Ahzâb

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12563. Metin

سورة الاحزاب ١ ٢

Ahzâb Suresi 1-2

12564. Metin

{بسم الله الرحمن الرحيم}

{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”

12565. Metin

{يا أيها النبى اتق الله} في ندائه ﷺ بعنوانِ النُّبوةِ تنويهٌ بشأنِه وتنبيهٌ على سموِّ مكانِه والمرادُ بالتَّقوى المأمورِ به الثباتُ عليهِ والازديادُ منه فإنَّ له باباً واسعاً وعرضاً عريضاً لا يُنال مداهُ {وَلَا تُطِعِ الكافرين} أي المجاهرينَ بالكُفر {والمنافقين} المُضمرين له أي فيما يعودُ بوهنٍ في الدِّينِ وإعطاء دنيَّةٍ فيما بين المسلمينَ رُوي أنَّ أبا سفيانَ بنَ حربٍ وعكرمةَ بنَ أبي جهلٍ وأبا الأعورِ السُّلَمي قدِمُوا عليهِ ﷺ في الموادعةِ التي كانتْ بينه ﷺ وبينهم وقامَ معهم عبدُ اللَّهِ بن أبيَ ومعتب بن قُشير والجدُّ بنُ قيسٍ فقالُوا لرسولِ الله ﷺ أرفضْ ذكرَ آلهتِنا وقل إنَّها تشفعُ وتنفعُ وندعك وربَّك فشقَّ ذلك على النبيِّ ﷺ والمؤمنين وهموا بقلتهم فنزلتْ أي اتقِ الله في نقضِ العهدِ ونبذِ الموادعةِ ولا تساعدِ الكافرينَ من أهلِ مكةَ والمنافقينَ من أهلِ المدينةِ فيما طلبُوا إليكَ {إِنَّ الله كَانَ عَلِيماً} حَكِيماً مبالِغاً في العلمِ والحكمةِ فيعلمُ جميعَ الأشياءِ من المصالحِ والمفاسدِ فلا يأمرُك إلا بما فيه مصلحةٌ ولا ينهاك إلا عمَّا فيه مفسدةٌ ولا يَحكُم إلا بما تقتضيهِ الحكمةُ البالغةُ فالجملةُ تعليلٌ للأمرِ والنَّهي مؤكدٌ لوجوبِ الامتثالِ بهما

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ} “Ey Peygamber! Allah’tan kork” [ifadesinde], O’na sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberlik unvanıyla hitap edilmesinde şanını yüceltme ve makamının üstünlüğüne dikkat çekme vardır. Emredilen takvadan maksat ise, onda sebat etmek ve onu artırmaktır; zira takvanın nihayetine ulaşılamayacak kadar geniş bir kapısı ve engin bir sahası vardır. {وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ} “Kâfirlere”, yani küfrünü açıkça ilan edenlere, {وَالْمُنَافِقِينَ} “ve münafıklara”, yani [küfrü] içlerinde gizleyenlere [itaat etme]; yani dinde bir zaafiyete ve Müslümanlar arasında bir zillet göstermeye yol açacak hususlarda [onlara uyma]. Rivayet edildiğine göre Ebû Süfyân b. Harb, İkrime b. Ebî Cehil ve Ebü'l-A'ver es-Sülemî, kendisi sallallâhu aleyhi ve sellem ile aralarındaki barış anlaşması döneminde O’nun sallallâhu aleyhi ve sellem yanına gelmişler; Abdullah b. Übey, Muattib b. Kuşeyr ve el-Cedd b. Kays da onlarla birlikte hareket etmişti. Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem: “İlahlarımızı anmayı bırak ve onların şefaat ettiğini, fayda sağladığını söyle; biz de seni Rabbinle baş başa bırakalım” dediler. Bu durum Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlere çok ağır geldi ve onları öldürmeye niyetlendiler. Bunun üzerine [bu ayet] indi. Yani: Ahdi bozma ve barışı iptal etme konusunda Allah'tan kork; Mekke ehlinden olan kâfirlere ve Medine ehlinden olan münafıklara senden talep ettikleri hususta muvafakat gösterme! {إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا} “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” İlimde ve hikmette sonsuz kemal sahibidir; maslahat ve mefsedetlerden her şeyi bilir. Dolayısıyla sana ancak içinde maslahat bulunan şeyi emreder, ancak içinde fesat bulunan şeyi yasaklar ve ancak yetkin hikmetin gerektirdiği şekilde hükmeder. Bu cümle, emrin ve nehyin gerekçesi (ta'lîl) olup her ikisine uymanın gerekliliğini pekiştirmektedir.

12566. Metin

{واتبع} أي في كلِّ ما تأتِي وتذر من أمورِ الدِّينِ {مَا يوحى إِلَيْكَ مِن رَبّكَ} منَ الآياتِ التي منْ جملتها هذه الآيةُ الآمرةُ بتقوى الله الناهيةُ عن مساعدةِ الكَفَرةِ والمنافقينَ والتَّعرضُ لعُنوانِ الرُّبوبيةِ لتأكيدِ وجوبِ الامتثالِ بالأمرِ {إِنَّ الله كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيراً} قيل الخطاب للرسول ﷺ والجمعُ للتَّعظيمِ وقيل له ﷺ وللمؤمنينَ وقيلَ للغائبينَ بطريقِ الالتفاتِ ولا يخفى بعدُه نعم يجوز أن يكون للكلِّ على ضربٍ من التَّغليبِ وأيا ما كانَ فالجملةُ تعليلٌ للأمرِ وتأكيدٌ لموجبه أمَّا على الوجهينِ الأولين فبطريق الترغيب والترهيب كأنه قبل إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا تعملونَه من الامتثالِ وتركه فيرتب على كلَ منهما جزاءَه ثواباً وعقاباً وأمَّا على الوجهِ الأخيرِ فبطريقِ الترغيب فقط كأنَّه قيل إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا يعملُه كلا الفريقينِ فيرشدك إلى ما فيه صلاحٌ حالِك وانتظامُ أمرِك ويُطلعك على ما يعملونَه من المكايدِ والمفاسدِ ويأمُرك بما ينبغِي لك أنْ تعملَه في دفعِها وردِّها فلا بُدَّ من اتباعِ الوحيِ والعمل بمقتضاه حتما

{وَاتَّبِعْ} “Ve uy”; yani din işlerinden yapacağın ve terk edeceğin her şeyde, {مَا يُوحَىٰ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ} “Rabbinden sana vahyolunana [uy]”; [yani] aralarında Allah'tan korkmayı emreden, kâfirlere ve münafıklara yardımcı olmayı yasaklayan bu ayetin de bulunduğu ayetlere [uy]. Rubûbiyyet unvanına yer verilmesi, emre uymanın vücûbunu tekit etmek içindir. {إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Hitabın Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu ve çoğul kipine tazim için yer verildiği söylenmiştir. O’na sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlere yönelik olduğu da söylenmiştir. İltifat yoluyla gaiplere yönelik olduğu da söylenmiştir ki bunun uzak bir ihtimal olduğu ortadadır. Evet, bir tür tağlîb yoluyla hepsine yönelik olması da caizdir. Her halükarda bu cümle, emrin gerekçesi ve gereğinin pekiştirilmesidir. İlk iki ihtimale göre terğîb ve terhîb (müjdeleme ve sakındırma) yoluyladır; sanki şöyle denilmiştir: “Şüphesiz Allah, itaat ve itaatsizlik olarak yaptıklarınızdan haberdardır; dolayısıyla her ikisine de karşılık olarak sevap ve ceza takdir edecektir.” Son ihtimale göre ise sadece terğîb yoluyladır; sanki şöyle denilmiştir: “Şüphesiz Allah, her iki fırkanın yaptıklarından haberdardır; dolayısıyla seni durumunun düzelmesine ve işinin düzene girmesine vesile olacak şeylere iletir, onların çevirdikleri hile ve fesatlardan seni haberdar eder ve onları defetmek ve geri püskürtmek için ne yapman gerektiğini sana emreder. Şu halde vahye uymak ve onun gereğiyle amel etmek mutlaka gereklidir.”

12567. Metin

الاحزاب ٣ ٥

Ahzâb 3-5

12568. Metin

{وَتَوَكَّلْ عَلَى الله} أي فوض جميع أمورك إليه {وكفى بالله وَكِيلاً} حافظاً موكُولاً إليه كلُّ الأمورِ

{وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ} “Ve Allah’a tevekkül et.” Yani bütün işlerini O’na havale et. {وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا} “Vekil olarak Allah yeter.” Koruyucu ve bütün işler kendisine havale edilen [bir vekil olarak].

12569. Metin

{مَّا جَعَلَ الله لِرَجُلٍ مّن قَلْبَيْنِ فِى جَوْفِهِ} شروعٌ في إلقاءِ الوحيِ الذي أمر ﷺ باتباعه وهذا مَثَلٌ ضربه الله تعالى تمهيداً لما يعقُبه منْ قولِه تعالى {وما جَعَلَ أزواجكم اللائى تظاهرون مِنْهُنَّ أمهاتكم وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءكُمْ أَبْنَاءكُمْ} وتنبيهاً على أنَّ كون المُظاهَرِ منها اما وكون الدعى ابناً أي بمنزلة الأمِّ والابنِ في الآثارِ والأحكامِ المعهودة فيما بينهم في الاستحالةِ بمنزلة اجتماعِ قلبينِ في جوفٍ واحدٍ وقيل هو ردٌّ لما كانتِ العربُ تزعمُ من أنَّ اللَّبيبَ الأريبَ له قلبانِ ولذلك لأبي معمرٍ أو لجميلِ بن سيد الفهريِّ ذُو القلبينِ أي ما جمعَ الله تعالى قلبينِ في رجلٍ وذِكرُ الجوفِ لزيادةِ التَّقريرِ كما في قولِه تعالى ولكن تعمى القلوب التى فِى الصدور ولا زوجيَّةَ ولا أمومةَ في امرأةٍ ولا دعوةَ وبنوَّةَ في شخصٍ لكن لا بمعنى نفيِ الجمع بين حقيقة الزوجية والأمومة ونفى بين حقيقة الدعوة والنبوة كما في القلبِ ولا بمعنى نفيِ الجمعِ بين أحكامِ الزوجيةِ وأحكامِ الأُمومةِ ونفيِ الجمعِ بين أحكامِ الدعوة وأحكام النبوة على الإطلاقِ بل بمعنى نفيِ الجمعِ بين حقيقةِ الزوجية وأحكام الأمومة ونفي الجمعِ بين حقيقةِ الدَّعوةِ واحكام النبوة لإبطالِ ما كانُوا عليهِ من إجراءِ أحكامِ الأُمومةِ على المظاهرِ منها وإجراءِ احكام النبوة على الدَّعيِّ ومعنى الظِّهارِ أنْ يقولَ لزوجتِه أنتِ عليَّ كظهرِ أمِّي مأخوذٌ من الظَّهر باعتبارِ اللَّفظ كالتَّلبيةِ من لبيكَ وتعديته بمن لتضمنِه معنى التجنبِ لأنَّه كان طلاقاً في الجاهليةِ وهو في الإسلامِ يقتضِي الطَّلاقَ أو الحُرمةَ إلى أداءِ الكفَّارةِ كما عُدِّي آلَى بها وهو بمعنى حلفَ وذُكر الظِّهارُ للكنايةِ عن البطنِ الذي هو عمودُه فإنَّ ذِكرَه قريبٌ من ذكرِ الفرجِ أو التغليظ في التَّحريمِ فإنَّهم كانُوا يُحرِّمون إتيانَ الزَّوجةِ وظهرُها الى السماء وقرئ اللاء وقرئ تظاهرونَ بحذفِ إحدى التَّاءينِ من تتَظَاهرون وتَظّاهرون بإدغامِ التَّاءِ الثَّانيةِ في الظَّاءِ وتُظْهرون من أظهرَ بمعنى تظَهَّر وتَظْهَرون من ظَهَر بمعنى ظاهَر كعقدَ بمعنى عاقَد وتَظْهُرون من ظَهر ظُهوراً وأدعياءُ جمع دَعيَ وهو الذي يُدعى ولداً على الشُّذوذِ لاختصاصِ أَفعِلاء بفعيلٍ بمعنى فاعلٍ كتقيَ وأتقياء كأنَّه شُبِّه به في اللَّفظِ فجُمع جمعَه كقُتلاء وأُسراء {ذلكم} إشارةٌ إلى ما يُفهم ممَّا ذكر من الظهار والدعاء أو إلى الأخيرِ الذي هو المقصودُ من مساقِ الكلامِ أي دعاءُكم بقولِكم هذا ابني {قَوْلُكُم بأفواهكم} فقط من غيرِ أن يكونَ له مصداقٌ وحقيقةٌ في الأعيانِ فإذن هُو بمعزلٍ من استتباعِ أحكامِ البنوَّةِ كما زعمتُم {والله يَقُولُ الحق} المطابقَ للواقعِ {وَهُوَ يَهْدِى السبيل} أي سبيلِ الحقِّ لا غيرَ فدعُوا أقوالَكم وخُذوا بقوله عزَّ وجلَّ

{مَّا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِّن قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ} “Allah hiçbir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.” O’nun sallallâhu aleyhi ve sellem uymakla emrolunduğu vahyin beyanına bir başlangıçtır. Bu, Yüce Allah’ın, ardından gelen {وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءَكُمْ أَبْنَاءَكُمْ} “Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi anneleriniz kılmadığı gibi, evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır” buyruğuna bir zemin hazırlamak ve zıhâr yapılan kadının anne olmasının ve evlatlığın da öz oğul olmasının —yani aralarında bilinen eser ve hükümlerde anne ve oğul konumunda bulunmasının— imkânsızlık bakımından tek bir göğüs boşluğunda iki kalbin bir arada bulunması mesabesinde olduğuna dikkat çekmek üzere getirdiği bir meseldir. Bunun, Arapların zeki ve kurnaz kişinin iki kalbi olduğunu iddia etmelerini reddetmek için olduğu da söylenmiştir. Bu sebeple Ebû Ma'mer'e veya Cemîl b. Esîd el-Fihrî'ye “Zü'l-Kalbeyn” (iki kalpli) denilirdi. Yani Allah Teâlâ bir adamda iki kalp toplamamıştır. Göğüs boşluğunun (cevf) zikredilmesi, Yüce Allah’ın “Lakin göğüslerdeki kalpler kör olur” buyruğunda olduğu gibi pekiştirmeyi artırmak içindir. Bir kadında aynı anda hem zevcelik hem de annelik bulunamayacağı gibi, bir şahısta da hem evlatlık hem de öz oğulluk bulunamaz. Fakat bu durum, kalpte olduğu gibi zevcelik ve annelik hakikatinin bir araya gelmesini nefyetmek veya evlatlık ile öz oğulluk hakikatinin bir araya gelmesini nefyetmek anlamında değildir; mutlak olarak zevcelik hükümleri ile annelik hükümlerinin ve evlatlık hükümleri ile öz oğulluk hükümlerinin bir araya gelmesini nefyetmek anlamında da değildir. Bilakis zevcelik hakikati ile annelik hükümlerinin bir araya gelmesini ve evlatlık hakikati ile öz oğulluk hükümlerinin bir araya gelmesini nefyetmek anlamındadır. Bu da zıhâr yapılan kadına annelik hükümlerini ve evlatlığa da öz oğulluk hükümlerini tatbik etme şeklindeki adetlerini iptal etmek içindir. Zıhârın manası, kişinin hanımına “Sen bana annemin sırtı gibisin” demesidir; lafız itibariyle “lebbeyk”ten “telbiye” yapılması gibi “zahr” (sırt) kelimesinden türetilmiştir. İc tinab (kaçınma) manasını tazammun ettiği için “min” harf-i cerriyle geçişli kılınmıştır; çünkü bu cahiliye döneminde bir boşamadır. İslam’da ise ya talâkı ya da kefaret ödeninceye kadar haramlığı gerektirir; tıpkı yemin etmek manasındaki “âlâ” fiilinin onunla geçişli kılınması gibi. Sırtın zikredilmesi, onun direği mesabesinde olan karından kinayedir; zira onun zikri fercin zikrine yakındır; yahut haram kılmayı ağırlaştırmak içindir, çünkü onlar hanımlarına sırtı semaya gelecek şekilde yaklaşmayı haram sayarlardı. {اللاء} şeklinde de okunmuştur. {تظاهرون} kelimesi; {تتظاهرون} fiilinden iki “tâ” harfinden birinin hazfiyle “tezâharûne”, ikinci “tâ” harfinin “zâ” harfine idğâmıyla “tezzâharûne”, “tezahhara” manasındaki “ezhara” fiilinden “tüzhirûne”, “âkade” manasında “akade” gibi “zâhara” manasında “zahara” fiilinden “tezharûne” ve “zuhûr” mastarından “tezhurûne” şeklinde okunmuştur. “Ed'iyâ'” ise “da'iyy” kelimesinin çoğuludur; o da oğul edinilen kimsedir. Bu çoğul kural dışıdır; zira “ef'ilâ'” vezni, fâil manasındaki “fe'îl”e mahsustur, “takiyy” ve “etkiyâ'” gibi. Sanki lafız bakımından ona benzetilmiş ve “katlâ” ile “esrâ” gibi onun vezninde çoğul yapılmıştır. {ذَٰلِكُمْ} “İşte bu”; zikredilen zıhâr ve evlat edinmeden anlaşılan şeye veya sözün gelişinden asıl maksat olan sonuncusuna, yani “Bu benim oğlumdur” şeklindeki çağırmanıza işarettir; {قَوْلُكُم بِأَفْوَاهِكُمْ} “sizin ağızlarınızla söylediğiniz sözünüzdür”; sadece ağzınızla söylediğiniz, hariçte bir gerçekliği ve hakikati bulunmayan bir sözdür. Dolayısıyla bu, iddia ettiğiniz gibi öz evlatlık hükümlerini peşinden getirmekten tamamen uzaktır. {وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ} “Allah ise hakkı”, gerçeğe uygun olanı “söyler”, {وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ} “ve doğru yola O eriştirir.” Yani hak yola yalnız O iletir. O halde kendi sözlerinizi bırakın ve Azîz ve Celîl olan [Allah]’ın sözüne sarılın.

12570. Metin

{ادعوهم لآبَائِهِمْ} أي أنسبُوهم

{ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ} “Onları babalarına nispet ederek çağırın”; yani onları babalarına nispet edin,

12571. Metin

الأحزاب ٧٦ إليهم وخُصُّوهم بهم وقولُه تعالى {هُوَ أَقْسَطُ عِندَ الله} تعليلٌ له والضَّميرُ لمصدرِ ادعُوا كما في قولِه تعالى اعدلوا هُوَ أَقْرَبُ للتقوى وأقسطُ أفعلُ قُصد به الزيادةَ مطلقاً من القسطِ بمعنى العدلِ أي الدُّعاء لآبائِهم بالغٌ في العدلِ والصِّدقِ في حُكمِ الله تعالى وقضائِه {فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آبَاءَهُم} فتنسبُوهم إليهم {فَإِخوَانُكُمْ} فهم إخوانُكم {فِى الدين ومواليكم} وأولياؤكم فيه أي فادعُوهم بالاخوة الدينية والمولوبة {وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ} أي إثمٌ {فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ} أي فيما فعلتمُوه من ذلك مخطئينَ بالسَّهوِ أو النِّسيانِ أو سبقِ اللِّسانِ {ولكن مَّا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ} أي ولكن الجناحُ فيما تعمَّدت قلوبُكم بعد النَّهي أو ما تعمَّدت قلوبُكم فيه الجناحَ {وَكَانَ الله غَفُوراً رَّحِيماً} لعفوهِ عن المخطئ وحكمُ التبنِّي بقولِه هو ابني إذا كان عبداً للفائل العتقِ على كلِّ حالٍ ولا يثبُت نسبُه منه إلَاّ إذا كان مجهولَ النَّسبِ وكان بحيثُ يُولد مثلُه لمثلِ المتبنِّي ولم يُقرَّ قبله بنسبِه من غيرهِ

Ahzâb 76 [yazımı aslında metnin akışıdır] onlara bağlayın ve onlara has kılın. Yüce Allah’ın {هُوَ أَقْسَطُ عِندَ اللَّهِ} “Bu, Allah katında daha adaletlidir” buyruğu ise bunun gerekçesidir. Zamir, Yüce Allah’ın “Adaletli olun, o takvaya daha yakındır” buyruğunda olduğu gibi “ed'û” fiilinin mastarına racidir. “Aksat”, adalet manasındaki “kıst” kökünden mutlak fazlalık kastedilen bir ism-i tafdîldir; yani onları babalarına nispet etmek, Allah Teâlâ’nın hükmünde ve kazasında adaletin ve doğruluğun zirvesidir. {فَإِن لَّمْ تَعْلَمُوا آبَاءَهُمْ} “Eğer babalarını bilmiyorsanız” ki onlara nispet edesiniz, {فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ} “onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” Dindeki velilerinizdir; yani onları din kardeşliği ve dostluk bağıyla çağırın. {وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ} “Size bir günah yoktur”, bir vebal yoktur, {فِيمَا أَخْطَأْتُم بِهِ} “yanılarak yaptıklarınızda”; yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi sebebiyle hata ederek bundan yaptığınız şeylerde. {وَلَٰكِن مَّا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ} “Fakat kalplerinizin bile bile yöneldiğinde [günah vardır]”; yani yasaklamadan sonra kalplerinizin taammüt ettiği şeyde günah vardır veya kalplerinizin günahı kasten işlediği şeyde vardır. {وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا} “Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Çünkü hata edeni bağışlar. “O benim oğlumdur” diyerek evlat edinmenin hükmü: Şayet köle ise söyleyenin mülkü ise her halükarda azat edilmiş olur; nesebi ise ancak nesebi meçhul olması, evlat edinen gibi birinin çocuğu olabilecek yaşta bulunması ve daha önce başkasına ait bir nesep ikrarında bulunmamış olması şartıyla sabit olur.

12572. Metin

{النبى أولى بالمؤمنين مِنْ أَنْفُسِهِمْ} أي في كلِّ أمرٍ من أمورِ الدِّينِ والدُّنيا كما يشهدُ به الإطلاق فيجب عليه ان يكون ﷺ أحبَّ إليهم من أنفسِهم وحكمُه أنفذَ عليهم من حكمِها وحقُّه آثرَ لديهم من حقوقِها وشفقتُهم عليه أقدمَ من شفقتِهم عليها روى انه ﷺ أراد غزوةَ تبوكَ فأمرَ الناس بالخروج فقال ناس نستأذنُ آباءَنا وأُمَّهاتِنا فنزلتْ وقرئ وهو أبٌ لهم أي في الدِّينِ فإنَّ كلَّ نبيَ أبٌ لأمَتهِ من حيثُ إنَّه أصلٌ فيما به الحياة الأبدية ولذلك صار المؤمنون إخوةً {وأزواجه أمهاتهم} أي منزلات منزلَة الأمَّهاتِ في التَّحريمِ واستحقاقِ التَّعظيمِ وأما فيما عَدا ذلك فهنَّ كالأجنبياتِ ولذلك قالتْ عائشةَ ﵂ لسنا أُمَّهاتِ النِّساءِ {وَأُوْلُو الأرحام} أي ذو القراباتِ {بَعْضُهُمْ أولى بِبَعْضٍ} في التَّوارث وهو نسخٌ لما كان في صدرِ الإسلام من التوارث بالهجرةِ والمُوالاة في الدِّينِ {فِى كتاب الله} في اللَّوح أو فيما أنزلَه وهو هذه الآيةُ أو آيةُ المواريثِ أو فيما فرضَ الله تعالى {مِنَ المؤمنين والمهاجرين} بيانٌ لأولي الأرحامِ أو صلةٌ لأُولي أي أولُو الأرحامِ بحقِّ القرابةِ أَولى بالميراثِ من المؤمنينَ بحقِّ الدِّينِ ومن المهاجرينَ بحقِّ الهجرةِ {إِلَاّ أَن تَفْعَلُواْ إلى أَوْلِيَائِكُمْ مَّعْرُوفاً} استثناء من أعمِّ ما تُقدَّرُ الأولويَّةُ فيهِ من النَّفعِ والمرادُ بفعلِ المعروفِ التَّوصيةُ أو منقطع {كَانَ ذلك فِى الكتاب مَسْطُورًا} أي كانَ مَا ذُكر من الآيتينِ ثابتاً في اللَّوحِ أو القُرآنِ وقيل في التوارة

{النَّبِيُّ أَوْلَىٰ بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ} “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önceliklidir”; yani mutlak ifadenin de şahitlik ettiği üzere din ve dünya işlerinin tamamında [önceliklidir]. Bu sebeple onların katında kendisi sallallâhu aleyhi ve sellem kendi canlarından daha sevimli, O’nun hükmü kendi nefislerinin hükmünden daha geçerli, O’nun hakkı kendi haklarından daha öncelikli ve O’na olan şefkatleri kendi nefislerine olan şefkatlerinden daha önde olmalıdır. Rivayet edildiğine göre O sallallâhu aleyhi ve sellem Tebük Gazvesi’ne çıkmak isteyip insanlara sefere çıkmayı emrettiğinde bazı insanlar: “Babalarımızdan ve annelerimizden izin isteyelim” dediler; bunun üzerine bu ayet indi. “O, onların babasıdır” şeklinde de okunmuştur; yani din bakımından [babasıdır]. Çünkü her peygamber, ebedî hayatın sebebi olan hususlarda bir asıl/kaynak olması hasebiyle ümmetinin babasıdır; bu sebepledir ki müminler kardeş olmuşlardır. {وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ} “Eşleri de onların anneleridir.” Yani nikâhın haramlığı ve saygı görmeye layık olma hususunda anneler makamındadırlar. Bunun dışındaki hususlarda ise onlar yabancı kadınlar gibidirler. Bu sebepledir ki Âişe radıyallâhu anhâ: “Biz kadınların anneleri değiliz” demiştir. {وَأُولُو الْأَرْحَامِ} “Akrabalar ise”, yani hısımlar, {بَعْضُهُمْ أَوْلَىٰ بِبَعْضٍ} “birbirlerine daha önceliklidirler”; miras konusunda [önceliklidirler]. Bu hüküm, İslam’ın ilk dönemlerinde hicret ve dinde yardımlaşma (muâhhât) ile olan mirasçılığı neshetmiştir. {فِي كِتَابِ اللَّهِ} “Allah’ın Kitabı’nda”; Levh-i Mahfûz’da veya indirdiği şeyde ki o da bu ayet yahut miras ayetleridir; veya Allah Teâlâ’nın farz kıldığı hükümde [böyle tespit edilmiştir]. {مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ} “[diğer] müminlerden ve muhacirlerden [daha önceliklidir].” Bu kısım, “ülü’l-erhâm” ifadesinin beyanı yahut “evlâ” lafzının sılasıdır; yani akrabalık hakkı sebebiyle hısımlar, din bağı sebebiyle müminlerden ve hicret hakkı sebebiyle muhacirlerden mirasa daha layıktırlar. {إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَىٰ أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا} “Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesnadır.” Önceliğin takdir edilebileceği en genel menfaatlerden bir istisnadır; iyilik yapmaktan maksat vasiyette bulunmaktır; yahut munkatı bir istisnadır. {كَانَ ذَٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا} “Bu, Kitap’ta yazılmıştır.” Yani bu iki ayette zikredilen hükümler Levh-i Mahfûz’da yahut Kur’an’da sabittir; Tevrat’ta olduğu da söylenmiştir.

12573. Metin

{وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النبيين مِيثَاقَهُمْ} أي اذكُر وقتَ أخذنا من النبيينَ كافَّةَ عهودِهم بتبليغِ الرِّسالةِ والدُّعاءِ إلى الدِّينِ الحقِّ {وَمِنْكَ وَمِن نُّوحٍ وإبراهيمُ وموسى وَعِيسَى ابن مَرْيَمَ} وتخصيصُهم بالذكر مع

{وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ} “Hani biz peygamberlerden sözlerini almıştık”; yani peygamberlerin tamamından risaleti tebliğ etmeleri ve hak dine davet etmeleri hususunda kesin sözlerini aldığımız vakti hatırla. {وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَىٰ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ} “Senden, Nûh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu Îsâ’dan da [söz almıştık].” Onların peygamberler topluluğuna açıkça dahil olmalarına rağmen ismen ayrıca zikredilmeleri,

12574. Metin

الاحزاب ٨ ٩ اندارجهم في النبيين اندارجا بيناً للإيذانِ بمزيدِ مزيَّتِهم وفضلِهم وكونِهم من مشاهيرِ أربابِ الشَّرائعِ وأساطينِ أولي العزم من الرسال وتقديم نبينا عليهم عليهم الصَّلاة والسَّلام لإبانةِ خطرهِ الجليلِ {وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ ميثاقا غَلِيظاً} أي عهداً عظيمَ الشَّأنِ أو مُؤكَّداً باليمينِ وهذا هو الميثاقُ الأولُ بعينِه وأخذُه هو أخذُه والعطفُ مبنيٌّ على تنزيلِ التغايُرِ العنوانيِّ منزلَة التغايرِ الذَّاتيِّ تفخيماً لشأنِه كما في قوله تعالى وَنَجَّيْنَاهُمْ مّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ اثر قولِه تعالى فلمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مّنَّا وقولُه تعالى

Ahzâb 8-9 ziyade meziyet ve faziletlerini, şeriat sahibi meşhur peygamberlerden ve resullerin ulu’l-azm önderlerinden olduklarını bildirmek içindir. Peygamberimizin aleyhimüssalâtü vesselâm onların önüne geçirilmesi ise onun yüce kadrini beyan etmek içindir. {وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا} “Ve onlardan ağır bir söz aldık.” Yani şanı pek yüce veya yeminle pekiştirilmiş bir ahit aldık. Bu, bizzat birinci misakın kendisidir; onun alınması da o ahdin alınmasıdır. Atıf ise, Yüce Allah’ın “Emrimiz geldiği zaman, bizden bir rahmetle Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri kurtardık” buyruğunun hemen ardından gelen “Onları ağır bir azaptan kurtardık” buyruğunda olduğu gibi, şanını yüceltmek için unvan farklılığını zat farklılığı makamına indirmeye dayanmaktadır. Ve Yüce Allah’ın şu buyruğu:

12575. Metin

{لِّيَسْأَلَ الصادقين عَن صِدْقِهِمْ} متعلق بمضمر مستأنفٌ مسوقٌ لبيان ما هو داع إلى ما ذكر من أخذِ الميثاقِ وغاية له لا بأخذنا فإنَّ المقصودَ تذكيرُ نفسِ الميثاقِ ثمَّ بيانُ الغرضِ منه بياناً قصديَّاً كما ينبىءُ عنه تغييرُ الأسلوبِ بالالتفات إلى الغَيبةِ أي فعل الله ذلك ليسألَ يومَ القيامةِ الأنبياءَ ووضعَ الصَّادقينَ موضعَ ضميرِهم للإيذانِ من أولِ الأمرِ بأنَّهم صادقون فيما سُئلوا عنه وإنَّما السُّؤالُ لحكمةٍ تقتضِيه أي ليسألَ الانبياء الذين صدقوا عهدهم عمَّا قالُوه لقومِهم أو عن تصديقِهم إيَّاهم تبكيتاً لهم كما في قوله تعالى يَوْمَ يَجْمَعُ الله الرسل فَيَقُولُ مَاذَا أُجِبْتُمْ أو المصدِّقين لهم عن تصديقِهم فإنَّ مصدِّقَ الصَّادقِ صادقٌ وتصديقَه صدقٌ وأما ما قيل من أن المعنى ليسأل المؤمنينَ الذين صدقُوا عهدَهم حين أشهدَهم على أنفسِهم عن صدقِهم عهدَهم فيأباهُ مقامُ تذكيرِ ميثاقِ النبيينَ وقولُه تعالى {وَأَعَدَّ للكافرين عَذَاباً أَلِيماً} عطف ما ذُكر من المضمرِ لا على أخذَنا كما قيلَ والتَّوجيه بأنَّ بعثةَ الرُّسلِ وأخذَ الميثاقِ منهم لإثابةِ المؤمنينَ أو بأنَّ المعنى أنَّ الله تعالى أكَّد على الأنبياءِ الدَّعوةَ إلى دينِه لأجلِ إثابةِ المؤمنين تعسف ظاهر أنَّه مفضٍ إلى كونِ بيانِ إعدادِ العذابِ الأليمِ للكافرينَ غيرُ مقصودٍ بالذَّاتِ نعم يجوزُ عطفُه على ما دل عليه قوله تعالى ليسألَ الصَّادقينَ كأنَّه قيل فأثابَ المؤمنينَ وأعدَّ للكافرين الآية

{لِّيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَن صِدْقِهِمْ} “[Bu,] doğruları doğruluklarından sorguya çeksin diyedir.” Takdirî bir mübtedaya müteallik istînâfiyye olup misakın alınmasını gerektiren sebebi ve onun gayesini açıklamak üzere sevk edilmiştir; “ehaznâ” fiiline müteallik değildir; zira asıl maksat bizzat misakı hatırlatmak, ardından da iltifat yoluyla gaip sîgasına geçişin ima ettiği gibi kastî bir beyanla onun gayesini açıklamaktır. Yani Allah Teâlâ, kıyamet gününde peygamberleri sorguya çekmek için bunu yapmıştır. Onların zamiri yerine “es-sâdıkîn” (doğrular) isminin getirilmesi, sorguya çekildikleri hususta baştan beri doğru sözlü olduklarını ve bu sorgulamanın ancak bunu gerektiren bir hikmetten ötürü yapıldığını bildirmek içindir; yani sözlerine sadık kalan peygamberlere kavimlerine ne söylediklerini veya Yüce Allah’ın “Allah resulleri toplayıp: 'Size ne cevap verildi?' buyuracağı gün...” ayetinde olduğu gibi kavimlerini susturmak ve kınamak için kavimlerinin onları tasdik edip etmediğini sormak içindir; yahut onları tasdik edenlere tasdiklerini sormak içindir, zira doğruyu tasdik eden doğrudur ve onun tasdiki de doğruluktur. Mana “Kendi nefislerine şahit tuttuğu vakit ahitlerine sadık kalan müminleri, ahitlerindeki sadakatlerinden sorgulamak içindir” şeklinde yapılan yoruma gelince, peygamberlerin misakının hatırlatıldığı makam buna engeldir. Yüce Allah’ın {وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا} “Kâfirler için ise elem dolu bir azap hazırlamıştır” buyruğuna gelince; bu, iddia edildiği gibi “ehaznâ” fiiline değil, zikredilen takdirî fiile matuftur. Resullerin gönderilmesinin ve onlardan misak alınmasının müminleri mükâfatlandırmak için olduğu veya mananın Allah Teâlâ’nın müminleri mükâfatlandırmak için peygamberlere O’nun dinine davet etmeyi tekit ettiği şeklindeki tevcih açık bir tekellüftür; çünkü bu durum kâfirlere elem dolu bir azabın hazırlandığının beyanını bizzat kastedilmemiş kılmaya götürür. Evet, Yüce Allah’ın “doğruları sorması için” buyruğunun delalet ettiği manaya matuf olması caizdir; sanki şöyle denilmiştir: “Müminleri mükâfatlandırdı, kâfirlere de [o azabı] hazırladı...”

