13464. Metin
سورة
Sure
13465. Metin
فصلت آية (١ ٥)
Fussilet Suresi, Ayet (1-5)
13466. Metin
} ٥
} 5
13467. Metin
سورة فصلت مكية وآياتها أربع وخمسون آية
Fussilet Suresi Mekkîdir ve elli dört ayettir.
13468. Metin
{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم}
{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”
13469. Metin
{حم} إنْ جُعلَ إسماً للسورةِ فهو إما خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ وهو الأظهرُ لما مر سرِّه مِراراً أو مبتدأٌ خبره
{حم} “Hâ, Mîm.” Eğer surenin ismi kılınırsa, sırrı defalarca geçtiği üzere daha zahir olan görüşe göre ya mahzuf bir mübtedanın haberidir ya da haberi,
13470. Metin
{تنزل} وهو عَلى الأولِ خبرٌ وخبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ إن جُعلَ مسروداً على نمطِ التعديدِ وقولُه تعالى {مّنَ الرحمن الرحيم} متعلقٌ به مؤكِّدٌ لما أفادَه التنوينُ من الفخامةِ الذاتيةِ بالفخامةِ الإضافيةِ أو خبرٌ آخرُ أو تنزيلٌ مبتدأٌ لتخصُّصِه بالصفةِ خبرُه
{تَنزِيلٌ} “İndirilmiştir.” [lafzı olan bir mübtedadır]. Bu lafız ilk ihtimale göre haberdir; eğer sayma üslubu üzere peş peşe dizilmiş sayılırsa mahzuf bir mübtedanın haberidir. Yüce Allah’ın {مِّنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan [Allah] katından.” kavli ise tenvinin zâtî azamet olarak ifade ettiği anlamı izafî azametle pekiştiren bir şekilde ona müteallıktır (bağlıdır) veya başka bir haberdir; yahut tenzîl lafzı sıfatla tahsis edildiği için mübtedadır, haberi de,
13471. Metin
{كتاب} وهو على الوجوده الأُوَل بدلٌ منْهُ أو خبرٌ آخرُ أو خبرٌ لمحذوفٍ ونسبةُ التنزيلِ إلى الرحمن الرحيمِ للإيذانِ بأنه مدارٌ للمصالحِ الدينيةِ والدنيويةِ واقعٌ بمقتضى الرحمةِ الربانيةِ حسبما ينبيء عنه قوله تعالى {وَمَا أرسلناك إِلَاّ رحمة للعالمين} {فصلت آياته} ميرت بحسبِ النظمِ والمَعنْى وجُعلتْ تفاصيل في اساليب مختلة ومعانٍ متغايرةٍ من أحكامٍ وقصصٍ ومواعظَ وأمثالٍ ووعدٍ ووعيد وفرىء فُصِلَتْ أي فَرَقتْ بينَ الحقِّ والباطلِ أو فُصلَ بعضُها من بعضٍ باختلافِ الأساليب والمعان من قولكَ فصَل من البلد فصولاً {قرآنا عَرَبِيّاً} نصبَ على المدحِ أو الحاليةِ من كتابٌ لتخصصه بالصفة أو من آياته {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} أي معانيَهُ لكونِه على لسانِهم وقيلَ لأهل العلم والنظر لأنهم المنتفعونَ به واللامُ متعلة بمحذوفٍ هو صفةٌ أُخْرى لقرآناً أي كائناً لقومٍ الخ أو بتنزيلٌ على أنَّ منَ الرحمن الرحيمِ ليستْ بصفة له أو بفصِّلَتْ
{كِتَابٌ} “Bir kitaptır ki...” [lafzıdır]. Bu lafız önceki vecihlere göre ondan bedeldir, başka bir haberdir veya mahzuf [bir mübtedanın] haberidir. İndirmenin Rahmân ve Rahîm’e isnat edilmesi, onun dinî ve dünyevî maslahatların mihveri olduğunu, Yüce Allah’ın {وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ} “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” kavlinin bildirdiği üzere Rabbânî rahmetin gereği olarak vuku bulduğunu bildirmek içindir. {فُصِّلَتْ آيَاتُهُ} “Ayetleri açıklanıp ayırt edilmiştir.” Nazım ve mana bakımından temyiz edilmiş; hükümler, kıssalar, öğütler, meseller, vaad ve vaîd gibi farklı üsluplar ve çeşitli manalar halinde tafsilatlı kılınmıştır. “فُصِلَتْ” şeklinde [şeddesiz de] okunmuştur; yani hak ile bâtılın arasını ayırmıştır yahut “فَصَلَ مِنَ البَلَدِ فُصُولاً” (şehirden ayrıldı) sözünde olduğu gibi üslup ve mana farklılığıyla bir kısmı diğerinden ayrılmıştır. {قُرْآنًا عَرَبِيًّا} “Arapça bir Kur'an olarak.” lafzı medih üzere yahut sıfatla tahsis edildiği için “كِتَابٌ” lafzından veya “آيَاتُهُ” lafzından hâl olarak mansubdur. {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “Bilen bir kavim için.” Yani kendi dillerinde olduğu için manalarını bilen bir kavim için; ilim ve fikir ehli kimseler için denilmiştir, çünkü ondan yararlananlar onlardır. Lâm harf-i cerri, Kur'ân lafzının diğer bir sıfatı olan mahzuf bir lafza müteallıktır; yani “şu kavim için olan” takdirindedir yahut “مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ” ifadesinin ona sıfat olmaması esasına göre “تَنزِيلٌ” lafzına ya da “فُصِّلَتْ” lafzına müteallıktır.
13472. Metin
{بَشِيراً وَنَذِيراً} صفتانِ أُخريانِ لقرآنا أي بشير الأهل الطاعة ونذيراً لأهل المعصية أو حالانِ منْ كتابٌ أو من آياتِه وقُرِئَا بالرفع على الوصفية لكتابٌ أو الخبريةِ لمحذوف {فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ} عنْ تدبره مع كونه على لغتهم {فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ} سماعَ تفكرٍ وتأمل حتى يفهموا اجلالة قدرِه فيؤمنُوا به
{بَشِيرًا وَنَذِيرًا} “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak...” [lafızları] “قُرْآنًا” lafzının diğer iki sıfatıdır; yani itaat ehlini müjdeleyici, isyan ehlini ise uyarıcıdır; yahut “كِتَابٌ” lafzından veya onun ayetlerinden iki hâldir. “كِتَابٌ” lafzına vasıf olmak üzere merfû olarak veya mahzuf [mübtedanın] haberi olarak da okunmuşlardır. {فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ} “Fakat onların çoğu yüz çevirdi.” kendi dillerinde olmasına rağmen onu etraflıca düşünmekten [yüz çevirdiler]. {فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ} “Artık onlar dinlemezler.” kadrinin yüceliğini anlayıp ona iman edecek bir tefekkür ve dikkat işitmesiyle işitmezler.
13473. Metin
{وقالوا}
{وَقَالُوا} “Ve dediler ki:”
13474. Metin
فصلت آية (٦ ٨) أي لرسول الله ﷺ عندَ دعوتِه إيَّاهم إلى الإيمان والعملِ بما في القرآن {قُلُوبُنَا فِى أَكِنَّةٍ} أي أغطية {مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِى آذاننا وقر} أي صمم الثقل وقرىء بالكسر وفرىء بفتحِ القافِ {وَمِن بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ} غليظ بمنعنا عن التواصلِ ومنْ للدلالةِ على أن الحجابَ مبتدأٌ من الجانبينِ بحيثُ استوعبَ ما بينهما من المسافةِ المتوسطةِ ولم يبقَ ثمةَ فراغٌ أصلاً وهذه تمثيلاتٌ لنُبوِّ قلوبِهم عنْ إدراك الحق وقبله ومج أسماعههم له كأن بهاصمما وامتناع مواصلتِهم وموافقتِهم للرسولِ ﷺ {فاعمل} أي على دينكَ وقيلَ في إبطال أمرنا {إِنَّنَا عاملون} أي على دينِنا وقيل في إبطال أمرِك والأولُ هو الأظهرُ فإن قولَه تعالى
Fussilet Suresi, Ayet (6-8) Yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onları imana ve Kur'an'dakilerle amel etmeye çağırdığında ona şöyle dediler: {قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ} “Kalplerimiz örtüler içindedir,” yani kılıflar içindedir, {مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ} “bizi kendisine çağırdığın şeyden; kulaklarımızda da bir ağırlık vardır.” Yani sağırlık ve ağırlık vardır. Kesre ile [vıkr] ve kaf harfinin fethasıyla da okunmuştur. {وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ} “Bizimle senin aranda bir perde vardır.” Bizi kavuşmaktan alıkoyan kalın bir perde vardır. “مِنْ” harf-i cerri, perdenin her iki taraftan da başladığını, aralarındaki mesafeyi tamamen kapladığını ve orada asla bir boşluk kalmadığını belirtmek içindir. Bütün bunlar, kalplerinin hakkı idrak ve kabul etmekten uzaklaşmasını, kulaklarının sanki sağırmış gibi onu geri püskürtmesini ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile bağ kurup uyuşmaktan kaçınmalarını anlatan temsillerdir. {فَاعْمَلْ} “Artık sen yapacağını yap,” yani kendi dinine göre amel et; işimizi boşa çıkarmaya çalış denildiği de söylenmiştir. {إِنَّنَا عَامِلُونَ} “şüphesiz biz de yapmaktayız.” Yani kendi dinimize göre amel etmekteyiz; senin işini boşa çıkarmaya çalışmaktayız denildiği de söylenmiştir. Birincisi daha açıktır. Zira Yüce Allah’ın,
13475. Metin
{قُلْ إِنَّمَا أَنَاْ بشرٌ مثلُكم يوحى إِلَىَّ أَنَّمَا إلهكم إله وَاحِدٌ} تلقينٌ للجوابِ عنه أي لستُ منْ جنس مغايرٍ لكم حتى يكونَ بيني وبينكم حجابٌ وتباينٌ مصححٌ لتباين الأعمالِ والأديان كما ينبىءُ عنه قولُكم فاعملْ إننَا عاملون بل إنما مثلُكم مأمورٌ بما أُمرتم به حيثُ أُخبرْنا جميعاً بالتوحيد بخظاب جامع بين وبينكم فإن الخطابَ في إلهكم محكى منتظم للكل لا أنه خطابٌ منه ﵊ كما في مثلُكم وقيلَ المعنى لستُ مَلَكاً ولا جِنياً لا يمكنكم التقلى منه ولا أدعوكم إلى ما تنبو عنه العقولُ والأسماعُ وإنما أدعوكُم إلى التوحيدِ والاستقامةِ في العملِ وقد تدلُّ عليهما دلائلُ العقلِ وشواهدُ النقلِ وقيلَ المَعْنى إني لستُ بملَكٍ وإنما أنا بشرٌ مثلُكم وقد أُوحي إليّ دونَكُم فصحَّتْ بالوحي إليَّ ون بشرٌ نبوتِي وإذا صحَّت نبوتِي وجبَ عليكم اتباعِي فتأمل والفاء في قوله تعالى {فاستقيموا إِلَيْهِ} لترتيبِ ما بعدها على ما قبلها من إحياء الوحدانيةِ فإن ذلك موجبٌ لاستقامتِهم إليه تعالى بالتوحيدِ والإخلاصِ في الأعمالِ {واستغفروه} مما كنتم عليهِ من سُوءِ العقيدةِ والعملِ وقولُه تعالى {وَوَيْلٌ لّلْمُشْرِكِينَ} ترهيبٌ وتنفيرٌ لهم عن الشركِ إثَر ترغيبِهم في التوحيدِ ووصفهم بقولِه تعالى
{قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَىٰ إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ} “De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana yalnızca ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor.'” kavli, onlara verilecek cevabı telkin etmektedir. Yani: “'Yapacağını yap, biz de yapmaktayız' sözünüzün ima ettiği gibi, amellerin ve dinlerin farklılaşmasını meşru kılacak şekilde benimle sizin aranızda bir perde ve başkalık bulunsun diye sizden ayrı bir türden değilim. Bilakis ben de tıpkı sizin gibi biriyim, hepimize benimle sizin aranızı birleştiren bir hitapla tevhid bildirildiğine göre emrolunduğunuz şeyle ben de emrolundum. Zira 'ilahınız' ifadesindeki hitap, 'sizin gibi' ifadesinde olduğu gibi bizzat ondan aleyhisselâm gelen bir hitap olmayıp herkesi içine alan hikâye edilmiş bir hitaptır.” Bir görüşe göre anlam şöyledir: “Ben kendisinden vahiy almanız mümkün olmayan bir melek yahut cin değilim; akılların ve kulakların nefretle karşılayacağı bir şeye de çağırmıyorum. Ben sizi yalnızca tevhide ve amelde istikamete çağırıyorum ki, aklî deliller ve naklî şahitler her ikisine de delalet etmektedir.” Başka bir görüşe göre ise anlam şudur: “Ben bir melek değilim, yalnızca sizin gibi bir insanım; fakat sizden farklı olarak bana vahyolunmuştur. Böylece bir insan iken bana vahyolunmasıyla peygamberliğim sabit olmuştur; peygamberliğim sabit olunca da bana uymanız vacip olmuştur.” İyi düşün. Yüce Allah’ın {فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ} “Öyleyse O’na yönelerek dosdoğru olun” kavlindeki “fe” harfi, kendisinden sonrakini vahdaniyetin bildirilmesi olan öncesine bağlamak içindir. Zira bu durum, tevhid ve amellerde ihlâs ile O Yüce Zât'a yönelip dosdoğru olmalarını gerektirir. {وَاسْتَغْفِرُوهُ} “ve O’ndan bağışlanma dileyin.” İçinde bulunduğunuz kötü inanç ve amellerden dolayı [bağışlanma dileyin]. Yüce Allah’ın {وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ} “Yazıklar olsun o müşriklere!” kavli ise, onları tevhîde teşvik ettikten hemen sonra şirkten sakındırma ve nefret ettirmedir. Yüce Allah’ın onları,
13476. Metin
{الذين لا يؤتون الزكاة} لزيادة التحذيرِ والتخويفِ عن منع الزكاةِ حيثُ جُعلَ من أوصافِ المشركينَ وقُرنَ بالكفر بالآخرة حيث قيل {وَهُمْ بالاخرة هُمْ كافرون} وهو عطفٌ على لا يُؤتون داخلٌ في حيزِ الصلةِ واختلافُهما بالفعلية والاسميةِ لما أنَّ عدمَ إيتائِها متجددٌ والكفرُ أمرٌ مستمرٌ ونُقلَ عن ابن عباس ﵄ أنه فسرَ لا يُؤتون الزكاةَ بقوله لا يقولون لا إله إلا الله فإنها زكاةُ الأنفسِ والمعنى لا يظهرون أنفسَهُم من الشرك بالتوحيد وهو مأخوذٌ من قولِه تعالى {وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا} وقال الضحاكُ ومقاتلٌ لا ينفقون في الطاعات ولا يتصدقُون وقال مجاهدٌ لا يزكون أعمالَهُم
{الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ} “Onlar ki zekâtı vermezler...” kavliyle nitelemesi, zekâtı vermekten sakındırmayı ve korkutmayı artırmak içindir; nitekim bu, müşriklerin sıfatlarından kılınmış ve {وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} “ve onlar ahireti de inkâr edenlerin ta kendileridir.” denilerek ahireti inkâr ile yan yana getirilmiştir. Bu cümle “lâ yü'tûne” üzerine matuf olup sıla cümlesinin kapsamına dahildir. İkisinin fiilî ve isim cümlesi olarak farklı gelmesi, zekâtı vermemenin yenilenen bir durum, küfrün ise sürekli bir hal olmasındandır. İbn Abbas’tan radıyallâhu anhümâ nakledildiğine göre o, “zekâtı vermezler” ifadesini “Lâ ilâhe illallah demezler” sözüyle tefsir etmiştir; zira o, nefislerin zekâtıdır. Mana ise, nefislerini tevhid ile şirkten arındırmazlar demektir. Bu da Yüce Allah’ın {وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا} “Nefse ve onu şekillendirene [yemin olsun]” kavlinden alınmıştır. Dahhâk ve Mukâtil: “İtaat yolunda infak etmezler ve sadaka vermezler” demişlerdir. Mücâhid ise: “Amellerini temizlemezler” demiştir.
13477. Metin
{إن الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} أي
{إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} “Şüphesiz iman edip salih amel işleyenler için kesintisiz bir mükâfat vardır.” Yani,
13478. Metin
فصلت آية (٩ ١٠) لا يُمنُّ به عليهم من المَنِّ وأصله الثقلُ أولا يُقطع من مننتُ الحبلَ قطعتُه وقيل نزلتْ في المَرضى والهَرمى إذا عجزُوا عن الطاعة كُتب لهم الأجرُ كأصحِّ ما كانوا يعلمونه
Fussilet Suresi, Ayet (9-10) Başa kakılmayan [bir mükâfattır]; minnet kelimesinden gelir ki aslı ağırlıktır; yahut “مَنَنْتُ الحَبْلَ” (ipi kestim) sözünden mülhem kesilmeyendir. Hasta ve yaşlılar hakkında indiği, itaatten aciz kaldıklarında kendilerine sıhhatli zamanlarında yaptıkları en güzel ameller gibi mükâfat yazıldığı da söylenmiştir.
13479. Metin
{قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ} إنكارٌ وتشنيعٌ لكفرهم وإنَّ واللامُ إنا لتأكيد الإنكارِ وتقديمُ الهمزةِ لاقتضائها الصدارةَ لا لإنكارِ التأكيدِ وإما للإشعارِ بأن كفرَهُم من البعد بحيثُ ينكرُ العقلاءُ وقوعَهُ فيحتاجُ إلى التأكيد وإنما علق كفرُهم بالموصول حيثُ قيل {بالذى خَلَقَ الأرض فِى يَوْمَيْنِ} لتفخيم شأنِه تعالى واستعظامِ كفرِهم به أي بالعظيمِ الشأنِ الذي قدَّرَ وجودَها أي حكَم بأنها ستوجدُ في مقدار يومينِ أو في نوبتينِ على أن ما يُوجدُ في كل نوبة بأسرعِ ما يكونُ وإلا فاليومُ الحقيقيُّ إنما يتحققُ بعدَ وجودِها وتسويةِ السمواتِ وإبداعِ نيرّاتِها وترتيبِ حركاتِها {وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَندَاداً} عطفٌ على تكفرُونَ داخلٌ في حكم الإنكارِ والتوبيخِ وجمعُ الأندادِ باعتبار ما هو الواقعُ لا بأن يكونَ مدارُ الإنكارِ هو التعددُ أي وتجلعون له أنداداً والحالُ أنه لا يمكنُ أن يكونَ له ندٌّ واحدٌ {ذلك} إشارة إلى الموصول باعتبار اتصافه بما في حيز الصلةِ وما فيهِ منْ معنى البعد مع قرب العهدِ بالمُشار إليه للإيذان ببُعدِ منزلِته في العظمة وإفرادُ الكافِ لما مرَّ مرار من أنَّ المرادَ ليس تعيينَ المخاطبينَ وهو مبتدأٌ خبرُه ما بعده أي ذَلِكَ العظيمُ الشأنِ الذي فعلَ ما ذُكرَ {رَبّ العالمين} أي خالقُ جميعِ الموجوداتِ ومربيها دونَ الأرضِ خاصَّة فكيفَ يتُصورُ أن يكونَ أخسُّ مخلوقاتِه نِداً له وقولُه تعالَى
{قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ} “De ki: 'Siz gerçekten inkâr mı ediyorsunuz?'” Onların küfrünü inkâr ve çirkin görmedir. “İnne” ve “lâm” harfleri inkârı tekit etmek içindir. İstifham hemzesinin öne alınması cümlenin başında yer alma zorunluluğundan dolayıdır, tekidi inkâr etmek için değildir; yahut onların küfrünün, akıl sahiplerinin vukuunu inkâr edeceği ve bu yüzden tekide ihtiyaç duyacağı derecede uzak bir şey olduğunu hissettirmek içindir. Küfürleri, {بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ} “Yeri iki günde yaratanı...” denilerek ism-i mevsûle bağlanmıştır; bu da Yüce Zât'ın şanını yüceltmek ve O’nu inkâr etmelerinin vehametini vurgulamak içindir. Yani iki gün miktarında veya her nöbette var edilecek şey en hızlı şekilde var edilmek üzere iki aşamada yerin varlığını takdir eden, yani var olacağına hükmeden o şanı yüce Zât'ı inkâr ediyorsunuz. Aksi takdirde hakiki gün ancak yerin varlığından, göklerin düzenlenmesinden, aydınlatıcılarının yaratılmasından ve hareketlerinin tertip edilmesinden sonra gerçekleşir. {وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْدَادًا} “ve O’na ortaklar mı koşuyorsunuz?” kavli “tekfurûne” üzerine matuf olup inkâr ve azarlama hükmüne dahildir. Ortakların çoğul getirilmesi vuku bulan duruma göredir, yoksa inkârın mihverinin ortakların çokluğu olması demek değildir. Yani O’nun tek bir denginin dahi bulunması mümkün değilken siz O’na ortaklar kılıyorsunuz. {ذَٰلِكَ} “İşte O...” sıla cümlesinin kapsamındaki sıfatlarla nitelenmesi cihetiyle mevsûle işarettir. Kendisine işaret edilenin yakın olmasına rağmen işaret ismindeki uzaklık anlamı, O’nun azamet mertebesindeki yüceliğini bildirmek içindir. Hitap kâfının tekil olması, defalarca geçtiği üzere maksadın muhatapları belirlemek olmamasından kaynaklanır. Bu lafız mübtedadır, haberi ise sonrasıdır. Yani anılan şeyleri yapan o şanı yüce Zât, {رَبُّ الْعَالَمِينَ} “âlemlerin Rabbidir.” Yani yalnızca yerin değil, bütün mevcudatın yaratıcısı ve terbiyecisidir. O halde O’nun en hakir mahluklarının O’na nasıl denk olduğu tasavvur edilebilir? Yüce Allah’ın şu kavli de böyledir:
13480. Metin
{وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِىَ} عطفٌ على خلقَ داخلٌ في حكمِ الصلةِ والجعلُ إبداعيٌّ وحديثُ لزومِ الفصلِ بينهما بجملتين خارجيتين عن حيزِ الصلةِ مدفوعٌ بأن الأُولى متحدةٌ بقولِه تعالى تكفرونَ فهو بمنزلةِ الإعادةِ له والثانيةُ اعتراضيةٌ مقررةٌ لمضمون الكلامِ بمنزلة التأكيدِ فالفصلُ بهما كلَا فصلٍ على أن فيه فائدةَ التنبيِه على أن مجر المعطوفِ عليه كافٍ في تحقق ربوبيتِه للعالمينَ واستحالةِ أنْ يجعلَ له ندٌّ فكيفَ إذا انضمَّ إليه المعطوفاتُ وقيلَ هو عطفٌ على مقدرٍ أي خلقَها وجعلَ الخ وقيلَ هو كلام مستأنف وأيا ما كان فالمرادُ تقديرُ الجعلِ لا الجعلُ بالفعل وقوله تعلى {مّن فَوْقِهَا} متعلقٌ بجعلَ أو بمضمرٍ هو صفةٌ لرواسِي أي كائنةً من فوقها مرتفعةً عليها لتكونَ منافعها معرضة لأهللها ويظهرَ للنظّارِ ما فيَها من مراصد الاعتيار ومطارحِ الأفكارِ {وبارك فِيهَا} أي قدرَ أن يكثرَ خيرُها بأن يخلقَ أنواعَ الحيواناتِ التي من جُملتها الإنسانُ وأصنافُ النباتِ التي منها معايشُهم {وَقَدَّرَ فِيهَا أقواتها} أي حكَم بالفعلِ بأن يوجدَ فيما سيأتي لأهلها من الأنواع المختلفةِ أقواتُها المناسبةُ لها على مقدار معينٍ تقتضيه الحكمةُ وقُرِىءَ وقَسَّم فيَها أقواتَها
{وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ} “Orada sarsılmaz dağlar kıldı...” kavli “halaka” fiili üzerine matuftur ve sıla hükmüne dahildir. Buradaki “kılma” fiili yoktan yaratma (ibdâ‘) anlamındadır. İkisi arasına sıla kapsamı dışındaki iki cümlenin girmesinin gerekmesi itirazı ise şöyle reddedilir: Birincisi Yüce Allah’ın “tekfurûne” kavliyle bittiğinden onun tekrarı konumundadır, ikincisi ise kelâmın muhtevasını perçinleyen tekit konumunda bir itirazî cümledir (ara cümledir). Dolayısıyla bu ikisiyle fasıla oluşması hiç fasıla yok gibidir. Kaldı ki bunda, yalnızca matufun aleyhin bile O’nun âlemlerin Rabbi olduğunu ve O’na ortak koşulmasının imkânsızlığını ortaya koymaya yettiğine, matuflar da buna eklendiğinde durumun nasıl olacağına dikkat çekme faydası vardır. Takdirî bir ifadeye matuf olduğu, yani “onu yarattı ve kıldı...” takdirinde olduğu veya müstakil bir kelam olduğu da söylenmiştir. Her ne olursa olsun murat, fiilen yaratmak değil, kılmayı takdir etmektir. Yüce Allah’ın {مِنْ فَوْقِهَا} “onun üzerinden...” kavli “ceale” fiiline yahut “revâsiye” lafzının sıfatı olan gizli bir lafza müteallıktır; yani faydaları yer ehline sunulsun ve bakanlar için ibret mevkileri ve tefekkür alanları onda zahir olsun diye onun üstünde yükselmiş olarak demektir. {وَبَارَكَ فِيهَا} “ve onda bereketler var etti,” yani insanı da kapsayan hayvan türlerini ve maişetlerini sağladıkları bitki çeşitlerini yaratarak hayrını çoğaltmayı takdir etti. {وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا} “ve onda rızıklarını takdir etti...” Yani gelecekte onda bulunacak farklı türler için hikmetin gerektirdiği muayyen bir ölçüde kendilerine uygun besin maddelerinin var olacağına fiilen hükmetti. “وَقَسَّمَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا” (onda rızıklarını paylaştırdı) şeklinde de okunmuştur.
