13543. Metin
} {
} {
13544. Metin
{بسم الله الرحمن الرحيم}
{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”
13545. Metin
{حم عسق} اسمانِ للسورةِ ولذلكَ فصِلَ بينهما وعُدَّا آيتينِ وقيلَ اسمٌ واحدٌ والفصلُ ليناسبَ سائرَ الحواميمِ وقُرىءَ حم سق فعلى الأولِ هُما خبرانِ لمبتدأٍ محذوفٍ وقيلَ حم مبتدأٌ وعسق خبرُهُ وعَلى الثَّانِي الكلُّ خبرٌ واحدٌ وقولُه تعالَى
{حم عسق} “Hâ-Mîm. Ayn-Sîn-Kāf.” Sûrenin iki ismidir; bu sebeple araları ayrılmış ve iki âyet sayılmışlardır. Tek bir isim olduğu da söylenmiştir; ayrılmaları ise diğer Hâmîm sûrelerine uygunluk sağlamak içindir. حم سق şeklinde de okunmuştur. Birinci görüşe göre bu ikisi, mahzûf bir mübtedânın iki haberidir. حم ifadesinin mübtedâ, عسق ifadesinin ise onun haberi olduğu da söylenmiştir. İkinci görüşe göre ise hepsi tek bir haberdir. Yüce Allah'ın şu âyet-i kerîmesi ise:
13546. Metin
{كَذَلِكَ يُوحِى إِلَيْكَ وَإِلَى الذين مِن قَبْلِكَ الله العزيز الحكيم} كلامٌ مستأنفٌ واردٌ لتحقيق أنَّ مضمونَ السورةِ موافقٌ لما في تضاعف سائرِ الكتبِ المنزَّلةِ على الرسلِ المتقدمةِ في الدعوةِ الى التوحيد الإرشاد الى الحق أو إيحاءَهَا مثلُ إيحائِها بعدَ تنويهِها بذكرِ اسمِها والتنبيه على فخامةِ شأنها والكافُ في حيز النصبِ على أنَّه مفعولٌ ليُوحِي عَلى الأولِ وعلى أنه نعتٌ لمصدرٍ مؤكدٍ لهُ على الثَّانِي وذلك على الأول إشارةٌ إلى ما فيها وعلى الثَّانِي إلى إيحائِها وما فيه من معنى العبد للإيذان بعلوِّ رُتبةِ المُشار إليهِ وبُعْدِ منزلتِه في الفضل أي مثل ما في هذه السورةِ من المعاني أو حى إليكَ في سائر السورِ وإلى مَنْ قبلك من الرسلِ في كتبِهم على أنَّ مناطَ المماثلةِ ما أُشيرَ إليهِ من الدعوة إلى التوحيد والإرشاد إلى الحق وما فيه صلاحُ العبادِ في المعاش والمعادِ أو مثلَ إيحائِها أُوحيَ إليكَ عند إيحاءِ سائرِ السورِ وإلى سائرِ الرسلِ عند إيحاءِ كتبِهم إليهم لا إيحاءً مغايراً له كما في قوله تعالى إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إلى نُوحٍ الآيةَ على أنَّ مدارَ المْثليةِ كونُه بواسطةِ الملكِ وصيغةُ المضارعِ على حكايةِ الحالِ الماضيةِ للإيذان باستمرارِ الوحي وأنَّ إيحاءَ مثلِه عادتُه وفي جعلِ مضمونِ السورةِ أو إيحائها مشبهاً به من تفخيمِها مالا يخفى وكذا في وصفِه تعالَى بوصفي العزةَ والحكمةِ وتأخيرُ الفاعلِ لمراعاةِ الفواصلِ مع ما فيه من التشويق وقُرِىءَ يُوحَى على البناءِ للمفعولِ على أنَّ كذلكَ مبتدأ يوحى خبره المسندُ إلى ضميرِه أو مصدر ويحى مسندٌ إلى إليكَ والله مرتفعٌ بما دلَّ عليهِ يوحى كأنه قبل مَنْ يُوحِي فقيلَ الله والعزيزُ الحكيمُ صفتان لهُ أو مبتدأٌ كما في قراءةِ نُوحِي والعزيزُ وما بعدَهُ خبرانِ له أو العزيز الحكيمُ صفتانِ له
{كَذَٰلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “Azîz ve Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyetmektedir.” Sûrenin isminin zikredilip şanının yüceliğine dikkat çekilmesinden sonra; sûrenin muhtevasının, tevhîde davet ve hakka irşat hususunda önceki resullere indirilen diğer kitapların kapsamındaki hakikatlerle aynı olduğunu veya sûrenin vahyedilişinin diğerlerinin vahyedilişi gibi olduğunu teyit etmek üzere gelmiş yeni bir sözdür (istînâf). {كَذَٰلِكَ} lafzındaki kâf harfi, birinci ihtimale göre {يُوحِي} fiilinin mef'ûlü; ikinci ihtimale göre ise onu pekiştiren bir mef'ûl-i mutlakın sıfatı olması hasebiyle nasb mahallindedir. İşaret ismi (zâlike), birinci ihtimale göre sûrenin içindeki hakikatlere, ikinci ihtimale göre ise onun vahyediliş keyfiyetine işaret eder. İşaret ismindeki uzaklık anlamı ise, işaret edilen şeyin rütbesinin yüceliğini ve faziletteki derecesinin yüksekliğini bildirmek içindir. Yani: Tevhîde davet, hakka irşat ve kulların dünya ile âhiret maslahatlarını sağlama noktalarında benzerliğin dayanağı olmak üzere, bu sûrede bulunan manaların benzeri sana diğer sûrelerde, senden önceki resullere de kendi kitaplarında vahyedilmiştir. Yahut diğer sûreler vahyedilirken sana, kitapları vahyedilirken de diğer resullere indirilen vahiy gibi bir vahiy indirilmiştir; yoksa Yüce Allah'ın {إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَىٰ نُوحٍ} “Nûh'a vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik...” âyetinde olduğu üzere, melek vasıtasıyla olma benzerliğinin esas alınması bakımından bundan farklı bir vahiy değildir. Muzâri kipi, vahyin sürekliliğini ve böylesi bir vahyin O'nun âdeti olduğunu bildirmek amacıyla geçmiş zaman hâlinin hikâye edilmesi (hikâye-i hâl-i mâzî) kabilindendir. Sûrenin muhtevasının veya vahyedilişinin müşebbehün bih kılınmasında [bu sûrenin] ne denli yüceltildiği açıktır. Aynı şekilde Yüce Allah'ın izzet ve hikmet vasıflarıyla nitelenmesinde de bu yüceltme mevcuttur. Fâilin sona bırakılması, teşvik edici bir merak uyandırmasının yanı sıra fâsıla uyumunu gözetmek içindir. يُوحَى şeklinde meçhul olarak da okunmuştur; bu takdirde {كَذَٰلِكَ} mübtedâ, zamirine veya masdarına isnat edilen يُوحَى ise onun haberidir; {إِلَيْكَ} car-mecruruna isnat edilmiştir. {اللَّهُ} lafzı ise يُوحَى fiilinin delâlet ettiği takdirle merfûdur; sanki “Kim vahyediyor?” diye sorulmuş da “Allah” denilmiş gibidir. {الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} lafızları O'nun iki sıfatıdır. Yahut {اللَّهُ} lafzı نُوحِي kıraatinde olduğu gibi mübtedâdır; {الْعَزِيزُ} ve sonrasındaki lafız ise onun iki haberidir ya da {الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} O'nun iki sıfatıdır.
13547. Metin
٤ ٧
4-7
13548. Metin
وقوله تعالى
Yüce Allah'ın şu âyet-i kerîmesi:
13549. Metin
{له ما في السماوات وَمَا فِي الأرض وَهُوَ العلى العظيم} خبرانِ له وعلى الوجوهِ السابقةِ استئنافٌ مقرر لعزته وحكمته
{لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ} “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, Yücedir, Büyüktür.” O'nun iki haberidir. Önceki vecihlere göre ise O'nun izzet ve hikmetini teyit eden müstakil bir cümledir (istînâf).
13550. Metin
{تكاد السماوات} وقُرِىَء بالياءِ {يَتَفَطَّرْنَ} يتشقّقنَ من عظمةِ الله تعالىَ وقيلَ من دعاءِ الولدِ له كما في سُورةِ مريمَ وقُرِىءَ يَنْفَطرنَ والأولُ أبلغُ لأنَّه مطاوعُ فطَّر وهذا مطاوع فطر وفرىء تتفطرن بالتاءِ لتأكيدِ التأنيثِ وهو نَادرٌ {مِن فَوْقِهِنَّ} أي يبتدأُ التفطرُ من جهتهنَّ الفوقانيةِ وتخصيصُها على الأولِ لما أنَّ أعظمَ الآياتِ وأدلَّها على العظمةِ والجلالِ من تلكَ الجهةِ وعلى الثان للدلالةِ على التفطرِ من تحتهنَّ بالطريقِ الأَولى لأنَّ تلكَ الكلمةَ الشنعاءَ الواقعةَ في الأرضِ حيثُ أثرتْ من جهة الفرق فلأنْ تؤثرَ في جهةِ التحتِ أَوْلى وقيلَ الضميرُ للأرضِ فإنَّها في مَعنْى الأرضينَ {والملائكة يُسَبّحُونَ بِحَمْدِ رَبّهِمْ} ينزهونَهُ تعالى عمَّا يليقُ به ملتبسينَ بحمدِه {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِى الأرض} بالسَّعي فيما يستدعِي مغفرتَهُم من الشفاعةِ والإلهامِ وترتيبِ الأسبابِ المقربةِ إلى الطاعةِ واستدعاءِ تأخيرِ العقوبةِ طمعاً في إيمانِ الكافرِ وتوبةِ الفاسقِ وهذا يعمُّ المؤمنَ والكافرَ بلْ لو فُسِّر الاستغفارُ بالسَّعي فيما يدفعُ الخللَ المتوقعَ عمَّ الحيوانَ بل الجماد وحيث خص بالمؤمنينَ كَما في قولِه تعالى ويستغفرون للذين آمنوا فالمرادُ به الشفاعةُ {أَلَا إِنَّ الله هُوَ الغفور الرحيم} إذْ ما منْ مخلوق ولَهُ حظٌ عظيمٌ من رحمتِه تعالَى والآيةُ عَلى الأولِ زيادةُ تقرير لعظمتِه تعالَى وعلى الثَّاني بيانٌ لكمالِ تقدُّسهِ عمَّا نُسبَ إليه وأن ترك معالجتهم بالعقابِ على تلك الكلمةِ الشنعاءِ بسببِ استغفارِ الملائكةِ وفرطِ غفرانِه ورحمتِه ففيها رمزٌ إلى أنَّه تعالَى يقبلُ استغفارَهُم ويزيدُهُم على ما طلبُوه من المغفرةِ رحمةً
{تَكَادُ السَّمَاوَاتُ} “Gökler neredeyse” -ve yâ harfiyle يَكَادُ şeklinde de okunmuştur- {يَتَفَطَّرْنَ} “çatlayıp yarılacaklar” Yüce Allah'ın azametinden ötürü yarılacaklardır. Meryem sûresinde geçtiği üzere, O'na çocuk isnat edilmesinden dolayı olduğu da söylenmiştir. يَنْفَطِرْنَ şeklinde de okunmuştur; ancak birinci okuyuş daha beliğdir, zira فطَّر fiilinin mutâvaatıdır (dönüşlüsü), bu ise فطر fiilinin mutâvaatıdır. Müennesliği pekiştirmek için nâdir bir vecih olarak tâ ile تَتَفَطَّرْنَ şeklinde de okunmuştur. {مِن فَوْقِهِنَّ} “üstlerinden” yani çatlayıp yarılma onların üst cihetinden başlar. Birinci yoruma göre üst cihetin tahsis edilmesi, azamet ve celâle delâlet eden en büyük âyetlerin o cihette bulunmasından ötürüdür. İkinci yoruma göre ise, öncelikle alt cihetten yarılmanın gerçekleşeceğine evleviyetle (katbekat) delâlet etmesi içindir; zira yeryüzünde vuku bulan o çirkin söz üst cihete tesir etmişse, alt cihete tesir etmesi haydi haydi evlâdır. Zamirin yere ait olduğu da söylenmiştir; çünkü yer lafzı yerler (arzlar) anlamındadır. {وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} “Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler” O'nu şanına layık olmayan şeylerden tenzih eder ve hamdiyle meşgul olurlar. {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ} “ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler.” Şefaat, ilham, itaate yaklaştırıcı sebepleri hazırlama, kâfirin iman etmesi ve fâsıkın tövbe etmesi ümidiyle azabın ertelenmesini talep etme gibi bağışlanmalarını gerektirecek yollara başvururlar. Bu ifade hem mümini hem de kâfiri kapsar. Hatta istiğfar, başa gelmesi muhtemel olan musibeti savuşturmaya çalışmak şeklinde tefsir edilirse hayvanları, hatta cansız varlıkları dahi kapsar. Yüce Allah'ın {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenler için bağışlanma dilerler...” âyetinde olduğu gibi müminlere tahsis edildiğinde ise murad şefaattir. {أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} “İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Zira hiçbir mahluk yoktur ki O'nun rahmetinden büyük bir nasibi olmasın. Âyet-i kerîme birinci yoruma göre Yüce Allah'ın azametini daha da pekiştirmekte, ikinci yoruma göre ise O'na isnat edilen şeylerden münezzeh olduğunu, meleklerin istiğfarı ile O'nun sınırsız mağfiret ve rahmeti sebebiyle o çirkin sözden ötürü insanları hemen cezalandırmayıp mühlet verdiğini açıklamaktadır. Bu ifadede, Yüce Allah'ın meleklerin istiğfarını kabul ettiğine ve talep ettikleri mağfiretin de ötesinde onlara rahmet bahşettiğine bir işaret vardır.
13551. Metin
{والذين اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء} شركاءَ وأنداداً {الله حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ} رقيبٌ على أحوالِهم وأعمالِهم فيجازيَهمُ بها {وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ} بموكّلٍ بهم أو بموكولٍ إليه أمرُهم وإنما وظيفتُكَ الإنذارُ
{وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} “O'ndan başka dostlar edinenlere gelince,” yani ortaklar ve putlar [edinenlere], {اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ} “Allah onları gözetlemektedir.” hallerini ve amellerini denetleyip bunların cezasını onlara verecektir. {وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ} “Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.” onlara tayin edilmiş bir muhafız veya işleri kendisine havale edilmiş biri değilsin; senin vazifen yalnızca uyarmaktır.
13552. Metin
{وكذلك أَوْحينا إليكَ قرآناً عربياً} ذلك إشارة إلى مصدر أَوْحَينا ومحلُّ الكافِ النصبُ على المصدريةِ وقرآنا عربياً مفعولا لأوحينَا أي ومثلَ ذلكَ الإيحاءِ البديعِ البيِّنِ المفُهم أَوْحينا إليكَ قرآناً عربياً لا لَبْسَ فيه عليكَ ولا على قومكَ وقيلَ إشارةٌ إلى مَعْنى الآيةِ المتقدمةِ من أنَّه تعالى هُو الحفيظُ عليهم وإنما أنتَ نذيرٌ فحسب فالكافُ مفعول به لاوحينا قرآنا عربياً حالٌ من المفعولِ
{وَكَذَٰلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا} “İşte böylece sana Arapça bir Kur'an vahyettik” {ذَٰلِكَ} lafzı, {أَوْحَيْنَا} fiilinin masdarına işarettir. Kâf harfinin iraptaki yeri mef'ûl-i mutlak olarak nasbtır. {قُرْآنًا عَرَبِيًّا} ise {أَوْحَيْنَا} fiilinin mef'ûlüdür. Yani: Sana da, kavmine de hiçbir kapalılığı bulunmayan, böyle eşsiz, apaçık ve anlaşılır bir vahiy gibi sana Arapça bir Kur'an vahyettik. Bir görüşe göre ise önceki âyetin manasına, yani onları yalnızca Allah'ın gözetlemekte olduğuna ve senin sadece bir uyarıcı olduğuna işarettir. Bu takdirde kâf lafzı {أَوْحَيْنَا} fiilinin mef'ûlün bihi, {قُرْآنًا عَرَبِيًّا} ise bu mef'ûlün hâlidir.
13553. Metin
٨
8
13554. Metin
بِه أيْ أوحيناهُ إليكَ وهو قرآنٌ عربيٌّ بيِّنٌ {لّتُنذِرَ أُمَّ القرى} أيْ أهلَها وهيَ مكةُ {وَمَنْ حولها} من االعرب {وَتُنذِرَ يَوْمَ الجمع} أي يومَ القيامةِ لأنه يُجمعُ فيه الخلائق قال تعلى يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الجمع وقيلَ تُجمعُ فيه الأرواحُ والأشباحُ وقيلَ الأعمالُ والعُمالُ والإنذارُ يتعدَّى إلى مفعولينِ وقد يستعملُ ثانيهما بالباءِ وقد حذف ههنا ثانِي مفعولَيْ الأولِ وأولُ مفعولي الثان اللتهويل وإيهامِ التعميمِ وقُرِىءَ لينذرَ بالياءِ على أنَّ فاعلَهُ ضميرُ القرآنِ {لَا رَيْبَ فيه} اعرتاض مقررٌ لما قبلَهُ {فَرِيقٌ فى الجنة وفريق فى السعير} أي بعدَ جمعِهم في الموقفِ فإنَّهم يُجمعونَ فيه أولاً ثمَّ يفرقونَ بعد الحسابِ والتقديرُ منهمُ فريقٌ والضميرُ للمجموعينَ لدلالةِ الجمعِ عليهِ وقِرِئَا منصوبينِ على الحاليةِ منهُم أيْ وتنذرَ يومَ جمعِهم متفرقين أي مشارفينَ للتفرقَ أو متفرقين في ادرى الثوابِ والعقابِ
Onunla; yani sana onu apaçık Arapça bir Kur'an olarak vahyettik {لِّتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَىٰ} “şehirlerin anasını” yani ahalisini -ki orası Mekke'dir- {وَمَنْ حَوْلَهَا} “ve çevresindekileri uyarasın” Araplardan [olan kimseleri], {وَتُنذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ} “ve toplanma gününü haber verip uyarasın diye.” Yani kıyamet gününü; çünkü orada mahlukat bir araya toplanacaktır. Yüce Allah: {يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ} “Sizi toplanma günü için bir araya getireceği gün...” buyurmuştur. Ruhlar ile bedenlerin toplanacağı gün olduğu da söylenmiştir; ameller ile amel sahiplerinin toplanacağı gün olduğu da söylenmiştir. İnzar (uyarma) fiili iki mef'ûl alır; bazen ikinci mef'ûlü bâ harf-i cerriyle kullanılır. Burada korku salmak ve genellik hissi vermek amacıyla birinci fiilin ikinci mef'ûlü, ikinci fiilin ise birinci mef'ûlü hazfedilmiştir. Fâili Kur'an'a ait bir zamir olmak üzere yâ harfiyle لِيُنْذِرَ şeklinde de okunmuştur. {لَا رَيْبَ فِيهِ} “Onda hiçbir şüphe yoktur.” Kendisinden önceki hükmü teyit eden bir ara cümledir (itiraziyye). {فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ} “Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir.” Yani mahşer yerinde toplandıktan sonra; zira onlar önce orada toplanırlar, sonra hesaptan sonra fırkalara ayrılırlar. Takdiri: “Onlardan bir fırka...” şeklindedir; cem' kelimesinin delâleti sebebiyle zamir toplananlara racidir. Her iki kelime de onlardan hâl olmak üzere mansûb olarak da okunmuştur; yani toplanacakları gün onları ayrılmış vaziyette, yani ayrılmak üzereyken yahut mükâfat ve ceza yurtlarına dağılmış halde uyarasın.
