir yerin adı olduğu da söylenmiştir. {فَنُخْرِجُ بِهِ} “Onunla çıkarıyoruz”; o topraktan, {زَرْعاً تَأْكُلُ} “öyle bir ekin ki yiyor”; yani o ekinden [yiyor], {أنعامهم} “hayvanları”; saman, yeşil ot, yaprak ve hayvanlara mahsus bazı daneler gibi [şeyleri yiyorlar]. Yâ ile {يَأْكُلُ} şeklinde de okunmuştur. {وَأَنفُسِهِمْ} “Ve kendileri de”; insanın gıdalandığı daneler ve meyveler gibi [şeyleri yerler]. {أفلا يبصرون} “Hâlâ görmüyorlar mı?”;

12559. Metin

السجدة ٢٨ ٣٠ أي ألا ينظرون فلا يُبصرون ذلك ليستدلُّوا به عَلى كمالِ قدرتِه تعالى وفضله

Secde 28-30 yani bakmıyorlar mı ki bunu görüp de Allah Teâlâ'nın kudret ve lütfunun kemaline bununla delil getirsinler?

12560. Metin

{وَيَقُولُونَ} كان المسلمونَ يقولون الله سيفتحُ لنا على المشركين أو يفصلُ بيننا وبينهم وكان أهلُ مكَّةَ إذا سمعُوه يقولون بطريقِ الاستعجالِ تكذيباً واستهزاءً {متى هذا الفتح} أي النَّصرُ أو الفصلُ بالحكومةِ {إِن كُنتُمْ صادقين} في أنَّ الله تعالى ينصرُكم أو يفصلُ بيننا وبينكم

{وَيَقُولُونَ} “Ve diyorlar ki:”. Müslümanlar “Allah müşriklere karşı bize zafer verecek veya aramızda hükmünü verecektir” diyorlardı; Mekkeliler bunu işittiklerinde yalanlama ve alay yollu acele isteyerek şöyle diyorlardı: {متى هذا الفتح} “Bu fetih ne zaman?”; yani bu zafer veya hükümle ayırt etme ne zaman, {إِن كُنتُمْ صادقين} “Eğer doğru söyleyenler iseniz?”; Allah Teâlâ'nın size yardım edeceği veya bizimle sizin aranızda hüküm vereceği iddianızda [doğru iseniz].

12561. Metin

{قُلْ} تبكيتاً لهم وتحقيقاً للحقِّ {يَوْمَ الفتح لَا يَنفَعُ الذين كَفَرُواْ إيمانهم وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ} يومُ الفتح يومُ القيامةِ وهو يومُ الفصلِ بين المؤمنين وأعدائِهم ويومُ نصرِهم عليهم وقيل هو يومُ بدرٍ وعن مجاهدٍ والحسنِ يومُ فتحِ مكَّةَ والعدولُ عن تطبيقِ الجوابِ على ظاهرِ سؤالِهم للتَّنبيهِ على أنَّه ليسَ ممَّا ينبغِي أنْ يُسألَ عنه لكونِه أمراً بيِّناً غنياً عن الإخبارِ به وكذا إيمانُهم واستنظارُهم يومئذٍ وإنَّما المحتاجُ إلى البيانِ عدمُ نفعِ ذلك الإيمانِ وعدمُ الإنظارِ كأنَّه قيل لا تستعجلُوا فكأنِّي بكم قد آمنتُم فلم ينفعْكم واستنظرتُم فلم تُنظروا وهذا على الوجهِ الأولِ ظاهرٌ وأمَّا على الأخيرينِ فالموصولُ عبارةٌ عن المقتولينَ يؤمئذ لا عن كافَّة الكَفَرةِ كما في الوجه الأول كيف لا وقد نفعَ الإيمانُ الطُّلقاءَ يومَ الفتحِ وناساً أمنُوا يومَ بدرٍ