13481. Metin
فصلت آية (١١ ١٢) {فِى أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ} متعلقٌ بحصول الأمورِ المذكورةِ لا بتقديرها أي قدرَ حصولَها في يومينِ وإنما قيلَ فِى أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ أي تتمةِ أربعةٍ تصريحاً بالفذلكةِ {سَوَآء} مصدرٌ مؤكدٌ لمضمرٍ هو صفى لأيامٍ أي استوتْ سواءً أيَّ استواءً كما ينبىءُ عنْهُ القراءةُ بالجرِّ وقيلَ هُو حالٌ من الضمير في أقواتها أو في فيَها وقُرِىءَ بالرفع أي هى سواء {للسائلين} منتعلق بمحذوف تقديرُه هذا الحصرُ للسائيلن عن مدةِ خلقِ الأرضِ وما فيها أو بقدَّرَ أي قدَّرَ فيها أقواتَها لأجل السائلينَ أي الطالبين لها المحتاجين إليها من المقتاتين وقوله تعالى
Fussilet Suresi, Ayet (11-12) {فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ} “Dört günde...” zikredilen şeylerin takdir edilmesine değil, meydana gelişine müteallıktır. Yani onların meydana gelişini iki günde takdir etti. “Dört günde” denilmesi, neticeyi açıkça bildirmek üzere dört günün tamamlanması anlamındadır. {سَوَاءً} “Eşit olarak...” “eyyâm” lafzının sıfatı olan gizli bir lafzı pekiştiren bir mastardır; yani cer kıraatinin de bildirdiği gibi “tam bir eşitlikle eşit oldu” demektir. “Akfâtihâ” veya “fîhâ”daki zamirden hâl olduğu da söylenmiştir. Merfû olarak “هِيَ سَوَاءٌ” (onlar eşittir) anlamında da okunmuştur. {لِلسَّائِلِينَ} “isteyenler / soranlar için.” ifadesi, takdiri “bu sınırlandırma yerin ve içindekilerin yaratılış süresini soranlar içindir” şeklinde olan mahzuf bir lafza müteallıktır; yahut “kaddere” fiiline müteallıktır; yani rızıklananlardan ona muhtaç olup talep edenler için onda rızıklarını takdir etti demektir. Yüce Allah’ın şu kavli de böyledir:
13482. Metin
{ثُمَّ استوى إِلَى السماء} شروعٌ في بيانِ كيفيةِ التكوين إثر بيان كفية التقدير ولعل تحصيص البيانِ بما يتعلقُ بالأرض وأهلِها لما أن بيان اعتنائِه تعالى بأمر المخاطبين وترتيبِ مبادِي معايشِهم قبلَ خلقِهم مما يحملُهم على الإيمان ويزجرهم عن الكفر والظغيان أي ثم قصدَ نحوهَا قصداً سوياً لا يلوِي على غيرِه {وَهِىَ دُخَانٌ} أي أمرٌ ظلمانيٌّ عبرَ به عن مادتها أو عن الأجزاء المتصغرةِ التي ركبتْ هي منها أو دخانٌ مرتفعٌ من الماءِ كما سيأتي وإنما خصَّ الاستواءَ بالسماءِ مع أن الخطابَ المترتبَ عليه متوجهٌ إليهما معاً حسبما ينطِق به قولُه تعالى {فَقَالَ لَهَا وَلِلاْرْضِ} اكتفاءً بذكر تقديرها وتقدير ما فيها كأنه قيل فقال لها وللأرض التي قدر ووجودها وودود ما فيها {ائتيا} أي كُونا واحدُثا على وجه معينٍ وفي وقت مقدرٍ لكل منكُما وهو عبارةٌ عن تعلق إرادته تعلى بوجودهما تعلقاً فعلياً بطريق التمثيلِ بعد تقديرِ أمرِهما من غير أن يكون هناك أمرٌ ومأمورٌ كما في قوله تعالى كُنْ وقولُه تعالى {طَوْعاً أَوْ كَرْهاً} تمثيلٌ لتحتم تأثيرِ قدرته تعلى فيهما واستحالةِ امتناعِهما من ذلكَ لا إثباتُ الطوعِ والكرهِ لهما وهما مصدرانِ وقعا موقعَ الحالِ أي طائعتينِ أو كارهتينِ وقولُه تعلى {قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} أي منقادينِ تمثيلٌ لكمال تأثرهما بالذات عن القدرة الربانة وحصولِهما كما أُمرتا بهِ وتصوير لكون وجوهما كما هما عليه جارياً على مُقتضى الحكمةِ البالغةِ فإن الطوعَ منبىءٌ عن ذلكَ والكُرهَ موهمٌ لخلافهِ وإنما قيلَ طائعينَ باعتبارِ كونِهما في معرض الخطابِ والجوابِ كقوله تعالى ساجدين وقوله تعلى
{ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ} “Sonra göğe yöneldi...” Takdirin keyfiyeti beyan edildikten sonra tekvinin (yaratılışın) keyfiyetini beyana başlamaktır. Açıklamanın yer ve ahalisine ait hususlara has kılınması, muhatapların işine gösterilen ilahî ihtimamın ve yaratılmalarından önce maişet sebeplerinin düzenlendiğinin açıklanmasının onları imana sevk edip küfür ve taşkınlıktan menedecek hususlardan olması sebebiyledir. Yani sonra başka hiçbir şeye dönmeksizin doğrudan doğruya ona yöneldi. {وَهِيَ دُخَانٌ} “o bir duman halinde iken.” Yani onun maddesinden yahut kendisinden terkip edildiği küçülmüş cüzlerden kinaye olan karanlık bir nesne idi veya ileride geleceği üzere sudan yükselen bir dumandı. İstimrar ve yönelişin gerektirdiği hitap, Yüce Allah’ın {فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ} “böylece ona ve yere dedi ki:” kavlinin açıkça ifade ettiği gibi her ikisine birden yöneldiği halde istivanın sadece semaya has kılınması, yerin ve içindekilerin takdirinin zikriyle yetinilmesinden ötürüdür; sanki şöyle denilmiştir: “Ona ve varlığı ile içindekilerin varlığı takdir edilmiş olan yere dedi ki:” {ائْتِيَا} “İkiniz de gelin!” Yani her biriniz için belirlenmiş vakitte ve muayyen bir şekilde var olun ve meydana gelin! Bu, aralarında bir emreden ve emredilen olmaksızın, Yüce Allah’ın “كُنْ” (Ol) kavlinde olduğu gibi, durumları takdir edildikten sonra temsil yoluyla O’nun iradesinin her ikisinin varlığına fiilen taalluk etmesinden ibarettir. Yüce Allah’ın {طَوْعًا أَوْ كَرْهًا} “isteyerek veya istemeyerek...” kavli, kudretinin o ikisi üzerindeki tesirinin kesinliğini ve bundan kaçınmalarının imkânsızlığını anlatan bir temsildir; yoksa onlar için itaat veya kerih görme halini sabit kılmak değildir. Bu iki kelime hâl makamına geçmiş mastarlardır; yani itaat ederek veya kerih görerek demektir. Yüce Allah’ın {قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} “İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler.” yani boyun eğmiş olarak geldik demeleri, Rabbânî kudretten bizzat ve tam bir şekilde etkilenmelerinin, emrolundukları gibi meydana gelmelerinin ve varlıklarının mevcut halleriyle yüce hikmetin gereğine uygun cereyan ettiğinin tasviridir. Zira itaat bunu bildirir, kerih görmek ise aksini vehmettirir. “Tâiîne” şeklinde müzekker akıllılar sîgasıyla getirilmesi, hitap ve cevap makamında bulunmalarından ötürüdür; nitekim Yüce Allah’ın “sâcidîne” (secde edenler) kavlinde de böyledir. Yüce Allah’ın şu kavli de böyledir:
13483. Metin
{فقضاهن سبع سماوات} تفسيرٌ وتفصيلٌ لتكوين السماءِ المجملِ المعبرِ عنه بالأمر وجوابِه لا أنه فعلٌ مترتب على تكونيها أي خلقهنَّ خلقاً إبداعياً وأتقنَ أمرَهنَّ حسبما تقتضيهِ الحكمة والضميرُ إما للسماء على المَعْنى أو مبهمٌ وسبعَ سمواتٍ حالٌ على الأول تميز على الثانِي {فِى يَوْمَيْنِ} في وقتٍ مقدرٍ بيومينِ وقد بينَ مقدارُ زمانِ خلقِ الأرضِ وخلقِ ما فيها عند بيانِ تقديرهما فكانَ خلقُ الكلِّ في ستة أيامٍ حسبما نصَّ عليهِ في مواقعَ من التنزيلِ {وأوحى فِى كُلّ سَمَاء أَمْرَهَا} عطفٌ على قضاهُنَّ أي خلقَ في كلَ منَها ما في الملائكة
{فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ} “Böylece onları yedi gök olarak tamamladı...” Göğün yaratılışının emir ve cevabı ile ifade edilen mücmel halinin tefsiri ve tafsilidir; yoksa onun tekvinine terettüp eden ayrı bir fiil değildir. Yani onları yoktan bir yaratılışla yarattı ve durumlarını hikmetin gerektirdiği şekilde muhkem kıldı. Zamir ya mana cihetiyle semaya aittir yahut mübhemdir; “seb‘a semâvâtin” lafzı birinciye göre hâl, ikinciye göre temyizdir. {فِي يَوْمَيْنِ} “iki günde...” iki günle takdir edilmiş bir vakitte. Yerin yaratılışının ve içindekilerin yaratılış süresinin miktarı, onların takdiri beyan edilirken açıklanmıştı; böylece Kur'an'ın muhtelif yerlerinde açıkça belirtildiği üzere hepsinin yaratılışı altı günde olmuş oldu. {وَأَوْحَىٰ فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا} “ve her bir göğe kendi işini vahyetti.” kavli “kadâhunne” üzerine matuftur; yani her birinde meleklerden,
13484. Metin
والنيّراتِ وغيرِ ذلك مما لا يعلمه إلا الله تعالى كما قاله قَتَادةُ والسدِّيُ فالوحي عبارةٌ عن التكوينِ كالأمر مقيدٌ بما قُيِّد به المعطوفُ عليه من الوقت أو أوحى إلى أهل كلَ منَها أوامره وكلَّفهم ما يليقُ بهم من التكاليف فهو بمعناهُ ومطلق عن القيد وأياما كان فعلى ما قُررَ من التفصيل لادلة في الآيةِ الكريمةِ على الترتيب بين إيجادِ الأرضِ وإيجادِ السماءِ وإنما الترتيبُ بين التقديرِ والإيجادِ وإما على تقديرِ كونِ الخلقِ وما عُطف عليهِ من الأفعالِ الثلاثةِ على معانيها الظاهرة فهيَ وما في سورةِ البقرةِ من قولِه تعالى هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الارض جَمِيعاً ثُمَّ استوى إِلَى السماء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سموات تدلان على خلقِ الأرضِ وما فيها على خلق السماءِ وما فيها وعليه إطباقُ أكثرِ أهلِ التفسيرِ وقد رُويَ أن العرشَ العظيمَ كانَ قبلَ خلقِ السمواتِ والأرضِ على الماء ثم إنه تعلى أحدثَ في الماء اضطراباً فأزبدَ فارتفعَ منه دخانٌ فأما الزبدُ فبقيَ على وجه الماءِ فخلقَ فيه اليُبوسةَ فجعلَه أرضاً واحدةً ثم فتقَها فجعلَها أرَضينَ وأما الدخانُ فارتفعَ وعلَا فخلقَ منه السمواتِ ورُويَ أنَّه تعالَى خلقَ جِرْمَ الأرضِ يومَ الأحدِ ويومَ الأثنين الاثنينِ ودحاهَا وخلقَ ما فيها يومَ الثلاثاءِ ويومَ الأربعاءِ وخلقَ السمواتِ وما فيهن يومَ الخميسِ ويومَ الجمعةِ وخلقَ آدمَ ﵇ في آخرِ ساعةٍ منه وهيَ الساعةُ التي تقومُ فيها القيامةُ وقيل إن خلقَ جرمِ الأرضِ مقدم على خلق المسوات لكنْ دحوُها وخلقُ ما فيها مؤخرٌ عنه لقولِه تعالى والأرض بَعْدَ ذَلِكَ دحاها ولما اروى عن الحَسَنِ رحَمهُ الله تعالَى أنه خلقَ الأرضَ في موضعِ بيتِ المقدس كهيئة القهر عليه دخانٌ ملتزقٌ بهَا ثمَّ أصعدَ الدخانَ وخلقَ منهُ السمواتِ وأمسكَ الفِهْرَ في موضعِها وبسَط منها الأرضَ وذلكَ قولُه تعالى كَانَتَا رَتْقاً ففتقناهما الآيةَ وليسَ المرادُ بنظمها مع السماءِ في سلكِ الآمرِ بالإتيانِ إنشاءَها وإحداثَها بل إنشاء دحوها وجلعها على وجهٍ خاصَ يليقُ بها من شكلٍ معينٍ ووصفٍ مخصوصٍ كأنه قيلَ ائتيَا على ما ينبغي أنْ تأتيَا عليه ائتِي يا أرض مدحورة قراراً ومِهاداً لأهلكِ وائتِي يا سماء مقبية سقفاً لهم ومعنى الإتيانِ الحصولُ على ذلك الوجهِ كما تنبىء عنه قراءةُ آتِيا وآتينَا منَ المُواتاةِ وهي الموافقةُ وأنتَ خبيرٌ بأنَّ المذكورَ قبلَ الأمرِ بالإتيان ليسَ مجرد خلق جزم الأرضِ حتى يتأتَّى ما ذكرَ بل خلقِ ما فيَها أيضاً من الأمور المتأخرةِ عن دحوِها قطعاً فالأ ظهر أن يُسلكَ مسلكَ الأولينَ ويُحملَ الأمرُ بالإتيانِ على تكوينهما متوافقين على الوجهِ المذكورِ وليسَ من ضرورتِه أن يكونَ دحوُهَا مترتباً على ذلك التكوينِ وإنما اللازمُ ترتبُ حصولِ التوافقِ عليه ولا ريبَ في أن تكوينَ السماءِ على الوجه اللائقِ بها كافٍ في حصولِه ولا يقدحُ في ذلك تكوينُ الأرضِ على الوجه المذكورِ قبل ذلك وأن يُجعلَ الأرضُ في قولِه تعالَى والأرض بَعْدَ ذَلِكَ دحاها منصوباً بمضمرٍ قد حذف على لا شرطية التفسيرِ ويجعلَ ذلكَ إشارةً إلى ذكِر ما ذُكرَ من بناءِ السماءِ ورفعِ سَمِكها وتسويتِها وغيرَها لا إلى أنفسِها وتحملَ البعديةُ إما على أنه قاصرٌ عن الأولِ في الدلالةِ على القدرة القاهرةِ كما قيلَ وإمَّا على أنه أدخلُ في الإلزامِ لما أنَّ المنافعَ المنوطةَ بما في الأرض أكثرُ وتعلقَ مصالحِ الناسِ بذلكَ أظهروا إحاطتهم بتفاصيلِها أكملُ وليسَ ما رُويَ عن الحسن
aydınlatıcılardan ve Allah Teâlâ'dan başkasının bilemeyeceği diğer mahlukattan gerekenleri yarattı; nitekim Katâde ve Süddî böyle demiştir. Buradaki vahiy, emir gibi yaratmaktan ibaret olup matufun aleyhin kayıtlandığı vakit ile kayıtlıdır; yahut her bir göğün ehline emirlerini vahyetti ve onlara uygun tekliflerle onları yükümlü kıldı demektir ki bu durumda kendi hakiki manasındadır ve kayıttan mücerrettir. Her ne olursa olsun, yapılan bu açıklamaya göre yüce ayette yerin yaratılması ile göğün yaratılması arasındaki tertibe dair bir delil yoktur; tertip ancak takdir ile icat (yaratma) arasındadır. Yaratmanın ve ona matuf olan üç fiilin zahirî manalarına hamledilmesi takdirinde ise, bu ayet ve Bakara Suresi'ndeki Yüce Allah’ın {هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ} “O, yerde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök olarak düzenleyendir.” kavli, yerin ve içindekilerin yaratılışının göğün ve içindekilerin yaratılışından önce olduğuna delalet eder ve tefsir ehlinin çoğunun benimsediği görüş de budur. Rivayet edildiğine göre Yüce Arş, göklerin ve yerin yaratılışından önce suyun üzerindeydi. Sonra Allah Teâlâ suda bir çalkantı meydana getirdi, su köpürdü ve ondan bir duman yükseldi. Köpük suyun yüzeyinde kaldı, onda kuruluk yaratarak onu tek bir yer kıldı, sonra onu yarıp [yedi] yer yaptı. Duman ise yükseldi ve yüceldi, ondan da gökleri yarattı. Yine rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ yerin kütlesini pazar ve pazartesi günü yarattı, salı ve çarşamba günü onu yayıp döşedi ve içindekileri yarattı; perşembe ve cuma günü ise gökleri ve içindekileri yarattı; Âdem'i aleyhisselâm cumanın son saatinde yarattı ki o saat, kıyametin kopacağı saattir. Yerin kütlesinin yaratılışının göklerin yaratılışından önce olduğu, fakat yayılıp döşenmesi ve içindekilerin yaratılışının ise Yüce Allah’ın {وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَاهَا} “Ondan sonra da yeri yayıp döşedi.” kavlinden dolayı göklerden sonra olduğu da söylenmiştir. Nitekim Hasan'dan -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- rivayet edildiğine göre O, yeri Beyt-i Makdis hizasında, üzerinde kendisine yapışık duman bulunan bir kaya şeklinde yarattı; sonra dumanı yükseltip ondan gökleri yarattı, kayayı yerinde tuttu ve yeri oradan yayıp döşedi. İşte Yüce Allah’ın {كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا} “Onlar bitişik idi de biz onları ayırdık” ayeti buna işaret eder. Gelme emri dizisinde yerin sema ile birlikte zikredilmesinden maksat, onun baştan var edilmesi ve icadı değil, yayılıp döşenmesinin ve belirli bir şekil ve hususi bir vasıfla kendine layık özel bir halde kılınmasının inşasıdır; sanki şöyle denilmiştir: 'İkiniz de gelmeniz gereken hale gelin; ey yer, ehlin için döşenmiş bir karar ve beşik olarak gel; ey sema, onlar için kubbeleşmiş bir tavan olarak gel!' Gelmenin manası o şekil üzere hasıl olmaktır; nitekim uyuşmak ve denk gelmek manasındaki 'muvâtât' kökünden gelen 'âtiyâ' ve 'âteynâ' kıraati de bunu gösterir. Sen bilmektesin ki, gelme emrinden önce zikredilen şey sadece yerin kütlesinin yaratılması değildir ki bu söylenen mümkün olsun; bilakis onun yayılıp döşenmesinden kesinlikle sonra olan içindekilerin yaratılışı da zikredilmiştir. Dolayısıyla en açık olanı, öncekilerin yolunu tutup gelme emrini ikisinin zikredilen veçhile birbiriyle uyumlu olarak yaratılmasına hamletmektir. Döşenmesinin bu tekvine terettüp etmesi de zorunlu değildir; bilakis lazım olan, uyumun hasıl olmasının ona terettüp etmesidir. Şüphe yok ki göğün kendine layık veçhile yaratılması bu uyumun hasıl olması için kâfidir; bundan önce yerin mezkûr veçhile yaratılmış olması buna zarar vermez. Yüce Allah’ın {وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَاهَا} kavlindeki 'el-arda' kelimesi tefsir şartı olmaksızın hazfedilmiş gizli bir fiille mansub kılınır; 'zâlike' lafzı da göğün bina edilmesi, yüksekliğinin kaldırılması ve düzenlenmesi gibi zikredilen hususların zikrine işaret kılınır, bizzat kendilerine değil; sonralık da denildiği gibi ya ezici kudrete delalet bakımından öncekinden daha aşağı olduğuna hamledilir yahut yerdeki menfaatlerin daha çok olması, insanların maslahatlarının buna taallukunun daha zahir ve detaylarını kavramalarının daha kâmil olması hasebiyle ilzamda (susturmada) daha tesirli oluşuna hamledilir. Hasan'dan
13485. Metin