13555. Metin
{ولو شاء الله لجعلهم} أي في لدنيا {أمة واحدة} قيل مهتدينَ أو ضَالِّينَ وهو تفصيلٌ لما أجملَهُ ابن عباس ﵄ في قولِه على دينٍ واحدٍ فمعنى قولِه تعالى {ولكن يدخل من يشاء فِى رَحْمَتِهِ} أنه تعالَى يُدخلُ في رحمتِه مَن يشاءُ أنْ يدخلَهُ فيها ويدخلُ في عذابِه مَن يشاءُ أنْ يدخلَهُ فيهِ ولا ريب في أن مشيئَته تعالَى لكلَ من الإدخالينِ تابعةً لاستحقاقِ كلَ من الفريقين لدخلول مُدخلِه ومن ضرورةِ اختلافِ الرحمةِ والعذابِ اختلافْ حالِ الداخلينَ فيهما قطعاً فلم يشأْ جعلَ الكلِّ أمةً واحدةً بلْ جعلَهُم فريقينِ وإنَّما قيلَ {والظالمون مَا لَهُمْ مِن وَلِيّ وَلَا نَصِيرٍ} للإيذانِ بأنَّ الإدخالَ في العذابِ من جهِه الداخلين بموجب سوء اختيارهم لا من جهتِه تعالَى كما في الإدخال في الرحمة لا لِما قيلَ من المبالغةِ في الوعيدِ وقيلَ مؤمنين كلَّهم وهو ما قالَه مقاتلٌ على دينِ الإسلامُ كما في قوله تعالى ولو شآء الله لجمهم عَلَى الهدى وقوله تعالَى {وَلَوْ شِئْنَا لَاتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} والمَعنْى ولو شاء لله مشيئةَ قُدرةٍ لقسرَهُم على الإيمانِ ولكنَّه شاءَ مشيئةَ حكمةٍ وكلَّفَهم وبنى أمرَهُم على مَا يختارُون ليدخلَ المؤمنينَ في رحمتِه وهم المُرادونَ بقولِه تعالى يُدْخِلُ مَن يَشَاء وتركَ الظالمينَ بغيرِ وَليَ ولا نصيرٍ وأنت خبيرٌ بأنَّ فرضَ جعلِ الكلِّ مؤمنينَ يأباهُ تصديرُ الاستدراكِ بإدخالِ بعضِهم في رحمته إذِ الكلُّ حينئذٍ داخلونَ فيَها فكانَ المناسب حينئ تصديَرُه بإخراجِ بعضِهم مِنْ بينِهم وإدخالِهم في عذابِه فالذي يقتضيهِ سياقُ النظمِ الكريمِ وسبقاه أنْ يرادَ الاتحادُ في الكُفرِ كما في قولِه تعالى كَانَ الناس أُمَّةً واحدة فبعث الله النبين الآيةَ على أحدِ الوجهينِ بأنْ يُرادَ بهم الذين هم في فترة إدريسَ أو في فترةِ نوحٍ ﵉ فالمَعْنى ولو شاءُ الله لجعلَهُم أُمَّةً واحدةً متّفقةً على الكُفرِ بأنْ لا يرسلَ إليهم رسولاً لينذرَهُم ما ذُكِرَ من يوم الجع وما فيهِ من ألوانِ الأهوالِ فيبقُوا على ما هم عيه من الكُفرِ ولكنْ يدخلُ من يشاء فى رحمته أي شأنُه ذلكَ فيرسلُ إلى الكلِّ مَن ينذرُهم ما ذُكِرِ فيتأثرُ بعضُهم بالإنذارِ فيصرفونَ اختيارَهُم إلى الحقِّ فيوفقُهم الله للإيمانِ والطاعةِ ويُدخلِهُم في رحمتِه ولا يتأثرُ به الآخرونَ ويتمادَوْنَ في غيِّهم وهم الظالمونَ فيبقَونَ في الدُّنيا
{وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ} “Eğer Allah dileseydi onları yapardı” yani dünyada, {أُمَّةً وَاحِدَةً} “tek bir ümmet” Hidayet üzere veya dalâlet üzere [yapardı] denilmiştir; bu da İbn Abbâs'ın radıyallâhu anhümâ “tek bir din üzere” sözünün ayrıntısıdır. Yüce Allah'ın şu âyetinin manası şudur: {وَلَٰكِن يُدْخِلُ مَن يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ} “Fakat O, dilediğini rahmetine sokar.” Yani Yüce Allah rahmetine sokmayı dilediği kimseyi rahmetine sokar; azabına sokmayı dilediği kimseyi de azabına sokar. Şüphe yok ki O'nun bu iki sokma fiiline dair meşîeti, her iki fırkanın kendilerine uygun yere girmeyi hak edişlerine tâbidir. Rahmet ve azabın farklı olması, oralara girenlerin hâllerinin kesinlikle farklı olmasını zorunlu kılar. Bu yüzden hepsini tek bir ümmet yapmayı dilememiş, aksine onları iki fırka kılmıştır. Tehditte mübalağa kastedildiği yönündeki iddianın aksine, azaba sokulmanın rahmete sokulmada olduğu gibi Allah tarafından değil de girenlerin kendi kötü tercihleri sebebiyle gerçekleştiğini bildirmek için sadece şöyle buyrulmuştur: {وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُم مِّن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ} “Zâlimlerin ise ne bir dostu ne de bir yardımcısı vardır.” Hepsinin mümin kılınması [şeklinde olduğu] da söylenmiştir ki bu da Mukātil'in İslâm dini üzere olma görüşüdür; nitekim Yüce Allah: {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَىٰ} “Eğer Allah dileseydi onları hidayet üzere toplardı...” ve {وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} “Eğer dileseydik her nefse hidayetini verirdik...” buyurmuştur. Mana şudur: Eğer Allah kudret dileyişiyle dileseydi onları imana zorlardı; fakat hikmet dileyişiyle diledi, onları mükellef kıldı ve işlerini kendi tercihlerine bina etti ki, Yüce Allah'ın {يُدْخِلُ مَن يَشَاءُ} “Dilediğini sokar” âyetiyle kastedilen müminleri rahmetine soksun, zâlimleri ise dostsuz ve yardımcısız bıraksın. Bilirsin ki, hepsinin mümin kılınması takdiri, istidrâkın (velâkin ifadesinin) bazılarının rahmete sokulmasıyla başlatılmasına uymaz; zira o takdirde hepsi rahmete girmiş olurdu. O durumda uygun olan, istidrâkın onların arasından bazılarının çıkarılıp azaba sokulmasıyla başlatılması olurdu. Dolayısıyla Kur'an nâzmının سیاkı ve sibâkının gerektirdiği şey, Yüce Allah'ın {كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ} “İnsanlar tek bir ümmetti; derken Allah peygamberleri gönderdi...” âyetindeki iki vecihten birine göre küfürde birlik olmanın kastedilmesidir; nitekim bununla İdrîs veya Nûh aleyhimesselâm'ın fetret devrinde yaşayanlar kastedilmektedir. O halde mana şöyledir: Eğer Allah dileseydi, onlara toplanma gününü ve oradaki türlü dehşetleri haber verip uyaracak bir peygamber göndermeyerek hepsini küfür üzere birleşmiş tek bir ümmet yapardı da onlar üzerlerinde bulundukları küfürde kalırlardı. {وَلَٰكِن يُدْخِلُ مَن يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ} “Fakat O, dilediğini rahmetine sokar.” Yani O'nun şânı böyledir; herkese zikredilen hususlarla onları uyaracak peygamberler gönderir, bazısı bu uyarıdan etkilenip iradesini hakka yöneltir, Allah da onları imana ve itaate muvaffak kılıp rahmetine sokar. Diğerleri ise bundan etkilenmeyip azgınlıklarında direnirler; işte onlar zâlimlerdir ve dünyada kalırlar,
13556. Metin
} ١ ٩
} 19
13557. Metin
على ما هم عليه من الكُفرِ ويصيرونَ في الآخرة إلى السعير من غير وَليَ يَلي أمرَهُم ولا نصيرٍ يخلصُهم من العذابِ
üzerinde bulundukları küfür hali üzere devam ederler ve âhirette işlerini üstlenecek hiçbir dost ve kendilerini azaptan kurtaracak hiçbir yardımcı bulunmaksızın çılgın alevli cehenneme varırlar.
13558. Metin
{أَمِ اتخذوا مِن دُونِهِ أولياء} جملةٌ مستأنَفة مقرِّرةٌ لما قبلَها من انتفاءِ أنْ يكونَ للظالمينَ ولي أو نصيرٌ وأمْ منقطعةٌ وما فيها من بَلْ للانتقالِ من بيانِ ما قبلَها إلى بيانِ ما بعدَها والهمزةُ لإنكارِ الوقوعِ ونفيِه على أبلغِ وجهٍ وآكَدِه لا لإنكارِ الواقعِ واستقباحِه كما قيل إذا المراد بيان أن ما فعلوا ليس من اتخاذ الأولياءِ في شيءٍ لأنَّ ذلكَ فرعُ كونِ الأصنامِ أولياءَ وهو أظهرُ الممتنِعاتِ أيْ بلْ أتخذُوا متجاوزينَ الله أولياءَ من الأصنامِ وغيرِها هيهاتَ وقولُه تعالَى {فالله هُوَ الولى} جوابُ شرطٍ محذوفٍ كإنَّه قيلَ بعدَ إبطالِ ولايةِ ما اتخذُوه أولياءَ إنْ أرادُوا ولياً في الحقيقةِ فالله هُو الولى لاولى سواه {وهو يحيي الموتى} أيْ ومن شأنِه ذلكَ {وَهُوَ على كُلّ شَىْء قَدِيرٌ} فهُو الحقيقُ بأنْ يتخذَ ولياً فليخصُّوه بالاتخاذِ دونَ من لا يقدرُ على شيءٍ
{أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} “Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler?” Zâlimlerin hiçbir dost ve yardımcısının bulunmadığını teyit eden müstakil bir cümledir (istînâf). {أَمْ} munkatadır; onda bulunan “bel (bilakis)” anlamı, öncesindeki beyandan sonrasındakine intikal içindir. Hemze ise, vuku bulmuş bir şeyi çirkin bulup kınamak için değil, en beliğ ve en tekitli şekilde vukuunu inkâr ve nefyetmek içindir. Zira maksat, onların yaptıklarının hiçbir şekilde velî edinme sayılamayacağını açıklamaktır; çünkü bu durum, putların velî olabilmesi ihtimaline dayanır ki bu da imkânsız şeylerin en açığıdır. Yani: Bilakis onlar Allah'ı bırakıp putlardan ve başkalarından dostlar mı edindiler? Ne kadar uzak! Yüce Allah'ın şu âyeti ise: {فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ} “Halbuki asıl dost Allah'tır.” Mahzûf bir şartın cevabıdır; sanki onların edindikleri şeylerin velâyeti iptal edildikten sonra şöyle denilmiştir: Eğer gerçekten bir velî istiyorlarsa, asıl velî Allah'tır; O'ndan başka hiçbir velî yoktur. {وَهُوَ يُحْيِي الْمَوْتَىٰ} “Ölüleri dirilten de O'dur.” Yani O'nun şânı budur. {وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” Dolayısıyla velî edinilmeye layık olan yalnızca O'dur; hiçbir şeye gücü yetmeyenleri değil, sadece O'nu velî edinsinler.
13559. Metin
{وما اختلفتم فيه من شَىْء} حكايةٌ لقولِ رسولِ الله ﷺ للمؤمنينَ أيْ وما خالفَكُم الكفارُ فيهِ منْ أمورِ الدِّينِ فاختلفتُم أنتمُ وهُم {محكمة} راجعٌ {إِلَى الله} وهو إثابةُ المحقِّينَ وعقابُ المُبطلينَ {ذلكم} الحاكمُ العظيمُ الشأنِ {الله رَبّى} مالِكِي عَلَيْهِ توكلت في مجامع أمروى خاصَّة لَا على غيرِه {وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} أرجعُ في كلِّ ما يَعنُّ لي من معضلات الأموة ر لا إلى أحدٍ سواهُ وحيثُ كانَ التوكُّل أمراً واحداً مستمراً والإنابةُ متعددة متجددة حسب تجّدُدِ موادّهِا أو ثر في الأولِ صيغةُ الماضِي وفي الثَّانِي صيغةُ المضارعِ وقيلَ وما اختلفتُم فيه وتنزعتم في شيءٍ من الخصوماتِ فتحاكمُوا فيهِ إلى رسولِ الله ﷺ ولا تُؤثروا على حكومتِه حكومةَ غيرِه وقيلَ وما اختلفتُم فيه من تأويلِ آية واشتبَه عليكُم فارجِعوا في بيانه إلى المحكمِ من كتابِ الله والظَّاهرِ من سنة رسول الله ﷺ وقيلَ وما وقعَ بينكُم الخلافُ فيهِ من العلومِ التي لا تتعلق تكليفكم ولا طريق لكُم إلى علمِه فقولُوا الله أعلمُ كمعرفةِ الرُّوحِ ولا مساغَ لحملِ هذا على الاجتهادِ لعدمِ جوازِه بحضرة الرسول صلى الله عليه وسلم
{وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ} “Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin...” Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem müminlere hitabının hikâyesidir; yani din hususunda kâfirlerin size muhalefet ettiği ve sizin de onlarla ayrılığa düştüğünüz her şeyin, {فَحُكْمُهُ} hükmü racidir, {إِلَى اللَّهِ} “hükmü Allah'a aittir.” O da haklılara sevap vermek, bâtıl ehlini ise cezalandırmaktır. {ذَٰلِكُمُ} Şânı pek yüce olan bu Hâkim, {اللَّهُ رَبِّي} “Rabbim olan Allah'tır.” benim mâlikimdir. {عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ} “Yalnız O'na tevekkül ettim” başkasına değil, yalnızca O'na bütün işlerimde dayandım. {وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} “ve yalnız O'na yönelirim.” Başka hiç kimseye değil, karşıma çıkan bütün çetin meselelerde yalnız O'na dönerim. Tevekkül tek ve sürekli bir durum olduğu, yönelme (inâbe) ise sebeplerinin yenilenmesiyle sürekli tekrarlanıp yenilendiği için birincisinde mâzi kipi, ikincisinde ise muzâri kipi tercih edilmiştir. Şöyle de denilmiştir: İhtilafa düştüğünüz ve çekiştiğiniz herhangi bir hususta Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem hakemliğine başvurun ve onun hükmüne başkasının hükmünü tercih etmeyin. Bir diğer görüşe göre: Bir âyetin tevili hususunda ihtilafa düşüp iş size kapalı geldiğinde, onun açıklanmasında Allah'ın Kitabı'nın muhkem âyetlerine ve Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem zâhir olan sünnetine dönün. Yine şöyle denilmiştir: Mükellefiyetinizle ilgili olmayan ve bilgisine ulaşma yolunuz bulunmayan ruhun mahiyeti gibi ilimlerde aranızda bir ihtilaf çıktığında “Allah en iyisini bilir” deyiniz. Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem huzurunda ictihad caiz olmadığından, bu âyetin ictihada hamledilmesine imkân yoktur.
13560. Metin
{فاطر السماوات والأرض} خبرٌ آخرُ لذلكُم أو خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ أو مبتدأ خبرُهُ {جَعَلَ لَكُمُ} وقُرِىءَ بالجرِّ على أنَّه بدلٌ منَ الضميرِ أو وصفٌ للاسمِ الجليلِ في قولِه تعالَى إلى {الله} وما بينهما اعترضا بينَ الصفةِ والموصوفِ {مّنْ أَنفُسِكُمْ} من جنسِكم {أزواجا} نساءً وتقديمُ الجارِّ والمجرورِ على المفعولِ الصريحِ قد مر سره غيره مرةٍ {وَمِنَ الأنعام} أي وجعلَ للأنعامِ من جنْسِها {أزواجا} أو خلقَ لكُم من الأنعامِ أصنافاً أو ذكوراً وإناثاً {يَذْرَؤُكُمْ} يكثّركم من الذرْءِ وهو البثُّ وفي معناهُ الذَّرو والذَّرُّ {فِيهِ} أي
{فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Gökleri ve yeri yaratandır.” {ذَٰلِكُمُ} için bir diğer haberdir yahut mahzûf bir mübtedânın haberidir ya da haberi {جَعَلَ لَكُمُ} olan bir mübtedâdır. Mecrûr olarak da okunmuştur; bu takdirde Yüce Allah'ın {إِلَى اللَّهِ} kavlindeki zamirden bedel yahut celâl ismi için sıfattır; aradaki ifadeler ise sıfat ile mevsûf arasına giren ara cümlelerdir (itiraziyye). {مِّنْ أَنفُسِكُمْ} Kendi cinsinizden, {أَزْوَاجًا} “çiftler kıldı” kadınlar kıldı. Câr ve mecrûrun sarih mef'ûlden önce gelmesinin hikmeti defalarca geçmişti. {وَمِنَ الْأَنْعَامِ} “ve hayvanlardan da” yani hayvanlar için de kendi cinslerinden [kıldı], {أَزْوَاجًا} “çiftler kıldı.” Yahut sizin için hayvanlardan sınıflar veya erkek ve dişiler yarattı. {يَذْرَؤُكُمْ} “Sizi çoğaltıyor” çoğaltır; zürriyet kılmak (el-bes̱s̱) kökünden gelir. ez-Zerv ve ez-Zerr lafızları da bu anlamdadır. {فِيهِ} “orada” yani,
13561. Metin
} ٣ ١ {
} 13 {
13562. Metin
فيما ذُكِرَ من التدبيرِ فإنَّ جعلَ الناسِ والأنعامِ أزواجاً يكونُ بينَهم توالدٌ كالمنبعِ للبثِّ والتكثيرِ {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْء} أي ليسَ مثله في شأن من الشئون التي من جملتها هذا التدبيرُ البديعُ والمراد من مثله ذاتُه كَما في قولِهم مثلُكَ لا يفعلُ كَذا على قصدِ المبالغةِ في نفيه عنه فإذا إذا نُفيَ عمَّن يناسبُه كانَ نفيُه عْنهُ أَوُلى ثم سلكت هذهِ الطريقةُ في شأنِ مَنْ لا مثلَ لهُ وقيلَ مثلُه صفتُه أيْ ليسَ كصفتِه صفةٌ {وَهُوَ السميع البصير} المبالغُ في العلمِ بكلِّ ما يسمعُ ويبصر
zikredilen bu tedbir içerisinde; zira insanların ve hayvanların çiftler halinde kılınması aralarında üremeyi sağlar ki bu da yayılıp çoğalmanın kaynağı gibidir. {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” Yani aralarında bu eşsiz tedbirin de bulunduğu hiçbir hususta O'nun benzeri yoktur. “Misli” kelimesinden maksat, O'nun zatıdır; nitekim bir kimseden bir şeyi mübalağalı biçimde nefyetmek amacıyla “Senin gibisi böyle yapmaz” denilmesinde olduğu gibidir. Zira o şahsa münasip olandan bir şey nefyedilince, bizzat kendisinden nefyedilmesi evleviyetle gerçekleşmiş olur. Sonra bu üslup, misli ve benzeri bulunmayan Yüce Zat hakkında da kullanılmıştır. O'nun “misli” sıfatıdır da denilmiştir; yani O'nun sıfatı gibi bir sıfat yoktur. {وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} “O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” İşitilen ve görülen her şeyi bilmede nihayete ermiş olandır.