12576. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} إنْ جُعل النِّعمةَ مصدرَاً فالجارُّ متعلِّقٌ بها وإلا فهوُ متعلِّق بمحذوفٍ هو حالٌ منها أي كائنةً عليكُم {إِذْ جَاءتْكُمْ جُنُودٌ} ظرفٌ لنفسِ النِّعمةِ أو لثبوتِها لهم وقيل منصوبٌ باذكروا على أنَّه بدلُ اشتمالٍ من نعمةَ الله والمرادُ بالجنودِ الأحزابُ وهُم قريشٌ وغَطَفانُ ويهودُ قريظةَ والنَّضيرِ وكانُوا زُهاءَ اثني عشرَ ألفاً فلمَّا سمعَ رسول الله ﷺ بإقبالِهم ضربَ الخندقَ على المدينةِ بإشارةِ سلمانَ الفارسيِّ ثمَّ خرجَ في ثلاثةِ آلافٍ من المُسلمينَ فضربَ معسكَرهُ والخندقُ بينَهُ وبينَ القومِ وأمرَ بالذَّرارىِ والنِّساءِ فَرفعوا في الآطامِ واشتدَّ الخوفُ وظنَّ المؤمنونَ كلَّ ظنَ ونجمَ النِّفاقُ في المنافقينَ حتَّى قال معتِّبُ بنُ قُشيرٍ كان محمدٌ يَعِدنا كنوزَ كسرى وقيصرَ ولا نقدرُ أنْ نذهبَ إلى الغائطِ ومضَى على الفريقينِ قريبٌ من شهرٍ لا حربَ بينهم إلا أنَّ فوارسَ من قريشٍ منهم عمرو بن عبد ود وعكرمة بن أبي جهل وهبيرة بن أبي وهب ونوفل بن عبد الله وضرارُ بنُ الخطَّابِ ومرداسُ أخُو بني محاربٍ قد ركبوا

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.” Şayet “nimet” mastar kabul edilirse, car-mecrûr ona mütealliktir; aksi takdirde ondan hal olan mahzûf bir kelimeye mütealliktir; yani “üzerinizde bulunan nimeti” demektir. {إِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ} “Hani size ordular gelmişti.” Bu, bizzat nimetin veya nimetin onlar için sübut bulduğu vaktin zarfıdır. “İzkürû” fiiliyle mensup olup “nimetullâh” ifadesinden bedel-i iştimal olduğu da söylenmiştir. Ordulardan maksat “Ahzâb” (birlikler) olup bunlar Kureyş, Gatafân, Benî Kurayza ve Benî Nadîr yahudileridir. Yaklaşık on iki bin kişiydiler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onların geldiklerini haber alınca Selmân-ı Fârisî’nin işaretiyle Medine’nin etrafına hendek kazdırdı. Sonra üç bin Müslümanla birlikte sefere çıkıp ordusunu konuşlandırdı; hendek kendisiyle düşman topluluğu arasındaydı. Kadınların ve çocukların kalelere çıkarılmasını emretti. Korku şiddetlendi, müminler türlü türlü zanda bulundular ve münafıklarda nifak baş gösterdi; hatta Muattib b. Kuşeyr: “Muhammed bize Kisrâ ve Kayser’in hazinelerini vadediyordu, oysa [korkumuzdan] hiçbirimiz helaya bile gidemiyoruz” dedi. İki taraf arasında yaklaşık bir ay boyunca çatışma olmaksızın geçti. Ancak Kureyş süvarilerinden Amr b. Abd-i Vüd, İkrime b. Ebî Cehil, Hübeyre b. Ebî Vehb, Nevfel b. Abdillâh, Dırâr b. el-Hattâb ve Benî Muhârib’in kardeşi Mirdâs atlarına bindiler,

12577. Metin

الأحزاب ١٠ خيولَهم وتيَّممُوا من الخندقِ مكاناً مضيقاً فضربُوا خيولَهم فاقتحمُوا فجالتْ بهم في السَّبخة بين الخندقِ وسلعٍ فخرج عليُّ بنُ أبي طالب ﵁ في نفرٍ من المسلمين حتَّى أخذَ عليهم الثَّغرة التي اقتحمُوا منها فأقبلتِ الفرسانُ نحوَهم وكان عمروٌ معلماً ليُرى مكانُه فقال له عليٌّ ﵁ يا عمر واني أدعُوك إلى الله ورسولِه والإسلامِ قال لا حاجةَ لي اليه فإنيِّ أدعُوك إلى النِّزالِ قال يا ابنَ أخي والله لا أحبُّ أنْ أقتلَك قال عليٌّ لكنِّي والله أحبُّ أنْ أقتلَك فحمي عمروٌ عند ذلكَ وكان غيُوراً مشهُوراً بالشَّجاعةِ واقتحمَ عن فرسِه فعقَره أو ضربَ وجهَه ثم أقبلَ عَلَى عليَ فتناولَا وتجاولَا فضربه علي ﵁ ضربةً ذهبتْ فيها نفسُه فلما قتلَه انهزمتْ خيلُه حتى اقتحمتْ من الخندقِ هاربةً وقتل مع عمروٍ رجلين منبه بن عثمان ابن عبدِ الدَّار ونوفلُ بنُ عبدِ اللَّهِ بنِ المُغيرةِ المخزومِّي قتلَه أيضاً عليٌّ ﵁ وقيل لم يكُن بينهم إلا التَّرامي بالنَّبلِ والحجارةِ حتَّى أنزل الله تعالى النَّصرَ وذلكَ قولُه تعالى {فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً} عطفٌ على جاءتْكُم مسوقٌ لبيانِ النِّعمةِ إجمالاً وسيأتي بقيَّتُها في آخرِ القصَّة {وَجُنُوداً لَّمْ تَرَوْهَا} وهم الملائكةُ ﵈ وكانُوا ألفاً بعثَ الله عليهم صَباً باردةً في ليلةٍ شاتيةٍ فأخصرتْهمُ وسفتِ التُّرابَ في وجوهِهم وأمرَ الملائكةَ فقلعت الأوتادَ وقطَّعتِ الأطنابَ وأطفأتِ النِّيرانَ وأكفأتِ القُدورَ وماجتِ الخيلُ بعضُها في بعضٍ وَقَذَفَ فِى قُلُوبِهِمُ الرعب وكبَّرتِ الملائكةُ في جوانبِ عسكرِهم فقال طليحةُ بنُ خوُيلدِ الأسديُّ أما محمدٌ فقد بدأكم بالسِّحرِ فالنَّجاءَ النَّجاءَ فانهزمُوا من غيرِ قتالٍ {وَكَانَ الله بِمَا تَعْمَلُونَ} من حفرِ الخندقِ وترتيب مبادي الحربِ وقيل من التجائِكم إليه ورجائِكم من فضلِه وقُرىء بالياءِ أي بما يعملُه الكفَّارُ أي من التَّحرزِ والمحاربةِ أو من الكفرِ والمعاصِي {بَصِيراً} ولذلكَ فعلَ ما فعلَ من نصرِكم عليهم والجملةُ اعتراضٌ مقرِّرٌ لما قبله

Ahzâb 10 hendeğin dar bir yerini hedeflediler. Atlarını mahmuzlayıp hendeği aştılar ve hendek ile Sel' dağı arasındaki çorak arazide dolanmaya başladılar. Bunun üzerine Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh bir grup Müslümanla birlikte çıkıp onların hendeği aştıkları gediği tuttular. Süvariler onlara doğru yöneldi. Amr, yeri belli olsun diye bir alamet taşımaktaydı. Ali radıyallâhu anh ona: “Ey Amr! Ben seni Allah’a, Resûlü’ne ve İslam’a davet ediyorum” dedi. Amr: “Benim buna ihtiyacım yok, ben seni teke tek dövüşe çağırıyorum” dedi. [Ali]: “Ey kardeşimin oğlu! Vallahi ben seni öldürmek istemem” dedi. Ali [ise]: “Fakat vallahi ben seni öldürmeyi çok isterim!” dedi. Bunun üzerine çok kıskanç ve cesaretiyle meşhur olan Amr öfkelendi, atından inip onun bacaklarını kesti veya yüzüne vurdu; sonra Ali’ye doğru yöneldi. Birbirleriyle tutuştular ve karşılıklı vuruştular. Nihayetinde Ali radıyallâhu anh ona öyle bir darbe vurdu ki canı çıktı. Onu öldürünce süvarileri hezimete uğrayıp hendeği aşarak kaçtılar. Amr ile birlikte iki adam daha öldürüldü: Münebbih b. Osmân b. Abdiddâr ve Nevfel b. Abdillâh b. el-Muğîre el-Mahzûmî ki onu da Ali radıyallâhu anh öldürmüştü. Bir rivayete göre ise Allah Teâlâ yardımı indirene kadar aralarında ok ve taş atışmasından başka bir şey olmadı. İşte bu, Yüce Allah’ın şu buyruğudur: {فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا} “Bunun üzerine biz de onların üzerlerine bir rüzgâr gönderdik.” Bu, “câetküm” fiiline matuf olup nimeti icmali olarak beyan etmek için sevk edilmiştir; kalanı ise kıssanın sonunda gelecektir. {وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا} “ve görmediğiniz ordular [gönderdik].” Onlar meleklerdir aleyhimüsselâm ve bin kişiydiler. Allah kış gecesinde onların üzerine soğuk bir doğu rüzgârı (sabâ) gönderdi; onları iliklerine kadar dondurdu, yüzlerine toprak savurdu. Meleklerine emretti; kazıkları söktüler, çadır iplerini kopardılar, ateşleri söndürdüler, tencereleri devirdiler; atlar birbirine girdi, kalplerine korku saldı ve melekler ordugâhlarının her bir tarafında tekbir getirdiler. Bunun üzerine Tuleyha b. Huveylid el-Esedî: “Muhammed size sihirle başladı, hemen kaçın, hemen kaçın!” dedi ve savaşmaksızın hezimete uğradılar. {وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Allah, yaptıklarınızı”, yani hendeğin kazılması ve savaş hazırlıklarının tertip edilmesi hususundaki amellerinizi —bir rivayete göre O’na sığınmanızı ve lütfunu ummanızı; “ya'melûne” şeklinde “yâ” ile de okunmuştur ki kâfirlerin korunma ve savaşma yahut küfür ve isyan olarak yaptıklarını— {بَصِيرًا} “hakkıyla görendir.” Bu sebepledir ki onlara karşı size yardım etme konusunda dilediğini yapmıştır. Cümle, öncesini pekiştiren bir itiraziyye (ara cümle)dir.

12578. Metin

{إذ جاؤوكم} بدلٌ من إذْ جاءتْكُم {مّن فَوْقِكُمْ} من أعلى الوادِي من جهةِ المشرقِ وهم بنُو غطَفَان ومَن تابعهم من اهل نجد قائدُهم عيينةُ بن حِصْنٍ وعامرُ بنُ الطُّفيلِ في هوازنَ وضامتهم اليهودُ من قريظةَ والنضِير {وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ} أي من أسفلِ الوادِي من قبلِ المغربِ وهم قُريشٌ ومن شايعهم من الأحابيشِ وبني كِنانةَ وأهل تِهامةَ وقائدُهم أبوُ سفيانَ وكانُوا عشرةَ آلافٍ {وَإِذْ زَاغَتِ الابصار} عطفٌ على ما قبلَه داخلٌ معه في حُكمِ التَّذكيرِ أي حين مالتْ عن سَننِها وانحرفتْ عن مُستوى نظرِها حيرةً وشُخوصاً وقيل عدلتْ عن كلِّ شيءٍ فلم تلتفتْ إلَاّ إلى عدوِّها لشدَّةِ الرَّوعِ {وَبَلَغَتِ القلوب الحناجر} لأنَّ الرئةَ تنتفخ من شدَّةِ الفزعِ فيرتفعُ القلبُ بارتفاعِها إلى رأسِ الحنجرةِ وهي مُنتهى الحُلقومِ وقيل هو مثلٌ في اضطرابِ القلوب ووجيبِها وإنْ لم تبلغْ الحناجرَ حقيقة والخطابُ في قولِه تعالَى {وَتَظُنُّونَ بالله الظنونا} لمن يُظهر الإيمانَ على الإطلاقِ أي تظنُّون بالله تعالى أنواعَ الظُّنونِ المختلفةِ حيثُ ظنَّ المُخلصون الثُّبتُ القلوبِ أنَّ الله تعالى يُنجز وعدَهُ في إعلاءٍ دينِه كما يُعرب عنه ما سيُحكى عنهم من قولِهم هذا مَا وَعَدَنَا

{إِذْ جَاءُوكُم} “Hani onlar size gelmişlerdi”; “iz câetküm” ifadesinden bedeldir; {مِّن فَوْقِكُمْ} “üstünüzden”, yani vadinin yukarı tarafından, doğu cihetinden; onlar Benî Gatafân ve Necid ehlinden onlara tabi olanlardır; komutanları Uyeyne b. Hısn ile Hevâzin içindeki Âmir b. et-Tufeyl idi ve Benî Kurayza ile Benî Nadîr yahudileri de onlara katılmıştı; {وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ} “ve sizden daha aşağı taraftan”, yani vadinin aşağı tarafından, batı cihetinden; onlar da Kureyş ile Ahâbîş, Benî Kinâne ve Tihâme ehlinden onlara uyanlardır; komutanları Ebû Süfyân idi ve on bin kişiydiler. {وَإِذْ زَاغَتِ الْأَبْصَارُ} “Hani gözler kaymıştı”; öncesine matuf olup hatırlatma hükmüne dahildir; yani şaşkınlık ve dehşetten ötürü mutat doğrultusundan sapıp bakış seviyesinden kaydığı vakit. Korkunun şiddetinden her şeyden yüz çevirip düşmandan başkasına bakamaz hale geldikleri de söylenmiştir. {وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ} “ve yürekler gırtlaklara dayanmıştı.” Çünkü şiddetli korkudan akciğer şişer ve onun yükselmesiyle kalp gırtlağın tepesine, yani boğazın son noktasına kadar yükselir. Kalplerin dehşetli çırpınışından ve çarpıntısından kinaye olduğu, hakikatte gırtlaklara dayanmadığı da söylenmiştir. Yüce Allah’ın {وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا} “ve Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz” buyruğundaki hitap, mutlak olarak iman izhar eden kimseleredir; yani Allah Teâlâ hakkında birbirinden farklı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz; nitekim kalpleri sebatkâr olan ihlaslı müminler, Allah Teâlâ’nın dinini yüceltme vaadini yerine getireceğini zannetmişlerdi; onların ileride aktarılacak olan “Bu, bize vadettiğidir...”

12579. Metin

الأحزاب ١١ ١٣ الله وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ الله وَرَسُولُهُ الآيةَ أو يمتحنهم فخافُوا الزَّللَ وضعفَ الاحتمالِ والضِّعافُ القلوبِ والمنافقون ما حُكي عنهم ممَّا لا خيرَ فيهِ والجملُة معطوفةٌ على زاغتِ وصيغةُ المضارعِ لاستحضارِ الصُّورةِ والدِّلالة على الاستمرار وقرىء الظُّنونَ بغيرِ ألفٍ وهو القياسُ وزيادتُها لمراعاةِ الفواصلِ كما تُزاد في القوافِي

Ahzâb 11-13 “...Allah ve Resûlü’nün [vadettiğidir]; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir” şeklindeki sözleri de bunu ifade etmektedir; yahut kendilerini imtihan ettiğini düşünerek ayaklarının kaymasından ve tahammül zafiyetinden korkmuşlardı. Kalpleri zayıf olanlar ve münafıklar ise haklarında hayır namına hiçbir şey bulunmayan o malum şeyleri zannetmişlerdi. Bu cümle “zâğat” fiiline matuftur; muzari sîgası tablonun zihinde canlandırılması ve sürekliliğin bildirilmesi içindir. “ez-Zunûn” kelimesi elifsiz olarak da okunmuştur ki kıyasa uygun olanı budur; elifin ziyade kılınması ise şiir kafiyelerinde ziyade kılındığı gibi ayet sonlarındaki fasılalara riayet etmek içindir.

12580. Metin

{هُنَالِكَ} ظرفُ زمانٍ أو ظرفُ مكانٍ لما بعدَه أي في ذلك الزِّمانِ الهائلِ أو المكانِ الدَّحضِ {ابتلى المؤمنون} أي عُوملوا معاملةَ مَن يُختبر فظهرَ المخلص من المنافق والراسخ من المتزلزلِ {وَزُلْزِلُواْ زِلْزَالاً شَدِيداً} من الهَولِ والفزعِ وقُرىء بفتحِ الزَّاي

{هُنَالِكَ} “İşte orada”; sonrasının zaman zarfı veya mekân zarfıdır; yani o dehşetli zamanda veya o kaygan yerde, {ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ} “müminler imtihan edilmiş”; yani sınanan kimselerin muamelesine tabi tutulmuşlar, böylece ihlaslı olan münafıktan, sebatkâr olan da sarsıntıya uğrayandan ayırt edilip ortaya çıkmıştır, {وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا} “ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.” Dehşet ve korkudan [sarsılmışlardı]. “Zelzâlâ” şeklinde zâ harfinin fethasıyla da okunmuştur.

12581. Metin

{وَإِذْ يَقُولُ المنافقون} عطفٌ على إذْ زاغتِ وصيغةُ المضارعِ لما مرَّ من الدِلالة على استمرارِ القولِ واستحضارِ صورتِه {والذين فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} أي ضعفُ اعتقادٍ {مَّا وَعَدَنَا الله وَرَسُولُهُ} من إعلاءِ الدِّينِ والظَّفرِ {إِلَاّ غُرُوراً} أي وعدَ غرورٍ وقيل قولاً باطلاً والقائلُ مُعتبُ بنُ قُشيرٍ وأضرابُه راضون به قال يَعِدنا محمدٌ بفتحِ كنوزِ كِسرى وقيصرَ وأحدُنا لا يقدرُ أنْ يتبرزَ فَرَقاً ما هذا إلا وعدُ غرورٍ

{وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ} “Hani münafıklar diyorlardı”; “iz zâğat” ifadesine matuftur; muzari sîgası, daha önce geçtiği üzere sözün devam ettiğini bildirmek ve sahneyi canlandırmak içindir. {وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} “ve kalplerinde hastalık bulunanlar”, yani inanç zayıflığı olanlar [şöyle diyorlardı]: {مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ} “Allah ve Resûlü bize vadetmedi”, dinin yücelmesini ve zaferi [vadetmedi], {إِلَّا غُرُورًا} “bir aldatmadan başka hiçbir şey [vadetmedi].” Yani aldatıcı bir vaatten, yahut bâtıl bir sözden başka bir şey vadetmedi. Bunu söyleyen Muattib b. Kuşeyr ve onun gibiler olup diğerleri de buna rıza gösteriyorlardı. O şöyle demişti: “Muhammed bize Kisrâ ve Kayser’in hazinelerinin fethedileceğini vadediyor, oysa hiçbirimiz korkudan helaya bile gidemiyoruz; bu bir aldatma vaadinden başka bir şey değildir!”

12582. Metin

{وَإِذْ قَالَت طَّائِفَةٌ مّنْهُمْ} هم أوسُ بنُ قَيظى وأتباعُه وقيل عبدُ اللَّه بن أبي واشياعه {يا أهل يَثْرِبَ} هو اسمُ المدينةِ المُطهَّرةِ وقيل اسمُ بقعةٍ وقعتِ المدينةُ في ناحيةٍ منها وقد نهى النبيُّ ﷺ أنْ تُسمَّى بها كراهةً لها وقال هي طَيبةُ أو طَابةُ كأنَّهم ذكروها بذلك الاسمِ مخالفةً له ﷺ ونداؤُهم إيَّاهم بعنوانِ أهليَّتِهم لها ترشيحٌ لما بعدَه من الأمرِ بالرُّجوعِ إليها {لَا مُقَامَ لَكُمْ} لا موضعَ إقامةٍ لكُم أو لا إقامةَ لكُم ههنا يُريدون المعسكرَ وقُرىء بفتحِ الميمِ أي لا قيامَ اولا موضعَ قيامٍ لكم {فارجعوا} أي إلى منازلِكم بالمدينةِ مرادُهم الأمرُ بالفرارِ لكنَّهم عبَّروا عنه بالرُّجوعِ ترويجاً لمقالِهم وإيذاناً بأنَّه ليس من قبيلِ الفرارِ المذمومِ وقيل المعنى لاقيام لكم في دين محمد ﷺ فارجعُوا إلى ما كنتُم عليه من الشِّركِ أو فارجعوا عما يعتموه عليه وأسلمُوه إلى أعدائِه اولا مقامَ لكُم في يثربَ فارجعُوا كفَّاراً ليتسنَّى لكُم المقامُ بها والأولُ هو الأنسبُ لما بعدَه فإنَّ قولَه تعالى {وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مّنْهُمُ النبى} معطوفٌ على قالتْ وصيغةُ المضارعِ لما مرَّ من استحضارِ الصُّورةِ وهم بنُو حارثةَ وبنُو سلمة استأذنوه ﷺ في الرُّجوعِ ممتثلينَ بأمرِهم وقولُه تعالى {يَقُولُونَ} بدلٌ مِن يستأذنُ أو حالٌ من فاعلِه أو استئنافٌ مبنيُّ على السُّؤالِ عن كيفيَّةِ الاستئذانِ {إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ} أي غيرُ حصينةٍ معرِّضةٌ للعدوِّ والسُّرَّاقِ فأذنْ لنا حتَّى نُحصنها ثم نرجع إلى العسكرِ والعورةُ في الأصلِ الخللُ أُطلقت على المُختلِّ مبالغةً وقد جُوِّز أنْ تكونَ تخفيفَ عورة من عورة الدَّارُ إذا اختلَّتْ وقد قرئ بها والأولُ هو الأنسبُ بمقامِ الاعتذارِ كما يُفصح عنه تصديرُ مقالِهم بحرفِ التَّحقيقِ {وَمَا هِىَ بِعَوْرَةٍ} والحالُ أنَّها ليستْ كذلكَ

{وَإِذْ قَالَت طَّائِفَةٌ مِّنْهُمْ} “Hani onlardan bir topluluk demişti ki”; onlar Evs b. Kayzî ve ona uyanlardır; Abdullah b. Übey ve yandaşları olduğu da söylenmiştir: {يَا أَهْلَ يَثْرِبَ} “Ey Yesrib halkı!” Bu, Medîne-i Münevvere’nin [eski] ismidir; şehrin bir kenarında kurulduğu arazinin adı olduğu da söylenmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hoşlanmadığı için bu isimle anılmasını yasaklamış ve “O Taybe’dir veya Tâbe’dir” buyurmuştur. Sanki onlar O’na sallallâhu aleyhi ve sellem muhalefet etmek için şehri bu isimle anmışlardır. Onlara şehir halkı unvanıyla hitap etmeleri, sonrasında gelen geri dönme emrine bir zemin hazırlamadır. {لَا مُقَامَ لَكُمْ} “Sizin için duracak yer yoktur”; durulacak bir yeriniz yoktur yahut burada ikamet etmeniz mümkün değildir; bununla ordugâhı kastetmektedirler. Mîm harfinin fethasıyla “lâ mekâme leküm” şeklinde de okunmuştur; yani sizin için durma veya duracak yer yoktur. {فَارْجِعُوا} “Artık geri dönün!” Yani Medine’deki evlerinize [dönün]. Maksatları kaçmayı emretmektir; ancak sözlerini kabul ettirmek ve bunun yerilmiş bir firar türünden olmadığını bildirmek için bunu geri dönmek lafzıyla ifade etmişlerdir. Bir görüşe göre mana şöyledir: “Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem dininde sizin için bir sebat ve duruş yoktur, eskiden üzerinde bulunduğunuz şirke geri dönün” veya “inandığınız şeyden dönün ve onu düşmanlarına teslim edin” yahut “Yesrib’de duracak yeriniz kalmadı, kâfir olarak dönün ki orada ikamet etmeniz mümkün olsun.” Birinci mana sonrasına en uygun olanıdır. Zira Yüce Allah’ın {وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِّنْهُمُ النَّبِيَّ} “Onlardan bir fırka da Peygamber’den izin istiyordu” buyruğu “kâlet” fiiline matuftur; muzari sîgası, daha önce geçtiği üzere manzarayı canlandırmak içindir. Onlar Benî Hârise ve Benî Selime olup onların emrine uyarak geri dönmek için O’ndan sallallâhu aleyhi ve sellem izin istemişlerdir. Yüce Allah’ın {يَقُولُونَ} “şöyle diyorlardı” buyruğu, “yeste'zinu” fiilinden bedel yahut failinden hal veya izin istemenin keyfiyetini sormaya dayalı bir istînâfiyyedir: {إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ} “Evlerimiz gerçekten korumasızdır”; yani muhkem değildir, düşmana ve hırsızlara açıktır; bize izin ver de onları muhkem hale getirelim, sonra ordugâha geri döneriz. “Avret” kelimesi aslen gedik ve kusur demektir; mübalağa yoluyla kusurlu ve korumasız yere ıtlak olunmuştur. “Ev bozulup gedik açıldığında” kullanılan “avira ed-dâru” fiilinden türeyen “avire” kelimesinin tahfifi olması da caiz görülmüştür ve nitekim bu şekilde de okunmuştur. Birincisi ise sözlerinin tahkik harfiyle başlatılmasının da açıkça gösterdiği gibi özür beyan etme makamına en uygun olanıdır. {وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ} “Hâlbuki onlar korumasız değildi.” Durum hiç de öyle değildi.

12583. Metin

الاحزاب ١٤ ١٧

Ahzâb 14-17

12584. Metin

{إِن يُرِيدُونَ} ما يُريدون بالاستئذانِ {إِلَاّ فِرَاراً} من القتالِ

{إِن يُرِيدُونَ} “Onlar istemiyorlar”, izin istemekle başka bir şey kastetmiyorlar, {إِلَّا فِرَارًا} “ancak kaçmak [istiyorlar].” Savaştan kaçmayı istiyorlar.

12585. Metin

{وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ} أُسند لدخول إلى بيوتِهم وأُوقع عليهم لما أنَّ المرادَ فرضُ وهم فيها الا فرضُ دخولِها مطلقاً كما هو المفهومُ لو لم يذكر الجارُّ والمجرورُ ولا فرضُ الدُّخولِ عليهم مطلقاً كما هو المفهومُ لو أُسند إلى الجارُّ والمجرورُ {مّنْ أَقْطَارِهَا} أي من جميعِ جوانبِها لا من بعضها دُون بعضٍ فالمعنى لو كانتْ بيوتُهم مختَّلةً بالكُلِّيةِ ودخلَها كلُّ مَن أرادَ من أهلِ الدَّعارةِ والفسادِ {ثُمَّ سُئِلُواْ} من جهةِ طائفةٍ أُخرى عند تلكَ النازلةِ والرَّجفةِ الهائلةِ {الفتنة} أي الردَّةَ والرَّجعةَ إلى الكفرِ مكانَ ما سُئلوا الآنَ من الإيمانِ والطَّاعةِ {لأَتَوْهَا} لأعطَوها غيرَ مُبالين بما دَهَاهم من الدَّاهيةِ الدَّهياءِ والغارةِ الشَّعواءِ وقُرىء لأتَوَها بالقصرِ أي لفعلوها وجاءوها {وَمَا تَلَبَّثُواْ بِهَا} بالفتنةِ أي ما ألبثُوها وما أخرُّوها {إِلَاّ يَسِيراً} ريثما يسعُ السُّؤالُ والجوابُ من الزَّمانِ فضلاً عن التعلل باختلال البيوتِ مع سلامتِها كما فعلُوا الآنَ وقيل ما لبثُوا بالمدينةِ بعد الارتدادِ إلا يسيراً والأولُ هو اللائقُ بالمقامِ هذا وأما تخصيصُ فرضِ الدُّخولِ بتلك العساكرِ المتحزبةِ فمع منافاتِه للعمومِ المستفادِ من تجريدِ الدُّخولِ عن الفاعلِ ففيه ضربٌ من فسادِ الوضعِ لما عرفتَ من أنَّ مَساقَ النظمِ الكريمِ لبيانِ أنَّهم إذا دُعوا إلى الحقِّ تعللُوا بشيءٍ يسيرٍ وإنْ دُعوا إلى الباطلِ سارعُوا إليه آثِرَ ذي أثيرٍ من غير صارف يلويهم ولا عاطف يثنيهم ففرضُ الدُّخولِ عليهم من جهةِ العساكرِ المذكورةِ وإسنادِ سؤالِ الفتنةِ والدَّعوةِ إلى الكفرِ إلى طائفةٍ اخرى مَعَ أنَّ العساكرَ هم المعرُوفون بعداوةٍ الدِّينِ المُباشرون لقتالِ المؤمنين المُصرُّون على الإعراضِ عن الحقِّ المُجدُّون في الدُّعاءِ إلى الكُفر والضَّلالِ بمعزلٍ من التَّقريبَ

{وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِم} “Şayet üzerlerine girilseydi”; girme fiili evlerine isnat edilmiş ve üzerlerine vaki kılınmıştır; çünkü kastedilen şey, car-mecrûr zikredilmeseydi mutlak olarak evlere girilmesinin farz edilmesi anlaşılacağı veya car-mecrûra isnat edilseydi mutlak olarak onların üzerlerine girilmesinin anlaşılacağı gibi değil, onlar evlerin içindeyken farz edilmesidir. {مِّنْ أَقْطَارِهَا} “her tarafından”, yani bazısından değil bütün yönlerinden; dolayısıyla mana şöyledir: Şayet evleri tamamen korumasız olsaydı ve bozguncu ve fesat ehlinden her isteyen oraya girseydi, {ثُمَّ سُئِلُوا} “sonra kendilerinden istenseydi”, o büyük felaket ve dehşetli sarsıntı anında başka bir topluluk tarafından [istenseydi], {الْفِتْنَةَ} “fitne”, yani şu anda kendilerinden istenen iman ve itaatin yerine dinden dönme ve küfre irtidat etme [istenseydi], {لَآتَوْهَا} “onu mutlaka verirlerdi”; başlarına gelen bu büyük belaya ve amansız baskına aldırış etmeksizin onu yerine getirirlerdi. Kasr ile “le-etevhâ” şeklinde de okunmuştur; yani onu yapar ve ona gelirlerdi. {وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا} “onun hakkında da oyalanmazlardı”, fitne hususunda ağırdan almaz ve onu geciktirmezlerdi, {إِلَّا يَسِيرًا} “ancak pek az [bir zaman].” Soru ve cevabın alacağı zaman kadar bile oyalanmazlardı; nerede kaldı ki şimdi yaptıkları gibi evleri sağlamken korumasız olduğu bahanesine sarılsınlar! Dinden döndükten sonra Medine’de ancak çok az kalırlardı şeklinde de tefsir edilmiştir. Birincisi ise bu makama en layık olanıdır. Giriş faraziyesini o toplanmış ordulara has kılmaya gelince; bu, fiilin failden soyutlanmasıyla elde edilen umumilik manasına aykırı olmakla birlikte kurguda bir tür tutarsızlık taşır; zira bildiğin gibi ayetin geliş gayesi, hakka davet edildiklerinde önemsiz bir şeyle bahane ürettiklerini, bâtıla davet edildiklerinde ise kendilerini çevirecek bir engel veya vazgeçirecek bir sebep olmaksızın derhal ona koştuklarını beyan etmektir. Dolayısıyla, o ordular dine düşmanlıklarıyla bilinen, müminlerle bizzat savaşan, haktan yüz çevirmekte ısrar eden ve küfür ile sapkınlığa davette son derece gayretli kimseler iken, evlere girilmesini mezkûr ordular cihetinden farz etmek, fitne talebini ve küfre daveti ise başka bir gruba isnat etmek isabetli bir yaklaşım olmaktan uzaktır.

12586. Metin

{وَلَقَدْ كَانُواْ عاهدوا الله مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الادبار} فإنَّ بني حارثةَ عاهدوا رسول الله ﷺ يومَ أُحدٍ حينَ فشلُوا أنْ لا يعودُوا لمثلِه وقيل هم قُومٌ غابُوا عن وقعةِ بدرٍ ورَأَوا ما أَعطى الله أهَل بدرٍ من الكرامةِ والفضيلةِ فقالُوا لئن أشهدَنا الله قتالاً لنقاتلنَّ {وَكَانَ عَهْدُ الله مَسْؤُولاً} مطلوباً مقتضى حتَّى يوفَّى به وقيل مسئولا عن الوفاءِ به ومجازي عليهِ

{وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ} “Andolsun ki daha önce arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi.” Zira Benî Hârise, Uhud günü yılgınlık gösterdiklerinde bir daha benzerini yapmayacaklarına dair Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem söz vermişlerdi. Bedir Savaşı’nda bulunamayan, Allah’ın Bedir ehline verdiği ikram ve fazileti görünce “Eğer Allah bizi bir savaşa eriştirirse mutlaka savaşacağız” diyen bir topluluk olduğu da söylenmiştir. {وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا} “Allah’a verilen söz ise sorumluluk gerektirir.” Yerine getirilmesi talep edilen ve icap ettirilendir; yahut gereğini yerine getirmekten sorulacak ve karşılığı verilecek olandır.

12587. Metin

{قُل لَّن يَنفَعَكُمُ الفرار إِن فَرَرْتُمْ مّنَ الموت أَوِ القتل} فإنَّه لا بدَّ لكلِّ شخصٍ من حتف انف او قتل سيفٍ في وقتٍ معيَّنٍ سبقَ به القضاءُ وجرى عليه القلم {وإذا لَاّ تُمَتَّعُونَ إِلَاّ قَلِيلاً} أي وإنْ نفعكم الفرارُ مثلاً فمُتعتم بالتَّأخيرِ لم يكُن ذلك التَّمتيعُ إلَاّ تمتيعاً قليلاً أو زماناً قليلاً

{قُل لَّن يَنفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِن فَرَرْتُم مِّنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ} “De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez.” Zira her şahıs için takdir edilmiş ve kalemle yazılmış muayyen bir vakitte eceliyle ölmek veya kılıçla öldürülmek kaçınılmazdır. {وَإِذًا لَّا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا} “Ve o takdirde de pek az bir süreden başka yaşatılmazsınız.” Yani kaçmak faraza size fayda verse ve ömrünüz uzatılsa bile, bu yaşatılma ancak az bir yaşatılma yahut pek az bir zaman olacaktır.

12588. Metin

{قُلْ مَن ذَا الذى يَعْصِمُكُمْ مّنَ الله إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءاً أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً}

{قُلْ مَن ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُم مِّنَ اللَّهِ إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً} “De ki: Size bir kötülük dilerse sizi Allah’tan kim koruyabilir yahut size bir rahmet dilerse [buna kim engel olabilir]?”

12589. Metin

أي أو يصيبكم بسوءٍ إنْ أرادَ بكُم رحمةً فاختُصر الكلامُ أو حُمل الثَّاني على الأولِ لما في العصمةِ من مَعنى المنعِ {وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مّن دُونِ الله وَلِيّاً} ينفعُهم {وَلَا نَصِيراً} يدفعُ عنهم الضَّررَ

Yani yahut size bir rahmet dilerse size kötülüğü kim isabet ettirebilir? Dolayısıyla söz ihtisar edilmiştir veya ismet (koruma) kelimesinde men etme manası bulunduğu için ikinci kısım birincisine hamledilmiştir. {وَلَا يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا} “Onlar kendilerine Allah’tan başka bir dost”, kendilerine fayda sağlayacak [bir yardımcı], {وَلَا نَصِيرًا} “ne de bir yardımcı bulabilirler”; zararı kendilerinden defedecek [bir destekçi bulamazlar].