فصلت آية (١٣ ١٤) رضى الله عنه نصاً في تأخرِ دحوِ الأرضِ عن خلقِ السماءِ فإن بسطَ الأرضِ معطوفٌ على إصعادِ الدخانِ وخلقِ السماءِ بالواوِ فلا دلالةَ في ذلكَ على الترتيب قطعاً وقد نقلَ الإمامُ الواحديُّ عن مقاتلٍ أن خلقَ السماءِ مقدمٌ على إيجادِ الأرضِ فضلاً عن دحوها عن دَحْوهِا فلا بدَّ من حمل الأمرِ بإتيانهِما حينئذٍ أيضاً على ما ذكرَ من التوافقِ والمواتاةِ ولا يقدحُ في ذلك تقدمُ خلقِ السماء على خلقِ الأرضِ كما لم يقدحْ فيهِ تقدمُ خلقِ الأرضِ على خلقِ السماءِ هذا كلُّه على تقدير كونِ كلمةِ ثمَّ للتراخِيِّ الزمانيِّ وأما عَلى تقديرِ كونِها للتراخِي الرتبِي كما جنحَ إليهِ الأكثرونَ فلا دلالةَ في الآيةِ الكريمةِ على الترتيب كما في الوجهِ الأولِ وعلى ذلك بُنيَ الكلامُ في تفسيرِ قولِه تعالى {هُوَ الذى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى الارض} جَمِيعاً الآيةَ وإنما لم يُحملْ الخلقُ هناكَ على معنى التقديرِ كما حمل عليه هنا لتوفية مقام الامتنان حقه {وَزَيَّنَّا السماء الدنيا بمصابيح} من الكواكب فإنها كلَّها تُرى متلألئةً عليها كأنَّها فيها والالتفاتُ إلى نونِ العظمةِ لإبرازِ مزيدِ العنايةِ بالأمرِ وقولُه تعالى {وَحِفْظاً} مصدرٌ مؤكدٌ لفعلٍ معطوفٍ على زيَّنا أيْ وحفظناهَا من الآفاتِ أو من المُسترِقة حِفظاً وقيل مفعولٌ لهُ على المَعنْى كأنَّه قيلَ وخلقنَا المصابيحَ زينةً وحِفْظاً {ذلك} الذي ذُكِرَ بتفاصيلِه {تَقْدِيرُ العزيز العليم} المبالغ في القدرةِ والعلم
Fussilet Suresi, Ayet (13-14) radıyallâhu anh rivayet edilen şey, yerin yayılıp döşenmesinin göğün yaratılmasından sonraya kaldığına dair açık bir nass değildir; zira yerin yayılması dumanın yükseltilmesine ve göğün yaratılmasına vav harfiyle atfedilmiştir, dolayısıyla bunda kesinlikle bir tertip delaleti yoktur. İmam Vâhidî, Mukâtil’den göğün yaratılışının yerin döşenmesi şöyle dursun, bizzat icadından bile önce olduğunu nakletmiştir. Bu durumda da gelme emrini zikredilen uyum ve uyuşmaya hamletmek kaçınılmazdır. Yerin yaratılışının göğün yaratılışından önce olmasının zarar vermediği gibi, göğün yaratılışının yerin yaratılışından önce olması da buna zarar vermez. Bütün bunlar 'sümme' lafzının zamansal sonralık (terâhî-i zamânî) için olması takdirindedir. Çoğunluğun meylettiği gibi rütbe bakımından sonralık (terâhî-i rütbî) olması takdirinde ise, ilk vecihte olduğu gibi yüce ayette tertibe delalet yoktur. Yüce Allah’ın {هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا} “O, yerde olanların hepsini sizin için yaratandır...” ayetinin tefsirinde söz buna bina edilmiştir. Oradaki yaratma fiili minnet makamının hakkını tam vermek için burada hamledildiği gibi takdir manasına hamledilmemiştir. {وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ} “Ve Biz en yakın göğü kandillerle,” yani yıldızlarla süsledik; zira onların hepsi sanki onun içindeymiş gibi üzerinde parıldar şekilde görülür. Azamet nununa iltifat yapılması, bu işe gösterilen ilahî ihtimamın fazlalığını ortaya koymak içindir. Yüce Allah’ın {وَحِفْظًا} “ve bir koruma olarak [donattık].” kavli, “zeyyennâ” üzerine matuf bir fiili pekiştiren mastardır; yani onu afetlerden yahut kulak hırsızlığı yapanlardan tam bir korumayla koruduk demektir. Manaya göre mef‘ûlün leh olduğu da söylenmiştir; sanki 'kandilleri bir zinet ve bir koruma olarak yarattık' denilmiştir. {ذَٰلِكَ} “İşte bu,” detaylarıyla zikredilen şey, {تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ} “kudreti ve ilmi sonsuz olan [Allah’ın] takdiridir.”
13486. Metin
{فَإِنْ أَعْرَضُواْ} متصلٌ بقولِه تعالَى قُلْ أَئِنَّكُمْ الخ أي فإنْ أعرضُوا عن التدبرِ فيما ذُكِرَ من عظائمِ الأمورِ الداعيةِ إلى الإيمانِ أو عن الإيمانِ بعد هذا البيانِ {فَقُلْ} لهم {أنذرتكم} أي أنذرتكم وصيغةُ الماضِي للدلالةِ على تحققق الإنذار المنبىء عن تحقق المنذَرِ به {صاعقة} أي عذاباً هائلاً شديدَ الوقع كأنه صاعقةٌ {مّثْلَ صاعقة عَادٍ وَثَمُودَ} وقُرِىءَ صعقةً مثلَ صعقةِ عادٍ وثمودٍ وهيَ المرةُ منَ الصعْقِ أو الصعق يقال صعقة الصاعقةُ صعْقاً فصَعِقَ صعْقاً وهو من باب فعلته فَفَعِلَ
{فَإِنْ أَعْرَضُوا} “Eğer yüz çevirirlerse...” Yüce Allah’ın “De ki: Siz gerçekten inkâr mı ediyorsunuz...” kavliyle irtibatlıdır. Yani imana sevk eden zikredilmiş bu azametli işleri düşünmekten yahut bu açıklamadan sonra imandan yüz çevirirlerse, {فَقُلْ} “de ki:” onlara: {أَنذَرْتُكُمْ} “'Sizi uyardım!'” Yani sizi sakındırdım. Geçmiş zaman sîgası, sakındırılan şeyin gerçekleşeceğini bildiren uyarının kesin olarak vuku bulduğunu göstermek içindir. {صَاعِقَةً} “bir yıldırım ile...” yani sanki bir yıldırım gibi dehşetli ve şiddetli bir azapla, {مِّثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ} “Âd ve Semûd’un yıldırımı gibi.” “Âd ve Semûd’un çarpılması gibi bir çarpılma ile” şeklinde “sa‘katen misle sa‘kati” olarak da okunmuştur; bu da çarpmaktan bir defa olmayı ifade eden mastardır. Nitekim “صَعَقَتْهُ الصَّاعِقَةُ صَعْقًا فَصَعِقَ صَعْقًا” (Yıldırım onu şiddetle çarptı da o da çarpıldı) denir ki bu “fe‘altühû fe-fa‘ile” babındandır.
13487. Metin
{إِذْ جَاءتْهُمُ الرسل} حَالٌ منْ صَاعقةِ عادٍ ولا سَدادَ لجعلِه ظرفاً لأنذرتكُم أو صفةً لصاعقةً لفسادِ المَعنْى وأما جعلُه صفةً لصاعقةِ عادٍ أي الكائنةِ إذْ جاءتهُم ففيهِ حذفُ الموصول مع بعض صلته {مّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ} متعلقٌ بجاءتْهم أي من جميعِ جوانبِهم واجتهدُوا بهم من كلِّ جهةٍ أو من جهةِ الزمانِ الماضِي بالإنذارِ عما جَرى فيهِ على الكفارِ ومن جهةِ المستقبل بالتحذيرِ عما سيَحيقُ بهم من عذابَ الدُّنيا وعذابَ الآخرةِ وقيلَ المَعْنى جاءتْهم الرسلُ المتقدمونَ وَالمتأخرونَ على تنزيلِ مجيءِ كلامِهم ودعوتِهم إلى الحقِّ منزلةَ مجيءِ أنفسِهم فإنَّ هُوداً وصَالحاً كانا داعيينِ لهُم إلى الإيمانِ بهما وبجميع الرسلِ ممن جاءَ من بينِ أيديِهم أي من قبلِهم وممن يجيءُ مّنْ خَلْفِهِمْ أي مَنْ بعدِهم فكأنَّ الرسلَ قد جاءُوهم وخاطبوهم بقوله تعالى {أَن لَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله} أي بأنْ لا تعبدوا على أنَّ أنْ مصدريةٌ أو أي لا تعبدُوا على أنَّها مفسرةٌ {قَالُواْ لَوْ شَاء ربنا}
{إِذْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ} “Onlara peygamberler geldiği zaman...” “Âd’ın yıldırımı” ifadesinden hâldir. “Sizi uyardım” fiiline zarf yapılması yahut “yıldırım” kelimesine sıfat yapılması mananın bozulmasından ötürü isabetli değildir. Âd kavminin yıldırımı için sıfat yapılmasına, yani 'onlara peygamberler geldiğinde meydana gelen' takdirinde olmasına gelince; bunda sıla cümlesinin bir kısmı ile birlikte ism-i mevsûlün hazfedilmesi durumu vardır. {مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ} “önlerinden ve arkalarından...” kavli “onlara geldiğinde” fiiline müteallıktır; yani her taraflarından geldiler ve onlara her yönden öğüt verdiler; yahut geçmiş zamanda kâfirlerin başına gelenleri haber vererek geçmiş cihetinden, dünya ve ahirette başlarına gelecek azaptan sakındırarak gelecek cihetinden geldiler. Sözlerinin ve hakka çağrılarının ulaşması bizzat kendilerinin gelmesi makamına kaim kılınarak, önceki ve sonraki peygamberlerin onlara geldiği manasında olduğu da söylenmiştir. Zira Hûd ve Sâlih, önlerinden yani kendilerinden önce gelen ve arkalarından yani kendilerinden sonra gelecek olan bütün peygamberlere iman etmeye onları çağırıyorlardı. Sanki peygamberler onlara bizzat gelmiş ve Yüce Allah’ın şu kavliyle hitap etmişlerdi: {أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ} “'Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!' diye.” “En” harfinin masdariyye olmasına göre “kulluk etmemenizle emrederek” yahut tefsiriyye olmasına göre “yani kulluk etmeyin” takdirindedir. {قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا} “Dediler ki: 'Eğer Rabbimiz dileseydi...'”
13488. Metin
فصلت آية (١٥ ١٦) إرسالَ الرسلِ لا إنزالَ الملائكة قيل فإنه عن إفادة ما أرداوه منْ نفي رسالةِ البشرِ وقد مرَّ فيما سلفَ {لَانزَلَ ملائكة} أي لأرسلَهُم لكنْ لما كانَ إرسالُهم بطريق الإنزال قبل لأنزلَ {فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ} أي على زعمِكم وفيه ضربُ تهكّمٍ بهم {كافرون} للما أنَّكم بَشَرٌ مّثْلُنَا من غيرِ فضلٍ لكُم علينا رُوِيَ أنَّ أَبا جهلٍ قالَ في ملأٍ من قُريشٍ قد التبسَ علينا أمرُ محمدٍ فلو التمستُم لنا رجل عالماً بالشعرِ والكهانةِ والسحرِ فكلَّمه ثم أتانَا ببيانٍ من أمرِه فقالَ عتبةُ بنُ ربيعةَ والله لقد سمعتُ الشعرَ والكهانةَ والسحرَ فكلمه ثم أتانا بيان من أمرِه فقالَ عتبةُ بنُ ربيعةَ والله لقد سمعتُ الشعرَ والكهانةَ والسحرَ علمت من وعلمتُ من ذلكَ علماً وما يَخْفي عليَّ فأَتاهُ فقالَ أنتَ يا محمدُ خيرا أَمْ هاشمٌ أنتَ خيرٌ أمْ عبدُ المطلبِ أنت خيرٌ أم عبدُ اللَّهِ فبم تشتمُ آلهتَنا وتضللنَا فإنْ كنتَ تريدُ الرياسةَ عقدنَا لكَ اللواءَ فكنتَ رئيساً وإن تكُ بكَ الباءةُ زوجناكَ عشرَ نسوةٍ تختارهُنَّ أيَّ بناتِ قريشٍ شئتَ وإنا كانَ بكَ المالُ جمعنَا لكَ ما تستغِني ورسولُ الله ﷺ ساكتٌ فلما فرغَ عتبةُ قال ﷺ بسم الله الرحمن الرحيم {حم} الى قوله تعلى مثل صاعغقة عَادٍ وَثَمُودَ فأمسكَ عتبةُ على فيه ﷺ وناشدَهُ بالرحمَ ورجعَ إلى أهلِه ولم يخرجْ إلى قريشٍ فلما احتبسَ عنْهُم قالوا ما نرى عبتة إلا قدْ صبأَ فانطلقُوا إليه وقالوا يا عبت ما حبسك عَنَّا إلا أنكَ قد صبأتَ فغضبَ ثم قال والله لقد كلَّمتُه فأجابني بشيءٍ والله ما هو بشعرٍ ولا كهانةٍ ولا سحرٍ ولما بلغَ صاعقةَ عادٍ وثمودَ أمسكتُ بفيِه وناشدتُه بالرحم أنْ يكفَّ وقد علمتُم أن محمداً إذا قالَ شيئاً لم يكذبْ فخفتُ أن ينزلَ بكُم العذابُ
Fussilet Suresi, Ayet (15-16) Melekleri indirmeyi değil, peygamberler göndermeyi dileseydi; insan elçiliğini nefyetme yönündeki maksatlarını ifade etmeye yetersiz kaldığı söylense de bu husus daha önce geçmişti. {لَأَنزَلَ مَلَائِكَةً} “elbette melekler indirirdi.” Yani melekleri elçi olarak gönderirdi; ancak onların gönderilmesi indirme yoluyla olduğu için “indirirdi” denilmiştir. {فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ} “Dolayısıyla biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeye,” yani sizin iddianıza göre gönderildiğiniz şeye -ki burada onlarla bir nevi alay etme vardır-, {كَافِرُونَ} “inanmıyoruz.” Çünkü bizim üzerimize hiçbir üstünlüğünüz olmaksızın siz de bizim gibi birer insansınız. Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil, Kureyş’ten bir topluluk içinde şöyle dedi: “Muhammed’in durumu bize karışık geldi. Şiirden, kâhinlikten ve sihirden anlayan bir adam bulsanız da onunla konuşsa, sonra bize onun durumundan açık bir haber getirse.” Bunun üzerine Utbe b. Rebîa: “Vallahi ben şiiri, kâhinliği ve sihri işittim, bunlara dair ilim sahibi oldum ve bana hiçbir şey gizli kalmaz” dedi. Sonra onun yanına vardı ve: “Ey Muhammed! Sen mi daha hayırlısın yoksa Hâşim mi? Sen mi daha hayırlısın yoksa Abdülmuttalib mi? Sen mi daha hayırlısın yoksa Abdullah mı? O halde ne diye ilahlarımıza sövüyor ve bizi sapıklıkla itham ediyorsun? Eğer reislik istiyorsan senin için sancağı bağlayalım ve reisimiz ol; eğer evlenmek istiyorsan Kureyş kızlarından dilediğin on kadını seç, seni onlarla evlendirelim; eğer mal istiyorsan zengin olacağın kadar malı aramızda toplayalım” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise susuyordu. Utbe sözünü bitirince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bismillâhirrahmânirrahîm” deyip {حم} “Hâ-Mîm” suresini “Âd ve Semûd’un yıldırımı gibi bir yıldırım...” ayetine kadar okudu. Bunun üzerine Utbe, Resûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem ağzını tuttu, akrabalık hakkı için yalvardı ve ailesinin yanına dönüp Kureyş’in yanına çıkmadı. Onlardan uzak kalınca: “Görünen o ki Utbe dininden döndü” dediler. Yanına gidip: “Ey Utbe! Bizi senden alıkoyan şey ancak senin dininden dönmüş olmandır” dediler. Utbe öfkelendi ve şöyle dedi: “Vallahi onunla konuştum, bana öyle bir şeyle cevap verdi ki, vallahi ne şiirdir, ne kehanettir ne de sihirdir! Âd ve Semûd’un yıldırımı ifadesine ulaşınca ağzını tuttum ve durması için akrabalık bağı adına yalvardım. Siz de bilirsiniz ki Muhammed bir şey söylediğinde asla yalan söylemez. Başınıza azabın inmesinden korktum!”
13489. Metin
{فَأَمَّا عَادٌ فاستكبروا فِى الأرض} شروعٌ في حكايةِ ما يخص بكلا واحدةٍ من الطائفتينِ من الجنايةِ والعذابِ إثرَ حكايةِ ما يعمُّ الكلَّ من الكفرِ المطلقِ أي فتعظمُوا فيَها على أهلِها أو استعلَوا فيَها واستولَوا على أهلِها {بِغَيْرِ الحق} أي بغير استحقاق للتعظم والولايةِ {وَقَالُواْ} مدلين بشدَّتِهم وقوَّتِهم {مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً} حيثُ كانُوا ذوي أجسامٍ طوالٍ وخَلْقٍ عظيمٍ وقد بلغَ من قوتهم أنَّ الرجلَ كان ينزعُ الصخرة من جبل فيقتلعها بيده {أولم يَرَوْاْ} أي أغفَلُوا أو ألم ينظروا ولم يعلموا علماً جلياً شبيهاً بالمشاهدةِ والعيانِ {أَنَّ الله الذى خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً} أي قدرةً فإنه تعالَى قادرٌ بالذاتِ مقتدرً على مالا يتناهى قوى على مالا يقدر عليه غير مفيضٌ للقُوى والقُدرِ على كُلِّ قوي وقادرِ وإنما أُورد في حيز الصلةِ خلقَهم دونَ خلقِ السمواتِ والأرضِ لادِّعائِهم الشدةَ في القوةِ وفيه ضربٌ من التهكم بهم {وكانوا بآياتنا} المنزلةِ على الرُّسلِ {يَجْحَدُونَ} أي ينكرونَها وهم يعرفونَ حقيقتَها وهو عطفٌ على فاستكبرُوا كقولِه تعالَى وقالُوا وما بينَهمَا اعتراضٌ للردِّ على كلمتِهم الشنعاءِ
{فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ} “Âd kavmine gelince; onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar...” Mutlak küfürden hepsini kapsayan durumun hikâye edilmesinin hemen ardından iki fırkadan her birine has cinayet ve azabın beyanına başlanmaktadır. Yani yeryüzünde onun ehline karşı böbürlendiler yahut orada üstünlük taslayıp ehline galebe çaldılar, {بِغَيْرِ الْحَقِّ} “haksız yere...” yani büyüklük taslamaya ve hâkimiyete hiçbir hakları olmadığı halde [bunu yaptılar]. {وَقَالُوا} “ve dediler ki:” güç ve kuvvetleriyle gururlanarak: {مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً} “'Bizden daha kuvvetli kim varmış?'” Nitekim onlar uzun boylu ve iri cüsseli kimselerdi; güçleri öyle bir dereceye varmıştı ki, bir adam dağdan koca bir kayayı söker ve eliyle fırlatırdı. {أَوَلَمْ يَرَوْا} “Görmediler mi ki,” yani gaflet mi ettiler, yoksa bakıp da müşahede ve ayan derecesinde açık bir bilgiyle bilmediler mi ki, {أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً} “kendilerini yaratan Allah, onlardan çok daha kuvvetlidir?” Yani kudreti daha üstündür. Zira Allah Teâlâ bizzat kâdirdir, nihayetsiz şeylere muktedirdir, başkasının güç yetiremeyeceği şeylere gücü yetendir; her güçlü ve kâdir olana güç ve kudret verendir. Göklerin ve yerin yaratılışı yerine kendilerinin yaratılışının sıla cümlesinde getirilmesi, onların güç hususunda üstünlük iddia etmelerinden ötürüdür; bunda onlarla bir nevi alay etme vardır. {وَكَانُوا بِآيَاتِنَا} “Ve ayetlerimizi...” peygamberlere indirilen ayetlerimizi, {يَجْحَدُونَ} “inkâr ediyorlardı.” Yani hakikatini bildikleri halde onları inkâr ediyorlardı. Bu cümle, Yüce Allah’ın “büyüklük tasladılar” kavline matuftur; tıpkı “ve dediler ki” kavli gibi. İkisi arasındaki kısım ise onların çirkin sözlerini reddetmek için gelen bir itirazî cümledir (ara cümledir).
