13975. Metin
سورة الأحقاف
Ahkâf Suresi
13976. Metin
} ٤
} 4
13977. Metin
سورة الأحقاف مكية وآيها خمس وثلاثون
Ahkâf Suresi Mekkîdir ve otuz beş ayettir.
13978. Metin
{بسم الله الرحمن الرحيم}
{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”
13979. Metin
{حم} {تنزيلُ الكتابِ مِنَ الله العزيز الحكيم} الكلامُ فيه كالذي مر في مطلعِ السورةِ السابقةِ
{حم} “Hâ-Mîm.” {تَنزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ} “Bu Kitap’ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır.” Bu husustaki söz, bir önceki surenin başında geçen izah gibidir.
13980. Metin
{ما خلقنا السماوات والأرض} بما فيهما من حيثُ الجزئيةُ منهما ومن حيثُ الاستقرارُ فيهما {وَمَا بَيْنَهُمَا} من المخلوقاتِ {إِلَاّ بالحق} استثناءٌ مفرغٌ من أعمِّ المفاعيلِ أي إلَاّ خلقاً مُلتبساً بالحقِّ الذي تقتضيهِ الحكمةُ التكوينيةُ والتشريعيةُ أو من أعم الأحوال من فاعلِ خلقنا أو مفعولِه أي ما خلقنَاها في حالٍ من الأحوالِ إلا حالَ ملابستِنا بالحقِّ أو حالَ ملابستِها به وفيه من الدَلالة على وجودِ الصَّانعِ تعالى وصفاتِ كمالِه وابتناءِ أفعالِه على حِكمٍ بالغةٍ وانتهائِها إلى غاياتٍ جليلةٍ ما لا يَخْفِى {وَأَجَلٌ مُّسَمًّى} عطفٌ على الحقِّ بتقديرِ مضافٍ أي وبتقديرِ أجلٍ مُسمَّى ينتهي إليهِ أمرُ الكلِّ وهو يومُ القيامةِ يَوْمَ تُبَدَّلُ الأرض غَيْرَ الأرض والسمواتُ وَبَرَزُواْ للَّهِ الواحدِ الْقَهَّارِ وقيل هو آحر مُدةِ البقاءِ المقدرِ لكلِّ واحدٍ ويأباهُ قولُه تعالى {والذين كَفَرُواْ عَمَّا أُنذِرُواْ معرضون} فإن ما أنذرواوه يومُ القيامةِ وما فيهِ من الطَّامةِ التَّامةِ والأهوالِ العامةِ لا آخرُ أعمارِهم وقد جُوِّزَ كونُ ما مصدريةً والجملةُ حاليةٌ أي ما خلقنا الخلقَ إلا بالحقِّ وتقديرِ الأجلِ الذي يجاوزون عندَهْ والحالُ أنَّهم غيرُ مؤمنينَ به معرضونَ عنه وعن الاستعدادِ له
{مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ} “Biz gökleri ve yeri,” gerek onların bir parçası olmaları gerekse içlerinde yerleşik bulunmaları bakımından içindekilerle birlikte, {وَمَا بَيْنَهُمَا} “ve ikisi arasındakileri” mahlûkatı, {إِلَّا بِالْحَقِّ} “ancak hak ile yarattık.” Bu, mef'ûllerin en genelinden yapılmış müferrağ bir istisnadır; yani tekvînî ve teşrîî hikmetin gerektirdiği hakka bitişik bir yaratma müstesna, demektir. Yahut da {خَلَقْنَا} fiilinin fâilinden veya mef'ûlünden en genel hâllerden bir istisnadır; yani “Biz onları, hakka temas ettiğimiz veya onların hakka temas ettiği bir hâl dışında hiçbir hâlde yaratmadık” demektir. Bunda Yaratıcı Teâlâ’nın varlığına, kemal sıfatlarına, fiillerinin üstün hikmetlere dayandığına ve yüce gayelere ulaştığına delalet eden [hususlar] gizli değildir. {وَأَجَلٍ مُّسَمًّى} “ve belirlenmiş bir süreye kadar [yarattık].” [ifadesi] muzâf takdiriyle {الْحَقِّ} üzerine matuftur; yani “hepsinin işinin varıp dayanacağı belirlenmiş bir sürenin takdiriyle [yarattık]” demektir ki o da kıyamet günüdür; o gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve [insanlar] Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın huzuruna çıkarlar. Bunun, her bir varlık için takdir edilen bekâ süresinin sonu olduğu da söylenmiştir; ancak Yüce Allah’ın {وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنذِرُوا مُعْرِضُونَ} “İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler” buyruğu buna engeldir. Zira onların uyarıldığı şey, ömürlerinin sonu değil, kıyamet günü ile onda vuku bulacak olan büyük felaket ve umumi dehşetlerdir. [Ayetin başındaki] {مَا} edatının mastariyye, cümlenin de hâl cümlesi olması caiz görülmüştür; yani “Biz mahlûkatı ancak hak ile ve onların huzurunda toplanacakları sürenin takdiriyle yarattık; oysa onlar buna inanmamakta, ondan ve ona hazırlık yapmaktan yüz çevirmektedirler” demektir.
13981. Metin
{قُلْ} توبيخاً لهم وتبكيتاً {أرأيتم} أخبروني وقرئ أرأيتَكُم {مَا تَدَّعُونَ} ما تَعْبُدُونَ {مِن دُونِ الله} منَ الأصنامِ {أَرُونِىَ} تأكيدٌ لأرأيتُم {مَاذَا خَلَقُواْ مِنَ الأرض} بيانُ للإبهامِ في ماذَا {أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ} أي شرْكةٌ معَ الله تعالى {في السماوات} أي في خلقِها أو مُلكِها وتدبيرِها حتَّى يُتوهم أن يكونَ لهم شائبةُ استحقاق للمعبودية فإن مالا مدخلَ له في وجودِ
Onları azarlamak ve susturmak maksadıyla {قُلْ} “De ki:” {أَرَأَيْتُم} “Bana haber verin;” -[Bu kelime] {أَرَأَيْتَكُمْ} şeklinde de okunmuştur- {مَّا تَدْعُونَ} taptığınız, {مِن دُونِ اللَّهِ} putlardan [olan şeyleri]? {أَرُونِي} “Gösterin bana,” [ifadesi] {أَرَأَيْتُمْ} için bir teyittir; {مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ} “yerden neyi yaratmışlar?” [ifadesi ise] {مَاذَا} kelimesindeki kapalılığı açıklığa kavuşturmaktadır. {أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ} “Yoksa onların bir ortaklığı mı var,” Allah Teâlâ ile bir ortaklıkları mı vardır {فِي السَّمَاوَاتِ} “göklerde?” Yani onların yaratılmasında yahut mülkünde ve idaresinde [bir ortaklıkları mı var] ki, onların ilahlığa hak kazanma hususunda bir paylarının olduğu zannedilsin? Zira hiçbir yönden hiçbir şeyin var olmasında dahli bulunmayan bir varlık,
13982. Metin
٥ ٧
5 7
13983. Metin
شئ من الأشياءِ بوجهٍ من الوجوهِ فهُو بمعزلٍ منْ ذلكَ الاستحقاقِ بالمرَّةِ وإِنْ كانَ منَ الأحياءِ العُقلاءِ فَما ظنُّكم بالجمادِ وقولُه تعالَى {ائتونى بكتاب} الخ تبكيتٌ لهم بتعجيزِهم عن الاتيان بسند نقاى بعد تبكيتِهم بالتعجيزِ عن الإتيانِ بسندٍ عقليَ أي ائتونِي بكتابٍ إلهيَ كائنٍ {مّن قَبْلِ هذا} الكتابِ أي القُرآنِ الناطقِ بالتَّوحيدِ وإبطالِ الشركِ دالٍ على صحةِ دينِكم {أَوْ أثارة من علم} أو بقيت من علمٍ بقيتْ عليكُم من علومِ الأولينَ شاهدةٍ باستحقاِقهم للعبادِة {إِن كُنتُمْ صادقين} في دَعْواكُم فإنَّها لا تكادُ تَصحُّ ما لم يقُم عليها برهانٌ عقليٌّ أو سلطانٌ نقليٌّ وحيثُ لَم يقُمْ عليها شئ منهُمَا وقد قامتْ على خلافِها أدلةُ العقلِ والنقلِ تبين بطلانها وقرئ إِثَارَةٍ بكسرِ الهمزةِ أي مناظرة فإنهعا تُثيرُ المعانيَ وأثَرةٍ أيْ شئ أوثرتم به وخصخصتم منْ علمٍ مطويَ من غيرِكم وإثرة بالحركات الثلاث مع سكون الثاء إما المكسورةُ فبمعنى الأثَرةِ وأمَّا المفتوحةُ فهي المرةُ من أثرَ الحديثَ أي رَواه وأمَّا المضمومةُ فاسمُ ما يؤثر الخطبة التي هي اسمُ ما يُخطبُ بهِ
bu hak edişten tamamen uzaktır; canlı ve akıl sahibi varlıklardan olsa bile durum böyleyken, cansız varlıklar hakkında ne düşünürsünüz? Yüce Allah’ın {ائْتُونِي بِكِتَابٍ} “Bana bir kitap getirin...” buyruğu, akli bir delil getirmekten aciz bırakılmalarının ardından naklî bir delil getirmekten de aciz bırakılarak susturulmalarıdır. Yani, “Bana bu kitaptan, {مِّن قَبْلِ هَٰذَا} yani tevhidi dile getiren ve şirki iptal eden Kur'an'dan {ائْتُونِي بِكِتَابٍ} önce var olmuş ve dininizin doğruluğuna delalet eden ilahi bir kitap getirin, {أَوْ أَثَارَةٍ مِّنْ عِلْمٍ} “yahut bir bilgi kalıntısı” yani öncekilerin ilimlerinden size kalan ve onların ibadete layık olduğuna şahitlik eden bir bilgi kalıntısı [getirin], {إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru söyleyenler iseniz” davanızda [getirin].” Zira akli bir delil yahut naklî bir hüccet bulunmadıkça bu dava asla sahih olmaz. Her ikisinden de hiçbir şey bulunmadığına ve tam aksine aklî ve naklî deliller kaim olduğuna göre, onun batıllığı açığa çıkmıştır. Hemzenin kesresiyle {إِثَارَةٍ} şeklinde de okunmuştur ki bu ‘münazara/tartışma’ demektir; zira o anlamları ortaya çıkarır (tahrik eder). {أَثَرَةٍ} şeklinde de okunmuştur; yani sizden başkasına kapalı tutulup size tercih edilen ve tahsis edilen bir ilim demektir. Peltek se (ث) harfinin sükûnu ve hemzenin üç harekesiyle {إِثْرَةٍ / أَثْرَةٍ / أُثْرَةٍ} şeklinde de okunmuştur: Kesreli olanı {الأَثَرَة} anlamındadır; fethalı olanı ise {أَثَرَ الحَدِيثَ} (hadisi nakletti/rivayet etti) fiilinden mastar-ı merredir; zammeli olanı ise, kendisiyle hutbe okunan metne hutbe denilmesi gibi, rivayet edilen şeyin adıdır.
13984. Metin
{وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ الله مِن لَاّ يَسْتَجِيبُ لَهُ} إنكارٌ ونفيٌ لأنْ يكونَ أحدٌ يُساوي المُشركينَ في الضَّلالِ وإنْ كانَ سبكُ التَّركيبِ لنفي الأضلِ منهم من غيرِ تعرضٍ لنفي المُساوِي كما مر غيرَ مرة أي هُم أضلُّ من كلِّ ضالَ حيثُ تركُوا عبادةَ خالقِهم السميعِ القادرِ المجيبِ الخبير إلى عبادةِ مصنُوعِهم العارِي عن السمعِ والقدرةِ والاستجابةِ {إلى يَوْمِ القيامة} غايةٌ لنفي الاستجابةِ {وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ} الضميرُ الأول لمفعول ويدعو الثانى لفاعلِه والجمعُ فيهما باعتبارِ معنى مَنْ كما أن الإفرادَ فيما سبقَ باعتبارِ لفظِها {غافلون} لكونِهم جماداتٍ وضمائرُ العقلاءِ لإجرائِهم إيَّاها مُجرى العُقلاءِ ووصفِها بما ذُكر منْ تركِ الاستجابةِ والغفلةِ مع ظهورِ حالِها للتهكم بَها وبعبدَتها كقولِه تعالى إِن تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُواْ دُعَاءكُمْ الآيةَ
{وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ} “Allah’ı bırakıp da kendisine cevap veremeyecek olan şeylere dua edenden daha sapık kim olabilir?” Bu, sapıklık konusunda müşriklere denk birinin varlığını inkâr ve nefyetmektir; gerçi cümlenin kuruluşu, daha önce defalarca geçtiği üzere denk olanı nefyetmeye değinmeksizin onlardan daha sapık olanı nefyetmek içindir. Yani onlar, işiten, kadir olan, dualara icabet eden ve her şeyden haberdar olan yaratıcılarına ibadeti terk edip, işitmekten, güçten ve icabetten yoksun kendi ürettikleri şeylere ibadet ettikleri için her sapıktan daha sapıktırlar. {إِلَىٰ يَوْمِ الْقِيَامَةِ} “kıyamet gününe kadar” [ifadesi], icabetin nefyedilmesinin gayesidir. {وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ} [ifadesinde] birinci zamir {يَدْعُو} fiilinin mef'ûlüne, ikincisi ise fâiline aittir. Her iki zamirin de çoğul gelmesi {مَنْ} kelimesinin manası itibarıyladır; nitekim önceki tekil ifade de onun lafzı itibarıyladır. {غَافِلُونَ} “habersizdirler.” Cansız varlıklar oldukları için [habersizdirler]. Akıl sahiplerine mahsus zamirlerin kullanılması ise, onların bunları akıllılar yerine koymalarından dolayıdır. Durumlarının apaçık ortada olmasına rağmen bu şekilde icabeti terk ve gaflet ile nitelenmeleri, onlarla ve onlara tapanlarla alay etmek içindir; nitekim Yüce Allah’ın: “Onlara dua ederseniz duanızı işitmezler...” ayetinde olduğu gibidir.