12590. Metin

{قَدْ يَعْلَمُ الله المعوقين مِنكُمْ} أي المُثبطين للنَّاسِ عن رسول الله ﷺ وهُم المنافقونَ {والقائلين لإخوانهم} من منافِقي المدينةِ {هَلُمَّ إِلَيْنَا} وهو صوتٌ سُمي به فعل متعد نحوا احضرْ أو قرِّب ويستوي فيه الواحدُ والجماعةُ على لغةِ أهلِ الحجازِ وأمَّا بنُو تميمٍ فيقولون هُلمَّ يا رجلُ وهلمُّوا يا رجالُ أي قرِّبوا أنفسَكم إلينا وهذا يدلُّ على أنَّهم عند هذا القولِ خارجون من المعسكرِ متوجِّهون نحوَ المدينةِ {وَلَا يَأْتُونَ البأس} أي الحرابَ والقتالَ {إِلَاّ قَلِيلاً} أي إتياناً أو زماناً أو بأساً قليلاً فإنَّهم يعتذرون ويُثبطون ما أمكنَ لهم ويخرجون مع المؤمنين يوهمونهم انهم معهم ولا تراهُم يبارزون ويُقاتلون إلا شيئاً قليلاً إذا اضطروا إليه كقولِه تعالى مَّا قَاتَلُواْ إِلَاّ قَلِيلاً وقيل إنَّه من تتمةِ كلامِهم معناه ولا يأتي أصحابُ محمدٍ حربَ الأحزابِ ولا يُقاومونهم إلا قليلاً

{قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنكُمْ} “Allah, içinizden [insanları] engelleyenleri”, yani insanları Resûlullah’tan sallallâhu aleyhi ve sellem geri durduranları “hakkıyla bilmektedir” ki onlar münafıklardır; {وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ} “ve kardeşlerine diyenleri”, Medine münafıklarından olan kardeşlerine [şöyle diyenleri bilmektedir]: {هَلُمَّ إِلَيْنَا} “Bize gelin!” Bu bir seslenmedir (isim fiildir); “ihdar” (gel) veya “karrib” (yaklaş) gibi geçişli bir fiil ismi kılınmıştır. Hicaz ehlinin lügatinde tekil ve çoğul için aynı şekilde kullanılır. Temîmoğulları ise “Helümme yâ racül” (Ey adam, gel!) ve “Helümmû yâ ricâl” (Ey adamlar, gelin!) derler; yani kendinizi bize yaklaştırın [derler]. Bu da onların bu sözü söyledikleri esnada ordugâhtan çıkmış ve Medine’ye doğru yönelmiş olduklarını gösterir. {وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ} “ve savaşa gelmezler”, yani harbe ve vuruşmaya [katılmazlar], {إِلَّا قَلِيلًا} “ancak pek azı müstesna.” Yani ancak pek az bir gelişle, pek az bir zaman veya pek az bir savaşla gelirler; zira imkân buldukça mazeret uydurur ve insanları vazgeçirmeye çalışırlar; müminlerle birlikte çıktıklarında da onlarla berabermiş gibi bir intiba verirler; mecbur kalmadıkça onların pek azı dışında teke tek dövüşe çıktıklarını ve savaştıklarını göremezsin; nitekim Yüce Allah “Pek azı müstesna savaşmadılar” buyurmuştur. Bunun onların sözlerinin devamı olduğu da söylenmiştir; manası şudur: “Muhammed’in ashabı Ahzâb savaşına gelmez ve onlara ancak pek az karşı koyabilirler.”

12591. Metin

{أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ} أي بخلاءُ عليكم بالمعاونةِ أو النَّفقةِ في سبيلِ الله أو الظَّفرِ والغنيمةِ جمع شحيحٍ ونصبُه على الحالية من فاعل يأنون او من المعوقينَ أو على الذمِّ {فَإِذَا جَاء الخوف رَأَيْتَهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ تَدورُ أَعْيُنُهُمْ} في أحداقِهم {كالذى يغشى عَلَيْهِ مِنَ الموت} صفةٌ لمصدرِ ينظرون أو حالٌ من فاعلِه أو لمصدرِ تدورُ أو حالٌ من أعينُهم أي ينظرون نظراً كائناً كنظرِ المغشيِّ عليه من معالجةِ سكراتِ الموت حذرا وخورا ولو اذا بك أو ينظرون كائنين كالذي الخ أو تدورُ أعينُهم دوراناً كائناً كدورانِ عينِه أو تدورُ أعينُهم كائنةً كعينهِ {فَإِذَا ذَهَبَ الخوف} وحِيزت الغنائمُ {سَلَقُوكُم} ضربُوكم {بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ} وقالُوا وفروا قسمَتنا فإنَّا قد شاهدناكم وقاتلنا معكُم وبمكاننا غلبتُم عدوَّكم وبنا نُصرتم عليه والسَّلْق البسطُ بقهرٍ باليدِ أو باللِّسانِ وقُرىء صَلَقوُكم {أَشِحَّةً عَلَى الخير} نُصب على الحاليَّةِ أو الذمِّ ويُؤيده القراءةُ بالرَّفعِ {أولئك} الموصوفون بما ذكر من صفاتِ السُّوء {لَمْ يُؤْمِنُواْ} بالإخلاصِ {فَأَحْبَطَ الله أعمالهم} أي أظهرَ بطلانَها إذ لم يثبُت لهم أعمالٌ فتبطل أو أبطل تصنعهم ونفاقَهم فلم يبقَ مستتبعا لمنفعة دنيويةٍ أصلاً {وَكَانَ ذلك} الإحباطُ {عَلَى الله يَسِيراً} هيناً وتخصيصُ يُسره بالذكرِ مع أنَّ كلَّ شيءٍ عليه تعالى يسيرٌ لبيانِ أنَّ أعمالَهم حقيقةٌ بأنْ يظهر حبُوطها لكمالِ تعاضدِ الدَّواعِي وعدمِ الصَّوارفِ بالكُلِّيةِ

{أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ} “Size karşı pek cimridirler.” Yani yardım etme veya Allah yolunda harcama yahut zafer ve ganimet hususunda size karşı cimrilik gösterirler. “Şahîh” kelimesinin çoğuludur; “ye’tûne” fiilinin failinden veya “muavvikîn”den hal yahut zem üzere mensuptur. {فَإِذَا جَاءَ الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ} “Korku geldiği zaman, gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün”; gözbebekleri döner; {كَالَّذِي يُغْشَىٰ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ} “ölüm baygınlığı geçiren kimse gibi.” Bu ifade, “yenzurûne” fiilinin mastarının sıfatı veya failinden haldir; yahut “tedûru” fiilinin mastarının [sıfatı] veya “a'yünuhüm”den haldir. Yani ölüm sekeratının şiddetinden ötürü korku ve yılgınlıkla sana sığınarak baygınlık geçiren kimsenin bakışı gibi bakarlar; yahut o kimse gibi olarak bakarlar... yahut gözleri onun gözünün dönmesi gibi döner veya onun gözü gibi olarak döner. {فَإِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ} “Korku gidip de” ganimetler toplandığı zaman, {سَلَقُوكُم} “sizi incitirler”, size vururlar {بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ} “keskin dillerle.” Ve: “Bizim payımızı tastamam verin; çünkü biz sizinle birlikte bulunduk, sizinle savaştık ve bizim sayemizde düşmanınıza galip geldiniz, bizimle yardım gördünüz” derler. “Selk”, elle veya dille kahrederek üstünlük kurmaktır. “Salakûküm” (sad ile) şeklinde de okunmuştur. {أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ} “Hayra karşı da pek cimridirler.” Hal yahut zem üzere mensuptur; merfû okunuş da bunu destekler. {أُولَٰئِكَ} “İşte onlar”, bu zikredilen kötü sıfatlarla nitelenen kimseler, {لَمْ يُؤْمِنُوا} “[gerçekten] iman etmemişlerdir”, ihlasla inanmamışlardır. {فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ} “Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.” Yani amellerinin bâtıl olduğunu açığa çıkarmıştır; zira boşa çıkacak sabit bir amelleri yoktur; yahut gösterişlerini ve nifaklarını iptal etmiş, böylece hiçbir dünyevi menfaati gerektirecek bir yanı kalmamıştır. {وَكَانَ ذَٰلِكَ} “Bu”, yani amellerin boşa çıkarılması, {عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا} “Allah’a pek kolaydır.” Çok basittir. Her şey O’na Teâlâ kolay olmasına rağmen bunun kolaylığının özellikle zikredilmesi, gerekçelerin tam bir dayanışma içinde bulunması ve hiçbir engelin olmaması sebebiyle onların amellerinin boşa çıkmaya layık olduğunu beyan etmek içindir.

12592. Metin

{يَحْسَبُونَ الاحزاب لَمْ يَذْهَبُواْ} أي هؤلاء

{يَحْسَبُونَ الْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُوا} “Onlar birliklerin gitmediğini sanıyorlar.” Yani bunlar,

12593. Metin

الأحزاب ٢١ ٢٢ لجبنِهم يظنُّون أنَّ الأحزابَ لم ينهزمُوا ففرُّوا إلى داخلِ المدينةِ {وَإِن يَأْتِ الاحزاب} كرَّةً ثانيةً {يَوَدُّواْ لَوْ أَنَّهُمْ بَادُونَ فِى الاعراب} تمنَّوا أنَّهم خارجون إلى البدوِ حاصلون بين الاعراب وقرئ بُدَّى جمع بادٍ كغازٍ وغزى {يسألون} كلَّ قادمٍ من جانبِ المدينة وقرئ يُساءلون أي يتساءلُون ومعناه يقولُ بعضُهم لبعضٍ ماذا سمعتَ ماذا بلغكَ أو يتساءلُون الأعرابَ كما يقال رأيتُ الهلالَ وتراءيناهُ فإنَّ صيغةَ التَّفاعلِ قد تُجرَّدُ عن معنى كونِ ما أُسندت إليه فاعلاً من وجهٍ ومفعولاً من وجهٍ ويكتفي بتعدُّدِ الفاعلِ كما في المثال المذكورة ونظائرِه {عَنْ أَنبَائِكُمْ} عمَّا جَرَى عليكم {وَلَوْ كَانُواْ فِيكُمْ} هذه الكرَّة ولم يرجعوا إلى المدينة وكان قتال {مَّا قَاتَلُواْ إِلَاّ قَلِيلاً} رياءً وخوفاً من التَّعييرِ

Ahzâb 21-22 korkaklıklarından ötürü Ahzâb ordularının hezimete uğramadığını sanarak Medine’nin içlerine kaçmışlardır. {وَإِن يَأْتِ الْأَحْزَابُ} “Birlikler [tekrar] gelecek olsa”, ikinci kez gelecek olsalar, {يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُم بَادُونَ فِي الْأَعْرَابِ} “bedevilerin arasında çölde bulunmayı temenni ederler.” Çöle çıkmış olup bedevilerin arasına karışmış olmayı arzu ederler. “Gâzin”in çoğulu “guzzâ” gibi “bâdin”in çoğulu olarak “büddâ” şeklinde de okunmuştur. {يَسْأَلُونَ} “sorup dururlar”, Medine tarafından gelen her yolcuya [sorarlar]. “Yüsâelûne” şeklinde de okunmuştur ki birbirlerine soruşurlar; yani birbirlerine “Ne duydun? Sana ne haber ulaştı?” derler; yahut “Hilali gördüm ve karşılıklı gördük/gözledik” denildiği gibi bedevilere sorarlar. Zira tefâ'ül vezni bazen isnat edildiği şeyin bir cihetten fail bir cihetten mef'ul olması manasından tecrit edilir ve mezkûr misalde ve benzerlerinde olduğu gibi sadece failin çokluğuyla yetinilir. {عَنْ أَنبَائِكُمْ} “sizin haberlerinizi [sorarlar]”; başınıza gelen durumları [sorarlar]. {وَلَوْ كَانُوا فِيكُم} “Şayet içinizde bulunsalardı”, bu seferde bulunup Medine’ye dönmeselerdi ve savaş olsaydı, {مَّا قَاتَلُوا إِلَّا قَلِيلًا} “gösterişten ve kınanma korkusundan ötürü pek az savaşırlardı.”

12594. Metin

{لَّقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى رَسُولِ الله أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ} خصلة حسنة حقها يُؤتسى بها كالثَّباتِ في الحربِ ومقاساةِ الشَّدائدِ أو هو في نفسه قدوة يحق النأسي به كقولك في البيضة عشرون منّاً حديداً أي هي في نفسِها هذا القدر من الحديد وقرئ بكسرِ الهمزةِ وهي لُغةٌ فيها {لّمَن كَانَ يَرْجُو الله واليوم الآخر} أي ثوابَ الله أو لقاءَهُ أو أيَّامَ الله واليَّومَ الآخرَ خُصوصاً وقيل هو مثلُ قولِك أرجُو زيداً وفضَله فإنَّ اليومَ الآخرَ من أيامِ الله تعالى ولمن كان صلة لحسنة أو صفة لها وقيل بدلٌ من لكُم والأكثرونَ على أنَّ ضميرَ المخاطبِ لا يُبدلُّ منه {وَذَكَرَ الله} أي وقَرن بالرَّجاءِ ذكَر الله {كَثِيراً} أي ذِكراً كَثيراً أو زماناً كَثيراً فإنَّ المُثابرةَ على ذكرِه تعالى تُؤدِّي إلى مُلازمةِ الطَّاعةِ وبها يتحقَّقُ الائتساء برسولِ الله صلَّى الله عليه وسلم

{لَّقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ} “Andolsun ki Resûlullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır.” Savaşta sebat göstermek ve sıkıntılara göğüs germek gibi kendisine uyulması gereken güzel bir haslet vardır; yahut O’nun bizzat kendisi uyulması hak olan bir önderdir; nitekim “Yumurtada yirmi menn demir vardır” dediğinde “bizzat kendisi bu miktarda demirdir” manası kastedildiği gibidir. Hemzenin kesresiyle “isvetün” şeklinde de okunmuştur ki bu bir lügattir. {لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ} “Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman kimse için”; yani Allah’ın sevabını veya O’na kavuşmayı yahut Allah’ın günlerini ve özellikle ahiret gününü [uman kimse için]. “Zeyd’i ve onun lütfunu umarım” sözü gibi olduğu da söylenmiştir; zira ahiret günü de Allah Teâlâ’nın günlerindendir. “Limen kâne” ifadesi “hasenetün” kelimesinin sılası yahut onun sıfatıdır; “leküm”den bedel olduğu da söylenmiştir; ancak çoğunluk muhatap zamirinden bedel yapılamayacağı görüşündedir. {وَذَكَرَ اللَّهَ} “ve Allah’ı anan [kimse için]”; yani ümitle birlikte Allah’ı anmayı da yan yana getiren, {كَثِيرًا} “çokça [anan kimse için].” Yani çok bir zikirle yahut çok bir zaman boyunca [anan kimse için]. Zira Yüce Allah’ı zikretmeye devam etmek itaate devam etmeyi sağlar; Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem uymak da ancak bununla gerçekleşir.

12595. Metin

{وَلَمَّا رَأَى المؤمنون الأحزاب} بيانٌ لما صدَر عن خُلَّصِ المؤمنينَ عند اشتباهِ الشئون واختلافِ الظُّنونِ بعد حكايةِ ما صدرَ عن غيرِهم أي لمَّا شاهدُوهم حسبما وصفُوا لهم {قَالُواْ هذا} مُشيرين إلى ما شاهدُوه من حيثُ هو من غيرِ أنْ يخطرَ ببالِهم لفظٌ يدلُّ عليهِ فضلاً عنْ تذكيرِه وتأنيثِه فإنَّهما من أحكامِ اللَّفظِ كما مر في قوله تعالَى فَلَماَّ رَأَى الشمس بَازِغَةًً قَالَ هذا رَبّى وجعله إشارةً إلى الخطبِ أو البلاءِ من نتائجِ النَّظرِ الجليلِ فتدبَّر نَعم يجوزُ التذكير باعتبار الخبر بالذي هُو {مَّا وَعَدَنَا الله وَرَسُولُهُ} فإنَّ ذلكَ العُنوان أولُ ما يخطُر ببالِهم عند المُشاهدةِ ومرادُهم بذلك ما وعدُوه بقولِه تعالى أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الجنة وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الذين خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ البأساء والضراء إلى قوله تعالى إلا أن نَصْرَ الله قَرِيبٌ وقولِه وقوله ﷺ سيشتدُّ الأمرُ باجتماعِ الأحزابِ عليكم والعاقبةُ لكم عليهم وقوله ﷺ إنَّ الأحزابَ سائرونَ إليكُم بعدَ تسعِ ليالٍ أو عشر وقرئ بكسرِ الرَّاءِ وفتح الهمزةِ {وَصَدَقَ الله وَرَسُولُهُ} أي ظهَر صدقُ خبرِ الله تعالى ورسولِه أو صَدَقا في النُّصرة والثَّوابِ كما صَدَقا في البلاءِ وإظهارِ الاسمِ للتَّعظيم {وَمَا زَادَهُمْ} أي ما رَأَوه {إِلَاّ إِيمَانًا} بالله تعالى وبمواعيدهِ

{وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ} “Müminler birlikleri gördükleri zaman”; başkalarından sadır olan durumlar anlatıldıktan sonra, hallerin karıştığı ve zanların çeşitlendiği sırada halis müminlerden sadır olan tavrın beyanıdır; yani kendilerine tarif edildiği şekilde onları bizzat gördüklerinde, {قَالُوا هَٰذَا} “şöyle dediler: İşte bu”; gördükleri şeye, müzekkerlik veya müennesliği hatırlarına gelmeksizin bizzat gördükleri mahiyet itibariyle işaret ederek [böyle dediler]. Zira müzekkerlik ve müenneslik lafzın hükümlerindendir; nitekim Yüce Allah’ın “Güneşi doğarken görünce: İşte bu benim Rabbim! dedi” buyruğunda geçtiği üzere. Buradaki işaretin mühim bir meseleye (hata) veya belaya işaret kılınması dakik bir nazarın neticelerindendir, iyi düşün! Evet, sonrasındaki haber itibariyle müzekker kılınması da caizdir ki o da: {مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ} “Allah ve Resûlü’nün bize vadettiği şeydir”; çünkü müşahede anında hatırlarına gelen ilk unvan budur. Bununla kastettikleri şey, Yüce Allah’ın “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle darlık ve zorluk dokundu ki... nihayetinde: 'Bilin ki Allah’ın yardımı yakındır!' dediler” ayetiyle ve Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem “Birliklerin aleyhinize toplanmasıyla durum şiddetlenecek ve akıbet onlara karşı sizin olacaktır” buyruğu ile “Birlikler dokuz veya on gece sonra üzerinize yürüyeceklerdir” buyruğuyla vadettiği şeydir. “Raâ” fiili ra harfinin kesresi ve hemzenin fethasıyla “ra'e” şeklinde de okunmuştur. {وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ} “Allah ve Resûlü doğru söylemiştir.” Yani Allah Teâlâ ve Resûlü’nün haberinin doğruluğu ortaya çıkmıştır; yahut belada doğru söyledikleri gibi yardım ve mükâfatta da doğru söylemişlerdir. İsmin açıkça zikredilmesi tazim içindir. {وَمَا زَادَهُمْ} “Bu [onlara] artırmadı”, yani gördükleri şey, {إِلَّا إِيمَانًا} “ancak imanı [artırdı]”; Allah Teâlâ’ya ve vaatlerine olan imanı,

12596. Metin

الاحزاب ٢٣

Ahzâb 23

12597. Metin

{وَتَسْلِيماً} لأوامرِه ومقاديرِه

{وَتَسْلِيمًا} “ve teslimiyeti [artırdı].” O’nun emirlerine ve takdirlerine [teslimiyeti].

12598. Metin

{مِنَ المؤمنين} أي المؤمنينَ بالإخلاصِ مُطلقاً لا الذينَ حُكيتْ محاسنُهم خاصَّة {رِجَالٌ صَدَقُواْ مَا عاهدوا الله عَلَيْهِ} من الثَّباتِ مع الرَّسولِ ﷺ والمقاتلةِ لأعداءِ الدِّينِ وهُم رجال منَ الصحابةِ ﵃ نذرُوا أنَّهم إذا لقُوا حرباً مع رسولِ الله ﷺ ثبتُوا وقاتلُوا حتَّى يستشهدوا وهُم عثمانُ بنُ عفَّان وطلحةُ بنُ عُبيدِ اللَّهِ وسعيدُ بنُ زيدِ بنِ عمروِ بن نفيلٍ وحمزةُ ومصعب ابن عمير وأنس بن النضر وغيرُهم رضوانُ الله تعالَى عليهم أجمعين ومعنى صَدَقُوا أَتَوا بالصِّدقِ من صَدَقني إذا قال لك الصِّدقَ ومحل ما عاهدُوا النَّصبُ إمَّا بطرحِ الخافضِ عنه وإيصالِ الفعلِ إليه كَما في قولِهم صَدَقني سنّ بكرِه أي في سنِّهِ وإما يجعل المُعاهد عليهِ مصدُوقاً على المجازِ كأنَّهم خاطبُوه خطابَ من قال لكرمائِه نحرتني الأعداءُ إنْ لَم تنحرِي وقالوا له سنفي بك وحيث وفوا به فقد صدقُوه ولو كانُوا نكثُوه لكذبُوه ولكان مكذُوباً {فَمِنْهُمْ مَّن قضى نَحْبَهُ} تفصيلٌ لحال الصادقين وتقسيم الى قسمين والحب النَّذرُ وهو أنْ يلتزمَ الإنسانُ شيئاً من أعمالِه ويُوجبه على نفسِه وقضاؤُه الفراغُ منه والوفاءُ به ومحلُّ الجارِّ والمجرورِ الرَّفعُ على الابتداءِ على أحدِ الوجهينِ المذكورينِ في قولِه تعالى {وَمِنَ الناس مَن يقول آمنا بالله} الآيةَ أي فبعضُهم أو فبعضٌ منهُم مَن خرجَ عن العُهدةِ كحمزةَ ومصعب بن عمير وأنس بنِ النَّضرِ عمِّ أنسِ ابن مالكٍ وغيرِهم رضوانُ الله تعالَى عليهم أجمعين فإنَّهم قد قضَوا نذورَهم سواء كانَ النَّذرُ على حقيقتِه بأنْ يكونَ ما نذرُوه أفعالَهم الاختياريةَ التي هي المقاتلةُ المغيَّاةُ بما ليسَ منها ولا يدخلُ تحتَ النَّذرِ وهو الموتُ شَهيداً أو كان مُستعاراً لالتزامِه على ما سيأتي {وَمِنْهُمُ} أي وبعضهم أو وبعضٌ منهم {مَّن يَنتَظِرُ} أي قضاء نحبه لكونه موقتا كعثمانَ وطلحةَ وغيرِهما ممَّن استُشهد بعد ذلك رضوانُ الله تعالَى عليهم أجمعين فإنَّهم مستمرُّون على نذورِهم قد قضَوا بعضَها وهو الثَّباتُ مع رسولِ الله ﷺ والقتالُ إلى حينِ نزولِ الآيةِ الكريمةِ ومنتظرونَ لقضاءِ بعضِها الباقِي وهو القتالُ إلى الموتِ شهيداً هذا ويجوزُ أنْ يكونَ النَّحبُ مُستعاراً لالتزامِ الموتِ شهيداً إما بتنزيل أسبابِه التي هي أفعالٌ اختيارية للناذر منزلة الالتزام نفسه وإما بتتزيل نفسِه منزلةَ أسبابِه وإيرادِ الالتزامِ عليه وهو الأنسبُ بمقام المدح وأياما كان في وصفهم بالانتظار المنبئ عن الرَّغبةِ في المنتظرِ شهادةٌ حقَّةٌ بكمالِ اشتياقِهم إلى الشَّهادةِ وأمَّا ما قيلَ من أنَّ النَّحبَ استُعير للموتِ لأنَّه كنذرٍ لازمٍ في رقبةِ كلِّ حيوانٍ فمسخٌ للاستعارةِ وذهابٌ برونقِها وإخراجٌ للنَّظمِ الكريمِ عن مُقتضى المقامِ بالكلِّيةِ {وَمَا بَدَّلُواْ} عطفٌ على صدَقُوا وفاعلُه فاعلُه أي وما بدَّلُوا عهدَهم وما غيَّروه {تَبْدِيلاً} أي تبديلاً ما لا أصلاً ولا وصفاً بل ثبتُوا عليهِ راغبينَ فيه مُراعين لحقوقِه على أحسنِ ما يكون أمَّا الذينَ قضَوا فظاهرٌ وأما الباقُون فيشهدُ به انتظارُهم أصدقَ شهادةٍ وتعميمُ عدمِ التَّبديلِ للفريقِ الأول مع ظُهورِ حالِهم للإيذانِ بمساواةِ الفريقِ الثَّاني لهُم في الحكم

{مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminlerden”, yani sadece güzellikleri anlatılanlara mahsus olmaksızın mutlak olarak ihlasla iman edenlerden, {رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ} “Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice erler vardır”; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte sebat göstermek ve din düşmanlarıyla savaşmak hususunda [sadık kaldılar]. Onlar sahabeden radıyallâhu anhum bazı erlerdir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte bir savaşa girdiklerinde sebat edeceklerine ve şehit oluncaya kadar savaşacaklarına dair adakta bulunmuşlardı. Bunlar Osman b. Affân, Talha b. Ubeydillâh, Saîd b. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Hamza, Mus'ab b. Umeyr, Enes b. en-Nadr ve diğerleridir —Allah Teâlâ hepsinden razı olsun—. “Sadakû” kelimesinin manası doğruluğu yerine getirdiler demektir; tıpkı birisi sana doğruyu söylediğinde “sadakanî” denmesi gibidir. “Mâ âhedû” ifadesinin iraptaki yeri; ya cer harfinin atılması ve fiilin ona ulaştırılmasıyla mensuptur; nitekim “sadakanî sinne bekrihî” (devesinin yaşı hususunda bana doğru söyledi) sözünde olduğu gibi; yahut adak konusu olan şey mecazen tasdik edilen kılınmıştır, sanki cömert kimselerine “Beni kurban etmezsen düşmanlar beni boğazlasın” diyen kişinin hitabı gibi ona hitap etmişler ve “Sana sadık kalacağız” demişlerdir. Nitekim ahitlerine vefa gösterdiklerinde onu doğrulamış oldular; şayet bozsalardı onu yalanlamış ve o da yalanlanmış olurdu. {فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ} “Onlardan kimi adağını yerine getirdi”; sadıkların hallerinin ayrıntılı beyanı ve iki kısma taksimidir. “Nahb” adaktır; insanın amellerinden bir şeyi taahhüt edip kendi nefsine vacip kılmasıdır; onu “kazâ” etmesi ise onu tamamlayıp vefa göstermesidir. Car-mecrûrun iraptaki yeri, Yüce Allah’ın “İnsanlardan kimi de vardır ki...” ayetinde zikredilen iki vecihten birine göre mübteda olmak üzere merfûdur. Yani onlardan kimi Hamza, Mus'ab b. Umeyr, Enes b. Mâlik’in amcası Enes b. en-Nadr ve diğerleri gibi —Allah Teâlâ hepsinden razı olsun— sorumluluktan kurtulmuştur; zira onlar adaklarını yerine getirmişlerdir; ister adak hakiki manasında olup adadıkları şey kendi ihtiyarî fiilleri olan ve adak kapsamına girmeyen şehit olarak ölümle nihayetlenen savaş olsun, isterse ileride geleceği üzere taahhüt manasında istiare kılınmış olsun. {وَمِنْهُم} “onlardan kimi de”, yani bir kısmı da, {مَّن يَنتَظِرُ} “beklemektedir”; yani adağını yerine getirmeyi beklemektedir, çünkü adağı vakte bağlıdır; Osman, Talha ve daha sonra şehit olan diğer kimseler gibi —Allah Teâlâ hepsinden razı olsun—. Zira onlar adakları üzere devam etmektedirler; bir kısmını yerine getirmişlerdir ki o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte sebat etmek ve bu yüce ayet ininceye kadar savaşmaktır; geriye kalan kısmını, yani şehit olarak ölünceye kadar savaşmayı ise beklemektedirler. Bununla birlikte “nahb” kelimesinin şehit olarak ölmeyi taahhüt etmek manasında istiare kılınması da caizdir; ya adakta bulunanın ihtiyarî fiilleri olan şehadet sebeplerini taahhüdün bizzat kendisi makamına indirmekle yahut bizzat şehadeti onun sebepleri makamına indirip taahhüdü ona yöneltmekle olur ki bu övgü makamına en uygun olanıdır. Her halükarda, beklenen şeye duyulan rağbeti ifade eden “intizâr” (bekleyiş) vasfıyla nitelenmelerinde, onların şehadete olan tam iştiyaklarına dair hakiki bir şahitlik vardır. “Nahb” kelimesinin ölüm için istiare kılındığı; zira ölümün her canlının boynunda borç olan bir adak gibi olduğu şeklindeki yoruma gelince; bu, istiareyi bozmakta, onun letafetini gidermekte ve yüce nazmı makamın gereğinden tamamen çıkarmaktadır. {وَمَا بَدَّلُوا} “ve hiçbir şeyi değiştirmediler”; “sadakû” fiiline matuftur, faili de onun failidir; yani ahitlerini değiştirmediler ve başkalaştırmadılar, {تَبْدِيلًا} “asla değiştirmediler.” Ne asıl ne de vasıf bakımından hiçbir değişiklik yapmadılar; bilakis ona rağbet ederek, haklarını en güzel şekilde gözeterek üzerinde sebat ettiler. Adağını yerine getirenlerin durumu zaten açıktır; geriye kalanlara gelince, onların bu bekleyişleri en doğru bir şahitlikle buna şahittir. Durumları açık olmasına rağmen birinci grubun da değiştirmeme kapsamına dahil edilmesi, ikinci grubun hükümde onlara eşit olduğunu bildirmek içindir.

12599. Metin

الاحزاب ٢٤ ٢٥ ويجوزُ أنْ يكونَ ضميرُ بدَّلُوا للمنتظرينَ خاصَّة بناءً على أنَّ المحتاجَ إلى البيانِ حالُهم وقد رُوي أن طلحة رضى الله عنه ثبتَ مع رسولِ الله ﷺ يومَ أحدٍ حتَّى أُصيبتْ يده فقال ﷺ أوجبَ طلحةُ الجنَّة وفي رواية أوجبَ طلحةُ وعنه ﷺ في رواية جابرٌ ﵁ من سره أن ينظر إلى شهيد يمشي على الأرضِ فلينظُر إلى طلحةُ بنُ عُبيدِ اللَّهِ وفي رواية عائشةَ ﵂ من سره أن ينظر إلى شهيد يمشي على الأرضِ وقد قضَى نحبَه فلينظُر إلى طلحةَ وهذا يشيرُ إلى أنَّه من الأولينَ حُكماً

Ahzâb 24-25 “Beddelû” fiilinin zamirinin, hallerinin açıklanmasına ihtiyaç duyulan kimseler olmaları hasebiyle yalnızca bekleyenlere ait olması da caizdir. Nitekim rivayet edildiğine göre Talha radıyallâhu anh Uhud günü eli sakatlanıncaya kadar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte sebat etti. Bunun üzerine O sallallâhu aleyhi ve sellem: “Talha cenneti hak etti” buyurdu; bir rivayette ise “Talha [kendine düşeni] vacip kıldı” buyurmuştur. Câbir’in radıyallâhu anh rivayetinde O’ndan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle nakledilmiştir: “Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak kimi sevindirirse Talha b. Ubeydillâh’a baksın.” Âişe’nin radıyallâhu anhâ rivayetinde ise: “Yeryüzünde yürüyen ve adağını yerine getirmiş bir şehide bakmak kimi sevindirirse Talha’ya baksın” buyurmuştur. Bu da onun hükmen birinci gruptan olduğuna işaret etmektedir.

12600. Metin

{لّيَجْزِىَ الله الصادقين بِصِدْقِهِمْ} متعلق بمضمر مستأنف مسوق بطريقِ الفذلكةِ لبيانِ ما هُو داعٍ إلى وقوعِ ما حُكي من الأحوالِ والأقوالِ على التَّفصيلِ وغاية له كما مرَّ في قوله تعالى ليسأل الصادقين عَن صِدْقِهِمْ كأنَّه قيلَ وقعَ جميعُ ما وقعَ ليجزيَ الله الصَّادقين بما صدرَ عنهُم منَ الصِّدقِ والوفاءِ قولاً وفعلاً {وَيُعَذّبَ المنافقين} بما صدرَ عنهُم منَ الأعمالِ والأقوالِ المحكيَّةِ {إِن شَاء} تعذيبَهم {أَوْ يتوبَ عَلَيْهِمْ} إنْ تابُوا وقيل متعلقٌ بما قبلَه من نفيِ التَّبديلِ المنطوقِ وإثباته المعرضَ به كأنَّ المُنافقين قصدُوا بالتَّبديلِ عاقبةَ السُّوءِ كما قصدَ المُخلصون بالثباتِ والوفاءِ العاقبةَ الحُسنى وقيلَ تعليلٌ لصدقُوا وقيل لما يُفهم من قولِه تعالَى وَمَا زَادَهُمْ إِلَاّ إِيمَانًا وَتَسْلِيماً وقيل لما يُستفاد من قولِه تعالَى وَلَمَّا رَأَى المؤمنون الاحزاب كأنَّه قيل ابتلاهُم الله تعالى برؤية ذلك الخطيب ليجزيَ الآيةَ فتأمَّل وبالله التَّوفيق {إِنَّ الله كَانَ غَفُوراً رَّحِيماً} أي لمن تابَ وهُو اعتراضٌ فيه بعثٌ إلى التَّوبةِ وقولُه تعالى

{لِّيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ} “Çünkü Allah, doğruları doğrulukları sebebiyle mükâfatlandıracaktır”; tafsilatlı olarak aktarılan bu hal ve sözlerin meydana gelmesini gerektiren sebebi ve onun gayesini bir özet (fezleke) yoluyla beyan etmek üzere sevk edilmiş mahzûf bir mübtedaya mütealliktir; nitekim Yüce Allah’ın “Doğruları doğruluklarından sorgulamak için” ayetinde geçtiği gibidir. Sanki şöyle denilmiştir: Bütün bu olup bitenler, Allah doğruları söz ve fiil olarak kendilerinden sadır olan doğruluk ve vefa sebebiyle mükâfatlandırsın diye meydana gelmiştir. {وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ} “ve münafıkları cezalandırsın [diye]”, kendilerinden sadır olup aktarılan o ameller ve sözler sebebiyle [cezalandırsın], {إِن شَاءَ} “dilerse”, onların azaplandırılmasını dilerse, {أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ} “yahut tövbelerini kabul etsin [diye]”; şayet tövbe ederlerse. Öncesinde açıkça ifade edilen tebdilin nefyi ile tariz yoluyla bildirilen sübutuna müteallik olduğu da söylenmiştir; sanki münafıklar tebdil ile kötü akıbeti kastetmişler, ihlaslı müminler de sebat ve vefa ile güzel akıbeti kastetmişlerdir. “Sadakû” fiilinin ta'lîli (gerekçesi) olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın “Bu onların ancak imanını ve teslimiyetini artırdı” buyruğundan anlaşılan manaya yönelik olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın “Müminler birlikleri gördükleri zaman...” buyruğundan istifade edilen manaya ait olduğu da söylenmiştir; sanki şöyle denilmiştir: “Allah Teâlâ o büyük hadiseyi görmeleriyle onları imtihan etti ki mükâfatlandırsın...” Düşün, muvaffakiyet Allah’tandır. {إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Yani tövbe eden kimse için [öyledir]. Bu, tövbeye teşvik eden bir itiraziyyedir. Ve Yüce Allah’ın şu buyruğu:

12601. Metin

{وَرَدَّ الله الذين كَفَرُواْ} رجوعٌ إلى حكايةِ بقيةِ القصَّةِ وتفصيلُ تتمةِ النِّعمةِ المشارِ إليها إجمالاً بقولِه تعالى فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً وَجُنُوداً لَّمْ تَرَوْهَا معطوفٌ إمَّا على المضمرِ المقدرُ قبل قولِه تعالى لّيَجْزِىَ الله كأنَّه قيل إثرَ حكايةِ الأمورِ المذكورةِ وقعَ ما وقعَ من الحوادثِ وردَّ الله الخ وإمَّا على أرسلنَا وقد وسِّط بينهما بيانُ كونِ ما نزَل بهم واقعةً طامَّة تحيَّرتْ بها العقولُ والأفهامُ وداهيةً تامَّةً تحاكت منها الرُّكبُ وزلَّتِ الأقدامُ وتفصيلُ ما صدَر عن فريقَيْ أهلِ الإيمانِ وأهلِ الكفرِ والنفاقِ من الأحوالِ والأقوالِ لإظهار عظم النعمة إبانه خطرِها الجليلِ ببيانِ وصولِها إليهم عند غايةِ احتياجِهم إليها أي فأرسلنا عليهم ريحا وجنودا لم تروها ورددنا بذلك الذين كفرُوا والالتفاتُ إلى الإسم الجليل لتربية المهابة وإدخال الروعة وقولُه تعالى {بِغَيْظِهِمْ} حالٌ من الموصولِ أي مُلتبسين بهِ وكذا قولُه تعالى {لَمْ يَنَالُواْ خَيْراً} بتداخلٍ أو تعاقبٍ أي غيرَ ظافرينَ بخير أو الثَّانية بيانٌ للأُولى أو استئنافٌ {وَكَفَى الله المؤمنين القتال} بما ذُكر من إرسالِ الرِّيحِ والجُنودِ {وَكَانَ الله قَوِيّاً} على إحداثِ كلِّ ما يريد {عزيزا}

{وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Allah, o inkâr edenleri geri çevirdi.” Kıssanın geri kalanının anlatımına dönüştür ve Yüce Allah’ın “Üzerlerine bir rüzgâr ve görmediğiniz ordular gönderdik” buyruğuyla icmali olarak işaret edilen nimetin tamamlanışının tafsilatıdır. Ya “liyecziyallâh” ifadesinden önce takdir edilen mahzûfa matuftur; sanki zikredilen hususların hikâye edilmesinin hemen ardından: “Meydana gelen hadiseler vuku buldu ve Allah [kâfirleri] geri püskürttü...” denilmiştir; yahut “erselnâ” fiiline matuftur; başlarına gelen şeyin akılları ve anlayışları hayrete düşüren büyük bir hadise, dizleri titreten ve ayakları kaydıran tam bir felaket olduğunun beyanı ile iman ehli ile küfür ve nifak ehlinden oluşan iki fırkadan sadır olan hal ve sözlerin tafsilatı bu ikisi arasına bir ara cümle olarak girmiştir; bu da nimetin büyüklüğünü ve yüce kadrini, tam da ona en muhtaç oldukları anda kendilerine ulaştığını beyan etmek suretiyle göstermek içindir. Yani: “Üzerlerine bir rüzgâr ve görmediğiniz ordular gönderdik ve bununla inkâr edenleri geri püskürttük.” Yüce isme iltifat edilmesi, heybet telkin etmek ve dehşet uyandırmak içindir. Yüce Allah’ın {بِغَيْظِهِمْ} “öfkeleriyle” buyruğu mevsûlden haldir; yani öfkelerine bürünmüş oldukları halde [geri püskürttü]. Keza Yüce Allah’ın {لَمْ يَنَالُوا خَيْرًا} “hiçbir hayra erişemediler” buyruğu da tedâhül veya teâkub yoluyla [haldir]; yani hiçbir hayra nail olamamış bir vaziyette [geri çevirdi]; yahut ikincisi birincinin beyanıdır veya istînâfiyyedir. {وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ} “Allah, savaşta müminlere yetti.” Zikredilen rüzgârı ve orduları göndermek suretiyle [yetti]. {وَكَانَ اللَّهُ قَوِيًّا} “Allah pek güçlüdür”, dilediği her şeyi meydana getirmeye muktedirdir, {عَزِيزًا} “mutlak galiptir”,

12602. Metin

الاحزاب ٢٦ ٢٨ غالبا على كل شئ

Ahzâb 26-28 her şeye üstün gelendir.