13490. Metin
{فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً} أي باردةً تهلكُ وتحرقُ بشدة
{فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا} “Biz de onların üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik...” Yani helak eden ve şiddetli soğuğuyla yakıp kavuran,
13491. Metin
فصلت آية (١٧ ٢٠) بردِها من الصِرِّ وهو البردُ الذي يصِرُّ أي يجمعُ ويقبضُ أو عاصفةً في هبوبِها من الصريرِ {فِى أَيَّامٍ نَّحِسَاتٍ} جمعُ نحِسةٍ من نحِس نَحْساً نقبض سَعِدَ سَعْداً وقُرِىءَ بالسكونِ على التخفيفِ أو على أنه نعتٌ على فَعْلٍ أووصف بمصدرٍ مبالغةً قيلَ كُنَّ آخرَ شوالٍ منَ الأربعاءِ إلى الأربعاءِ وما عذبَ قومٌ إلا في يومِ الأربعاءِ {لّنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الخزى فِى الحياة الدنيا} وقُرِىءَ لتُذيقَهمُ على إسنادِ الإذاقةِ إلى الريحِ أو إلى الأيامِ وأُضيفَ العذابُ إِلى الخزْي الذي هُو الذُّلُّ ولاستكانة على أنه وصفٌ له كما يعرب عنه قوله تعالى {وَلَعَذَابُ الأخرة أخزى} وهُو في الحقيقةِ وَصفٌ للمعذَّبِ وَقد وُصف به العذابُ للمبالغةِ {وَهُمْ لَا يُنصَرُونَ} بدفع العذاب عنهم بوجه من الوجوهِ
Fussilet Suresi, Ayet (17-20) soğukluğundan dolayı [böyle adlandırılmıştır ki] bu, büzen ve sıkan soğuk anlamındaki “sırr” kökünden gelir; yahut esişindeki sesten kinaye olarak “sarîr”den gelen şiddetli fırtınadır. {فِي أَيَّامٍ نَّحِسَاتٍ} “uğursuz günlerde...” Saâdetin zıddı olan “nahise”nin çoğuludur; hafifletme amacıyla yahut “fa‘l” vezninde bir sıfat veya mübalağa kastıyla mastarla tavsif olarak sükûn ile [nahsât] şeklinde de okunmuştur. Şevval ayının sonundaki çarşambadan çarşambaya kadar süren günler olduğu söylenmiştir; nitekim hiçbir kavim çarşamba günü dışında helak edilmemiştir. {لِّنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “dünya hayatında onlara zillet azabını tattırmak için.” Tattırma fiilinin rüzgâra veya günlere isnadıyla “letüzîkahum” şeklinde de okunmuştur. Azap, zillet ve boyun eğme demek olan “hizy” kelimesine sıfat makamında izafe edilmiştir; nitekim Yüce Allah’ın {وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَىٰ} “Ahiret azabı ise elbette daha rezil edicidir.” kavli de bunu açıklamaktadır. Bu ifade hakikatte azap görenin sıfatıdır, mübalağa amacıyla azabın sıfatı kılınmıştır. {وَهُمْ لَا يُنصَرُونَ} “Onlara yardım da edilmez.” Hiçbir şekilde azabın kendilerinden savulması suretiyle yardım olunmazlar.
13492. Metin
{وَأَمَّا ثَمُودُ فهديناهم} فدللناهُم على الحقِّ بنصبِ الآياتِ التكوينيةِ وإرسالِ الرسلِ وإنزالِ الآياتِ التشريعيةِ وأزحنَا عللَهمُ بالكليةِ وقد مرَّ تحقيقُ مَعنى الهُدى في تفسيرِ قولِه تعالى هُدًى لّلْمُتَّقِينَ وقُرِىءَ ثمودَ بالنصبِ بفعلِ يفسِّره ما بعدَهُ ومنوناً في الحالينِ وبضمِّ الثاءِ {فاستحبوا العمى عَلَى الهدى} أي اختارُوا الضلالةَ على الهدايةِ {فَأَخَذَتْهُمْ صاعقة العذاب الهون} داهيةُ العذابِ وقارعةُ العذابِ والهُون الهَوانُ وصفَ به العذابُ مبالغةً أو أُبدلَ منْهُ {بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ} منَ اختيارِ الضلالةِ
{وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ} “Semûd kavmine gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik...” Kevnî delilleri dikerek, peygamberler göndererek ve teşriî ayetleri indirerek onlara hakkı gösterdik, mazeretlerini bütünüyle ortadan kaldırdık. Hidayet kelimesinin tahkiki Yüce Allah’ın {هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ} “Müttakîler için bir hidayettir” kavlinin tefsirinde geçmişti. “Semûde” kelimesi, kendisinden sonraki fiilin tefsir ettiği gizli bir fiille mansub olarak, her iki durumda da tenvinli ve se harfinin zammesiyle de okunmuştur. {فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَىٰ عَلَى الْهُدَىٰ} “fakat onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler.” Yani sapıklığı hidayete tercih ettiler. {فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ} “Bunun üzerine onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi.” Azabın felaketi ve helak edici darbesi [onları yakaladı]. “Hûn” alçalma ve zillet demektir; mübalağa amacıyla azabın sıfatı kılınmış yahut ondan bedel yapılmıştır. {بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “kazandıkları şeyler sebebiyle.” Yani sapıklığı tercih etmeleri yüzünden.
13493. Metin
{ونجينا الذين آمنوا وَكَانُواْ يتَّقُونَ} منْ تلكَ الصاعقةِ
{وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} “İman edip de takva üzere bulunanları ise kurtardık.” O yıldırımdan [kurtardık].
13494. Metin
{وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاء الله} شروعٌ في بيانِ عقوباتِهم الآجلةِ إثرَ بيانِ عقوباتِهم العاجلةِ والتعبيرُ عنهم بأعداءِ الله تعالى لذمِّهم والإيذانِ بعلةِ ما يحيقُ بهم منِ ألوانِ العذابِ وقيلَ المردا بهم الكفارُ من الأولينَ والآخرينَ ويردُّه ما سيأتِي من قولِه تعالى فِى أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِمْ مّنَ الجن والإنس وقُرىءَ يَحْشُر على بناءِ الفاعلِ ونصبِ أعداءُ الله وبنونِ العظمةِ وضمِّ الشينِ وكسرِهَا {إِلَى النار} أيْ إلى موقفِ الحسابِ إذْ هناك تتحقق الشاهادة الآتية لا بعدم تمامِ السؤالِ والجوابِ وسَوقهم إلى النَّارِ والتعبير عنه بالنَّارِ إما للإيذانِ بأنَّها عاقبة حشرهم على شرفِ دخولِها وإما لأنَّ حسابَهُم يكونُ على شفيرِها ويومَ إمَّا منصوبٌ باذكُرْ أو ظرفٌ لمضمرٍ مؤخر قد حذف ايهما لقصورِ العبارةِ عن تفصيلِه كما مر في قوله تعالى يَوْمَ يَجْمَعُ الله الرسل وقيل ظرفٌ لما يدل عليه قوله تعالى {فهم يوزعون} أي يحبس أولهم على آخِرِهم ليتلاحقُوا وهو عبارةٌ عنْ كثرتِهم وقبل يسلقون ويُدفعون إلى النَّارِ وقولُه تعالَى
{وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاءُ اللَّهِ} “Allah’ın düşmanlarının toplanacağı gün...” Peşin cezalarının beyanının hemen ardından gelecekteki cezalarının beyanına başlanmaktadır. Onların “Allah’ın düşmanları” olarak anılması, kınanmaları ve başlarına gelecek türlü türlü azapların illetini bildirmek içindir. Bundan maksadın öncekilerden ve sonrakilerden bütün kâfirler olduğu söylenmişse de, ileride gelecek olan Yüce Allah’ın {فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ} “kendilerinden önce geçmiş cin ve insan toplulukları içinde...” kavli bunu reddetmektedir. Etken fiil yapısıyla “yahşuru” şeklinde “a‘dâallâhi” mansub olarak, azamet nunuyla şın harfinin zammesi ve kesresiyle de okunmuştur. {إِلَى النَّارِ} “ateşe doğru [sürülecekleri gün]...” Yani hesap yerine [sürülecekleri gün]; zira gelecek olan şahitlik soru ve cevabın tamamlanıp ateşe sevk edilmelerinden sonra değil, orada gerçekleşecektir. Oranın “ateş” olarak ifade edilmesi, ya toplanmalarının akıbetinin ateşe girmek üzere olduğunu bildirmek içindir yahut hesaplarının ateşin kenarında olmasındandır. “Yevme” kelimesi ya “izkür” (hatırla) fiiliyle mansubdur yahut Yüce Allah’ın {يَوْمَ يَجْمَعُ اللَّهُ الرُّسُلَ} “Allah’ın elçileri toplayacağı gün...” kavlinde geçtiği gibi, ifadenin tafsilatını getirmedeki yetersizliği sebebiyle her ikisi de hazfedilmiş muahhar gizli bir lafzın zarfıdır. Yüce Allah’ın şu kavlinin delalet ettiği şeyin zarfı olduğu da söylenmiştir: {فَهُمْ يُوزَعُونَ} “artık onlar bir arada tutulurlar.” Yani birbirlerine yetişsinler diye öncekiler sonrakiler gelene kadar bekletilirler; bu da onların çokluğundan kinayedir. Sürülürler ve ateşe itilirler şeklinde de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın şu kavli de böyledir:
13495. Metin
{حتى إذا ما جاؤوها}
{حَتَّىٰ إِذَا مَا جَاءُوهَا} “Nihayet oraya geldikleri zaman...”
13496. Metin
أي جميعاً غايةٌ ليُحْشَرُ أو ليوزعونَ أي حتَّى إذا حضروها وما ميزيدة لتأكيدِ اتصالِ الشهادةِ بالحضورِ {شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وأبصارهم وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} فى الدنيا من فنون الكفرِ والمعاصِي بأنْ يُنطقَها الله تعالى أو يظهرَ عليها آثار ما اقترفوه بهَا وعن ابنِ عباسٍ ﵄ أنَّ المرادَ بشهادةِ الجلودِ شهادةُ الفروجِ وهو الأنسبُ بتخصيصِ السؤالِ بَها في قولِه تعالى
Yani hepsi [geldiklerinde]; “yuhşeru” veya “yûze‘ûne” fiillerinin gayesidir (nihayetidir). Yani oraya hazır bulunduklarında; “mâ” harfi şahitliğin hazır bulunmaya bitişikliğini tekit etmek için zâidedir. {شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhine şahitlik eder.” Dünyada işledikleri küfür ve isyan çeşitlerine karşı Allah Teâlâ’nın onları konuşturması yahut onlar vasıtasıyla işledikleri günahların izlerini üzerlerinde açığa çıkarması suretiyle [şahitlik eder]. İbn Abbas’tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre derilerin şahitliğinden maksat avret yerlerinin şahitliğidir ki Yüce Allah’ın şu kavlinde sorgulamanın ona has kılınmasına en uygun olan da budur:
13497. Metin
{وَقَالُواْ لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا} فإن ما تشهدُ به من الزنا أعظمُ جنايةً وقبحاً وأجلبُ للخِزي والعقوبةِ مما يشهدُ به السمع والأبصا من الجناياتِ المكتسبةِ بتوسُّطِهما وقيل المراد بالجلود الجوراح أي سألُوها سؤالَ توبيخٍ لما رُوي أنَّهم قالُوا لها فعنكُنَّ كنا نناضِلُ وفي روايةٍ بُعداً لكُنَّ وسحاق عنكنَّ كنتُ أجادلُ وصيغةُ جمعِ العقلاءِ في خطابِ الجلود وفي قوله تعلى {قَالُواْ أَنطَقَنَا الله الذى أَنطَقَ كلَّ شَىْء} لوقوعِها في موقعِ السؤالِ والجوابِ المختصَّينِ بالعقلاءِ أي أنطقنَا الله الذي أنطق وأقدرنا على بيانِ الواقعِ فشهدنا عليكم بما علمتم بواسطتنا من القبائح وما كتمناهَا وقيلَ ما نطقنَا باختيارِنا بلْ أنطقنَا الله الذى أنطق كلَّ شىء وليسَ بذاكَ لما فيهِ من إيهامِ الاضطرارِ في الإخبارِ وقيلَ سألُوها سؤالَ تعجب فالمنى حينئذٍ ليس نطقُنا بعجبٍ من قُدرةِ الله الذي أنطقَ كلَّ حَي {وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} فإن من قدَر على خلقِكم وإنشائِكم أولاً وعلى إعادتِكم ورجْعِكم إلى جزائِه ثانياً لا يُتعجبُ من إنطاقِه لجوارِحِكم ولعل صيغةَ المضارعِ مع أنَّ هذه لمحاورة بعدَ البعثِ والرجعِ لَمَّا أنَّ المرادَ بالرجعِ ليسَ مجردَ الردِّ إلى الحياةِ بالبعث بل ما يعُمّه وما يترتبُ عليهِ من العذاب الخالد المترتب عندَ التخاطبِ على تغليبِ المتوقعِ على الواقعِ على أنَّ فيه مراعاةَ الفواصلِ وقولُه تعالى
{وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا} “Derilerine: 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?' derler.” Zira onun şahitlik edeceği zina günahı, kulak ve gözün onlar vasıtasıyla işlenen cinayetlere şahitlik etmesinden daha büyük bir cürüm ve çirkinliktir; rezilliği ve cezayı celp etmede daha etkilidir. Derilerden kastın bütün uzuvlar olduğu da söylenmiştir; yani rivayet edildiğine göre onlara: “Biz sizin için mücadele ediyorduk” dediklerinden azarlama kabilinden sormuşlardır. Bir rivayette ise: “Yazıklar olsun size, uzak olun! Ben sizin için mücadele ediyordum” şeklindedir. Derilere hitapta ve Yüce Allah’ın {قَالُوا أَنطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنطَقَ كُلَّ شَيْءٍ} “Onlar da: 'Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu' derler.” kavlinde akıllılar için kullanılan çoğul sîgasının yer alması, bunların akıllılara mahsus olan soru ve cevap makamında bulunmasındandır. Yani: “Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu ve gerçeği açıklamaya muktedir kıldı; biz de bizim vasıtamızla bildiğiniz çirkinlikler hakkında aleyhinize şahitlik ettik ve onları gizlemedik.” “Biz kendi tercihimizle konuşmadık, bilakis her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu” manasında olduğu da söylenmiştir; ancak haber vermede mecburiyet vehmi taşıdığı için bu pek isabetli değildir. Onlara hayret kabilinden sordukları da söylenmiştir; bu takdirde mana: “Bizim konuşmamız, her canlıyı konuşturan Allah’ın kudretine nispetle şaşılacak bir şey değildir” şeklinde olur. {وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “Sizi ilk defa O yaratmıştı ve yine O’na döndürülüyorsunuz.” Zira sizi ilk defa yaratıp var etmeye ve ikinci defa tekrar diriltip cezasına döndürmeye güç yetiren Zât'ın, uzuvlarınızı konuşturması şaşılacak bir şey değildir. Bu konuşma diriliş ve dönüşten sonra olduğu halde muzâri sîgasının kullanılması, dönüşten maksadın sadece dirilişle hayata döndürülmek değil, bunu ve hitap anında beklenen durumun vuku bulana galip kılınması kabilinden buna bağlı olan ebedî azabı da kapsamasındandır; ayrıca bunda fasılalara riayet de vardır. Yüce Allah’ın şu kavli de böyledir:
13498. Metin
{وَمَا كُنتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَن يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أبصاركم وَلَا جُلُودُكُمْ} حكايةٌ لما سيقالُ لهُمْ يومئذٍ من جهته تعالى بطريقِ التوبيخ والتقريح تقريراً لجوابِ الجلودِ أي ما كنتم تسترون في الدُّنيا عند مباشرتِكم الفواحشَ مخافةَ أن تشهدَ عليكُم جوارِحُكُم بذلكَ كما كنتم تسترون من الناسِ مخافةَ الافتضاحِ عندهم بلْ كنتُم جاحدينَ بالبعثِ والجزاءِ رأساً {ولكن ظَنَنتُمْ أَنَّ الله لَا يَعْلَمُ كَثِيراً مّمَّا تَعْمَلُونَ} من القبائحِ المخفيةِ فلا يُظهرها في الآخرةِ ولذلكَ اجرتأتم على ما فعلتُم وفيهِ إيذانٌ بأنَّ شهادةَ الجوارحِ بإعلامِه تعالَى حينئذٍ لا بانها عالمةً بما شهدتْ به عند صدورِه عنهم عنِ ابنِ مسعُودٍ ﵁ كنتُ مستتراً بأستارِ الكعبةِ فدخلَ ثلاثةُ نفرٍ ثقفيانِ وقرشيٌّ أو قرشيانِ وثقفيٌّ فقال أحدُهم أترونَ أنَّ الله يسمعُ ما نقولُ قال الآخرُ يسمعُ إنْ جهَرنا ولا يسمعُ أن
{وَمَا كُنتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَن يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ} “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğinden sakınmıyordunuz...” Derilerin cevabını pekiştirmek üzere o gün azarlama ve kınama yoluyla Allah Teâlâ tarafından kendilerine söylenecek sözün hikâyesidir. Yani: “Siz dünyada çirkin işleri yaparken, insanların yanında rezil olmaktan korkup gizlendiğiniz gibi, uzuvlarınızın bu hususta aleyhinize şahitlik etmesinden korkarak gizlenmiyordunuz; bilakis siz dirilişi ve hesabı kökten inkâr ediyordunuz.” {وَلَٰكِن ظَنَنتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِّمَّا تَعْمَلُونَ} “Fakat siz, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sandınız.” Gizli çirkin işlerinizden çoğunu [bilmeyeceğini sandınız] ki ahirette onları açığa çıkarmasın; işte bu yüzden yaptıklarınıza cüret ettiniz. Bunda, uzuvların şahitliğinin o anda Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle olduğuna, yoksa kendilerinden sâdır olduğu anda şahitlik ettikleri şeyi bizzat bilmelerinden kaynaklanmadığına bir işaret vardır. İbn Mes‘ûd’dan radıyallâhu anh rivayet edilmiştir: Kâbe’nin örtüleri arkasında gizlenmiştim. İkisi Sakîfli biri Kureyşli yahut ikisi Kureyşli biri Sakîfli üç kişi girdi. İçlerinden biri: “Ne dersiniz, Allah söylediklerimizi işitir mi?” dedi. Diğeri: “Açık söylersek işitir, gizli söylersek
13499. Metin
فصلت آية (٢٣ ٢٦) أخفينَا فذكرتُ ذلكَ للنبيِّ ﷺ فأنزلَ الله تعالَى وَمَا كنتم تسترون الآيةَ فالحكمُ المحكيُّ حينئذٍ يكونُ خاصَّاً بمن كانَ على ذلكَ الاعتقادِ من الكَفَرةِ ولعلَّ الأنسبَ أنْ يرادَ بالظنِّ مَعْنى مجازيٌّ يعمُّ معناهُ الحقيقيَّ ومَا يَجري مَجراه من الأعمالِ المنبئةِ عنْهُ كما في قولِه تعالى {يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ} ليعمَّ ما حُكي من الحالِ جميَع أصنافِ الكَفَرةِ فتدبرْ
Fussilet Suresi, Ayet (23-26) işitmez” dedi. Bunu Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem anlattım; bunun üzerine Allah Teâlâ: “Siz sakınmıyordunuz...” ayetini indirdi. Bu takdirde hikâye edilen hüküm kâfirlerden sadece bu inançta olanlara has olur. Ancak daha uygun olanı, Yüce Allah’ın {يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ} “Malının kendisini ebedî kıldığını sanır” kavlinde olduğu gibi zandan, hakiki manasını ve onu haber veren ameller gibi onun yerine geçen şeyleri içine alan mecazi bir mananın kastedilmesidir; ta ki anlatılan hal bütün kâfir sınıflarını içine alsın. İyi düşün!
13500. Metin
{وذلكم} إشارة إلى ماذكر منْ ظنِّهم وما فيهِ من معنى البُعد للإيذان بغايةِ بُعدِ منزلتِه في الشرِّ والسوءِ وهُو مبتدأ وقوله تعلى {ظَنُّكُمُ الذى ظَنَنتُم بِرَبّكُمْ أَرْدَاكُمْ} خبرانِ لهُ ويجوزُ أن يكونَ ظنُّكُم بدلاً وأرداكم حبرا {فَأَصْبَحْتُم} بسببِ ذلكَ الظنِّ السوءِ الذي أهلككُم {مّنَ الخاسرين} إذ صار مامنحو لنيلِ سَعادةِ الدارينِ سبباً لشقاءِ النشأتينِ
{وَذَٰلِكُمْ} “İşte bu...” zanlarından zikredilen şeye işarettir; işaret ismindeki uzaklık anlamı, onun şer ve kötülük mertebesindeki son derece uzaklığını bildirmek içindir. Bu kelime mübtedadır. Yüce Allah’ın {ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنتُم بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ} “Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti...” kavli onun iki haberidir. “Zannuküm” lafzının bedel, “erdâküm” lafzının ise haber olması da caizdir. {فَأَصْبَحْتُم} “ve böylece siz...” sizi helak eden o kötü zan sebebiyle, {مِّنَ الْخَاسِرِينَ} “hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” Çünkü iki cihan saadetine ermek için kendilerine bahşedilen şeyler, her iki âlemde de bedbahtlık sebebi haline geldi.