13563. Metin
{له مقاليد السماوات والأرض} أيْ خَزَائنُهُما {يَبْسُطُ الرزق لِمَن يَشَاء ويقدر} يوسعُ ويضيقُ حسبما تقتضيهِ مشيئتُه المؤسسةُ على الحِكَمِ البالغةِ {إِنَّهُ بِكُلّ شَىْء عَلِيمٌ} مبالغٌ في الأحاطةِ به فيفعلُ كلَّ ما يَفعلُ على ما ينبغِي أنُ يُفعلَ عليه والجملةُ تعليلٌ لما قبلَها وتمهيدٌ لما بعدَها من قولِه تعالى
{لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerin ve yerin kilitleri O'nundur.” Yani her ikisinin hazineleri [O'nundur]. {يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} “Rızkı dilediğine bolca verir, dilediğine de kısar.” Erişilmez hikmetlere dayalı meşîetinin gerektirdiği üzere genişletir ve daraltır. {إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.” Her şeyi kuşatıcı bir ilme sahiptir; dolayısıyla yaptığı her şeyi yapılması gerektiği şekilde en uygun biçimde yapar. Bu cümle önceki kısmın gerekçesi (ta'lîl), Yüce Allah'ın sonraki şu âyetinin ise hazırlayıcısıdır:
13564. Metin
{شرع لكم من الدين ما وصى به نوحا والذى أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وموسى وعيسى} وإيذانٌ بأنَّ ما شرعَ لهم صادرٌ عن كمالِ العلمِ والحكمةِ كما أن بيانَ نسبتهِ إلى المذكورين عليهم الصلاة والسلام تنبيهٌ على كونِه ديناً قديماً أجمعَ عليه الرسلُ والخطابُ لأمَّتهِ ﵊ أيْ شرعَ لكُم من الدين ما وصى به نوحاً ومَنْ بعدَه من أربابِ الشرائعِ وأولي العزائمِ من مشاهيرِ الأنبياءِ عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ وأمرَهُم به أمراً مؤكداً على أنَّ تخصيصَهُم بالذكرِ لما ذُكِرَ من علوِّ شأنِهم ولا ستمالة قلوبِ الكفرةِ إليه لاتفاقِ الكلَّ على نبوةِ بعضِهم وتفردِ اليهودِ في شأنِ مُوسى ﵇ وتفردِ النَّصارى في حقِّ عيسى ﵇ وإلا فَما منْ نبيَ إلا وهُو مأمور بما أمره به وهو عبارةٌ عنِ التوحيدِ ودينِ الإسلامِ وما يختلف باخلافت الأممِ وتبدلِ الأعصارِ من أصولِ الشرائعِ والأحكامِ كما ينبىءُ عنه التوصيةُ فإنها معربةٌ عن تأكيد الأمرِ والاعتناء بشأن المأمور به والمراد بإيحائه إليه عله الصَّلاةُ والسَّلامُ إمَّا مَا ذُكر في صدرِ السورةِ الكريمةِ وفي قولِه تعالى {وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا} الآيةَ أو ما يعمُّهما وغيرَهُما مما وقعَ في سائر المواقعِ التي من جملتها قوله تعالَى ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتبع مِلَّةَ إبراهيم حَنِيفًا وقولُه تعالَى قُلْ إنما أنا بشرٌ مثلُكم يوحى إِلَىَّ أَنَّمَا إلهكم إله وَاحِدٌ وغيرُ ذلكَ والتعبيرُ عن ذلكَ عند نسبتِه إليه ﵊ بالذي لزيادة تفخيمِ شأنِه من تلك الحيثيةِ وإيثارُ الإيحاءِ على ما قبله وما بعده من التوصيةِ لمراعاة ما وقعَ في الآيات المذكورةِ ولِما في الإيحاءِ من التصريحِ برسالته ﵊ القامعِ لإنكار الكفرةِ والالتفاتُ إلى نونِ العظمةِ لإظهار كمالِ الاعتناءِ بإيحائِه وهو السرُّ في تقديمِه على ما بَعدُه مع تقدِّمهِ عليهِ زماناً وتقديمُ
{شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّىٰ بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَىٰ وَعِيسَىٰ} “O, Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya vasiyet ettiğimizi sizin için dinden bir şeriat kıldı.” Onlar için teşrî kılınan şeyin kâmil bir ilim ve hikmetten sâdır olduğunu bildirmektedir; nitekim bunun adı geçen peygamberlere aleyhimüssalâtü vesselâm nispet edilmesi de onun bütün resullerin üzerinde ittifak ettiği kadim bir din olduğuna dikkat çekmektedir. Hitap O'nun aleyhisselâm ümmetinedir. Yani: Nûh'a ve ondan sonraki şeriat sahibi, azim sahibi meşhur peygamberlere aleyhimüssalâtü vesselâm vasiyet ettiği ve kesin bir emirle emrettiği dinden bir şeriatı sizin için de koydu. Onların ismen zikredilmesi, şanlarının yüceliğinden ve kâfirlerin kalplerini ısındırmak içindir; çünkü hepsi onların bir kısmının peygamberliğinde ittifak halindedir; Yahudiler Mûsâ aleyhisselâm'a, Hristiyanlar ise Îsâ aleyhisselâm'a mahsus olarak bağlıdır. Yoksa hiçbir peygamber yoktur ki O'nun emrettiği şeyle emrolunmuş olmasın; bu da tevhitten, İslâm dininden ve ümmetlerin farklılaşması ile asırların değişmesiyle değişmeyen şeriat ve ahkâmın asıllarından ibarettir. Nitekim tavsiye (vasiyet) lafzı da buna işaret etmektedir; zira o, emrin pekiştirilmesini ve emredilen hususa son derece ihtimam gösterilmesini ifade eder. Resûlullah'a aleyhissalâtü vesselâm vahyedilmesinden murad ise; ya bu aziz sûrenin başında ve Yüce Allah'ın {وَكَذَٰلِكَ أَوْحَيْنَا} âyetinde zikredilen husustur yahut bu ikisini ve diğer makamlarda vuku bulan Yüce Allah'ın: {ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا} “Sonra sana: 'Hakk'a yönelen İbrâhim'in dinine uy' diye vahyettik...” ve {قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَىٰ إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ} “De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim; ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor...” kavilleri gibi diğer âyetleri de kapsayan genel vahiydir. Resûlullah'a aleyhisselâm nispet edilirken bunun {الَّذِي} ismi mevsûlü ile ifade edilmesi, bu yönden onun şanını daha da yüceltmek içindir. Önceki ve sonraki tavsiye lafızları yerine vahiy lafzının tercih edilmesi, zikredilen âyetlerde geçen lafza riayet etmek ve vahiy lafzında kâfirlerin inkârını kökünden kıracak şekilde onun aleyhisselâm risaletini açıkça tasrih etmek bulunduğu içindir. Azamet nûnu ile konuşulması (ن) ise vahye gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak içindir; zaman bakımından daha önce olmasına rağmen kendisinden sonrakilerin önüne geçirilmesinin sırrı da budur.
13565. Metin
} ٤
} 14
13566. Metin
توصيةِ نوحٍ ﵇ للمسارعة إلى بيان كون المشروعِ لهم ديناً قديماً وتوجيه الخطابِ إليه ﵊ بطريق التلوين للتشريف والتنبيهِ على أنَّه تعالَى شرعَهُ لهم على لسانِه ﵊ {أَنْ أَقِيمُواْ الدين} أي دينَ الإسلامِ الذي هو توحيدُ الله تعالى وطاعتُه والإيمان بكتبه ورسله وبيوم الجزاءِ وسائرِ ما يكونُ الرجلُ بهِ مُؤمناً والمرادُ بإقامتِه تعديلُ أركانِه وحفظُه منْ أنْ يقعَ فيه زيف أو المواظبةُ عليه والتشمّرُ له ومحلُّ أنْ أقيمُوا إما النصبُ على أنه بدلٌ منْ مفعول شرع والمعطوفين عليها أو الرفعُ عَلى أنَّه جواب عن سؤال نشأ منْ إبهامِ المشروعِ كأنَّه قيلَ وما ذاكَ فقيلَ هو إقامةُ الدينِ وقيلَ بدلٌ من ضمير به وليسَ بذاكَ لما أنَّه معَ إفضائه إلى خروجه عن حيز الإيحاءِ إلى النبيِّ ﷺ مستلزمٌ لكون الخطابِ في قولِه تعالَى {وَلَا تَتَفَرَّقُواْ فيه} للأنبياء المذكروين عليهمْ الصَّلاةُ والسَّلامُ وتوجيه النَّهي إلى أممهم تمحّلٌ ظاهرٌ مع أنَّ الأظهرُ أنَّه متوجهٌ إلى أمته ﷺ وأنَّهم المتفرقونَ كما ستحيطُ به خبرا اي لا تتفرقُوا في الدينِ الذي هُو عبارةَ عمَّا ذُكر من الأصولِ دونَ الفروعِ المختلفةِ حسبَ اختلافِ الأممِ باختلافِ الأعصارِ كما ينطقُ بهِ قولُه تعالَى {لِكُلّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شرعة ومنهاجا} وقولُه تعالَى {كَبُرَ عَلَى المشركين} شروعٌ في بيانِ أحوالِ بعضِ مَنْ شرعَ لهم ما شرع من الدينِ القويمِ أي عظُم وشق علهيم {ما تدعوهم إليه} من التوحيدِ ورفضِ عبادةِ الأصنامِ واستبعدُوه حيثُ قالُوا {أَجَعَلَ الألهة إلها واحدا إِنَّ هذا لَشَىْء عُجَابٌ} وقولُه تعالَى {الله يَجْتَبِى إِلَيْهِ مَن يَشَاء} استئنافٌ واردٌ لتحقيق الحقِّ وفيه إشعارٌ بأنَّ منهُم من يجيبُ إلى الدعوة أي الله يجتلبُ إلى ما تدعُوهم إليهِ مَنْ يشاءُ أنْ يجتبَيُه إليهِ وهُو من صَرفَ اختيارَهُ إلى ما دُعِيَ إليه كما ينبىءُ عنه قولُه تعالى {وَيَهْدِى إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ} أي يُقبلُ إليه حيثُ يمدُّه بالتوفيق والألطافِ وقولُه تعالَى
Nûh'un aleyhisselâm vasiyetinin öne alınması, kendilerine teşrî kılınan dinin kadim bir din olduğunu hemen açıklamak içindir. Hitabın ona aleyhisselâm iltifât yoluyla yöneltilmesi ise onu onurlandırmak ve Yüce Allah'ın bunu insanlara onun aleyhisselâm lisanıyla şeriat kıldığını bildirmek içindir. {أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ} “Dini dosdoğru tutun” Yani Allah Teâlâ'yı birlemek, O'na itaat etmek, kitaplarına, resullerine, ceza gününe ve kişinin mümin olmasını sağlayan diğer bütün esaslara iman etmekten ibaret olan İslâm dinini [dosdoğru tutun]. Dinin ikame edilmesinden murad; rükünlerini tastamam yerine getirmek, içine herhangi bir eğrilik ve sahtelik girmesinden onu korumak yahut ona sımsıkı sarılıp devamlı gayret göstermektir. {أَنْ أَقِيمُوا} ifadesinin iraptaki yeri, ya {شَرَعَ} fiilinin mef'ûlünden ve ona matuf olanlardan bedel olarak nasbdır yahut şeriat kılınan şeyin kapalı bırakılmasından doğan bir soruya cevap olarak merfûdur; sanki “O nedir?” denilmiş de “Dini ikame etmektir” denilmiştir. {بِهِ} lafzındaki zamirden bedel olduğu da söylenmiştir; ancak bu doğru değildir, zira hem Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem yapılan vahiy dairesinden çıkmasına yol açar hem de Yüce Allah'ın {وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ} “ve onda ayrılığa düşmeyin” âyetindeki nehyin adı geçen peygamberlere aleyhimüssalâtü vesselâm yöneltilmiş olmasını gerektirir. Nehyin onların ümmetlerine yöneltildiğini söylemek ise açık bir zorlamadır. Halbuki en zâhir olan, bu hitabın Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetine yönelmiş olması ve tefrikaya düşenlerin de onlar olmasıdır; nitekim bunu etraflıca öğreneceksin. Yani: Yüce Allah'ın {لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا} “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik...” âyetinin de açıkça ifade ettiği üzere, asırların değişmesiyle ümmetlerin farklılığına göre değişen furûatta değil, zikredilen temel usullerden ibaret olan dinde tefrikaya düşmeyin. Yüce Allah'ın şu âyeti ise: {كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ} “Müşriklere ağır geldi” Kendilerine konulan dosdoğru dinin açıklandığı kimselerden bazılarının hallerini beyana başlamaktadır; yani onlara pek büyük ve pek zor geldi, {مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ} “kendilerini çağırdığın şey.” Tevhid ve putlara tapmayı terk etme daveti onlara ağır geldi ve: {أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَٰهًا وَاحِدًا ۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ} “İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu çok şaşılacak bir şey!” diyerek bunu akıldan uzak gördüler. Yüce Allah'ın şu âyeti: {اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاءُ} “Allah dilediğini kendine seçer” Hakkı teyit etmek için gelmiş yeni bir cümledir (istînâf) ve onların içinde bu davete icabet edecek kimselerin bulunduğunu hissettirmektedir. Yani: Allah, davet ettiğin şeye yönelmeyi dilediği kimseyi kendine çeker; bu da davet edildiği şeye iradesini sarf eden kimsedir. Nitekim Yüce Allah'ın şu kavli buna işaret etmektedir: {وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ} “ve O'na yöneleni de hidayete erdirir.” Yani başarı ve lütuflarıyla desteklemek suretiyle O'na yönelen kimseyi [hidayete ulaştırır]. Yüce Allah'ın şu âyeti ise:
13567. Metin
{وَمَا تَفَرَّقُواْ} شروعٌ في بيان أحوالِ أهلِ الكتابِ عقيبَ الإشارةِ الإجماليةِ إلى أحوالِ أهلِ الشركِ قال ابن عباس ﵄ هُم اليهودُ والنَّصارى لقولِه تعالَى وَمَا تَفَرَّقَ الذين أوتو الكتاب إِلَاّ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ البينة أيْ وما تفرقُوا في الدينِ الذي دُعوا إليهِ ولم يُؤمنوا كما آمنَ بعضُهم {إِلَاّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ العلم} بحقِّيتِه بما شاهُدوا في رسول الله ﷺ والقرآنِ من دلائلِ الحقِّيةِ حسبما وجدُوه في كتابِهم أو العلم بمبعثه ﷺ وهو استثناءٌ مفرَّغٌ من أعمِّ الأحوالِ أو منْ أعمِّ الأوقاتِ أيْ وما تفرقُوا في حالٍ من الأحوالِ أو في وقتٍ من الأوقاتِ إلا حالَ مجىء العلم أو إلا وقت مجيءَ العلمِ {بَغْياً بَيْنَهُمْ} وحميةً وطلباً للرياسة لا لأنَّ لهم في ذلكَ شبهةٌ {وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبّكَ} وهي العِدَةُ بتأخير العقوبةِ {إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} هو يومُ القيامةِ {لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ} لأوقعَ القضاءَ بينَهم باستئصالِهم لاستيجاب جناياتِهم لذلك قطعاً وقولُه تعالَى {وَإِنَّ الذين أُورِثُواْ الكتاب مِن بَعْدِهِمْ}
{وَمَا تَفَرَّقُوا} “Onlar ayrılığa düşmediler” Şirk ehlinin hallerine yapılan icmâlî işaretten hemen sonra Ehl-i Kitab'ın hallerini beyana başlamaktadır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Yüce Allah'ın {وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِن بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ} “Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler” âyetinden ötürü onlar Yahudiler ve Hristiyanlardır. Yani: Kendilerine davet edildikleri dinde ayrılığa düşmediler ve bazılarının iman ettiği gibi iman etmediler; {إِلَّا مِن بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ} “ancak kendilerine ilim geldikten sonra...” Kendi kitaplarında buldukları üzere Resûlullah'ta sallallâhu aleyhi ve sellem ve Kur'an'da hakkaniyet delillerini müşahede etmeleriyle dinin hak olduğunu öğrendikten sonra yahut onun sallallâhu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilişini bildikten sonra [ayrılığa düştüler]. Bu, en genel hâllerden veya en genel vakitlerden yapılmış bir istisnâ-i müferrağdır. Yani: Hiçbir hâlde veya hiçbir vakitte ayrılığa düşmediler, ancak ilim geldikten sonra, {بَغْيًا بَيْنَهُمْ} “aralarındaki haset ve taşkınlık yüzünden” taassuptan ve riyaset hırsından ötürü [ayrılığa düştüler]; yoksa bu hususta bir şüpheleri olduğundan değil. {وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ} “Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı” ki o da cezanın ertelenmesi vaadidir, {إِلَىٰ أَجَلٍ مُّسَمًّى} “belirlenmiş bir süreye kadar” -ki o kıyamet günüdür-, {لَّقُضِيَ بَيْنَهُمْ} “aralarında mutlaka hüküm verilirdi.” Cinayetleri bunu kesinlikle gerektirdiği için onların kökünü kazımak suretiyle aralarında hüküm icra edilirdi. Yüce Allah'ın şu kavli ise: {وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِن بَعْدِهِمْ}
13568. Metin
الخ بيانٌ لكيفية كفر المشركينَ بالقرآنِ إثرَ بيانِ كيفيةِ كفرِ أهلِ الكتابِ وقُرِىءَ وَرِثُوا ووُرِّثُوا أيْ وإنَّ المشركينَ الذينَ أُورثوا القرآنَ من بعدِ ما أُورثَ أهلُ الكتابِ كتابَهم {لَفِى شَكّ مّنْهُ} من القرآن {مُرِيبٍ} موقعٌ في القلق أو في الريبةِ ولذلكَ لا يُؤمنونَ به لا لمحض البغِي والمكابرةِ بعد ما علموا لحقيته كدأب أهلِ الكتابينِ هذا وأمَّا مَا قيلَ من أنَّ ضميرَ تفرقُوا لأمم الأنبياء عليهم الصلاة والسلام وأنَّ المرادَ تفرقُ كلِّ أمةٍ بعدَ نبيِّها مع علمِهم بأنَّ الفرقةَ ضلالٌ وفسادٌ وأمرٌ متوعدٌ عليهِ على ألسنة الأنبياءِ عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ فيردّه قولُه تعالَى وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبّكَ إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى لَّقُضِىَ بِيْنَهُمْ وكذا ما قيل من أن الناس كانوا أمةً واحدةً مؤمنينَ بعد ما أهلكَ الله تعالَى أهل الأرضَ بالطوفان فلما ماتَ الآباءُ اختلفَ الأبناءُ فيما بينُهم وذلك حين بعث الله تعالى النبيين مبشرين ومنذرين وجاءهُم العلمُ وإنما اختلفوة اللبفى بينَهم فإنَّ مشاهيرَ الأممِ المذكور قد أصابُهم عذابُ الاستئصالِ من غير إنظارٍ وإمهالٍ على أنَّ مَساقَ النظمِ الكريمِ لبيان أحوالِ هذه الأمةِ وإنما ذُكِرَ من ذكر من الأنبياء عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ لتحقيق أنَّ ما شرع لهؤلاء دين قديم أجمع عليه أولئك الأعلام عليهم الصلاة والسلام تأكيداً لوجوب إقامتِه وتشديداً للزجرِ عن التفرق والاختلافِ فيه فالتعرضُ لبيان تفرقِ أممِهم عنه ربَّما يُوهم الإخلالَ بذلكَ المرامِ
devamıyla birlikte, Ehl-i Kitab'ın küfür keyfiyetinin açıklanmasının ardından müşriklerin Kur'an'ı inkâr ediş keyfiyetini beyan etmektedir. وَرِثُوا ve وُرِّثُوا şeklinde de okunmuştur. Yani: Ehl-i Kitap'tan sonra kendilerine Kur'an miras bırakılan müşrikler {لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ} “ondan yana bir şüphe içindedirler” Kur'an'dan yana, {مُرِيبٍ} “derin bir tereddüt veren.” İnsanı huzursuzluğa veya şüpheye düşüren [bir tereddüt içindedirler]; bu yüzden ona inanmazlar; yoksa iki kitap ehlinin âdeti olduğu gibi hak olduğunu kesin olarak bildikten sonra sırf taşkınlık ve inat yüzünden değil. Şöyle bir iddia ileri sürülmüştür: Âyetteki تفرقوا fiilinin zamiri peygamberlerin aleyhimüssalâtü vesselâm ümmetlerine aittir; murad ise peygamberlerin aleyhimüssalâtü vesselâm lisanıyla tefrikanın sapıklık, fesat ve tehdit edilmiş bir husus olduğunu bildikleri halde her ümmetin kendi peygamberinden sonra fırkalara ayrılmasıdır. Fakat bu iddiayı Yüce Allah'ın {وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ إِلَىٰ أَجَلٍ مُّسَمًّى لَّقُضِيَ بَيْنَهُمْ} âyeti reddetmektedir. Yine, Allah Teâlâ yer ehlini tufanla helak ettikten sonra insanların mümin tek bir ümmet olduğu, babalar ölünce çocukların aralarında ihtilafa düştüğü, bunun da Allah Teâlâ'nın peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderip onlara ilim geldiği vakte rastladığı, ancak aralarındaki haset yüzünden ihtilaf ettikleri şeklindeki görüş de böyledir; zira zikredilen o meşhur ümmetler, hiçbir mühlet ve erteleme verilmeksizin kökten helak edici azaba uğramışlardır. Üstelik bu kerîm nâzmın akışı, bu ümmetin hâllerini beyan etmek içindir; adı geçen peygamberlerin aleyhimüssalâtü vesselâm zikredilmesi ise, bu ümmete teşrî kılınan dinin, o yüce şahsiyetlerin aleyhimüssalâtü vesselâm üzerinde ittifak ettiği kadim bir din olduğunu teyit etmek, onun ikame edilmesinin vücûbunu pekiştirmek ve dinde tefrikaya ve ihtilafa düşmekten şiddetle sakındırmak içindir. Dolayısıyla onların ümmetlerinin bu dinden ayrıldıklarını beyana kalkışmak, güdülen bu maksadı zedeleme vehmi doğurabilir.