12603. Metin

{وَأَنزَلَ الذين ظاهروهم} أي عاونُوا الأحزابَ المردودةَ {مّنْ أَهْلِ الكتاب} وهُم بنُو قريظةَ {مِن صَيَاصِيهِمْ} من حصونهم جميع صِيصِيَة وهي ما يُتحصَّن به ولذلكَ يقالُ لقرنِ الثَّورِ والظَّبيِ وشوكةِ الدِّيكِ {وَقَذَفَ فِى قُلُوبِهِمُ الرعب} الخوفَ الشَّديدَ بحيثُ أسلمُوا أنفسَهم للقتلِ وأهليهم وأولادَهم للأسرِ حسبَما ينطِق به قولُه تعالى {فَرِيقاً تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقاً} من غيرِ أن يكون من جهتِهم حَراكٌ فضلاً عن المُخالفةِ والاستعصاءِ رُوي أنَّ جبريلَ ﵇ أتى رسول ﷺ صبيحةَ اللَّيلةِ التي انهزمَ فيها الأحزابُ ورجعَ المُسلمون إلى المدينةِ ووضعُوا السِّلاحَ فقال أتنزعْ لأمَتك والملائكةُ ما وضعُوا السِّلاحَ إنَّ الله يأمرُك أن تسيرَ إلى بني قُريظةَ وأنا عامدٌ إليهم فأذَّن في النَّاسِ أنْ لا يصلُّوا العصرَ إلا ببني قُريظةَ فحاصرُوهم إحدى وعشرينَ أو خَمساً وعشرين ليلةً حتَّى جهدَهم الحصارُ فقال لهم تنزلُون على حُكمي فأبَوا فقالَ عَلى حُكم سُعد بن معاذٍ فرضُوا به فحكم سعد بقتل وسبيِ ذرارِيهم ونسائِهم فكبَّر النبيِّ ﷺ وقالَ لقد حكمتَ بحُكم الله من فوقِ سبعةِ أرقعةٍ فقُتلَ منهم ستمائةُ مقاتلٍ وقيل من ثمانمائةُ إلى تسعمائةُ وأُسر سبعمائةٌ وقُرىء تأسُرونَ بضمِّ السِّينِ كما قُرىء الرُّعبُ بضمِّ العينِ ولعلَّ تأخيرَ المفعولِ في الجُملةِ الثَّانيةِ مع أنَّ مساقَ الكلامِ لتفصيلِه وتقسيمِه كما في قولِه تعالى فَفَرِيقًا كَذَّبْتُمْ وَفَرِيقًا تَقْتُلُونَ وقوله تعالى فَرِيقاً كَذَّبُواْ وَفَرِيقاً يَقْتُلُونَ لمراعاةِ الفواصلِ

{وَأَنزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُم} “Onlara yardım edenleri indirdi”; yani geri püskürtülen o Ahzâb birliklerine yardım edenleri, {مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ} “Kitap ehlinden [olanları indirdi]” ki onlar Benî Kurayza’dır; {مِن صَيَاصِيهِمْ} “kalelerinden [indirdi].” Onların hisarlarından indirdi. “Sayâsî”, sığınılan ve korunulan her şey demek olan “saysiye” kelimesinin çoğuludur; bu sebeple boğanın ve ceylanın boynuzuna, horozun mahmuzuna da bu isim verilir. {وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ} “ve kalplerine korku saldı.” Öyle şiddetli bir korku saldı ki Yüce Allah’ın {فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا} “bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz” buyruğunun ifade ettiği üzere, muhalefet etmek ve direnmek şöyle dursun en ufak bir kımıldanışları dahi olmaksızın canlarını ölüme, ailelerini ve çocuklarını da esarete teslim ettiler. Rivayet edildiğine göre Ahzâb’ın hezimete uğradığı ve Müslümanların Medine’ye dönüp silahlarını bıraktıkları gecenin sabahında Cibrîl aleyhisselâm Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem gelerek: “Zırhını çıkarıyor musun? Melekler henüz silahlarını bırakmadılar! Allah sana Benî Kurayza’ya yürümeni emrediyor, ben de onlara yöneliyorum” dedi. Bunun üzerine insanlara ikindi namazını ancak Benî Kurayza yurdunda kılmaları ilan edildi. Müslümanlar onları yirmi bir veya yirmi beş gece kuşattılar; nihayet kuşatma onları bunalttı. [Peygamber]: “Benim hükmüme razı olarak iner misiniz?” dedi, reddettiler. “Sa'd b. Muâz’ın hükmüne [razı olur musunuz]?” dedi, buna razı oldular. Sa'd da savaşçılarının öldürülmesine, çocuklarının ve kadınlarının esir edilmesine hükmetti. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tekbir getirdi ve: “Yedi kat semanın üzerinden Allah’ın hükmüyle hükmettin!” buyurdu. Onlardan altı yüz savaşçı öldürüldü; sekiz yüz ile dokuz yüz arasında olduğu da söylenmiştir; yedi yüz kişi de esir alındı. “Te’sirûne” kelimesi sîn harfinin zammesiyle “te’surûne” şeklinde, “er-ru'b” kelimesi de ayn harfinin zammesiyle “er-ruub” şeklinde okunmuştur. Sözün akışı Yüce Allah’ın “Bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz” ve “Bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürüyorlar” buyruklarında olduğu gibi tafsilat ve taksim için olmasına rağmen ikinci cümlede mef'ûlün tehir edilmesi ayet sonlarındaki fasılalara riayet içindir.

12604. Metin

{وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وديارهم} أي حصونهم {وأموالهم} ونقودهم وأثاثَهم ومواشيهم رُوي أنَّ رسولَ الله ﷺ جعلَ عقارَهم للمهاجرينَ دونَ الأنصارِ فقالتِ الأنصارُ في ذلك فقال ﷺ إنَّكم في منازلِكم فقال عمرُ ﵁ أَمَا تُخمس كما خمَّستَ يوم بدر فقال ﷺ لا إنَّما جُعلتْ هذه لي طعمةً دونَ النَّاسِ قالُوا رضينَا بما صنعَ الله ورسولُه {وَأَرْضاً لَّمْ تطؤوها} أي أورثَكم في علمِه وتقديرِه أرضاً لم تقبضُوها بعدَ كفارسَ والرُّومِ وقيل كلُّ أرضٍ تُفتح إلى يومِ القيامةِ وقيلَ خيبرُ {وَكَانَ الله على كُلّ شَىْءٍ قَدِيراً} فقد شاهدتُم بعض مقدوراته من إيراثِ الأراضِي التي تسلَّمتموها فقيسُوا عليها ما عَدَاها

{وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ} “Onların topraklarını, yurtlarını”, yani hisarlarını, {وَأَمْوَالَهُمْ} “mallarını”, paralarını, eşyalarını ve hayvanlarını “size miras bıraktı”. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onların arazilerini Ensar’a vermeyip Muhacirler arasında paylaştırdı. Ensar bu hususta konuşunca kendisi sallallâhu aleyhi ve sellem: “Siz zaten kendi evlerinizdesiniz” buyurdu. Ömer radıyallâhu anh: “Bedir günü beşte birini ayırdığın gibi ayırmayacak mısın?” deyince, O sallallâhu aleyhi ve sellem: “Hayır, bu diğer insanlara verilmeksizin bana tahsis edilmiş bir rızıktır” buyurdu. Onlar da: “Allah ve Resûlü’nün yaptığına razı olduk” dediler. {وَأَرْضًا لَّمْ تَطَئُوهَا} “ve henüz ayak basmadığınız bir toprağı da [miras bıraktı].” Yani ilminde ve takdirinde Fars ve Rum gibi henüz ele geçirmediğiniz toprakları da size miras kıldı. Kıyamet gününe kadar fethedilecek her toprak olduğu da söylenmiştir; Hayber olduğu da söylenmiştir. {وَكَانَ اللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا} “Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” Nitekim teslim aldığınız toprakları size miras bırakmak suretiyle O’nun kudretinin bazı tecellilerini müşahede ettiniz; diğerlerini de buna kıyas edin.

12605. Metin

{يا أيها النبى قُل لازواجك إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الحياة الدنيا} أي السَّعةَ والتَّنعمَ فيها {وزينتها} وزخافها {فَتَعَالَيْنَ} أي أقبلنَ بإرادتِكن واختيارِكن لإحدى الخصلتينِ كما يُقال أقبل يُخاصمني وذهبَ يُكلِّمني وقامَ يُهددني {أُمَتّعْكُنَّ} بالجزمِ جواباً للأمرِ وكذا {وأسرحكن} أي أعطكن المتعة وأطلقكن {سَرَاحاً جَمِيلاً} طلاقاً من غير ضرار وقرئ بالرَّفعِ على الاستئنافِ رُوي أنهن سألنه ﷺ ثيابَ الزِّينةِ وزيادةَ النَّفقةِ فنزلت فبدأ بعائشة

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا} “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Eğer dünya hayatını”, yani onda genişliği ve refahı “istiyorsanız”, {وَزِينَتَهَا} “ve onun süsünü [istiyorsanız]”, debdebe ve ziynetini [istiyorsanız], {فَتَعَالَيْنَ} “gelin!” Yani “bana hasımlık etmeye yöneldi”, “bana konuşmaya koyuldu”, “beni tehdit etmeye kalkıştı” denildiği gibi, iki seçenekten birine yönelik irade ve tercihinizle yönelin; {أُمَتِّعْكُنَّ} “size mut'a vereyim”; emir fiilinin cevabı olarak cezm iledir; keza {وَأُسَرِّحْكُنَّ} “ve sizi salıvereyim”, yani size mut'a (ayrılık hediyesi) verip sizi boşayayım, {سَرَاحًا جَمِيلًا} “güzel bir salıverişle.” Zarar vermeksizin gerçekleşen bir boşama ile [salıvereyim]. İstînâfiyye olarak merfû da okunmuştur. Rivayet edildiğine göre onlar kendisinden sallallâhu aleyhi ve sellem ziynet elbiseleri ve nafakalarının artırılmasını istemişlerdi; bunun üzerine bu ayet indi. O da işe Âişe’den başladı,

12606. Metin

الاحزاب ٢٩ ٣٠ فخيَّرها فاختارتْ الله ورسولَه والدَّارَ الآخرةَ ثمَّ اختارتِ الباقياتُ اختيارَها فشكرَ لهنَّ الله ذلكَ فنزلَ لَاّ يحل لك النساء من بَعْدُ واختُلف في أنَّ هذا التخييرَ هل كان تفويض الطَّلاقِ إليهنَّ حتَّى يقعَ الطَّلاقُ بنفسِ الاختيارِ أولا فذهبَ الحسنُ وقَتَادةُ وأكثرُ أهلِ العلمِ إلى أنَّه لم يكُن تفويضَ الطَّلاقِ وإنَّما كانَ تخييراً لهنَّ بينَ الإرادتينِ على أنهنَّ إنْ أردنَ الدُّنيا فارقهنَّ ﷺ كما ينبئ عنه قولُه تعالى فَتَعَالَيْنَ أُمَتّعْكُنَّ وَأُسَرّحْكُنَّ وذهبَ آخرون إلى أنَّه كانَ تفويضاً للطَّلاقِ إليهنَّ حتَّى لو أنهنَّ اخترنَ أنفسهنَّ كان ذلك طلاقاً وكذا اختُلف في حكمِ التَّخييرِ فقال ابنُ عمرَ وابنِ مسعودٍ وابنُ عبَّاسٍ ﵃ إذَا خيَّر رجلٌ امرأتَه فاختارتْ زوجَها لا يقع شئ أصلاً ولو اختارتْ نفسَها وقعتْ طلقةً بائنةً عندنا ورجعيَّةً عند الشَّافعيِّ وهو قولُ عمرَ بنِ عبدِ العزيزِ وابنِ أبي لَيْلَى وسفيانَ ورُوي عن زيدِ بنِ ثابتٍ أنَّها إنِ اختارتْ زوجَها يقعُ طلقةً واحدةً وإنِ اختارتْ نفسَها يقعُ ثلاثَ طَلَقاتٍ وهو قولُ الحسنِ وروايةٌ عن مالكٍ ورُوي عن عليَ ﵁ أنها إن اختارت زوجها فواحدة رجعية وإن اختارتْ نفسَها فواحدةٌ بائنةٌ ورُوي عنه أيضاً أنها إنِ اختارتْ زوجَها لا يقع شئ أصلاً وعليه إجماعُ فقهاءِ الأمصارِ وقد رُوي عَنْ عائشةَ ﵂ خيرنا رسول الله ﷺ فاخترنَاهُ ولم يعدَّه طلاقاً وتقديمُ التَّمتيعِ على التَّسريحِ من بابِ الكرمِ وفيه قطعٌ لمعاذيرهنَّ من أولِ الأمرِ والمتعةُ في المطلقةِ التي لم يُدخل بها ولم يُفرض لها صَداقٌ عند العقدِ واجبةٌ عندَنا وفيما عداهنَّ مستحبَّةٌ وهي دِرعٌ وخمارٌ وملحفةٌ بحسبِ السَّعةِ والإقتارِ إلا أنْ يكونَ نصفُ مهرِها أقلَّ من ذلكَ فحينئذٍ يجبُ لها الأقلُّ منهُما ولا يُنقص عن خمسةِ دراهمٍ

Ahzâb 29-30 onu muhayyer bıraktı. Âişe ise Allah’ı, Resûlü’nü ve ahiret yurdunu tercih etti; ardından kalan hanımları da onun tercihini benimsediler. Allah Teâlâ da bu tutumlarından ötürü onlara teşekkür etti ve “Bundan sonra kadınlar sana helal olmaz...” ayeti indi. Bu muhayyer bırakmanın, sırf tercihle talâkın vaki olacağı şekilde boşama yetkisinin onlara devredilmesi (tefvîz-i talâk) olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir: Hasan-ı Basrî, Katâde ve ilim ehlinin çoğunluğu bunun boşamanın devri olmadığı, bilakis Yüce Allah’ın “Gelin, size mut'a vereyim ve sizi salıvereyim” buyruğunun bildirdiği üzere şayet dünyayı isterlerse kendisinin sallallâhu aleyhi ve sellem onları boşayacağı esasına dayalı olarak iki irade arasında bir muhayyer bırakma olduğu görüşüne varmışlardır. Diğer bazı âlimler ise bunun boşama yetkisinin kendilerine devredilmesi olduğunu, dolayısıyla kendi nefislerini tercih etselerdi bunun talâk sayılacağını savunmuşlardır. Keza bu muhayyer kılmanın hükmü hususunda da ihtilaf edilmiştir: İbn Ömer, İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs radıyallâhu anhum: “Bir adam hanımını muhayyer bırakır da kadın kocasını seçerse hiçbir şey vaki olmaz; şayet kendi nefsini seçerse bize göre bir bâin talâk, Şâfiî’ye göre ise bir ric'î talâk vaki olur” demişlerdir ki bu Ömer b. Abdilazîz, İbn Ebî Leylâ ve Süfyân’ın da kavlidir. Zeyd b. Sâbit’ten ise; şayet kocasını seçerse bir talâk, nefsini seçerse üç talâk vaki olacağı rivayet edilmiştir ki bu Hasan’ın kavli ve Mâlik’ten bir rivayettir. Ali’den radıyallâhu anh; kocasını seçerse bir ric'î talâk, nefsini seçerse bir bâin talâk vaki olacağı rivayet edilmiştir. Yine ondan, kocasını seçerse hiçbir şey vaki olmayacağı da rivayet edilmiştir ki belde fukahasının icması da bu yöndedir. Âişe’den radıyallâhu anhâ şöyle rivayet edilmiştir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizi muhayyer bıraktı, biz de O’nu seçtik ve O bunu bir talâk saymadı.” Mut'a vermenin salıvermeden önce zikredilmesi kerem kabilindendir ve bunda baştan itibaren onların mazeretlerini kesme gayesi vardır. Gerdek vuku bulmamış ve nikâh esnasında kendisine mehir tayin edilmemiş boşanmış kadına mut'a vermek bize göre vaciptir; bunların dışındakiler için ise müstebaptır. Bu da zenginlik ve fakirlik durumuna göre bir elbise, bir başörtüsü ve bir cilbabdan ibarettir; mehirlerinin yarısı bundan daha az olmadığı müddetçe böyledir, o takdirde ikisinden az olanı vacip olur ve beş dirhemden aşağı düşürülmez.

12607. Metin

{وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الله وَرَسُولَهُ} أي تردنَ رسولَه وذكر الله ﷿ للإيذان بجلالة محله ﷺ عندَه تعالى {والدار الاخرة} أي نعيمَها الذي لا قدرَ عندَه للدُّنيا وما فيها جميعاً {فَإِنَّ الله أَعَدَّ للمحسنات مِنكُنَّ} بمقابلةِ إحسانِهن {أَجْراً عَظِيماً} لا يقادر قدره ولا يبلغ غايتُه ومِن للتَّبيينِ لأنَّ كلَّهن محسناتٌ وتجريدُ الشَّرطيةِ الأُولى عن الوعيدِ للمبالغةِ في تحقيقِ معنى التَّخييرِ والاحترازِ عن شائبةِ الإكراهِ وهو السرُّ فيما ذُكر من تقديمِ التَّمتيعِ على التَّسريحِ وفي وصفِ السَّراح بالجميل

{وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Eğer siz Allah’ı ve Resûlü’nü istiyorsanız”; yani O’nun Resûlü’nü istiyorsanız; Allah’ın azze ve celle zikredilmesi, O’nun sallallâhu aleyhi ve sellem Yüce Allah katındaki yüce makamını bildirmek içindir; {وَالدَّارَ الْآخِرَةَ} “ve ahiret yurdunu [istiyorsanız]”, yani yanında dünyanın ve içindekilerin tamamının hiçbir değerinin bulunmadığı o ahiret nimetini [istiyorsanız], {فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنكُنَّ} “şüphesiz Allah, içinizden güzel davrananlara hazırlamıştır”; ihsanlarına karşılık olarak [hazırlamıştır], {أَجْرًا عَظِيمًا} “büyük bir mükâfat [hazırlamıştır]”; ölçüsü takdir edilemeyen ve sonuna ulaşılamayan bir ecir [hazırlamıştır]. “Min” harf-i cerri tebyîn (açıklama) içindir, çünkü onların hepsi muhsinedir (güzel davrananlardır). Birinci şart cümlesinin tehditten soyutlanması, muhayyerlik manasını en kâmil şekilde tahakkuk ettirmek ve zorlama şaibesinden kaçınmak içindir; mut'a vermenin boşamadan önce zikredilmesindeki ve salıvermenin “güzel” vasfıyla nitelenmesindeki sır da işte budur.

12608. Metin

{يا نساء النبى} تلوينٌ للخطابِ وتوجيهٌ له إليهنَّ لإظهارِ الاعتناءِ بنُصحهنَّ ونداؤهن ههنا وفيما بعده بالاضافة اليه ﷺ لأنَّها التي يدورُ عليها ما يردُ عليهنَّ من الأحكامِ {مَن يَأْتِ مِنكُنَّ بفاحشة} بكبيرةٍ {مُّبَيّنَةٍ} ظاهرةِ القُبحِ من بيَّن بمعنى تَبيَّن وقرئ بفتحِ الياءِ والمرادُ بها كلُّ ما اقترفنَ من الكبائرِ وقيل هي عصيانُهنَّ لرسول الله ﷺ ونشوزهنَّ وطلبهنَّ منه ما يشقُّ عليه أو ما يضيق به ذرعُه ويغتمُّ لأجله وقرئ تأتِ بالفوقانيَّةِ {يُضَاعَفْ لَهَا العذاب ضِعْفَيْنِ} أي يعذبنَّ ضعفي عذابِ غيرهنَّ أي مثليهِ لأنَّ الذنبَ منهنَّ أقبحُ فإنَّ زيادةَ قُبحه تابعةٌ لزيادةِ فضلِ المذنبِ والنعمة عليه

{يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ} “Ey Peygamber hanımları!” Hitabın yönünü değiştirme (telvîn) ve kendilerine nasihat edilmesine verilen önemi göstermek için hitabı doğrudan onlara tevcih etmedir. Onlara burada ve sonrasında O’na sallallâhu aleyhi ve sellem izafe edilerek nida edilmesi, kendilerine yönelik hükümlerin etrafında döndüğü asıl sebebin bu izafet olması dolayısıyladır. {مَن يَأْتِ مِنكُنَّ بِفَاحِشَةٍ} “İçinizden kim bir çirkinlik işlerse”, bir büyük günah [işlerse], {مُّبَيِّنَةٍ} “açıkça”; çirkinliği apaçık ortada olan; “tebeyyene” manasındaki “beyyene” fiilinden türemiştir. Yâ harfinin fethasıyla “mübeyyenetin” şeklinde de okunmuştur. Bundan maksat işleyecekleri her türlü büyük günahtır. Bunun Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem isyan etmeleri, serkeşlik yapmaları ve O’ndan kendisine güç gelecek, gönlünü daraltıp üzecek şeyler istemeleri olduğu da söylenmiştir. Tâ harfiyle “te’ti” şeklinde de okunmuştur. {يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ} “onun azabı iki katına katlanır.” Yani başkalarının azabının iki katı kadar azap görürler; zira günah onlardan sadır olduğunda daha çirkindir; nitekim günahın çirkinliğinin artması, günahı işleyenin faziletinin ve ona verilen nimetin artmasına bağlıdır.

12609. Metin

الاحزاب ٣١ ٣٣ ولذلك جُعل حدُّ الحرِّ ضعفَ حدِّ الرَّقيقِ وعُوتب الأنبياء عليهم الصلاة والسلام بما لا يُعاتب به الامم وقرئ يُضعَّف على البناءِ للمفعولِ ويُضاعف ونُضعِّف بنونِ العظمةِ على البناءِ للفاعلِ ونَصبِ العذابِ {وَكَانَ ذلك عَلَى الله يَسِيراً} لا يمنعُه عن التَّضعيفِ كونُهنَّ نساءَ النبيِّ ﷺ بل يدعُوه إليهِ لمراعاةِ حقِّهِ

Ahzâb 31-33 Bu sebepledir ki hür olanın cezası kölenin cezasının iki katı kılınmış ve peygamberler aleyhimüssalâtü vesselâm diğer ümmetlerin kınanmadığı şeylerle kınanmışlardır. Meçhul sîgasıyla “yuda‘‘af” ve “yudâ‘af”, azap kelimesinin nasbıyla ve azamet nûnu ile etken yapıda “nuda‘‘ıf” şeklinde de okunmuştur. {وَكَانَ ذَٰلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا} “Ve bu, Allah’a pek kolaydır.” Onların Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem eşleri olması, Allah’ı azabı katlamaktan alıkoymaz; bilakis O’nun hakkını gözetmek adına buna sevk eder.

12610. Metin

{ومن يقنت منكن} وقرئ بالتَّاءِ أي ومن يدُم على الطَّاعةِ {للَّهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صالحا نُؤْتِهَا أَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ} مرةً على الطَّاعةِ والتَّقوى وأُخرى على طلبهن رضا رسول الله ﷺ بالقناعة وحسن المعاشرة وقرئ يَعملْ بالياءِ حملاً على لفظِ مَنْ ويُؤتها على أنَّ فيهِ ضميرَ اسمِ الله تعالى {وَأَعْتَدْنَا لَهَا} في الجنَّةِ زيادةً على أجرِها المضاعفِ {رِزْقاً كَرِيماً} مرضيا

{وَمَن يَقْنُتْ مِنكُنَّ} “İçinizden kim de boyun eğerse”; tâ harfiyle “taknüt” şeklinde de okunmuştur; yani kim itaate devam ederse, {لِلَّهِ وَرَسُولِهِ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُؤْتِهَا أَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ} “Allah’a ve Resûlü’ne [boyun eğer] ve salih amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz.” Bir defa itaat ve takvaları sebebiyle, bir defa da kanaat ve güzel geçimle Resûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem rızasını aramaları sebebiyle [veririz]. “Men” lafzına hamledilerek yâ harfiyle “ya'mel” ve içinde Yüce Allah’ın isminin zamiri bulunması üzere “yü'tihâ” şeklinde de okunmuştur. {وَأَعْتَدْنَا لَهَا} “Ve onun için hazırlamışızdır”, katlanan mükâfatına ilave olarak cennette [hazırlamışızdır], {رِزْقًا كَرِيمًا} “bol ve tükenmez bir rızık.” Hoşnut olunacak [bir rızık].

12611. Metin

{يا نساء النبى لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مّنَ النساء} أصلُ أحدٍ وَحَد بمعنى الواحدِ ثم وُضع في النَّفيِ مستوياً فيه المذكرُ والمؤنثُ والواحدُ والكثيرُ والمعنى لستنَّ كجماعةٍ واحدةٍ من جماعاتِ النِّساءِ في الفضلِ والشَّرفِ {إِنِ اتقيتن} مخالفةَ حكمِ الله تعالى ورضا رسولِه أو إنِ اتصفتنَّ بالتَّقوى كما هُو اللائقُ بحالِكنَّ {فَلَا تَخْضَعْنَ بالقول} عند مخاطبةِ النَّاسِ أي لا تُجبْن بقولِكن خاضعاً ليِّناً على سَننِ قولِ المريبات والمُومساتِ {فَيَطْمَعَ الذى فِى قَلْبِهِ مَرَضٌ} أي فجور وريبة وقرئ بالجزمِ عطفاً على محلِّ فعل النَّهي على أنَّه نهيٌ لمريضِ القلبِ عن الطمعِ عقيب نهيهنَّ عن الإطماعِ بالقولِ الخاضعِ كأنَّه قيل فلا تخضعْنَ بالقولِ فلا يطمعَ مريضُ القلبِ {وَقُلْنَ قَوْلاً مَّعْرُوفاً} بعيداً عن الريبة والاطماع بحد وخشُونةٍ من غيرِ تخنيثٍ أو قولاً حسناً مع كونِه خَشِناً

{يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ النِّسَاءِ} “Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz.” “Ehad” kelimesinin aslı bir manasındaki “vahad”dır; sonra nefy siyakında müzekker, müennes, tekil ve çoğul için eşit şekilde kullanılacak biçimde vazedilmiştir. Mana şöyledir: Fazilet ve şeref bakımından kadın topluluklarından herhangi biri gibi değilsiniz; {إِنِ اتَّقَيْتُنَّ} “eğer sakınırsanız”; Allah Teâlâ’nın hükmüne ve Resûlü’nün rızasına aykırı davranmaktan sakınırsanız yahut halinize layık olduğu üzere takva ile nitelenirseniz. {فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ} “Sözü yumuşak söylemeyin”; insanlara hitap ederken cilveli ve yumuşak konuşmayın; yani şüpheli ve ahlaksız kadınların konuşma tarzı üzere boyun bükercesine gevşek ve yumuşak bir sözle cevap vermeyin; {فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ} “sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamaha kapılır.” Yani fücur ve şüphe taşıyan kimse [ümitlenir]. Nehiy fiilinin yerine atıfla cezm ile “fe-yatma'” şeklinde de okunmuştur; bu takdirde yumuşak sözle tamaha düşürmekten nehyedilmelerinin ardından kalbinde hastalık bulunan kimsenin tamah etmesine yönelik bir nehiy olur; sanki şöyle denilmiştir: “Sözü gevşek söylemeyin ve kalbinde hastalık bulunan da tamah etmesin.” {وَقُلْنَ قَوْلًا مَّعْرُوفًا} “ve uygun bir söz söyleyin.” Kırıtma olmaksızın, ciddiyet ve vakarla şüpheden ve tamah uyandırmaktan uzak bir söz söyleyin; yahut ağırbaşlı olmakla birlikte güzel ve meşru bir söz [söyleyin].

12612. Metin

{وَقَرْنَ فِى بُيُوتِكُنَّ} أمرٌ من قريقر من بابِ علَم وأصله اقرَرْنَ فحُذفتْ الرَّاءُ الأولى وألقيتْ فتحتُها عَلى ما قبلَها كَما في قولِك ظلْن أو من قارَّ يقار إذا اجتمع وقرئ بكسرِ القافِ من وَقِر يَقِر وَقَاراً إذا ثبتَ واستقرَّ وأصلُه أوقرنَ ففعل به ما فُعل بعِدن من وَعد أو من قريقر حذفت إحدى راءي اقررن ونُقلت كسرتُها إلى القافِ كما تقول ظلن {وَلَا تَبَرَّجْنَ} أي لا تتبخترْن في مشيكنَّ {تَبَرُّجَ الجاهلية الاولى} أي تبرجاً مثلَ تبرجِ النساءِ في الجاهليةِ القديمةِ وهي ما بينَ أدمَ ونوحٍ وقيلَ ما بين إدريس ونوحٍ ﵉ وقيل الزَّمانُ الذي وُلد فيه إبراهيمُ ﵇ كانت المرأة تلبس درعها من اللُّؤلؤِ فتمشِي وسطَ الطَّريقِ تعرض نفسَها على الرِّجالِ وقيل زمنُ داودُ وسليمانُ ﵉ والجاهليَّةُ الأُخرَى ما بينَ عيسَى ومحمَّدٍ عليهما الصَّلاةُ والسَّلامُ وقيل الجاهلية الاولى جاهلية

{وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ} “Evlerinizde vakarla oturun.” “Alime” babından “karra-yekarru” fiilinin emridir; aslı “ikrarna” olup birinci râ harfi hazfedilmiş ve “zılne” sözünde olduğu gibi fethası kendinden öncekine aktarılmıştır; yahut toplanmak manasındaki “kârra-yükârru” fiilindendir. Kâf harfinin kesresiyle “kırne” şeklinde de okunmuştur; bu da sebat etmek ve yerleşmek manasındaki “vekara-yekıru-vekâran” fiilindendir ve aslı “îkarna”dır; “va'de” kökünden “ı'dne”ye yapılan muamele buna da yapılmıştır; yahut “karra-yekırru” fiilinden olup “ikrarna”daki iki râ harfinden biri hazfedilmiş ve kesresi “zılne” dediğin gibi kâf harfine nakledilmiştir. {وَلَا تَبَرَّجْنَ} “Açılıp saçılmayın”, yürüyüşünüzde kırıta kırıta salınmayın, {تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَىٰ} “önceki Cahiliye dönemindeki gibi açılıp saçılmayın.” Yani eski Cahiliye dönemindeki kadınların açılıp saçılması gibi [yapmayın]. Bu da Âdem ile Nûh arasıdır; İdrîs ile Nûh aleyhimesselâm arası olduğu da söylenmiştir; İbrâhim’in aleyhisselâm doğduğu zaman olduğu da söylenmiştir; o devirde kadın incilerden dokunmuş zırhını giyer, kendini erkeklere arz ederek yolun ortasında yürürdü; Dâvûd ve Süleymân aleyhimesselâm zamanı olduğu da söylenmiştir. Sonraki Cahiliye ise Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâtü vesselâm arasıdır. İlk Cahiliye’nin [İslam’dan önceki] cahiliye olduğu da söylenmiştir...