13985. Metin
{وَإِذَا حُشِرَ الناس} عند قيامِ القيامةِ {كَانُواْ لَهُمْ أَعْدَاء وَكَانُواْ بِعِبَادَتِهِمْ كافرين} أي مُكذبينَ بلسانِ الحالِ أو المقالِ علَى ما يروى أنه تعالى يحى الأصنامَ فتتبرأُ عن عبادتِهم وقد جُوِّز أن يراد بهم كلُّ ما يُعبدُ من دُونِ الله مِن الملائكة والجن والإنس وغيرِهم ويبنَى إرجاعُ الضمائرِ وإسنادُ العداوةِ والكفرِ إليهم على التغليبِ ويرادُ بذلكَ تبرؤُهم عنهُم وعنْ عبادتِهم وقيلَ ضميرُ كانُوا للعبدةِ وذلكَ قولُهم والله رَبّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ
{وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ} “İnsanlar toplandığı zaman,” kıyamet koptuğunda, {كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} “[taptıkları şeyler] onlara düşman olurlar ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler.” Yani hâl diliyle yahut rivayet edildiği üzere Allah Teâlâ’nın putları diriltip onların da bu ibadetten teberrî etmesiyle sözlü olarak yalanlarlar. Bunlarla melekler, cinler, insanlar ve benzeri Allah’tan başka tapınılan her varlığın kastedilmiş olması da caiz görülmüştür. Bu durumda zamirlerin mercî kılınması ile düşmanlık ve inkârın onlara isnat edilmesi tağlîb yoluyla olur; bununla da onların o tapanlardan ve onların ibadetlerinden berî olmaları kastedilir. {كَانُوا} fiilinin zamirinin tapanlara ait olduğu da söylenmiştir ki bu da onların “Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki biz müşrikler değildik” sözleridir.
13986. Metin
{وإذا تتلى عليهم آياتنا بَيّنَاتٍ} واضحاتٍ أو مبيناتٍ {قَالَ الذين كَفَرُواْ لِلْحَقّ} أي لأجلِه وفي شأنِه وهو عبارةٌ عن الآياتِ المتلوةِ وضعَ موضعَ ضميرِها تنصيصاً على حقِّيتِها ووجوبِ الإيمانِ بَها كما وضعَ الموصولِ موضِعَ ضميرِ المتلوِّ عليهم تسجيلاً عليهم بكمالَ الكفرِ والضلالةِ {لَمَّا جَاءهُمْ} أي في أول ما جَاءهُمْ من غيرِ تدبرٍ وتأملٍ {هذا سِحْرٌ مُّبِينٌ} أي ظاهرٌ كونُه
{وَإِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ} “Ayetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman,” açık ve beyan edici olarak [okunduğunda], {قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ} “inkâr edenler hak hakkında dediler ki:” Yani hak uğruna ve onun hakkında [dediler]. O hak ise okunan ayetlerden ibarettir; hak olduğunu ve ona iman etmenin vacipliğini açıkça belirtmek için onun zamiri yerine açık isim konulmuştur; nitekim küfür ve dalaletlerinin kemalini tescil etmek amacıyla kendilerine ayet okunanların zamiri yerine de ism-i mevsûl getirilmiştir. {لَمَّا جَاءَهُمْ} “kendilerine geldiğinde” yani hiçbir şekilde düşünmeden ve tefekkür etmeden kendilerine ilk ulaştığı anda [şöyle dediler]: {هَٰذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ} “Bu apaçık bir büyüdür.” Yani büyü olduğu apaçık ortadadır.
13987. Metin
٨ ٩
8 9
13988. Metin
أَمْ
Yoksa
13989. Metin
{يَقُولُونَ افتراه} إضرابٌ وانتقالٌ من حكايةِ شناعتِهم السابقةِ إلى حكايةِ ما هو أشنعُ منها وما في أمْ من الهمزةِ للإنكارِ التوبيخيِّ المتضمنِ للتعجيبِ أي بل أيقولونَ افترى القُرآنَ {قُلْ إِنِ افتريته} على الفرضِ {فَلَا تَمْلِكُونَ لِى من الله شيئا} إذلا ريبَ في أنَّه تعالَى يُعاجلني حينئذٍ بالعقوبةِ فكيفَ أجترئ على أنْ أفتريَ عليهِ تعالى كذباً فأُعرّضَ نفسيَ للعقوبةِ التي لا مناصَ عنها {هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ} أي تندفعونَ فيهِ من القدحِ في وَحي الله والطعنِ في آياتِه وتسميتِه سحراً تارةً وفريةً أُخرى {كفى بِهِ شَهِيداً بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ} حيثُ يشهدُ لي بالصدقِ والبلاغِ وعليكم بالكذبِ والجحودِ وهو وعيد بجزاء إفاضتِهم وقولُه تعالى {وَهُوَ الغفور الرحيم} وعدٌ بالغُفرانِ والرحمةِ لمن تابَ وآمنَ وإشعارٌ بحلمِ الله تعالى عنْهم مع عظمِ جرائمِهم
{يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} “‘Onu uydurdu’ mu diyorlar?” [Bu ifade], önceki çirkinliklerini anlatmaktan daha çirkin olanını anlatmaya bir geçiş ve idrâbdır (vazgeçiştir). {أَمْ} edatındaki hemze, hayret bildirmeyi de içeren azarlayıcı bir inkâr içindir; yani “Aksine, Kur'an'ı uydurdu mu diyorlar?” demektir. {قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ} “De ki: Faraza ben onu uydurmuşsam,” {فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} “Allah’tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye gücünüz yetmez.” Zira o takdirde Allah Teâlâ’nın bana derhal ceza vereceğinde şüphe yoktur; öyleyse O’na yalan iftirada bulunup kendimi kurtuluşu olmayan bir cezaya maruz bırakmaya nasıl cüret edebilirim? {هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ} “O, sizin içine daldığınız şeyleri en iyi bilendir.” Yani Allah’ın vahyini karalama, O’nun ayetlerine dil uzatma, ona bazen sihir bazen de iftira deme hususunda içine daldığınız şeyleri [en iyi bilir]. {كَفَىٰ بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ} “Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.” Zira O, benim için doğruluğa ve tebliğe, sizin aleyhinize ise yalana ve inkâra şahitlik eder. Bu, onların daldıkları şeylerin cezalandırılacağına dair bir tehdittir. Yüce Allah’ın {وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} “O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” buyruğu ise tövbe edip iman eden kimse için bir bağışlanma ve rahmet vaadidir; ayrıca günahlarının büyüklüğüne rağmen Allah Teâlâ’nın onlara karşı hilm gösterdiğini hissettirmektedir.
13990. Metin
{قُلْ مَا كُنتُ بِدْعاً مّنَ الرسل} البدعُ بمعنى البديعِ كالخِلِّ بمعنى الخليلِ وهو ما لا مثلَ له وقرئ بفتحِ الدالِ على أنه صفةٌ كقِيَمٍ وزِيَمٍ أو جمع مقدر مضاف أيْ ذَا بِدَعٍ وقد جُوِّزَ ذلكَ في القراءةِ الأُولى أيضاً على أنَّه مصدرٌ كانُوا يقترحونَ ﵊ آياتٍ عجيبةً ويسألونَهُ عن المُغيباتِ عِناداً ومُكابرةً فأُمَر ﵇ بأنْ يقولَ لهم ما كنتُ بديعاً من الرسلِ قادراً على ما لم يقدروا حَتَّى آتيَكُم بكلِّ ما تقترحونَهُ وأخبركم بكلِّ ما تسلون عنْهُ من الغيُوبِ فإنَّ مَنْ قبلي من الرسلُ عليهم الصلاة والسلام والسَّلامُ ما كانُوا يأتونَ إلا بما آتاهُم الله تعالى من الآياتِ ولا يُخبرونَهم إلا بَما أُوحيَ إليهم {وَمَا أَدْرِى مَا يفعل بى ولا بكم} أى أى شئ يُصيبنَا فيما يُستقبل من الزمانِ من أفعالهِ تعالى وماذا يُقدَّرُ لنا من القضاياه وعن الحسنِ ﵁ ما أَدري ما يصيرُ إليه أَمري وأمرُكم في الدُّنيا وعن ابنِ عباس ﵄ ما يفعل بى ولا بكُم في الآخرةِ وقال هيَ منسوخةٌ بقولِه تعالى لّيَغْفِرَ لَكَ الله مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وقيل يجوزُ أن يكونَ المنفيُّ هي الدرايةَ المفصَّلةَ والأظهرُ الأوفقُ لما ذُكِرَ من سببِ النزولِ أنَّ مَا عبارةٌ عمَّا ليسَ علمُه منْ وظائفِ النبوةِ من الحوادثِ والواقعاتِ الدنيويةِ دونَ ما سيقعُ في الآخرةِ فإنَّ العلمَ بذلكَ من وظائفِ النبوةِ وقد وردَ به الوحيُ الناطق بتفاصيلِ ما يُفعلُ بالجانبينِ هذا وقد رُويَ عن الكلبيِّ أنَّ أصحابَ النبيِّ ﷺ قالُوا له ﵇ وقد ضجِروا من أذيةِ المشركينَ حتَّى متى نكونُ على هَذا فقالَ ما أدرى ما يفعل بى ولا بكُم أأُتْركُ بمكةَ أم أُومرُ بالخروجِ إلى أرضٍ ذاتِ نخيلٍ وشجرٍ قد رُفعتْ لي ورأيتُها يعني في منامِه وجُوِّزِ أَنْ تكَونَ مَا موصولةً والاستفهاميةُ أقضى لحقِّ مقامِ التبرؤِ عن الدرايةِ وتكريرُ لا لتذكيرِ النفيِّ المنسحبِ إليه وتأكيده
{قُلْ مَا كُنتُ بِدْعًا مِّنَ الرُّسُلِ} “De ki: Ben peygamberlerin ilki (benzeri görülmemişi) değilim.” {البِدْع}, tıpkı {الخِلّ} kelimesinin {الخَلِيل} anlamına gelmesi gibi {البَدِيع} anlamındadır ve benzeri olmayan şey demektir. Dal (د) harfinin fethasıyla {بَدَعًا} şeklinde, tıpkı {قِيَم} ve {زِيَم} gibi sıfat olarak veya muzâfı takdir edilen bir çoğul olarak yani {ذَا بِدَعٍ} (bidatler/yenilikler sahibi) anlamında da okunmuştur; bunun birinci kıraatte mastar olarak kabul edilmesiyle bu manaya gelmesi de caiz görülmüştür. Onlar inat ve kibirlerinden dolayı Peygamber aleyhisselâm’dan acayip mucizeler talep ediyor ve gaybî şeyleri soruyorlardı. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm’a, onlara şöyle demesi emredildi: “Ben, peygamberlerin görülmemişi değilim ki onların güç yetiremediği şeylere güç yetireyim de bana teklif ettiğiniz her şeyi size getireyim ve gayba dair bana sorduğunuz her şeyi size haber vereyim! Zira benden önceki peygamberler -aleyhimüssalâtü vesselâm- ancak Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği ayetleri (mucizeleri) getirirler ve kendilerine ancak vahyedilen şeyleri haber verirlerdi.” {وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ} “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.” Yani gelecek zamanda Allah Teâlâ’nın fiillerinden başımıza ne geleceğini ve kaderden bizim için nelerin takdir edildiğini bilmem. Hasan [el-Basrî] radıyallâhu anh’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Dünyada benim ve sizin durumunuzun neye varacağını bilmem.” İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan ise: “Ahirette bana ve size ne yapılacağını bilmem” dediği ve bu ayetin Yüce Allah’ın “Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın diye...” ayetiyle mensuh olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Nefyedilen şeyin ayrıntılı bilgi olmasının caiz olduğu da söylenmiştir. Nüzul sebebi olarak zikredilen hususa en uygun ve en zahir olan görüş şudur: {مَا} ifadesi, ahirette vuku bulacak şeylerden değil, bilinmesi peygamberlik görevlerinden olmayan dünyevi hadiseler ve olaylardan ibarettir; zira ahirete dair bilgi peygamberlik görevlerindendir ve her iki tarafa neler yapılacağının ayrıntılarını bildiren vahiy gelmiştir. Bununla birlikte Kelbî’den şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabı, müşriklerin eziyetlerinden bunalarak ona: “Daha ne zamana kadar bu durumda kalacağız?” dediler. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm: “Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum; Mekke’de mi bırakılacağım, yoksa bana gösterilen ve gördüğüm -yani rüyasında gördüğü- hurmalıklı ve ağaçlık bir yere çıkmam mı emredilecek [bilmiyorum]” buyurdu. [Ayetin başındaki] {مَا} edatının ism-i mevsûl olması da caiz görülmüştür; ancak istifhâmiyye (soru edatı) olması, bilgiden berî olma makamının hakkını vermeye daha uygundur. {لَا} edatının tekrarlanması ise, kendisine sirayet eden nefyi hatırlatmak ve pekiştirmek içindir.
13991. Metin
} ٠
} 10
13992. Metin
وقرئ ما يُفعلُ على إسنادِ الفعلِ إلى ضميرِه تعالى {إِنْ أَتَّبِعُ إِلَاّ مَا يُوحِى إِلَىَّ} أيْ ما أفعلُ إلا اتباعَ ما يُوحَى إليَّ على مَعْنى قصرِ أفعالِه ﵊ على اتباعِ الوَحي لاقصر اتباعه على الوجى كما هو المتسارعُ إلى الأفهامِ وقد مرَّ تحقيقُه في سورة الأنعام وقرئ يُوحِي على البناءِ للفاعلِ وهو جوابٌ عن اقتراحِهم الأخبارَ عمَّا لم يُوحَ إليه ﵇ من الغيوبِ وقيلَ عن استعجالِ المسلمينَ أنْ يتخلصُوا عن أذيةِ المشركينَ والأوَّلُ هو الأوفقُ لقولهِ تعالى {وَمَا أَنَاْ إِلَاّ نَذِيرٌ} أُنذركم عقاب الله تعالى حسبمَا يُوحى إليَّ {مُّبِينٌ} بينُ الإنذارِ بالمعجزاتِ الباهرةِ
Fiil Allah Teâlâ’nın zamirine isnat edilerek {مَا يَفْعَلُ} şeklinde de okunmuştur. {إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَىٰ إِلَيَّ} “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Yani, zihinlere ilk gelen şekliyle tabi olmasını sadece vahye hasretmek değil, Peygamber aleyhisselâm’ın fiillerini vahye uymaya hasretmek manasında, “Ben ancak bana vahyolunana uymaktan başka bir şey yapmam” demektir; bunun tahkiki En'âm Suresi'nde geçmişti. {يُوحِي} şeklinde mâlûm sîgasıyla da okunmuştur. Bu, onların Peygamber aleyhisselâm’a vahyedilmeyen gaybî haberleri vermesini teklif etmelerine bir cevaptır. Müslümanların müşriklerin eziyetinden kurtulmak için acele etmelerine bir cevap olduğu da söylenmiştir; birincisi ise Yüce Allah’ın şu buyruğuna daha uygundur: {وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ} “Ben ancak bir uyarıcıyım,” bana vahyedildiği üzere sizi Allah Teâlâ’nın azabıyla uyarırım, {مُّبِينٌ} “apaçık [bir uyarıcıyım].” Parlak mucizelerle uyarısı apaçık olandan [başka bir şey değilim].