13569. Metin
{فَلِذَلِكَ} أي فلأجل ما ذُكِرَ من التفرق والشكِّ المريبِ أو فلأجلِ أنَّه شرع لهم الدين القومم القديم الحقيق بأنْ يتنافسَ فيهِ المتنافسونَ {فادع} أي الناسَ كافةً إلى إقامةِ ذلك الدين والعمل بموجبِه فإنَّ كلاً من تفرقِهم وكونِهم في شكَ مريب ومن شرع ذلك الدين لهم على لسان رسول الله ﷺ سببٌ للدعوةِ إليهِ والأمرِ بَها وليسَ المشارُ إليهِ ما ذُكرَ من التوصية والأمرِ بالإقامة والنَّهي عن التفرقِ حتى يُتوهمُ شائبةُ التكرارِ وقيلَ المشارُ إليهِ نفسُ الدينِ المشروعِ واللامُ بمَعْنى إِلى كَما في قولِه تعالى بِأَنَّ رَبَّكَ أوحى لَهَا أي فإلى ذلكَ الدينِ فادعُ {واستقم} عليه وعلى الدعوة إليه {كَمَا أُمِرْتَ} وأُوحيَ إليكَ {وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ} الباطلةَ {وقل آمنت بِمَا أَنزَلَ الله مِن كتاب} أيَّ كتابٍ كان من الكتبِ المنزلةِ لا كالذينَ آمنُوا ببعضٍ منها وكفرُوا ببعضٍ وفيه تحقيقٌ للحقِّ وبيانٌ لاتفاق الكتبِ في الأوصل وتأليفٌ لقلوب أهلِ الكتابينِ وتعريضٌ بهم وقد مرَّ بيانُ كيفيةِ الإيمانِ بها في خاتمةِ سورةِ البقرةِ {وَأُمِرْتُ لاِعْدِلَ بَيْنَكُمُ} في تبليغ الشرائعِ والأحكام وفصل القضايا عند المحاكمة والخصام وقيل معناه لا سوى بيني وبينكُم ولا آمرَكم بما لاأعمله ولا اخالفكم إلى ماأنهاكم عْنهُ ولا أفرقَ بين أكابرِكم وأصاغرِكم واللام إمَّا على حقيقتها والمأمورُ به محذوفٌ أيْ أمِرتْ بذلكَ لأعدلَ أو زائدةٌ أيْ أمرتُ أنْ أعدلَ والباءُ محذوفةٌ {الله رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ} أي خالقُنا جميعاً ومتولِّي أمورنا {لَنَا أعمالنا} لا يتخطانَا جزاؤُها ثواباً كانَ
{فَلِذَٰلِكَ} “İşte bunun için” yani zikredilen tefrika ve derin şüphe sebebiyle yahut yarışanların uğrunda yarışmasına layık o kadim ve dosdoğru din kendilerine şeriat kılındığı için, {فَادْعُ} “sen davet et” yani bütün insanları o dini ikame etmeye ve onun gereğince amel etmeye davet et. Zira onların tefrikası da, derin bir şüphe içinde bulunmaları da, o dinin Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem lisanıyla onlara şeriat kılınmış olması da ona davet etmenin ve onu emretmenin birer sebebidir. İşaret edilen şey, tekrar şüphesi doğuracak şekilde daha önce geçen tavsiye, ikame emri ve tefrikadan nehyedilme hususları değildir. İşaret edilen şeyin bizzat şeriat kılınan din olduğu ve lâm harfinin Yüce Allah'ın {بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَىٰ لَهَا} âyetinde olduğu gibi “ilâ (e/a)” anlamında bulunduğu da söylenmiştir; yani “O dine davet et.” {وَاسْتَقِمْ} “ve dosdoğru ol” din üzere ve ona davette sebat et, {كَمَا أُمِرْتَ} “emrolunduğun gibi” ve sana vahyedildiği üzere, {وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ} “onların heveslerine uyma.” Bâtıl arzularına uyma. {وَقُلْ آمَنتُ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ مِن كِتَابٍ} “De ki: Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım.” İndirilen kitaplardan hangisi olursa olsun [inandım]; bazısına inanıp bazısını inkâr edenler gibi değil. Bunda hakkın teyidi, kitapların temel esaslarda ittifakının beyanı, iki kitap ehlinin kalplerini İslâm'a ısındırma ve onlara üstü kapalı bir tariz vardır. Kitaplara imanın keyfiyeti Bakara sûresinin sonunda geçmişti. {وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ} “ve aranızda adaleti sağlamakla emrolundum.” Şeriatları ve hükümleri tebliğ etmede, muhakeme ve ihtilaf anında davaları karara bağlamada [adaletle emrolundum]. Şöyle de denilmiştir: Benimle sizin aranızı eşit tutmakla, kendim yapmadığım şeyi size emretmemekle, sizi nehyettiğim şeye kendim aykırı davranmamakla ve büyükleriniz ile küçükleriniz arasında ayrım yapmamakla emrolundum. Lâm harfi ya kendi hakiki manasındadır ve emrolunan şey mahzûftur; yani “Adalet yapayım diye bununla emrolundum” demektir yahut zâidedir; yani bâ harfi hazfedilerek “Adalet yapmakla emrolundum” demektir. {اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ} “Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir.” Yani hepimizin yaratıcısı ve işlerimizi yönetendir. {لَنَا أَعْمَالُنَا} “Bizim amellerimiz bize aittir” sevap olsun yahut,
13570. Metin
} ٨ ١٦
} 18 16
13571. Metin
أو عقاباً {وَلَكُمْ أعمالكم} لا تجاوزكم آثارها لنستفيد بحسناتكم ونتضرر بسيآتكم {لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ} لا مُحاجَّةَ ولا خصومةَ لأنَّ الحقَّ قد ظهرَ ولم يبقَ للمحاجَّةِ حاجةٌ ولا للمخالفة محل سوى المكابرةِ {الله يَجْمَعُ بَيْنَنَا} يومَ القيامةِ {وَإِلَيْهِ المصير} فيظهرُ هناكَ حالُنا وحالُكم وهذا كما تَرَى محاجزةٌ في مواقف المجاوبةِ لا متارَكةٌ في مواطن المحاربةِ حتى يُصارَ إلى النسخ بآيةِ القتالِ
ceza olsun karşılığı bizi aşmaz, {وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ} “sizin amelleriniz de size aittir.” İyiliklerinizden istifade edelim veya kötülüklerinizden zarar görelim diye bunların sonuçları sizi aşıp bize geçmez. {لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ} “Bizimle sizin aranızda hiçbir tartışma yoktur.” Hiçbir çekişme ve münakaşa yoktur; çünkü hak apaçık ortaya çıkmıştır, inatlaşmadan başka tartışmaya bir ihtiyaç veya muhalefete yer kalmamıştır. {اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا} “Allah hepimizi bir araya toplayacaktır” kıyamet gününde, {وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “ve dönüş yalnız O'nadır.” Böylece orada bizim hâlimiz de, sizin hâliniz de ortaya çıkacaktır. Gördüğün gibi bu, savaş ortamında savaşı terk etmek değil, cevaplaşma ortamında bir delil getirmeyi sonlandırmadır; dolayısıyla kıtâl âyetiyle neshedilmiş olduğu söylenemez.
13572. Metin
{والذين يُحَاجُّونَ فِى الله} أي في دينِه {مِن بَعْدِ مَا استجيب لَهُ} من بعدما استجاء له الناسُ ودخلُوا فيهِ والتعبيرُ عن ذلكَ بالاستجابةِ باعتبار دعوتِهم إليهِ أو من بعد ما استجاب الله لرسوله ﷺ وأيَّده بنصره أو من بعدما استجابَ له أهلُ الكتابِ بأن أقروا بنبوته صلى الله عليه سولم واستفتحُوا به قبلَ مبعثِه صلى الله عليه سلم وذلكَ أنَّ اليهودَ والنَّصارى كانوا يقولونَ للمؤمنين كتابُنَا قبلَ كتابِكم ونبيُنا قبلَ نبيِّكُم ونحنُ خير منكُم وأولى بالحقِّ {حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِندَ رَبّهِمْ} زالَّةٌ زائلةٌ باطلة بل لا جاحة لهم أصلاً وإنما عبِّر عن أباطيلهم بالحجة مجاراةً معهم على زعمهم الباطلِ {وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ} عظيمٌ لمكابرتِهم الحقَّ بعدَ ظهورِه {وَلَهُمْ عذاب شَدِيدٍ} لا يقادَر قَدرُهُ
{وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ} “Allah hakkında tartışmaya girişenler” yani O'nun dini hakkında, {مِن بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ} “O'na icabet edildikten sonra” insanlar O'na icabet edip dine girdikten sonra [tartışmaya girişenler]. Bunun icabet lafzıyla ifade edilmesi, onların dine davet edilmiş olmaları açısındandır. Yahut Allah'ın Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem icabet edip onu yardımıyla desteklemesinden sonra ya da Ehl-i Kitab'ın onun sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğini ikrar edip gönderilmesinden önce onunla fetih dilemeleri suretiyle icabet etmelerinden sonra [tartışanlar]. Şöyle ki: Yahudiler ve Hristiyanlar müminlere: “Bizim kitabımız sizin kitabınızdan, bizim peygamberimiz de sizin peygamberinizden öncedir; biz sizden daha hayırlıyız ve hakka daha layığız” diyorlardı. {حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِندَ رَبِّهِمْ} “onların delilleri Rableri katında boştur.” Tutarsız, yok hükmünde ve bâtıldır; bilakis onların hiçbir delili yoktur, onların bâtıl iddialarına sırf iddiaları doğrultusunda mukabele edilerek “hüccet (delil)” denilmiştir. {وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ} “Onların üzerine bir gazap vardır” hakkın ortaya çıkmasından sonra inat etmelerinden ötürü büyük bir gazap vardır, {وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “ve onlar için şiddetli bir azap vardır.” Boyutu takdir edilemeyecek bir azap vardır.
13573. Metin
{الله الذى أَنزَلَ الكتابَ} أي جنسَ الكتابِ {بالحق} ملتبساً به في أحكامه وأخبارِه أو بما يحقُّ إنزالُه من العقائدِ والأحكامِ {والميزان} والشرعِ الذي يُوزنُ به الحقوقُ ويسوى بينَ الناسِ أو نفسُ العدلِ بأنْ أنزلَ الأمرَ بهِ أو آلةُ الوزنِ {وَمَا يدريك} أيُّ شيءٍ يجعلكَ عالماً {لَعَلَّ الساعة} التي يخبرُ بمجيئها الكتابُ الناطقُ بالحقِّ {قَرِيبٌ} أيْ شيءٌ قريبٌ او قريب مجيئها وقتل القريبُ بمعنى ذاتِ قربٍ أو الساعةُ بمعنى البعثِ والمَعْنى أنَّها على جناحِ الإتيانِ فاتبعِ الكتابَ واعملْ بهِ وواظبْ على العدل قبل أنْ يفاجئكَ اليومُ الذي يوزنُ فيه الأعمالُ ويوفي جزاؤها
{اللَّهُ الَّذِي أَنزَلَ الْكِتَابَ} “Allah, o kimsedir ki kitabı indirmiştir” yani kitap cinsini indirmiştir, {بِالْحَقِّ} “hak ile” hükümlerinde ve haberlerinde hakka bürünmüş olarak yahut indirilmesi gereken inanç ve hükümleri kapsayarak indirmiştir, {وَالْمِيزَانَ} “ve mizanı da.” Hakların tartıldığı ve insanlar arasında adaletin sağlandığı şeriatı yahut onunla emretmek suretiyle adaletin bizzat kendisini ya da tartı aletini [indirmiştir]. {وَمَا يُدْرِيكَ} “Ne bilirsin” seni ne bilgili kılabilir ki? {لَعَلَّ السَّاعَةَ} “belki de kıyamet” hakkı söyleyen Kitab'ın geleceğini haber verdiği o saat, {قَرِيبٌ} “yakındır.” Yani yakın bir şeydir veya gelmesi yakındır. Karîb kelimesinin “yakınlık sahibi” yahut sâat kelimesinin “ba's (diriliş)” anlamında olduğu da söylenmiştir. Mana şudur: Kıyamet neredeyse kopmak üzeredir; öyleyse amellerin tartılacağı ve karşılıklarının tastamam ödeneceği o gün ansızın seni yakalamadan önce Kitap'a uy, onunla amel et ve adalete sımsıkı sarıl.
13574. Metin
{يَسْتَعْجِلُ بِهَا الذين لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا} استعجالَ إنكارٍ واستهزاءٍ كانُوا يقولونَ متى هيَ ليتها قامتْ حَتَّى يظهرَ لنا الحقُّ أهُو الذي نحنُ عليهِ أم الذي عليهِ محمدٌ وأصحابُه {والذين آمنوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا} خائفونَ منَها معَ اعتناءٍ بها لتوقعِ الثوابِ {وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الحق} أي الكائنُ لا محالةَ {أَلَا إِنَّ الذين يُمَارُونَ في الساعة} يحادلون فيها منَ المرية أو من مَرَيتُ الناقةَ إذا مسحت صرعها بشدة للحليب ألأن كلاً من المتجادلينِ يستخرجُ ما عند صاحبهِ بكلامٍ فيه شدَّةٌ {لَفِى ضلال بَعِيدٍ} عن الحقِّ فإن البعثَ أشبه الغائباتِ بالمحسوسات فمن لم يهتدِ إلى تجويزه فهو عن
{يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا} “Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler” inkâr ve alay yollu acele isterler. “Ne zaman kopacak? Keşke kopsa da hak ortaya çıksa; bizim üzerinde olduğumuz mu hak yoksa Muhammed ve ashabının üzerinde olduğu mu?” derlerdi. {وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا} “İman edenler ise ondan korku ve ürperti içindedirler” sevap beklentisiyle ona ehemmiyet vermekle beraber ondan korkarlar, {وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ} “ve onun hak olduğunu bilirler.” Yani muhakkak vuku bulacağını bilirler. {أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ} “İyi bilin ki, kıyamet hakkında tartışıp şüpheye düşenler” onun hakkında münakaşa ederler; şüphe manasındaki مِرْيَة kökünden yahut sütünü sağmak için devenin memesini sertçe sıvazlamak anlamındaki مَرَيْتُ النَّاقَةَ ifadesinden gelir; zira münakaşa edenlerin her biri sert bir sözle arkadaşının elindekini çekip çıkarmaya çalışır. {لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ} “derin bir sapıklık içindedirler.” Haktan çok uzak [bir sapıklıktadırlar]. Çünkü yeniden dirilme, gaybî hususların gözle görülen âleme en çok benzeyenidir. Dolayısıyla onun imkânını kavramayan kimse,
13575. Metin
} ٢ ١٩
} 2 19
13576. Metin
الاهتداءالى ما وراءَهُ أبعدُ وأبعدُ
onun ötesindeki hakikatleri kavramaktan çok daha uzaktır.
13577. Metin
{الله لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ} أي برٌّ بليغُ البِرِّ بهم يُفيض عليهم من فنون ألطافه مالا بكاد ينالُه أيدي الأفكارِ والظنونِ {يَرْزُقُ مَن يَشَاء} أنْ يرزقه كيفما يشاءُ فيخصُّ كلاً من عباده بنوعٍ من البرِّ على ما تقضتيه مشيئته المنبية على الحِكم البالغةِ {وَهُوَ القوى} الباهرُ القدرةِ الغالبُ على كلِّ شيءٍ {العزيز} المنيعُ الذي لا يغلبُ
{اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ} “Allah, kullarına çok lütufkârdır.” Yani onlara karşı son derece iyilik ve lütuf sahibidir; üzerlerine fikir ve tahminlerin asla ulaşamayacağı türlü lütuflarını yağdırır. {يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ} “Dilediğini rızıklandırır” rızıklandırmayı dilediği kimseyi dilediği şekilde rızıklandırır; erişilmez hikmetlere dayalı meşîetinin gerektirdiği üzere kullarının her birini bir çeşit iyilikle özel kılar. {وَهُوَ الْقَوِيُّ} “O, çok güçlüdür” kudreti ezici olan, her şeye galip gelendir, {الْعَزِيزُ} “mutlak galiptir.” Asla mağlup edilemeyen yüce zattır.
13578. Metin
{مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الآخرة} الحري في الأصل إلقاءُ البَذْرِ في الأرض يُطلقُ على الزرع الحاصل منه ويستعملُ في ثمرات الأعمالِ ونتائجها بطريق الاستعارةِ المبنيَّةِ على تشبيِهها بالغلال الحاصلةِ من البذور المتضمن لتنبيه الاعمال أي مَن كَانَ يُرِيدُ بأعماله ثوابَ الآخرةِ {نَزِدْ لَهُ فِى حَرْثِهِ} نضاعفْ له ثوابَهُ بالواحدِ عشرةً إلى سبعمائةٍ فما فوقها {وَمَن كَانَ يُرِيدُ} بأعماله {حَرْثَ الدنيا} وهو متاعُها وطيباتُها {نُؤْتِهِ مِنْهَا} أي شيئاً منها حسبما قسمنَا لهُ لا ما يريدُه ويبتغيه {وَمَا لَهُ فِى الأخرة مِن نَّصِيبٍ} إذْ كانتْ همتُه مقصورةً على الدُّنيا وقد مرَّ تفصيلُه في سورة الإسراء
{مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ} “Kim âhiret kazancını isterse” Hars (حَرْث) aslen tohumu toprağa atmaktır; bundan hâsıl olan ekine de denir. Tohumlardan elde edilen mahsule benzetilmesine dayanan istiare yoluyla amellerin meyveleri ve neticeleri hakkında kullanılır ki bu da amellerin geliştirilmesini tazammun eder. Yani: Kim amelleriyle âhiret sevabını isterse, {نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ} “onun kazancını artırırız.” Bire ondan yedi yüze ve daha fazlasına kadar onun mükâfatını kat kat artırırız. {وَمَن كَانَ يُرِيدُ} “Kim de isterse” amelleriyle, {حَرْثَ الدُّنْيَا} “dünya kazancını [isterse]” ki o da dünyanın geçimi ve nimetleridir, {نُؤْتِهِ مِنْهَا} “ona ondan veririz” yani onun istediği ve arzuladığı kadarını değil, onun için takdir ettiğimiz kadarıyla ondan bir miktar veririz, {وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ} “fakat onun âhirette hiçbir nasibi yoktur.” Çünkü onun gayreti sadece dünyayla sınırlı kalmıştır. Bunun ayrıntısı İsrâ sûresinde geçmişti.
13579. Metin
{أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء} أي بلْ ألهُم شركاءُ من الشياطينِ والهمزةُ للتقرير والتقريعِ {شَرَعُواْ لَهُمْ} بالتسويل {مّنَ الدين مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ الله} كالشرك وإنكارِ البعثِ والعملِ للدُّنيا وقيلَ شركاؤُهم أوثانُهم وإضافتُها إليهم لأنَّهم الذينَ جعلُوها شركاءَ لله تعالى واستاذ الشرعِ إليها لأنَّها سببُ ضلالتِهم وافتتانِهم كقوله تعالى إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا أو تمثايل مَنْ سنَّ الضلالَة لهُم {وَلَوْلَا كَلِمَةُ الفصل} أي القضاءِ السابقِ بتأخيرِ الجزاءِ أو العدةُ بأنَّ الفصلَ يكونُ يومَ القيامةِ {لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ} أي بين الكافرينَ والمؤمنينَ أو بينَ المشركينَ وشركائِهم {وَإِنَّ الظالمين لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} وقُرِىءَ بالفتحِ عطفاً على كلمة الفصلِ أي ولولا كلمةُ الفصلِ وتقدير عذاب الظالمن في الآخرةِ لقُضيَ بينهم في الدُّنيا فإنَّ العذابَ الأليمَ غالبٌ في عذابِ الآخرةِ
{أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ} “Yoksa onların ortakları mı var?” Yani bilakis onların şeytanlardan ortakları mı var? Hemze kınama ve azarlama içindir. {شَرَعُوا لَهُم} “onlara bir şeriat koyan” aldatıp süsleyerek, {مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ} “dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri?” Şirk, dirilişi inkâr ve sırf dünya için çalışmak gibi şeyleri... Ortaklarının putları olduğu, onları Allah'a ortak kılanlar bizzat kendileri olduğu için putların onlara izafe edildiği de söylenmiştir. Şeriat koymanın putlara isnat edilmesi ise, Yüce Allah'ın {إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا} “Şüphesiz onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar...” âyetinde olduğu gibi onların sapıklık ve fitne sebebi olmalarından ötürüdür yahut kendilerine sapıklık yolunu açan kimselerin heykelleri olmasındandır. {وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ} “Eğer o ayırt edici hüküm sözü olmasaydı” yani cezanın ertelenmesine dair geçmiş hüküm yahut hükmün kıyamet gününde verileceğine dair vaat olmasaydı, {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} “aralarında mutlaka hüküm verilirdi.” Yani kâfirler ile müminler arasında yahut müşrikler ile putları arasında [hüküm verilirdi]. {وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Şüphesiz o zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” Fetha ile وَأَنَّ şeklinde fasl kelimesine matuf olarak da okunmuştur; yani eğer ayırt edici söz ve zâlimlerin azabının âhirette olacağına dair takdir bulunmasaydı dünyada aralarında hüküm verilirdi; zira can yakıcı azap çoğunlukla âhiret azabında söz konusudur.
13580. Metin
{تَرَى الظالمين} يومَ القيامةِ والخطابُ لكلِّ أحدٍ ممَّن يصلُح له للقصدِ إلى أنَّ سوءَ حالِهم غيرُ مختص برؤية راؤ دونَ راءٍ {مُشْفِقِينَ} خائفينَ {مما كسبوا} من السيآت {وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ} أيْ ووبالُه لاحقٌ بهم لا محالةَ أشفقُوا أو لم يشفقوا أو الجملة حالٌ من ضمير مشفقينَ أو اعتراضص {والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات فِى روضات الجنات}
{تَرَى الظَّالِمِينَ} “O zâlimleri görürsün” kıyamet gününde görürsün. Hitap, onların kötü hâllerinin bir görenin görüp diğerinin görmemesine mahsus olmadığını belirtmek üzere hitaba elverişli olan her bir ferdedir. {مُشْفِقِينَ} “korku içinde tir tir titrerken” korkarlarken, {مِمَّا كَسَبُوا} “kazandıkları şeylerden dolayı” işledikleri günahlardan ötürü, {وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ} “halbuki o, başlarına gelecektir.” Yani korksalar da korkmasalar da onun vebâli kaçınılmaz olarak onlara ulaşacaktır. Bu cümle {مُشْفِقِينَ} lafzındaki zamirden hâldir yahut ara cümledir (itiraziyye). {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ} “İman edip salih amel işleyenler ise cennetlerin bahçelerindedirler.”