13501. Metin
{فَإِن يَصْبِرُواْ فالنار مَثْوًى لَّهُمْ} أي محلُّ ثُواءٍ وإقامةٍ أبديةٍ لهم بحيثُ لا براح للهم منهَا والالتفاتُ إلى الغَيبة للإيذان باقتضأ حالهم أن يعرض عنهم ويحي سوءُ حالِهم لغيرِهم أو للإشعر بإبعادِهم عن حيزِ الخطابِ وإلقائِهم في غايةِ دركاتِ النارِ {وَإِن يَسْتَعْتِبُواْ} أي يسألُوا العُتْبَى وهُو الرجوعُ إلى ما يحبونَهُ جزعاً مما هُم فيِه {فَمَا هُم مّنَ المعتبين} المجابينَ إليَها ونظيرُه قولُه تعالى سَوَاء عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صبرنا مالنا مِن مَّحِيصٍ وقُرىءَ وإنْ يستعينوا فما هم من المعتبين أيْ إنْ يسألُوا أن يُرضوا ربَّهم فما هُم فاعلونَ لفواتِ المُكنةِ
{فَإِن يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَّهُمْ} “Şimdi eğer sabrederlerse, artık ateş onlar için bir barınaktır.” Yani oradan asla ayrılamayacakları şekilde onlar için ebedî bir kalma ve ikamet yeridir. Gaib (üçüncü şahıs) sîgasına iltifat yapılması, durumlarının kendilerinden yüz çevrilmesini ve kötü hallerinin başkalarına anlatılmasını gerektirdiğini bildirmek yahut muhataplık alanından uzaklaştırıldıklarını ve ateşin en alt derekelerine atıldıklarını hissettirmek içindir. {وَإِن يَسْتَعْتِبُوا} “Ve eğer rıza dilerlerse,” yani içinde bulundukları feryat yüzünden sevdikleri şeye dönülmesini (özürlerinin kabulünü) isterlerse, {فَمَا هُم مِّنَ الْمُعْتَبِينَ} “artık onlar rızası kazanılacaklardan (özrü kabul edileceklerden) değillerdir.” Kendilerine olumlu cevap verilecek olanlardan değillerdir. Bunun benzeri Yüce Allah’ın {سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِن مَّحِيصٍ} “İster feryat edelim ister sabredelim, bizim için hiçbir sığınak yoktur.” kavlidir. “Ve in yeste‘înû femâ hum minel mu‘tibîn” şeklinde de okunmuştur; yani Rablerini razı etmeyi dileseler de artık imkân elden gittiği için bunu yapamazlar demektir.
13502. Metin
{وَقَيَّضْنَا لَهُمْ} أيْ قدّرنا وقرنا للكفرة في الدُّنيا {قُرَنَاء} جمعُ قرينٍ أي أخداناً من الشياطينِ يستولُون عليهم استيلاءَ القيضِ على البيضِ وهو القشرُ وقيل أصلُ القيضِ البدل ومنه المقايضة البدلُ ومنه المقايضةُ للمعاوضةِ {فَزَيَّنُواْ لَهُم مَّا بَيْنَ أيديهم} من امور الدينا واتباعِ الشهواتِ {وَمَا خَلْفَهُمْ} من أمورِ الآخرةِ حيثُ أرَوهم أنْ لا بعثَ ولا حسابَ ولا مكروَه قطُّ {وَحَقَّ عَلَيْهِمُ القول} أيْ ثبتَ وتقررَ عليهم كلمةُ العذابِ وتحققَ موجبُها ومصداقُها وهو قولُه تعالَى لإبليسَ فالحق والحق أقل لاملان جهنم منك وممن تبعك منهم أجميعن وقوله تعالى لمن اتبعك منهم لامْلانَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ كما مر مرار {فِى أُمَمٍ} حالٌ منَ الضميرِ المجرورِ أي كائنين في جملةِ أممٍ وقيلَ فِي بمعْنى مَعَ وهَذا كما ترى صريحٌ في أنَّ المرادَ بأعداءِ الله تعالى فيما سبقَ المعهودونَ من عادٍ وثمودَ لا الكفارُ من الأولينَ والآخرينَ كما قيلَ {قَدْ خَلَتْ} صفةٌ لأممٍ أي مضتْ {مِن قَبْلِهِمْ مّنَ الجن والإنس} على الكُفر والعصيانِ كذأب هؤلاءِ {إِنَّهُمْ كَانُواْ خاسرين} تعليل لاستحقاقهم العذاب والضير للأولينَ والآخرينَ
{وَقَيَّضْنَا لَهُمْ} “Ve biz onlar için hazırlayıp sardık...” Yani dünyada kâfirler için takdir edip musallat kıldık, {قُرَنَاءَ} “birtakım yoldaşlar...” “karîn” kelimesinin çoğuludur; yani yumurtanın kabuğu sarması gibi onları çepeçevre saran şeytanlardan dostlar sardık. “Kayz” kelimesinin aslının bedel olduğu, karşılıklı takas manasındaki “mukâyada” kelimesinin de buradan geldiği söylenmiştir. {فَزَيَّنُوا لَهُم مَّا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ} “Onlar da önlerinde olanı kendilerine süslediler...” Dünya işlerini ve şehvetlere uymayı [süslediler], {وَمَا خَلْفَهُمْ} “ve arkalarında olanı...” yani dirilişin, hesabın ve hiçbir azabın olmadığını telkin ederek ahiret işlerini [süslediler]. {وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ} “ve o söz aleyhlerine hak oldu.” Yani azap kelimesi aleyhlerine kesinleşip sabit oldu; onun gereği ve doğrulanışı tahakkuk etti ki bu da Yüce Allah’ın İblis’e hitaben söylediği: “İşte hak budur ve Ben hakkı söylerim: Andolsun ki cehennemi senden ve onlardan sana uyanların hepsinden dolduracağım!” ve defalarca geçtiği üzere “Onlardan sana kim uyarsa, andolsun ki cehennemi hepinizden dolduracağım!” kavlidir. {فِي أُمَمٍ} “topluluklar içinde...” Mecrûr zamirden hâldir; yani birtakım ümmetler topluluğu içinde oldukları halde demektir. “Fî” harf-i cerrinin “ma‘a” (beraber) manasında olduğu da söylenmiştir. Gördüğün gibi bu, daha önce geçen “Allah’ın düşmanları” ifadesinden maksadın iddia edildiği gibi öncekilerden ve sonrakilerden bütün kâfirler değil, Âd ve Semûd gibi bilinen topluluklar olduğunu açıkça göstermektedir. {قَدْ خَلَتْ} “geçip gitmiş olan...” ümmetler lafzının sıfatıdır; yani geçip gitmiş, {مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ} “kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan...” tıpkı bunların âdeti gibi küfür ve isyan üzere [geçip gitmiş topluluklar içinde]. {إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} “Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardı.” Azabı hak etmelerinin ve zararın hem öncekileri hem de sonrakileri kapsamasının gerekçesidir.
13503. Metin
{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ} من رؤساء المشركين لأعقابهم أو قال
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenler dediler ki:” Müşriklerin elebaşları kendi tabilerine veya birbirlerine dediler ki:
13504. Metin
فصلت آية (٢٧ ٣٠) بعضُهم لبعضٍ {لَا تَسْمَعُواْ لهذا القرآن} أي لا تُنصتوا له {والغوا فيه} وعارضوه بالخرافا من الرجزِ والشعرِ والتصديةِ والمُكاءِ أو ارفعُوا أصواتَكم بَها لتشوشُوه على القارىءِ وقريء بضم الغين والمعاني واحدٌ يُقالُ لَغَى يَلْغَى كلقى يلقي ولغا يلغوا إذا هَذَى {لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ} أي تعلبونه على قراءتِه
Fussilet Suresi, Ayet (27-30) {لَا تَسْمَعُوا لِهَٰذَا الْقُرْآنِ} “'Bu Kur'an'ı dinlemeyin!'” Yani ona kulak vermeyin, {وَالْغَوْا فِيهِ} “ve onun hakkında anlamsız gürültüler yapın!” Recz, şiir, el çırpma ve ıslık gibi hurafelerle ona karşı çıkın yahut okuyana karıştırmak için seslerinizi yükseltin! Gayn harfinin zammesiyle [velgû] olarak da okunmuştur ve manaları birdir. Saçmalamak manasında “lagâ yelgâ” ve “legâ yelgû” denir. {لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ} “'Belki üstün gelirsiniz.'” Yani onun okuyuşuna baskın çıkarsınız.
13505. Metin
{فَلَنُذِيقَنَّ الذين كَفَرُواْ} أي فوالله لنذيقنَّ هؤلاءِ القائلينَ واللاغينَ أو جميعَ الكفارِ وهم داخلونَ فيهم دخولاً أولياء {عَذَاباً شَدِيداً} لا يُقادرُ قَدرُهُ {وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الذى كَانُواْ يَعْمَلُونَ} أيْ جزاءَ سيئاتِ أعمالِهم التي هيَ في أنفسِها أسوأُ وقيلَ إنه لا يجازيهم بمحاسنِ أعمالِهم كإغاثةِ الملهوفينَ وصلةِ الأرحام وقرىء الأضيافِ لأنَّها مُحبطةٌ بالكفرِ وعن ابن عباس ﵄ عَذاباً شَديداً يومَ بدرٍ وأسوأُ الذي كانُوا يعملونَ في الآخرةِ
{فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Andolsun ki o inkâr edenlere tattıracağız...” Yani Allah’a yemin olsun ki bu sözleri söyleyenlere ve gürültü çıkaranlara yahut öncelikle onlar dahil olmak üzere bütün kâfirlere mutlaka tattıracağız; {عَذَابًا شَدِيدًا} “şiddetli bir azap!” Ölçüsü takdir edilemeyecek [bir azap]. {وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} “ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.” Yani bizzat kendisi en kötü olan kötü amellerinin cezasıyla [cezalandıracağız]. Onların çaresizlere yardım etmek ve sıla-i rahimde bulunmak gibi güzel amellerine küfür sebebiyle boşa çıktığı için karşılık verilmeyeceği de söylenmiştir. İbn Abbas’tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre şiddetli azap Bedir gününde, yaptıklarının en kötüsü ise ahirettedir.
13506. Metin
{ذلك} مبتدأ وقولُه تعالَى {جَزَاء أَعْدَاء الله} خبرُهُ أي ما ذكر من الجزاء جزاء معدلا لأعدائه وقولُه تعالَى {النار} عطفُ بيانٍ للجزاءِ أو ذلكَ خبر مبتدأ محذوف أي الأمرُ ذلكَ على أنه عبارةٌ عن مضمونِ الجملةِ لاعن الجزاءِ وما بعدَهُ جملةٌ مستقلة مبينة لما قبلها وقوله تعالى {لَهُمْ فِيهَا دَارُ الخُلْدِ} جملةٌ مستقلةٌ مقررةٌ لما قبلَها أو النارُ مبتدأٌ هيَ خبرُهُ أي هيَ بعينِها دارُ إقامتِهم على أن في للتجريد وهُو أنْ يُنتزَعَ من أمرٍ ذي صفةٍ أمرٌ آخر مثله مبالغة لكامله فيهَا كما يقالُ في البيضةِ عشرونَ مناً حديدٌ وقيل وهي على مَعناها والمرادُ أنَّ لهم في النارِ المشتملةِ على الدركاتِ داراً مخصوصةً هم فيها خالدونَ {جَزَاء بما كانوا بآياتنا يَجْحَدُونَ} منصوبٌ بفعلٍ مقدرٍ أي يُجزون جزاءً أو بالمصدرِ السابقِ فإن المصدرَ ينتصبُ بمثلِه كما في قولِه تعالى فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَاؤُكُمْ جَزَاء مَّوفُورًا والباءُ الأُولى متعلقةٌ بجزاءً والثانيةُ بيجحدونَ قدمتْ عليهِ لمراعاةِ الفواصل أي بسبب ماكانوا يجحدونَ بآياتِنا الحقَّةِ أو يلغَون فيها وذِكْرُ الجحودِ لكونِه سبباً للغوِ
{ذَٰلِكَ} “İşte bu...” mübtedadır. Yüce Allah’ın {جَزَاءُ أَعْدَاءِ اللَّهِ} “Allah’ın düşmanlarının cezasıdır...” kavli ise onun haberidir; yani zikredilen ceza, O’nun düşmanları için tam denk bir cezadır. Yüce Allah’ın {النَّارُ} “ateştir!” kavli ceza lafzından atf-ı beyândır yahut “zâlike” mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani 'iş işte böyledir' takdirinde olup cümlenin içeriğinden kinayedir, cezadan değil; sonrasındaki ise öncesini açıklayan müstakil bir cümledir. Yüce Allah’ın {لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِ} “Onlar için orada ebedîlik yurdu vardır...” kavli öncesini pekiştiren müstakil bir cümledir; yahut “en-Nâr” mübtedadır, bu cümle de onun haberidir; yani tecrid kuralı üzere bizzat ateş onların ikamet yurdudur. Tecrid ise: 'Yumurtada yirmi men demir vardır' denilmesinde olduğu gibi, bir sıfata sahip şeyden onun kemalini mübalağalı anlatmak için onun benzeri başka bir şeyin soyutlanmasıdır. Kendi manasında olduğu da söylenmiştir; maksat ise, derekeleri ihtiva eden ateşte onlar için içinde ebedî kalacakları özel bir yurt bulunmasıdır. {جَزَاءً بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ} “Ayetlerimizi inkâr etmelerinin cezası olarak...” takdirî bir fiille mansubdur; yani 'bir ceza ile cezalandırılırlar' yahut önceki mastarla mansubdur, zira mastar Yüce Allah’ın {فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَاؤُكُمْ جَزَاءً مَّوْفُورًا} “Şüphesiz cehennem tastamam bir ceza olarak sizin cezanızdır” kavlinde olduğu gibi kendi misliyle nasbedilir. Birinci ba harf-i cerri “cezâen” lafzına, ikincisi ise “yechedûne” fiiline müteallıktır; fasılalara riayet için öne alınmıştır. Yani hak olan ayetlerimizi inkâr etmeleri yahut onlara karşı anlamsız gürültü çıkarmaları sebebiyle [cezalandırılırlar]. İnkârın zikredilmesi, gürültü çıkarmanın sebebi olmasındandır.
13507. Metin
{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ} وهُم متقلَّبونَ فيما ذُكِرَ من العذاب {ربنا أرنا الذين أضلانا مِنَ الجن والإنس} يعنونَ فريقَي شياطينِ النوعينِ المقيضَينِ لهم الحاملينَ لهم على الكفرِ والمعاصِي بالتسويلِ والتزين وقيلَ هما إبليسُ وقابيلُ فإنَّهما سنَّا الكفرَ والقتلَ بغير حق وقُرِىءَ أَرْنَا تخفيفاً كفَخْذٍ في فَخِذٍ وقيلَ معناهُ أعطِناهُما وقُرىءَ باختلاسِ كسرةِ الراءِ {نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا} أي ندسهما انتقاماً منهُمَا وقيلَ نجعلْهُما في الدركِ الأسفلِ {لِيَكُونَا مِنَ الأسفلين} أي ذلاً ومهانة أو مكاناً
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenler dediler ki:” zikredilen azabın içinde kıvranırlarken: {رَبَّنَا أَرِنَا اللَّذَيْنِ أَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ} “'Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o ikisini bize göster!'” Her iki türden kendilerine musallat kılınan ve vesvese verip süsleyerek onları küfre ve isyana sürükleyen iki şeytan grubunu kastederler. Bunların İblis ile Kabil olduğu da söylenmiştir; zira küfrü ve haksız yere adam öldürmeyi ilk başlatanlar onlardır. “Fahiz” kelimesinin “fahz” okunması gibi hafifletme amacıyla “ernâ” şeklinde veya “bize o ikisini ver” manasında okunmuştur; râ harfinin kesresinin ihtilâsıyla da okunmuştur. {نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا} “'Onları ayaklarımızın altına alalım,'” yani intikam almak için onları çiğneyelim; onları cehennemin en alt derekesine koyalım şeklinde de açıklanmıştır; {لِيَكُونَا مِنَ الْأَسْفَلِينَ} “'en aşağılıklardan olsunlar!'” Yani zillet ve aşağılık bakımından yahut mekân bakımından.
13508. Metin
{إِنَّ الذين قَالُواْ رَبُّنَا الله}
{إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ} “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah’tır' diyenler...”
13509. Metin
شروعٌ في بيانِ حُسنِ أحوالِ المؤمنينَ في الدُّنيا والآخرةِ بعد بيانُ سوءِ حالِ الكفرةِ فيهَما أيُ قالوا اعترافاً بربوبيتِه تعالَى وإقراراً بوحدانيتِه {ثُمَّ استقاموا} أي ثبتُوا على الإقرارِ ومقتضياتِه على أن ثمَّ للتراخِي في الزمان أو في الرتبةِ فإنَّ الاستقامةَ لها الشأنُ كلُّه وما رُويَ عن الخلفاءِ الراشدينَ رضي الله تعالى عنْهُم فِي معناهَا من الثباتِ على الإيمانِ وإخلاصِ العملِ وأداءِ الفرائضِ بيانٌ لجزئياتِها {تَتَنَزَّلُ عليهم الملائكة} من جهتِه تعالَى يُمدونُهم فيما يَعِنُّ لهَمُ منَ الأمور الدينية والدونيوية بما يشرح صدورَهُم ويدفعُ عنهم الخوفَ والحزنَ بطريقِ الإلهامِ كما أن الكفرةَ يُغويهم ما قُيضَ لهم من قرناءِ السوءِ بتزيينِ القبائحِ وقيلَ تتنزلُ عندَ الموتِ بالبُشرى وقيلَ إذَا قامُوا من قبورِهم وقيلَ البُشرى في مواطنَ ثلاثةٍ عندَ الموتِ وفي القبرِ وعند البعثِ والأظهر هو العمومُ والإطلاقُ كما ستعرفُه {أَلَاّ تَخَافُواْ} ما تُقْدمونَ عليه فإنه الخوف غم يلحف لتووقع المكروِه {وَلَا تَحْزَنُواْ} على ما خلّفتُم فإنه غمٌّ يحلق لوقوعِه من فواتِ نافعٍ أو حصول ضلار وقيلَ المرادُ نهيُهم عن الغمومِ على الاطلاقِ والمَعنْى أن الله تعالى كتبَ لكُم الأمنَ من كلِّ غمَ فلنْ تذقوه أباد وأنْ إمَّا مفسرةٌ أو مخففةٌ من الثقيلةِ والأصلُ بأنها لا تخافُوا والهاءُ ضميرُ الشأنِ وقُرِىءَ لا تخافُوا أيْ يقولونَ لا تخافُوا على أنه حال من الملائكة أو اشتئناف {وَأَبْشِرُواْ} أي سُرُّوا {بالجنة التى كُنتُمْ تُوعَدُونَ} في الدُّنيا على ألسنةِ الرُّسلِ هَذا منْ بشاراتِهم في أحدِ المواطنِ الثلاثةِ وقولُه تعالى
Kâfirlerin dünyadaki ve ahiretteki kötü durumları beyan edildikten sonra müminlerin dünyadaki ve ahiretteki güzel durumlarının beyanına başlanmaktadır. Yani O’nun rabliğini itiraf ve birliğini ikrar ederek böyle dediler. {ثُمَّ اسْتَقَامُوا} “sonra da dosdoğru olanlar...” 'Sümme' edatının zamansal yahut rütbece sonralık ifade etmesine binaen bu ikrar ve gerekleri üzere sebat ettiler; zira istikamet asıl büyük meseledir. Hulefâ-yi Râşidîn’den -Allah Teâlâ onlardan razı olsun- onun manası hakkında rivayet edilen imanda sebat, amelde ihlas ve farzları eda etme gibi açıklamalar onun cüzlerini beyandır. {تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ} “onların üzerlerine melekler iner...” Allah Teâlâ tarafından inip başlarına gelen dinî ve dünyevî meselelerde ilham yoluyla göğüslerini ferahlatacak, korku ve hüznü kendilerinden giderecek hususlarla onlara yardım ederler; nitekim kâfirleri de kendilerine sarılan kötü yoldaşlar çirkinlikleri süsleyerek azdırırlar. Meleklerin ölüm anında müjde ile indiği; kabirlerinden kalktıkları zaman indiği; müjdenin ölüm anında, kabirde ve diriliş vaktinde olmak üzere üç yerde olduğu da söylenmiştir. İleride bileceğin üzere en açık olanı umum ve ıtlaktır (genel ve mutlak olmasıdır). {أَلَّا تَخَافُوا} “'Korkmayın!' [diye]...” Karşılaşacağınız şeylerden [korkmayın]; zira korku, hoşa gitmeyen bir şeyin beklenmesinden kaynaklanan kederdir. {وَلَا تَحْزَنُوا} “'ve üzülmeyin!'” Geride bıraktıklarınıza [üzülmeyin]; zira hüzün, faydalı bir şeyin elden kaçması veya zararlı bir şeyin meydana gelmesi yüzünden oluşan kederdir. Mutlak olarak kederlenmelerinin nehyedildiği de söylenmiştir; bu takdirde mana: 'Allah Teâlâ sizin için her kederden eminlik yazmıştır, artık ebediyen keder tatmayacaksınız' demektir. “En” harfi ya tefsiriyyedir yahut şeddeliden hafifletilmiştir; aslı 'bi-ennehâ lâ tehâfû' olup he zamiri şân zamiridir. “Lâ tehâfû” şeklinde 'onlar korkmayın derler' takdirinde meleklerden hâl veya istinaf olarak da okunmuştur. {وَأَبْشِرُوا} “'ve müjdelenip sevinin!'” {بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ} “'size vadedilmekte olan cennetle.'” Dünyada peygamberlerin diliyle [vadedilen cennetle]. Bu, üç mekândan birindeki müjdelerindendir. Yüce Allah’ın şu kavli de böyledir:
13510. Metin
{نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِى الحياة الدنيا} الخ من بشاراتِهم في الدُّنيا أي أعوانُكم في أمورِكم نُلهمكُم الحقَّ ونرشدكم الى مافيه خيرُكُم وصلاحُكُم ولعلَّ ذلكَ عبارةٌ عما يخطرُ ببال المؤمنينَ المستمرينَ على الطاعات من أن ذلك بتوفيق الله تعالى وتأيده لهم بواسطة الملائكةِ ﵈ {وَفِى الأخرة} نمدكُم بالشفاعة ونتلقاكُم بالكرامةِ حينَ يقع بين الكفرة وقرانائهم ما يقعُ من التعادِي والخصامِ {وَلَكُمْ فِيهَا} أي في الآخرة {مَا تَشْتَهِى أَنفُسُكُمْ} من فنون الطيباتِ {وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ} ما تمنون افتعالٌ منَ الدُّعاء بمعنى الطلبِ أي تدَّعون لأنفسِكم وهو أعمُّ من الأول ولكُم في الموضعينِ خبرٌ ومَا مبتدأٌ وفيها حالٌ من ضميره في الخبر وعدمُ الاكتفاءِ بعطفِ ما تدَّعُون عَلى ما تشتهِي للإشباعِ في البشارة والإيذانِ باستقلالِ كلِّ منهما
{نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “'Biz dünya hayatında sizin dostlarınızız...'” ayeti onların dünyadaki müjdelerindendir; yani işlerinizde sizin yardımcılarınızız, size hakkı ilham eder ve içinde hayrınız ve salahınız olan şeylere sizi iletiriz. Bu, taatlere devam eden müminlerin kalbine melekler aleyhimüsselâm vasıtasıyla Allah Teâlâ’nın tevfiki ve teyidi olarak doğan şeylerin bir ifadesidir. {وَفِي الْآخِرَةِ} “'ve ahirette de [dostlarınızız].'” Kâfirler ile yoldaşları arasında düşmanlık ve çekişme meydana geldiğinde biz şefaatle size yardım eder ve sizi ikramla karşılarız. {وَلَكُمْ فِيهَا} “'Orada sizin için vardır,'” yani ahirette, {مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ} “'canlarınızın çektiği her şey,'” tertemiz nimetlerin her çeşidinden; {وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ} “'ve orada sizin için istediğiniz her şey vardır.'” Temenni ettiğiniz şeyler [vardır]; talep manasındaki duâ kökünden iftiâl babındandır, yani kendiniz için istediğiniz şeylerdir ki bu ilkinden daha geneldir. Her iki yerde “veleküm” haber, “mâ” mübtedadır; “fîhâ” ise haberdeki zamirinden hâldir. “Tedde‘ûn” ifadesinin “teştehî” üzerine atfedilmesiyle yetinilmeyip [cümlenin tekrarlanması], müjdeyi pekiştirmek ve her ikisinin müstakil birer lütuf olduğunu bildirmek içindir.