13993. Metin
{قل أرأيتم إِن كَانَ} أي ما يُوحَى إليَّ من القرآنِ {مِنْ عِندِ الله} لَا سحراً ولا مُفترى كما تزعمونَ وقولُه تعالى {وَكَفَرْتُمْ بِهِ} حالٌ بإضمارِ قَدْ من الضميرِ في الخبرِ وُسّطتْ بين أجزاءِ الشرطِ مسارعةً إلى التسجيلِ عليهم بالكفرِ أو عطفٌ على كانَ كمَا في قولِه تعالى قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كان مِنْ عِندِ الله ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِهِ لكنْ لا على أنَّ نظمَهُ في سلك الشرط المتردد بينَ الوقوعِ وعدمِه عندهُم باعتبارِ حالِه في نفسهِ بل باعتبارِ حالِ المعطوفِ عليه عندَهُم فإنَّ كفرَهُم به أمرٌ محققٌ عندهم أيضاً وإنَّما ترددُهم في أنَّ ذلكَ كفرٌ بَما من عند الله تعالى أم لا وكذا الحالُ في قولِه تعالى {وَشَهِدَ شَاهِدٌ مّن بني إسرائيل} وما بعدَهُ من الفعلينِ فإنَّ الكُلَّ أمورٌ محققةٌ عندَهُم وإنَّما ترددُهم في أنَّها شهادةٌ وإيمانٌ بما من عند الله تعالى واستكبار عنه أولاً والمعنى أخبروني إن كان ذلك في الحقيقة من عند الله وكفرتُم به وشهدَ شاهدٌ عظيمُ الشأنِ منْ بني اسرائيل الواقفين على شؤن الله تعالى وأسرارِ الوحي بما أُوتُوا من التوراةِ {على مِثْلِهِ} أي مثلِ القرآنِ من المَعَاني المنطويةِ في التوراةِ المطابقةِ لما في القرآنِ من التوحيدِ والوعدِ والوعيدِ وغيرِ ذلكَ فإنَّها عينُ ما فيه في الحقيقةِ كما يعربُ عنه قولُه تعالَى وَإِنَّهُ لَفِى زُبُرِ الأولين وقولُه تعالى إِنْ هذا لَفِى الصحف الأولى والمثليةُ باعتبارِ تأديتِها بعباراتٍ أُخرَ أو على مثلُ ما ذُكرَ من كونه من عند الله تعالى والمثليةُ لما ذُكِرَ وقيل المثلُ صلةٌ والفاء في قوله تعالى {فآمن} للدلالةِ على أنَّه سارعَ إلى الإيمانِ بالقُرآنِ لما علمَ أنَّه من جنسِ الوحي الناطقِ بالحقِّ وهو عبدُ اللَّه بنُ سَلَام لمَّا سمعَ بمقدمِ رسولِ الله ﷺ المدينةَ أتاهُ فنظرَ إلى وجههِ الكريمِ فعلمَ أنَّه ليسَ بوجهِ كذَّابٍ وتأملَهُ فتحققَ أنَّه النبيُّ المنتظرُ فقالَ له إنَّي سائلكَ عن ثلاثٍ لا يعلمُهنَّ إلا نبيٌّ ما أولُ أشراطِ الساعةِ وما أولُ طعام أكله أهلُ الجنةِ والولدُ ينزعُ إلى أبيهِ أو إلى أمَّةِ فقالَ ﵊ أمَّا أولُ أشراطِ الساعةِ فنارٌ تحشرُهم منَ المشرقِ إلى المغربِ وأمَّا طعامِ أهلِ الجنَّةِ فزيادةُ كبدِ حوتٍ وأما الولُد فإنْ سبقَ ماءُ الرجلِ نزعَهُ وإنْ سبقَ ماءُ المرأةِ نزعتْهُ فقال أشهدُ أنَّكَ رسولُ الله حَقَّا فقامَ ثمَّ قالَ يا رسولَ الله إنَّ اليهودَ قومُ بُهتٌ فإن علمُوا بإسلامِي قبلَ أنْ تسألَهم عنِّي بهتونِي عندكَ فجاءتِ اليهود فقالَ لهم النبيُّ ﵊ أي رجلٍ عبدُ اللَّهِ فيكم فقالُوا خيرُنا
{قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ} “De ki: Bana haber verin, eğer [bu Kur'an]” bana vahyolunan Kur'an, iddia ettiğiniz gibi bir büyü veya iftira olmayıp {مِنْ عِندِ اللَّهِ} “Allah katından ise” Yüce Allah’ın {وَكَفَرْتُم بِهِ} “ve siz de onu inkâr etmişseniz” buyruğu, haberdeki zamirden gizli bir {قَدْ} takdiriyle hâldir; küfürlerini hemen tescil etmek amacıyla şartın unsurları arasına yerleştirilmiştir; yahut Yüce Allah’ın: “De ki: Bana haber verin; eğer o Allah katından olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz...” buyruğunda olduğu gibi {كَانَ} üzerine matuftur. Ancak bu, kendi katlarında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği tereddütlü olan şart bağına dizilmesinin kendi zatındaki durumu itibarıyla olduğu anlamına gelmez; bilakis matuf aleyhin onların katındaki durumu itibarıyladır. Zira onların onu inkâr etmeleri kendi katlarında da kesinleşmiş bir durumdur; onların tereddüdü ise bunun Allah katından olan bir şeye küfür olup olmadığı hususundadır. Yüce Allah’ın {وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrailoğullarından bir şahit de şahitlik edip...” buyruğunda ve ondan sonraki iki fiilde de durum böyledir; zira bunların hepsi onlar katında gerçekleşmiş hususlardır; onların tereddüdü ise bunun Allah katından olana bir şahitlik ve iman, ondan da bir büyüklenme olup olmadığı hususundadır. Anlam şöyledir: “Bana haber verin; eğer o hakikatte Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından -kendilerine verilen Tevrat sebebiyle Allah Teâlâ’nın işlerine ve vahyin sırlarına vâkıf olan- şanı yüce bir şahit de {عَلَىٰ مِثْلِهِ} “onun bir benzerine” yani Tevrat’ın içerdiği ve Kur'an'daki tevhit, vaat, tehdit ve diğer hususlarla uyuşan manalara şahitlik etmişse; nitekim bunlar Yüce Allah’ın: ‘Şüphesiz o, öncekilerin kitaplarında da vardır’ ve ‘Şüphesiz bu, ilk sahifelerde de vardır’ buyruklarının ifade ettiği gibi hakikatte onun aynısıdır; benzerlik ise başka ibarelerle ifade edilmiş olması itibarıyladır; yahut zikredildiği üzere Allah katından olmasının bir benzerine şahitlik etmişse -ki benzerlik zikredilen sebeptendir; {مِثْل} kelimesinin zâit (sıla) olduğu da söylenmiştir- {فَآمَنَ} “ve o iman etmiş,” -buradaki fâ (ف), onun gerçeği dile getiren vahiy cinsinden olduğunu bilince Kur'an'a hemen iman ettiğini göstermek içindir; bu şahıs Abdullah b. Selâm’dır; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Medine’ye teşrifini işitince ona gelip mübarek yüzüne baktı ve bunun bir yalancı yüzü olmadığını anladı; onu dikkatlice süzüp beklenen peygamber olduğunu kesin olarak bildi ve ona: ‘Ben sana ancak bir peygamberin bilebileceği üç şeyi soracağım: Kıyametin ilk alameti nedir, cennet ehlinin yiyeceği ilk yemek nedir ve çocuk ne zaman babasına ya da annesine benzer?’ dedi. Peygamber aleyhisselâm: ‘Kıyametin ilk alameti, insanları doğudan batıya toplayacak bir ateştir; cennet ehlinin ilk yemeği balık ciğerinin fazlalığıdır (ziyadesidir); çocuğa gelince, erkeğin suyu kadınınkini geçerse çocuk erkeğe benzer, kadının suyu erkeğinkini geçerse kadına benzer’ buyurdu. Bunun üzerine o: ‘Şehadet ederim ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin!’ dedi. Sonra ayağa kalkıp: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Yahudiler iftiracı bir kavimdir; eğer sen beni onlara sormadan önce müslüman olduğumu öğrenirlerse, senin yanında bana iftira atarlar’ dedi. Yahudiler gelince Peygamber aleyhisselâm onlara: ‘Abdullah sizin aranızda nasıl bir adamdır?’ diye sordu. Onlar: ‘Bizim en hayırlımız,
13994. Metin
} ١ ١ {
} 11 {
13995. Metin
وابنُ خيرِنا وسيدُنا وابنُ سيدِنا وأعلمُنَا وابنُ أعلمِنا قال أرأيتُم إنْ أسلمَ عبدُ اللَّهِ قالُوا أعاذَهُ الله من ذلك فحرج إليهم عبدُ اللَّهِ فقالَ أشهدُ أَن لَاّ إلَه إِلَاّ الله وأشهدُ أنَّ محمداً رسولُ الله فقالُوا شرُّنا وابنُ شرِّنا وانتقصُوه قالَ هذَا ما كنتُ أخافُ يا رسولُ الله وأحذرُ قالَ سعدَ بنَ أبي وقاصٍ ﵁ ما سمعتُ رسولَ الله ﷺ يقولُ لأحدٍ يمشِي على الأرضِ إنَّه من أهلِ الجنَّةِ إلا لعبدِ اللَّه ابن سَلامٍ وفيهِ نزلَ وَشَهِدَ شَاهِدٌ الآيةَ وقيلَ الشاهدُ مُوسى ﵇ وشهادتُه بما في التَّوراة من بعثةِ النبيِّ عليهما الصَّلاةُ السلام وبهِ قال الشعبيُّ وقالَ مسروقٌ والله ما نزلتْ في عبدُ اللَّه بنُ سَلَام فإنَّ آلَ حم نزلتْ بمكةَ وإنَّما أسلمَ عبدُ الله بالمدينةِ وأجابَ الكلبيُّ بأنَّ الآيةَ مدنية وإنْ كانتْ السورةُ مكيةً {واستكبرتم} عطفٌ على شهدَ شاهدٌ وجوابُ الشرطِ محذوفٌ والمعنى أخبروني إن كان من عند الله تعالى وشهدَ على ذلكَ أعلمُ بني إسرائيلَ فآمنَ به من غيرِ تلعثمٍ واستكبرتُم عن الإيمانِ به بعد هذه المرتبةِ مَنْ أضلُّ منكم بقرينة قوله تعالة قال أرأيتم إن كان مِنْ عِندِ الله ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِهِ مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِى شِقَاقٍ بَعِيدٍ وقولِه تعالى {إِنَّ الله لَا يَهْدِى القوم الظالمين} فإنَّ عدم الهداية مما ينبئ عن الضَّلالِ قطعاً ووصفُهم بالظلمِ للإشعارِ بعلَّةِ الحُكم فإنَّ تركَهُ تعالَى لهدايتِهم لظلمِهم
en hayırlımızın oğlu, efendimiz, efendimizin oğlu, en âlimimiz ve en âlimimizin oğludur’ dediler. Peygamber: ‘Peki, Abdullah müslüman olursa ne dersiniz?’ buyurunca, ‘Allah onu bundan korusun!’ dediler. Bunun üzerine Abdullah onların karşısına çıkıp: ‘Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir’ dedi. Onlar [hemen]: ‘Bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur’ dediler ve onu kötülediler. Abdullah: ‘İşte ey Allah’ın Resûlü, korktuğum ve çekindiğim buydu!’ dedi. Sa'd b. Ebî Vakkâs radıyallâhu anh şöyle demiştir: ‘Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yeryüzünde yürüyen hiçbir kimse hakkında, Abdullah b. Selâm müstesna, cennet ehlindendir dediğini işitmedim.’ İşte: ‘Ve bir şahit şahitlik etti...’ ayeti onun hakkında indi.- Şahidin Musa aleyhisselâm olduğu, şahitliğinin de Tevrat’ta Peygamber -aleyhimessalâtü vesselâm-’ın gönderileceğine dair bulunan hususlarla olduğu da söylenmiştir; Şa'bî bu görüştedir. Mesrûk ise şöyle demiştir: ‘Allah’a yemin olsun ki bu ayet Abdullah b. Selâm hakkında inmemiştir; zira Hâ-Mîm sureleri Mekke’de inmiştir, Abdullah ise Medine’de müslüman olmuştur.’ Kelbî ise sure Mekkî olsa bile bu ayetin Medenî olduğunu söyleyerek cevap vermiştir- {وَاسْتَكْبَرْتُمْ} “ve siz de büyüklük taslamışsanız [durumunuz ne olur]?” [ifadesi] {شَهِدَ شَاهِدٌ} üzerine matuftur. Şartın cevabı hazfedilmiştir; anlamı şöyledir: “Bana haber verin; eğer o Allah Teâlâ katından ise ve İsrailoğullarının en âlimi buna şahitlik edip hiç tereddüt etmeden ona iman etmişken, siz bu mertebeden sonra ona iman etmekten büyüklük taslayıp yüz çevirmişseniz sizden daha sapık kim olabilir?” Buna Yüce Allah’ın: “De ki: Bana haber verin, eğer o Allah katından olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz, uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kim vardır?” buyruğu delalet etmektedir. Yüce Allah’ın: {إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu hidayete erdirmez” buyruğuna gelince; hidayete erdirilmemek kesin olarak sapıklığı haber veren hususlardandır. Onların zâlimlikle nitelenmesi hükmün illetini hissettirmek içindir; zira Allah Teâlâ’nın onları hidayete erdirmeyi terk etmesi onların zulümlerinden dolayıdır.