13581. Metin
مستقرونَ في أطيب بقاعِها وأنزهها {لهم ما يشاؤون عِندَ رَبّهِمْ} أي ما يشتهونَهُ من فنون المستلذاتِ حاصلٌ لهم عندَ ربِّهم ظرفٌ للاستقرارِ العاملِ في لهم وقيلَ ظرفٌ ليشاءون {ذلك} إشارة إلى ما ذُكِرَ من حال المؤمنين وما فيه من معنى البُعد للإيذان ببُعد منزلةِ المشارِ إليه {هُوَ الفضل الكبير} الذي لا يُقادَرُ قدرُهُ ولا يبلغ غايته
Cennetlerin en güzel ve en ferah yerlerinde yerleşmişlerdir. {لَهُم مَّا يَشَاءُونَ عِندَ رَبِّهِمْ} “Rableri katında diledikleri her şey onlarındır.” Yani arzuladıkları her türlü lezzet Rableri katında onlar için hazırdır. {عِندَ رَبِّهِمْ} ifadesi {لَهُم} lafzında amel eden yerleşme (istikrar) anlamının zarfıdır; يَشَاءُونَ fiilinin zarfı olduğu da söylenmiştir. {ذَٰلِكَ} “İşte bu” müminlerin zikredilen hâline işarettir; işaret ismindeki uzaklık anlamı ise işaret edilen makamın yüceliğini bildirmek içindir. {هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ} “büyük lütfun ta kendisidir.” Ölçüsü takdir edilemeyen ve nihayetine ulaşılamayan [büyük lütuftur].
13582. Metin
{ذلك} الفضلُ الكبيرُ هو {الذى يُبَشّرُ الله عِبَادَهُ} أي يبشرُهم به فحذفَ الجارُّ ثمَّ العائدَ إلى الموصول كما في قوله تعالى أهذا الذى بَعَثَ الله رَسُولاً أو ذلكَ التبشيرُ الذي يبشرُه الله تعالى عباده {الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} وقريء يببشر منْ أبشرَ {قُل لَاّ أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ} رُويَ أنَّه اجتمعَ المشركونَ في مجمعٍ لهم فقالَ بعضُهم لبعضٍ أترونَ أنَّ محمداً يسألُ على ما يتعاطاهُ أجراً فنزلتْ أيْ لا أطلبُ منكُم على ما أنا عليهِ من التبليغ والبشارة {أَجْراً} نفعاً {إِلَاّ المودة في القربى} أي إلاأن تودوني لقرابتي أو تودُّوا أهل قرابتي وقيل الاستثناء منقطع والمعنى لا أسألُكم أجراً قَطُّ ولكنْ أسألُكم الموَّدةَ وفي القُربي حالٌ منَها أيْ إلا المودَّةَ ثابتةً في القُربى متمكنةً في أهلِها أو في حقَ القرابةِ والقُرْبى مصدرٌ كالزُّلْفى بمَعْنى القَرَابةِ رُويَ أنَّها لما نزلتْ قيلَ يا رسولَ الله مَنْ قرابتُكَ هؤلاءِ الذينَ وجبتْ علينا مودَّتُهم قالَ عليٌّ وفاطمةُ وابناهُمَا وعن النبيِّ ﷺ حُرِّمتْ الجنةُ على مَنْ ظلمَ أهلَ بيتِي وآذانِي في عترتي ومن ااصطنع صنيعةَّ إلى أحدٍ من ولدِ عبدِ المطلبِ ولمْ يجازِهْ فأَنَا أجازيهِ عليها غدا إذا لَقِيَنِي يومَ القيامةِ وقيلَ القُرْبَى التقربُ إلى الله أي إلاأن تودُّوا الله ورسولَهُ في تقربكم إليهِ بالطاعةِ والعملِ الصالحِ وقُرِىءَ إلا مودَّةً في القُربَى {وَمَن يَقْتَرِفْ حَسَنَةً} أي يكتسبْ أيَّ حسنة كانت فتناول مودَّةَ ذِي القُرْبى تناولاً أولياً وعن السُدِّيِّ أنَّها المرادةُ وقيلَ نزلتْ في الصدِّيقِ ﵁ ومودَّتهُ فيهم {نَّزِدْ لَهُ فِيهَا} أيْ في الحسنة {حَسَنًا} بمضاعفةِ الثوابِ وقُرِىءَ يَزِدْ أيْ يزدِ الله وقُرِىءَ حُسْنَى {أَنَّ الله غَفُورٌ} لمن أذنبَ {شَكُورٍ} لمن أطاع بتوفيه الثواب والتفضلِ عليهِ بالزيادةِ
{ذَٰلِكَ} İşte o büyük lütuf, {الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ} “Allah'ın kullarına müjdelediği şeydir” yani kendisiyle onları müjdelediği şeydir; harf-i cer hazfedilmiş, ardından Yüce Allah'ın {أَهَٰذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولًا} âyetinde olduğu gibi ism-i mevsûle dönen zamir de düşürülmüştür. Yahut bu, Allah Teâlâ'nın kullarına verdiği müjdenin ta kendisidir. {الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “İman edip salih amel işleyen [kullarına].” أَبْشَرَ fiilinden türeyerek يُبْشِرُ şeklinde de okunmuştur. {قُل لَّا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ} “De ki: Buna karşılık sizden istemiyorum” Rivayet edildiğine göre müşrikler kendi meclislerinde toplanıp birbirlerine: “Muhammed'in bu yaptığı işe karşılık bir ücret isteyeceğini mi düşünüyorsunuz?” dediler; bunun üzerine şu âyet indi: Yani benim yürüttüğüm bu tebliğ ve müjdeleme vazifesine karşılık sizden istemiyorum, {أَجْرًا} “bir ücret” bir menfaat [istemiyorum], {إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَىٰ} “ancak akrabalıkta sevgiyi [istiyorum].” Yani aramızdaki akrabalık sebebiyle beni sevmenizden veya benim akrabalarımı sevmenizden başka bir şey istemiyorum. İstisnanın munkatı olduğu da söylenmiştir; bu takdirde mana: “Sizden asla bir ücret istemiyorum, fakat sizden sevgi istiyorum” şeklindedir. {فِي الْقُرْبَىٰ} ise ondan hâldir; yani akrabalıkta sâbit ve ehli arasında yahut akrabalık hakkında yerleşmiş olan sevgiyi istiyorum. el-Kurbâ (القُرْبَى) kelimesi ez-Zülfâ gibi akrabalık anlamında bir masdardır. Rivayet edildiğine göre bu âyet indiğinde: “Ey Allah'ın Resûlü! Kendilerini sevmemiz bize farz kılınan bu yakınların kimlerdir?” denildi; o da: “Ali, Fâtıma ve iki oğullarıdır” buyurdu. Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Benim Ehl-i Beyt'ime zulmeden ve soyum hususunda bana eziyet eden kimseye cennet haram kılınmıştır. Abdülmuttalib oğullarından birine bir iyilik yapıp da karşılığını görmeyen kimseye, kıyamet gününde bana kavuştuğu zaman onun mükâfatını bizzat ben vereceğim.” el-Kurbâ kelimesinin Allah'a yakınlaşma olduğu da söylenmiştir; yani: İtaat ve salih amelle O'na yakınlaşmanız hususunda Allah'ı ve Resûlü'nü sevmenizden başka bir şey istemiyorum. إِلَّا مَوَدَّةً فِي الْقُرْبَى şeklinde de okunmuştur. {وَمَن يَقْتَرِفْ حَسَنَةً} “Kim bir iyilik kazanırsa” hangi iyilik olursa olsun kazanırsa -ki bu, yakınları sevmeyi öncelikli olarak kapsar; Süddî'den bunun kastedildiği rivayet edilmiştir; Sıddîk radıyallâhu anh ve onun Ehl-i Beyt'e olan sevgisi hakkında indiği de söylenmiştir-, {نَّزِدْ لَهُ فِيهَا} “onun için onda artırırız” yani o iyilikte artırırız, {حُسْنًا} “güzelliği.” Sevabını kat kat yapmak suretiyle [artırırız]. يَزِدْ yani “Allah artırır” şeklinde ve حُسْنَى şeklinde de okunmuştur. {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır” günah işleyen kimseyi, {شَكُورٌ} “şükrün karşılığını bolca verendir.” Sevabını tastamam vererek ve lütfundan fazlasını bahşederek itaat edene karşılık verendir.
13583. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ} بلْ أيقولونَ {افترى} محمدٌ {عَلَى الله كَذِبًا} بدعوى النبوةِ وتلاوةِ القُرآنِ على أنَّ الهمزةَ للإنكار التوبيحي كأنه قيل أيتما لكون أنْ ينسُبُوا مثلَه ﵇ وهُوَ هُوَ إلى الافتراء لا سيَّما الافتراءُ على الله الذي هُو أعظم القرى وأفحشُها وقولُه تعالَى {فَإِن يَشَإِ الله يَخْتِمْ على قَلْبِكَ} استشهادٌ على بُطلان ما قالُوا ببيان أنَّه ﵇ لو افتَرى على الله تعالَى لمنعَهُ من ذلك قطعاً وتحقيقُه أنَّ دعوى كونِ القرآنِ افتراءً عليه تعالَى قولٌ منهم بأنَّه تعالَى لا يشاءُ صدورَهُ عنِ النبِّي ﷺ بلْ يشاءُ عدمَ صدورِه
{أَمْ يَقُولُونَ} “Yoksa diyorlar mı?” Bilakis diyorlar mı: {افْتَرَىٰ} “Uydurdu” Muhammed uydurdu, {عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a karşı bir yalan” peygamberlik iddiasında bulunup Kur'an'ı okumakla... Buradaki hemze kınama ve azarlama içindir; sanki şöyle denilmiştir: Nasıl olur da onun aleyhisselâm gibi bir zâtı -ki o mâlum zâttır- iftiraya, hele hele iftiraların en büyüğü ve en çirkini olan Allah'a iftira etmeye nispet edebilirler? Yüce Allah'ın şu âyeti ise: {فَإِن يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَىٰ قَلْبِكَ} “Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler.” Eğer o aleyhisselâm Allah Teâlâ'ya iftira etseydi, Allah'ın onu bundan kesinlikle menedeceğini açıklayarak onların söylediklerinin bâtıl olduğuna bir delil getirmedir. Bunun tahkiki şudur: Kur'an'ın Allah'a karşı bir iftira olduğu iddiası, Yüce Allah'ın onun Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem sâdır olmasını dilemediğini, bilakis sâdır olmamasını dilediğini söylemektir.
13584. Metin
} ٦ ٢٥
} 26 25
13585. Metin
عْنهُ ومن ضرورتِه منعُه عنْهُ قطعاً فكأنَّه قيلَ لو كانَ افتراءً عليه تعالَى لشاءَ عدمَ صدورِه عنكَ وإنْ يشأْ ذلكَ يختُم على قلبكَ بحيثُ لم يخطُرْ ببالك معنىً منْ معانيه ولم تنطقْ بحرفٍ من حروفِه وحيثُ لم يكُنِ الأمرُ كذلكَ بلْ تواترَ الوحي حيناً فحيناً تبين أنَّه من عندِ الله تعالَى هَذا وقيل المعنى إن شاء الله يجعلْكَ من المختوم على قلوبهم فإنه لا يجترىء على الافتراءِ عليه تعالى إلا مَنْ كانَ كذلكَ ومؤدَّاهُ استبعاد الافتراءِ منْ مثله ﵇ وأنَّه في البُعد مثلُ الشرك بالله والدخولِ في جملةِ المختومِ على قلوبِهم وعن قَتَادةَ يختمْ على قلبِكَ يُنْسكَ القُرآنَ ويقطعْ عنكَ الوحى يعنى لو افتَرى عَلَى الله الكذبَ لفعل به ذلك وهذا مَعْنى ما قيلَ لو كذب على الله لأنساهُ القرآنَ وقيلَ يختمْ على قلبِكَ يربطْ عليهِ بالصبرِ حتَّى لا يشقَّ عليك أذاهُم {وَيَمْحُ الله الباطل وَيُحِقُّ الحق بكلماته} استئنافٌ مقررٌ لنفي الافتراء غيرُ معطوفٍ عَلَى يختمُ كما ينبىءُ عنه إظهارُ الاسمِ الجليلِ وسقوطُ الواوِ كما في بعض المصاحفِ لاتّباعِ اللفظِ كما في قولِه تعالى وَيَدْعُ الإنسان بالشر أيُ ومن عادته تعالى أنه يمحُو الباطلَ ويثبتُ الحقَّ بوحيه أو بقضائه كقوله تعالى {بَلْ نَقْذِفُ بالحق عَلَى الباطل فَيَدْمَغُهُ} فلو كان افتراءً كما زعمُوا لمحقه ودفعه أو عِدةٌ لرسولِ الله ﷺ بأنَّه تعالَى يمحُو الباطلَ الذي هم عليهِ من البَهتِ والتكذيبِ ويثبتُ الحق الذي هو عليهِ بالقرآنِ أو بقضائِه الذي لا مردَّ له بنصرته عليهم {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} فيُجرِي عليها أحكامَها اللائقةَ بها من المحوِ والإثباتِ
Bunun zorunlu sonucu ise onu bundan kesinlikle engellemesidir. Sanki şöyle denilmiştir: Eğer bu Allah'a karşı bir iftira olsaydı, O senin kalbinden bunun sâdır olmamasını dilerdi; bunu dilediğinde de kalbini öyle bir mühürlerdi ki onun manalarından hiçbir mana aklından geçmez ve harflerinden tek bir harf bile telaffuz edemezdin. Durum böyle olmayıp bilakis vahiy peyderpey gelmeye devam ettiğine göre, bunun Allah Teâlâ katından olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Şöyle de denilmiştir: Mana; “Eğer Allah dilerse seni kalpleri mühürlenenlerden kılar; zira O'na karşı iftiraya ancak kalbi mühürlü olan kimse cüret edebilir” şeklindedir. Bunun mânâsı, onun aleyhisselâm gibi bir zâttan iftiranın çıkmasını imkânsız görmek ve bunun Allah'a şirk koşmak ile kalpleri mühürlenenler zümresine dâhil olmak kadar uzak bir şey olduğunu belirtmektir. Katâde'den şöyle rivayet edilmiştir: “Kalbini mühürler; sana Kur'an'ı unutturur ve senden vahyi keser.” Yani eğer Allah'a karşı yalan uydursaydı, ona bunu yapardı. Nitekim “Eğer Allah'a yalan uydursaydı, ona Kur'an'ı unuttururdu” denilmesinin manası da budur. Şöyle de denilmiştir: Kalbini sabırla bağlar ki onların eziyetleri sana ağır gelmesin. {وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ} “Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir.” İftirayı nefyetmeyi teyit eden müstakil bir cümledir (istînâf); celâl isminin açıkça zikredilmesinin ve bazı mushaflarda lafza uyularak Yüce Allah'ın {وَيَدْعُ الْإِنسَانُ بِالشَّرِّ} âyetinde olduğu gibi vâv harfinin yazılmamasının gösterdiği üzere {يَخْتِمْ} fiiline matuf değildir. Yani: Bâtılı yok etmek ve vahyiyle yahut hükmüyle hakkı sâbit kılmak Allah Teâlâ'nın bir âdetidir; nitekim Yüce Allah: {بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ} “Bilakis biz hakkı bâtılın tepesine indiririz de onun beynini parçalar...” buyurmuştur. Eğer iddia ettikleri gibi bir iftira olsaydı, onu elbette mahveder ve ortadan kaldırırdı. Yahut bu, Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem yapılmış bir vaattir; yani Allah Teâlâ onların içinde bulunduğu iftira ve yalanlama bâtılını yok edecek ve onun üzerinde bulunduğu hakkı Kur'an'la yahut ona karşı yardım etmek suretiyle geri çevrilmez kazasıyla sâbit kılacaktır. {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Dolayısıyla kalpler hakkında yok etme ve sâbit kılma gibi layık olan hükümleri icra eder.
13586. Metin
{وَهُوَ الذى يَقْبَلُ التوبة عَنْ عِبَادِهِ} التوبةُ هي الرجوعُ عنِ المعاصِي بالندمِ عليها والعزمُ على أنْ لا يعاودها أبداً ورَوَى جابرٌ ﵁ أنَّ أعرابياً دخلَ مسجدَ رسول الله ﷺ وقالَ اللهمَّ إنِّي أستغفرُكَ وأتوبُ إليكَ وكبَّرَ فلما فرغَ من صلاتِه قالَ له عليٌّ ﵁ يا هَذا إنَّ سرعةَ اللسانِ بالاستغفارِ توبةُ الكذَّابينَ وتوبتُكَ هذهِ تحتاجُ إلى التوبةِ فقالَ يا أميرَ المؤمنينَ وما التوبةُ قالَ اسمٌ يقع على ستةِ معانٍ على الماضِي من الذنوبِ الندامة ولتصنيع الفرائضِ الإعادةُ وردُّ المظالمِ وإذابةُ النفسِ في الطاعةِ كما ربَّيتها في المعصيةِ وإذاقتها مرارةَ الطاعةِ كما أذقتَها حلاوةَ المعصيةِ والبكاءُ بدلُ كل ضحك ضحكته {ويعفو عَنِ السيئات} صغيرها وكبيرِها لمنْ يشاءُ {وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ} كائناً ما كانَ منْ خير وشر فجيازي ويتجاوزُ حسبما تقتضيه مشيئتُه المبنيةُ على الحكم والمصالح وقُرِىءَ ما تفعلونَ بالتاءِ
{وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ} “Kullarından tövbeyi kabul eden O'dur.” Tövbe; günahlara pişmanlık duyarak ve bir daha asla dönmemeye azmederek günahlardan rücû etmektir. Câbir radıyallâhu anh rivayet eder ki: Bir bedevî Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem mescidine girdi ve: “Allah'ım! Senden mağfiret diler ve sana tövbe ederim” deyip tekbir aldı. Namazını bitirince Ali radıyallâhu anh ona: “Ey kişi! Dilin çabucak istiğfar etmesi yalancıların tövbesidir; senin bu tövbenin kendisi de bir tövbeye muhtaçtır” dedi. Adam: “Ey Müminlerin Emîri! Tövbe nedir?” diye sorunca o şöyle dedi: “Tövbe altı manayı kapsayan bir isimdir: Geçmiş günahlara pişmanlık duymak, zayi edilen farzları kaza etmek, kul haklarını geri vermek, nefsi günahla beslediğin gibi itaatte eritmek, ona günahın tatlılığını tattırdığın gibi itaatin acılığını da tattırmak ve güldüğün her gülüşün yerine ağlamaktır.” {وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ} “ve kötülükleri affeder” dilediği kimsenin küçüklü büyüklü günahlarını bağışlar, {وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ} “ve yaptıklarınızı bilir.” Hayır veya şer her ne olursa olsun hepsini bilir; hikmet ve maslahatlara dayalı meşîetinin gerektirdiği üzere mükâfatını verir veya bağışlar. مَا يَفْعَلُونَ şeklinde [yâ ile] de okunmuştur.
13587. Metin
{ويستجيب الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} أي يستجيبُ الله لهم فحُذف اللامُ كما في قولِه تعالى وَإِذَا كَالُوهُمْ أي كالُوا لَهُم والمرادُ إجابةُ دعوتِهم والإثابةُ على طاعتهم فإنبا كدعاءٍ وطلبٍ لِما يترتبُ عليها ومنه قوله ﷺ أفضلُ الدُّعاءِ الحمدُ لله او يستجيبون الله بالطاعةِ إذا دَعَاهُم إليَها دَعَاهُم إليَها وعنُ إبراهيِمَ بن أدهم قيلَ لَهُ ما بالُنَا ندعُو فلا
{وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “İman edip salih ameller işleyenlere karşılık verir” yani Allah onlara icabet eder; nitekim Yüce Allah'ın {وَإِذَا كَالُوهُمْ} yani كَالُوا لَهُم kavlinde olduğu gibi lâm harfi hazfedilmiştir. Murad, onların dualarına icabet etmek ve itaatlerine mükâfat vermektir; zira itaat, neticesini talep etme bakımından bir nevi dua ve istek gibidir. Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem: “En faziletli dua Elhamdülillâh'tır” hadisi de bu kabildendir. Yahut Allah onları itaate davet ettiğinde O'na itaatle icabet ederler. İbrâhim b. Edhem'den rivayet edildiğine göre kendisine: “Bize ne oluyor ki dua ediyoruz da bir türlü
13588. Metin
} ٩ ٢٧
} 29 27
13589. Metin
نجابُ قالَ لأنَّه دعاكُم ولم تجيبُوه ثمَّ قرأَ {والله يَدْعُو إلى دَارِ السلام} {وَيَزِيدَهُم مّن فَضْلِهِ} على ما سألوا واستحقوا بموجب الوعد {والكافرون لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} بدلَ مَا للمؤمنينَ من الثوابِ والفضلِ المزيدِ
icabet olunmuyor?” denilince şöyle demiştir: “Çünkü O sizi çağırdı, siz ise O'na icabet etmediniz.” Sonra da: {وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَىٰ دَارِ السَّلَامِ} “Allah esenlik yurduna çağırır...” âyetini okumuştur. {وَيَزِيدُهُم مِّن فَضْلِهِ} “ve onlara lütfundan fazlasını verir.” İstediklerinin ve vaat gereği hak ettiklerinin üzerine fazlasını bahşeder. {وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “Kâfirlere gelince, onlar için şiddetli bir azap vardır.” Müminlerin nail olduğu mükâfat ve ziyade lütuf yerine onlar için şiddetli bir azap vardır.