12613. Metin

الاحزاب ٣٤ ٣٥ الكفرُ والجاهليَّةُ الأُخرى الفسوقُ في الاسلام ويؤيد قوله ﷺ لأبي الدَّرداءِ إنَّ فيكَ جاهلية قال جاهليةَ كفرٍ أو جاهليةَ إسلامٍ قال بل جاهليةُ كفرٍ {وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ} أُمرن بهما لإنافتِهما على غيرهما وكونهما اصلى الطَّاعاتِ البدنيةِ والماليةِ {وَأَطِعْنَ الله وَرَسُولَهُ} أي في كل ما تأتن وما تذرن لا سيما فيما أمرتن به ونهيتن عنه {إنما يريد الله ليذهب عَنكُمُ الرجس} أي الذَّنبَ المدنس لعرضِكم وهو تعليلٌ لأمرهنَّ ونهيهنَّ على الاستئنافِ ولذلك عمم الحكم بتعمميم الخطابِ لغيرهنَّ وصرَّحَ بالمقصودِ حيثُ قيل بطريقِ النِّداءِ أو المدحِ {أَهْلَ البيت} مُراداً بهم من حَواهم بيتُ النُّبوة {وَيُطَهّرَكُمْ} من أوضارِ الأوزارِ والمَعاصي {تَطْهِيراً} بليغاً واستعارةُ الرِّجسِ للمعصيةِ والتَّرشيحُ بالتَّطهيرِ لمزيدِ التَّنفيرِ عنها وهذهِ كما ترى آيةٌ بينةٌ وحجَّةٌ نيرةٌ على كونِ نساءِ النبيِّ ﷺ من أهلِ بيتِه قاضيةً ببُطلان رأيِ الشِّيعةِ في تخصيصهم أهل البيتِ بفاطمةَ وعليَ وابنيهما رضوانُ الله عليهم وأمَّا ما تمسكوا به من أن رسول الله ﷺ خرجَ ذاتَ غُدوةٍ وعليه مرط مرجل من شَعَرٍ أسودَ وجلسَ فأتتْ فاطمةُ فأدخلَها فيهِ ثم جاءَ عليٌّ فأدخلَه فيه ثم جاء الحسنُ والحسينُ فأدخلَهما فيهِ ثمَّ قال إنَّما يُريد الله ليُذهبَ عنكم الرِّجسَ أهلَ البيتِ فإنَّما يدلُّ على كونِهم من أهلِ البيتِ لاعلى أنَّ من عداهم ليسُوا كذلك ولو فُرضت دلالتُه على ذلك لما اعتدَّ بها لكونِها في مُقابلةِ النَّصِّ

küfür [cahiliyesi], sonraki Cahiliye ise İslam içindeki fısk-u fücurdur. Nitekim Peygamber Efendimiz’in sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû’d-Derdâ’ya: “Şüphesiz sende cahiliye [âdeti] vardır” buyurması, onun da “Küfür cahiliyesi mi yoksa İslam cahiliyesi mi?” diye sorması üzerine: “Aksine küfür cahiliyesi” buyurması da bunu teyit etmektedir. {وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ} “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” Diğer ibadetlere üstünlükleri ve bedensel ile mali ibadetlerin asılları olmaları sebebiyle özellikle bu ikisi emredilmiştir. {وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Allah’a ve Resûlüne itaat edin.” Yani yapıp yapmayacağınız her şeyde, özellikle de size emredilen ve yasaklanan hususlarda [itaat edin]. {إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ} “Allah ancak sizden kiri gidermek ister...” Yani ırzınızı lekeleyen günahı [gidermek ister]. Bu, yeni bir söze başlangıç (isti'nâf) olarak onlara yönelik emir ve yasakların gerekçesidir. Bu sebeple hitap diğerlerini de kapsayacak şekilde genel tutularak hüküm genelleştirilmiş ve nida veya övgü yoluyla {أَهْلَ الْبَيْتِ} “ey Ehl-i Beyt!” denilerek kastedilenler açıkça belirtilmiştir; bununla peygamberlik evinin kuşattığı kimseler kastedilmektedir. {وَيُطَهِّرَكُمْ} “ve sizi tertemiz yapmak ister.” Günah ve isyanların kirlerinden {تَطْهِيرًا} “tam bir temizleyişle.” Günah için rics (kir) kelimesinin istiare edilmesi ve arındırma (tathîr) ile pekiştirilmesi, günahtan daha fazla nefret ettirmek içindir. Gördüğün gibi bu ayet, Peygamber Efendimiz’in sallallâhu aleyhi ve sellem eşlerinin onun Ehl-i Beyt’inden olduğuna dair apaçık bir ayet ve nurlu bir delildir; Şia’nın, Ehl-i Beyt’i sadece Fâtıma, Ali ve iki oğullarına —Allah onlardan razı olsun— tahsis etme yönündeki görüşlerinin bâtıl olduğuna hükmetmektedir. Onların tutundukları, Resûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem bir sabah üzerinde siyah yünden desenli bir örtüyle çıkıp oturması, derken Fâtıma’nın gelip onu örtünün altına alması, sonra Ali’nin gelip onu da alması, ardından Hasan ve Hüseyin’in gelip onları da alması ve sonra da: “Allah ancak sizden kiri gidermek ister, ey Ehl-i Beyt!” buyurması rivayeti ise, sadece onların da Ehl-i Beyt’ten olduğuna delalet eder; onların dışındakilerin Ehl-i Beyt’ten olmadığına delalet etmez. Şayet buna delalet ettiği varsayılsa bile, ayetin açık metnine (nass) zıt düştüğü için itibar edilmez.

12614. Metin

{واذكرن مَا يتلى فِى بُيُوتِكُنَّ} أي اذكُرن للنَّاس بطريقِ العظةِ والتَّذكيرِ ما يُتلى في بيوتكنَّ {مِنْ آيات الله والحكمة} من الكتابِ الجامعِ بين كونِه آياتِ الله البينةِ الدَّالَّةِ على صدقِ النُّبوةِ بنظمِه المُعجزِ وكونِه حكمةً منطويةً على فُنونِ العلومِ والشَّرائعِ وهو تذكيرٌ بما أنعم عليهنَّ حيثُ جعلهنَّ أهلَ بيتِ النُّبوةِ ومهبِطِ الوحيِ وما شاهدْن من بُرَحاءِ الوحيِ ممَّا يُوجب قوةَ الإيمانِ والحرصَ على الطَّاعةِ حثًّا على الانتهاءِ والائتمارِ فيما كُلّفنه والتعرضُ للتِّلاوةِ في البيوت دون النزول فيها مع أنَّه الأنسبُ لكونِها مهبطَ الوحيِ لعمومِها لجميعِ الآياتِ ووقوعِها في كلِّ البيوتِ وتكرُّرِها الموجبِ لتمكنهنَّ من الذِّكرِ والتَّذكيرِ بخلافِ النزولِ وعدمُ تعيينِ التَّالي لتعمَّ تلاوةَ جبريلَ وتلاوةَ النبيِّ عليهما الصَّلاةُ والسَّلامُ وتلاوتهنَّ وتلاوةَ غيرهنَّ تعليماً وتعلُّماً {إِنَّ الله كَانَ لَطِيفاً خَبِيراً} يعلمُ ويدبِّرُ ما يصلحُ في الدِّينِ ولذلك فعلَ ما فعلَ من الأمرِ والنَّهيِ أو يعلمُ مَن يصلُح للنُّبوةِ ومن يستأهلُ أنْ يكونَ من أهلِ بيتِه

{وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلَىٰ فِي بُيُوتِكُنَّ} “Evlerinizde okunanı hatırlayın”; yani evlerinizde okunan şeyleri insanlara vaaz ve hatırlatma yoluyla anlatın, {مِنْ آيَاتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ} “Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten.” Mucizevi nazmıyla peygamberliğin doğruluğuna delalet eden açık Allah ayetleri ile ilimler ve şeriatların inceliklerini kapsayan hikmet olma vasfını kendisinde toplayan Kitap’tan [okunanları hatırlayın]. Bu, onları nübüvvet evi ve vahyin iniş yeri kılmasıyla ve vahyin ağırlığına bizzat şahit olmalarıyla kendilerine ihsan ettiği nimetleri onlara bir hatırlatmadır; nitekim bu şahitlik, imanın kuvvetlenmesini ve itaate hırsı gerektirir ve kendilerine yüklenen görevlerde yasaklardan kaçınmaya ve emirlere uymaya teşvik eder. Evlerin vahyin indiği yer olması sebebiyle vahyin inmesine değinilmesi daha uygunken evlerde okunmaya değinilmesi, bunun bütün ayetleri kapsaması, bütün evlerde gerçekleşmesi ve onların hatırlamalarını ve hatırlatmalarını sağlayacak şekilde tekrarlanması sebebiyledir; vahyin inmesi ise böyle değildir. Okuyanın (tâlî) tayin edilmemesi ise Cibrîl’in tilavetini, Peygamber’in —her ikisine de salât ve selâm olsun— tilavetini, onların tilavetlerini ve başkalarının öğretme ve öğrenme maksatlı tilavetlerini kapsasın diyedir. {إِنَّ اللَّهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا} “Şüphesiz Allah Latîf’tir, Habîr’dir.” Dinde neyin maslahata uygun olduğunu bilir ve onu tedbir eder; bundan ötürü bu emir ve yasakları koymuştur. Yahut kimin peygamberliğe layık olduğunu ve kimin onun Ehl-i Beyt’inden olmaya hak kazandığını bilir.

12615. Metin

{إِنَّ المسلمين والمسلمات} أي الدَّاخلينَ في السِّلمِ المُنقادينَ لحكمِ الله تعالى من الذُّكورِ والإناثِ {والمؤمنين والمؤمنات} المصدِّقينَ بما يجبُ أنْ يصدق

{إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ} “Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar”, yani erkeklerden ve kadınlardan İslam’a giren ve Allah Teâlâ’nın hükmüne boyun eğenler, {وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} “mümin erkekler ve mümin kadınlar”, iki zümreden de tasdik edilmesi gerekenleri tasdik edenler,

12616. Metin

الاحزاب ٣٦ ٣٧ بهِ من الفريقينِ {والقانتين والقانتات} المداومين على الطاعة القائمينَ بها {والصادقين والصادقات} في القولِ والعملِ {والصابرين والصابرات} على الطَّاعاتِ وعَنِ المَعَاصي {والخاشعين والخاشعات} المتواضعينَ لله بقلوبِهم وجوارحِهم {والمتصدقين والمتصدقات} بما وجبَ في مالِهم {والصائمين والصائمات} الصَّومَ المفروضَ {والحافظين فُرُوجَهُمْ والحافظات} عن الحرام {والذاكرين الله كثيرا والذاكرات} بقلوبِهم وألسنتِهم {أَعَدَّ الله لَهُمْ} بسببِ ما عمِلوا من الحسناتِ المذكورةِ {مغفرة} اقترفُوا من الصَّغائرِ لأنهنَّ مكفراتٌ بما عملُوا من الأعمالِ الصَّالحةِ {وَأَجْراً عَظِيماً} على ما صدرَ عنهُم من الطاعات والايات وعدلهن ولأمثالِهنَّ على الطَّاعةِ والتَّدرعِ بهذهِ الخصالِ الحميدةِ رُوي أن أزواج النبيِّ ﷺ ورضي عنهنَّ قلنَ يا رسولَ الله ذَكَر الله الرِّجالَ في القرآنِ بخيرٍ فما فينا خيرٌ نذكرُ به إنَّا نخافُ أنْ لا تقبل منَّا طاعةٌ فنزلتْ وقيلَ السَّائلةُ أمُّ سلمةَ ورُوي أنَّه لمَّا نزلَ في نساء النبيِّ ﷺ ما نزلَ قالَ نساءُ المؤمنينَ فما نزلَ فينا شئ فنزلتْ وعطفُ الإناثِ على الذُّكورِ لاختلافِ الجنسينِ وهو ضروريٌّ وأمَّا عطفُ الزَّوجينِ على الزَّوجينِ فلتغايرِ الوصفينِ فلا يكونُ ضرورياً ولذلكَ تُرك في قولِه تعالى مسلمات مؤمنات وفائدتُه الدِّلالةُ على أنَّ مدارَ إعدادِ ما أُعدَّ لهُم جمعُهم بين هذهِ النُّعوتِ الجميلةِ

{وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ} “itaate devam eden erkekler ve itaate devam eden kadınlar”, itaati sürdüren ve onu yerine getirenler, {وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ} “doğru erkekler ve doğru kadınlar”, sözde ve amelde [doğru olanlar], {وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ} “sabreden erkekler ve sabreden kadınlar”, ibadetlere ve günahlara karşı [sabredenler], {وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ} “huşû duyan erkekler ve huşû duyan kadınlar”, kalpleriyle ve azalarıyla Allah için tevazu gösterenler, {وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ} “sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar”, mallarından verilmesi vacip olanı verenler, {وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ} “oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar”, farz olan orucu tutanlar, {وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ} “iffetlerini koruyan erkekler ve koruyan kadınlar”, haramdan koruyanlar, {وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ} “Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar”, kalpleriyle ve dilleriyle [zikredenler] [için], {أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم} “Allah onlar için hazırlamıştır”, zikredilen bu güzel amelleri işlemeleri sebebiyle, {مَّغْفِرَةً} “bir bağışlanma”, işledikleri küçük günahlar için; zira bunlar işledikleri salih amellerle örtülür, {وَأَجْرًا عَظِيمًا} “ve büyük bir mükâfat.” Kendilerinden sâdır olan itaatlere karşılık [büyük bir mükâfat hazırlamıştır]. Bu ayetler, kadınları itaate ve bu övgüye değer hasletlerle donanmaya teşvik etmektedir. Rivayet edildiğine göre Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem eşleri —Allah onlardan razı olsun—: “Ey Allah’ın Resûlü! Allah Kur’an’da erkekleri hayırla andı, bizde kendisiyle anılacağımız bir hayır yok mu? Bizden hiçbir itaatin kabul edilmemesinden korkuyoruz” dediler, bunun üzerine bu ayet indi. Soruyu soranın Ümmü Seleme olduğu da söylenmiştir. Bir rivayete göre de Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem eşleri hakkında inen ayetler indiğinde müminlerin kadınları: “Bizim hakkımızda hiçbir şey inmedi” dediler ve bunun üzerine ayet indi. Dişilerin erillere atfedilmesi iki cinsin farklılığından dolayıdır ve bu zorunludur. Çiftlerin birbirine atfedilmesi ise iki vasfın farklılığından dolayıdır, bu sebeple zorunlu değildir; nitekim Allah Teâlâ’nın {مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ} ayetinde [atıf harfi] terk edilmiştir. Bunun faydası, onlar için hazırlanan mükâfatın illetinin, bu güzel nitelikleri kendilerinde toplamaları olduğuna delalet etmektir.

12617. Metin

{وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ} أي ما صحَّ وما استقامَ لرجلٍ ولا امرأةٍ من المؤمنينَ والمؤمناتِ {إِذَا قَضَى الله وَرَسُولُهُ أَمْراً} أيْ إذا قضَى رسولُ الله وذكرُ الله تعالى لتعظيم امره ﷺ أو للإشعارِ بأنَّ قضاءَهُ ﷺ قضاءُ الله ﷿ لأنَّه نزلَ في زينبَ بنتِ جحشٍ بنتِ عمَّتِه أميمةَ بنتِ عبدِ المُطَّلبِ خطبها رسول الله ﷺ لزيدِ بنِ حارثةَ فأبتْ هيَ وأخُوها عبدُ اللَّه وقيلَ في أمِّ كُلثوم بنتِ عقبةَ بنِ أبي معيطٍ وهبتْ نفسَها للنبيِّ ﷺ فزوَّجها من زيدٍ فسخطتْ هي وأخُوها وقالا إنَّما أردنا الله ورسول الله فزوَّجنا عبدَه {أَن يَكُونَ لَهُمُ الخيرة مِنْ أَمْرِهِمْ} أنْ يختارُوا من أمرِهم ما شاءوا بل يجبُ عليهم أنْ يجعلُوا رايهم تبعا لرأيه ﷺ واختيارهم تلو الاختيار وجمعُ الضَّميرينِ لعمومِ مؤمنٍ ومؤمنةٍ لوقوعِهما في سياقِ النَّفيِ وقيل الضَّميرُ الثَّانِي الرسول ﷺ والجمع للتعظيم وقرئ تكونَ بالتَّاءِ {وَمَن يَعْصِ الله وَرَسُولَهُ} في أمرٍ من الأمورِ ويعملْ فيهِ برأيِه {فَقَدْ ضَلَّ} طريقَ الحق {ضلال مُّبِينٍ} أي بيِّن الانحرافِ عن سَنَنِ الصَّوابِ

{وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ} “Hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için söz konusu olamaz”; yani mümin erkek ve mümin kadınlardan hiçbir fert için caiz ve doğru olmaz, {إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا} “Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman.” Yani Resûlullah hükmettiği zaman; Allah Teâlâ’nın zikredilmesi onun sallallâhu aleyhi ve sellem emrini yüceltmek veya onun hükmünün Allah’ın azze ve celle hükmü olduğunu hissettirmek içindir. Çünkü bu ayet, halası Ümeyme bint Abdilmuttalib’in kızı Zeyneb bint Cahş hakkında inmiştir; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu Zeyd b. Hârise için istemiş, o ve kardeşi Abdullah ise buna yanaşmamışlardı. Bir görüşe göre de kendisini Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem hibe eden ve onun da Zeyd ile evlendirdiği, bunun üzerine kendisi ve kardeşinin öfkelenip: “Biz ancak Allah’ı ve Resûlullah’ı istemiştik, o ise bizi kölesiyle evlendirdi” dedikleri Ümmü Külsûm bint Ukbe b. Ebî Muayt hakkında inmiştir. {أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ} “kendi işlerinde kendileri için bir seçme hakkı bulunması.” Yani işlerinde dilediklerini seçmeleri [caiz olmaz]; bilakis görüşlerini onun sallallâhu aleyhi ve sellem görüşüne tabi kılmaları ve seçimlerini onun seçiminin ardına koymaları vaciptir. İki zamirin çoğul getirilmesi, olumsuzluk bağlamında yer aldıkları için “mümin” ve “mümine” kelimelerinin umum ifade etmesindendir. İkinci zamirin Resûl’e sallallâhu aleyhi ve sellem ait olduğu ve çoğulun tazim için geldiği de söylenmiştir. Tâ harfiyle “tekûne” şeklinde de okunmuştur. {وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Kim de Allah’a ve Resûlüne isyan ederse”, işlerden birinde ve o konuda kendi görüşüyle amel ederse, {فَقَدْ ضَلَّ} “o sapmıştır”, hak yoldan [sapmıştır], {ضَلَالًا مُّبِينًا} “apaçık bir sapıklıkla.” Yani doğru yoldan açık bir şekilde sapışla [sapmıştır].

12618. Metin

{وَإِذْ تَقُولُ} أي واذكُر وقتَ قولِك {لِلَّذِى أَنعَمَ الله عليه} بتوفيقه

{وَإِذْ تَقُولُ} “Hani sen diyordun”, yani söylediğin vakti hatırla, {لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ} “Allah’ın kendisine nimet verdiği kimseye”, onu İslam’a muvaffak kılmakla

12619. Metin

الاحزاب ٣٨ للإسلامِ وتوفيقِك لحسنِ تربيتِه ومراعاتِه {وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ} بالعملِ بما وفَّقك الله له من فنونِ الإحسانِ التي من جُملتها تحريرُه وهو زيد بنُ حارثةَ وإيرادُه بالعنوانِ المذكورِ لبيانِ منافاةِ حالِه لما صدرَ عنه ﷺ من إظهارِ خلافِ ما في ضميرِه إذ هُو إنَّما يقعُ عند الاستحياءِ أو الاحتشامِ وكلاهما ممَّا لا يُتصور في حقِّ زيدٍ {أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ} أي زينبَ وذلك أنَّه ﷺ أبصرَها بعد ما أنكحَها إيَّاه فوقعتْ في نفسِه حالةٌ جبلِّيةٌ لا يكادُ يسلمُ منها البشرُ فقالَ سبحانَ الله مقلبِ القلوبِ وسمعتْ زينبُ بالتَّسبيحةِ فذكرتْها لزيدٍ ففطِن لذلكَ ووقعَ في نفسِه كراهةُ صُحبتِها فاتى النبيِّ ﷺ وقال أريدُ أنْ أفارقَ صاحبتي فقال مالك أرابك منها شئ قال لا والله ما رأيتُ منها إلا خيراً ولكنَّها لشرفِها تتعظمُ عليَّ فقال له أمسكْ عليكَ زوجَك {واتق الله} في أمرِها فلا تُطلقها إضراراً وتعللاً بتكبّرها {وَتُخْفِى فِى نِفْسِكَ مَا الله مُبْدِيهِ} وهو نكاحُها إنْ طلَّقها أو إرادةُ طلاقِها {وَتَخْشَى الناس} تعييرَهم إيَّاك به {والله أَحَقُّ أَن تخشاه} إنْ كانَ فيه ما يُخشى والواوُ للحالِ وليستْ المعاتبةُ على الإخفاءِ وحدَه بل على الإخفاءِ مخافةَ قالةِ النَّاسِ وإظهارِ ما ينافى إضمار فإنَّ الأَولى في أمثالِ ذلك أنْ يصمتَ أو يُفوِّضَ الأمرَ إلى ربِّه {فَلَمَّا قضى زَيْدٌ مّنْهَا وَطَراً} بحيثُ لم يبقَ له فيها حاجةٌ وطلَّقها وانقضتِ عدَّتُها وقيل قضاءُ الوَطَرِ كنايةٌ عن الطَّلاقِ مثلُ لا حاجةَ لي فيك {زوجناكها} وقرئ زوَّجتكها والمرادُ الأمرُ بتزويجِها منه ﷺ وقيل جعَلَها زوجتَه بلا واسطةِ عقدٍ ويُؤيده أنَّها كانتْ تقولُ لسائرِ نساءِ النبيِّ ﷺ إنَّ الله تعالى تولَّى نكاحي وأنتنَّ زوجكنَّ أولياؤكنَّ وقيل كان زيدٌ السَّفيرَ في خطبتِها وذلك ابتلاءٌ عظيمٌ وشاهدُ عدلٍ بقوَّةِ إيمانه {لكي لا يَكُونَ عَلَى المؤمنين حَرَجٌ} ضيقٌ ومشقَّةٌ {فِى أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ} أي في حقِّ تزوجهن {إِذَا قَضَوْاْ مِنْهُنَّ وَطَراً} فإنَّ لهم فِى رَسُولِ الله أُسْوَةٌ حسنة وفيه دلالة على أن حكمه ﷺ وحكمَ الأمَّة سواءٌ إلا ما خصَّه الدَّليلُ {وَكَانَ أَمْرُ الله} أي ما يرتد تكوينَه من الأمورِ أو مأموره الخاص بكُنْ {مَفْعُولاً} مكوناً لا محالةَ اعتراضٌ تذييليٌّ مقرِّرٌ لما قبلَه

ve seni de onu güzelce terbiye edip gözetmeye muvaffak kılmakla [nimet verdiği kimseye]; {وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ} “ve senin de kendisine nimet verdiğin [kimseye]”, Allah’ın seni muvaffak kıldığı ve biri de onu azat etmek olan türlü ihsanlarla amel ederek [nimet verdiğin kimseye]; bu kişi Zeyd b. Hârise’dir. Onun bu unvanla anılması, onun durumunun Peygamber’den sallallâhu aleyhi ve sellem sâdır olan, içindekinin aksini açığa vurma durumuyla uyuşmadığını beyan etmek içindir; zira bu ancak utanma veya çekinme anında olur ki bunların her ikisi de Zeyd hakkında düşünülemez. {أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ} “Eşini yanında tut”, yani Zeyneb’i. Bu da şundan dolayıdır: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu Zeyd ile evlendirdikten sonra görmüş ve kalbine insanların pek kurtulamayacağı fıtrî bir hal düşmüştü de: “Kalpleri evirip çeviren Allah’ı tesbih ederim” buyurmuştu. Zeyneb bu tesbihi işitip Zeyd’e anlattı; Zeyd bunu fark etti ve kalbine onunla beraberliği istememe hissi düştü. Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem gelip: “Eşimden ayrılmak istiyorum” dedi. Peygamber: “Neyin var, onda şüphelendiğin bir şey mi gördün?” dedi. Zeyd: “Hayır, vallahi onda hayırdan başka bir şey görmedim; fakat o asaleti sebebiyle bana karşı büyüklük taslıyor” dedi. Bunun üzerine ona: “Eşini yanında tut” buyurdu. {وَاتَّقِ اللَّهَ} “ve Allah’tan kork.” Onun hakkında [Allah’tan kork]; kibirlenmesini bahane edip zarar vererek onu boşama. {وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ} “Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun.” Bu da Zeyd onu boşarsa onunla evlenmek veya onun boşanmasını istemektir. {وَتَخْشَى النَّاسَ} “İnsanlardan çekiniyordun”, seni bununla ayıplamalarından [çekiniyordun], {وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ} “oysa kendisinden çekinmene Allah daha layıktır”, şayet onda korkulacak bir şey varsa. Vâv harfi hâl içindir; sitem sadece gizlemeye değil, insanların dedikodusundan korkarak gizlemeye ve içte saklanana aykırı olanı dışa vurmayadır. Zira bu gibi durumlarda en evla olan susmak veya işi Rabbine havale etmektir. {فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا} “Sonunda Zeyd ondan ilişiğini kesince”, öyle ki onda hiçbir ihtiyacı kalmayıp onu boşadığında ve iddeti bittiğinde; “kazâ-i vetar”ın (ilişiği kesmenin), “sende bir ihtiyacım yok” sözü gibi boşamaktan kinaye olduğu da söylenmiştir. {زَوَّجْنَاكَهَا} “onu seninle evlendirdik.” “Zevvectükehâ” şeklinde de okunmuştur. Kastedilen, onunla evlenmesinin Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem emredilmesidir. Bir nikâh akdi vasıtası olmaksızın onu Peygamber’in eşi kıldığı da söylenmiştir; nitekim Zeyneb’in Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem diğer eşlerine: “Sizi velileriniz evlendirdi, beni ise Allah Teâlâ evlendirdi” demesi bunu teyit etmektedir. Zeyd’in onu istemede elçi olduğu da söylenmiştir ki bu büyük bir imtihan ve onun imanının kuvvetine adil bir şahittir. {لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ} “Tâ ki müminlere bir güçlük olmasın diye”, bir darlık ve meşakkat [olmasın diye], {فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ} “evlatlıklarının eşleri konusunda”, yani onlarla evlenme hususunda, {إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا} “onlar bu kadınlardan ilişiklerini kestiklerinde.” Zira onların Resûlullah’ta güzel bir örnekleri vardır. Bunda, delille özelleştirilen durumlar müstesna, onun sallallâhu aleyhi ve sellem hükmü ile ümmetin hükmünün eşit olduğuna delalet vardır. {وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ} “Allah’ın emri”, yani var etmeyi dilediği işler veya “Kün (Ol)” emrine mahsus buyruğu, {مَفْعُولًا} “yerine getirilmiştir.” Kaçınılmaz olarak var edilmiştir; bu, önceki hükmü pekiştiren fezleke kabilinden bir ara cümledir (itiraz).

12620. Metin

{مَّا كَانَ عَلَى النبى مِنْ حَرَجٍ} أي ما صحَّ وما استقامَ في الحكمةِ أن يكونَ له ضيقٌ {فِيمَا فَرَضَ الله لَهُ} أي قسمَ له وقدَّر من قولِهم فرَضَ له في الدِّيوانِ كذا ومنه فروضُ العساكرِ لأعطياتِهم {سُنَّةَ الله} اسمٌ موضوعٌ موضع المصدر كقولهم ترابا وجنَدْلَا مؤكدٌ لما قبلَه من نفيِ الحرجِ أي سنَّ الله ذلك سُنَّةً {فِى الذين خَلَوْاْ} مضَوا {مِن قَبْلُ} من الأنبياءِ عليهم الصَّلاة والسَّلام حيث وسَّع عليهم في بابِ النِّكاحِ وغيره ولقد كانتْ لداودَ ﵇ مائة امرأة وثلثمائة سرّية ولسليمان ﵇ ثلثمائة امرأة وسبعمائة وقولُه تعالَى {وَكَانَ أَمْرُ الله قَدَراً مَّقْدُوراً} أي قضاءً مقضيَّا وحُكما مبتوتاً اعتراضٌ وُسِّط بين الموصولينِ الجاريينِ مجرى الواحدِ للمسارعةِ إلى تقريرِ نفيِ الحَرجِ وتحقيقه

{مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ} “Peygamber’e hiçbir güçlük yoktur”; yani hikmet gereği onun için bir darlık olması ne caiz ne de doğrudur, {فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ} “Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyde.” Yani onun için pay edip takdir ettiği şeyde; bu, Arapların “Divanda onun için şu kadar takdir edildi/pay ayrıldı” sözünden gelir; askerlerin maaş tahsisatına “furûz” denmesi de bundandır. {سُنَّةَ اللَّهِ} “Allah’ın kanunudur”; Arapların “türâben ve cendelen” sözlerinde olduğu gibi masdar yerine konulmuş bir isimdir ve önceki güçlüğün nefyini pekiştirir; yani Allah bunu bir sünnet kılmıştır, {فِي الَّذِينَ خَلَوْا} “gelip geçenler hakkında”, geçmiş olanlar hakkında, {مِن قَبْلُ} “daha önceki”, önceki peygamberler —onlara salât ve selâm olsun— hakkında [bir kanundur]; nitekim nikâh ve diğer hususlarda onlara genişlik tanınmıştır. Dâvûd’un aleyhisselâm yüz hanımı ve üç yüz cariyesi; Süleymân’ın aleyhisselâm ise üç yüz hanımı ve yedi yüz cariyesi vardı. Allah Teâlâ’nın {وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا} “Allah’ın emri kesinleşmiş bir hükümdür” buyruğu, yani infaz edilmiş bir kaza ve kesinleşmiş bir hükümdür [ifadesi], güçlüğün nefyini pekiştirmeye ve kesinleştirmeye acele etmek maksadıyla, tek bir hüküm mesabesindeki iki sıla cümlesi arasına yerleştirilmiş bir ara cümledir (itiraz).

12621. Metin

الاحزاب ٣٩ ٤٢

el-Ahzâb 39-42

12622. Metin

{الذين يُبَلّغُونَ رسالاتِ الله} صفةٌ للذين خَلَوا أو مدحٌ لهم بالنَّصبِ أو بالرفع وقرئ رسالةَ الله {وَيَخْشَوْنَهُ} في كلِّ ما يأتُون ويذرُون لا سيِّما في أمرِ تبليغِ الرِّسالةِ حيثُ لا يخرمُون منها حرَفاً ولا تأخذُهم في ذلكَ لومةُ لائمٍ {وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَداً إِلَاّ الله} في وصفِهم بقصرِهم الخشيةَ على الله تعالى تعريض بما صدَرَ عنه ﷺ من الاحترازِ عن لائمةِ الخلقِ بعد التَّصريحِ في قولِه تعالى وَتَخْشَى الناس والله أَحَقُّ أَن تخشاه {وكفى بالله حَسِيباً} كافياً للمخاوفِ فينبغي أنْ لا يُخشى غيرُه أو محاسباً على الصَّغيرةِ والكبيرةِ فيجبُ أنْ يكونَ حقُّ الخشيةِ منْهُ تعالى

{الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ} “Onlar Allah’ın risaletlerini tebliğ ederler”; geçen peygamberlerin sıfatıdır veya nasb yahut ref ile onları övmedir. “Risâletallâh” şeklinde de okunmuştur. {وَيَخْشَوْنَهُ} “ve O’ndan korkarlar”, yapıp yapmayacakları her şeyde, özellikle de risaleti tebliğ etme konusunda [O’ndan korkarlar]; öyle ki ondan tek bir harfi dahi eksiltmezler ve bu hususta kınayıcının kınamasından çekinmezler. {وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ} “Allah’tan başka kimseden korkmazlar.” Onların korkularını sadece Allah Teâlâ’ya has kılmaları şeklinde nitelendirilmeleri, Allah Teâlâ’nın: “İnsanlardan çekiniyordun, oysa kendisinden çekinmene Allah daha layıktır” buyruğundaki açık ifadeden sonra, Peygamber’den sallallâhu aleyhi ve sellem sâdır olan insanların kınamasından sakınma durumuna üstü kapalı bir tarizdir. {وَكَفَىٰ بِاللَّهِ حَسِيبًا} “Hesap görücü olarak Allah yeter.” Korkulacak şeylere karşı kâfi olarak [O yeter], dolayısıyla O’ndan başkasından korkulmamalıdır; yahut küçük ve büyük her şeyden hesap sorucu olarak [O yeter], bu yüzden gerçek korkunun sadece O’ndan olması gerekir.

12623. Metin

{مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مّن رّجَالِكُمْ} أي على الحقيقة حتى يثبتُ بينَهُ وبينَهُ ما يثبت بين الولد وولدِه من حُرمةِ المُصاهرة وغيرِها ولا ينتقضُ عمومُه بكونه ﷺ ابا الطاهر والقاسمِ وإبراهيمَ لأنهم لم يبلغوا الحُلُمَ ولو بلغُوا لكانوا رجالا له ﷺ لا لَهمُ {ولكن رَّسُولَ الله} أي كانَ رسولاً لله وكلُّ رسولٍ أبُو أمَّتهِ لكنْ لا حقيقةً بل بمعنى أنَّه شفيقٌ ناصحٌ لهم وسببٌ لحياتِهم الابدية وما زيدٌ إلا واحدٌ من رجالِكم الذين لا ولادة بينهم وبينه ﷺ فحكمه حكمُهم وليس للتبنِّي والادِّعاءِ حكمٌ سوى التَّقريبِ والاختصاصِ {وَخَاتَمَ النبيين} أي كان آخرهم الذي خُتموا به وقُرىء بكسر التَّاءِ أي كان خاتمِهم ويؤيده قراءةُ ابنِ مسعود ولكنْ نبياً ختَم النبيِّينَ وأيّاً ما كانَ فلو كانَ له ابنٌ بالغٌ لكان نبيّاً ولم يكنُ هو ﷺ خاتمَ النبيِّينَ كما يُروى أنَّه قالَ في إبراهيمَ حينَ تُوفِّي لو عاشَ لكانَ نبيّاً ولا يقدحُ فيه نزولُ عيسىَ بعدَهُ ﵉ لانَّ معنى كونِه خاتمَ النبيِّينَ أنَّه لا ينبأ احد بعده وعيسى ممَّن نُبِّىء قبلَه وحينَ ينزلُ إنَّما ينزلُ عملا على شريعةِ محمدٍ ﷺ مُصلِّياً إلى قبلتِه كأنَّه بعضُ أمَّتهِ {وَكَانَ الله بِكُلّ شَىْء عَلِيماً} ومن جُملتهِ هذهِ الأحكامُ والحِكمُ التي بيَّنها لكُم وكنتمُ منها في شكَ مريبٍ

{مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ} “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir”; yani hakikat anlamında [babası değildir] ki onunla aralarında evlat ile babası arasında sabit olan sıhriyet haramlığı ve benzeri hükümler sabit olsun. Onun sallallâhu aleyhi ve sellem et-Tâhir, el-Kâsım ve İbrâhîm’in babası olması bu umumiyeti bozmaz; zira onlar bülûğ çağına ermemişlerdir, şayet erselerdi sizin değil, onun sallallâhu aleyhi ve sellem adamları olurlardı. {وَلَٰكِن رَّسُولَ اللَّهِ} “Fakat o, Allah’ın Resûlüdür”; yani Allah’ın bir elçisidir; her elçi ümmetinin babasıdır ancak hakikat anlamında değil, onlara şefkatli, nasihat edici ve ebedî hayatlarının vesilesi olması anlamındadır. Zeyd ise onunla arasında hiçbir soy bağı bulunmayan erkeklerinizden sadece biridir; dolayısıyla onun hükmü diğerlerinin hükmü gibidir. Evlat edinmenin ve nesep iddiasının yakınlaştırma ve hususiyetten başka bir hükmü yoktur. {وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ} “ve peygamberlerin sonuncusudur”; yani peygamberlerin kendisiyle son bulduğu sonuncusudur. Tâ harfinin kesresiyle “hâtim” şeklinde de okunmuştur; yani onların sonuncusu olmuştur. İbn Mes‘ûd’un: “Fakat nebîleri sonlandıran bir nebîdir” kıraati de bunu teyit eder. Durum her ne olursa olsun, şayet onun bülûğa ermiş bir oğlu olsaydı nebî olurdu ve o zaman kendisi sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberlerin sonuncusu olmazdı; nitekim İbrâhîm vefat ettiğinde: “Eğer yaşasaydı nebî olurdu” buyurduğu rivayet edilmektedir. Ondan sonra Îsâ’nın aleyhisselâm inmesi de buna halel getirmez; zira onun son peygamber olmasının manası, kendisinden sonra kimseye peygamberlik verilmeyeceğidir. Îsâ ise ondan önce peygamberlik verilmiş olanlardandır ve indiği zaman da ancak Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem şeriatıyla amel ederek ve onun kıblesine namaz kılarak sanki onun ümmetinden biri gibi inecektir. {وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا} “Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Size açıkladığı ve sizin ise hakkında şüphe ve tereddüt içinde olduğunuz bu hükümler ve hikmetler de buna dâhildir.

12624. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اذكروا الله} بما هُو أهلُه من التَّهليلِ والتحميد والتَّمجيدِ والتقديس {ذِكْراً كَثِيراً} يعمُّ الأوقاتِ والأحوالَ

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ} “Ey iman edenler! Allah’ı zikredin”, tehlil, tahmid, temcid ve takdis gibi O’na layık olan şekliyle [zikredin], {ذِكْرًا كَثِيرًا} “çokça bir zikirle.” Bütün vakitleri ve hâlleri kuşatacak şekilde [zikredin].