13996. Metin
{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ} حكايةٌ لبعضٍ آخَرَ من أقاويلِهم الباطلةِ في حقِّ القُرآنِ العظيمِ والمؤمنينَ بهِ أي قالَ كُفَّارُ مكةَ {لِلَّذِينَ آمنوا} أي لإجلِهم {لَّوْ كَانَ} أي ما جاءَ به ﵊ من القرآنِ والدينِ {خَيْراً مَّا سَبَقُونَا إِلَيْهِ} فإنَّ معاليَ الأمورِ لا ينالُها أَيْدِي الأراذلِ وهُم سُقَّاطُ عامَّتُهم فقراءُ ومَوالٍ ورعاةٌ قالُوه زعماً منهم أنَّ الرياسةَ الدينيةَ مما يُنالُ بأسبابٍ دنيويةٍ كَما قالُوا لَوْلَا نُزّلَ هذا القرآنُ على رَجُلٍ مّنَ القريتينِ عظيمٍ وزلَّ عنْهم أنَّها منوطةٌ بكمالاتٍ نفسانيةٍ وملكاتٍ رُوحانيةٍ مبناها الإعراض عن زخازف الدُّنيا الدنيةِ والإقبالُ على الآخرةِ بالكليةِ وأنَّ من فاز بها فقد حازها بحذافيرها ومن حرمها فماله منها من خَلاقٍ وقيلَ قالَه بنُو عامرٍ وغطفانُ وأسدٌ وأشجعُ لما أسلمَ جهينةُ ومزينةُ وأسلمُ وغفارُ وقيلَ قالتْهُ اليهودُ حين أسلمَ عبدُ اللَّه بنُ سَلَام وأصحابِه ويأباهُ أنَّ السورة مكيى ولا بُدَّ حينئذٍ من الالتجاءِ إلى ادعاءِ أنَّ الآيةَ نزلتْ بالمدينةِ {وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُواْ بِهِ} ظرفٌ لمحذوفٍ يدلَّ عليهِ ما قبلَهُ ويترتبُ عليهِ ما بعدَهُ أيْ وإذ لم يهتدُوا بالقُرآنِ قالُوا ما قالُوا {فَسَيَقُولُونَ} غيرَ مكتفينَ بنغى خيريّتهِ {هذا إِفْكٌ قَدِيمٌ} كما قالُوا أساطيرُ الأوَّلينَ وقيلَ المحذوفُ ظهرَ عنادُهم وليسَ بذاكَ
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenler dediler ki:” [Bu], onların yüce Kur'an ve ona iman edenler hakkındaki diğer bazı batıl sözlerinin anlatılmasıdır; yani Mekke kâfirleri {لِلَّذِينَ آمَنُوا} iman edenler uğruna ve onlar hakkında şöyle dediler: {لَوْ كَانَ} “Eğer [o] olsaydı,” yani Peygamber aleyhisselâm’ın getirdiği Kur'an ve din {خَيْرًا مَّا سَبَقُونَا إِلَيْهِ} “hayırlı bir şey olsaydı, onlar ona [ulaşmakta] bizi geçemezlerdi.” Zira yüce mertebelere aşağılık kimselerin elleri erişemez; oysa onlar avamın ayak takımı, fakirler, köleler ve çobanlardır. Onlar bunu, dini liderliğin dünyevi sebeplerle elde edilen bir şey olduğunu zannettikleri için söylediler; nitekim: “Bu Kur'an iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” demişlerdi. Dini liderliğin, temeli alçak dünyanın süslerinden yüz çevirip bütünüyle ahirete yönelmek olan nefsani kemalatlara ve ruhi melekelere bağlı olduğunu, buna nail olanın her şeyi elde ettiğini, bundan mahrum kalanın ise ondan hiçbir nasibinin olmadığını unuttular. Bunu Benî Âmir, Gatafân, Esed ve Eşca' kabilelerinin, Cüheyne, Müzeyne, Eslem ve Gıfâr kabileleri müslüman olduğu zaman söylediği rivayet edilmiştir. Yahudilerin, Abdullah b. Selâm ve arkadaşları müslüman olduğu zaman söylediği de söylenmiştir; ancak surenin Mekkî olması buna engeldir; o takdirde ayetin Medine’de indiği iddiasına sığınmak gerekir. {وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ} “Ona uymadıklarından dolayı,” öncesinin delalet ettiği ve sonrasının terettüp ettiği hazfedilmiş bir fiilin zarfıdır; yani Kur'an ile hidayete ermeyince söylediklerini söylediler, {فَسَيَقُولُونَ} onun hayırlı oluşunu inkâr etmekle yetinmeyip şöyle diyeceklerdir: {هَٰذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ} “‘Bu, eski bir yalandır.’” Nitekim: “Öncekilerin masallarıdır” demişlerdi. Hazfedilen fiilin “inatları ortaya çıktı” şeklinde olduğu da söylenmiştir, fakat bu pek isabetli değildir.
13997. Metin
{وَمِن قَبْلِهِ} أي منْ قبلِ القُرآنِ وهو خبرٌ لقولِه تعالى {كِتَابُ موسى} قيلَ والجملةُ حاليةٌ أو مستأنَفةٌ وأيَّا
{وَمِن قَبْلِهِ} “Ondan önce de” yani Kur'an'dan önce de [vardı], bu ifade Yüce Allah’ın {كِتَابُ مُوسَىٰ} “Musa’nın kitabı” buyruğunun haberidir. Cümlenin hâl yahut istînâf cümlesi olduğu söylenmiştir; hangisi
13998. Metin
} ١ ١٥
} 1 15
13999. Metin
ما كانَ فهو لردِّ قولِهم هذا إفكٌ قديمٌ وإبطالِه فإنَّ كونَهُ مُصدقاً لكتابِ مُوسى مقرر لحقِّيتهِ قطعاً {إَمَامًا وَرَحْمَةً} حالانِ من كتابِ مُوسى أي إماماً يُقتدَى به في دينِ الله تعالى وشرائعِه كما يُقتدى بالإمامِ ورحمةً من الله تعالى لمن آمنَ به وعملَ بموجبهِ {وهذا} الذي يقولونَ في حقِّه ما يقولونَ {كِتَابٌ} عظيمٌ الشأنِ {مُّصَدّقُ} أي لكتابِ مُوسى الذي هو إمامٌ ورحمةٌ أو لِما من بين يديهِ من جميعِ الكتبِ الإلهيةِ وقد قرئ كذلكَ {لّسَاناً عَرَبِيّاً} حالٌ من ضميرِ الكتابِ في مصدقٌ أو من نفسِه لتخصصهِ بالصفةِ وعاملُها معنى الإشارةِ وعلى الأولِ مصدقٌ وقيلَ مفعولٌ لمصدقٌ أي يصدقُ ذا لسانٍ عربيَ {لّيُنذِرَ الذين ظَلَمُواْ} متعلقٌ بمصدقٌ وفيه ضميرُ الكتابِ أو الله أو الرسول ﵊ ويؤيدُ الأخيرَ القراءةُ بتاءِ الخطابِ {وبشرى لِلْمُحْسِنِينَ} في حيزِ النصبِ عطفاً على محل لينذرَ وقيل في محلِ الرفعِ على أنَّه خبرُ مبتدأٍ مضمرٍ أي وبشرى وقيل على أنَّه عطفٌ على مصدقٌ
olursa olsun, onların “Bu eski bir yalandır” sözlerini reddetmek ve iptal etmek içindir; zira onun Musa’nın kitabını tasdik edici olması, hak oluşunu kesin olarak pekiştirmektedir. {إِمَامًا وَرَحْمَةً} “bir rehber ve bir rahmet olarak [vardı].” [Bu iki kelime] Musa’nın kitabından hâldir; yani öndere uyulduğu gibi Allah Teâlâ’nın dininde ve şeriatlerinde kendisine uyulan bir önder ve ona iman edip gereğince amel eden için Allah Teâlâ’dan bir rahmet olarak [vardı]. {وَهَٰذَا} hakkında ileri geri konuştukları şu [Kur'an], {كِتَابٌ} şanı yüce bir kitaptır; {مُّصَدِّقٌ} “tasdik edicidir,” yani bir önder ve rahmet olan Musa’nın kitabını yahut kendisinden önceki bütün ilahi kitapları tasdik edicidir; nitekim bu şekilde de okunmuştur. {لِّسَانًا عَرَبِيًّا} “Arapça bir dille,” {مُصَدِّقٌ} içindeki kitap zamirinden veya sıfatla özelleştiği için bizzat kendisinden hâldir; âmili ise işaret manasıdır; birinci ihtimale göre ise [âmili] {مُصَدِّقٌ} kelimesidir. Bunun {مُصَدِّقٌ} fiilinin mef'ûlü olduğu da söylenmiştir; yani “Arap dili sahibini tasdik edicidir” demektir. {لِّيُنذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا} “zulmedenleri uyarmak için [indirilmiştir].” [Bu ifade] {مُصَدِّقٌ} kelimesine müteallıktır; onda kitabın veya Allah’ın yahut Peygamber aleyhisselâm’ın zamiri vardır; muhatap te (ت) harfiyle okunan kıraat de bu sonuncuyu teyit etmektedir. {وَبُشْرَىٰ لِلْمُحْسِنِينَ} “ve güzel davrananlara bir müjdedir.” {لِيُنْذِرَ} fiilinin mahalline atfen nasb mahallindedir; gizli bir mübtedanın haberi olarak yani “ve o bir müjdedir” takdiriyle yahut {مُصَدِّقٌ} kelimesine atfen ref mahallinde olduğu da söylenmiştir.
14000. Metin
{إِنَّ الذين قَالُواْ رَبُّنَا الله ثُمَّ استقاموا} أي جمعُوا بينَ التوحيدِ الذي هُو خلاصةُ العلمِ والاستقامةِ في أمورِ الدينِ التي هيَ مُنتهى العملِ وثُمَّ للدلالة على تراخي رتبةِ العملِ وتوقفِ الاعتدادِ به على التوحيدِ {فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} من لُحوق مكروهٍ {وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} من فواتِ محبوبٍ والفاءُ لتضمنِ الاسمِ معنى الشرطِ والمرادُ بيانُ دوامِ نفي الحزنِ لا بيانُ نفي دوامِ الحزنِ كما يُوهمه كونُ الخبرِ مضارعاً وقد مرَّ بيانُه مراراً
{إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا} “Şüphesiz ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru olanlar,” yani ilmin özü olan tevhit ile amelin nihayeti olan din işlerindeki istikameti bir araya getirenler -{ثُمَّ} edatı amelin mertebece sonralığını ve amelin geçerli sayılmasının tevhîde bağlı olduğunu göstermek içindir-; {فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} “onlara hiçbir korku yoktur,” hoşlanılmayan bir durumun başlarına gelmesinden [korku yoktur], {وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} “ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” Sevilen bir şeyin elden kaçmasından dolayı [üzülmeyeceklerdir]. [Cevabın başındaki] fâ (ف) harfi, ismin şart manası içermesinden dolayıdır. Buradaki maksat, haberin muzâri fiil olmasının vehmettirdiği gibi hüznün devamının nefyedildiğini beyan etmek değil, hüznün nefyinin devamlı olduğunu beyan etmektir; nitekim bu husus defalarca açıklanmıştı.
14001. Metin
{أولئك} الموصوفون بما ذكر من الوصفينِ الجليلينِ {أصحاب الجنة خالدين فِيهَا} حالٌ من المستكنِّ في أصحابُ وقولُه تعالَى {جَزَاء} منصوبٌ إمَّا بعاملٍ مقدرٍ أي يُجزَون جزاءً أو بمَعْنى ما تقدمَ فإنَّ قولَه تعالى أولئكَ أصحابُ الجنَّةِ في معنى جازيناهُم {بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} من الحسناتِ العلميةِ والعمليةِ
{أُولَٰئِكَ} Zikredilen iki yüce vasıfla nitelenenler, {أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا} “cennetliklerdir, orada ebedî kalacaklardır;” [bu ifade] {أَصْحَابُ} içindeki gizli zamirden hâldir. Yüce Allah’ın {جَزَاءً} “bir karşılık olarak” buyruğu, ya takdirî bir âmil ile mansuptur yani “karşılık olarak cezalandırılırlar/mükâfatlandırılırlar” demektir, ya da önceki ifadenin manası sebebiyledir; zira Yüce Allah’ın “İşte onlar cennetliklerdir” buyruğu “Onları mükâfatlandırdık” manasındadır; {بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yapmakta oldukları şeylere [karşılık olarak].” İlmi ve ameli güzelliklerden [yapmakta olduklarına karşılık].