{قُلْ} “De ki:” onları susturmak ve gerçeği ortaya koymak için [şöyle söyle]: {يَوْمَ الفتح لَا يَنفَعُ الذين كَفَرُواْ إيمانهم وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ} “Fetih günü inkâr edenlere iman etmeleri fayda vermez ve onlara mühlet de verilmez”. Fetih günü kıyamet günüdür; o, müminler ile düşmanlarının arasının ayrıldığı gün ve onlara karşı zafer kazandıkları gündür. Bedir günü olduğu söylenmiştir; Mücahid ve Hasan'dan ise Mekke'nin fethi günü olduğu rivayet edilmiştir. Cevabın onların sorusunun zahirine göre verilmeyip değiştirilmesi, açık ve haber verilmesine ihtiyaç duyulmayan bir husus olması hasebiyle bunun sorulması gereken bir şey olmadığına dikkat çekmek içindir; nitekim o günkü imanları ve mühlet istemeleri de böyledir. Asıl açıklanması gereken şey, o imanın fayda vermeyeceği ve kendilerine mühlet tanınmayacağıdır. Sanki şöyle denilmiştir: “Acele etmeyin; zira sanki sizi iman etmiş ama fayda görmemiş, mühlet istemiş ama mühlet verilmemiş gibi görüyorum.” Bu durum birinci veçhe göre açıktır; son iki veçhe göre ise ismi mevsul birinci vecihte olduğu gibi kâfirlerin tamamını değil, o gün öldürülenleri ifade eder; nasıl olmasın ki, fetih günü Mekke'nin serbest bırakılanlarına (tulekâ) ve Bedir günü iman eden bazı insanlara imanları fayda vermiştir!

12562. Metin

{فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} ولا تُبالِ بتكذيبِهم {وانتظر} النُّصرةَ عليهم وهلاكَهم {إِنَّهُمْ مُّنتَظِرُونَ} قيل أيِ الغلبةَ عليكم كقولِه تعالى فَتَرَبَّصُواْ إِنَّا مَعَكُمْ مُّتَرَبّصُونَ والأظهرُ أنْ يقالَ إنَّهم منتظرون هلاكَهم كما في قوله تعالى {هَلْ يَنظُرُونَ إِلَاّ أَن يَأْتِيَهُمُ الله فِي ظُلَلٍ مّنَ الغمام} الآيةَ ويقرُب منه ما قيلَ {وانتظرْ} عذابَنا {إنهم منتظرون} فإنَّ استعجالَهم المذكورَ وعكوفَهم على ما هم عليه منَ الكُفر والمَعاصي فِي حُكم انتظارِهم العذابَ المترتِّبَ عليه لا محالة وقرئ على صيغةِ المفعولِ على مَعْنى أنَّهم أحقَّاءُ بأنْ يُنتظرَ هلاكُهم أو فإنَّ الملائكةَ ينتظرونَهُ عنِ النبيِّ ﷺ مَن قرأَ ألم تنزيلُ وتباركَ الذي بيدِه الملكُ أُعطيَ منَ الأجرِ كأنَّما أحيا ليلة القدر وعنه ﷺ مَن قرأَ ألم تنزيلُ في بيتِه لم يدخُلْه الشَّيطانُ ثلاثةَ أيَّامٍ

{فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} “Artık onlardan yüz çevir”; ve yalanlamalarına aldırma! {وانتظر} “Ve bekle!”; onlara karşı zaferi ve onların helakini [bekle], {إِنَّهُمْ مُّنتَظِرُونَ} “Şüphesiz onlar da beklemektedirler”. Bir görüşe göre, Yüce Allah'ın {فَتَرَبَّصُواْ إِنَّا مَعَكُمْ مُّتَرَبّصُونَ} “Bekleyin, şüphesiz biz de sizinle beraber beklemekteyiz” kavlinde olduğu gibi “Size galip gelmeyi beklemektedirler” demektir. Daha açık olanı ise Yüce Allah'ın {هَلْ يَنظُرُونَ إِلَاّ أَن يَأْتِيَهُمُ الله فِي ظُلَلٍ مّنَ الغمام} “Onlar, buluttan gölgeler içinde Allah'ın gelmesini mi bekliyorlar?” ayetinde olduğu gibi “Onlar kendi helaklerini beklemektedirler” denilmesidir. Şöyle denilen görüş de buna yakındır: “Sen bizim azabımızı {وانتظرْ} bekle, {إنهم منتظرون} onlar da beklemektedirler; zira onların zikredilen acelecilikleri ve içinde bulundukları küfür ve günahlara saplanıp kalmaları, muhakkak onun neticesi olan azabı beklemeleri hükmündedir.” Helaklerinin beklenmesine layık oldukları manasında mef'ul sığasıyla [müntezârûn şeklinde] veya “Melekler onların helakini beklemektedir” anlamında da okunmuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: “Kim 'Elif Lâm Mîm Tenzîl' ve 'Tebârekellezî bi-yedihi'l-mülk' surelerini okursa, sanki Kadir gecesini ihya etmiş gibi kendisine sevap verilir.” Yine ondan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Kim evinde 'Elif Lâm Mîm Tenzîl' suresini okursa, o eve üç gün şeytan girmez.”