13511. Metin
{نُزُلاً مّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ} حالٌ مما تدَّعون مفيدةٌ لكون ما يتمنَّونَهُ بالنسبة الى ما عطون من عظائم الأجورِ كالنزل للضيفِ
{نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ} “Çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan [Allah] katından bir ikram olarak.” “Mâ tedde‘ûn” ifadesinden hâldir; temenni ettikleri şeylerin kendilerine verilecek azametli mükâfatlara nispetle misafire sunulan ön ikram (nüzül) gibi olduğunu ifade eder.
13512. Metin
{وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلاً مّمَّن دَعَا إِلَى الله} أي إلى توحيده تعالى وطاعته عن ابن عباس ﵄ هو رسول الله ﷺ دعا الى الإسلام
{وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ} “Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” Yani Allah Teâlâ’nın birliğine ve O’na itaate çağıran kimseden. İbn Abbas’tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre o, İslâm’a davet eden Resûlullah’tır sallallâhu aleyhi ve sellem.
13513. Metin
فصلت (٣٤ ٣٧) وعنْهُ أنهم أصحابُ رسولِ الله ﷺ وقيلَ نزلتْ في المؤذّنين والحقُّ أنَّ حُكمَها عامٌّ لكلِّ من جمعَ ما فيها من الخصال الحميدةِ وإنْ نزلتْ فيمَنْ ذُكِرَ {وَعَمِلَ صالحا} فيما بينَهُ وبينَ رِّبه {وَقَالَ إِنَّنِى مِنَ المسلمين} ابتهاجاً بأنه منهُم أو اتخاذاً للإسلامِ دينا ونِحلةً من قولِهم هذا قولُ فلانٍ أي مذهبُه لا أنَّه تكلَّم بذلكَ وقُرِىءَ إنِّي بنونٍ واحدةٍ
Fussilet Suresi, (34-37) Ondan gelen diğer bir rivayette ise onların Resûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem ashabı olduğu söylenmiştir; müezzinler hakkında indiği de söylenmiştir. Hak olan şudur ki, anılan kimseler hakkında inmiş olsa bile hükmü ayetteki övgüye değer hasletleri kendisinde toplayan herkes için umumidir. {وَعَمِلَ صَالِحًا} “ve salih amel işleyen,” kendisi ile Rabbi arasında [salih amel işleyen], {وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ} “ve: 'Şüphesiz ben Müslümanlardanım' diyen kimseden [daha güzel sözlü kim vardır?]” Onlardan olmanın sevinciyle yahut “bu falancanın sözüdür” yani mezhebidir denildiği gibi İslâm’ı din ve mezhep edinerek [bunu söyleyen kimseden]; yoksa sadece bunu dille söylemiş olması demek değildir. Tek nun ile “innî” şeklinde de okunmuştur.
13514. Metin
{وَلَا تَسْتَوِى الحسنة وَلَا السيئة} جملةٌ مستأنفةٌ سيقت لبيان محاسنِ الأعمالِ الجاريةِ بين العبادِ إثرَ بيانِ محاسنِ الأعمالِ الجاريةِ بين العبدِ وبين الربِّ ﷿ ترغيباً لرسولِ الله ﷺ في الصبرِ على أذية المشركين ومقابلة إسائتهم بالإحسان أي لا تستوي الخَصلةُ الحسنة والسيئةُ في الآثار والأحكام ولا الثانيةُ مزيدة التأكيد النَّفي وقولُه تعالَى {ادفع بالتى هِىَ أَحْسَنُ} الخ استئنافٌ مبيِّن لحسن عاقبةِ الحسنةِ أي ادفعْ السيئةَ حيثُ اعترضتْكَ من بعضِ أعاديكَ بالتي هيَ أحسنُ ما يمكنُ دفعُها به من الحسناتِ كَالإحسان إلى مَنْ أساءَ فإنه أحسنُ منَ العفوِ وإخراجُه مُخرجَ الجوابِ عنْ سؤالِ منْ قالَ كيفَ أصنعُ للمبالغةِ ولذلكَ وضعَ أحسنُ موضعَ الحسنةِ وقولُه تعالى {فَإِذَا الذى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِىٌّ حَمِيمٌ} بيانٌ لنتيجة الدفعِ المأمورِ بهِ أيْ فإذَا فعلتَ ذلكَ صارَ عدوُّك المُشاقُّ مثلَ الوليِّ الشفيقِ
{وَلَا تَسْتَوِى الحسنة وَلَا السيئة} “İyilikle kötülük bir olmaz.” [Bu], kul ile Rabbi azze ve celle arasında cereyan eden amellerin güzelliklerinin açıklanmasının ardından, Resûlullah’ı sallallâhu aleyhi ve sellem müşriklerin eziyetlerine sabretmeye ve onların kötülüklerine iyilikle karşılık vermeye teşvik etmek maksadıyla kullar arasında cereyan eden amellerin güzelliklerini beyan etmek için sevk edilmiş müstakil bir cümledir. Yani güzel haslet ile kötü haslet eserleri ve hükümleri bakımından bir olmaz. İkinci [olumsuzluk edatı olan] “lâ”, nefyi (olumsuzluğu) pekiştirmek için zâiddir. Allah Teâlâ’nın: {ادفع بالتى هِىَ أَحْسَنُ} “[Kötülüğü] en güzel olanla sav!” buyruğu, iyiliğin akıbetinin güzelliğini açıklayan yeni bir cümledir. Yani hasenattan o kötülüğü savmanın en güzel yolu ne ise hasımlarından bazısı sana iliştiğinde kötülüğü onunla sav; kötülük edene ihsanda bulunmak gibi. Zira bu, affetmekten daha güzeldir. Mübalağa amacıyla bu ifade, “Nasıl yapayım?” diyen birinin sorusuna cevap formunda getirilmiştir; bu sebeple “hasene” yerine “ahsen” konulmuştur. Allah Teâlâ’nın: {فَإِذَا الذى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِىٌّ حَمِيمٌ} “Bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir” buyruğu ise emredilen savmanın neticesini beyandır. Yani sen bunu yaptığın takdirde, sana muhalif olan düşmanın şefkatli bir dost gibi oluverir.
13515. Metin
{وَمَا يُلَقَّاهَا} أيُ ما يلقى هذهِ الخَصلةَ والسجيةَ التي هي مقابلُة الإساءةِ بالإحسانِ {إِلَاّ الذين صَبَرُواْ} أي شأنهم الصبر الصبرُ {وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَاّ ذُو حَظّ عَظِيمٍ} من الخيرِ وكمالِ النفسِ وقيلَ الحظُّ العظيم الجنةُ وقيلَ هو الثواب وقيل نزلتْ في أبي سفيانَ بنِ حربٍ وكانَ مؤذيا لرسول الله ﷺ فصارَ ولياً مصافياً
{وَمَا يُلَقَّاهَا} “Bu haslete ancak... eriştirilir” yani kötülüğe iyilikle karşılık vermek olan bu haslete ve seciyeye ancak, {إِلَاّ الذين صَبَرُواْ} “sabredenler” yani şiarı sabır olanlar eriştirilir. {وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَاّ ذُو حَظّ عَظِيمٍ} “Buna ancak büyük bir pay sahibi olan eriştirilir.” Hayırdan ve nefis olgunluğundan [büyük bir pay sahibi olan]. “Büyük pay”ın cennet olduğu söylenmiştir; sevap olduğu da söylenmiştir. Ebû Süfyân b. Harb hakkında indiği de söylenmiştir; o Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem eziyet etmekteydi, sonradan samimi ve içten bir dost oldu.
13516. Metin
{وَإِمَّا يَنَزَغَنَّكَ} مِنَ الشيطان {نَزْغٌ} النزغُ والنسغُ بَمعْنى وهو شبه النخْسِ شُبِّه بهِ وسوسةُ الشيطانِ لأنَّها بعثٌ على الشرِّ وجُعلَ نازغا على طريقة جد حده أو أريدَ وإمَّا ينزغنَّكَ نازغٌ وصفاً للشيطانِ بالمصدرِ أيْ وإن صرفكَ الشيطانُ عمَّا وُصَّيتَ به من الدفعِ بالتي هي أحسنُ {فاستعذ بالله} من شرِّه ولا قطعه {إِنَّهُ هُوَ السميع} باستعاذتِك {العليم} بنيتكَ أو بصلاحِكَ وفي جَعْلِ تركِ الدفعِ بالأحسن من آثار نزعات الشيطانِ مزيدُ تحذيرٍ وتنفيرٍ عنه
{وَإِمَّا يَنَزَغَنَّكَ} Şeytandan sana bir {نَزْغٌ} [dürterse]. “en-Nezğ” ve “en-nesğ” aynı manadadır; bu ise dürtme benzeri bir şeydir. Şeytanın vesvesesi şerre sevk edici olduğu için buna benzetilmiştir ve “cüdde cedduhû” üslubunda olduğu gibi fail konumuna getirilmiştir; yahut şeytanı masdarla nitelemek suretiyle “ve immâ yenzeğanneke nâziğun” manası kastedilmiştir. Yani şayet şeytan seni en güzel olanla savmaya dair sana tavsiye edilen şeyden çevirirse, {فاستعذ بالله} “hemen Allah’a sığın!” Onun şerrinden ve vesvesesinden [Allah’a sığın]. {إِنَّهُ هُوَ السميع} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir,” senin sığınmanı; {العليم} “hakkıyla bilendir,” niyetini yahut senin maslahatını. En güzel olanla savmayı terk etmenin şeytanın dürtüşlerinin bir eseri kılınmasında, bundan sakındırma ve nefret ettirmeyi ziyadeleştirme vardır.
13517. Metin
{ومن آياته} الدالة على شئونه العظيمة {الليل والنهار والشمس والقمر}
{ومن آياته} O'nun azametli şanlarına delalet eden ayetlerindendir: {الليل والنهار والشمس والقمر} “Gece, gündüz, güneş ve ay...”
13518. Metin
كلٌّ منَها مخلوقٌ منْ مخلوقاتِه مسخرٌ لأمرِه {لَا تَسْجُدُواْ لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ} لأنهما من جملةِ مخلوقاتِه المسخرةِ لأوامرِه مثلَكُم {واسجدوا لِلَّهِ الذى خَلَقَهُنَّ} الضميرُ للأربعةِ لأنَّ حُكَم جماعة مالا يعقلُ حكمُ الأنثى أو الإناثِ أو لأنها عبارةٌ عن الآياتِ وتعليقُ الفعلِ بالكل مع كفايةِ بيانِ مخلوقيةِ الشمسِ والقمرِ للإيذان بكمال سقوطِهما عن رتبة المسجوديةِ بنظمهما في المخلوقية في سلك الأعراضِ التي لا قيامَ لها بذاتها وهو السرُّ في نظمَ الكلِّ في سلك آياتِه تعالى {إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} فإن السجودَ أقصى مراتبِ العبادةِ فلا بُدَّ من تخصيصِه به سبحانَهُ وهو موضع للجسود عند الشافعيِّ ﵀ وعندنا آخر الآية لأنه الأخرى تمامُ المعْنى
Bunların her biri O'nun yaratıklarından bir yaratık olup O'nun emrine boyun eğdirilmiştir. {لَا تَسْجُدُواْ لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ} “Güneşe de aya da secde etmeyin!” Çünkü onlar da sizin gibi O'nun emirlerine boyun eğdirilmiş yaratıkları cümlesindendir. {واسجدوا لِلَّهِ الذى خَلَقَهُنَّ} “Onları yaratan Allah’a secde edin,” Zamir bu dörde aittir; zira akılsız varlıklar topluluğunun hükmü müennes veya müennesler hükmündedir yahut onlar 'ayetler'den ibarettir. Güneş ve ayın yaratılmış olduğunu beyan etmek yeterli iken fiilin hepsine taalluk ettirilmesi, yaratılmışlıkta bizzat kaim olamayan arazlar dizisine sokulmak suretiyle her ikisinin de secde edilme mertebesinden tamamen düştüğünü bildirmek içindir. Hepsini Allah Teâlâ'nın ayetleri dizisine bağlamanın sırrı da budur. {إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Zira secde ibadetin en son mertebesidir; dolayısıyla onun yalnızca Sübhân [olan Allah]’a tahsis edilmesi gerekir. Şâfiî’ye rahimehullâh göre secde yeri burasıdır; bize (Hanefîlere) göre ise ayetin sonudur, çünkü mana ancak orada tamamlanmaktadır.
13519. Metin
{فَإِنِ استكبروا} عن الامتثالِ {فالذين عِندَ رَبّكَ} من الملائكة {يُسَبّحُونَ لَهُ بالليل والنهار} أي دائماً {وَهُمْ لا يسأمون} لا يفترُون ولا يَملّون وقُرِىءَ لا يِسْأمُون بكسرِ الياء
{فَإِنِ استكبروا} İtaat etmekten büyüklük taslarlarsa, {فالذين عِندَ رَبّكَ} meleklerden “Rabbinin katında bulunanlar,” {يُسَبّحُونَ لَهُ بالليل والنهار} “gece gündüz O’nu tesbih ederler,” yani devamlı olarak; {وَهُمْ لا يسأمون} “ve onlar hiç usanmazlar.” Gevşeklik göstermez ve bıkmazlar. Yâ harfinin kesresiyle “lâ yis’emûn” şeklinde de okunmuştur.
13520. Metin
{ومن آياته أَنَّكَ تَرَى الأرض خاشعة} يابسةً متطامنةً مستعارٌ من الخشوع بمعنى التذليل {فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الماء} أي المطرَ {اهتزت وَرَبَتْ} أي تحركتْ بالنبات وانتفختْ لأنَّ النبتَ إِذَا دَنا أنْ يظهرَ ارتفعتْ له الأرضُ وانتفختْ ثم تصدعتْ عن النباتِ وقيلَ تزخرفتْ بالنباتِ وقُرىءَ رَبَأَتْ أي ارتفعتْ {إِنَّ الذى أحياها} بما ذُكِرَ بعدَ موتِها {لمحيي الموتى} بالبعث {أَنَّهُ على كُلّ شَىْء قدير} من الأشياء التي من جُملتها الإحياءُ {قَدِيرٌ} مبالِغٌ في القُدرة
{ومن آياته أَنَّكَ تَرَى الأرض خاشعة} “O’nun delillerinden biri de şudur: Sen yeryüzünü boynu bükük” yani kuru ve alçalmış olarak “görürsün.” [Buradaki huşû], boyun eğme anlamındaki huşûdan istiare edilmiştir. {فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الماء} “Fakat onun üzerine suyu” yani yağmuru “indirdiğimiz zaman” {اهتزت وَرَبَتْ} “harekete geçer ve kabarır.” Yani bitkilerle kımıldar ve şişer; zira bitki çıkmaya yaklaştığında yeryüzü onun için yükselir ve kabarır, sonra bitkiyi çıkararak yarılır. Bitkilerle süslenir de denilmiştir. “Rebe’et” şeklinde de okunmuştur ki “yükseldi” demektir. {إِنَّ الذى أحياها} Ölümünden sonra zikredilen şeylerle “ona can veren [Allah],” {لمحيي الموتى} diriltme ile “ölüleri de mutlaka diriltecektir.” {أَنَّهُ على كُلّ شَىْء قدير} Diriltmenin de dahil olduğu her şeye “O, her şeye kadirdir;” {قَدِيرٌ} gücü pek üstün olandır.