13590. Metin
{وَلَوْ بَسَطَ الله الرزق لِعِبَادِهِ لَبَغَوْاْ فِى الارض} لتكبَّرُوا وأفسدُوا فيَها بَطَراً أو لعَلَا بعضُهم على بعض با لاستيلاء والاستعلاء كمَا عليهِ الجِبلَّةُ البشريةُ وأصلُ البَغِي طلب تجاوز الاقتصادِ فيَما يُتحرَّى من حيثُ الكميَّةُ أو الكيفيَّةُ {ولكن يُنَزّلُ بِقَدَرٍ} أي بتقديرٍ {مَا يَشَاء} أنْ ينزلَهُ مما تقتضيه مشيئتُه {إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرُ بصير} محيط بخفايا أموارهم وحلاياها فيقدرُ لكلِّ واحدٍ منهُم في كلِّ وقتٍ من أوقاتِهم ما يليقُ بشأنِهم فيفقرُ ويُغِني ويمنعُ ويُعطِي ويَقْبِض ويبسُط حسبما تقتضيهِ الحكمةُ الربَّانيةُ ولو أغناهُم جميعاً لبغَوا ولو أفقرهُم لهلكُوا ورُويَ أنَّ أهلَ الصُّفَّةِ تمنَّوا الغِنَى فنزلتْ وقيل نزلتْ في العرب كانُوا إذا أخصبوا تحاربُوا وإذا أجدبوا انتجعوا
{وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ} “Eğer Allah rızkı kullarına bolca verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi.” Şımarıklıktan ötürü kibirlenir ve fesat çıkarırlardı yahut beşer tabiatının gereği olarak hâkimiyet ve üstünlük kurma arzusuyla birbirlerine baskı yaparlardı. Bağy (el-bağy) kelimesinin aslı; miktar veya keyfiyet bakımından arzulanan şeyde iktisat sınırını aşmayı talep etmektir. {وَلَٰكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ} “Fakat O, bir ölçüye göre indirir” bir takdir ile indirir, {مَّا يَشَاءُ} “dilediğini.” Meşîetinin gerektirdiği üzere indirmeyi dilediği miktar kadar indirir. {إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.” İşlerinin gizlisini de açığını da kuşatıcı bir ilimle bilir; dolayısıyla onların her birine zamanlarının her bir anında durumlarına uygun olanı takdir eder; Rabbânî hikmetin gerektirdiği üzere fakir kılar, zengin kılar, meneder, verir, daraltır ve genişletir. Eğer hepsini zengin etseydi azarlardı; eğer hepsini fakir etseydi helak olurlardı. Rivayet edildiğine göre Ehl-i Suffe zenginlik temenni etmiş, bunun üzerine bu âyet inmiştir. Âyetin Araplar hakkında indiği de söylenmiştir; zira onlar bolluk gördüklerinde savaşır, kıtlık gördüklerinde ise otlak arayışına çıkarlardı.
13591. Metin
{وَهُوَ الذى يُنَزّلُ الغيث} أي المطرَ الذي يغيثُهم من الجدب ولذلك خُصَّ باالنافع منه وقرىء يُنْزِل من الانزال {مِن بَعْدِ مَا قَنَطُواْ} يئسوا منه وتقييدُ تنزيله بذلك مع تحقققه بدونه أيضاً لتذكر كمالِ النعمةِ وقُرِىءَ بكسر النون {وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ} أيْ بركاتِ الغيثِ ومنافعَهُ في كلِّ شيءٍ من السهلِ والجبلِ والنباتِ والحيوانِ أو رحمتَهُ الواسعةَ المنتظمةَ لَما ذُكر انتظاماً أولياً {وَهُوَ الولى} الذي يتولَّى عبادَهُ بالإحسان ونشرِ الرحمة {الحميد} المستحقُ للحمدِ على ذلك لا غيره
{وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ} “O, yağmuru indirendir” yani onları kuraklıktan kurtaran yağmuru indirendir; bu sebeple faydalı yağmura tahsis edilmiştir. İnzâl masdarından يُنْزِلُ şeklinde de okunmuştur. {مِن بَعْدِ مَا قَنَطُوا} “onlar ümitlerini kestikten sonra” ondan tamamen ümitsizliğe düştükten sonra [indirir]. Yağmurun indirilmesinin ümitsizlik şartına bağlanması -onsuz da vuku bulmakla beraber- nimetin kemâlini hatırlatmak içindir. Nûn harfinin kesresiyle قَنِطُوا şeklinde de okunmuştur. {وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ} “ve rahmetini yayar.” Yani yağmurun bereketlerini ve faydalarını ovada, dağda, bitkide ve hayvanda her şeye yayar yahut zikredilenleri öncelikle içine alan o geniş rahmetini yayar. {وَهُوَ الْوَلِيُّ} “O, asıl dosttur” kullarını ihsanıyla ve rahmetini yaymakla gözetendir, {الْحَمِيدُ} “övgüye layık olandır.” Başkası değil, yalnızca bu lütuflarından ötürü hamde layık olandır.
13592. Metin
{ومن آياته خلق السماوات والأرض} على ما هُما من تعاجيب الصنائع فإنَّها بذاتها وصفاتِها تدلُّ على شئونه العظيمةِ {وَمَا بَثَّ فِيهِمَا} عطفٌ على السموات أو الخلق {مِن دَابَّةٍ} من حَيَ على إطلاقِ اسمِ المُسبَّبِ على السببِ أو ممَّا يدبُّ على الأرضِ فإنَّ ما يختصُّ بأحد الشيئين المتجاورين يصحُّ نسبتُه إليهما كَما في قولِه تعالى يَخْرُجُ مِنْهُمَا الُّلؤْلُؤُ وَالمَرْجَانُ وإنما يخرجُ من المِلحِ وقد جُوِّز أنْ يكونَ للملائكة ﵈ مشيٌ مع الطيرانِ فيوصفُوا بالدبيب وأن يخلقَ الله في السماءِ حيواناً يمشُونَ فيها مشيَ الأنَاسيِّ على الأض كما ينبىء عنه قوله تعالى ويخلق ما لاتعلمون وقد رُويَ أن النبيَّ ﷺ قال فوقَ السماءِ السابعةِ بحر بين أسفله وأعلاهُ كَما بينَ السماءِ والأرضِ ثم فوق ذلك ثمانية أو عال بين رُكَبهن وأظلافهنَّ كما بينَ السماءِ والأرضِ ثم فوقَ ذلكَ العرشُ العظيمُ {وَهُوَ على جَمْعِهِمْ} أي حشرِهم بعدَ البعثِ للمحاسبةِ وقولُه تعالى {إِذَا يَشَاء} متعلقٌ بما قبلَهُ لا بقوله تعالَى
{وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Gökleri ve yeri yaratması O'nun delillerindendir.” Şaşılacak sanat eserleri olmaları hasebiyle; zira onlar zatları ve sıfatlarıyla O'nun yüce şânına delâlet ederler. {وَمَا بَثَّ فِيهِمَا} “ve her ikisinde yaydığı şeyler de...” Gökler lafzına yahut yaratma fiiline matuftur. {مِن دَابَّةٍ} “canlılardan.” Canlı varlıklardan; müsebbebin ismini sebebe vermek suretiyle yahut yerde debelenip yürüyenlerden... Zira birbirine bitişik iki şeyden birine mahsus olan durumun her ikisine nispet edilmesi caizdir; nitekim Yüce Allah'ın {يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ} âyetinde inci ve mercan sadece tuzlu sudan çıktığı halde her ikisine nispet edilmiştir. Meleklerin aleyhimüsselâm uçmanın yanı sıra yürüme özelliğine de sahip olup debelenme vasfıyla nitelenmeleri yahut Allah'ın gökte, insanların yeryüzünde yürüdüğü gibi yürüyen hayvanlar yaratmış olması da caiz görülmüştür; nitekim Yüce Allah'ın {وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ} “ve bilmediğiniz şeyleri yaratır...” kavli buna işaret etmektedir. Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Yedinci kat semanın üstünde bir deniz vardır ki, altı ile üstü arası gök ile yer arası kadardır. Bunun üzerinde dizleri ile toynakları arası gök ile yer arası kadar olan sekiz dağ keçisi (melek) vardır. Bunun da üstünde Yüce Arş bulunmaktadır.” {وَهُوَ عَلَىٰ جَمْعِهِمْ} “O, onları toplamaya...” yani hesaba çekilmek üzere ba'sten (dirilişten) sonra onları bir araya getirmeye [kādirdir]. Yüce Allah'ın şu kavli ise: {إِذَا يَشَاءُ} “dilediği zaman” kendisinden önceki lafza müteallıktır; Yüce Allah'ın şu kavline değil:
13593. Metin
} ٥ ٣٠
} ٥ ٣٠
13594. Metin
{قَدِيرٌ} فإنَّ المقيدَ بالمشيئةِ جمعه تعالى لاقدرته وإذَا عندَ كونِها بمَعْنى الوقتِ كَما تدخلُ الماضِي تدخلُ المضارعَ
{قَدِيرٌ} “hakkıyla gücü yetendir.” Zira meşîete (dilemeye) bağlı kılınan husus, Yüce Allah'ın toplamasıdır, kudreti değildir. İze (إِذَا) edatı, vakit anlamında olduğunda, mazi fiilin başına geldiği gibi muzari fiilin başına da gelir.
13595. Metin
{وَمَا أصابكم مّن مُّصِيبَةٍ} أيُّ مصيبةٍ كانتْ {فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ} أي فهيَ معاصيكُم التي اكتسبتمُوها والفاءُ لأن ما شرطة أو متضمنةٌ لمَعْنى الشرطِ وقُرِىءَ بدونِها اكتفاءً بما في الباء من مَعْنى السببية {ويعفو عَن كَثِيرٍ} من الذنوبِ فلا يعاقبُ عليها والآيةُ مخصوصةٌ بالمجرمينَ فإنَّ ما أصابَ غيرَهُم لأسبابٍ أُخرى منها تعريضُه للثوابِ بالصبرِ عليها
{وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ} “Başınıza gelen herhangi bir musibet,” her ne musibet olursa olsun, {فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ} “kendi ellerinizin işledikleri (günahlar) yüzündendir.” Yani o, kazandığınız günahlarınız sebebiyledir. [Cümledeki] fâ harfi, mâ (مَا) edatının şart edatı olması veya şart manası içermesi sebebiyledir. [Fâ harfi] olmadan da okunmuştur; bu da bâ (ب) harfindeki sebebiyet manasıyla yetinilmesindendir. {وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ} “Ve [O], birçoğunu da affeder.” Günahlardan birçoğunu [bağışlar] da onlar sebebiyle cezalandırmaz. Bu ayet mücrimlere (günahkârlara) mahsustur; zira onların dışındakilerin başına gelenler başka sebeplerden ötürüdür ki bunlardan biri de musibete sabretmek suretiyle sevaba nail kılınmaktır.
13596. Metin
{وَمَا أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِى الأرض} فائتينَ ما قُضِيَ عليكُم من المصائبِ وإن هربتُم من أقطارِها كلَّ مهربٍ {وَمَا لَكُم من دُونِ الله مِن وَلِيّ} يحميكُم منَها {وَلَا نَصِيرٍ} يدفعها ويدفعها عنكم
{وَمَا أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِى الأرض} “Siz yeryüzünde [O'nu] âciz bırakacak değilsiniz.” Yeryüzünün her bucağına kaçsanız dahi sizin hakkınızda takdir edilmiş musibetlerin önüne geçip kurtulamazsınız. {وَمَا لَكُم من دُونِ الله مِن وَلِيّ} “Sizin Allah'tan başka hiçbir dostunuz,” sizi ondan koruyacak [bir veliniz], {وَلَا نَصِيرٍ} “ne de bir yardımcınız vardır.” Onu sizden defedecek [bir yardımcınız yoktur].
13597. Metin
{ومن آياته الجوار} السفنُ الجاريةُ {فِى البحرِ} وقُرِىءَ الجَوَارِي {كالأعلام} أي كالجبالِ على الإطلاقِ لا التي عليها النارُ للاهتداءِ خاصَّة
{ومن آياته الجوار} “Denizde yüzen gemiler de O'nun delillerindendir,” akıp giden gemiler, {فِى البحرِ} “denizde”. El-Cevârî (الجَوَارِي) şeklinde de okunmuştur. {كالأعلام} “dağlar gibi.” Yani mutlak anlamda dağlar gibi; yalnızca yol bulmak için üzerinde ateş yakılan dağlar anlamında değil.
13598. Metin
{إن يشأ يسكن الريح} التى يجريها وقُرُىءَ الرياحَ {فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ على ظَهْرِهِ} فيبقينَ ثوابتَ عل ظهرِ البحرِ أي غيرَ جارياتٍ لا غيرَ متحركاتٍ أصلاً {إِنَّ فِى ذَلِكَ} الذي ذُكِرَ من السفنِ اللاتِي يجرينَ تارةً ويركُدنَ أُخْرى على حسب مشيئتِه تعالَى {لَايَاتٍ} عظيمةً في أنفسها كثيرةً في العددِ دالةً على ما ذُكِرَ من شئونه تعالَى {لّكُلّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} لكل مكن حبسَ نفسَهُ عن التوجِه إلى ما لا ينبغِي ووكَّلَ همَّتَهُ بالنظرِ في آياتِ الله تعالَى والتفكرِ في آلائِه أو لكلِّ مؤمنٍ كاملٍ فإنَّ الإيمانَ نفصه صبرٌ ونصفُهُ شكرٌ
{إن يشأ يسكن الريح} “Eğer dilerse rüzgârı durdurur” onları yürüten [rüzgârı]. er-Riyâh (الرياح) şeklinde de okunmuştur. {فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ على ظَهْرِهِ} “onlar da onun (denizin) üstünde hareketsiz kalıverirler.” Denizin üstünde sabit kalırlar, yani akıp gitmezler; hiç hareket etmezler demek değildir. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” Yüce Allah'ın dilemesine göre bazen akıp giden bazen de duran gemiler hakkında zikredilen bu hususta, {لَايَاتٍ} “elbette deliller vardır,” kendi zatında yüce, sayıca çok ve Yüce Allah'ın zikredilen şanlarına delâlet eden [deliller vardır], {لّكُلّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} “çok sabreden, çok şükreden herkes için.” Uygun olmayan şeylere yönelmekten nefsini alıkoyan, himmetini Allah Teâlâ'nın âyetlerine bakmaya ve O'nun nimetlerini tefekküre adayan herkes için yahut her kâmil mümin için; zira imanın yarısı sabır, yarısı da şükürdür.
13599. Metin
{أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا} عطفٌ على يُسكنْ والمعنى إن يشأ يسكن الريح ٠ فيركدنَ أو يرسلْهَا فيغرقنَ بعصفِها وإيقاعُ الإيباقِ عليهنَّ مع أنَّه حالُ أهلهنَّ للمبالغةِ والتهويلِ وإجراءُ حُكمِه على العفوِ في قولِه تعالَى {وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ} لِما أنَّ المَعْنى أو يُرسلْها فيوبقْ ناساً ويُنجِ آخرينَ بطريق العفوِ عنهُم وقرءى ويعفوا على الاستئناف
{أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا} “Yahut yaptıklarından ötürü onları helâk eder.” يُسْكِنْ fiiline matuftur. Mana şöyledir: Eğer dilerse rüzgârı durdurur da hareketsiz kalırlar yahut onu [şiddetli] estirir de şiddetli esmesiyle onları batırır. Helâk etme fiilinin asıl failleri gemidekiler olduğu halde gemilere isnat edilmesi, mübalağa ve dehşeti artırmak içindir. Yüce Allah'ın şu kavlindeki: {وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ} “ve birçoğunu da affeder.” hükmün af üzerine cereyan etmesi şundandır: Mana, “yahut rüzgârı gönderir de bazı insanları helâk eder, diğerlerini ise kendilerini affetmek suretiyle kurtarır” şeklindedir. İstînâf olarak وَيَعْفُو şeklinde [merfû da] okunmuştur.
13600. Metin
{وَيَعْلَمَ الذين يجادلون فِى آياتنا} عطفٌ على علة مقدرةٍ مثلُ لينتقمَ منهم وليعلم الخ كما في قولِه تعالى ولنجعله آية لّلْنَّاسِ وقوله وَلِنُعَلّمَهُ مِن تَأْوِيلِ الأحاديث ونظائِرِهِما وقُرِىءَ بالرفعِ على الاستئنافِ وبالجزمِ عطفاً على يعفُ فيكونُ المَعْنى وإنْ يشأْ يجمعْ بينَ إهلاكِ قومٍ وإنجاءِ قومٍ وتحذيرِ قومٍ {مَا لَهُمْ مّن مَّحِيصٍ} أي منْ مهربٍ من العذابِ والجملةُ معلقٌ عنها الفعلُ
{وَيَعْلَمَ الذين يجادلون فِى آياتنا} “Âyetlerimiz hakkında tartışanlar bilsinler diye...” “Onlardan intikam almak ve bilmek için...” gibi takdiri bir illete matuftur; nitekim Yüce Allah'ın {وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِّلنَّاسِ} “Onu insanlara bir delil kılalım diye...” ve {وَلِنُعَلِّمَهُ مِن تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ} “ve ona sözlerin yorumunu öğretelim diye...” kavillerinde ve benzerlerinde olduğu gibidir. İstînâf olarak ref' ile (وَيَعْلَمُ) ve يَعْفُ fiiline atıfla cezm ile (وَيَعْلَمْ) de okunmuştur; buna göre mana şöyle olur: “Eğer dilerse bir topluluğu helâk etmeyi, bir topluluğu kurtarmayı ve bir topluluğu da uyarmayı bir araya getirir.” {مَا لَهُمْ مّن مَّحِيصٍ} “onlar için kaçacak hiçbir yer yoktur.” Yani azaptan kaçacak hiçbir yer [yoktur]. Cümle, fiilin ameli ta'lik edilmiş halidir.
13601. Metin
٤٠ ٣٦
٤٠ ٣٦
13602. Metin
{فَمَا أُوتِيتُمْ مّن شَىْء} مما ترغبونَ وتتنافسونَ فيهِ {فمتاع الحياة الدنيا} أي فهُو متاعُها تتمتعونَ به مدةَ حياتِكم {وَمَا عِندَ الله} من ثواب الآخرةِ {خَيْرٌ} ذاتاً لخلوصِ نفعِه {وأبقى} زماناً حيثُ لا يزولُ ولا يَفْنى {لِلَّذِينَ آمنوا وعلى رَبّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} لا على غيرِه أصلاً والموصولُ الأولُ لما كانَ مُتضمناً لمَعْنى الشرطِ منْ حيثُ أنَّ إيتاءَ مَا أُوتُوا سببٌ للتمتعِ بها في الحياة الدُّنيا دخلتْ جوابَها الفاءُ بخلافِ الثانِي وعَنْ علي ﵁ أنَّه تصدقَ أبُو بكرٍ ﵁ بمالِه فلامَهُ جمعٌ من المسلمينَ فنزلتْ وقولُه تعالَى
{فَمَا أُوتِيتُمْ مّن شَىْء} “Size verilen herhangi bir şey,” arzuladığınız ve uğrunda yarıştığınız şeylerden [verilenler], {فمتاع الحياة الدنيا} “dünya hayatının geçimliğidir.” Yani o, dünya hayatının geçici menfaatidir; hayatınız boyunca onunla faydalanırsınız. {وَمَا عِندَ الله} “Allah katında olan ise” âhiret mükâfatı, {خَيْرٌ} “daha hayırlıdır” menfaatinin katıksız olması hasebiyle zatı itibarıyla [daha hayırlıdır], {وأبقى} “ve daha süreklidir” yok olup tükenmemesi hasebiyle zaman bakımından [daha kalıcıdır], {لِلَّذِينَ آمنوا وعلى رَبّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} “iman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler için.” Asla O'ndan başkasına değil. Birinci mevsul, kendilerine verilenlerin verilmesi dünya hayatında ondan faydalanmaya sebep olması bakımından şart manası içerdiğinden cevabına fâ (ف) harfi girmiştir; ikincisinde ise böyle değildir. Hz. Ali'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre, Ebû Bekir radıyallâhu anh malını sadaka olarak verince Müslümanlardan bir grup onu kınadı, bunun üzerine bu ayet indi. Yüce Allah'ın şu kavli ise:
13603. Metin
{والذين يَجْتَنِبُونَ كبائر الإثم} أي الكبائر من هذا الجنس {والفواحش وَإِذَا مَا غَضِبُواْ هُمْ يَغْفِرُونَ} معَ ما بعدَهُ عطفٌ على الذينَ آمنُوا أو مدحٌ بالنصبِ أو الرفعِ وبناءُ يغفرونَ على الضميرِ خبراً لهُ للدلالةِ على أنَّهم الأَخِصَّاءُ بالمغفرةِ حالَ الغضبِ لعزةِ منالِها وقُرِىءَ كبيرَ الإثمِ وعن ابنِ عباسٍ ﵄ كبيرُ الإثمِ الشركُ
{والذين يَجْتَنِبُونَ كبائر الإثم} “Onlar, günahın büyüklerinden... kaçınırlar” yani bu türün büyük günahlarından, {والفواحش وَإِذَا مَا غَضِبُواْ هُمْ يَغْفِرُونَ} “ve çirkin hayasızlıklardan [kaçınırlar]; öfkelendikleri zaman da bağışlarlar.” Kendisinden sonraki kısımla birlikte, “iman edenler” lafzına matuftur yahut nasb veya ref ile övgü (medih) ifade eder. يَغْفِرُونَ fiilinin zamire dayanarak ona haber yapılması, öfke anında bağışlamaya güç yetirmenin zorluğu sebebiyle onların öfke anında bağışlama vasfına özellikle sahip olduklarını göstermek içindir. كَبِيرَ الْإِثْمِ şeklinde [tekil olarak da] okunmuştur. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre günahın büyüğü (kebîru'l-ism) şirktir.