14002. Metin
{وَوَصَّيْنَا الإنسان} بأنْ يُحسنَ {بوالديه إحسانا} وقرئ حُسْناً أي بأنْ يفعلَ بهمَا حُسْناً أي فعلاً ذَا حُسنٍ أو كأنَّه في ذاتِه نفسُ الحسنِ لفرطِ حُسنهِ وقُرِىءَ بضمِّ السينِ أيضاً وبفتحِهما أيْ بأن يفعل بهما فعل حَسَناً أو وصينَاهْ إيصاءً حسناً {حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاً} أي ذاتَ كُرهٍ أو حملاً ذَا كره وهو المشقة وقرئ بالفتحِ وهُما لغُتانِ كالفَقْرِ والفُقْرِ وقيلَ المضمومُ اسمٌ والمفتوحُ مصدرٌ {وَحَمْلُهُ وفصاله} أيْ مدةُ حملِه وفصالِه وهو الفطام وقرئ ة فصله والفصل والفصالُ كالفطمِ والفِطامِ بناءً ومَعْنى والمرادُ
{وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ} “Biz insana tavsiye ettik” iyilik etmesini {بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا} “ana babasına güzel davranmayı.” {حُسْنًا} şeklinde de okunmuştur; yani onlara güzel bir muamelede bulunmasını, yani güzellik sahibi bir fiil işlemesini yahut aşırı güzelliğinden dolayı bizzat güzelliğin kendisi olan bir davranış yapmasını [tavsiye ettik]. Sin (س) harfinin zammesiyle ve her iki harfin fethasıyla {حَسَنًا} şeklinde de okunmuştur; yani onlara güzel bir davranışta bulunmasını yahut “Biz ona güzel bir tavsiyede bulunduk” manasındadır. {حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا} “Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle doğurdu.” Yani zorluk içinde [taşıdı ve doğurdu] yahut zorlu bir hamilelikle taşıdı ki bu meşakkattir. [Kelimeler] fetha ile {كَرْهًا} şeklinde de okunmuştur; bunlar tıpkı {الفَقْر} ve {الفُقْر} gibi iki ayrı lehçedir. Zammeli olanın isim, fethalı olanın mastar olduğu da söylenmiştir. {وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ} “Onun taşınması ve sütten kesilmesi,” yani hamilelik süresi ile sütten kesilme süresi {فِصَالُهُ} [otuz aydır]. {فَصْلُهُ} şeklinde de okunmuştur; {الفَصْل} ve {الفِصَال}, vezin ve mana bakımından tıpkı {الفَطْم} ve {الفِطَام} gibidir. Burada kastedilen,
14003. Metin
} ٦ ١٧
} 6 17
14004. Metin
بهِ الرَّضاعُ التامُّ المُنتهِي بهِ كمَا أرادَ بالأمدِ المدة من ال كُلُّ حَيَ مُستكمِلٌ مُدَّةَ العمرِ ومُودٍ إذَا انتهى أمدُهْ {ثَلَاثُونَ شَهْراً} تمضي عليَها بمعاناةِ المشاقِّ ومقاساةِ الشدائدِ لأجلِه وهذا دليلٌ على أن أقلَّ مدةِ الحملِ ستةُ أشهرٍ لما أنه حُطَّ عنْهُ للفصالِ حولانِ لقولهِ تعالى حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ أَرَادَ أَن يُتِمَّ الرضاعة يبقي للحملِ ذلكَ قيلَ ولعل تعيينَ أقلِ مدةِ الحملِ وأكثرِ مدةِ الرَّضاعِ لانضباطِهما وتحققِ ارتباطِ النسبِ والرضاعِ بهما {حتى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ} أي اكتهل واستحكمَ قوتُه وعقلُه {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً} قيلَ لم يبعثْ نبيٌّ قبلَ أربعينَ وقرئ حتَّى إذَا استَوى وبلغَ أشدَّهُ {قَالَ رَبّ أَوْزِعْنِى} أي ألهمنِي وأصلُه أَوْلعِني من أوزعتُه بكذَا {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ التى أَنْعَمْتَ عَلَىَّ وعلى وَالِدَىَّ} أي نعمةَ الدِّينِ أو ما يعمُّها وغيرَها {وَأَنْ أَعْمَلَ صالحا ترضاه} التنكيرُ للتفخيمِ والتكثيرِ {وَأَصْلِحْ لِى فِى ذُرّيَّتِى} أيْ واجعلِ الصلاحَ سارياً في ذُريتِي راسخاً فيهم كَما في قولِه يجرحُ في عَراقيبِها نَصْلي قالَ ابنُ عبَّاسٍ أجابَ الله تعالَى دعاءَ أبي بكرٍ ﵃ فأعتقَ تسعةً من المؤمنينَ منهم بلال وعامر بنُ فُهيرةَ ولم يُردْ شيئاً من الخيرِ إلَاّ أعانَهُ الله تعالى عليهِ ودَعَا أيضاً فقالَ وأصلحْ لي في ذُريتِي فأجابَهُ الله ﷿ فلم يكن له ولدا إلا آمنُوا جميعاً فاجتمعَ له إسلامُ أبويهِ وأولادِه جميعاً فأدركَ أبُوه أبُو قحافة رسول الله ﷺ وابنُه عبدُ الرحمنِ بنُ أبي بكرٍ وابنُ عبدِ الرَّحمنِ أبُو عتيقٍ كلُّهم أدركُوا النبيَّ ﵊ ولم يكُنْ ذلكَ لأحدٍ من الصَّحابةِ رضوانُ الله تعالَى عليهم أجمعينَ {إِنّى تُبْتُ إِلَيْكَ} عمَّا لا ترضاهُ أو عمَّا يشغلُني عن ذكرِك {وَإِنّى مِنَ المسلمين} الذينَ أخلصُوا لكَ أنفسَهُم
sütten kesilme ile sona eren tam emzirmedir; nitekim “Her canlı ömür süresini tamamlar ve eceli sona erdiğinde helak olur” sözünde ecel ile sürenin kastedildiği gibidir. {ثَلَاثُونَ شَهْرًا} “otuz aydır.” Bu süre, onun uğrunda meşakkatlere katlanarak ve zorluklar çekerek anne üzerinde geçer. Bu, en az hamilelik süresinin altı ay olduğuna delildir; zira Yüce Allah’ın: “Emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için tam iki yıl...” buyruğu gereğince sütten kesilme için iki yıl düşüldüğünde, hamilelik için bu miktar (altı ay) kalır. Denildi ki: En az hamilelik süresi ile en çok emzirme süresinin belirlenmesi, zaptedilebilir olmaları ve nesep ile emzirme bağının bunlarla kesinlik kazanması sebebiyle olabilir. {حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ} “Nihayet olgunluk çağına ulaştığında,” yani olgunlaşıp kuvveti ve aklı kemale erdiğinde, {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً} “ve kırk yaşına bastığında,” -kırk yaşından önce hiçbir peygamberin gönderilmediği söylenmiştir; {حَتَّى إِذَا اسْتَوَى وَبَلَغَ أَشُدَّهُ} şeklinde de okunmuştur- {قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي} “‘Rabbim! Beni muvaffak kıl (ilham et)’ dedi;” aslı “beni buna düşkün kıl” anlamında {أَوْلِعْنِي}’dir; bir şeye düşkün kıldığında {أَوْزَعْتُهُ بِكَذَا} denir. {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ} “Bana ve ana babama verdiğin nimetine şükretmemi,” yani din nimetine yahut bunu ve diğer nimetleri kapsayan şeylere [şükretmemi], {وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ} “ve razı olacağın salih bir amel işlememi [bana ilham et].” [Salih kelimesinin] tenvinli gelmesi tazim ve çokluk içindir. {وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي} “Ve zürriyetim hakkında da benim için iyilik nasip eyle.” Yani “Zürriyetimde iyiliği devamlı kıl ve onların içine iyiliği yerleştir; tıpkı ‘Okum onların topuklarına işler’ sözünde olduğu gibi.” İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah Teâlâ Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın duasını kabul etti ve o, içlerinde Bilâl ile Âmir b. Füheyre’nin de bulunduğu müminlerden dokuz kişiyi azat etti. Ne kadar hayır dilediyse Allah Teâlâ ona yardım etti. O ayrıca: “Zürriyetim hakkında da benim için iyilik nasip eyle” diye dua etti; Allah azze ve celle de duasını kabul buyurdu ve çocuklarının hepsi istisnasız iman etti. Böylece hem anne babasının hem de bütün çocuklarının İslâm’ı onun için bir araya geldi. Nitekim babası Ebû Kuhâfe, oğlu Abdurrahman b. Ebî Bekir ve torunu Abdurrahman’ın oğlu Ebû Atîk, hepsi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e eriştiler (ashabtan oldular); bu durum sahâbeden -Allah Teâlâ hepsinden razı olsun- başka hiç kimseye nasip olmamıştır. {إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ} “Şüphesiz ben sana tövbe ettim,” razı olmadığın şeylerden yahut beni seni anmaktan alıkoyan şeylerden [tövbe ettim], {وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ} “ve şüphesiz ben müslümanlardanım.” Kendilerini sana ihlasla teslim edenlerdenim.
14005. Metin
{أولئك} إشارةٌ إلى الإنسانِ والجمعُ لأنَّ المرادَ به الجنسُ المتصفُ بالوصفِ المَحكِيِّ عنْهُ وما فيهِ من معنى البُعدِ للإشعارِ بعلوِّ رتبتِه وبُعد منزلتِه أي أولئكَ المنعوتونَ بما ذُكِرَ من النعوتِ الجليلةِ {الذين نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُواْ} من الطاعاتِ فإنَّ المباحَ حسنٌ ولا يثابُ عليهِ {وَنَتَجَاوَزُ عَن سيئاتهم} وقرئ الفعلانِ بالياءِ على إسنادِهما إلى الله تعالى وعلى بنائِهما للمفعولِ ورفعِ أحسنَ على أنَّه قائمٌ مقامَ الفاعلِ وكذا الجارُّ والمجرور {فِى أصحاب الجنة} أي كائنينَ في عدادِهم منتظمينَ في سلكِهم {وَعْدَ الصدق} مصدرٌ مؤكدٌ لما أنَّ قوله تعالى يتقبل ونتجاوزُ وعدٌ من الله تعالى لهُم بالتقبلِ والتجاوزِ {الذى كَانُواْ يُوعَدُونَ} عَلَى ألسنةِ الرُّسلِ
{أُولَٰئِكَ} “İşte onlar,” [Bu ifade] insana bir işarettir; çoğul getirilmesi, kendisinden bu vasıfla bahsedilen cinsin kastedilmesindendir. İşaret ismindeki uzaklık manası ise, onun mertebesinin yüceliğini ve makamının üstünlüğünü hissettirmek içindir; yani zikredilen bu yüce vasıflarla nitelenen kimseler, {الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا} “yaptıklarının en güzelini kendilerinden kabul edeceğimiz” itaatlerden [en güzelini kabul edeceğimiz kimselerdir]; zira mubah olan şey güzeldir ama ona sevap verilmez; {وَنَتَجَاوَزُ عَن سَيِّئَاتِهِمْ} “ve kötülüklerini bağışlayacağımız kimselerdir.” İki fiil de Allah Teâlâ’ya isnat edilerek ye (ي) harfiyle {يَتَقَبَّلُ / يَتَجَاوَزُ} şeklinde ve meçhul sîgasıyla okunmuştur; [meçhul okunuşta] {أَحْسَنُ} nâib-i fâil olarak merfû kılınır, câr ve mecrûr da aynı şekildedir. {فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ} “Cennetlikler arasındadırlar;” yani onların sayısında olup onların safına dâhil edilmişlerdir. {وَعْدَ الصِّدْقِ} “Dosdoğru bir vaat olarak” [ifadesi], Yüce Allah’ın “kabul ederiz ve bağışlarız” buyruğunun onlar için kabul ve bağışlanmaya dair bir vaat olması hasebiyle tekit edici bir mastardır; {الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ} “onlara vaadolunagelen” peygamberlerin diliyle [vaat edilen şeydir].
14006. Metin
{والذى قَالَ لوالديه} عندَ دعوتِهما لهُ إلى الإيمانِ {أُفّ لَّكُمَا} هو صوتٌ يصدرُ عنِ المرءِ عندَ تضجرخ واللامُ لبيانِ المؤفَّفِ له كما في هَيْتَ لك وقرئ أُفِّ بالفتحِ والكسرِ بغيرِ تنوينٍ وبالحركاتِ الثلاثِ معَ التنوينِ والموصولُ عبارةٌ عن الجنسِ القائلِ ذلكَ القولَ ولذلكَ أُخبرَ عنه بالمجموعِ كما سبقَ قيلَ هُو
{وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ} “O kimse ise ki ana babasına dedi:” Onlar kendisini imana davet ettiklerinde [şöyle dedi]: {أُفٍّ لَّكُمَا} “‘Öf size!’” Bu, kişinin canı sıkıldığında çıkardığı bir sestir. Lâm (ل) harfi ise, tıpkı {هَيْتَ لَكَ} (Sana geldim/hazırım) ifadesinde olduğu gibi, kendisine öf denilen kişiyi açıklamak içindir. [Bu kelime] fetha ve tenvinsiz kesre ile {أُفَّ / أُفِّ} şeklinde ve tenvinli üç harekeyle {أُفٍّ / أُفًّا / أُفٌّ} şeklinde de okunmuştur. İsm-i mevsûl ise bu sözü söyleyen cinsten ibarettir; bundan dolayı daha önce geçtiği üzere çoğul olarak haber verilmiştir. Denildi ki bu,
14007. Metin
} ٨ ٢٠
} 8 20
14008. Metin
في الكافرِ العاقِّ لوالديهِ المكذبِ بالبعثِ وعن قَتَادةَ هُو نعتُ عبدِ سوءٍ عاقِّ لوالديهِ فاجرٍ لربِّه وما رُوي من أنَّها نزلت في عبدلرحمن بن أبي بكرٍ ﵄ قبلَ إسلامِه يردُّه ما سيأتِي من قولِه تعالى أُوْلَئِكَ الذين حَقَّ عَلَيْهِمُ القول الآيةَ فإنه كان من أفاصل المسلمينَ وسَرواتِهم وقد كذَّبتِ الصدِّيقةُ ﵂ مَنْ قالَ ذلكَ {أَتَعِدَانِنِى أَنْ أُخْرَجَ} أُبعثَ من القبر بعد الموت وقرئ أَخْرُجَ من الخُروجِ {وَقَدْ خَلَتِ القرون مِن قَبْلِى} ولم يُبعثْ منهم أحدٌ {وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ الله} يسألانِه أنْ يغيثَهُ ويوفقَهُ للإيمانِ {وَيْلَكَ} أي قائلينَ له ويلكَ وهو في الأصلِ دعاءٌ عليه بالثبورِ أُريدَ به الحثَّ والتحريضَ على الإيمانِ لا حقيقةَ الهلاكِ {آمن إِنَّ وَعْدَ الله حَقٌّ} أى البعث أضافا إليهِ تعالى تحقيقاً للحقِّ وتنبيهاً على حطئه في إسنادِ الوعدِ إليهما وقرئ إِنَّ وَعْدَ الله أي آمِنْ بأنَّ وعدَ الله حقٌّ {فَيَقُولُ} مكذباً لهُما {مَا هذا} الذي تسميانِه وعدَ الله {إِلَاّ أساطير الأولين} أباطيلُهم التي سَطرُوها في الكتبِ من غيرِ أنْ يكونَ لها حقيقةٌ
ana babasına âsi olan, öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan kâfir hakkındadır. Katâde’den [rivayet edildiğine göre] bu; ana babasına âsi, Rabbine karşı fâsık olan kötü bir kulun vasfıdır. Bu ayetin İslâm’a girmesinden önce Abdurrahman b. Ebî Bekir radıyallâhu anhümâ hakkında indiğine dair rivayeti ise, az sonra gelecek olan: “İşte onlar, haklarında söz hak olmuş kimselerdir...” ayeti reddetmektedir; zira o, müslümanların en faziletlilerinden ve önde gelenlerindendir; nitekim Sıddîka (Âişe) radıyallâhu anhâ bunu söyleyen kişiyi yalanlamıştır. [Şöyle dedi]: {أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ} “‘Beni tehdit mi ediyorsunuz çıkarılacağımla (diriltileceğimle)?’” Öldükten sonra kabirden diriltilmekle [tehdit mi ediyorsunuz]? [Kelime] çıkmak manasında {أَخْرُجَ} şeklinde de okunmuştur. {وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِن قَبْلِي} “Oysa benden önce nice nesiller gelip geçmiştir” ve onlardan hiçbiri diriltilmemiştir! {وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ} “Ana baba ise Allah’a sığınarak feryat etmekte,” Allah’tan ona yardım etmesini ve onu imana muvaffak kılmasını istemektedirler; {وَيْلَكَ} “‘Yazıklar olsun sana!’ [diyerek].” Yani ona “Yazıklar olsun sana!” diyerek [feryat ederler]; bu kelime aslında kişinin helaki için bir bedduadır, ancak burada helak olması değil, imana teşvik ve sevk etmek kastedilmiştir: {آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ} “‘İman et, şüphesiz Allah’ın vaadi haktır!’” Yani diriliş haktır. Hakikati ortaya koymak ve vaadi ana babaya isnat etmesindeki hatasına dikkat çekmek için vaadi Allah Teâlâ’ya nispet ettiler. [İfade] {آمِنْ بِأَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ} yani “Allah’ın vaadinin hak olduğuna iman et” şeklinde de okunmuştur. {فَيَقُولُ} “O ise der ki:” onları yalanlayarak şöyle der: {مَا هَٰذَا} “Bu nedir ki,” sizin Allah’ın vaadi diye isimlendirdiğiniz şey, {إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ} “öncekilerin masallarından başka?” Yani hiçbir hakikati olmaksızın kitaplara yazdıkları batıl sözlerinden başka bir şey değildir.