13521. Metin
{إِنَّ الذين يُلْحِدُونَ} يميلونَ عن الاستقامةِ وقُرِىءَ يُلحدون {في آياتنا} بالطعن فيها وتحرفيها بحملها على المحامل البطالة {لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا} فنجازيَهم يإلحادهم وقوله تعالى {أفمن يلقى في النار خير أم من يأتي آمنا يوم القيامة} تنبيةٌ على كيفيةِ الجزاءِ {اعملوا ما شئتم} من الأعمال المؤديةِ إلى ما ذُكِرَ من الإلقاءِ في النارِ والإتيانِ آمناً وفيه تهديد شديد {إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} فيجازيكُم بحسبِ أعمالِكم وقولُه تعالَى
{إِنَّ الذين يُلْحِدُونَ} Doğruluktan sapanlar; “yülhadûn” şeklinde de okunmuştur; {في آياتنا} onlara dil uzatarak ve onları batıl anlamlara çekip tahrif ederek “ayetlerimiz hakkında [doğruluktan sapanlar],” {لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا} “bize gizli kalmazlar.” Biz de onları bu sapıklıklarından ötürü cezalandırırız. Allah Teâlâ’nın: {أفمن يلقى في النار خير أم من يأتي آمنا يوم القيامة} “O halde ateşe atılan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelen mi?” buyruğu, cezanın keyfiyetine bir tenbihtir. {اعملوا ما شئتم} Ateşe atılmaya yahut güven içinde gelmeye götüren amellerden “dilediğinizi yapın!” Bunda çok şiddetli bir tehdit vardır. {إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Dolayısıyla amellerinize göre sizi cezalandıracaktır. Allah Teâlâ’nın şu buyruğu da böyledir:
13522. Metin
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ بالذكر لَمَّا جَاءهُمْ} بدلٌ من قولِه تعالَى إِنْ الذين يحلدون الخ وخبرُ إنَّ هُو الخبرُ السابقُ وقيلَ مستأنفٌ وخبرها محذوف وقال السكائي سدَّ مسدّه الخبرُ السابقُ والذكرُ القرآنُ وقولُه تعالى {وَإِنَّهُ لكتاب عَزِيزٌ} أي كثيرُ المنافعِ عديمُ النظيرِ أو منيعٌ لَا تتأتَّى معارضتُه جملةُ حاليةٌ مفيدةٌ لغايةِ
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ بالذكر لَمَّا جَاءهُمْ} “Kendilerine geldiğinde Zikr’i inkâr edenler...” [ifadesi], Allah Teâlâ’nın “Şüphesiz sapıklık edenler...” buyruğundan bedeldir; “inne”nin haberi de önceki haberdir. Yeni bir cümle (mübteda) olup haberinin hazfedildiği de söylenmiştir. Sekkâkî ise önceki haberin onun yerine geçtiğini söylemiştir. Zikr, Kur’ân’dır. Allah Teâlâ’nın: {وَإِنَّهُ لكتاب عَزِيزٌ} “Şüphesiz o çok değerli bir kitaptır” buyruğu yani faydası çok, dengi bulunmayan yahut kendisine karşı konulması mümkün olmayan eşsiz [bir kitaptır];
13523. Metin
فصلت آية (٤٢ ٤٤) شناعةِ الكُفرِ بهِ وقولُه تعالى
Fussilet Suresi (42-44) onu inkâr etmenin çirkinliğinin son noktasını ifade eden hâl cümlesidir. Allah Teâlâ’nın şu buyruğu da böyledir:
13524. Metin
{لا يأتيه الباطلُ من بينِ يديهِ ولا منْ خلفه} أي لا يتظرق إليه الباطلُ من جهةٍ من الجهاتِ صفةٌ أُخرى لكتابٌ وقولُه تعالَى {تَنزِيلٌ مّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ} خبرٌ لمبتدأ محذوفٍ أو صفةٌ أخرى لكتاب مفيدة لقحامته الإضافيةِ كما أن الصفتينِ السابقتان مفيدتان لقحامته الذاتيةِ وقولُه تعالَى لا يأتيه الخ اعتراضٌ عندَ من لا يجوزُ تقديمَ غير الصريحِ من الصفاتِ على الصريح كلُّ ذلكَ لتأكيد بطلانِ الكفرِ بالقرآنِ وقوله تعالى
{لا يأتيه الباطلُ من بينِ يديهِ ولا منْ خلفه} “Ona ne önünden ne de arkasından batıl gelemez” yani hiçbir yönden ona batıl yol bulamaz; bu, “kitâbün” kelimesi için diğer bir sıfattır. Allah Teâlâ’nın: {تَنزِيلٌ مّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ} “[O], hüküm ve hikmet sahibi, övgüye lâyık olan [Allah] katından indirilmiştir” buyruğu, mahzuf bir mübtedanın haberidir yahut “kitâbün” kelimesi için başka bir sıfattır; önceki iki sıfat onun zatî büyüklüğünü ifade ettiği gibi bu da izafî büyüklüğünü ifade eder. Allah Teâlâ’nın “Lâ ye’tîhi...” buyruğu, gayri sarih sıfatların sarih sıfatların önüne geçirilmesini caiz görmeyenlere göre bir itiraz (ara cümle) cümlesidir. Bütün bunlar Kur’an’ı inkâr etmenin batıllığını pekiştirmek içindir. Allah Teâlâ’nın şu buyruğu da böyledir:
13525. Metin
{مَّا يُقَالُ لَكَ} الخ تسلية لرسول الله ﷺ عَّما يصيبُه من أذيةِ الكفار أي ما يُقالُ في شأنك وشأنِ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن القُرآن من جهةِ كفارِ قومِك {إلا ما قد قيل للرسل من قبلك} أي إلا مثل ما قد قيلَ في حقِّهم مما لا خيرَ فيه {إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةَ} لأنبيائِه {وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ} لأعدائِهم وقد نصرَ مَنْ قبلك من الرسل وانتقمَ من أعدائِهم وسيفعلُ مثلَ ذلكَ بكَ وبأعدائِك أيضا
{مَّا يُقَالُ لَكَ} vb. [ifadeler], kâfirlerin eziyetinden dolayı başına gelenler hususunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir. Yani kavminin kâfirleri tarafından senin şahsın ve sana indirilen Kur’an hakkında söylenenler, {إلا ما قد قيل للرسل من قبلك} “senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir;” yani onların hakkında söylenmiş olan asılsız şeylerin bir benzeridir. {إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةَ} peygamberleri için “şüphesiz senin Rabbin mağfiret sahibidir,” {وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ} onların düşmanları için ise “can yakıcı bir azap sahibidir.” Nitekim senden önceki peygamberlere yardım etmiş ve düşmanlarından intikam almıştır; sana ve düşmanlarına da aynısını yapacaktır.
13526. Metin
{ولو جعلناه قرآنا أعْجَمِيّاً} جوابٌ لقولِهم هَلَاّ أُنزلَ القرآنُ بلغةِ العجمِ والضميرُ للذكرِ {لَّقَالُواْ لَوْلَا فصلت آياته} أي بينتْ بلسانٍ نفقهُه وقوله تعالى {أأعجمي وعربي} إنكار مقرر للتخصيص والأعجميُّ يُقالُ لكلامٍ لا يفهم وللكمتكلم بهِ والياءُ للمبالغةِ في الوصفِ كأحمريَ والمَعْنى أكلامٌ أعجميٌّ ورسولٌ أو مرسلٌ إليه عربيٌّ على أن الإفرادَ مَعَ كونِ المرسلِ إليهمْ أمةً جمةً لما أنَّ المرادَ بيانُ التنافِي والتنافُرِ بينَ الكلامِ وبينَ المُخاطَبِ بهِ لا بيانُ كونِ المخاطبِ واحداً أو جمعاً وقُرِىءَ أعَجميٌّ أيْ أكلامٌ منسوبٌ إلى أمةِ العجمِ وقُرِىَء أعجميٌّ علَى الإِخبارِ بأنَّ القرآنَ أعجميٌّ والمتكلمُ والمخاطَبُ عربيٌّ ويجوزُ أن يرادَ هَلَاّ فصِّلتْ آياتُه فجعلَ بعضُها أعجمياً لإفهامِ العجمِ وبعضُها عربياً لإفهامِ العربِ وأيَاً ما كانَ فالمقصودُ بيانُ أنَّ آياتِ الله تعالَى على أي وجهٍ جاءتُهم وجدُوا فيها متعنتاً يتعللونَ به {قل هو للذين آمنوا هدى} يهيدهم إلى الحقِّ {وَشِفَاء} لِمَا فِى الصدور من شبة {والذين لَا يُؤْمِنُونَ} مبتدأٌّ خبره {في آذانِهم وَقْرٌ} على أن التقدير هُو أي القرآنُ في آذانِهم وَقْرٌ على أنَّ وقرٌ خبرٌ للضميرالمقدر وفي آذانِهم متعلقٌ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من وقرٌ وهُو أوفقُ لقولِه تعالى {وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى} وقيلَ خبرُ الموصولِ في آذانِهم ووَقْرٌ فاعلُ الظرفِ وقيلَ وقرٌ مبتدأٌ والظرفُ خبرُه والجملةُ خبرٌ للموصولِ وقيلَ التقديرُ والذينَ لا يؤمنونَ في آذانِهم منْهُ وقرٌ ومن جوَّزَ العطفَ على عاملينِ عطفَ الموصولَ على الموصولِ الأولِ أي هُو للأولينَ هُدى وشفاءٌ وللآخرينَ وقرٌ في آذانِهم {أولئك} إشارةٌ إلى
{ولو جعلناه قرآنا أعْجَمِيّاً} “Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur'an yapsaydık,” onların “Kur’an Arapça dışındaki bir dille indirilseydi ya!” sözlerine bir cevaptır; zamir Zikr’e (Kur’an’a) aittir. {لَّقَالُواْ لَوْلَا فصلت آياته} “mutlaka derlerdi ki: 'Ayetleri açıkça anlatılsaydı ya!'” Yani anlayacağımız bir dille açıklansaydı ya! Allah Teâlâ’nın: {أأعجمي وعربي} “Yabancı dilde [bir kitap] ve Arap [bir peygamber] mi?” buyruğu, tahsis hükmünü pekiştiren bir inkârdır. A‘cemî, anlaşılmayan söz için de onu konuşan kimse için de kullanılır; [sonundaki] yâ harfi ise “ahmerî” kelimesinde olduğu gibi vasıfta mübalağa içindir. Mana şudur: “Söz yabancı dilde, peygamber yahut muhatap olan kitle ise Arap öyle mi?” Kendilerine elçi gönderilenler kalabalık bir ümmet olduğu halde tekil kullanılmasının sebebi, muhatabın bir veya çok olduğunu beyan etmek değil, kelâm ile onun muhatabı arasındaki uyuşmazlığı ve tezadı açıklamaktır. “E‘acemiyyun” şeklinde de okunmuştur ki “Arap olmayan bir millete mensup bir söz mü?” demektir. Kur’an’ın yabancı dilde, konuşanın ve muhatabın ise Arap olduğunu bildirmek üzere “A‘cemiyyun” şeklinde haber olarak da okunmuştur. Şöyle kastedilmiş olması da caizdir: “Ayetleri etraflıca açıklansaydı da yabancıların anlaması için bir kısmı yabancı dilde, Arapların anlaması için de bir kısmı Arapça yapılsaydı ya!” Hangisi olursa olsun maksat şudur: Allah Teâlâ’nın ayetleri kendilerine hangi şekilde gelirse gelsin, mutlaka onda bahane edip kusur bulacakları bir inat noktası ararlar. {قل هو للذين آمنوا هدى} “De ki: 'O, inananlar için bir hidayettir,'” onları hakka iletir, {وَشِفَاء} “ve bir şifadır,” kalplerdeki şüpheler için. {والذين لَا يُؤْمِنُونَ} “İnanmayanlara gelince,” mübtedadır; haberi ise {في آذانِهم وَقْرٌ} “onların kulaklarında bir ağırlık vardır” [cümlesidir]. Bu, takdirin “hüve [fî âzânihim vakr]” yani Kur’an onların kulaklarında bir ağırlıktır şeklinde olmasına dayanır; şöyle ki “vakrun”, takdir edilen zamirin haberi olur, “fî âzânihim” ise “vakrun”dan hâl olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder. Bu, Allah Teâlâ’nın: {وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى} “ve o kendilerine karşı bir körlüktür” buyruğuna daha uygundur. Mevsûlün haberinin “fî âzânihim” olduğu, “vakrun”un ise zarfın fâili olduğu da söylenmiştir; “vakrun”un mübteda, zarfın onun haberi olduğu ve bu cümlenin mevsûlün haberi olduğu da söylenmiştir. Takdirin “İnanmayanların kulaklarında ondan dolayı bir ağırlık vardır” şeklinde olduğu da söylenmiştir. İki amil üzerine atfı caiz gören kimse ise bu mevsûlü ilk mevsûle atfetmiştir; yani “O, ilkler için hidayet ve şifadır, diğerleri için ise kulaklarında bir ağırlıktır.” {أولئك} “İşte onlar,” [ifadesi],
13527. Metin
٤٧ ٤٥
Fussilet Suresi, (45-47)
13528. Metin
الموصولِ الثانِي باعتبارِ اتصافِه بما في حيز صلته وملاحظة ما أُثبتَ لهُ وما فيه من معنى البعد مع قرب العهد بالمشار إليه للإيذان ببعد منزلِته في الشرِّ معَ ما فيه من كمالِ المناسبةِ للنداءِ من بعيدٍ أي أولئكَ البُعداءُ الموصوفونَ بما ذكرَ من التصامِّ عن الحقِّ الذي يسمعُونَهُ والتعامِي عن الآياتِ الظاهرةِ التي يشاهدونَها {يُنَادَوْنَ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ} تمثيلٌ لهم في عدمِ قبولِهم واستماعِهم له بمنْ ينادى من مسافةٍ نائيةٍ لا يكادُ يَسمعُ من مثلِها الأصواتِ
ikinci mevsûle, sılasının kapsamında olan vasıfla nitelenmesi ve kendisine sabit kılınan şeyin dikkate alınması bakımından bir işarettir. Kendisine işaret edilen şey yakın olduğu halde işaret isminde uzaklık manasının bulunması, uzaktan seslenilmeye son derece uygun olmasının yanı sıra, onların şerdeki makamlarının uzaklığını bildirmek içindir. Yani işittikleri haktan sağırmış gibi davranmak ve müşahede ettikleri apaçık ayetlere karşı kör gibi davranmakla nitelenen bu uzak kimseler, {يُنَادَوْنَ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ} “uzak bir yerden çağrılıyorlar [gibidir].” [Bu ifade], onların Kur'an'ı kabul etmeyip dinlememeleri hususunda, seslerin neredeyse işitilemeyeceği uzak bir mesafeden kendisine seslenilen kimseye yapılmış bir benzetmedir.
13529. Metin
{ولقد آتينا موسى الكتاب فاختلف فِيهِ} كلامٌ مستأنفٌ مسوقٌ لبيانِ أن الاختلافَ في شأنِ الكتبِ عادةٌ قديمةٌ للأممٍ غيرُ مختصَ بقومكَ على منهاجِ قولِه تعالى مَّا يُقَالُ لَكَ إِلَاّ مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِن قَبْلِكَ أيْ وبالله لقد آتيناه التوارة فاختُلفَ فيها فمن مصدقٍ لها ومكذبٍ وهكذا حالُ قومكَ في شأنِ ما آتيناكَ من القرآنِ فمن مؤمنٍ به وكافرٍ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبّكَ في حقِّ أمتكَ المكذبةِ وهي العِدَةُ بتأخيرِ عذابِهم وفصلُ ما بينهم وبينَ اللمؤمنين من الخصومةِ إلى يومِ القيامةِ بنحو قوله تعالى بَلِ الساعة مَوْعِدُهُمْ وقولِه تعالى ولكن يُؤَخِرُهُمْ إلى أَجَلٍ مسمى {لقضي بينهم} باستئصال المذبين كما فعلَ بمكذِبي الأممِ السالفة {وأنهم} أي الكفار قومِكَ {لَفِى شَكّ مّنْهُ مُرِيبٍ} أي من القرآنِ وَجَعْلُ الضميرِ الأولِ لليهودِ والثانِي للتوراةِ مما لا وجهَ لَهُ
{ولقد آتينا موسى الكتاب فاختلف فِيهِ} “Andolsun biz Mûsâ’ya Kitab’ı verdik de onda da ayrılığa düşüldü.” Allah Teâlâ’nın: “Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başkası değildir” buyruğu doğrultusunda, kitaplar konusunda ihtilafa düşmenin önceki ümmetlerin de kadim bir âdeti olduğunu ve senin kavmine mahsus olmadığını beyan etmek için sevk edilmiş yeni bir kelâmdır. Yani Allah’a yemin olsun ki biz Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik de onun hakkında ihtilafa düşüldü; kimi onu tasdik etti, kimi yalanladı. Sana verdiğimiz Kur’an konusunda da kavminin durumu böyledir; kimi ona iman etmekte, kimi inkâr etmektedir. Yalanlayan ümmetin hakkında {وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبّكَ} “Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı” ki o da Allah Teâlâ’nın: “Bilakis onların vadesi kıyamet vaktidir” ve “Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler” buyruklarında olduğu gibi azaplarının ertelenmesi ve onlarla müminler arasındaki çekişmenin kıyamet gününe bırakılması vaadidir; {لقضي بينهم} geçmiş ümmetlerin yalanlayanlarına yapıldığı gibi o yalanlayanların kökünün kazınmasıyla “aralarında mutlaka hüküm verilirdi.” {وأنهم} Yani senin kavminin kâfirleri, {لَفِى شَكّ مّنْهُ مُرِيبٍ} Kur’an’dan yana “şüphe düşüren derin bir kuşku içindedirler.” Birinci zamiri Yahudilere, ikinci zamiri Tevrat’a raci kılmanın ise hiçbir tutar yanı yoktur.
13530. Metin
{مَّنْ عَمِلَ صالحا} بأنْ آمنَ بالكتبِ وعملَ بموجِبها {فَلِنَفْسِهِ} أي فلنفسِه يعملُه أو فنفعُه لنفسه لا لغيره {مَّنْ عَمِلَ صالحا} بأنْ آمنَ بالكتبِ وعملَ بموجِبها فَلِنَفْسِهِ أي فلنفسِه يعملُه أو منفعة لنفسه لا لغيرِه {وَمَنْ أساء فعليها} ضرر لا على غيرِه {وَمَا رَبُّكَ بظلام لّلْعَبِيدِ} اعتراضٌ تذييلي مقرر لمضمون ما قبلَهُ مبنيٌّ على تنزيلِ تركِ إثابةِ المحسنِ بعملِه أو إثابةِ الغيرِ بعملِه وتنزيلِ التعذيبِ بغير إساءةٍ أو بإساءةِ غيرِه منزلةَ الظلمِ الذي يستحيلُ صدروه عنه ﷾ وقد مرَّ ما في المقامِ من التحقيقِ والتفصيلِ في سورةِ آل عمرانَ وسورةِ الأنفالِ
Kitaplara iman edip gerekleriyle amel etmek suretiyle {مَّنْ عَمِلَ صالحا} “Kim salih bir amel işlerse,” {فَلِنَفْسِهِ} “kendi lehinedir;” yani onu kendi nefsi için işler yahut faydası başkasına değil kendi nefsinizedir. [Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir; yani onu kendi nefsi için işler yahut menfaati başkasına değil kendi nefsinizedir.] {وَمَنْ أساء فعليها} “Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir;” zararı başkasına değil kendisinedir. {وَمَا رَبُّكَ بظلام لّلْعَبِيدِ} “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” İyilik yapanın amelinin karşılığını vermemeyi yahut başkasının ameliyle bir diğerine karşılık vermeyi ve kötülük olmaksızın ya da başkasının kötülüğü sebebiyle cezalandırmayı zulüm mertebesinde kabul etmeye dayalı olarak, önceki cümlenin içeriğini teyit eden fezleke kabilinden bir itiraz (ara cümle) cümlesidir ki böylesi bir zulmün O'ndan celle ve alâ sadır olması imkânsızdır. Bu makamdaki tahkik ve tafsilat Âl-i İmrân ve Enfâl surelerinde geçmişti.
13531. Metin
{إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ الساعة} أي إذا سئلَ عنها يقال الله يعلم أولا يعلمُها إلا الله تعالَى {وَمَا تَخْرُجُ مِن ثمرات مّنْ أَكْمَامِهَا} أي من أوعيتِها جمعُ كِمٍ بالكسرِ وهُو وعاءُ الثمرةِ كَجُفِّ الطلعةِ وقُرِىءَ من ثمرةٍ على إرادةِ الجنسِ والجمعُ لاختلافِ الأنواعَ وقد قُرِىءَ بجمعِ الضميرِ أيضاً ومَا نافيةٌ ومِنْ الأُولى مزيدةٌ للاستغراقِ واحتمالُ أَنْ تكَونَ ما موصولةً معطوفة على الساعةِ ومِنْ مبينةً بعيدٌ {وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أنثى وَلَا تَضَعُ} أي حَملَها وقولُه تعالى {إِلَاّ بِعِلْمِهِ} استثناء مفرغ من أعم الأحوالِ أيْ وما يحدثُ شيء
{إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ الساعة} “Kıyamet vaktinin bilgisi O’na havale edilir.” Yani o sorulduğunda “Allah bilir” yahut “Onu Allah Teâlâ’dan başkası bilemez” denilir. {وَمَا تَخْرُجُ مِن ثمرات مّنْ أَكْمَامِهَا} “Kabuklarından hiçbir meyve çıkmaz,” yani tomurcuk kılıflarından; “ekmâm”, hurma tomurcuğunun kılıfı gibi meyvenin kabuğu/zarfı manasına gelen ve kesre ile okunan “kimm” kelimesinin çoğuludur. Cins kastedilerek “min semeratin” şeklinde de okunmuştur; çoğul getirilmesi ise türlerin farklılığından dolayıdır. Zamirin cemisiyle de okunmuştur. “Mâ” nâfiyedir (olumsuzluk bildirir), ilk “min” ise istiğrak (genelleme) için zâiddir. “Mâ”nın mevsûl olup “es-sâ‘atü”ye atfedilmesi, “min”in de tebyîniyye olması ihtimali uzaktır. {وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أنثى وَلَا تَضَعُ} “Hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur;” yani yükünü bırakır. Allah Teâlâ’nın: {إِلَاّ بِعِلْمِهِ} “ancak O’nun bilgisiyledir” buyruğu, hâllerin en genelinden yapılmış müferrağ bir istisnadır. Yani hiçbir şey vuku bulmaz...
13532. Metin
فصلت آية (٤٨ ٥٠) من خروج ثمرة ولاحمل حاملٍ ولا وضعِ واضعٍ ملابساً بشيءٍ من الأشياءِ إلا ملابساً بعلمهِ المحيطِ {وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ أَيْنَ شُرَكَائِى} أي بزعمِكم كما نصَّ عليهِ في قوله تعالى نَادُواْ شُرَكَائِىَ الذين زَعَمْتُمْ وفيهِ تهكمٌ بهِم وتقريعٌ لَهُم ويومَ منصوبٌ باذكُرْ أو ظرف لمضمر مؤخر قد تُرك إيذاناً بقصورِ البيانِ عنْه كما مرَّ في قوله تعالى {يَوْمَ يَجْمَعُ الله الرسل} قَالُواْ آذناك أي أخبرناكَ {مَا مِنَّا من شهيد} من أحد يشهد لهم بالشركة إذا تبرأنَا منهم لَمَّا عاينَّا الحالَ وما منا أحدٌ إلا وهو موحدٌ لكَ أو مامنا من أحدٍ يشاهدُهم لأنهم ضلُّوا عنهُم حينئذٍ وقيلَ هو قولُ الشركاءِ أي ما منا من شهيد يشهد لهم بأنَّهم كانُوا محقِّينَ وقولُهم آذناكَ إما لأنَّ هذا التوبيخَ مسبوقٌ بتوبيخٍ آخر مجاب بهذا الجوابِ أو لأنَّ معناهُ أنك علمتَ من قلوبِنا وعقائدِنا الآنَ أنا لا نشهدُ تلكَ الشهادةَ الباطلةَ لأنَّه إذا علمَهُ من نفوسِهم فكأنَّهم أعلمُوه أو لأنَّ معناهُ الإنشاءُ لا الإخبارُ بإيذانٍ قد كانَ قبلَ ذلكَ
Fussilet Suresi (48-50) bir meyvenin çıkması, bir gebe dişinin taşıması yahut bir doğuranın doğurması, hiçbir şeyle irtibatlı olmaksızın gerçekleşmez; ancak O’nun her şeyi kuşatan ilmiyle irtibatlı olarak gerçekleşir. {وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ أَيْنَ شُرَكَائِى} Allah Teâlâ’nın: “İddia ettiğiniz ortaklarımı çağırın!” buyruğunda açıkça belirtildiği üzere yani “iddianıza göre [nerededirler?]” [diye sesleneceği günü hatırla]. Bunda onlarla alay etme ve onları azarlama vardır. “Yevme” kelimesi “üzkür” [takdiriyle] mensuptur yahut Allah Teâlâ’nın: “Allah elçileri toplayacağı gün...” buyruğunda geçtiği üzere, anlatımın onu ifade etmekten âciz kaldığını bildirmek amacıyla terk edilmiş muahhar ve muzmer bir kelimenin zarfıdır. {قَالُواْ آذناك} “Derler ki: 'Sana bildirdik,'” yani sana haber verdik ki: {مَا مِنَّا من شهid} “içimizden buna hiçbir şahit yoktur.'” Durumu bizzat müşahede ettiğimizde onlardan teberrî edip uzaklaştığımız için onların ortaklığına şahitlik edecek hiçbir kimse [yoktur] ve içimizden Seni birleyen hariç hiç kimse yoktur; yahut o esnada putlar onlardan kaybolup gittiği için içimizden onları gören hiç kimse yoktur. Bunun ortak koşulan putların sözü olduğu da söylenmiştir; yani “Bizden onların haklı olduğuna şahitlik edecek hiç kimse yoktur.” Onların “Sana bildirdik” sözü; ya bu kınamadan önce bu cevabın verildiği başka bir kınamanın geçmiş olmasındandır yahut bunun manası şudur: Sen şu anda kalplerimizden ve inançlarımızdan o batıl şahitliği yapmayacağımızı bilmiş bulunuyorsun; zira O bunu onların içlerinden bildiğinde sanki onlar O’na bildirmiş gibi olurlar; yahut bunun manası bundan önce geçmiş olan bir bildirmeyi haber vermek değil, yeni bir beyan ve itirafta bulunmaktır (inşâdır).