12625. Metin

{وَسَبّحُوهُ} ونزِّهوه عمَّا لا يليقُ به {بُكْرَةً وَأَصِيلاً} أي أوَّلَ النَّهارِ وآخرَه على أنَّ تخصيصَهُما بالذِّكرِ ليسَ لقصرِ التَّسبيحِ عليهما دُونَ سائرِ الأوقاتِ بل لإبانةِ فضلِهما على سائرِ الأوقاتِ لكونِهما مشهُودينِ كأفرادِ التَّسبيحِ من بينِ الأذكارِ مع اندراجهِ فيها لكونِه العُمدةَ فيها وقيل كِلا الفعلينِ متوجهٌ إليهما كقولِك صُمْ وصَلِّ يومَ الجمعةِ وقيلَ المرادُ بالتَّسبيحِ الصَّلاةُ

{وَسَبِّحُوهُ} “Ve O’nu tesbih edin”, O’na yakışmayan şeylerden O’nu tenzih edin, {بُكْرَةً وَأَصِيلًا} “sabah akşam.” Yani günün başında ve sonunda. Bu iki vaktin özellikle zikredilmesi, tesbihin diğer vakitler hariç sadece bunlara hasredilmesi için değil, meleklerin şahit olduğu vakitler olmaları sebebiyle diğer vakitlere üstünlüklerini beyan etmek içindir; tıpkı tesbihin bütün zikirlerin esası olması hasebiyle zikirler arasında yer almasına rağmen zikirlerden ayrı olarak tek başına zikredilmesi gibi. “Cuma günü oruç tut ve namaz kıl” sözünde olduğu gibi her iki fiilin de bu iki vakte yöneldiği söylenmiştir. Tesbihten kastın namaz olduğu da söylenmiştir.

12626. Metin

الاحزاب ٤٣ ٤٥

el-Ahzâb 43-45

12627. Metin

{هُوَ الذى يُصَلّى عَلَيْكُمْ} الخ استئنافٌ جارٍ مجرى التعليل لما قبله من الأمرينِ فإنَّ صلاتَهُ تعالى عليهم مع عدمِ استحقاقِهم لها وغناهُ عن العالمينَ ممَّا يُوجبُ عليهم المُداومةَ علَى ما يستوجبُه تعالى عليهم من ذكرِه تعالى وتسبيحِه وقوله تعالى {وملائكته} عطفٌ على المستكنِّ في يصلِّي لمكانِ الفصلِ المغنيِّ عن التَّأكيدِ بالمنفصلِ لكنْ لا على أنْ يُرادَ بالصَّلاةِ الرَّحمةُ أوَّلاً والاستغفارُ ثانياً فإنَّ استعمالَ اللَّفظِ الواحدِ في معنيينِ مُتغايرينِ ممَّا لا مساغَ له بل عَلى أنْ يُرادَ بهما معنى مجازيٌّ عامٌّ يكون كلا المعنيينِ فرداً حقيقياً له وهو الاعتناءُ بما فيهِ خيرُهم وصلاحُ أمرِهم فإنَّ كُلاًّ منَ الرَّحمةِ والاستغفارِ فردٌ حقيقيٌّ له أو التَّرحُّمُ والانعطافُ المعنويُّ المأخوذُ من الصَّلاةِ المُشتملةِ على الانعطافِ الصُّوري الذي هو الرُّكوعُ والسُّجودُ ولا ريبَ في أنَّ استغفارَ الملائكةِ ودعاءَهم للمؤمنينَ تَرحُّمٌ عليهم وأمَّا أنَّ ذلك سببٌ للرَّحمةِ لكونِهم مُجابي الدَّعوةِ كما قيلَ فاعتبارُه ينزعُ إلى الجمعِ بينَ المعنيينِ المُتغايرينِ فتدبَّرْ {لِيُخْرِجَكُمْ مّنَ الظلمات إِلَى النور} متعلق بيصلِّي أي يعتني بأمورِكم هو وملائكتُه ليخرجَكم بذلك من ظلماتِ المعصيةِ إلى نُور الطَّاعةِ وقولُه تعالى {وَكَانَ بالمؤمنين رَحِيماً} اعتراضٌ مقرِّرٌ لمضمونِ ما قبله أي كانَ بكافَّة المُؤمنينَ الذين انتم من زمرتم رحيماً ولذلك يَفعل بكم ما يفعلُ من الاعتناءِ بإصلاحِكم بالذَّاتِ وبالواسطةِ ويهديكم إلى الإيمانِ والطَّاعةِ أو كانَ بكُم رحيماً على أنَّ المُؤمنين مُظهرٌ وُضعَ موضع المضمر مدحا لهم وإشعاراً بعلَّة الرَّحمةِ وقولُه تعالى

{هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ}... ayeti, önceki iki emrin gerekçesi mesabesinde bir başlangıç cümlesidir (isti'nâf). Zira kulların hak etmemelerine ve O’nun âlemlerden müstağni olmasına rağmen Allah Teâlâ’nın onlara salât etmesi, Allah’ın onların üzerinde hak kıldığı O’nu zikretme ve tesbih etme görevine devam etmelerini gerektirir. Allah Teâlâ’nın {وَمَلَائِكَتُهُ} “ve melekleri de” buyruğu, ayrık zamirle teyit etme ihtiyacını ortadan kaldıran aradaki fasıla sebebiyle “yüsallî” fiilindeki gizli zamire matuftur; ancak bu, salâttan birinci olarak rahmetin, ikinci olarak da istiğfarın kastedilmesi şeklinde değildir. Çünkü tek bir lafzın iki farklı manada kullanılması caiz değildir. Bilakis her iki mananın da kendisinin hakiki bir ferdi olduğu genel bir mecazi mananın kastedilmesi şeklindedir; o da onların hayrına ve durumlarının salahına ihtimam göstermektir. Zira hem rahmet hem de istiğfar bunun hakiki birer ferdidir; yahut rükû ve secde gibi şeklî eğilmeyi içeren namazdan (salâttan) alınan manevi merhamet ve yöneliştir. Şüphe yok ki meleklerin müminler için istiğfar ve dua etmeleri, onlara karşı bir merhamettir. Söylendiği gibi duaları makbul olduğu için bunun rahmete sebep olmasına gelince, bunu dikkate almak iki farklı manayı bir arada toplamaya meyleder, iyi düşün! {لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ} “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için...” “Yüsallî” fiiline mütealliktir; yani bununla sizi günah karanlıklarından itaat nuruna çıkarmak için O ve melekleri sizin işlerinize ihtimam gösterir. Allah Teâlâ’nın {وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا} “O, müminlere çok merhametlidir” buyruğu, önceki ifadenin içeriğini pekiştiren bir ara cümledir (itiraz); yani O, sizin de zümresinden olduğunuz bütün müminlere çok merhametlidir; bundan ötürü doğrudan ve vasıtalarla sizin salahınıza ihtimam göstererek size muamele etmekte ve sizi imana ve itaate iletmektedir. Yahut onları övmek ve rahmetin illetini hissettirmek amacıyla zamir yerine açık isim konularak “O size çok merhametlidir” anlamındadır. Allah Teâlâ’nın şu buyruğu:

12628. Metin

{تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سلام} بيانٌ للأحكامِ الآجلةِ لرحمةِ الله تعالى بهم بعدَ بيانِ آثارها العاجلةِ التي هي الاعتناءُ بأمرِهم وهدايتُهم إلى الطَّاعةِ أي ما يُحيَّون به على أنَّه مصدرٌ أُضيفَ إلى مفعولِه يومَ لقائِه عند الموتِ أو عندَ البعثِ منَ القُبورِ أو عندَ دخولٍ الجنَّةِ تسليم عليهم منَ الله ﷿ تعظيماٍ لهُم أو منَ الملائكةِ بشارةً لهم بالجنَّةِ أو تكرمة لهُم كما في قولِه تعالى والملائكة يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مّن كُلّ بَابٍ سلام عَلَيْكُمُ أو إخبارٌ بالسَّلامةِ عن كلِّ مكروهٍ وآفةٍ وقولُه تعالى {وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْراً كَرِيماً} بيانٌ لأثارِ رحمتِه الفائضةِ عليهم بعدَ دُخولِ الجنَّةِ عقيبَ بيانِ آثارِ رحمتِه الواصلةِ إليهم قبلَ ذلكَ ولعلَّ إيثارَ الجملةِ الفعليةِ على الإسمية المناسبة لما قبلها بأن يقال مثلاً وأجرهم أجر كريم أو ولهم أجر كريم للمبالغة في التَّرغيبِ والتَّشويقِ إلى الموعُودِ ببيانِ أنَّ الأجرَ الذي هُو المقصِدُ الأقصى مِنْ بينِ سائرِ آثارِ الرَّحمةِ موجود بالفعل مهيأ لهم مع ما فيه من مراعاة الفواصل

{تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ} “O’na kavuşacakları gün onların dirlik temennileri selâmdır”, Allah Teâlâ’nın onlara olan rahmetinin dünyadaki eserleri olan onların işlerine ihtimam gösterme ve onları itaate iletme beyanından sonra, o rahmetin ahiretteki hükümlerini açıklamadır. Yani mef’ûlüne muzaf bir masdar olarak O’na kavuştukları gün —ölüm anında veya kabirlerden diriliş sırasında yahut cennete giriş anında— kendilerine verilecek selamlaşma, onları yüceltmek için Allah’tan azze ve celle gelen bir selamdır; yahut cenneti müjdelemek veya onları onurlandırmak maksadıyla meleklerden gelen bir selamdır; nitekim Allah Teâlâ: “Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: Selâm sizlere!” buyurmuştur; yahut her türlü hoşa gitmeyen şeyden ve afetten esenlik içinde olduklarının haber verilmesidir. Allah Teâlâ’nın {وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا} “ve onlar için pek değerli bir mükâfat hazırlamıştır” buyruğu, bundan önce kendilerine ulaşan rahmet eserlerinin beyanının ardından cennete girdikten sonra üzerlerine taşacak rahmet eserlerinin açıklamasıdır. Önceki ifadelere uygun olarak örneğin “Ve ecruhüm ecrun kerîm” veya “Ve lehüm ecrun kerîm” denilerek isim cümlesi kurulabilecekken fiil cümlesinin tercih edilmesi, ayet sonlarındaki uyumu (fâsıla) gözetmekle birlikte, diğer bütün rahmet eserleri arasında nihai gaye olan mükâfatın fiilen mevcut ve onlar için hazırlanmış olduğunu beyan ederek vadedilen şeye teşvik etmede ve şevk uyandırmada mübalağa içindir.

12629. Metin

{يا أيها النبى إِنَّا أرسلناك شَاهِداً} على مَن بُعثتَ إليهم تُراقبُ أحوالهم وتُشاهدُ أعمالَهم وتتحمَّلُ منهم الشَّهادةَ بما صدرَ عنهُم منَ التَّصديقِ والتَّكذيبِ وسائرِ ما هُم عليهِ من الهدى والضَّلالِ وتُؤدِّيها يومَ القيامةِ أداءً مقبولا

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا} “Ey Peygamber! Şüphesiz biz seni bir şahit olarak gönderdik”, kendilerine gönderildiğin kimseler üzerine onların hâllerini gözeten, amellerine şahit olan, kendilerinden sâdır olan tasdik, yalanlama ve üzerinde bulundukları diğer hidayet ve dalalet durumlarına dair şahitliği yüklenen ve kıyamet gününde bunu makbul bir şekilde eda eden biri olarak [gönderdik],

12630. Metin

الاحزاب ٤٦ ٤٩ فيما لهُم وما عليهم وهو حالٌ مقَّدرةٌ {وَمُبَشّراً وَنَذِيراً} تُبشر المؤُمنينَ بالجنَّةِ وتُنذرُ الكافرينَ بالنَّارِ

el-Ahzâb 46-49 lehlerinde ve aleyhlerinde [şahitlik etmek üzere gönderdik]. Bu, geleceğe yönelik takdirî bir hâldir (hâl-i mukaddere). {وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا} “bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak.” Müminleri cennetle müjdeleyen ve kâfirleri cehennem ateşiyle uyaran biri olarak [gönderdik].

12631. Metin

{وَدَاعِياً إِلَى الله} أي إلى الإقرارِ به وبوحدانيَّتِه وبسائرِ ما يجبُ الإيمانُ بهِ من صفاتِه وأفعالِه {بِإِذْنِهِ} أي بتيسيرِه أُطلق عليه مجازاً لمَا أنَّه من أسبابِه وقُيِّدَ به الدَّعوةُ إيذاناً بأنَّها أمرٌ صعبُ المنالِ وخَطبٌ في غايةِ الإعضالِ لا يتأتَّى إلا بإمدادٍ من جنابِ قُدسِه كيفَ لا وهُو صرفٌ للوجوهِ عن القُبل المعبودةِ وإدخالِ الأعناق في قِلادة غيرِ معهودةٍ {وَسِرَاجاً مُّنِيراً} يُستضاءُ به في ظلمات الجهل والغواية ويُهتدى بأنوارِه إلى مناهجِ الرُّشدِ والهدايةِ

{وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ} “Allah’a çağıran”, yani O’nu, birliğini ve sıfatları ile fiillerinden iman edilmesi gereken diğer şeyleri ikrara davet eden, {بِإِذْنِهِ} “O’nun izniyle”, yani O’nun kolaylaştırmasıyla [çağıran]. İzin, sebeplerinden biri olduğu için mecazen bu manada kullanılmıştır. Davetin O’nun iznine bağlanması, bu işin son derece çetin ve fevkalade güç bir mesele olduğunu, O’nun yüce katından bir yardım olmaksızın gerçekleşemeyeceğini bildirmek içindir; nasıl olmasın ki, bu davet yüzleri tapılagelen kıblelerden çevirmek ve boyunlara alışık olunmayan bir tasmayı takmaktır. {وَسِرَاجًا مُّنِيرًا} “ve aydınlatıcı bir kandil olarak.” Cehalet ve sapıklık karanlıklarında kendisiyle aydınlanılan ve nurlarıyla doğruluk ve hidayet yollarına ulaşılan [bir kandil olarak gönderdik].

12632. Metin

{وَبَشّرِ المؤمنين} عطفٌ على مقدَّرٍ يقتضيهِ المقامُ ويستدعيهِ النظامُ كأنَّه قيل فراقبْ أحوالَ النَّاسِ وبشِّرِ المؤمنين منهُم {بِأَنَّ لَهُمْ مّنَ الله فَضْلاً كِبِيراً} أي على مُؤمني سائرِ الأممِ في الرُّتبةِ والشَّرفِ أو زيادةً على أجورِ أعمالِهم بطريقِ التَّفضلِ والإحسانِ

{وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminleri müjdele”; makamın gerektirdiği ve sözün dizilişinin talep ettiği takdirî bir ifadeye matuftur; sanki şöyle denilmiştir: “İnsanların hâllerini gözet ve onlardan mümin olanları müjdele”, {بِأَنَّ لَهُم مِّنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا} “kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu.” Yani mertebe ve şeref bakımından diğer ümmetlerin müminlerine karşı bir üstünlük olduğunu veya lütuf ve ihsan yoluyla amellerinin mükâfatına bir ziyadelik bulunduğunu [müjdele].

12633. Metin

{وَلَا تُطِعِ الكافرين والمنافقين} نهيٌ عن مداراتِهم في أمرِ الدَّعوةِ واستعمالِ لينِ الجانبِ في التبليغِ والمسامحةِ في الإنذارِ كُني عن ذلكَ بالنَّهيِ عن طاعتِهم مبالغة في الزجر والتنفيرِ عن المنهيِّ عنه بنظمه في سلكِها وتصويرِه بصورتِها ومن حمل النهي على التَّهييجِ والإلهابِ فقَدْ أبعدَ عنِ التَّحقيقِ بمراحلَ {وَدَعْ أذاهم} أي لاتبال بأذيَّتِهم لك بسببِ تصلبكَ في الدَّعوةِ والإنذارِ {وَتَوَكَّلْ عَلَى الله} في كلِّ ما تأتِي وما تذرُ من الشئون التي من جملتها هذا الشَّأنُ فإنَّه تعالى يكفيكهُم {وكفى بالله وَكِيلاً} موكُولاً إليهِ الأمورُ في كلِّ الأحوالِ وإظهارُ الاسمِ الجليلِ في موضعِ الإضمارِ لتعليلِ الحكمِ وتأكيدِ استقلالِ الاعتراضِ التذييل ولما وصف ﷺ بنعوتٍ خمسةٍ قُوبل كلٌّ منها بخطابٍ يُناسبه خلَا أنَّه لم يُذكر مقابلَ الشَّاهدِ صَريحاً وهُو الأمرُ بالمراقبةِ ثقةً بظهورِ دلالةِ مقابلِ المبشَّر عليهِ وهو الأمرُ بالتَّبشيرِ حسبما ذُكر آنِفاً وقُوبلَ النَّذيرُ بالنَّهيِ عن مُداراةِ الكُفَّارِ والمُنافقين والمُسامحةِ في إنذارِهم كما تحققَتُه وقُوبل الدَّاعِي إلى الله بإذنه بالامر بالتوكل عليهِ منْ حيثُ إنَّه عبارةٌ عن الاستمدادِ منه تعالى والاستعانةِ به وقُوبل السِّراجُ المنيرُ بالاكتفاءِ به تعالى فإنَّ من أيَّده الله تعالىَ بالقُوَّة القُدسيةِ ورشَّحه للنُّبوةِ وجعلَه بُرهاناً نيِّراً يهدي الخلقَ من ظلماتِ الغَيِّ إلى نورِ الرِّشادِ حقيقٌ بأنْ يَكتفي بهِ عن كلِّ ما سواهُ

{وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ} “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme.” Tebliğde davet hususunda onları idare etmekten (müdârâ), yumuşak davranmaktan ve uyarıda müsamaha göstermekten bir nehiydir; yasaklanan şeyden şiddetle sakındırmak ve nefret ettirmek için onun silsilesine dâhil edilip onun suretinde gösterilerek onlara itaat etmekten nehiy ile kinaye yapılmıştır. Bu nehye teşvik ve kışkırtma manası yükleyen kimse, tahkikten fersah fersah uzaklaşmıştır. {وَدَعْ أَذَاهُمْ} “Onların eziyetlerine aldırma”; yani davette ve uyarıda sebat etmenden ötürü sana verdikleri eziyete aldırma. {وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ} “ve Allah’a tevekkül et.” Yapıp yapmayacağın bütün işlerde, ki bu mesele de onlardandır, [O’na tevekkül et]; zira Allah Teâlâ sana karşı onlara yetecektir. {وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا} “Vekil olarak Allah yeter.” Her durumda işlerin kendisine havale edildiği merci olarak [O yeter]. Zamir makamında lafza-i celâlin açıkça zikredilmesi, hükmün gerekçesini açıklamak ve fezleke kabilinden olan bu ara cümlenin (itiraz) bağımsızlığını pekiştirmek içindir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem beş vasıfla nitelendirildiğinde, bunların her biri kendisine uygun bir hitapla karşılanmıştır; şu kadar var ki, yukarıda zikredildiği üzere müjdeleyici vasfının karşılığı olan müjdeleme emrinin delaletinin açıklığına güvenilerek, şahit vasfının karşılığı olan gözetleme emri açıkça zikredilmemiştir. Uyarıcı vasfı, tahkik ettiğin üzere kâfirleri ve münafıkları idare etmekten ve uyarılarında müsamaha göstermekten nehiy ile karşılanmıştır. Allah’a O’nun izniyle davet eden vasfı, Allah’tan medet ummak ve O’ndan yardım dilemek demek olması hasebiyle O’na tevekkül etme emriyle karşılanmıştır. Aydınlatıcı kandil vasfı ise Allah Teâlâ ile yetinme ile karşılanmıştır; zira Allah Teâlâ’nın kudsî bir güçle teyit ettiği, peygamberliğe hazırladığı ve insanları sapıklık karanlıklarından hidayet nuruna ulaştıran parlak bir delil kıldığı kimseye yaraşan, O’ndan gayrı her şeyden yüz çevirip sadece O’nunla yetinmektir.

12634. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ إِذَا نَكَحْتُمُ المؤمنات ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِن قَبْلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ} أي تجامعوهنَّ وقُرىء تُماسُّوهن بضمِّ التَّاءِ {فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ} بأيامٍ يتربصنَّ فيها بأنفسهنَّ {تَعْتَدُّونَهَا} تستوفونَ عددَها من عددتُ الدَّراهمَ فاعتدَّها وحقيقتُه عدُّها لنفسِه وكذلك كِلتُه فاكتَالَهُ والإسنادُ إلى الرَّجالِ للدَّلالةِ على أنَّ العِدَّةَ حق

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِن قَبْلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ} “Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da kendilerine dokunmadan önce onları boşadığınız zaman”, yani onlarla cinsi münasebette bulunmadan önce [boşadığınız zaman]. Tâ harfinin zammesiyle “tümâssûhünne” şeklinde de okunmuştur. {فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ} “onlar üzerinde sizin için hiçbir iddet yoktur”, kendi kendilerine bekleyecekleri günlerle [bir iddet yoktur], {تَعْتَدُّونَهَا} “sayacağınız.” Sayısını tam olarak hesap edeceğiniz [bir iddet yoktur]. Bu ifade “Dirhemleri saydım ve onları tam olarak hesap ettim (i'tededetühâ)” sözünden gelir; hakikati ise o sayımı kendisi için yapmasıdır; nitekim “onu ölçtüm, o da kendisi için tastamam ölçtü (kiltühû fe’kteylehû)” denir. Fiilin erkeklere isnat edilmesi, Allah Teâlâ’nın “sizin için” buyruğunun da hissettirdiği gibi iddetin kocaların hakkı olduğuna delalet etmek içindir.

12635. Metin

الاحزاب ٥٠ الأزواجِ كما أشعرَ به قولُه تعالى فما لَكُم وقُرىء تَعْتَدُونها على إبدالِ إحدى الدَّالينِ بالتَّاءِ أو على أنَّه من الاعتداءِ بمعنى تعتدُون فيها والخلوةُ الصَّحيحةُ في حكمِ المسِّ وتخصيصُ المؤمناتِ مع عمومِ الحكم للكتابيات للتنبيه على أنَّ المؤمنَ من شأنِه أنْ يتخَّيرَ لنطفتةِ ولا ينكحُ إلَاّ مؤمنةً وفائدةُ ثمَّ إزاحةُ ما عسى يُتوهَّم أنَّ تراخِيَ الطَّلاقِ ريثما تمكنُ الإصابةُ يؤثر في العِدَّةِ كما يُؤثر في النَّسبِ {فَمَتّعُوهُنَّ} أي إنْ لم يكُن مفروضاً لها في العقدِ فإن الواجبَ للمفروضِ لها نصفُ المفروض دُونَ المُتعةِ فإنها مستحبَّةٌ عندنَا في روايةٍ وفي أُخرى غيرُ مستحبَّةٍ {وَسَرّحُوهُنَّ} أخرجُوهنَّ من منازلِكم إذْ ليسَ لكُم عليهنَّ عَّدةٌ {سَرَاحاً جَمِيلاً} من غيرِ ضرارٍ ولا منعِ حقَ ولا مساغَ لتفسيرِه بالطَّلاقِ السُّنيِّ لأنَّه إنَّما يتسنَّى في المدخُولِ بهنَّ

İki dâl harfinden birinin tâ harfine tebdiliyle yahut haddi aşmak anlamındaki “i'tidâ”dan gelip “orada haksızlık edersiniz” manasında “ta'tedûnehâ” şeklinde de okunmuştur. Sahih halvet, dokunma (cima) hükmündedir. Hükmün Ehl-i Kitap kadınları için de geçerli olmasına rağmen mümin kadınların tahsis edilmesi, müminin şanının menisini seçeceği kadına akıtmak olduğu ve ancak mümin bir kadınla evleneceği hususuna dikkat çekmek içindir. “Sümme” (sonra) lafzının faydası ise, birleşmeye imkân tanıyacak kadar boşanmanın gecikmesinin, nesebe tesir ettiği gibi iddette de tesiri olabileceği yönündeki muhtemel vehmi ortadan kaldırmaktır. {فَمَتِّعُوهُنَّ} “Onlara mut'a verin”; yani nikâh akdinde onlar için bir mehir tayin edilmemişse [mut'a verin]. Çünkü mehr-i müsemmâsı (belirlenmiş mehri) olan kadına vacip olan hak, belirlenenin yarısıdır, mut'a değildir; nitekim bu durumda mut'a bize göre bir rivayette müstehap, diğer rivayette ise müstehap değildir. {وَسَرِّحُوهُنَّ} “ve onları serbest bırakın”, onları evlerinizden çıkarın; çünkü onlar üzerinde bir iddet hakkınız yoktur, {سَرَاحًا جَمِيلًا} “güzel bir salıverişle.” Zarar vermeksizin ve hiçbir hakkı engellemeksizin [bırakın]. Bunun sünnete uygun talak ile tefsir edilmesine imkân yoktur; zira bu ancak zifafa girilmiş kadınlar için söz konusudur.

12636. Metin

{يا أيها النبى إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أزواجك اللاتي آتيت أُجُورَهُنّ} أي مهورهِنَّ فإنَّها أجورُ الأبضاعِ وإيتاؤها إمَّا إعطاؤُها معجَّلةً أو تسميتُها في العقدِ وأيّاً ما كانَ فتقييدُ الإحلالِ له ﷺ به ليسَ لتوقفِ الحلِّ عليه ضرورةَ أنَّه يصحُّ العقدُ بلا تسميةٍ ويجبُ مهرُ المثلِ أو المتعةُ على تقديرَيْ الدُّخولِ وعدمِه بل لإيثارِ الأفضلِ والأولى له ﷺ كتقييدِ إحلالِ المملوكةِ بكونِها مسْبيةً في قولِه تعالى {وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاء الله عَلَيْكَ} فإنَّ المُشتراةَ لا يتحققُ بدءُ أمرِها وما جَرى عليها وكتقييد القرائبِ بكونهنَّ مهاجراتٍ معه في قولِه تعالى {وَبَنَاتِ عَمّكَ وَبَنَاتِ عماتك وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خالاتك اللاتى هاجرن مَعَكَ} ويحتملُ تقييدَ الحلِّ بذلكَ في حقه ﷺ خاصَّة ويعضدُه قولُ أمِّ هانئ بنتِ أبي طالبٍ خطبني رسول الله ﷺ فاعتذرتُ إليه فعذرَني ثم أنزلَ الله هذه الآيةَ فلم أحِلَّ له لأنِّي لم أُهاجر معه كنتُ من الطُّلقاءِ {وامرأة مُّؤْمِنَةً} بالنَّصبِ عطفاً على مفعولِ أحللنَا إذْ ليسَ معناهُ إنشاءَ الإحلالِ النَّاجزِ بل إعلامَ مطلقِ الاحلالِ المنتظمِ لما سبق ولحق وقرئ بالرَّفعِ على أنَّه مبتدأٌ خبرُه محذوفٌ أي أحللناهَا لكَ أيضاً {إِن وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِىّ} أي مَّلكتْه بُضعَها بأيِّ عبارةٍ كانتْ بلا مهٍر إنْ اتفقَ ذلك كما ينبئ عنه تنكيرُها لكنْ لا مطلقاً بل عندَ إرادتِه ﷺ استنكاحَها كما نطقَ به قوله ﷿ {أن أَرَادَ النبى أَن يَسْتَنكِحَهَا} أي أنْ يتملَّكَ بُضعَها كذلكَ أي بلا مهرٍ فإنَّ ذلكَ جارٍ منه ﷺ مَجرى القبولِ وحيثُ لم يكنُ هذا نصَّاً في كونِ تمليِكها بلفظِ الهبةِ لَم يصلُحْ أنّ يكونَ مَنَاطاً للخلافِ في انعقادِ النكاح بلفظ الهبة إيجابا أو سلباً واختُلف في اتفاقِ هذا العقدِ فعنِ ابن عباس ﵄ لم يكن عنده ﷺ أحدٌ منهنَّ بالهبةِ وقيل الموهوبات أربعٌ ميمونةُ بنتُ الحرث وزينب بنتُ خُزيمةَ الأنصاريَّة وأمُّ شريكِ بنتُ جابر وخولة بنت حكيم وإيراده ﷺ في الموضعين

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ اللَّاتِي آتَيْتَ أُجُورَهُنَّ} “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helal kıldık.” Yani mehirlerini; çünkü mehirler nikâh bedelleridir. Bunların verilmesi ise ya peşin olarak ödenmesi ya da akit sırasında belirlenmesidir. Hangisi olursa olsun, helal kılmanın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında bununla kayıtlanması, helalliğin buna bağlı olmasından ötürü değildir; zira mehir belirlenmeksizin de akdin sahih olduğu ve zifaf olup olmama takdirlerine göre mehr-i mislin veya müt’anın vacip olduğu zorunlu olarak bilinmektedir. Bilakis bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için en faziletli ve en evla olanın tercih edilmesi içindir; tıpkı Allah Teâlâ’nın {وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَيْكَ} “Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunanları da...” buyruğunda cariyenin helal kılınmasının harp esiri olmasıyla kayıtlanması gibi; zira satın alınan cariyelerin başlangıçtaki durumları ve başlarından geçenler kesin olarak bilinemez; nitekim akrabaların helal kılınmasının da Allah Teâlâ’nın {وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ اللَّاتِي هَاجَرْنَ مَعَكَ} “seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını da...” buyruğunda onunla hicret etmiş olmalarıyla kayıtlanması da böyledir. Helal kılmanın sırf Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında bunlarla kayıtlı olması da muhtemeldir. Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hânî’nin şu sözü de bunu desteklemektedir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana evlenme teklifinde bulundu, ben de bir mazeret beyan ettim, o da mazeretimi kabul etti. Sonra Allah bu ayeti indirdi; ben onunla hicret etmediğim ve Mekke’nin fethinde serbest bırakılanlardan (tulekâ) olduğum için ona helal olmadım.” {وَامْرَأَةً مُّؤْمِنَةً} “ve bir mümin kadını da...” “Ehlelnâ” fiilinin mef’ûlüne atıfla mansuptur; zira bunun anlamı o anda yeni bir helal kılma inşa etmek değil, geçmişi ve geleceği içine alan mutlak helal kılmayı bildirmektir. Haberi mahzuf bir mübteda olarak ref ile “ve’mraetün” şeklinde de okunmuştur; yani “onu da sana helal kıldık”. {إِن وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ} “eğer kendisini Peygamber’e hibe ederse”, yani böyle bir durum vaki olursa —nitekim nekire gelmesi buna işaret eder— mehirsiz olarak hangi ifadeyle olursa olsun kendisini ona temlik ederse; fakat mutlak olarak değil, Allah’ın azze ve celle şu buyruğunda ifade edildiği gibi ancak Peygamber onunla evlenmek istediği takdirde [helal olur]: {إِنْ أَرَادَ النَّبِيُّ أَن يَسْتَنكِحَهَا} “şayet Peygamber de onunla evlenmek isterse.” Yani aynı şekilde, mehirsiz olarak kendisini nikâhlamayı dilerse; zira bu durum Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından bir kabul mesabesindedir. Bu ifade temlikin hibe lafzıyla olacağına dair açık bir nass olmadığından, nikâhın hibe lafzıyla münakit olup olmayacağı konusundaki ihtilafın olumlu ya da olumsuz dayanağı olmaya elverişli değildir. Bu tür bir akdin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda ihtilaf edilmiştir: İbn Abbâs’tan radıyallâhu anhümâ gelen rivayete göre Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem yanında hibe yoluyla bulunan hiçbir kadın olmamıştır. Kendilerini hibe edenlerin dört kadın olduğu da söylenmiştir: Meymûne bint el-Hâris, Zeyneb bint Huzeyme el-Ensâriyye, Ümmü Şerîk bint Câbir ve Havle bint Hakîm. İki yerde de Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem

12637. Metin

الاحزاب ٥١ بعُنوان النُّبوةِ بطريقِ الالتفاتِ للتكرمةِ والإيذانِ بأنَّها المناطُ لثبوتِ الحُكمِ فيختصُّ به ﷺ حسب اختصاصها به كما ينطق به قوله تعالى {خَالِصَةً لَّكَ} أي خلصَ لك إحلالُها خالصةً أي خُلوصاً فإنَّ الفاعلةَ في المصادرِ غيرُ عزيزٍ كالعافيةِ والكاذبةِ أو خلصَ لك إحلالُ ما أحللنَا لكَ من المذكُوراتِ على القُيودِ المذكورةِ خالصةً ومَعنى قولِه تعالى {مِن دُونِ المؤمنين} على الأولِ أنَّ الإحلالَ المذكورَ في المادَّةِ المعهُودةِ غير متحقق في حقهم وإنَّما المتحقِّقُ هناك الإحلالُ بمهر المثل وعلى الثاني أنَّ إحلالَ الجميعِ على القُيودِ المذكورةِ غير متحقِّقٍ في حقِّهم بل المتحقِّقُ فيه إحلالُ البعضِ المعدودِ على الوجه المعهود وقرئ خالصةٌ بالرَّفعِ على أنَّه خبرُ مبتدأٍ محذوفٍ أي ذلكَ خلوصٌ لك وخصوصٌ أو هيَ أيْ تلك المرأةُ أو الهبةُ خالصةٌ لك لا تتجاوزُ المؤمنينَ حيث لا تحل لهم بغيرِ مهرٍ ولا تصحُّ الهبةُ بل يجبُ مهر المثلِ وقولُه تعالى {قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ} أي على المؤمنين {فِى أزواجهم} أي في حقِّهنَّ اعتراضٌ مقررٌ لما قبلَه من خلوصِ الإحلالِ المذكور لرسول الله ﷺ وعدم تجاوزِه للمؤمنينَ ببيانِ أنَّه قد فُرض عليهم منْ شرائطِ العقدِ وحقوقِه ما لم يُفرضْ عليه ﷺ تكرمةً له وتوسعةً عليهِ أي قد علمنَا ما ينبغِي أنْ يُفرض عليهم في حقِّ أزواجِهم {وَمَا مَلَكَتْ أيمانهم} وعلى أيِّ حدَ وأيِّ صفةٍ يحقُّ أن يُفرضَ عليهم ففرضنا ما فرضنا على ذلك الوجه وخصصناك ببعضِ الخصائصِ {لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌ} أي ضيقٌ واللامُ متعلقةٌ بخالصةٍ باعتبار ما فيها من معَنى ثبوتِ الإحلالِ وحصوله له ﷺ لا باعتبارِ اختصاصه به ﷺ لأنَّ مدارَ انتفاءِ الحرجِ هو الأوَّلُ لا الثَّانِي الذي هو عبارة عن عدمُ ثبوتِه لغيرِه {وَكَانَ الله غَفُوراً} لما يعسرُ التَّحرزُ عنه {رَّحِيماً} ولذلكَ وسَّع الأمرَ في مواقعِ الحَرَجِ

iltifat yoluyla nübüvvet unvanıyla zikredilmesi, onu onurlandırmak ve hükmün sübutunun illetinin bu unvan olduğunu, dolayısıyla tıpkı nübüvvetin ona mahsus olması gibi bu hükmün de sadece ona sallallâhu aleyhi ve sellem mahsus bulunduğunu bildirmek içindir; nitekim Allah Teâlâ’nın şu buyruğu bunu açıkça ifade etmektedir: {خَالِصَةً لَّكَ} “sadece sana has olarak.” Yani onun helal kılınışı sana tam bir tahsisle tahsis edilmiştir; zira fâile vezni, “âfiye” ve “kâzibe” kelimelerinde olduğu gibi masdarlarda nâdir değildir; yahut zikredilen kayıtlar çerçevesinde sana helal kıldıklarımızın helalliği sana sırf bir lütuf kılınmıştır. {مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ} “müminlere değil.” Birinci görüşe göre bunun manası; bilinen bu husustaki helalliğin müminler hakkında geçerli olmadığı, onlar hakkında geçerli olanın ancak mehr-i misil ile helal kılınma olduğudur. İkinci görüşe göre ise; zikredilen kayıtlar çerçevesinde hepsinin helal kılınması onlar hakkında geçerli değildir, bilakis onlar hakkında geçerli olan bilinen şekliyle sayılı olanların helal kılınmasıdır. Mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref ile “hâlisatün” şeklinde de okunmuştur; yani “bu durum senin için bir has kılınış ve hususiyettir”; yahut o kadın veya o hibe sadece sana hastır, müminlere geçmez; çünkü müminlere mehir olmaksızın helal olmaz, hibe sahih olmaz, bilakis mehr-i misil gerekir. Allah Teâlâ’nın {قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ} “Biz onlara neyi farz kıldığımızı elbette bildik”, yani müminlere, {فِي أَزْوَاجِهِمْ} “eşleri hakkında”, yani onların hakları konusunda [neyi farz kıldığımızı bildik] buyruğu, söz konusu helalliğin Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem has olduğunu ve müminlere geçmediğini teyit eden bir ara cümledir (itiraz); zira onu onurlandırmak ve ona genişlik tanımak amacıyla akit şartlarından ve haklarından ona sallallâhu aleyhi ve sellem farz kılınmayan şeylerin müminlere farz kılındığı beyan edilmektedir. Yani eşleri hakkında {وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ} “ve sağ ellerinin malik oldukları (cariyeleri) hususunda” onlara neyin farz kılınması gerektiğini ve hangi sınır ve nitelikte farz kılınmasının hak olduğunu bildik de farz kıldığımız şeyleri o vechile farz kıldık ve seni bazı hususiyetlerle ayrıcalıklı kıldık. {لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌ} “Sana hiçbir güçlük olmasın diye.” Yani darlık olmasın diye. Lâm harfi, helalliğin sadece ona sallallâhu aleyhi ve sellem tahsis edilmiş olması bakımından değil, onda bulunan helalliğin sübutu ve onun sallallâhu aleyhi ve sellem için hâsıl olması manası bakımından “hâlisaten” lafzına mütealliktir; çünkü güçlüğün ortadan kalkmasının dayanağı, başkası için sabit olmaması demek olan ikinci husus değil, birinci husustur. {وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا} “Allah çok bağışlayandır”, sakınılması güç olan şeyleri [bağışlayandır], {رَّحِيمًا} “çok merhamet edendir.” Bundan ötürü güçlük olan yerlerde işi genişletmiştir.