14009. Metin
{أولئك} القائلون هذه المقالاتِ {الذين حَقَّ عَلَيْهِمُ القول} وهو قولُه تعالَى لإبليسَ لاملان جهنم منك وممن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ كما ينبئ عنه قولُه تعالى {فِى أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِمْ مّنَ الجن والإنس} وقدْ مرَّ تفسيرُه في سورةِ الم السجدةُ {إِنَّهُمْ} جميعاً {كَانُواْ خاسرين} قد ضيَّعُوا فطرتَهُم الأصليةَ الجاريةَ مجرى رؤس أموالِهم باتِّباعِهم الشيطانَ والجملةُ تعليلٌ للحُكمِ بطريقِ الاستئنافِ التحقيقيِّ
{أُولَٰئِكَ} Bu sözleri söyleyenler, {الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ} “üzerlerine [azap] sözü hak olmuş kimselerdir.” O söz ise Yüce Allah’ın İblis’e: “Mutlaka cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım” buyruğudur; nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunu bildirmektedir: {فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ} “kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları içinde.” Bunun tefsiri Elif-Lâm-Mîm es-Secde Suresi'nde geçmişti. {إِنَّهُمْ} Hepsi, {كَانُوا خَاسِرِينَ} “ziyana uğrayanlar olmuşlardır.” Şeytana uymak suretiyle sermayeleri mesabesindeki asli fıtratlarını zayi etmişlerdir. Bu cümle, hakikati beyan eden bir istînâf yoluyla hükmün gerekçesidir.
14010. Metin
{وَلِكُلّ} من الفريقينِ المذكورينِ {درجات مّمَّا عَمِلُواْ} مراتبُ من أجزيةِ ما عملوا من الخير والشرِّ والدرجاتُ غالبةٌ في مراتبِ المَثوبة وإيرادها بطريقِ التغليبِ {وَلِيُوَفّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ} أي أجزيةَ أعمالِهم وقرئ بنونِ العظمةِ {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} بنقصِ ثوابِ الأولينَ عقابِ الآخرينَ والجملةُ إمَّا حالٌ مؤكدةٌ للتوفية أو استئنافٌ مقررٌ لها واللامُ متعلقةٌ بمحذوفٍ مُؤخرٍ كأنَّه قيل ليوفيهم أعمالَهُم ولا يظلمَهُم حقوقَهم فعلَ ما فعلَ من تقديرِ الأجزيةِ على مقاديرِ أعمالهم فجعل الثواب والعقابَ دركاتٍ
{وَلِكُلٍّ} Zikredilen iki gruptan her biri için, {دَرَجَاتٌ مِّمَّا عَمِلُوا} “yaptıklarına göre dereceler vardır;” hayır ve şerden işledikleri amellerin karşılıklarından mertebeler vardır. “Dereceler” kelimesi daha çok mükâfat mertebeleri için kullanılır ve burada tağlîb yoluyla getirilmiştir. {وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ} “Ve [bu], onlara amellerini tastamam ödemesi içindir;” yani amellerinin karşılıklarını [tastamam vermesi içindir]. Azamet nûnu ile {وَلِنُوَفِّيَهُمْ} şeklinde de okunmuştur. {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} “Onlara asla haksızlık edilmez.” Birincilerin sevabının eksiltilmesi, ikincilerin cezasının [haksız yere] artırılması suretiyle [haksızlık edilmez]. Cümle ya tam ödemeyi pekiştiren bir hâl cümlesidir yahut onu teyit eden bir istînâftır. Lâm (ل) harfi ise sonraya bırakılmış mahzuf bir fiile müteallıktır; sanki şöyle denilmiştir: “Onlara amellerini tastamam ödemek ve haklarına haksızlık etmemek için, amellerinin miktarına göre karşılıkları takdir etme işini yaptı da mükâfatı ve cezayı derekeler (basamaklar) kıldı.”
14011. Metin
{وَيَوْمَ يُعْرَضُ الذين كَفَرُواْ عَلَى النار} أي يُعذَّبُونَ بَها منْ قولِهم عُرضَ الأسُارَى على السيفِ أي قُتلوا وقيل يُعرض النارُ عليهم بطريقِ القلبِ مبالغةً {أَذْهَبْتُمْ طيباتكم} أي يقالُ لهم ذلكَ وهو الناصبُ للظرف وقرئ أأْذهبتُم بهمزتينِ وبألفٍ بينَهمَا على الاستفهامِ التوبيخيِّ أي أصبتم أو أخذتم ما كُتب لكُم من حُظوظِ الدُّنيا ولذائِذها {فِى حياتكم الدنيا واستمتعتم بِهَا} فلم يبقَ لَكُم بعد ذلك شئ منَها {فاليوم تُجْزَوْنَ عَذَابَ الهون}
{وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ} “İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün,” yani “esirler kılıca sunuldu/arz edildi” yani öldürüldü sözünde olduğu gibi onunla azap edilecekleri gün [şöyle denir]; mübalağa amacıyla kalb (yer değiştirme) yoluyla “ateşin onlara sunulacağı gün” şeklinde de olduğu söylenmiştir: {أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ} “‘Siz güzel şeylerinizi giderdiniz’ [denir].” Yani onlara böyle denilir; zarfı nasbeden de bu takdirî fiildir. İki hemzeyle ve aralarında bir elifle {أَأَذْهَبْتُمْ} şeklinde azarlayıcı bir soru olarak da okunmuştur; yani “Siz dünyadaki nasiplerinizden ve lezzetlerinizden sizin için takdir edilenleri tüketip aldınız {فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُم بِهَا} dünya hayatınızda ve onlardan yararlandınız; öyleyse bundan sonra sizin için onlardan hiçbir şey kalmadı, {فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ} artık bugün alçaltıcı azap ile cezalandırılacaksınız”
14012. Metin
أى الهوان وقد قرئ كذلكَ {بِمَا كُنتُمْ} في الدُّنيا {تَسْتَكْبِرُونَ فِى الأرض بِغَيْرِ الحق} بغيرِ استحقاقٍ لذلكَ {وَبِمَا كُنتُمْ تَفْسُقُونَ} أي تخرجونَ عن طاعةِ الله ﷿ أي بسببِ استكبارِكم وفسقِكم المستمرين وقرئ تَفْسِقونَ بكسرِ السِّينِ
yani horluk ve zillet [azabıyla cezalandırılacaksınız]; nitekim bu şekilde de okunmuştur; {بِمَا كُنتُمْ} dünyada {تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ} “yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan dolayı,” buna hiçbir hak kazanmaksızın [büyüklük taslamanızdan] {وَبِمَا كُنتُمْ تَفْسُقُونَ} “ve yoldan çıkmanızdan dolayıdır.” Yani Allah azze ve celle’ye itaatten çıkmanızdan dolayıdır; bu da sizin devam eden kibriniz ve fıskınız sebebiyledir. Sin (س) harfinin kesresiyle {تَفْسِقُونَ} şeklinde de okunmuştur.
14013. Metin
{واذكر} أيْ لكُفَّارِ مكةَ {أَخَا عَادٍ} أيْ هوداً ﵇ {إِذْ أَنذَرَ قَوْمَهُ} بدلُ اشتمالٍ منْهُ أي وقتَ إنذارِه إِيَّاهُم {بالاحقاف} جمعُ حِقْفٍ وهُو مل مستطيلٌ مرتفعٌ فيهِ انحناءٌ من احقوقف الشئ إذا اعوجَّ وكانتْ عادٌ أصحابَ عَمدٍ يسكنونَ بين رمالٍ مشرفةٍ على البحرِ بأرض يقال لها الشجر من بلادِ اليمنِ وقيلَ بينَ عُمَانَ ومَهَرَةَ {وَقَدْ خَلَتِ النذر} أي الرُّسلُ جمعُ نذيرٍ بمعنى المنذرِ {مِن بَيْنَ يَدَيْهِ} أي من قبلهِ {وَمِنْ خَلْفِهِ} أي منْ بعدهِ والجملةُ اعتراضٌ مقرِّرٌ لما قبله مؤكدٌ لوجوبِ العملِ بموجبِ الإنذارِ وُسِّط بينَ أنذرَ قومَهُ وبينَ قولِه {أَن لَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله} مسارعةً إلى ما ذُكِرَ من التقريرِ والتأكيدِ وإيذاناً باشتراكِهم في العبارةِ المحكيةِ والمَعْنى واذكُرْ لقومِكَ إنذارَ هودٍ قومَهُ عاقبةَ الشركِ والعذاب العظيم وقد أنذر مَنْ تقدمَهُ من الرسلِ ومن تأخرَ عنْهُ قومَهُم مثلَ ذلكَ فاذكُرهم وأَما جعلُها حالاً من فاعلِ أنذرَ على مَعْنى أنَّه ﵊ أنذرَهُم وقالَ لَهُم لَاّ تَعْبُدُواْ إِلَاّ الله {إِنّى أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} وقد أعلمهم أنَّ الرسلَ الذين بُعثوا قبلَه والذينَ سيُبعثونَ بعدَهُ كلَّهم منذرونَ نحوَ إنذارِه فمعَ ما فيهِ من تكلفِ تقديرِ الإعلامِ لا بُدَّ في نسبةِ الخلوِّ إلى مَن بعدَهُ من الرسلِ من تنزيلِ الآتِي منزلةَ الخالِي
{وَاذْكُرْ} “Ve an,” yani Mekke kâfirlerine anlat; {أَخَا عَادٍ} “Âd kavminin kardeşini,” yani Hûd aleyhisselâm’ı [an]; {إِذْ أَنذَرَ قَوْمَهُ} “hani o kavmini uyarmıştı;” [bu ifade] ondan bedel-i iştimaldir; yani onları uyardığı vakti [an], {بِالْأَحْقَافِ} “Ahkâf’ta.” [Ahkâf], {حِقْف} kelimesinin çoğuludur; o da eğri ve yüksek kum tepesidir; bir şey eğrildiğinde {احْقَوْقَفَ الشَّيْءُ} denir. Âd kavmi, Yemen beldelerinden Şihr denilen arazide denize bakan kumlar arasında yaşayan çadır direkleri (yüksek sütunlar) sahipleriydi. Umân ile Mehra arasında oldukları da söylenmiştir. {وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ} “Oysa uyarıcılar gelip geçmişti,” yani münzir anlamındaki {نَذِير} kelimesinin çoğulu olan peygamberler gelip geçmişti; {مِن بَيْنِ يَدَيْهِ} “ondan önce” {وَمِنْ خَلْفِهِ} “ve ondan sonra.” Bu cümle, öncesini pekiştiren ve uyarının gereğince amel etmenin vacipliğini teyit eden bir itiraziyyedir (ara cümledir); zikredilen teyit ve tekit hususuna acele etmek ve aktarılan ibaredeki ortaklıklarını bildirmek için {أَنذَرَ قَوْمَهُ} ile onun {أَن لَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ} “‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin’” sözü arasına yerleştirilmiştir. Anlamı şöyledir: “Kavmine, Hûd’un kendi kavmini şirkin akıbeti ve büyük azap ile uyardığını anlat; oysa ondan önceki ve ondan sonraki peygamberler de kavimlerini bunun benzeriyle uyarmışlardı, artık onları an.” Bu cümlenin, Peygamber aleyhisselâm’ın onları uyardığı ve onlara: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin; {إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} şüphesiz ben sizin üzerinize büyük bir günün azabından korkuyorum” dediği ve ondan önce gönderilen peygamberlerin de ondan sonra gönderilecek peygamberlerin de hepsinin onun uyarısı gibi uyarıcılar olduğunu kendilerine bildirdiği manasında {أَنْذَرَ} fiilinin fâilinden hâl kılınmasına gelince; bunda bir bildirme takdiri külfeti bulunmakla beraber, sonra gelecek peygamberlere geçmiş olma (hulüv) vasfının nispet edilmesinde geleceğin geçmiş yerine konulması zorunluluğu doğar.