13604. Metin
{والذين استجابوا لِرَبّهِمْ وَأَقَامُواْ الصلاة} نزلَ في الأنصارِ دعاهم رسول الله صلى الله لعه سوم اى الإمان فاستجابُوا له {وَأَمْرُهُمْ} شورى بَيْنَهُمْ أي ذُو شُورى لا ينفردونَ برأيٍ حتى يتشاوروا ويجتمعوا عليها وكانُوا قبلَ الهجرةِ وبعدَهَا إذا حزبَهُم أمرٌ اجتمعُوا وتشاورُوا {وَمِمَّا رزقناهم يُنفِقُونَ} أيْ فِي سبيلِ الخيرِ وَلعلَّ فصلَهُ عن قرينِه بذكرِ المشاورةِ لوقوعِها عند اجتماعِهم للصلواتِ
{والذين استجابوا لِرَبّهِمْ وَأَقَامُواْ الصلاة} “Ve Rablerinin çağrısına uyanlar ve namazı dosdoğru kılanlar...” Ensâr hakkında inmiştir; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onları imana davet etmiş, onlar da O'na icabet etmişlerdir. {وَأَمْرُهُمْ} شورى بَيْنَهُمْ “ve işleri aralarında danışma iledir.” Yani istişare sahibidirler; aralarında danışıp üzerinde görüş birliğine varmadıkça tek bir görüşle hareket etmezler. Onlar hicretten önce de sonra da kendilerini sıkıntıya sokan bir iş olduğunda toplanıp istişare ederlerdi. {وَمِمَّا رزقناهم يُنفِقُونَ} “Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar.” Yani hayır yolunda [harcarlar]. Bu vasfın, dengi olan [namazdan] istişarenin zikriyle ayrılması, muhtemelen istişarenin namazlar için toplandıklarında gerçekleşmesinden dolayıdır.
13605. Metin
{والذين إِذَا أَصَابَهُمُ البغى هُمْ يَنتَصِرُونَ} أي ينتقمونَ ممَّنْ بَغَى عليهِم على ما جعلَهُ الله تعالَى لهُم كراهةً التذللِ وهو وصفٌ لهم بالشجاعةِ بعدَ وصفِهم بسائرِ مُهمَّاتِ الفضائلِ وهَذَا لا ينافِي وصفَهُم بالغُفرانِ فإنَّ كلاًّ منهما فضيلةٌ محمودةٌ في موقعِ نفسهِ ورذيلةٌ مذمومةٌ في موقعِ صاحبهِ فإنَّ الحِلْمَ عن العاجر وعوراءِ الكرامِ محمودٌ وعن المتغلب ولغواء اللثام مذمومٌ فإنَّه إغراءٌ على البَغِي وعليهِ قولُ مَنْ قالَ ... إِذَا أَنْتَ أَكْرَمْتَ الكَرِيْمَ مَلَكْتَه ... وَإِنْ أَنْتَ أَكْرَمْتَ اللَّئِيمَ تَمرَّدَاً ... فَوَضْعُ النَّدَى فِي مَوْضِعِ السَّيفِ بالعُلا ... مُضِرٌّ كَوَضْعِ السَّيْفِ فِي مَوْضِعِ النَّدَى ...
{والذين إِذَا أَصَابَهُمُ البغى هُمْ يَنتَصِرُونَ} “Ve bir haksızlığa ve saldırıya uğradıkları zaman yardımlaşarak haklarını alırlar / kendilerini savunurlar.” Yani zilletten hoşlanmadıkları için Allah Teâlâ'nın kendilerine meşru kıldığı ölçüde kendilerine haksızlık edenden intikamlarını/haklarını alırlar. Bu, diğer mühim erdemlerle vasıflandırılmalarından sonra onların cesaretle nitelenmesidir. Bu durum, onların bağışlayıcılıkla vasıflanmalarına aykırı değildir; zira her ikisi de kendi yerinde övgüye değer bir fazilet, diğerinin yerinde ise yerilmiş bir erdemsizliktir. Nitekim aciz kimseye ve asil insanların kusurlarına karşı yumuşak huylu olmak (hilm) övülmüştür; zorbalara ve alçak kimselerin hezeyanlarına karşı hilm göstermek ise yerilmiştir, zira bu durum onları haksızlığa teşvik eder. Şu şairin sözü de buna binaendir: “Eğer sen kerem sahibine ikram edersen ona sahip olursun; Şayet alçak kimseye ikram edersen isyan edip kabarır... Yücelik kazanmada cömertliği kılıcın yerine koymak, Kılıcı cömertliğin yerine koymak gibi zarar verir...”
13606. Metin
وقولُه تعالَى
Yüce Allah'ın şu kavli ise:
13607. Metin
{وَجَزَاء سَيّئَةٍ سَيّئَةٌ مّثْلُهَا} بيانٌ لوجهِ كونِ الانتصارِ من الخصالِ الحميدةِ مع كونِه في نفسِه إساءةً إلى الغيرِ بالإشارةِ إلى أنَّ البادىءَ هُو الذي فعلَهُ لنفسهِ فإنَّ الأفعالَ مستتبعة لأجزئتها حتما إن خيرا فخيرا وإنْ شراً فشرٌّ وفيه تنبيهٌ على حُرْمةِ التعدِّي وإطلاقُ السيئةِ على الثانيةِ
{وَجَزَاء سَيّئَةٍ سَيّئَةٌ مّثْلُهَا} “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür.” Kötülüğü ilk başlatanın bunu bizzat kendi nefsine yaptığını işaret etmek suretiyle, intikam alıp hakkını savunmanın -kendi zatında başkasına kötülük etmek kabilinden olsa da- övülen hasletlerden oluşunun gerekçesini beyandır. Zira ameller kaçınılmaz olarak karşılıklarını doğurur; hayır ise hayır, şer ise şerdir. Bunda haddi aşmanın haramlığına dikkat çekilmektedir. İkincisine kötülük (seyyie) denilmesi ise,
13608. Metin
٤٥ ٤ {
٤٥ ٤ {
13609. Metin
لأنَّها تسوءُ مَنْ نزلتْ بهِ {فَمَنْ عَفَا} عنِ المسيءِ إليهِ {وَأَصْلَحَ} بينَهُ وبينَ مَنْ يعاديهِ بالعفوِ والإغضاءِ كَما في قولِه تعالى فَإِذَا الذى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِىٌّ حيم {فَأَجْرُهُ عَلَى الله} عِدَةٌ مُبهمةٌ منبئةٌ عن عظمِ شأنِ الموعودِ وخُروجِه عن الحدِّ المعهودِ {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظالمين} البادئينَ بالسيئةِ والمعتدين في الانتقامِ
başına geldiği kimseyi üzdüğü içindir. {فَمَنْ عَفَا} “Fakat kim affeder” kendisine kötülük edeni [bağışlar], {وَأَصْلَحَ} “ve arayı düzeltirse” affetmek ve görmezden gelmek suretiyle kendisi ile düşmanlık besleyen kimsenin arasını düzeltirse; nitekim Yüce Allah'ın {فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ} “...böylece seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcacık bir dost oluverir” kavlinde olduğu gibi; {فَأَجْرُهُ عَلَى الله} “onun mükâfatı Allah'a aittir.” Bu, vadedilen mükâfatın şanının yüceliğini ve alışılmış sınırları aştığını bildiren mübhem bir vaattir. {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظالمين} “Şüphesiz O, zalimleri sevmez.” Kötülüğü ilk başlatanları ve intikam alırken haddi aşanları [sevmez].
13610. Metin
{وَلَمَنِ انتصر بَعْدَ ظُلْمِهِ} أي بعدَ ما ظُلِمَ وقَدْ قُرِىءَ بهِ {فَأُوْلَئِكَ} إشارةٌ إلى مَنْ باعتبارِ المَعْنى كَما أنَّ الضميرينِ لها بعتبار اللفظِ {مَا عَلَيْهِمْ مّن سَبِيلٍ} بالمُعَاتبةِ أو المُعَاقبةِ
{وَلَمَنِ انتصر بَعْدَ ظُلْمِهِ} “Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa,” yani kendisine zulmedildikten sonra; nitekim bu şekilde [meçhul olarak da] okunmuştur. {فَأُوْلَئِكَ} “işte onlar...” Lafız bakımından iki zamir men (مَنْ) lafzına ait olduğu gibi, bu da mana bakımından men (مَنْ) kelimesine işarettir. {مَا عَلَيْهِمْ مّن سَبِيلٍ} “onların aleyhine bir yol (kınama ve ceza) yoktur.” Kınamak veya cezalandırmak suretiyle [aleyhlerine bir yol yoktur].
13611. Metin
{إِنَّمَا السبيل عَلَى الذين يَظْلِمُونَ الناس} يبتدئونَهُم بالإضرارِ أوْ يعتدونَ في الانتقامِ {وَيَبْغُونَ فِى الأرض بِغَيْرِ الحق} أيْ يتكبرونَ فيَها تجبُّراً وفساداً {أولئك} الموصوفونَ بما ذُكِرَ من الظُّلمِ والبغيِ بغيرِ الحقِّ {لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} بسببِ ظُلمهم وبغيِهم
{إِنَّمَا السبيل عَلَى الذين يَظْلِمُونَ الناس} “Yol (sorumluluk ve ceza), ancak insanlara zulmedenlerin... aleyhinedir.” Zarar vermeyi ilk başlatanların yahut intikamda haddi aşanların [aleyhinedir]. {وَيَبْغُونَ فِى الأرض بِغَيْرِ الحق} “ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapanların...” Yani yeryüzünde zorbalık ve fesat çıkararak büyüklük taslayanların [aleyhinedir]. {أولئك} “İşte onlar,” zulüm ve haksız yere azgınlık şeklinde zikredilen hususlarla nitelenenler var ya, {لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Zulümleri ve taşkınlıkları sebebiyle.
13612. Metin
{وَلَمَن صَبَرَ} على الأذَى {وَغَفَرَ} لِمَنْ ظلمَهُ وَلم ينتصرْ وفوَّضَ أمرَهْ إلى الله تعالى {إن فِى ذَلِكَ} الذي ذُكِرَ مِنَ الصبرِ والمغفرةِ {لَمِنْ عَزْمِ الأمور} أيْ إنَّ ذلكَ مِنْهُ فحذفَ ثقةً بغايةِ ظهورِه كَما في قولِهم السمنُ مَنَوانِ بدرهمٍ وهَذا في الموادِّ التي لا يُؤدِّي العفوُ إلى الشرِّ كَما أُشيرَ إليهِ
{وَلَمَن صَبَرَ} “Kim de sabreder” eziyete [katlanır], {وَغَفَرَ} “ve bağışlarsa” kendisine zulmedeni [bağışlar], hakkını almayıp işini Allah Teâlâ'ya havale ederse, {إن فِى ذَلِكَ} “şüphesiz bu” sabır ve bağışlama olarak zikredilen bu tutum, {لَمِنْ عَزْمِ الأمور} “kesinlikle azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani “şüphesiz bu, onun [azmedilmeye değer] işlerindendir”; son derece açık olmasına güvenilerek [zamir] hazfedilmiştir; nitekim “yağ, iki menn'i bir dirhemedir” sözlerinde olduğu gibi. Bu durum, daha önce işaret edildiği üzere affın kötülüğe yol açmadığı hallerdedir.
13613. Metin
{وَمَن يُضْلِلِ الله فَمَا لَهُ مِن وَلِىّ مّن بَعْدِهِ} من ناصرٍ يتولَاّهُ من بعدِ خِذلانه تعالى إيَّاهُ {وَتَرَى الظالمين لَمَّا رَأَوُاْ العذاب} أيْ حينَ يرنه وصيغةُ الماضِي للدلالةِ على التحقق يعقلون {هَلْ إلى مَرَدّ} أيْ إلى رجعةٍ إلى الدُّنيا {مّن سَبِيلٍ} حَتَّى نُؤمنَ ونعملَ صالحاً
{وَمَن يُضْلِلِ الله فَمَا لَهُ مِن وَلِىّ مّن بَعْدِهِ} “Allah kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiçbir dostu/koruyucusu yoktur.” Allah Teâlâ'nın onu yardımsız bırakmasından sonra onu sahiplenecek hiçbir yardımcısı [yoktur]. {وَتَرَى الظالمين لَمَّا رَأَوُاْ العذاب} “Azabı gördüklerinde o zalimleri bir görürsün ki,” yani onu gördükleri vakit -mazi sîgası kesinlik bildirmek içindir- şöyle derler: {هَلْ إلى مَرَدّ} “Geri dönüşe” yani dünyaya dönmeye {مّن سَبِيلٍ} “bir yol var mı?” İman edip salih amel işleyelim diye.
13614. Metin
{وَتَرَاهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا} أيْ على النار المدلول علهيا بالعذابِ والخطابُ في الموضعينِ لكلِّ مَنْ يتأتَّى منْهُ الرؤيةُ {خاشعين مِنَ الذل} متذلليين مُتضائلينَ مِمَّا دهاهُم {يَنظُرُونَ مِن طَرْفٍ خَفِىّ} أي يبتدىءُ نظرُهم إلى النَّارِ من تحريكٍ لأجفانِهم ضعيفٍ كالمصبورِ ينظرُ إلى السيفِ {وقال الذين آمنوا إِنَّ الخاسرين} أي المتصفينَ بحقيقةِ الخُسرانِ {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ} بالتعريضِ للعذابِ الخالدِ {يَوْمُ القيامة} إِمَّا ظرفٌ لخسِرُوا فالقولُ في
{وَتَرَاهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا} “Onların ona (ateşe) sunulduklarını görürsün.” Yani azap ile delâlet edilen ateşe [sunulduklarını]. Her iki yerdeki hitap da görmesi mümkün olan herkesedir. {خاشعين مِنَ الذل} “Zilletten boyun bükmüş olarak,” başlarına gelen dehşetli durumdan ötürü küçülmüş ve boyun eğmiş vaziyette, {يَنظُرُونَ مِن طَرْفٍ خَفِىّ} “göz ucuyla gizli gizli bakarlar.” Yani onların ateşe bakışları, kılıca bakan idam mahkûmu gibi göz kapaklarını zayıfça kımıldatarak başlar. {وقال الذين آمنوا إِنَّ الخاسرين} “İman edenler ise şöyle derler: ‘Şüphesiz asıl hüsrana uğrayanlar,” yani gerçek manada hüsran vasfını taşıyanlar, {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ} “kendilerini ve ailelerini hüsrana uğratanlardır.’” Ebedî azaba maruz bırakmak suretiyle [hüsrana uğratanlardır]. {يَوْمُ القيامة} “kıyamet gününde.” Ya خَسِرُوا fiilinin zarfıdır; bu durumda söz
13615. Metin
٤٩ ٤٧
٤٩ ٤٧
13616. Metin
الدنيال أوْ لقالَ فالقولُ يومَ القيامةِ أي يقولونَ حينَ يَرَونهم على تلك الحالِ وصيغةُ الماضِي للدلالةِ على تحققهِ وقولُه تعالى {إَّلا أَن الظالمين فِى عَذَابٍ مُّقِيمٍ} إمَّا من تمامِ كلامِهم أو تصديقٌ منَ الله تعالى لَهُم
dünyadadır; ya da قَالَ fiilinin zarfıdır; bu durumda söz kıyamet günündedir, yani onları o halde gördüklerinde söylerler. Mazi sîgası, gerçekleşmesinin kesinliğini bildirmek içindir. Yüce Allah'ın şu kavli ise: {إَّلا أَن الظالمين فِى عَذَابٍ مُّقِيمٍ} “İyi bilin ki zalimler sürekli bir azap içindedirler.” Ya onların sözünün tamamındandır yahut Allah Teâlâ'nın onları tasdik etmesidir.
13617. Metin
{وَمَا كَانَ لَهُمْ من أَوْلِيَاء يَنصُرُونَهُم} برفعِ العذابِ عنُهم {مِن دُونِ الله} حسبما كانِوا يرجُون ذلكَ في الدُّنيا {وَمَن يُضْلِلِ الله فَمَا له من سَبِيلٍ} يُؤدِّي سلوكُه إلى النجاةِ
{وَمَا كَانَ لَهُمْ من أَوْلِيَاء يَنصُرُونَهُم} “Onların kendilerine yardım edecek hiçbir dostları da yoktur” azabı kendilerinden kaldırmak suretiyle [yardım edecek], {مِن دُونِ الله} “Allah'tan başka,” dünyada öyle ümit ettikleri gibi. {وَمَن يُضْلِلِ الله فَمَا له من سَبِيلٍ} “Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol yoktur.” İzlenmesi kurtuluşa ulaştıracak [hiçbir yol yoktur].
13618. Metin
{استجيبوا لِرَبّكُمْ} إذا دعاكُم إلى الإيمانِ على لسانِ نبيِّهِ {مِن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ يَوْمٌ لَاّ مَرَدَّ لَهُ مِنَ الله} أيْ لا يردُّه الله بعدَ ما حَكَم بهِ على أنَّ مِنْ صلةُ مردَّ أو مِنْ قَبْلِ أَن يأتيَ منَ الله يومٌ لا يُمكنُ رَدُّه {مَا لَكُمْ مّن مَّلْجَأٍ يَوْمَئِذٍ} أي مفرَ تلتجئونَ إليهِ {وَمَا لَكُمْ مّن نَّكِيرٍ} أى إنكاره لَما اقترفتمُوه لأنَّه مدونٌ في صحائف أعمالهكم وتشهد عليكم جوار حكم
{استجيبوا لِرَبّكُمْ} “Rabbinize icabet edin,” Peygamberinin diliyle sizi imana çağırdığında, {مِن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ يَوْمٌ لَاّ مَرَدَّ لَهُ مِنَ الله} “Allah tarafından geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmeden önce.” Yani min (مِنْ) edatının meredd (مَرَدَّ) kelimesinin sılası olması takdiriyle, Allah hükmettikten sonra O'nun geri çevirmeyeceği bir gün gelmeden önce; yahut Allah katından geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmeden önce. {مَا لَكُمْ مّن مَّلْجَأٍ يَوْمَئِذٍ} “O gün sizin için sığınacak hiçbir yer yoktur,” sığınacağınız bir kaçış yeri [yoktur], {وَمَا لَكُمْ مّن نَّكِيرٍ} “ve sizin için inkâr da yoktur.” Yani işlediğiniz günahları inkâr etme imkânınız [yoktur]; zira o ameller amel defterlerinizde yazılıdır ve uzuvlarınız aleyhinize şahitlik edecektir.
13619. Metin
{فَإِنْ أَعْرَضُواْ فَمَا أرسلناك عَلَيْهِمْ حَفِيظاً} تلوينٌ للكلامِ وصرفٌ له عن خطابِ الناسِ بعدَ أمرِهم بالاستجابةِ وتوجيهٌ لهُ إلى رسولِ الله ﷺ أي فإن لم يستجيبوا وأعرضوا عما تدوعهم إليه فما أرسلناك رقيباً ومحاسباً عليهم {إِنْ عَلَيْكَ إِلَاّ البلاغُ} وقد فعلتَ {وَإِنَّا إِذَا أَذَقْنَا الإنسان مِنَّا رَحْمَةً} أي نعمةً منَ الصحةِ والغنَى والأمنِ {فَرِحَ بِهَا} أُريد بالإنسانِ الجنس لقولِه تعالَى {وَإِن تُصِبْهُمْ سَيّئَةٌ} أي بلاءٌ من مرضٍ وفقرٍ وخوفٍ {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَإِنَّ الإنسان كَفُورٌ} بليغُ الكفرِ ينسى النعمةَ رأساً ويذكرُ البليةَ ويستعظمُها ولا يتأملُ سبَبَها بلْ يزعُم أنها أصابتْهُ بغيرِ استحقاقٍ لها وإسنادُ هذه الخصلةِ إلى الجنسِ مع كونِها من خواصِّ المجرمينَ لغلبتِهم فيما بينَ الأفرادِ وتصديرُ الشرطيةِ الأولى بإذَا معَ إسنادِ الإذاقةِ إلى نونِ العظمةِ للتنبيهِ على أنَّ إيصالَ النعمةِ محققُ الوجودِ كثيرُ الوقوعِ وأنَّه مُقْتضى الذاتِ كما أنَّ تصديرَ الثانيةِ بإِنْ وإسنادَ الإصابةِ إلى السيئةِ وتعليلَها بأعمالِهم للإيذانِ بنُدرةِ وقوعِها وأنَّها بمعزلٍ عن الانتظامِ في سلكِ الإرداة بالذاتِ ووضعُ الظاهرِ موضعَ الضميرِ للتسجيلِ على أن هذا الجنسَ موسومٌ بكفرانِ النعم
{فَإِنْ أَعْرَضُواْ فَمَا أرسلناك عَلَيْهِمْ حَفِيظاً} “Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik.” Sözün üslubunu değiştirmek (telvîn) ve icabet etmelerini emrettikten sonra insanlara hitaptan çevirip Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem yöneltmektir. Yani şayet icabet etmeyip onları davet ettiğin şeyden yüz çevirirlerse, biz seni onların üzerine bir gözetleyici ve hesaba çekici olarak göndermedik. {إِنْ عَلَيْكَ إِلَاّ البلاغُ} “Sana düşen ancak tebliğdir.” Sen de bunu yapmış bulunmaktasın. {وَإِنَّا إِذَا أَذَقْنَا الإنسان مِنَّا رَحْمَةً} “Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman” yani sıhhat, zenginlik ve emniyet gibi bir nimet [tattırdığımızda], {فَرِحَ بِهَا} “onunla sevinir/şımarır.” Yüce Allah'ın şu kavlinden ötürü burada insan ile cins kastedilmiştir: {وَإِن تُصِبْهُمْ سَيّئَةٌ} “şayet onlara bir kötülük dokunursa” yani hastalık, fakirlik ve korku gibi bir bela, {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَإِنَّ الإنسان كَفُورٌ} “kendi ellerinin işleyip önden gönderdikleri yüzünden, şüphesiz insan pek nankördür.” Aşırı derecede nankördür; nimeti tamamen unutur, belayı hatırlar ve onu büyütür, sebebini hiç düşünmez, bilakis hak etmediği halde başına geldiğini iddia eder. Bu hasletin mücrimlerin özelliklerinden olmasına rağmen cinse isnat edilmesi, fertler arasında onların çoğunlukta olmasından dolayıdır. İlk şart cümlesinin izâ (إِذَا) ile başlatılması ve tattırma fiilinin azamet nûnuna isnat edilmesi, nimetin ulaştırılmasının kesinlikle gerçekleşen, pek çok vuku bulan ve Zat'ın bir gereği olduğuna dikkat çekmek içindir. İkincisinin in (إِنْ) ile başlatılması, isabetin kötülüğe (seyyieye) isnat edilmesi ve kendi amelleriyle gerekçelendirilmesi ise onun nadiren vuku bulduğunu ve bizzat irade zincirine dahil olmaktan uzak bulunduğunu bildirmek içindir. Zamir yerine açık ismin (zahir) getirilmesi ise bu cinsin nimetlere nankörlükle damgalandığını tescil etmek içindir.