13533. Metin
{وَضَلَّ عَنْهُمْ مَّا كَانُواْ يَدْعُونَ} أي يعبدونَ {مِن قَبْلُ} أي غابُوا عنُهم أو ظهر عدمُ نفعِهم فكانَ حضورُهم كغَيبتهم {وَظَنُّواْ} أي أيقنُوا {مَا لَهُمْ مّن مَّحِيصٍ} مهربٍ والظنُّ معلقٌّ عنْه بحرفِ النفي
{وَضَلَّ عَنْهُمْ مَّا كَانُواْ يَدْعُونَ} Yani ibadet ettikleri şeyler “onlardan kaybolup gitmiştir,” {مِن قَبْلُ} “daha önce [yalvardıkları].” Yani gözlerinden kaybolmuşlardır yahut bir faydalarının olmadığı ortaya çıkmıştır da mevcudiyetleri yoklukları gibi olmuştur. {وَظَنُّواْ} “Ve kesin olarak anlarlar ki” yani yakînen bilirler ki, {مَا لَهُمْ مّن مَّحِيصٍ} “kendileri için kaçacak hiçbir yer yoktur.” [Buradaki] zan fiili, nefy harfi sebebiyle amelden askıya alınmıştır (ta‘lik edilmiştir).
13534. Metin
{لا يسأم الانسان} أي لا يملُّ ولا يفترُ {مِن دُعَاء الخير} من طلبِ السعةِ في النعمةِ وأسبابِ المعيشةِ وقُرِىءَ من دعاءٍ بالخيرِ {وَإِن مَّسَّهُ الشر} أي العسر والضيقة {فيؤوس قَنُوطٌ} فيه مبالغةٌ من جهة البناءِ ومن جهةِ التكريرِ ومن جهةِ أن القنوطُ عبارةٌ عن يأسٍ مفرطٍ يظهرُ أثرُه في الشخصِ فيتضاءلُ وينكسرُ أي مبالغٌ في قطعِ الرجاءِ من فضل الله تعالى ورحمتِه وهذا وصفٌ للجنسِ بوصفِ غالبِ أفرادِه لما أنَّ اليأسَ من رحمتِه تعالى لا يتأتَّى إلا من الكافرِ وسيصرحُ به
{لا يسأم الانسان} İnsan bıkmaz ve usanmaz; {مِن دُعَاء الخير} nimette genişlik ve maişet sebepleri “istemekten.” “Min duâin bi’l-hayr” şeklinde de okunmuştur. {وَإِن مَّسَّهُ الشر} Şayet ona darlık ve sıkıntı dokunursa, {فيؤوس قَنُوطٌ} “hemen karamsarlığa kapılır, son derece ümitsiz olur.” Bunda kelime kalıbı bakımından, tekrar bakımından ve kunûtun insanda eseri belirip de küçüldüğü ve yıkıldığı aşırı bir yeis olmasından dolayı mübalağa vardır. Yani Allah Teâlâ’nın lütfundan ve rahmetinden ümidini kesmede aşırıya kaçar. Bu, cinsin ekseri fertlerinin vasfıyla vasfedilmesidir; zira O’nun rahmetinden ümit kesmek ancak kâfirden sâdır olur ki ileride bu açıkça ifade edilecektir.
13535. Metin
{وَلَئِنْ أذقناه رَحْمَةً مّنَّا مِن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُ} بتفريجِها عنْهُ {لَيَقُولَنَّ هذا لِى} أي حَقِّي أستحقُّه لم لِي من الفضلِ والعملِ أولى لا لغَيري فَلَا يزولَ عنِّي أبداً {وَمَا أَظُنُّ الساعة قَائِمَةً} أي تقومُ فيما سيأتي {وَلَئِن رُّجّعْتُ إلى رَبّى} على تقديرها قيامِها {إِنَّ لِى عِندَهُ للحسنى} أي للحالةَ الحُسنى من الكرامةِ وذلك لاعتقادِه أن ما أصابه ما نعم الدنيا لاستحقاقه له وأنَّ نعمَ الآخرةِ كذلكَ {فَلَنُنَبّئَنَّ الذين كَفَرُواْ بِمَا عَمِلُواْ} أي لنعلمنَّهم حقيقة أعمالِهم حينَ أظهرناهَا بصورةِ الحقيقة وقد مرَّ تحقيقُه في سورةِ الأعرافِ عند قوله تعالى {والوزن يَوْمَئِذٍ الحق} وفي قولِه تعالَى {إِنَّمَا بَغْيُكُمْ على أَنفُسِكُمْ} من سورةِ يونس {وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ} لا يُقادرُ قَدُرُه ولا يبلغ كنهه
{وَلَئِنْ أذقناه رَحْمَةً مّنَّا مِن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُ} O darlığı kendisinden gidermek suretiyle “başına gelen bir sıkıntıdan sonra katımızdan ona bir rahmet tattırsak,” {لَيَقُولَنَّ هذا لِى} “mutlaka: 'Bu benim hakkımdır' der.” Yani faziletim ve amelim sebebiyle bunu hak ettim, başkasına değil bana aittir ve benden asla zail olmaz. {وَمَا أَظُنُّ الساعة قَائِمَةً} “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum,” yani gelecekte vuku bulacağını; {وَلَئِن رُّجّعْتُ إلى رَبّى} onun kopacağı varsayımına göre “ve eğer Rabbime döndürülürsem,” {إِنَّ لِى عِندَهُ للحسنى} “şüphesiz O’nun katında benim için daha güzeli vardır.” Yani ikramdan yana en güzel hâl vardır. Bu da onun dünya nimetlerinden kendisine isabet eden şeylerin kendi hakkı olduğuna ve ahiret nimetlerinin de böyle olacağına inanmasından kaynaklanmaktadır. {فَلَنُنَبّئَنَّ الذين كَفَرُواْ بِمَا عَمِلُواْ} Amellerini hakikat suretinde ortaya çıkardığımız zaman “andolsun biz inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka bildireceğiz.” Bunun tahkiki A‘râf Suresi’nde Allah Teâlâ’nın: “O gün tartı haktır” buyruğunda ve Yûnus Suresi’ndeki: “Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir” buyruğunda geçmişti. {وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ} “ve andolsun onlara pek çetin bir azaptan tattıracağız,” ölçüsü takdir edilemeyen ve künhüne ulaşılamayan bir azaptan.
13536. Metin
فصلت آية (٥١ ٥٣)
Fussilet Suresi (51-53)
13537. Metin
{وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الإنسان أَعْرَضَ} أي عنِ الشكرِ {وَنَأَى بِجَانِبِهِ} أي ذهبَ بنفسه وتباعد بكليته تكبرا وتعظما والجانبُ مجازٌ عن النفسِ كما في قوله تعالى فِى جَنبِ الله ويجوزُ أن يرادَ بهِ عِطْفُه ويكونَ عبارةً عن الانحرافِ والازورارِ كما قالُوا ثَنَى عِطْفَةُ وتولَّى بركنِه {وَإِذَا مَسَّهُ الشر فَذُو دُعَاء عَرِيضٍ} أي كثيرٍ مستعارٌ م مما لَه عَرْضٌ متسعٌ للإشعارِ بكثرتِه واستمرارِه وهو أبلغُ من الطويلُ إذ الطول أطولُ الامتدادينِ فإذا كان عرضُه كذلكَ فما ظنُّك بطولِه ولعلَّ هذا شأنُ بعضٍ غيرِ البعضِ الذي حُكِيَ عنه اليأسُ والقنوطُ أو شأنُ الكلِّ في بعضِ الأوقاتِ
{وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الإنسان أَعْرَضَ} Şükretmekten “insana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir” {وَنَأَى بِجَانِبِهِ} “ve yan çizerek uzaklaşır.” Yani kibrinden ve büyüklük taslamasından ötürü bizzat çekip gider ve tamamen uzaklaşır. [Arapçada] 'el-cânib' (yan/taraf), Allah Teâlâ’nın “fî cembi’llâh” buyruğunda olduğu gibi nefisten mecazdır. Bununla omuz/yan tarafın kastedilmiş olması ve Arapların “omzunu büktü” ve “kendi tarafıyla çekip gitti” dedikleri gibi yön çevirmek ve yüz çevirmekten ibaret olması da caizdir. {وَإِذَا مَسَّهُ الشر فَذُو دُعَاء عَرِيضٍ} “Fakat ona bir kötülük dokununca da yalvarıp durur (uzun uzun dua eder).” Yani çokça dua eder; çokluğunu ve sürekliliğini hissettirmek için genişliği fazla olan şeyden istiare edilmiştir. Bu, “uzun” ifadesinden daha beliğdir; zira uzunluk iki uzantıdan daha uzun olanıdır. Bir şeyin eni böyle geniş olursa boyunun nasıl olacağını sen düşün! Bu durum, kendisinden yeis ve ümitsizlik hikâye edilen gruptan başkasına ait bir durum olabileceği gibi bütün insanların bazı vakitlerdeki durumu da olabilir.
13538. Metin
{قل أرأيتم} أي أخبرونِي {إِن كَانَ} أي القرآنُ {مِنْ عِندِ الله ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِهِ} مع تعاضد موجبات الإيمان بِهِ {مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِى شِقَاقٍ بَعِيدٍ} أي من أضلُّ منكُم فوضع الموصول موضع الضمير شرحاً لحالهِم وتعليلاً لمزيدِ ضلالهم
{قل أرأيتم} “De ki: 'Bana haber verin:” {إِن كَانَ} Kur’an “eğer” {مِنْ عِندِ الله ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِهِ} ona inanmayı gerektiren deliller birbiri ardınca gelmişken “Allah katından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz,” {مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِى شِقَاقٍ بَعِيدٍ} “[haktan] uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kim vardır?'” Yani sizden daha sapık kim olabilir? Hâllerini açıklamak ve sapıklıklarının fazlalığını gerekçelendirmek maksadıyla zamir yerine mevsûl konulmuştur.
13539. Metin
{سنريهم آياتنا} الدالة على حقيقتِه وكونِه من عند الله {فِى الأفاق} هو ما أخبرهم به النبيِّ ﷺ من الحوادثِ الآتيةِ وآثارِ النوازل الماضية ما يسر الله تعالى وله ولخلفائِه من الفتوحِ والظهورِ على آفاقِ الدنيا والاستيلاءِ على بلادِ المشارقِ والمغاربِ على وجةٍ خارقٍ للعادةِ {وَفِى أَنفُسِهِمْ} هو ما ظهرَ فيما بينَ أهلِ مكةَ وما حلَّ بهم قال ابن عباس ﵄ في الآفاق أي منازلِ الأممِ الخاليةِ وآثارِهم وفي أنفسِهم يومُ بدرٍ وقال مجاهدٌ والحسنُ والسُدِّيُّ في الآفاقِ ما يفتحُ الله من القُرَى عليهِ ﵊ والمسلمينَ وفي أنفسِهم فتحُ مكةَ وقيلَ في الآفاقِ أي في أقطار السمواتِ والأرضِ من الشمسِ والقمرِ والنجومِ وما يترتبت عليها من الليلِ والنهارِ والأضواءِ والظلالِ والظلماتِ ومن النباتِ والأشجارِ والأنهارِ وفي أنفسهم من لطيفِ الصنعة وبديعِ الحكمةِ في تكوينِ الأجنةِ في ظلماتِ الأرحامِ وحدوثِ الأعضاءِ العجيبةِ والتركيباتِ الغريبةِ كقولِه تعالى {وَفِى أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ} واعتذرَ بأنَّ معنَى السينِ مع أنَّ إراءةَ تلك الآياتِ قد حصلتْ قبلَ ذلكَ أنه تعالَى سيطلعُهم على تلك الآياتِ زماناً فزماناٍ ويزيدُهم وقوفاً على حقائِقِها يوماً فيوماً {حتى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ} بذلكَ {أَنَّهُ الحق} أي القرآنُ أو الإسلامُ والتوحيدُ {أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبّكَ} استئنافٌ واردٌ لتوبيخهِم عَلى تررد في شأنِ القرآنِ وعنادِهم المُحوجِ إلى إراءةِ الآياتِ وعدمِ اكتفائِهم بإخبارِه تعالَى والهمزة للإنكارِ والواوُ للعطفِ على مقدرٍ يقتضيهِ المقامُ أيْ ألَمْ يغنِ ولم يكفِ ربُّكَ والباءُ مزيدةٌ للتأكيد ولَا تكادُ تزاد إلا معَ كَفَى وقولُه تعالى {أَنَّهُ على كُلّ شَىْء شَهِيدٌ} بدلٌ منهُ أيْ ألم يغنهم عن إراء الآياتِ الموعودةِ المبينةِ لحقيةِ القُرانِ ولم يكفهم في ذلكَ أنه تعالَى شهيدٌ على جميع الأشياء وقد أخبرَ بأنَّه منْ عندِه وقيلَ معناهُ أنَّ هَذا الموعودَ من إظهارِ آياتِ الله في الآفاقِ وفي أنفسِهم سيرونَهُ
Onun hak olduğuna ve Allah katından geldiğine delalet eden {سنريهم آياتنا} “ayetlerimizi onlara göstereceğiz;” {فِى الأفاق} “ufuklarda,” yani Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem onlara haber verdiği gelecek hadiseler ve geçmiş olayların kalıntılarıdır; Allah Teâlâ’nın ona ve halifelerine nasip ettiği fetihler, dünya ufuklarına hâkim olmaları ve doğu-batı memleketlerini harikulade bir şekilde ele geçirmeleridir. {وَفِى أَنفُسِهِمْ} “ve kendi nefislerinde.” Bu da Mekke halkı arasında meydana gelen ve başlarına gelen hadiselerdir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: “Ufuklarda; yani geçmiş ümmetlerin yurtlarında ve kalıntılarında, kendi nefislerinde ise Bedir gününde” demiştir. Mücâhid, Hasan[-ı Basrî] ve Süddî şöyle demiştir: “Ufuklarda; Allah’ın ona aleyhisselâm ve Müslümanlara fethetmeyi nasip ettiği beldelerdir, kendi nefislerinde ise Mekke’nin fethidir.” Şöyle de denilmiştir: Ufuklarda; yani göklerin ve yerin tabakalarında bulunan güneş, ay ve yıldızlarda, bunlara bağlı olarak gece, gündüz, ışıklar, gölgeler ve karanlıklarda, bitkiler, ağaçlar ve nehirlerdedir; kendi nefislerinde ise rahimlerin karanlıklarında ceninlerin yaratılışındaki ince sanatta, eşsiz hikmette, hayret verici organların ve acayip yapıların meydana gelişindedir; nitekim Allah Teâlâ: “Kendi nefislerinizde de [ayetler vardır], görmüyor musunuz?” buyurmuştur. Bu ayetlerin gösterilmesi daha önceden de vuku bulduğu halde [başındaki] “sîn” harfinin (gelecek zaman ekinin) manası hakkında şöyle denilerek cevap verilmiştir: Allah Teâlâ onlara bu ayetleri zaman zaman gösterecek ve günden güne onların hakikatlerine vukuflarını artıracaktır; {حتى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ} bununla “onlar için apaçık ortaya çıkıncaya kadar” {أَنَّهُ الحق} “onun hak olduğu.” Yani Kur’an’ın yahut İslâm’ın ve tevhidin hak olduğu. {أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبّكَ} “Rabbin yetmez mi?” Kur’an hakkındaki tereddütleri, ayetlerin gösterilmesini gerektiren inatları ve Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle yetinmemeleri sebebiyle onları azarlamak üzere gelmiş yeni bir cümledir. Hemze inkâr içindir; vâv harfi ise makamın gerektirdiği takdirî bir cümleye atıftır; yani “Rabbin yetmedi ve kâfi gelmedi mi?” [Buradaki] bâ harfi tekit için zâiddir ve neredeyse sadece “kefâ” fiiliyle birlikte zâid olarak gelir. Allah Teâlâ’nın: {أَنَّهُ على كُلّ شَىْء شَهِيدٌ} “O’nun her şeye şahit olması” buyruğu, ondan bedeldir; yani Kur’an’ın hak olduğunu açıklayan vaad edilmiş ayetlerin gösterilmesine gerek bırakmayıp O’nun her şeye şahit olması ve onun kendi katından olduğunu bildirmesi onlara kâfi gelmedi mi? Şöyle de denilmiştir: Bunun manası şudur: Allah’ın ayetlerini ufuklarda ve kendi nefislerinde ortaya çıkarma vaadi gerçekleşecek, onlar da bunu görecekler...
13540. Metin
ويشاهدونَهُ فيتبينونَ عند ذلكَ أنَّ القرآنَ تنزيلُ عالمِ الغيبِ الذي هُو عَلى كُلّ شَىْء شَهِيدٌ أي مطّلعٌ يستوِي عندَهُ غيبُه وشهادتُه فيكفيهم ذلك دليلاً على أنه حقٌّ وأنَّه منْ عندِه ولو لم يكن كذلك ما قُوِيَ هذه القوةَ ولما نُصرَ حاملُوه هذهِ النُصرةَ فتأملُ وأما ما قيلَ من أن المعنى أو لم يكفكَ أنِه تعالَى على كُلِّ شيءٍ شهيدٌ محققٌ له فيحقق أمرك بإظار الآياتِ الموعودةِ كما حققَ سائرَ الأشياءِ الموعودةِ فمع إشعارِه بما لا يليقُ بجلالةِ منصبِه ﵇ من الترددِ فيما ذكر من تحقيق الموعودِ يرده قولُه تعالى
ve müşahede edeceklerdir; işte o zaman Kur'an'ın, her şeye şahit olan -yani katında gayb ile şehadet bir olan ve her şeye muttali olan- gayb âliminin indirdiği kitap olduğunu açıkça anlayacaklardır. Bu da onun hak olduğuna ve O'nun katından geldiğine bir delil olarak onlara yeter. Şayet öyle olmasaydı Kur'an bu derece güçlü olmaz ve onu taşıyanlara bu şekilde yardım edilmezdi. İyi düşün! “Bunun manası: 'Rabbinin her şeye şahit ve onu gerçekleştirici olması, vaad edilen diğer şeyleri gerçekleştirdiği gibi vaad edilen ayetleri ortaya çıkararak senin işini de gerçekleştirecektir; bu sana yetmez mi?' demektir” şeklindeki görüşe gelince; bu görüş, zikredilen vaadin gerçekleşmesi hususunda tereddüt etmek gibi Peygamber’in aleyhisselâm makamının yüceliğine yakışmayan bir manayı hissettirmesiyle birlikte, Allah Teâlâ'nın şu buyruğuyla da reddedilir:
13541. Metin
{أَلَا إِنَّهُمْ فِى مِرْيَةٍ مّن لّقَاء رَبّهِمْ} أي في شكَ عظيمٍ منْ ذلكَ بالبعثِ والجزاءِ فإنه صريحٌ في أن عدمَ الكفاية ة معتبر بالنسبة إلهم وقُرِىءَ مُريةٍ بالضمِّ وهُو لُغةٌ فيها {أَلَا إِنَّهُ بِكُلّ شَىْء مُّحِيطُ} عالمٌ بجميع الأشياء جملها وتفاضيلها وظواهرها بواطنها فلا تحفى عليها خافيةٌ منهم وهو مجازيهُمْ على كُفرِهم ومريتِهم ولا محالةَ عن رسولِ الله ﷺ مَنْ قرأَ سورة السجدة أعطاهُ الله تعالَى بكُلِّ حرفٍ عشرَ حسناتٍ والله أعلمُ
{أَلَا إِنَّهُمْ فِى مِرْيَةٍ مّن لّقَاء رَبّهِمْ} “Dikkat edin! Onlar Rablerine kavuşma konusunda” yani dirilme ve ceza hususunda “büyük bir şüphe içindedirler.” Zira bu ayet, kâfi gelmeme durumunun onlara nispetle muteber olduğunu açıkça göstermektedir. Damme ile “müryetin” şeklinde de okunmuştur ki bu kelimede bir lügattir. {أَلَا إِنَّهُ بِكُلّ شَىْء مُّحِيطُ} “Dikkat edin! Şüphesiz O, her şeyi kuşatandır.” Bütün varlıkları tümel ve tikel halleriyle, zahirleri ve batınlarıyla hakkıyla bilendir; dolayısıyla onlardan hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve inkârları ile şüpheleri sebebiyle onları mutlaka cezalandıracaktır. Resûlullah’tan sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edildiğine göre: “Kim Secde Suresi’ni (Fussilet’i) okursa, Allah Teâlâ ona her harfine karşılık on sevap verir.” Doğrusunu en iyi Allah bilir.