12638. Metin

{تُرْجِى مَن تَشَاء مِنْهُنَّ} أيْ تُؤخِّرها وتتركُ مضاجعتَها {وَتُؤْوِى إِلَيْكَ مَن تَشَاء} وتضمُّ إليكَ مَن تشاءُ منهنَّ وتُضاجعها أو تطلِّق مَن تشاءُ منهنّ وتُمسك من تشاء وقرئ ترجئ بالهمزةِ والمعنى واحدٌ {وَمَنِ ابتغيت} أي طلبتَ {مِمَّنْ عزلت} طلقت بالرجعية {فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَ} في شئ مَّما ذُكر وهذه قسمةٌ جامعةٌ لما هو الغرضُ لأنَّه إمَّا أنْ يطلِّقَ أو يمسكَ فإذا أمسكَ ضاجعَ أو تركَ وقسمَ أو لم يقسم وإذا طلِّق فإمَّا أنْ يخلِّيَ المعزولةَ أو يبتغيَها ورُوي أنَّه أَرْجى منهنَّ سَوْدةَ وجُويريةَ وصفيَّةَ وميمُونةَ وأمَّ حبيبةٍ فكانَ يقسمُ لهنَّ ما شاءَ كما شاءَ وكانتْ ممَّا آوى إليهِ عائشةُ وحفصةُ وأمُّ سلمةٍ وزينبُ وأرجَى خمْساً وآوى أربعاً ورُوي أنَّه كان يُسوِّي بينهنَّ مع ما أُطلق له وخُيِّر إلا سودَة فإنَّها وهبتْ ليلتَها لعائشة رضى الله عنهن وقالتْ لا تُطلِّقْني حَتَّى أُحشرَ في زُمرةِ نسائكِ {ذلك} أي ما ذكر من تفويضِ الأمرِ إلى مشيئتِك {أَدْنَى أَنْ تَقَرَّ أَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بما آتيتهن كُلُّهُنَّ} أي أقربُ إلى قُرَّةِ عُيونهنَّ ورضاهنَّ جميعاً لأنَّه حكمٌ كلُّهنَّ فيهِ سواءٌ ثمَّ إنْ سَوَّيتَ بينهنَّ وجدنَ ذلكَ تفضُّلاً منكَ وإنْ رجَّحت بعضهنَّ علمن

{تُرْجِي مَن تَشَاءُ مِنْهُنَّ} “Onlardan dilediğini erteler”, yani onu geri bırakır ve beraber gecelemeyi terk edersin, {وَتُؤْوِي إِلَيْكَ مَن تَشَاءُ} “ve dilediğini de yanına alırsın.” Onlardan dilediğini kendine yaklaştırır ve onunla gecelersin; yahut onlardan dilediğini boşar, dilediğini tutarsın. Hemze ile “türci’ü” şeklinde de okunmuştur, mana birdir. {وَمَنِ ابْتَغَيْتَ} “Ve arzu ettiğin kimseyi”, talep ettiğin kimseyi, {مِمَّنْ عَزَلْتَ} “ayırdıklarından”, ric'î talakla boşadıklarından [arzu edersen], {فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَ} “sana hiçbir günah yoktur”, zikredilenlerin hiçbirinde [sana günah yoktur]. Bu, kastedilen maksadı toplayan kapsamlı bir taksimdir; çünkü o ya boşayacak ya da tutacaktır. Şayet tutarsa ya beraber gecelemede bulunacak ya da terk edecek ve ya nöbetleşe paylaştıracak ya da paylaştırmayacaktır. Şayet boşarsa ya ayrılan kadını büsbütün serbest bırakacak ya da onu tekrar arzulayacaktır. Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz onlardan Sevde, Cüveyriye, Safiyye, Meymûne ve Ümmü Habîbe’yi tehir etmiş ve onlar arasında dilediği gibi, dilediği miktarda paylaştırırdı; yanına aldıkları ise Âişe, Hafsa, Ümmü Seleme ve Zeyneb idi. Böylece beşini tehir etmiş, dördünü yanına almıştı. Kendisine serbest bırakılıp muhayyer kılınmasına rağmen —gecesini Âişe’ye hibe edip: “Beni boşama, tâ ki kıyamette senin eşlerinin zümresinde haşrolunayım” diyen Sevde (Allah onlardan razı olsun) müstesna— hanımları arasında eşit davrandığı da rivayet edilmiştir. {ذَٰلِكَ} “Bu”, yani işin senin dilemene bırakılmış olarak zikredilmesi, {أَدْنَىٰ أَن تَقَرَّ أَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَا آتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّ} “onların gözlerinin aydın olmasına, üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin şeyden hepsinin razı olmasına daha yakındır.” Yani gözlerinin aydın olmasına ve hepsinin razı olmasına en yakın olandır; çünkü bu, hepsinin eşit olduğu genel bir hükümdür. Dolayısıyla aralarında eşit davranırsan bunu senin bir lütfun olarak görürler; şayet bazısını tercih edersen

12639. Metin

الاحزاب ٥٢ أنَّه بحكمِ الله فتطمئنَّ به نفوسهن وقرئ تُقِرَّ بضمِّ التَّاءِ ونصب أعينهنَّ وتُقَرُّ على البناءِ للمفعول وكلهنَّ تأكيدٌ لنونِ يرضينَ وقرى بالنَّصبِ على أنَّه تأكيدٌ لهنَّ {والله يَعْلَمُ مَا فِى قُلُوبِكُمْ} من الضَّمائرِ والخواطرِ فاجتهدُوا في إحسانِها {وَكَانَ الله عَلِيماً} مُبالغاً في العلمِ فيعلمُ كلَّ ما تُبدونَهُ وتُخفونَهُ {حَلِيماً} لا يُعاجلُ بالعقوبةِ فلا تغترُّوا بتأخيرِها فإنَّه إمهالٌ لا إهمالٌ

bunun Allah’ın hükmüyle olduğunu bilirler ve böylece gönülleri huzura kavuşur. Tâ harfinin zammesi ve “a'yünehünne”nin nasbıyla “tükırra” şeklinde ve meçhul bina ile “tükarra” şeklinde de okunmuştur. “Küllühünne” lafzı, “yerdayne” fiilindeki nûn zamirinin tekitidir; “hünne” zamirinin tekiti olarak nasb ile “kühhelünne” şeklinde de okunmuştur. {وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي قُلُوبِكُمْ} “Allah kalplerinizde olanı bilir”, gizlediklerinizi ve aklınızdan geçenleri bilir; o hâlde onları güzelleştirmeye gayret edin. {وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا} “Allah hakkıyla bilendir”, ilimde kemal sahibidir, dolayısıyla açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz her şeyi bilir; {حَلِيمًا} “Halîm’dir.” Cezalandırmada acele etmez; sakın bu ertelemeye aldanmayın, zira bu bir ihmal değil, mühlet vermedir.

12640. Metin

{لا يحل لك النساء} بالياءِ لأنَّ تأنيثَ الجمعِ غيرُ حقيقيَ ولوجودِ الفصلِ وقرئ بالتاء {مِن بَعْدُ} أي من بعدِ التِّسعِ وهو في حقِّه كالأربعِ في حقِّنا وقالَ ابنُ عبَّاسٍ وقَتَادةُ من بعدِ هؤلاء التَّسعِ اللاتِي خيرتهنَّ فاخترنَك وقيلَ من بعد اختيارِهنَّ الله ورسولَه ورضاهنَّ بما تؤتيهنَّ من الوصلِ والهُجرانِ {وَلَا أَن تَبَدَّلَ} أي تتبدلَ بحذفِ إحدى التَّاءينِ {بِهِنَّ} أي بهؤلاءِ التِّسعِ {مِنْ أَزْوَاجٍ} بأنْ تُطلقَ واحدةً منهنَّ وتنكحَ مكانَها أُخرى ومنْ مزيدةٌ لتأكيدِ الاستغراقِ أرادَ الله تعالى لهنَّ كرامةً وجزاءً على ما اخترنَ ورضينَ فقصرَ رسولَه عليهنَّ وهنَّ التِّسعُ اللاتي توفى ﷺ عنهنَّ وهُنَّ عائشةُ بنتُ أبي بكرٍ وحفصةُ بنتُ عمرَ وأمُّ حبيبةٍ بنتُ ابي سفيان وسَوْدةُ بنتُ زَمْعَه وأمُّ سلمةَ بنتُ أبي أُميَّة وصفية بنت حيي الخيبرية وميمونة بنت الحرث الهلالية وزينب بنت جحش الاسدية وجويرية بنت الحرث المصطلِقيةُ وقالَ عكرمةُ المعنى لا يحل لك النساء من بعدِ الاجناسِ الأربعةِ اللاتِي أحللناهنَّ لكَ بالصِّفةِ التي تقدَّم ذكرُها من الأعرابياتِ والغرائبِ أو من الكتابياتِ أو من الإماءِ بالنِّكاحِ ويأباهُ قولُه تعالى وَلَا أَن تَبَدَّلَ بِهِنَّ فإنَّ معنَى إحلالِ الأجناسِ المذكورةِ إحلالُ نكاحهنَّ فلا بدَّ أنْ يكونَ معنى التبدلِ بهنَّ إحلالَ نكاحِ غيرِهنَّ بدلَ إحلالِ نكاحهنَّ وذلكَ إنَّما يُتصوَّرُ بالنَّسخِ الذي ليسَ من الوظائفِ البشريَّةِ {وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ} أي حسنُ الأزواجِ المستبدلةِ وهو حالٌ من فاعلِ تبدلَ لا من مفعولِه وهو من أزواج لنوغله في التنكيرِ قيل تقديرُه مفروضاً إعجابُك بهنَّ وقد مرَّ تحقيقُه في قوله تعالى وَلأَمَةٌ مُّؤْمِنَةٌ خيرٌ مّن مُّشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ وقيل هي أسماءُ بنتُ عُميسٍ الخَثعميَّةُ امرأةُ جعفرَ بنِ أبي طالبٍ أي هي ممن أعجبه ﷺ حسنُهنَّ واختُلف في أنَّ الآيةَ محكمةٌ أو منسوخةٌ قيل بقولِه تعالى تُرْجِى مَن تَشَاء مِنْهُنَّ وَتُؤْوِى إِلَيْكَ مَن تَشَاء وقيل بقولِه تعالى إنَّا أحللنَا لكَ وترتيبُ النُّزولِ ليس على ترتيبِ المُصحفِ وقيل بالسنة وعنْ عائشةَ ﵂ مامات رسول الله ﷺ حتَّى أحلَّ له النِّساءُ وقال أنسٌ ﵁ مات ﷺ على التَّحريم {إِلَاّ مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ} استثناءٌ من النِّساءِ لأنَّه يتناولُ الأزواجَ والإماء وقيل منقطعٌ {وَكَانَ الله على كُلّ شىء رَّقِيباً} حافظاً مُهيمناً فاحذرُوا مجاوزةَ حدودِه وتخطِّي حلالِه الى حرامه

{لَّا يَحِلُّ لَكَ النِّسَاءُ} “Artık sana kadınlar helal değildir”; cem teksirin müennesliği hakiki olmadığından ve araya fasıla girdiğinden yâ harfiyle gelmiştir; tâ harfiyle de okunmuştur. {مِن بَعْدُ} “bundan sonra”; yani dokuz kadından sonra; bu dokuz kadın onun hakkında bizim hakkımızdaki dört kadın gibidir. İbn Abbâs ve Katâde şöyle demiştir: “Kendilerini muhayyer bıraktığın ve seni tercih eden bu dokuz kadından sonra [helal değildir].” Kendilerinin Allah’ı ve Resûlünü seçmelerinden ve onlara yakınlık veya uzaklık olarak verdiğin her şeyden razı olmalarından sonra [helal değildir] de denilmiştir. {وَلَا أَن تَبَدَّلَ} “ne de değiştirmen”, yani iki tâ harfinden birinin hazfiyle “tetebeddele” [anlamındadır], {بِهِنَّ} “onları”, yani bu dokuz kadını, {مِنْ أَزْوَاجٍ} “başka eşlerle”; onlardan birini boşayıp yerine başka bir kadınla evlenmek suretiyle [değiştirmen helal değildir]. “Min” harfi istiğrakı (kapsamı) pekiştirmek için zâiddir. Allah Teâlâ, onların tercihlerine ve rızalarına bir ikram ve mükâfat olmak üzere Resûlünü sadece onlarla sınırlandırmak istemiştir. Bunlar, Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem vefatında geride bıraktığı şu dokuz hanımdır: Ebû Bekir kızı Âişe, Ömer kızı Hafsa, Ebû Süfyân kızı Ümmü Habîbe, Zem‘a kızı Sevde, Ebû Ümeyye kızı Ümmü Seleme, Hayberli Huyey kızı Safiyye, Hilâlli Hâris kızı Meymûne, Esedli Cahş kızı Zeyneb ve Mustalikoğullarından Hâris kızı Cüveyriye. İkrime ise şöyle demiştir: “Ayetteki mana: Arap kadınlarından, yabancı kadınlardan, Ehl-i Kitap kadınlarından veya nikâh yoluyla cariyelerden olmak üzere, daha önce vasfı zikredilip sana helal kılınan dört sınıf kadından başkası sana helal değildir.” Ancak Allah Teâlâ’nın {وَلَا أَن تَبَدَّلَ بِهِنَّ} buyruğu buna engeldir; zira zikredilen sınıfların helal kılınmasının manası onlarla nikâhın helal kılınmasıdır; bu durumda onları değiştirmenin manası, onların nikâhının helalliği yerine başkalarının nikâhının helal kılınması demektir ki bu da ancak beşerî vazifelerden olmayan nesh yoluyla tasavvur edilebilir. {وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ} “güzellikleri hoşuna gitse bile.” Yani değiştirilmek istenen eşlerin güzelliği [hoşuna gitse bile]. Bu ifade, nekirelikte ileri derecede olduğu için “min ezvâcin” olan mef’ûlden değil, “tebeddele” fiilinin failinden hâldir. Takdirinin “onların seni hayran bırakması varsayılsa dahi” şeklinde olduğu söylenmiştir; bunun tahkiki Allah Teâlâ’nın: “Müşrik bir kadın hoşunuza gitse bile mümin bir cariye elbette daha hayırlıdır” buyruğunda geçmişti. Bunun Câfer b. Ebî Tâlib’in hanımı Esmâ bint Umeys el-Has‘amiyye olduğu, yani Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem güzelliğini beğendiği kadınlardan biri olduğu da söylenmiştir. Ayetin muhkem mi yoksa mensuh mu olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir: Allah Teâlâ’nın {تُرْجِي مَن تَشَاءُ مِنْهُنَّ وَتُؤْوِي إِلَيْكَ مَن تَشَاءُ} ayetiyle mensuh olduğu söylenmiştir; Allah Teâlâ’nın {إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ} ayetiyle mensuh olduğu da söylenmiştir; nitekim nüzul sırası mushaf sırasına göre değildir. Sünnet ile neshedildiği de söylenmiştir. Âişe’den radıyallâhu anhâ şöyle rivayet edilmiştir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, kadınlar kendisine helal kılınmadan vefat etmedi.” Enes radıyallâhu anh ise: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem haram kılınmış hâl üzere vefat etti” demiştir. {إِلَّا مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ} “Elinin altında bulunanlar (cariyeler) müstesnadır.” “Kadınlar” lafzından istisnadır; çünkü bu lafız hem hür eşleri hem de cariyeleri kapsar. Munkatı istisna olduğu da söylenmiştir. {وَكَانَ اللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ رَّقِيبًا} “Allah her şeyi gözetleyendir”, koruyan ve murakabe edendir. O hâlde O’nun sınırlarını aşmaktan ve helalinden haramına geçmekten sakının.

12641. Metin

الاحزاب ٥٣

el-Ahzâb 53

12642. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تَدْخُلُواْ بُيُوتَ النبى} شروعٌ في بيان ما يجبُ مراعاتُه على النَّاسِ من حُقوقِ نساءِ النبيِّ ﷺ إثرَ بيانِ ما يجبُ مراعاته عليه ﷺ منَ الحقوقِ المُتعلقةِ بهنَّ وقوله الى {إِلَاّ أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ} استثناءٌ مفرَّغٌ من أعم الأحوالِ أي لا تدخلُوها في حالٍ من الأحوالِ إلا حال كونكم مأوذنا لكم وقيل منْ أعمِّ الأوقاتِ أيْ لا تدخلُوها في وقتٍ من الأوقاتِ إلا وقتَ أنْ يُؤذنَ لكُم وردَّ عليهِ بأنَّ النحاة نصوا على أنَّ الوقوعَ موقعَ الظَّرفِ مختصٌّ بالمصدرِ الصَّريحِ دُونَ المؤولِ لا يُقال آتيكَ أنْ يصيحَ الدِّيكُ وإنَّما يقالُ آتيكَ صياحَ الدِّيكِ وقولُه تعالى {إلى طَعَامٍ} متعلَّقٌ بيؤذنُ بتضمينِ معنى الدُّعاءِ للإشعارِ بأنَّه لا ينبغِي أنْ يدخلُوا على الطَّعامِ بغيرِ دعوةٍ وإنْ تحققَ الإذنُ كما يُشعر به قوله تعالى {غَيْرَ ناظرين إناه} أي غيرَ منتظرينَ وقتَهُ أو إدراكَه وهو حالٌ من فاعلِ لا تدخلوُا على أنَّ الاستثناءَ واقعٌ على الوقتِ والحالِ معاً عندَ مَنْ يُجوزه أو من المجرور في لكم وقرئ بالجرِّ صفةً لطعامٍ فيكون جارياً على غيرِ مَن هُو له بلا إبرازِ الضِّميرِ ولا مساغٍ له عند البصريين وقرئ بالإمالةِ لأنَّه مصدرٌ أنَى الطعامَ أي أدركَ {وَلَكِنْ إذا دعيتم فادخلوا} استداراك من النَّهيِ عن الدُّخولِ بغيرِ إذنٍ وفيهِ دلالةٌ بيِّنةٌ على أنَّ المرادَ بالإذنِ إلى الطَّعامِ هو الدَّعوةُ إليهِ {فَإِذَا طَعِمْتُم فانتشروا} فتفرقُوا ولا تلبثُوا لانه خطاب لقوم كان يتحينون طعام النبيِّ ﷺ فيدخُلون ويقعدُون منتظرين لإدراكِه مخصوصةً بهم وبأمثالِهم وإلَاّ لما جازلا حد ان يدخل بيوته ﷺ بإذنٍ لغيرِ الطَّعامِ ولا اللبث بعد الطعام لأمرمهم {وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ} أي لحديثِ بعضِكم بَعضاً أو لحديثِ أهلِ البيتِ بالتَّسمعِ له عطفٌ على ناظرينَ أو مقدَّرٌ بفعلٍ أي ولا تدخلوا أو لا تمكثُوا مستأنسين الخ {إِنَّ ذَلِكُمْ} أي الاستئناسُ الذي كنتُم تفعلونَهُ من قبل {كَانَ يُؤْذِى النبى} لتضييقِ المنزَّلِ عليهِ وعلى أهلِه وإيجابِه للاشتغالِ بما لا يعينه وصدِّه عن الاشتغالِ بما يعنيه {فيستحيي مّنكُمْ} أي من إخراجِكم لقولِه تعالى {والله لَا يستحيي مِنَ الحق} فإنَّه يستدعِي أنْ يكونَ المستحى منه أمراً حقَّاً متعلِّقاً بهم لا انفسهم وما ذاك إلا إخراجهم فينبغي أنْ لا يُترك حياءً ولذلك لم يتركْه تعالى وأمرَكم بالخروجِ والتَّعبيرُ عنه بعدم الاستحياء للمشاكلة كله وقرئ لا يستحِي بحذفِ الياءِ الأُولى وإلقاءِ حركتِها إلى ما قبلَها {وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ} الضمير لسناء النبيِّ المدلولِ عليهنَّ بذكرِ بيوته ﷺ {متاعا} أي شيئاً يُتمتّع بهِ من الماعونِ وغيرِه {فاسألوهن} أي المتاعَ {مِن وَرَاء حجاب} أي ستر ورُوي أن عمر رضي اله عنه قالَ يا رسولَ الله يدخلُ عليكَ البرُّ والفاجرُ فلو أمرتَ أمَّهاتِ المؤمنينَ بالحجابِ فنزلتْ وقيلَ إنَّه ﷺ كان يَطعمُ ومعه بعضُ أصحابِه فأصابتْ يدُ رجلٍ منهم يد

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ} “Ey iman edenler! Peygamber’in evlerine girmeyin.” Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem eşlerine dair gözetmesi gereken hakların beyanının ardından, insanların Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem eşlerinin hakları hususunda riayet etmeleri gereken hususların beyanına başlanmaktadır. Allah Teâlâ’nın {إِلَّا أَن يُؤْذَنَ لَكُمْ} “size izin verilmedikçe” buyruğu, en genel hâllerden yapılmış bir istisnâ-i müferrağdır; yani size izin verilmiş olma hâli müstesna, hiçbir hâlde o evlere girmeyin. En genel vakitlerden yapılmış bir istisna olduğu da söylenmiştir; yani size izin verildiği vakit müstesna, hiçbir vakitte girmeyin. Fakat buna karşı şöyle itiraz edilmiştir: Nahiv âlimleri, zarf makamına geçmenin müevvel masdara değil, sarih masdara mahsus olduğunu belirtmişlerdir; nitekim “Horoz öttüğü zaman sana gelirim” anlamında “Âtîke en yesîha’d-dîku” denilmez, ancak “Âtîke sıyâha’d-dîki” denir. Allah Teâlâ’nın {إِلَىٰ طَعَامٍ} “bir yemeğe” buyruğu, izin bulunsa dahi davetsiz olarak yemeğe girmelerinin uygun olmadığını hissettirmek üzere davet manasını tazammun etmesi sebebiyle “yü'zene” fiiline mütealliktir; nitekim Allah Teâlâ’nın şu buyruğu da bunu hissettirmektedir: {غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ} “vaktini gözetmeksizin.” Yani vaktini veya pişmesini beklemeksizin [girmeyin]. Bu, bunu caiz görenlere göre istisnanın hem vakte hem de hâle birlikte vaki olması esasına binaen “lâ tedhulû” fiilinin failinden hâldir; yahut “leküm”deki mecrur zamirden hâldir. “Taâm” kelimesinin sıfatı olarak cer ile de okunmuştur; bu takdirde zamir açığa çıkarılmaksızın ait olmadığı kelimeye carî kılınmış olur ki Basralılara göre buna imkân yoktur. “Enâ’t-taâmu” (yemek pişti) fiilinin masdarı olduğu için imâle ile de okunmuştur. {وَلَٰكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا} “Fakat çağrıldığınız vakit girin.” İzinsiz girmeyi yasaklamaktan bir istidraktır; bunda, yemeğe izin verilmesinden kastın ona davet edilmek olduğuna apaçık bir delalet vardır. {فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا} “Yemeği yiyince de hemen dağılın”; yani dağılın ve oyalanıp beklemeyin. Zira bu hitap, Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem yemek vaktini kollayan, evine girip yemeğin pişmesini bekleyerek oturan bir topluluğa yöneliktir ve onlara ve benzerlerine mahsustur; aksi takdirde hiç kimsenin Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem evlerine yemek dışındaki bir sebeple izinle girmesi veya yemekten sonra mühim bir iş için beklemesi caiz olmazdı. {وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ} “ve söze dalıp eğleşmeyin.” Yani birbirinizle sohbete yahut ev halkının sözünü gizlice dinlemeye dalmaksızın [dağılın]. “Nâzırîn” lafzına matuftur veya mukadder bir fiile bağlıdır; yani “sohbete dalarak girmeyin veya beklemeyin” demektir. {إِنَّ ذَٰلِكُمْ} “Şüphesiz bu durumunuz”, yani daha önce yaptığınız o lafa dalıp bekleme hâli, {كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ} “Peygamber’i incitiyordu”; kendisine ve ailesine evi daraltması, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaya mecbur bırakması ve kendisini ilgilendiren mühim işlerden alıkoyması sebebiyle [onu incitiyordu], {فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ} “fakat o sizden utanıyordu.” Yani sizi dışarı çıkarmaktan [utanıyordu]; nitekim Allah Teâlâ: {وَاللَّهُ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ} “Allah ise haktan çekinmez” buyurmuştur; zira bu ifade, kendisinden utanılan şeyin insanların bizzat kendileriyle değil, onlarla ilgili hak bir işle alakalı olmasını iktiza eder ki bu da onları dışarı çıkarmaktır. Dolayısıyla bunun haya sebebiyle terk edilmemesi gerekir; bu yüzden Allah Teâlâ bunu terk etmemiş ve size çıkmayı emretmiştir. Bunun “hayâ etmeme” şeklinde ifade edilmesi müşâkele (söz uyumu) kabilindendir. Birinci yâ harfinin hazfi ve harekesinin kendinden öncekine aktarılmasıyla “lâ yestahî” şeklinde de okunmuştur. {وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ} “Onlardan bir şey istediğiniz zaman”; zamir, Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem evlerinin zikredilmesiyle delalet edilen eşlerine aittir, {مَتَاعًا} “bir eşya”, yani kap kacak ve benzeri faydalanılacak bir meta [istediğinizde], {فَاسْأَلُوهُنَّ} “onlardan isteyin”, yani o eşyayı [isteyin], {مِن وَرَاءِ حِجَابٍ} “bir perde arkasından.” Yani bir örtü arkasından [isteyin]. Rivayet edildiğine göre Ömer radıyallâhu anh: “Ey Allah’ın Resûlü! Senin yanına iyi kimse de giriyor, kötü kimse de. Müminlerin annelerine örtünmeyi emretsen olmaz mı?” demiş ve bunun üzerine bu ayet inmiştir. Bir rivayete göre de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bazı ashabıyla yemek yerken adamlardan birinin eli

12643. Metin

الاحزاب ٥٤ ٥٦ عائشةَ ﵂ فكرِه النبيُّ ذلكَ فنزلتْ {ذلكم} أي ما ذُكر من عدمِ الدُّخولِ بغير إذن وعدم الاستئاس للحديثِ عند الدُّخولِ وسؤالِ المتاع من وراء حجاب {أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ} أي أكثرُ تطهيراً من الخواطرِ الشَّيطانيَّةِ {وَمَا كَانَ لَكُمْ} أي وما صحَّ وما استقامَ لكُم {أَن تؤْذُواْ رَسُولَ الله} أي أنْ تفعلُوا في حياتِه فعلاً يكرهه ويتأذَّى به {وَلَا أَن تَنكِحُواْ أَزْوَاجَهُ مِن بعده أبدا} أي من بعدَ وفاتِه أو فراقِه {إِنَّ ذَلِكُمْ} إشارةٌ إلى ما ذُكر منْ إيذائِه ﷺ ونكاحِ أزواجهِ من بعده وما فيه من معنى البعد للإيذان ببعد منزلته في الشرِّ والفسادِ {كَانَ عِندَ الله عَظِيماً} أي أمراً عظيماً وخطباً هائلاً لا يُقادر قدرُه وفيهِ من تعظيمِه تعالى لشأنِ رسوله ﷺ وإيجابِ حُرمتِه حيَّاً وميِّتاً مالا يخفى ولذلكَ بالغَ تعالى في الوعيدِ حيثُ قال

Âişe’nin radıyallâhu anhâ eline değmiş, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bundan hoşlanmamış ve bunun üzerine ayet inmiştir. {ذَٰلِكُمْ} “Bu”, yani izinsiz girmemek, girildiğinde söze dalıp oyalanmamak ve bir meta istenirken perde arkasından istemek şeklinde zikredilen hususlar, {أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ} “sizin kalpleriniz ve onların kalpleri için daha temizdir.” Yani şeytani vesveselerden daha arındırıcıdır. {وَمَا كَانَ لَكُمْ} “Sizin için söz konusu olamaz”; yani sizin için ne caizdir ne de doğrudur, {أَن تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ} “Allah’ın Resûlünü incitmeniz”; yani hayattayken onun hoşlanmayacağı ve incineceği bir fiil işlemeniz [asla caiz değildir], {وَلَا أَن تَنكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِن بَعْدِهِ أَبَدًا} “kendisinden sonra eşlerini nikâhlamanız da ebediyen [caiz değildir].” Yani onun vefatından veya ayrılmasından sonra [nikâhlamanız caiz değildir]. {إِنَّ ذَٰلِكُمْ} “Çünkü bu durum”; onu sallallâhu aleyhi ve sellem incitmek ve kendisinden sonra eşlerini nikâhlamak şeklinde zikredilen hususlara bir işarettir ve bunda bulunan uzaklık manası, o fiilin şer ve fesatta ne kadar ileri derecede olduğunu bildirmek içindir; {كَانَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمًا} “Allah katında çok büyüktür.” Yani derecesi takdir edilemeyecek kadar büyük bir cürüm ve korkunç bir hadisedir. Bunda Allah Teâlâ’nın, Resûlünün sallallâhu aleyhi ve sellem şanını ne derece yücelttiği ve hayattayken de vefatından sonra da hürmetini gözetmeyi nasıl vacip kıldığı apaçık ortadadır. Bundan ötürü Allah Teâlâ tehdidinde mübalağa yaparak şöyle buyurmuştur:

12644. Metin

{إِن تُبْدُواْ شَيْئاً} ممَّا لا خيرَ فيه كنكاحهنَّ على ألسنتِكم {أَوْ تُخْفُوهْ} في صدورِكم {فَإِنَّ الله كَانَ بِكُلّ شَىْء عَلِيماً} فيجازيكم بما صدرَ عنكُم من المعاصِي الباديةِ والخافيةِ لا محالَة وفي هذا التعميمِ مع البُرهانِ على المقصودِ مزيدُ تهويلٍ وتشديدٍ ومبالغةٍ في الوعيدِ

{إِن تُبْدُوا شَيْئًا} “Bir şeyi açığa vursanız”, dillerinizle onları nikâhlamaktan söz etmek gibi içinde hayır olmayan bir şeyi [açığa vursanız], {أَوْ تُخْفُوهُ} “yahut onu gizleseniz”, göğüslerinizde [gizleseniz], {فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا} “şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Dolayısıyla sizden sâdır olan açık ve gizli günahların cezasını kaçınılmaz olarak size verecektir. Maksadın deliliyle birlikte zikredildiği bu genellemede, daha fazla bir korkutma, şiddet ve tehditte mübalağa vardır.

12645. Metin

{لَاّ جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ فِى آبائهن وَلَا أَبْنَائِهِنَّ وَلَا إخوانهن وَلَا أَبْنَاء إخوانهن وَلَا أَبْنَاء أخواتهن} استئنافٌ لبيانِ مَن لا يجبُ الاحتجابُ عنهم رُوي أنَّه لمَّا نزات آيةُ الحجابِ قالَ الآباءُ والأبناءُ والأقاربُ يا رسولَ الله أوَ نكلمهن أيضاً من وراءِ الحجابِ فنزلتْ وإنَّما لم يُذكر العمُّ والخالُ لأنَّهما بمنزلةِ الوالدينِ ولذلك سُمِّي العمُّ أباً في قولِه تعالى وإله آبَائِكَ إبراهيم وإسماعيل واسحق أو لأنَّه اكتُفي عن ذكرِهما بذكرِ أبناءِ الإخوةِ وأبناءِ الأخواتِ فإنَّ مناطَ عدمِ لزومِ الاحتجابِ بينهنَّ وبينَ الفريقينِ عينُ ما بينهنَّ وبينَ العمِّ والخالِ من العمومةِ والخؤولةِ لما أنهنَّ عمَّاتٌ لأبناءِ الإخوةِ وخالاتٌ لأبناءِ الأخوات وقيل لأنَّه كره تركَ الاحتجابِ منُهما مخافةَ أنْ يصِفاهنَّ لا بنائهما {وَلَا نِسَائِهِنَّ} أي نساءِ المُؤمناتِ {وَلَا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ} من العبيدِ والإماءِ وقيلَ من الإماءِ خاصَّة وقد مرَّ في سورةِ النُّورِ {واتقين الله} في كل ما تأتن وما تذرن لاسيما فيما أمرتن به ونهيتن عنْهُ {إِنَّ الله كَانَ على كُلّ شَىْء شَهِيداً} لا تَخفى عليهِ خافيةٌ ولا تتفاوتُ في علمهِ الأحوالُ

{لَّا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ فِي آبَائِهِنَّ وَلَا أَبْنَائِهِنَّ وَلَا إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاءِ إِخْوَانِهِنَّ وَلَا أَبْنَاءِ أَخَوَاتِهِنَّ} “Onlara babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları ve kız kardeşlerinin oğulları hususunda bir günah yoktur.” Kendilerinden örtünmenin vacip olmadığı kimseleri beyan eden bir başlangıç cümlesidir (isti'nâf). Rivayet edildiğine göre hicap ayeti indiğinde babalar, oğullar ve akrabalar: “Ey Allah’ın Resûlü! Biz de mi onlarla perde arkasından konuşacağız?” dediler; bunun üzerine bu ayet indi. Amca ve dayının zikredilmemesi, onların anne baba mesabesinde olmasındandır; nitekim Allah Teâlâ’nın: “Ve senin ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın ilâhı” buyruğunda amca “baba” olarak isimlendirilmiştir. Yahut erkek kardeşlerin ve kız kardeşlerin oğullarının zikredilmesiyle amca ve dayının zikredilmesinden müstağni kalınmıştır; zira bu kadınlarla o iki grup arasında tesettürün gerekmemesinin illeti, amcalık ve dayılık bakımından kendileriyle amca ve dayı arasındaki illetin aynısıdır; çünkü bu kadınlar erkek kardeşlerin oğullarının halaları, kız kardeşlerin oğullarının ise teyzeleridirler. Kendi oğullarına onları tarif etmelerinden korkulduğu için amca ve dayıdan örtünmeyi terk etmenin hoş görülmediği de söylenmiştir. {وَلَا نِسَائِهِنَّ} “ne de kendi kadınları”, yani mümin kadınlar [hususunda bir günah vardır], {وَلَا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ} “ne de sağ ellerinin malik oldukları (köle ve cariyeleri) hususunda.” Kölelerden ve cariyelerden [malik oldukları hususunda bir günah vardır]; sadece cariyeler olduğu da söylenmiştir; nitekim bu husus Nûr Suresi’nde geçmişti. {وَاتَّقِينَ اللَّهَ} “Ve Allah’tan korkun”, yapıp yapmayacağınız her şeyde, özellikle de size emredilen ve yasaklanan hususlarda [Allah’tan korkun]. {إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا} “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir.” Hiçbir gizli şey O’na gizli kalmaz ve O’nun ilminde hâller farklılık göstermez.