14014. Metin
{قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا} أيْ تصرفنا {عن آلهتنا} عبادتهم {فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا} منَ العذابِ العظيمِ {إِن كُنتَ مِنَ الصادقين} في وعدِك بنزولهِ بنَا
{قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا} “Dediler ki: Bizi çevirmek için mi geldin” yani bizi vazgeçirmek için mi [geldin] {عَنْ آلِهَتِنَا} “ilahlarımızdan?” Onlara tapmaktan [vazgeçirmek için mi geldin]? {فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا} “Bize vadettiğin şeyi getir,” o büyük azaptan [olan şeyi getir], {إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “eğer doğru söyleyenlerden isen” onun başımıza geleceğine dair vaadinde.
14015. Metin
{قَالَ إِنَّمَا العلم} أي بوقتِ نزولِه أو العلمُ بجميعِ الأشياءِ التي مِنْ جُمْلتِها ذلكَ {عَندَ الله} وحدَهُ لا علمَ لي بوقتِ نزولِه ولا مدخلَ لي في إتيانِه وحلولِه وإنَّما علمُه عندَ الله تعالَى فيأتيكُم بهِ في وقتهِ المقدَّرِ لهُ {وَأُبَلّغُكُمْ مَّا أُرسلتَ بِهِ} من مواجبِ الرسالةِ التي من جُملتِها بيانُ نزولِ العذابِ إنْ لم تنتُهوا عن الشركِ من غيرِ وقوفٍ على وقت نزوله وقرئ أُبْلِغُكُم من الإبلاغِ {ولكنى أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} حيثُ تقترحُون عليَّ ما ليسَ من وظائفِ الرسلِ من الإتيانِ بالعذابِ وتعيينِ وقتهِ والفاء في قوله تعالى
{قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ} “Dedi ki: İlim ancak,” yani onun iniş vaktine dair bilgi yahut bunun da içinde bulunduğu her şeye dair bilgi, {عِندَ اللَّهِ} “Allah katındadır.” Yalnızca O’nun katındadır; onun ne zaman ineceğine dair bende bir bilgi yoktur ve onun gelip çatmasında benim hiçbir dahlim bulunmamaktadır; onun ilmi ancak Allah Teâlâ katındadır ve onu size takdir edilen vaktinde getirir; {وَأُبَلِّغُكُم مَّا أُرْسِلْتُ بِهِ} “ve ben size benimle gönderilen şeyleri tebliğ ediyorum.” İniş vaktini bilmeksizin, şirkten vazgeçmediğiniz takdirde azabın ineceğini açıklamanın da içinde bulunduğu risalet gereklerini [tebliğ ediyorum]. İblâğ masdarından {أُبْلِغُكُمْ} şeklinde de okunmuştur. {وَلَٰكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} “Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.” Zira azabı getirmek ve vaktini belirlemek gibi peygamberlerin görevlerinden olmayan bir şeyi benden talep ediyorsunuz. Yüce Allah’ın şu buyruğundaki fâ (ف) harfi:
14016. Metin
{فلما رأوه} فصيحة
{فَلَمَّا رَأَوْهُ} “Nihayet onu gördükleri zaman” fasîhadır;
14017. Metin
} ٥ ٢٦
} 5 26
14018. Metin
والضميرُ إما مُبهمٌ يوضحه قوله تعالى {عارضا} إما تمييز أو حالا أو راجعٌ إلى ما استعجلُوه بقولِهم فائتنا بما تَعدُنا أي فأتاهُم فلمَّا رأَوهُ سحاباً يعرضُ في أفق السماءِ {مُّسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ} أى متوجِّه أوديتِهم والإضافةُ فيه لفظيةٌ كما في قولِه تعالى {قَالُواْ هذا عَارِضٌ مُّمْطِرُنَا} ولذلكَ وَقَعا وصفينِ للنكرةِ {بَلْ هُوَ} أي قال هود وقد قرئ كذلك وقرئ قُلْ وهُو ردٌّ عليهم أي ليس الأمرُ كذلك بلْ هُو {مَا استعجلتم بِهِ} من العذابِ {رِيحٌ} بدل من ما أو خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ {فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} صفةٌ لريحٌ وكذا قولُه تعالى
Zamir ise ya Yüce Allah’ın {عَارِضًا} “bir bulut olarak” buyruğunun temyiz veya hâl olarak açıkladığı kapalı bir zamirdir yahut “Bize vadettiğin şeyi getir” sözleriyle acele istedikleri şeye dönmektedir; yani azap onlara geldi; gök ufkunda beliren bir bulut olarak onu gördükleri zaman, {مُّسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ} “vadilerine doğru yönelen” yani vadilerine yönelmiş olarak [gördüklerinde] -buradaki tamlama Yüce Allah’ın {قَالُوا هَٰذَا عَارِضٌ مُّمْطِرُنَا} “‘Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler” buyruğunda olduğu gibi lâfzî bir tamlamadır; bundan dolayı nekire kelimeye sıfat olmuşlardır- {بَلْ هُوَ} “‘Hayır, o...’” Yani Hûd dedi ki -nitekim {قَالَ} şeklinde de okunmuş, ayrıca {قُلْ} şeklinde de okunmuştur; bu onlara bir reddir: İş öyle değil, aksine o {مَا اسْتَعْجَلْتُم بِهِ} aceleyle istediğiniz şeydir;” azaptır; {رِيحٌ} “bir rüzgârdır” [kelimesi] {مَا}’dan bedeldir yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir; {فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “içinde can yakıcı bir azap bulunan” [ifadesi] {رِيحٌ} için sıfattır; nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir:
14019. Metin
{تُدَمّرُ} أي تهلكُ {كُلّ شَىْء} من نفوسهم وأموالهم {بأمر ربها} وقرئ يدمر كل شئ من دمَّر دماراً إذا هلكَ فالعائدُ إلى الموصوفِ محذوفٌ أو هو الهاءُ في ربِّها ويجوزُ أنْ يكون استئنافاً وأرادا لبيانِ أنَّ لكلَّ ممكنٍ فناءً مقضياً منوطاً بأمرِ بارئهِ وتكونُ الهاءُ لكلِّ شئ لكونِه بمعنى الأشياءِ وفي ذكرِ الأمرِ والربِّ والإضافةِ إلى الريحِ من الدِلالة على عظمةِ شأنِه ﷿ ما لا يَخْفى والفاءُ في قوله تعالى {فَأْصْبَحُواْ لَا يرى إِلَاّ مساكنهم} فصيحةٌ أي فجاءتْهُم الريحُ فدمرتْهُم فأصبحُوا بحيثُ لا يرى إلا مساكنهم وقرئ تَرَى بالتاءِ ونصبِ مساكنُهم خطابا لكل أحد يتأنى منه الرؤيةُ تنبيهاً على أنَّ حالَهُم بحيثُ لو حضرَ كلُّ أحدٍ بلادَهُم لا يَرَى فيها إلا مساكنَهُم {كذلك} أي مثلَ ذلكَ الجزاء الفظيعِ {نَجْزِي القوم المجرمين} وقد مرَّ تفصيلُ القصةِ في سورةِ الأعرافِ وقد رُويَ أنَّ الريحَ كانتْ تحملُ الفُسطاطَ والظَّعينةَ فترفعُها في الجوِّ حتى تُرى كأنَّها جرادةٌ قيلَ أولُ من أبصرَ العذابَ امرأةٌ منُهم قالتْ رأيتُ ريحاً فيها كشهبِ النَّارِ ورُويَ أنَّ أولَ ما عرفُوا به أنَّه عذابٌ ما رأوا ما كانَ في الصحراءِ من رحالِهم ومواشيهم تطيرُ بها الريحُ بينَ السماءِ والأرضِ فدخلُوا بيوتَهم وغلَّقوا أبوابَهم فقلعتِ الريحُ الأبوابَ وصرعَتْهم فأمالَ الله تعالى الأحقافَ فكانُوا تحتَها سبعَ ليالٍ وثمانيةَ أيامٍ لهم أنينٌ ثم كشفتِ الريحُ عنهُم فاحتملتهم فطرحتْهُم في البحرِ ورُوِيَ أنَّ هُوداً ﵇ لمَّا أحسَّ بالريحِ خطَّ على نفسِه وعلى المؤمنين خطا إلى جنب عين نبع وعن ابن عباس ﵄ اعتزلَ هودٌ ومن معَهُ في حظيرةِ ما يصيبُهم من الريحِ إلا ما يلينُ على الجُلودِ وتلذه الأنفسُ وإنَّها لتمرُّ من عادٍ بالظعنِ بين بينَ السماءِ والأرضِ وتدمغُهم بالحجارةِ
{تُدَمِّرُ} “Helak eden” {كُلَّ شَيْءٍ} canlarından ve mallarından her şeyi helak eden [bir rüzgârdır], {بِأَمْرِ رَبِّهَا} “Rabbinin emriyle.” Bir şey helak olduğunda {دَمَّرَ دَمَارًا} denilmesinden hareketle {يُدَمَّرُ كُلُّ شَيْءٍ} şeklinde de okunmuştur; bu takdirde mevsufa dönen zamir mahzuftur yahut {رَبِّهَا} kelimesindeki hâ (هَا) zamiridir. Bunun bir istînâf olması ve her mümkünün Yaratıcısının emrine bağlı takdir edilmiş bir yok oluşunun bulunduğunu beyan etmek maksadıyla getirilmiş olması da caizdir; bu durumda hâ (هَا) zamiri mana bakımından çoğul olması sebebiyle {كُلَّ شَيْءٍ} ifadesine döner. Emir ve Rab lafızlarının zikredilmesinde ve rüzgâra izafe edilmesinde Allah azze ve celle’nin şanının yüceliğine dair delalet gizli değildir. Yüce Allah’ın: {فَأَصْبَحُوا لَا يُرَىٰ إِلَّا مَسَاكِنُهُمْ} “Nihayet öyle oldular ki evlerinden başka bir şey görülmez oldu” buyruğundaki fâ (ف) harfi fasîhadır; yani rüzgâr onlara geldi, onları helak etti ve sadece evleri görülecek bir hâle geldiler. Te (ت) harfiyle ve {مَسَاكِنَهُمْ} kelimesinin nasbıyla {لَا تَرَى} şeklinde, görmesi mümkün olan herkese hitap olarak da okunmuştur; bu, onların durumunun, şayet herhangi biri onların beldelerine varsa orada evlerinden başka bir şey göremeyeceği bir hâlde olduğuna dikkat çekmek içindir. {كَذَٰلِكَ} “İşte böyle,” yani bu korkunç cezanın benzeriyle {نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ} “cezalandırırız günahkârlar topluluğunu.” Kıssanın ayrıntısı A'râf Suresi'nde geçmişti. Rivayet edildiğine göre rüzgâr çadırı ve devedeki kadını havaya kaldırıyor, gökte adeta bir çekirge gibi görününceye kadar yükseltiyordu. Azabı ilk görenin onlardan bir kadın olduğu ve: ‘İçinde ateş şuleleri gibi şeyler bulunan bir rüzgâr gördüm’ dediği anlatılmıştır. Azap olduğunu ilk anladıkları anın, sahrada bulunan eşyalarının ve hayvanlarının rüzgâr tarafından yerle gök arasında uçurulduğunu gördükleri an olduğu rivayet edilmiştir. Bunun üzerine evlerine girip kapılarını kilitlediler; fakat rüzgâr kapıları söküp onları yere serdi. Allah Teâlâ Ahkâf’ı (kum tepelerini) onların üzerine devirdi ve yedi gece sekiz gün onların iniltileri duyularak onun altında kaldılar. Sonra rüzgâr onların üzerinden kumu açtı, onları kaldırıp denize fırlattı. Rivayet edildiğine göre Hûd aleyhisselâm rüzgârı hissettiğinde, kaynayan bir pınarın yanına kendisine ve müminlere bir çizgi çizdi. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre: Hûd ve beraberindekiler bir ağıla çekildiler; rüzgârdan onlara ancak tenleri okşayan ve nefislerin lezzet aldığı kadarı isabet ediyordu; oysa rüzgâr Âd kavminden göç edenleri yerle gök arasında savuruyor ve taşlarla kafalarını eziyordu.