13620. Metin
{لله ملك السماوات والأرض} فمن قضيَّتِه أنْ يملكَ التصرفَ فيهما وفي كلِّ ما فيهما كيفما يشاءُ ومن جُمْلتِه أن يقسمَ النعمةَ والبليةَ حسبما يريدُه {يَخْلُقُ مَا يَشَاء} مما تَعلمُه وَممَّا لَا تعلمُه {يَهَبُ لِمَن يَشَاء إناثا} من الأولادِ {وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذكور}
{لله ملك السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır.” Bunun gereği, her ikisinde ve her ikisinde bulunan her şeyde dilediği gibi tasarruf sahibi olmasıdır. Bunun bir parçası da nimeti ve belayı dilediği şekilde paylaştırmasıdır. {يَخْلُقُ مَا يَشَاء} “O, dilediğini yaratır.” Bildiklerinizden ve bilmediklerinizden... {يَهَبُ لِمَن يَشَاء إناثا} “Dilediğine kız çocukları bağışlar,” evlatlardan, {وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذكور} “dilediğine de erkek çocukları bağışlar.”
13621. Metin
٥١ ٥٠
٥١ ٥٠
13622. Metin
منهُم منْ غيرِ أنْ يكونَ في ذلكَ مدخلٌ لأحد
onlardan, bunda hiç kimsenin bir müdahalesi olmaksızın...
13623. Metin
{أَوْ يُزَوّجُهُمْ} أي يقرن بين الصنفينِ فيهبهما جميعاً {ذُكْرَاناً وإناثا} قالُوا مَعْنى يُزوِّجَهُم أنْ تَلِدَ غُلاماً ثم جَارِيةً أو جارية ثمَّ غُلاماً أو تلدُ ذكر وأُنْثى توأمينِ {وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيماً} والمَعْنى يجعلُ أحوالَ العبادِ في حقِّ الأولادِ مختلفةً على ما تقتضيِه المشيئةُ فيهن فيهبُ لبعضٍ إمَّا صنفاً واحداً من ذَكَرٍ أَوْ أنثى وإمَّا صنفينِ ويُعقمُ آخرَين ولعلَّ تقديمَ الأناثِ لأنَّها أكثر لتكثير النسل أو لان مساقَ الآيةِ للدلالةِ على أنَّ الواقعَ ما تتعلقُ به مشيئته تعالى لا ما تتعلقُ به مشيئة الإنسانِ والإناثُ كذلكَ أو لأنَّ الكلامَ في البلاءِ والعربُ تعدُّهنَّ أعظمَ البَلَايا أو لتطييبِ قلوبِ آبائِهنَّ أو للمحافظةِ على الفواصلِ ولذلكَ عرَّفَ الذكورَ أو لجبرِ التأخيرِ وتغييرُ العاطفِ في الثالث لان قسيمُ المشتركِ بينَ القسمينِ ولا حاجة إليه في الرابع لإفصاحه بأنه قسيم المشترك بين القسام المتقدمةِ وقيلَ المرادُ بيانُ أحوالِ الأنبياءِ ﵈ حيثُ وهبَ لشعيبَ ولوطٍ إناثاً ولإبراهيمَ ذكوراً وللنبيِّ ﷺ ذكوراً وإناثاً وجعلَ يحيى وعيسى عقيمينِ {إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ} مبالغٌ في العلمِ والقدرةِ فيفعلُ ما فيهِ حكمة مصلحة
{أَوْ يُزَوّجُهُمْ} “Yahut onları çift kılar” yani iki cinsi bir araya getirip ikisini birden bahşeder, {ذُكْرَاناً وإناثا} “hem erkekler hem kızlar olarak.” Şöyle demişlerdir: يُزَوِّجُهُمْ lafzının anlamı; kadının bir erkek ardından bir kız veya bir kız ardından bir erkek doğurması yahut biri erkek biri kız ikizler doğurmasıdır. {وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيماً} “Dilediğini de kısır bırakır.” Mana şöyledir: Kulların çocuk konusundaki hallerini meşîetin gerektirdiği şekilde farklı kılar; bazısına erkek yahut kızdan yalnızca bir cinsi bahşeder, bazısına her iki cinsi birden verir, bazısını da kısır bırakır. Dişilerin öne alınması, muhtemelen nesli çoğaltmak için onların daha çok olmasından yahut ayetin geliş gayesinin insanın meşîetinin değil ancak Allah Teâlâ'nın meşîetinin gerçekleştiğini göstermek oluşundandır ki kız çocukları da böyledir; yahut sözün bela bağlamında olmasından ve Arapların onları en büyük bela saymasındandır; yahut babalarının gönlünü hoş tutmak veya fâsılaları (ayet sonu uyumunu) korumak içindir; bu sebeple erkekleri marife (belirli) kılmıştır yahut geciktirilmelerini telafi etmek içindir. Üçüncü kısımda atıf edatının değiştirilmesi [ev (أو) getirilmesi], ilk iki kısım arasındaki ortak yapının dengi olmasındandır; dördüncüde ise buna ihtiyaç yoktur, zira onun önceki kısımların tamamının dengi olduğu açıktır. Burada kastedilenin peygamberlerin aleyhimüsselâm hallerini beyan etmek olduğu da söylenmiştir; nitekim Şuayb ve Lût'a sadece kızlar, İbrâhim'e erkekler, Peygamberimiz'e sallallâhu aleyhi ve sellem hem erkekler hem kızlar bağışlamış, Yahyâ ve Îsâ'yı ise kısır/çocuksuz kılmıştır. {إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ} “Şüphesiz O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.” İlim ve kudrette kemal mertebesindedir; dolayısıyla hikmet ve maslahata uygun olanı yapar.
13624. Metin
{وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ} أيْ وما صَحَّ لفردٍ من أفراد البشرِ {أَن يُكَلّمَهُ الله} بوجةٍ منِ الوجوهِ {إِلا وَحْياً} أيْ إلَاّ بأنْ يُوحيَ إليهِ ويلهمَهُ ويقذفَ في قلبهِ كما أَوْحى إلى أمِّ مُوسى وإلى إبراهيمَ ﵉ في ذَبْحِ ولدهِ وقَدْ رُويَ عن مجاهدٍ أَوْحَى الله الزبورَ إلى داودَ ﵇ في صدرِه أو بأنْ يُسمعَهُ كلامَهْ الذي يخلُقه في بعضِ الأجرامِ من غيرِ أنْ يبصر السامع مَنْ يكلمُه وهُو المرادُ بقولِه تعالى {أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ} فإنه تمثيلٌ له بحالِ الملكِ المحتجبِ الذي يكلِّمُ بعضَ خواصِّهِ من وراءِ الحجاب يُسمعُ صوتَهُ ولا يَرَى شخصَهُ وذلكَ كما كلَّم مُوسى وكما يكلِّمُ الملائكةَ ﵈ أو بأنْ يكلمَهُ بواسطةِ المَلَكِ وذلكَ قولُه تعالى {أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً} أي مَلَكاً {فَيُوحِىَ} ذلكَ الرسولُ إلى المرسلِ إليهِ الذي هو الرسولُ البشَريُّ {بِإِذْنِهِ} أي بأمرِه تعالَى وتيسيرِه {مَا يَشَاء} أنْ يوحيَهُ إليهِ وهَذا هو الذي يَجْري بينَهُ تعالَى وبينَ الأنبياءِ عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ في عامَّةِ الأوقاتِ من الكلامِ وقيلَ قولُه تعالى وحياً وقولُه تعالى أو يرسلَ مصدرانِ واقعانِ موقع الحال قوله تعالى أَوْ مِن وراء حجابٍ ظرفٌ واقعٌ موقعَها والتقديرُ وما صَحَّ أن يكلمَ إلا مُوحياً أو مُسمعاً من وراءِ حجابٍ أو مُرسلاً وقُرِىءَ أو يرسلُ بالرفعِ على إضمار مبتدأٍ ورُويَ أنَّ اليهودَ قالت للنبي ﷺ ألا تكلمَ الله وتنظرَ إليهِ إنْ كنتَ نبياً كما كلمت مُوسى ونظرَ إليهِ فإنَّا لن نؤمنَ حتَّى تفعلَ ذلكَ فقالَ ﵇ لم ينظر موسى ﵇ إِلَى الله تَعَالَى فنزلتْ وعنْ عائشةَ ﵂ من زَعَمَ أنَّ محمداً رأى ربَّه فقدْ أعظمَ على الله الفريةَ ثم قالتْ رضيَ الله عْنُها
{وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ} “Hiçbir beşer için mümkün olmamıştır” yani hiçbir insan ferdi için caiz ve mümkün olmamıştır, {أَن يُكَلّمَهُ الله} “Allah'ın kendisiyle konuşması” hiçbir vechile, {إِلا وَحْياً} “ancak vahiy yoluyla,” yani ona vahyedip ilham etmesi ve kalbine ilka etmesi yoluyla müstesna; nitekim Mûsâ'nın annesine ve oğlunu boğazlaması hususunda İbrâhim'e aleyhimesselâm vahyettiği gibi. Mücâhid'den şöyle rivayet edilmiştir: “Allah, Zebûr'u Dâvûd'un aleyhisselâm göğsüne vahyetmiştir.” Yahut dinleyen kimse kendisiyle konuşanı görmeksizin bazı cisimlerde yarattığı kelâmını ona işittirmesi suretiyle olur ki Yüce Allah'ın şu kavliyle kastedilen de budur: {أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ} “yahut perde arkasından.” Zira bu, sesini işittirip şahsı görülmeyen, perde arkasından seçkin adamlarıyla konuşan hükümdarın durumuna yapılmış bir temsildir. Bu da Mûsâ ile konuştuğu ve meleklerle aleyhimüsselâm konuştuğu gibidir. Yahut bir melek vasıtasıyla onunla konuşması suretiyle olur; bu da Yüce Allah'ın şu kavlidir: {أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً} “yahut bir elçi gönderir de...” yani bir melek [gönderir], {فَيُوحِىَ} “böylece o elçi vahyeder” gönderilen beşer peygambere [vahyeder], {بِإِذْنِهِ} “O'nun izniyle” yani Yüce Allah'ın emri ve kolaylaştırmasıyla, {مَا يَشَاء} “dilediği şeyi.” Ona vahyetmeyi dilediği şeyi [vahyeder]. Çoğu zaman Allah Teâlâ ile peygamberler aleyhimüssalâtü vesselâm arasında cereyan eden konuşma türü işte budur. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın {وحياً} kavli ile {أو يرسلَ} kavli hâl konumunda bulunan iki masdardır; {أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ} kavli ise hâl makamına kaim bir zarftır. Takdiri şöyledir: “Allah'ın bir beşerle vahiy suretiyle yahut perde arkasından işittirerek yahut bir elçi göndererek konuşmasından başkası caiz ve mümkün olmamıştır.” Gizli bir mübtedaya binaen ref' ile أَوْ يُرْسِلُ şeklinde de okunmuştur. Rivayet edildiğine göre Yahudiler Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem: “Eğer peygambersen, tıpkı Mûsâ'nın Allah ile konuştuğu ve O'na baktığı gibi, sen de Allah ile konuşup O'na baksana! Sen bunu yapmadıkça sana asla inanmayacağız” dediler. Bunun üzerine [Aleyhisselâm]: “Mûsâ aleyhisselâm Allah Teâlâ'ya bakmamıştır” buyurdu ve bu âyet indi. Hz. Âişe'den radıyallâhu anhâ rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Kim Muhammed'in Rabbini gördüğünü iddia ederse, Allah'a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur.” Sonra [Hz. Âişe] radıyallâhu anhâ şöyle dedi:
13625. Metin
٥٣ ٥ {
٥٣ ٥ {
13626. Metin
أو لم تسمعُوا ربَّكُم يقولُ فتلتْ هَذِهِ الآيةَ {إِنَّهُ عَلِىٌّ} متعالٍ عن صفاتِ المخلوقينَ لا يتأتَّى جَرَيانُ المفاوضةِ بينَهُ تعالى وبينَهم إلا بأحدِ الوجوهِ المذكورةِ {حَكِيمٌ} يُجْري أفعالَهُ على سُنَنِ الحكمةِ فيكلمُ تارةً بواسطةٍ وأُخرى بدونِها إمَّا إلهاماً وإما خطاباً
“Siz Rabbinizin ne buyurduğunu işitmediniz mi?” deyip bu ayeti okudu. {إِنَّهُ عَلِىٌّ} “Şüphesiz O, çok yücedir” yaratılmışların sıfatlarından münezzehtir; Yüce Allah ile onlar arasında karşılıklı konuşmanın cereyan etmesi ancak zikredilen vecihlerden biriyle mümkün olur. {حَكِيمٌ} “hüküm ve hikmet sahibidir.” Fiillerini hikmet kanunlarına göre yürütür; dolayısıyla bazen vasıta ile, bazen de vasıtasız olarak -gerek ilham gerekse doğrudan hitap yoluyla- konuşur.
13627. Metin
{وكذلك} أيْ ومثلَ ذلكَ الإيحاءِ البديعِ {أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مّنْ أَمْرِنَا} هو القرآنُ الذي هو للقلوب بمنزلةِ الروحِ للأبدانِ حيثُ يُحيَيها حياةً أبديةً وقيلَ جبريلُ ﵇ ومَعْنى إيحائِه إليهِ ﵉ إرسالُه إليهِ بالوحي {مَا كُنتَ تَدْرِى} قبلَ الوَحي {مَا الكتاب} أيْ أيُّ شيءٍ هُو {وَلَا الإيمان} أيْ الإيمانُ بتفاصيلِ ما في تضاعبف الكتابِ من الأمورِ التي لا تهتدِي إليهَا العقولُ لا الإيمانُ بما يستقلُّ به العقل والنظر عليه فإنَّ درايتَهُ ﵊ له مما لا ريبَ فيهِ قطعاً {ولكن جعلناه} أي الرُّوحَ الذي أوحيناهُ إليكَ {نُوراً نَّهْدِى بِهِ مَن نَّشَاء} هدايتَهُ {مّنْ عِبَادِنَا} وهُو الذي يصرف اختيارَهُ نحو الاهتداءِ بهِ وقولُه تعالَى {وَإِنَّكَ لَتَهْدِى} تقريرٌ لهدايتهِ تعالى وبيانٌ لكيفيتِها ومفعولُ لتهدِي محذوفٌ ثقةً بغايةِ الظهورِ أى وأنك لتهدِي بذلكَ النورِ من نشاءُ هدايَتهُ {إلى صراط مُّسْتَقِيمٍ} هو الإسلامُ وسائرُ الشرائعِ والأحكامِ وقُرِىءَ لتُهدَى أي لَيَهديكَ الله وقُرِىءَ لتدعوا
{وكذلك} “İşte böylece” yani o eşsiz vahyetme gibi, {أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مّنْ أَمْرِنَا} “sana da emrimizden bir ruh (Kur'an) vahyettik.” Bu, bedenler için ruh ne ise kalpler için o mesabede olan ve kalpleri ebedî bir hayatla dirilten Kur'an'dır. Bunun Cebrâîl aleyhisselâm olduğu da söylenmiştir; ona vahyedilmesinin manası ise vahiy ile ona gönderilmesidir. {مَا كُنتَ تَدْرِى} “Sen bilmezdin” vahiyden önce, {مَا الكتاب} “kitap nedir” yani onun ne olduğunu [bilmezdin], {وَلَا الإيمان} “iman nedir de [bilmezdin].” Yani aklın tek başına kavrayamayacağı, Kitab'ın muhtevasındaki hususların detaylarına imanı [bilmezdin]; yoksa aklın ve düşüncenin müstakil olarak ulaştığı [esaslara] imanı değil; zira Peygamber'in aleyhisselâm bunu bilmesinde kesinlikle hiçbir şüphe yoktur. {ولكن جعلناه} “Fakat biz onu kıldık” yani sana vahyettiğimiz o ruhu kıldık, {نُوراً نَّهْدِى بِهِ مَن نَّشَاء} “bir nur ki, onunla dilediğimizi doğru yola eriştiririz” hidayetini [dilediğimiz kimseyi], {مّنْ عِبَادِنَا} “kullarımızdan.” Bu da iradesini onunla hidayete erme yönünde kullanan kimsedir. Yüce Allah'ın şu kavli ise: {وَإِنَّكَ لَتَهْدِى} “Şüphesiz sen de rehberlik edip ulaştırırsın” Allah Teâlâ'nın hidayetini teyit ve onun keyfiyetini beyandır. Açıklığının zirvede olmasına güvenilerek لَتَهْدِي fiilinin mef'ûlü hazfedilmiştir; yani “şüphesiz sen o nur vesilesiyle hidayetini dilediğimiz kimseyi ulaştırırsın”, {إلى صراط مُّسْتَقِيمٍ} “dosdoğru bir yola.” Bu da İslâm ve diğer şeriatlar ile hükümlerdir. لَتُهْدَى (Allah seni iletsin diye) şeklinde ve لَتَدْعُو (davet edesin diye) şeklinde de okunmuştur.
13628. Metin
{صراط الله} بدلٌ من الأولِ وإضافتُه إلى الاسمِ الجليلِ ثمَّ وصفُه بقولِه تعالَى {الذى لَهُ مَا في السماوات وَمَا فِي الأرض} لتفخيمِ شأنِه وتقريرِ استقامتِه وتأكيدِ وجوبِ سلوكِه فإنَّ كونَ جميع ما فيها من الموجوداتِ له تعالى خَلْقاً ومِلْكاً وتصرُّفاً مما يوجبُ ذلكَ أتمَّ إيجابٍ {أَلَا إِلَى الله تَصِيرُ الأمور} أى أمرو ما فيهما قاطبةً لا إلى غيرِه ففيهِ من الوعدِ للمهتدينَ إلى الصراطِ المستقيمِ والوعيدِ للضالينَ عنه ملا يخفى عن رسول الله ﷺ عن قرأَ سورةَ حم عسق كانَ ممَّن تُصلِّي عليهِ الملائكةُ ويستغفرونَ ويسترحمونَ لهُ
{صراط الله} “Allah'ın yoluna.” Birincisinden bedeldir. Şanını yüceltmek, dosdoğruluğunu pekiştirmek ve ona tâbi olmanın gerekliliğini teyit etmek için lafza-i celâle izafe edilmiş, ardından da Yüce Allah'ın şu kavliyle nitelenmiştir: {الذى لَهُ مَا في السماوات وَمَا فِي الأرض} “O ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur.” Zira her ikisinde bulunan bütün varlıkların yaratılış, mülkiyet ve tasarruf bakımından Yüce Allah'a ait olması, bunu en kâmil manada gerektirir. {أَلَا إِلَى الله تَصِيرُ الأمور} “İyi bilin ki bütün işler sonunda Allah'a döner.” Yani göklerde ve yerde bulunanların bütün işleri yalnızca O'na döner, başkasına değil. Bunda dosdoğru yola erenler için vaad, ondan sapanlar için ise gizli kalmayacak bir tehdit vardır. Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: “Kim Hâ-Mîm Ayn-Sîn-Kāf (Şûrâ) sûresini okursa, meleklerin kendisine dua ettiği, bağışlanmasını dilediği ve onun için rahmet temennisinde bulunduğu kimselerden olur.”