12646. Metin

{إِنَّ الله وملائكته} وقُرىء وملائكتُه بالرَّفعِ عطفاً عَلى محلِ ان اسمها عند الكوفيينَ وحملاً على حذفِ الخبرِ ثقةً بدلالةِ ما بعدَه عليهِ على رَأي البصريينَ {يُصَلُّونَ عَلَى النبى} قيل الصَّلاةُ من الله الرَّحمةُ ومن الملائكةِ الاستغفارُ وقالَ ابنُ عباسٍ ﵄ أرادَ أنَّ الله يرحمُه والملائكةَ يدعُون له وعنْهُ أيضاً يصلُّون يبرِّكُون وقالَ أبوُ العاليةِ صلاةُ الله

{إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ} Kûfelilere göre “inne”nin isminin mahalline atıfla, Basralılara göre ise sonrasının delaletine güvenilerek haberin hazfine hamledilerek ref ile “ve melâiketühû” şeklinde de okunmuştur. {يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ} “Peygamber’e salât ederler.” Allah’tan olan salâtın rahmet, meleklerden olanın ise istiğfar olduğu söylenmiştir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: “Allah’ın ona rahmet etmesini, meleklerin de ona dua etmesini murat etmiştir” demiştir. Ondan gelen bir diğer rivayette: “Salât ederler; yani bereket dilerler” demiştir. Ebu’l-Âliye ise şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’nın ona salâtı, meleklerin yanında onu övmesidir; meleklerin salâtı ise ona dua etmeleridir.”

12647. Metin

الاحزاب ٥٧ ٥٨ تعالى عليهِ ثناؤُه عليهِ عندَ الملائكةِ وصلاتُهم دعاؤُهم له فينبغي أنْ يُرادَ بها في يصلُّون معنى يجازي عامٌّ يكونُ كلُّ واحدٍ من المَعَاني المذكورةِ فَرْداً حقيقا له أي يعتنون بما فيهِ خيرُه وصلاحُ أمرهِ ويهتمُّون بإظهارِ شرفِه وتعظيمِ شأنِه وذلكَ منَ الله سبحانَهُ بالرَّحمةِ ومن الملائكةِ بالدُّعاءِ والاستغفارِ {يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ صَلُّواْ عَلَيْهِ} اعتنُوا أنتُم أيضاً بذلكَ فإنَّكُم أولى بهِ {وَسَلّمُواْ تَسْلِيماً} قائلينَ اللهمُّ صلِّ على محمدٍ وسلِّم أو نحوَ ذلكَ وقيلَ المرادُ بالتسليمِ انقيادُ أمرهِ والآيةُ دليلٌ على وجوبِ الصَّلاةِ والسَّلامِ عليهِ مُطلقاً من غيرِ تعرضٍ لوجوبِ التَّكرارِ وعدمِه وقيل يجبُ ذلكَ كلَّما جَرى ذكرُه لقولِه ﷺ رغمَ أنفُ رجلٍ ذُكرتُ عنده فلم يصل علي وقوله ﷺ مَن ذُكرتُ عندَهُ فلم يصلِّ عليَّ فدخلَ النَّارَ فأبعدَهُ الله ويُروى أنَّه ﷺ قالَ وكَّل الله تعالى بي ملكينِ فلا أُذكر عندَ مسلمٍ فيصلِّي عليَّ إلَاّ قالَ ذانِك الملكانِ غفرَ الله لكَ وقالَ الله تعالى وملائكتُه جواباً لذينكَ الملكينِ آمينَ ولا أُذكر عندَ مسلمٍ فلا يصلِّي عليَّ إلَاّ قال دانك ملكان لا غفرَ الله لكَ وقالَ الله تعالى وملائكتُه جواباً لذينكَ الملكينِ آمينَ ومنهم من قال بجب في كلِّ مجلسٍ مرَّةً وان تكرر ذكره ﷺ كما قِيل في آيةٍ السَّجدةِ وتشميتِ العاطسِ وكذلك في كلِّ دعاءٍ في أوَّلهِ وآخرِه ومنهُم مَن قال بالوجوبِ في العُمر مرَّةً وكذا قالَ في إظهارِ الشَّهادتينِ والذي يقتضيهِ الاحتياط ويستدعيه معرفة علو شأنه ﷺ أنْ يُصلَّى عليهِ كلَّما جَرَى ذكُره الرَّفيعُ وأمَّا الصَّلاةُ عليهِ في الصَّلاةُ بأن يُقالَ اللهمَّ صلِّ على محمَّدٍ وعلى آلِ محمَّدٍ كما صليتَ على إبراهيمَ وعلى آلِ إبراهيمَ إنَّك حميدٌ مجيدٌ فليستْ بشرطٍ في جوازِ الصَّلاةِ عندَنا وعن إبراهيمَ النَّخعيَّ ﵀ أنَّ الصَّحابةَ كانُوا يكتفُون عن ذلكَ بما في التَّشهدِ وهو السَّلامُ عليكَ أيُّها النبيُّ وأمَّا الشَّافعيُّ ﵀ فقد جعلَها شرطاً وأمَّا الصَّلاةُ على غيرِ الأنبياءِ عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ فتجوزُ تبعاً وتُكره استقلالاً لأنَّه في العُرفِ شعارُ ذكرِ الرُّسلِ ولذلكَ كُره أنْ يُقالَ محمدٌ ﷿ مع كونِه عزيزاً جليلاً

el-Ahzâb 57-58 Dolayısıyla “yüsallûne” fiilindeki salâttan, zikredilen manaların her birinin kendisinin hakiki bir ferdi olduğu genel bir mecazi mananın kastedilmesi gerekir; yani onun hayrına ve durumunun salahına ihtimam gösterirler, şerefini açığa vurmaya ve şanını yüceltmeye ehemmiyet verirler. Bu da Allah Sübhânehu tarafından rahmetle, melekler tarafından ise dua ve istiğfar ile olur. {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ} “Ey iman edenler! Siz de ona salât edin.” Siz de buna ihtimam gösterin; zira buna siz daha layıksınız. {وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} “ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” “Allahümme salli alâ Muhammedin ve sellim” veya benzeri ifadeler söyleyerek [selam verin]. Teslimden kastın onun emrine boyun eğmek olduğu da söylenmiştir. Ayet, tekrarın vacip olup olmadığına değinmeksizin onun üzerine salât ve selam getirmenin mutlak olarak farz olduğuna delildir. Peygamber Efendimiz’in: “Yanında anıldığım halde bana salât getirmeyen kimsenin burnu sürtülsün!” buyruğu ve: “Yanında anıldığım halde bana salât getirmeyip de cehenneme giren kimseyi Allah rahmetinden uzaklaştırsın!” buyruğu sebebiyle adı her anıldığında salât getirmenin vacip olduğu söylenmiştir. Şöyle rivayet edilmektedir: Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah Teâlâ benim için iki melek görevlendirdi; bir Müslümanın yanında anıldığımda bana salât getirirse o iki melek mutlaka: ‘Allah seni bağışlasın’ der. Allah Teâlâ ve melekleri de o iki meleğe cevap olarak: ‘Âmîn’ derler. Bir Müslümanın yanında anıldığımda bana salât getirmezse o iki melek mutlaka: ‘Allah seni bağışlamasın’ der. Allah Teâlâ ve melekleri de o iki meleğe cevap olarak: ‘Âmîn’ derler.” Âyet-i secde ve aksırana “yerhamükellâh” deme meselelerinde söylendiği gibi, her mecliste adı sallallâhu aleyhi ve sellem tekrarlansa bile bir defa salât getirmenin vacip olduğunu söyleyenler olduğu gibi, her duanın başında ve sonunda vacip olduğunu söyleyenler de vardır. Kelime-i şehadeti izhar etmede olduğu gibi ömürde bir defa vacip olduğunu söyleyenler de olmuştur. İhtiyatın gerektirdiği ve onun sallallâhu aleyhi ve sellem yüce şanını bilmenin iktiza ettiği husus ise, onun yüce adı her anıldığında salât getirilmesidir. Namazın içindeki salâta gelince; “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd” denilmesi bize göre namazın caiz olmasının bir şartı değildir. İbrâhîm en-Nehaî’den rahimehullâh rivayet edildiğine göre sahabe, bunun yerine teşehhütteki “es-Selâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü” ifadesiyle yetiniyorlardı. Şâfiî rahimehullâh ise bunu şart koşmuştur. Peygamberler —onlara salât ve selâm olsun— dışındakilere salât getirmeye gelince; tebeî olarak caizdir, ancak müstakil olarak mekruhtur; zira örfte bu, peygamberlerin zikrinin bir şiarıdır; bundan ötürü her ne kadar aziz ve celil olsa da “Muhammed azze ve celle” denilmesi mekruh görülmüştür.

12648. Metin

{إِنَّ الذين يُؤْذُونَ الله وَرَسُولَهُ} أُريد بالإيذاء إمَّا فعلُ ما يكرهانِه من الكُفرِ والمعَاصي مجازاً لاستحالةِ حقيقةِ التَّأذِي في حقِّه تعالى وقيلَ في إيذائِه تعالى هو قول اليَّهودِ والنَّصارَى والمُشركين يدُ الله مغلولةٌ وثالثُ ثَلاثَة والمسيحُ ابنُ الله والملائكةُ بناتُ الله والأصنامُ شُركاؤه تعالَى الله عن ذلكَ عُلواً كبيراً وقيلَ قولُ الذينَ يُلحدون في آياتِه وفي ايذاء الرسول ﷺ هو قولُهم شاعرٌ ساحرٌ كاهنٌ مجنونٌ وقيل هو كسرُ رَباعيتَه وشجُّ وجهَه الكريمَ يومَ أُحد وقيلَ طعنُهم في نكاحِ صفيَّةَ والحقُّ هو العمومُ فيهما واما ايذاؤه ﷺ خاصَّة بطريقِ الحقيقةِ وذكرُ الله ﷿ لتعظيمِه والإيذانِ بجلالةِ مقدارهِ عندَه تعالى وايذاؤه ﷺ إيذاءٌ له سبحانَه {لَّعَنَهُمُ الله} طردَهم وأبعدَهُم من رحمتِه {فِى الدنيا والاخرة} بحيثُ لا يكادُون ينالُون فيهما شَيئاً منها {وَأَعَدَّ لَهُمْ} معَ ذلكَ {عَذَاباً مُّهِيناً} يصيبهم في الآخرةِ خاصَّة

{إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Şüphesiz Allah’ı ve Resûlünü incitenler...” Eziyetten (incitmekten) kasıt, Allah Teâlâ hakkında hakiki manada incinmenin imkânsızlığı sebebiyle mecazen her ikisinin de hoşlanmadığı küfür ve günahları işlemektir. Allah Teâlâ’ya eziyet hususunda bunun Yahudilerin, Hristiyanların ve müşriklerin: “Allah’ın eli bağlıdır”, “Üçün üçüncüsüdür”, “Mesih Allah’ın oğludur”, “Melekler Allah’ın kızlarıdır” ve “Putlar O’nun ortaklarıdır” demeleri olduğu söylenmiştir; Allah Teâlâ bundan pek yücedir. O’nun ayetlerinde haktan sapanların sözleri olduğu da söylenmiştir. Resûl’e sallallâhu aleyhi ve sellem eziyet hususunda ise onların: “Şairdir, büyücüdür, kâhindir, mecnundur” demeleridir; Uhud günü ön dişinin kırılması ve mübarek yüzünün yaralanması olduğu da söylenmiştir; Safiyye ile evliliğine dil uzatmaları olduğu da söylenmiştir. Doğru olan ise her ikisinde de umumiliktir. Resûl’ü sallallâhu aleyhi ve sellem incitmek hakikat anlamındadır; Allah’ın azze ve celle zikredilmesi ise onu yüceltmek ve O’nun katındaki yüce makamını bildirmek içindir; zira onu sallallâhu aleyhi ve sellem incitmek, Allah Sübhânehu’yu incitmek demektir. {لَعَنَهُمُ اللَّهُ} “Allah onlara lanet etmiştir”, onları rahmetinden kovup uzaklaştırmıştır, {فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ} “dünyada ve ahirette”, öyle ki her iki yurtta da o rahmetten hemen hemen hiçbir şeye nail olamazlar, {وَأَعَدَّ لَهُمْ} “ve onlar için hazırlamıştır”, bununla birlikte, {عَذَابًا مُّهِينًا} “alçaltıcı bir azap.” Sadece ahirette kendilerine isabet edecek [bir azap hazırlamıştır].

12649. Metin

{والذين يُؤْذُونَ المؤمنين والمؤمنات} يفعلونَ بهم ما يتأذون به من قولٍ أو فعل وتقييده

{وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} “Mümin erkekleri ve mümin kadınları incitenler”, söz veya fiil olarak onları incitecek şeyler yapanlar;

12650. Metin

الاحزاب ٥٩ ٦١ بقول تعالى {بِغَيْرِ مَا اكتسبوا} أي بغيرِ جنايةٍ يستحقُّون بها الأذيةَ بعد إطلاقِه فيما قبلَه للإيذانِ بأنَّ أذى الله ورسولِه لا يكونُ إلا غيرَ حقَ وأما أَذَى هؤلاءِ فَمنُه ومنه {فَقَدِ احتملوا بهتانا وَإِثْماً مُّبِيناً} أي ظَاهراً بيّناً قيل إنَّها نزلتْ في مُنافقينَ كانُوا يؤُذون عليا ﵁ ويسمعونه مالا خيرَ فيه وقيلَ في أهلِ الإفكِ وقال الضحَّاكُ والكلبيُّ في زُناةٍ يتَّبعونَ النِّساءَ إذَا برزنَ بالليَّلِ لقضاء حوائجهن كانوا لا يتعرَّضُون إلَاّ للإماءِ ولكنْ رُبَّما كانَ يقعُ منهما التَّعرُّضُ للحرائرِ أيضاً جَهْلاً أو تجاهُلاً لاتحادِ الكلِّ في الزيِّ واللِّباسِ والظاهرُ عمومُه لكلِّ ما ذُكر ولمَا سيأتِي من أراجيفِ المرجفين

el-Ahzâb 59-61 Allah Teâlâ’nın {بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا} “hak etmedikleri bir şey yüzünden”, yani eziyeti hak edecekleri bir cürüm işlemeksizin [incitenler] buyruğuyla bunun kayıtlanması, —önceki ayette mutlak bırakılmasının ardından— Allah’a ve Resûlüne verilen eziyetin ancak haksız yere olacağını, fakat müminlere verilen eziyetin ise haklı veya haksız olabileceğini bildirmek içindir. {فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا} “şüphesiz onlar bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” Yani açık ve aşikâr [bir günah yüklenmişlerdir]. Bu ayetin, Ali’yi radıyallâhu anh inciten ve ona hoş olmayan sözler işittiren münafıklar hakkında indiği söylenmiştir; İfk ehli hakkında indiği de söylenmiştir. Dahhâk ve Kelbî ise kadınlar geceleyin ihtiyaçlarını gidermek için dışarı çıktıklarında onların peşine düşen zinakârlar hakkında indiğini söylemişlerdir; bunlar sadece cariyelere sarkıntılık ederlerdi, ancak kılık kıyafetin bir olması sebebiyle bilmeyerek veya bilmezden gelerek bazen hür kadınlara da sarkıntılık ettikleri olurdu. Zahir olan ise, zikredilenlerin tümünü ve bozguncuların az sonra gelecek olan asılsız dedikodularını kapsayacak şekilde genel olmasıdır.

12651. Metin

{يا أيها النبي} بعدما بيَّن سوءَ حالِ المُؤذين زَجْراً لهم عن الإيذاءِ امر النبيِّ ﷺ بأن يأمر بعض المتأذنين منهُم بما يدفعُ إيذاءَهم في الجُملةِ من السترِ والتميزِ عن مواقعِ الإيذاءِ فقيلَ {قُل لأزواجك وبناتك وَنِسَاء المؤمنين يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جلابيبهن} الجلباب ثوبٌ أوسعُ من الخمارِ ودُونَ الرداء تلوبه المراة على راسها وتقي منه ما لرسله على صدرِها وقيل هي الملْحفةُ وكل ما يُتسترُ به أي يغطينَّ بها وجوههنَّ وأبدانهنَّ إذَا برزن لداعيةٍ من الدَّواعِي ومِنْ للتبغيض لما مرَّ منْ أنَّ المعهودَ التَّلفعُ ببعضِها وإرخاءُ بعضِها وعن السُّدِّيِّ تُغطيِّ إحدَى عينيها وجبهتَها والشقَّ الآخرَ إلا العينَ {ذلك} أي ما ذكر من التَّغطِّي {أدنى} أقربُ {أَن يُعْرَفْنَ} ويُميزنَّ عن الإماءِ والقيناتِ اللاتِي هنَّ مواقعُ تعرُّضِهم وإيذائِهم {فَلَا يُؤْذَيْنَ} من جهة اهل الريبة بالتعرضِ لهنَّ {وَكَانَ الله غَفُوراً} لما سلفَ منهنَّ منَ التَّفريطِ {رَّحِيماً} بعبادِه حيثُ يُراعي من مصالحهم أمثالَ هاتيكَ الجُزئياتِ

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ} Eziyet edenleri bundan vazgeçirmek üzere onların kötü hâlleri beyan edildikten sonra, Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem, kendilerine eziyet edilen bazı kimselere örtünmek ve eziyet mahallinden ayırt edilmek suretiyle bu eziyeti genel olarak bertaraf edecek şeyleri emretmesi buyrulmuş ve şöyle denilmiştir: {قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ} “Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle: Cilbablarını üzerlerine salsınlar.” Cilbab; hımardan (başörtüsünden) daha geniş, ridâdan ise daha dar olan, kadının başının üzerine doladığı ve göğsüne doğru saldığı örtüdür. Bütün vücudu örten çarşaf veya kendisiyle örtünülen her şey olduğu da söylenmiştir; yani bir ihtiyaç sebebiyle dışarı çıktıklarında onunla yüzlerini ve bedenlerini örtsünler. “Min” harfi teb'îz (kısmilik) içindir; zira bilindiği üzere adetin bir kısmını sarınıp bir kısmını salmak olduğu daha önce geçmişti. Süddî’den rivayet edildiğine göre: Kadın bir gözünü, alnını ve diğer gözü hariç yüzünün diğer tarafını örter. {ذَٰلِكَ} “Bu”, yani zikredilen bu örtünme, {أَدْنَىٰ} “daha uygundur”, daha yakındır, {أَن يُعْرَفْنَ} “tanınmalarına”, sarkıntılık ve eziyet mahalleri olan cariyelerden ve şarkıcı kadınlardan ayırt edilmelerine [daha yakındır], {فَلَا يُؤْذَيْنَ} “böylece incitilmesinler.” Şüphe ve fesat ehli tarafından kendilerine sarkıntılık edilmek suretiyle [incitilmesinler]. {وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا} “Allah çok bağışlayandır”, geçmişteki kusurlarını [bağışlayandır], {رَّحِيمًا} “çok merhamet edendir.” Kulları hakkında bu tür cüz’i maslahatları dahi gözettiği için [çok merhamet edendir].

12652. Metin

{لَّئِن لَّمْ يَنتَهِ المنافقون} عمَّا هُم عليهِ من النِّفاقِ وأحكامِه الموجبةِ للإيذاءِ {والذين فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} عمَّا هُم عليهِ من النزلزل وما يستتبعُه ممَّا لا خيرَ فيهِ {والمرجفون فِى المدينة} من الفريقينِ عمَّا هُم عليهِ من نشرِ أخبارِ السُّوءِ عن سَرَايا المُسلمينَ وغيرِ ذلكَ من الا راجيف الملَّفقةِ المُستتبعةِ للأذَّيةِ وأصلُ الإرجافِ التَّحريكُ من الرَّجفةِ التي هي الزَّلزلةُ وُصفت به الأخبارُ الكاذبةُ لكونِها متزلزلةً غيرَ ثابتةٍ {لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ} لنأمرنَّك بقتالِهم وإجلائِهم أو بما يضطرهم إلى الجلاءِ ولنحرضنَّك على ذلكَ {ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ} عطفٌ على جوابِ القسمِ وثمَّ الدلالة على ان الجلاء ومفارقة جوار الرسول ﷺ أعظمُ ما يُصيبهم {فِيهَا} أي في المدينةِ {إِلَاّ قَلِيلاً} زَمَاناً أو جواراً قليلاً ريثما يتبينُ حالُهم من الانتهاءِ وعدمِه

{لَّئِن لَّمْ يَنتَهِ الْمُنَافِقُونَ} “Andolsun ki münafıklar vazgeçmezlerse”, üzerinde bulundukları nifaktan ve eziyeti gerektiren hükümlerinden [vazgeçmezlerse], {وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} “ve kalplerinde hastalık bulunanlar”, üzerinde bulundukları sarsıntıdan ve bunu takip eden hayırsız işlerden [vazgeçmezlerse], {وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ} “ve Medine’de asılsız haber yayanlar”, bu iki gruptan olup Müslümanların müfrezeleri hakkında kötü haberler yaymaktan ve eziyeti netice veren uydurma dedikodulardan [vazgeçmezlerse]. “İrcâf” kelimesinin aslı, şiddetli sarsıntı manasındaki “recfe” kökünden hareket ettirmek demektir; yalan haberler de sarsıntılı olup sabit olmadıkları için bu vasıfla nitelendirilmiştir. {لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ} “mutlaka seni onlara musallat ederiz.” Onlarla savaşmanı ve onları sürmeni veya onları sürgüne mecbur bırakacak şeyleri sana emreder ve seni buna teşvik ederiz. {ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ} “Sonra sana komşu olamazlar”; kasemin cevabına matuftur; “sümme” ise sürgün edilip Resûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem komşuluğundan ayrılmanın onların başına gelecek en büyük musibet olduğuna delalet etmek içindir, {فِيهَا} “orada”, yani Medine’de, {إِلَّا قَلِيلًا} “ancak az bir zaman.” Durumlarının vazgeçip vazgeçmedikleri netleşinceye kadar az bir zaman veya az bir komşuluk müstesna [komşu kalamazlar].

12653. Metin

{مَّلْعُونِينَ} نُصب على الشَّتمِ أو الحالِ على أنَّ الاستثناءَ واردٌ عليهِ أيضاً على رَأْي مَن يجوِّزه كما مر في قوله تعالى غير ناظرين إناه ولا سبيلَ إلى انتصابِه عن قولِه تعالى {أَيْنَمَا ثُقِفُواْ أُخِذُواْ وَقُتّلُواْ تَقْتِيلاً}

{مَّلْعُونِينَ} “Lanetlenmiş olarak”; zem (kınama) üzere yahut bunu caiz görenlerin görüşüne göre —Allah Teâlâ’nın “gayra nâzırîne inâh” buyruğunda geçtiği gibi— istisnanın kendisine de yöneldiği bir hâl olarak mansup kılınmıştır. Allah Teâlâ’nın şu buyruğundan ötürü mansup olmasına ise imkân yoktur: {أَيْنَمَا ثُقِفُوا أُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْتِيلًا} “nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve amansızca öldürülürler.”

12654. Metin

الاحزاب ٦٢ ٦٧ لأنَّ ما بعد كلمةِ الشرط لا يعمل فيها قبلَها

el-Ahzâb 62-67 Çünkü şart edatından sonra gelen kısım, şart edatından önce gelen kısımda amel edemez.

12655. Metin

{سُنَّةَ الله فِى الذين خَلَوْاْ مِن قَبْلُ} أي سنَّ الله ذلكَ في الأممِ الماضيةِ سُنَّةً وهي ان يقتل الذين نافقُوا الأنبياءَ عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ وسعَوا في توهينِ أمرِهم بالإرجافِ ونحوهِ أَينما ثُقفوا {وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ الله تبديلا} اصلا لا بتنائها على أساسِ الحكمةِ التي عليَها يدورُ فلكُ التَّشريع

{سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ} “Daha önce gelip geçenler hakkındaki Allah’ın kanunudur.” Yani Allah, peygamberlere —onlara salât ve selâm olsun— nifak edip asılsız haberler yayarak onların durumunu zayıflatmaya çalışanların nerede bulunurlarsa öldürülmeleri hususunu geçmiş ümmetlerde bir sünnet kılmıştır. {وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا} “Ve Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” Asla [bir değişiklik bulamazsın]; zira O’nun sünneti, teşri çarkının etrafında döndüğü hikmet esası üzerine kurulmuştur.

12656. Metin

{يسألك الناس عَنِ الساعة} أي عن وقتِ قيامِها كانَ المشركون يسألونه ﷺ عن ذلكَ استعجالاً بطريقِ الاستهزاءِ واليهودُ امتحاناً لما أنَّ الله تعالى عَمَّى وقتَها في التَّوراةِ وسائرِ الكتبِ {قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ الله} لا يُطلعُ عليهِ ملكاً مقرَّباً ولا نبَّياً مُرسلاً وقولُه تعالى {وَمَا يُدْرِيكَ} خطابٌ مستقلٌّ له ﷺ غيرُ داخلٍ تحت الأمر مسوقٌ لبيانِ أنَّها معَ كونِها غيرَ معلومةٍ للخلقِ مرجوَّة المجيءِ عن قريبٍ أيْ أيُّ شيءٍ يُعلمك بوقتِ قيامِها أي لا يُعلمك به شيءٌ أَصْلاً {لَعَلَّ الساعة تَكُونُ قَرِيباً} أي شَيْئاً قَريباً أو تكونُ السَّاعةُ في وقتٍ قريبٍ وانتصابُه على الظَّرفيَّةِ ويجوزُ أنْ يكونَ التَّذكيرُ باعتبارِ أنَّ السَّاعةَ في مَعنْى اليَّوم أو الوقتِ وفيهِ تهديدٌ للمُستعجلينَ وتبكيتٌ للمتعنتينَ والإظهارُ في حيِّزِ الاضمار للتهويل وزيادةِ التَّقريرِ وتأكيدِ استقلالِ الجُملة كما أُشير إليهِ

{يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِ} “İnsanlar sana o kıyamet saatini sorarlar”; yani onun kopma vaktini sorarlar. Müşrikler bunu alay yollu acele ettirmek için, Yahudiler ise Allah Teâlâ Tevrat’ta ve diğer kitaplarda onun vaktini gizlediği için imtihan maksadıyla ona sallallâhu aleyhi ve sellem soruyorlardı. {قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللَّهِ} “De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır.” O bilgiye ne mukarreb bir meleği ne de gönderilmiş bir peygamberi muttali kılar. Allah Teâlâ’nın {وَمَا يُدْرِيكَ} “Ne bilirsin” buyruğu, emir kipine dâhil olmayan, kıyametin mahlûkat için bilinmemekle birlikte gelmesinin pek yakın olduğunu beyan etmek üzere sevk edilmiş müstakil bir hitaptır; yani onun kopma vaktini sana ne bildirebilir ki, yani hiçbir şey sana onu asla bildiremez! {لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا} “belki de o kıyamet saati pek yakındır.” Yani yakın bir şeydir veya kıyamet yakın bir vakitte kopacaktır; zarfiyyet üzere mansuptur. Kıyamet saatinin “gün” veya “vakit” manasında olması hasebiyle müzekker getirilmesi de caizdir. Bunda acele edenler için bir tehdit ve inatçılar için bir susturma vardır. Zikredildiği üzere, korkutmak, takriri artırmak ve cümlenin bağımsızlığını pekiştirmek için zamir makamında açık isim kullanılmıştır.

12657. Metin

{إِنَّ الله لَعَنَ الكافرين} على الإطلاقِ أي طردَهُم وأبعدَهُم من رحمتِه العاجلةِ والآجلةِ {وَأَعَدَّ لَهُمْ} مع ذلكَ {سَعِيراً} ناراً شديدةَ الاتقادِ يقاسُونها في الآخرةِ

{إِنَّ اللَّهَ لَعَنَ الْكَافِرِينَ} “Şüphesiz Allah kâfirlere lanet etmiştir”, mutlak olarak; yani onları dünyadaki ve ahiretteki rahmetinden kovup uzaklaştırmıştır, {وَأَعَدَّ لَهُمْ} “ve onlar için hazırlamıştır”, bununla birlikte, {سَعِيرًا} “çılgın bir ateş.” Ahirette çekecekleri son derece alevli bir ateş [hazırlamıştır].

12658. Metin

{خالدين فِيهَا أَبَداً لَاّ يَجِدُونَ وَلِيّاً} يحفظُهم {وَلَا نصيرا} بخلصهم منها

{خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا لَّا يَجِدُونَ وَلِيًّا} “Orada ebediyen kalıcıdırlar; hiçbir sahip/dost bulamazlar”, kendilerini koruyacak [bir dost bulamazlar], {وَلَا نَصِيرًا} “ne de bir yardımcı [bulabilirler].” Kendilerini oradan kurtaracak [bir yardımcı bulamazlar].

12659. Metin

{يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِى النار} ظرفٌ لعدمِ الوجدانِ وقيل لخالدينَ وقيل لنصيراً وقيل مفعول لا ذكر أي يومَ تُصرَّفُ وجوهُهم فيها من جهةٍ إلى جهةٍ كلحمٍ يُشوى في النَّارِ أو يُطبخُ في القِدرِ فيدورُ به الغليانُ من جهةٍ إلى جهةٍ أو من حالٍ إلى حالٍ أو يُطرحُون فيها مقلوبينَ منكوسين وقُرىء تقلَّب بحذف إحدى التاءين من تنقلب ونُقلِّب بإسنادِ الفعلِ إلى نونِ العظمةِ ونصْبِ وجوهِهم وتقلب بإساده إلى السَّعيرِ وتخصيصُ الوجوهِ بالذكرِ لِما أنَّها أكرمُ الأعضاءِ ففيهِ مزيدُ تفظيعٍ للأمرِ وتهويلٌ للخطبِ ويجوزُ أنْ تكونَ عبارةً عن كلِّ الجسدِ فقولُه تعالى {يَقُولُونَ} استئنافٌ مبنيٌّ على سؤال نشأ من حكاية حالِهم الفظيعةِ كأنَّه قيل فماذا يصنعُون عندَ ذلكَ فقيلَ يقولُون مُتحسِّرين على ما فاتهم {يا ليتنا أَطَعْنَا الله وَأَطَعْنَا الرسولا} فلا نُبتلى بهذا العذابِ أو حالٌ من ضميرِ وجوهُهم أو من نفسها أو هو العاملُ في يوم

{يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ} “Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün...” Bulamama fiilinin zarfıdır; “hâlidîn” lafzının yahut “nasîran” lafzının zarfı veya mukadder “izkür” (hatırla) fiilinin mef’ûlü olduğu da söylenmiştir. Yani ateşte kızartılan yahut kazanda pişirilip kaynamanın etkisiyle bir taraftan diğer tarafa dönen et gibi yüzlerinin bir taraftan diğer tarafa veya bir hâlden diğer hâle evrilip çevrildiği yahut baş aşağı ateşe atıldıkları gün [demektir]. “Tenkalibü” fiilinden iki tâ harfinden birinin hazfiyle “tükallebü”, azamet nûnuyla fiilin Allah’a isnat edilip yüzlerin nasbıyla “nükallibü” ve fiilin Saîr’e (ateşe) isnadıyla “tükallibü” şeklinde de okunmuştur. Yüzlerin özellikle zikredilmesi organların en şereflisi olmasındandır; zira bunda durumu daha da çirkinleştirme ve hadiseyi dehşet verici kılma vardır. Yüz lafzının bütün bedenden kinaye olması da caizdir. Allah Teâlâ’nın {يَقُولُونَ} “derler ki” buyruğu, onların korkunç durumunun hikâye edilmesinden doğan bir soruya binaen müstakil bir başlangıç cümlesidir (isti'nâf); sanki “O esnada ne yaparlar?” denilmiş, buna cevaben de kaçırdıkları şeylere hayıflanarak şöyle dedikleri bildirilmiştir: {يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا} “Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!” Tâ ki bu azaba müptela olmasaydık. Yahut bu cümle “yüzleri” kelimesindeki zamirden veya yüzlerin bizzat kendisinden hâldir; yahut “yevme” zarfında amel eden fiildir.

12660. Metin

{وقالوا}

{وَقَالُوا} “Ve dediler ki:”

12661. Metin

الاحزاب ٦٨ ٧١ عطفٌ على يقولُون والعدولُ إلى صيغةِ المَاضي للإشعارِ بأنَّ قولَهم هذا ليس مستمرَّاً كقولِهم السَّابقِ بل هو ضربُ اعتذارِ أرادُوا به ضرباً من التَّشفي بمضاعفةِ عذابِ الذين ألقَوهم في تلك الورطةِ وإنَّ علمُوا عدَم قبولِه في حقِّ خلاصِهم منها {رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا} يعنُون قادتَهم الذين لقَّنوهم الكفرَ وقُرىء ساداتِنا للدِّلالةِ على الكثرة والتَّعبيرُ عنهم بعُنوانِ السِّيادة والكبر لتقوية الاعتذار وإلَاّ فهم في مقام التحقير والإهانة {فَأَضَلُّونَا السبيلا} بما زيَّنوا لنا من الاباطيل والألفُ للإطلاق كما في واطعنا الرسولا

el-Ahzâb 68-71 “Yekûlûne” fiiline matuftur; geçmiş zaman kipine geçilmesi, onların bu sözlerinin önceki sözleri gibi sürekli olmayıp, kendilerini bu batağa sürükleyenlerin azabının katlanmasıyla bir nebze teselli bulmak istedikleri bir nevi mazeret beyanı olduğunu hissettirmek içindir; her ne kadar bu mazeretin kendilerini kurtarma konusunda kabul edilmeyeceğini bilseler de. {رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا} “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik.” Kendilerine küfrü telkin eden önderlerini kastederler. Çokluğa delalet etmek üzere “sâdâtinâ” şeklinde de okunmuştur. Onların efendilik ve büyüklük unvanıyla anılması mazereti kuvvetlendirmek içindir; yoksa onlar tahkir ve aşağılanma makamındadırlar. {فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا} “Onlar da bizi yoldan saptırdılar.” Bize süsledikleri bâtıllarla [saptırdılar]. Ayet sonundaki elif harfi, “eta'ne’r-resûlâ”da olduğu gibi ıtlâk (sesi uzatma) içindir.

12662. Metin

{ربنا آتهم ضِعْفَيْنِ مِنَ العذاب} أي مِثْلَي العذاب الذي آتيتناهُ لأنَّهم ضلُّوا وأضلُّوا {والعنهم لَعْناً كَبِيراً} أي شديداً عظيماً وقُرىء كثيراً وتصديرُ الدُّعاءِ بالنِّداءِ مكرَّراً للمبالغةِ في الجؤارِ واستدعاءِ الإجابةِ

{رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ} “Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver”; yani bize verdiğin azabın iki katını [onlara ver]; çünkü onlar hem saptılar hem de saptırdılar. {وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا} “ve onlara büyük bir lanetle lanet et!” Yani şiddetli ve büyük bir lanetle [lanet et]. “Kesîran” (çokça) şeklinde de okunmuştur. Duaya nida ile başlanması ve bunun tekrarlanması, yalvarıp yakarmada mübalağa ve icabeti talep etmek içindir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.