14020. Metin
{وَلَقَدْ مكناهم} أي قررنَا عاداً أو أقدرنَاهُم وما في قولِه تعالى {فِيمَا إِن مكناكم فِيهِ} موصولةٌ أو موصوفةٌ وأنْ نافيةٌ أيْ في الذِي أو فى شئ ما مكنَّاكُم فيهِ من السَّعةِ والبسطةِ وطولِ الأعمار وسائرِ مبادِيِ التصرفاتِ كَما في قوله تعالى {ألم يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مّن قَرْنٍ مكناهم فِى الأرض مَا لَمْ نُمَكّن لَّكُمْ} وممَّا يُحسِّنُ
{وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ} “Andolsun biz onları yerleştirmiştik (onlara imkân vermiştik),” yani Âd kavmini yerleştirmiş veya onlara güç vermiştik. Yüce Allah’ın {فِيمَا إِن مَّكَّنَّاكُمْ فِيهِ} buyruğundaki {مَا} edatı mevsûle veya mevsûfedir; {إِنْ} ise nâfiyedir (olumsuzluk edatıdır); yani “Genişlik, kudret, uzun ömür ve diğer tasarruf imkânları bakımından size vermediğimiz şeylerde [onlara imkân vermiştik]” demektir; nitekim Yüce Allah’ın: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ} “Görmediler mi kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik; yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik” buyruğunda da böyledir. Burada {إِنْ} edatının yerini güzel kılan şeylerden biri,
14021. Metin
} ٧ ٢٨
} 7 28
14022. Metin
موقعَ إنْ هَهُنا التَّفَصِّي عن تكرار لفظةِ مَا وهُو الدَّاعِي إلى قلبِ ألِفها هاءً في مَهْمَا وجعلُها شرطيةً أو زائدةً مِمَّا لَا يليقُ بالمقامِ {وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وأبصارا وَأَفْئِدَةً} ليستعملُوهَا فيمَا خُلقتْ لهُ ويعرفُوا بكل منها ما بيطت بهِ معرفتُه من فنونِ النعمِ ويستدلُّوا بها على شؤن منعهما ﷿ ويداومُوا على شُكرِه {فَمَا أغنى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ} حيثُ لم يستعملُوه في استماعِ الوَحي ومواعظِ الرسلِ {وَلَا أبصارهم} حيثُ لم يجتلُوا بها الآياتِ التكوينيةِ المنصوبةِ في صحائفِ العلم {وَلَا أَفْئِدَتُهُمْ} حيثُ لم يستعملُوها في معرفةِ الله تعالَى {مِن شَىْء} أي شيئاً من الإغناءِ ومِنْ مزيدةٌ للتأكيدِ وقولُه تعالى {إذ كانوا يجحدون بآيات الله} متعلقٌ بما أَغْنَى وهو ظرفٌ جَرَى مجرى التعليلِ من حيثُ أنَّ الحكمَ مرتبٌ على ما أضيفَ إليهِ فإنَّ قولَكَ أكرمتُه إذ أكرمنِي في قوةِ قولِك أكرمته لإكرامه أذا أكرمتَهُ وقتَ إكرامِه فإنَّما أكرمْتَه فيه لوجودِ إكرامه فيه كذا الحالُ في حيثُ {وَحَاقَ بِهِم مَا كَانُواْ بِهِ يستهزؤون} من العذابِ الذي كانُوا يستعجلونَهُ بطريقِ الاستهزاءِ ويقولونَ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كنتَ من الصادقينَ
{مَا} lafzının tekrarından kurtulmaktır; {مَهْمَا} kelimesindeki elifin he (هـ) harfine dönüştürülmesini gerektiren saik de budur. Onun şartiyye yahut zâit kılınması ise makama uygun olmayan hususlardandır. {وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً} “Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik” ki ne için yaratılmışlarsa o hususta kullansınlar, her biriyle bilgisi ona bağlanmış olan çeşitli nimetleri tanısınlar, bunlarla o nimetleri veren Allah azze ve celle’nin şanına delil getirsinler ve O’na şükre devam etsinler. {فَمَا أَغْنَىٰ عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ} “Fakat ne kulakları onlara bir fayda sağladı” zira onu vahyi ve peygamberlerin öğütlerini işitmede kullanmadılar, {وَلَا أَبْصَارُهُمْ} “ne gözleri [fayda sağladı]” zira onunla ilim sahifelerine dikilmiş tekvînî ayetleri temaşa etmediler, {وَلَا أَفْئِدَتُهُمْ} “ne de kalpleri [fayda sağladı]” zira onları Allah Teâlâ’yı tanımada kullanmadılar, {مِّن شَيْءٍ} “hiçbir şey [fayda sağlamadı].” Yani fayda vermekten hiçbir şeyi [sağlamadı]; [başındaki] {مِنْ} edatı tekit için zâittir. Yüce Allah’ın {إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ} “çünkü onlar Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlardı” buyruğu {أَغْنَى} fiiline müteallıktır; hükmün kendisine izafe edilen şeye terettüp etmesi bakımından ta'lîl (gerekçe) yerine geçen bir zarftır. Zira senin ‘Bana ikram ettiği zaman ona ikram ettim’ sözün ‘Bana ikram etmesinden dolayı ona ikram ettim’ sözünün kuvvetindedir; zira ona ikram ettiği vakitte ikram etmişsen, bunda ancak onun ikramının bulunmasından dolayı ikram etmişsindir. {حَيْثُ} kelimesinde de durum böyledir. {وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Ve alay edip durdukları şey onları kuşatıverdi;” yani alay yoluyla acele gelmesini istedikleri ve “Eğer doğru söyleyenlerden isen bize vadettiğin şeyi getir” dedikleri o azap [onları kuşattı].
14023. Metin
{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ} يا أهلَ مكةَ {مّنَ القرى} كحِجْرِ ثمودٍ وقُرى قومِ لوطٍ {وَصَرَّفْنَا الأيات} كررنَاها لَهُم {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} لكيْ يرجعُوا عمَّا هُم فيه من الكفر والمعاصي
{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُم} “Andolsun biz çevrenizdekileri helak ettik,” ey Mekke ehli! {مِّنَ الْقُرَىٰ} “memleketlerden” Semûd’un Hicr’i ve Lût kavminin beldeleri gibi memleketleri [helak ettik]; {وَصَرَّفْنَا الْآيَاتِ} “ve ayetleri tekrar tekrar açıkladık” onlar için tekrarladık, {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “belki dönerler diye.” İçinde bulundukları küfür ve günahlardan dönsünler diye.
14024. Metin
{فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الذين اتخذوا مِن دُونِ الله قربانا آلهة} القُربانُ ما يُتقرَّب بهِ إلى الله تعالَى وأحدُ مفعولَيْ اتخذُوا ضميرُ الموصولِ المحذوفِ والثانِي آلهةً وقرباناً حالٌ والتقديرُ فهلَاّ نصرهُم وخلَّصُهم من العذابِ الذين اتخذُوهم آلهةً حالَ كونِها متقرَّباً بَها إلى الله تعالَى حيثُ كانُوا يقولونَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَاّ لِيُقَرّبُونَا إلى الله زلفى هَؤُلاء شفعاؤُنا عِندَ الله وفيه تهكمٌ بهم ولا مساغَ لجعلِ قرباناً مفعولاً ثانياً آلهة بدلاً منه لفسادِ المَعْنى فإنَّ البدلَ وإنْ كانَ هو المقصودَ لكنَّه لا بُدَّ في غيرِ بدلِ الغلطِ من صحةِ المَعْنى فإنَّ البدلَ وإنْ كانَ هو المقصود فلا بُدَّ في غيرِ بدلِ الغلطِ من صحةِ المَعْنى بدونِه ولا ريبَ في أنَّ قولَنا اتخذوهُم من دونِ الله قُرباناً أي متقربا به ما لا صِحةَ لهُ قطعاً لأنَّه تعالَى متقرَّبٌ إليهِ لا متقرَّبٌ بهِ فلا يصحُّ أنَّهم اتخذُوهم قرباناً متجاوزينَ الله في ذلك وقرئ قُرُباناً بضمِّ الراءِ {بَلْ ضَلُّواْ عَنْهُمْ} أي غابُوا عنْهم وفيه تهكمٌ آخرُ بهم كأنَّ عدمَ نصرِهم لغيبتهم أوضاعوا عنُهم أي ظهرَ ضياعُهم عنهم بالكُليَّةِ وقيل امتنعَ نصرُهم امتناعَ نصرِ الغائبِ عن المنصورِ {وَذَلِكَ} أي ضياعُ آلهتِهم عنُهم وامتناعُ نصرِهم {إِفْكِهِمْ} أيْ أثرُ إفكِهم الذي هُو اتِّخاذُهم إيَّاهَا آلهةً ونتيجةُ شركِهم وقرئ أفَكُهم وكلاهُما مصدرٌ كالحِذْرِ والحذر وقرئ أَفَكَهُم على صيغةِ الماضِي فذلكَ إشارةٌ حينئذٍ إلى الاتخاذِ أيْ وذلكَ الاتخاذُ الذى هو ثمرتُه وعاقبتُه صرفَهُم عن الحق وقرئ أَفَّكَهُم بالتشديدِ للمبالغةِ وآفَكَهُم من الأفعالِ أي جعلهم آفكين وقرئ آفِكُهُم على صيغةِ اسمِ الفاعلِ مضافاً إلى ضميرِهم أى قولهم الإفكِ كما يقالُ قولٌ كاذبٌ {وَمَا كَانُواْ يَفْتَرُونَ} عطفٌ على
{فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ قُرْبَانًا آلِهَةً} “Allah’tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için ilah edindikleri şeyler onlara yardım etselerdi ya!” {القُرْبَان}, kendisiyle Allah Teâlâ’ya yaklaşılan şeydir. {اتَّخَذُوا} fiilinin iki mef'ûlünden biri mevsûlün mahzuf zamiri, ikincisi ise {آلِهَةً} kelimesidir; {قُرْبَانًا} ise hâldir. Takdiri şöyledir: “Kendileriyle Allah Teâlâ’ya yakınlık kazanılır bir hâldeyken ilah edindikleri şeyler onlara yardım edip onları azaptan kurtarsalardı ya!” Nitekim onlar: “Biz onlara ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlardı. Bunda onlarla bir alay vardır. {قُرْبَانًا} kelimesini ikinci mef'ûl, {آلِهَةً} kelimesini de ondan bedel kılmaya hiçbir imkân yoktur; zira bu manayı bozar. Çünkü bedel her ne kadar asıl kastedilen olsa da, galat bedeli dışındaki bedellerde bedel olmaksızın da mananın sahih olması şarttır; zira bedel asıl kastedilen olsa bile, galat bedeli dışındakilerde o olmaksızın mananın sahih olması zorunludur. Şüphe yoktur ki bizim ‘Onları Allah’ı bırakıp kurban yani kendisine yaklaşılan şey edindiler’ sözümüz kesinlikle sahih olmayan bir sözdür; zira Allah Teâlâ kendisine yaklaşılandır, kendisiyle yaklaşılan değildir; dolayısıyla bu hususta Allah’ı aşıp onları kurban edindikleri sahih olmaz. Râ (ر) harfinin zammesiyle {قُرُبَانًا} şeklinde de okunmuştur. {بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ} “Bilakis onlardan kaybolup gittiler;” yani onlardan uzaklaşıp kayboldular. Bunda onlarla başka bir alay vardır; sanki onlara yardım etmeyişleri onların ortalıkta bulunmayışındandır; yahut onlardan zayi olup gittiler, yani tamamen kayboldukları ortaya çıktı. Yardım edilene yardım etmeyen gaybın imtinası gibi onların yardımının imkansız olduğu da söylenmiştir. {وَذَٰلِكَ} Yani ilahlarının onlardan kaybolup gitmesi ve yardım etmemesi, {إِفْكُهُمْ} “onların yalanıdır;” yani onları ilah edinmelerinden ibaret olan yalanlarının eseri ve şirklerinin neticesidir. [Kelime] {أَفَكُهُمْ} şeklinde de okunmuştur; her ikisi de tıpkı {الحِذْر} ve {الحَذَر} gibi mastardır. Geçmiş zaman sîgasıyla {أَفَكَهُمْ} şeklinde de okunmuştur; bu takdirde {ذَٰلِكَ} ilah edinmeye işaret olur; yani semeresi ve akıbeti olan o ilah edinme onları haktan çevirdi demektir. Mübalağa için şedde ile {أَفَّكَهُمْ} ve if'âl babından {آفَكَهُمْ} şeklinde de okunmuştur ki onları iftiracı kıldı demektir. Zamirlerine izafe edilen ism-i fâil sîgasıyla {آفِكُهُمْ} şeklinde de okunmuştur; yani tıpkı ‘yalan söz’ denildiği gibi onların yalan sözleridir demektir. {وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “ve uydurup durdukları şeylerdir” [ifadesi] üzerine matuftur...
14025. Metin
} ٩ ٣٠
}
14026. Metin
إفكُهم أي وأثرُ افترائِهم على الله أو أثرُ ما كانُوا يفترونه عليه تعالى وقرئ وذلك إفكٌ مما كانوا يفترون أي بعض مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ من الإفكِ
{إِفْكُهُمْ} [kelimesi] üzerine [matuftur]; yani Allah’a iftiralarının eseri yahut O Teâlâ’ya uydurageldikleri şeylerin neticesidir. {وَذَٰلِكَ إِفْكٌ مِمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ} şeklinde de okunmuştur ki yalandan {مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “uydurdukları şeylerin” bir kısmıdır demektir.
14027. Metin
{وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَراً مّنَ الجن} أمَلْناهم إليكَ وأفبلنا بهم نحوك وقرئ صرَّفَنا بالتشديدِ للتكثيرِ لأنَّهم جماعةٌ وهُو السرُّ في جمعِ الضَّمير في قولِه تعالى {يستمعون القرآن} وما بعدَهُ وهو حالٌ مقدرةٌ من نفراً لتخصصِه بالصفةِ أو صفةٌ أُخرى لَه أي واذكُر لقومِكَ وقتَ صَرَفنا إليكَ نفراً كائناً من الجنِّ مقدَّراً استماعَهم القُرانَ {فَلَمَّا حَضَرُوهُ} أي القرآنَ عند تلاوتهِ أو الرسولَ عند تلاوتِه له على الالتفاتِ والأولُ هو الأظهرُ {قَالُواْ} أي قالَ بعضُهم لبعضٍ {أَنصِتُواْ} أى استكنوا لنسمعهُ {فَلَمَّا قُضِىَ} أُتمَّ وفرغ عن تلاوته وقرئ على البناءِ للفاعلِ وهو ضمير الرسول ﵊ وهذا يؤيد ضميرِ حضروه إليهِ ﵊ {وَلَّوْاْ إلى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ} مقدِّرينَ إنذارَهُم عند رجوعهم إليهم وروى أنَّ الجِنَّ كانتْ تسترق السمعَ فلما حُرستِ السماءُ ورُجموا بالشهبِ قَالُواْ مَا هَذا إِلَاّ لنبأٍ حدثَ فنهضَ سبعةُ نفرٍ أو ستةُ نفرٍ من أشرافِ جنِّ نصيبينَ أو نِينَوى منُهم زوبعةُ فضربُوا حتى بلغو تِهامةَ ثم اندفعُوا إلى وادِي نخلةَ فوافَوا رسولَ الله ﷺ وهو قائمٌ في جوفِ الليلِ يُصلِّي أو في صلاةِ الفجرِ فاستمعُوا لقراءتِه وذلكَ عند منصرفِه من الطائفِ وعن سعيدِ بنِ جُبيرٍ ما قرأَ رسولُ الله ﷺ على الجِنِّ ولا رآهُم وإنما كان يتلوا في صلاتِه فمرُّوا به فوقفُوا مستمعينَ وهو لا يشعرُ بهم فأنبأهُ الله تعالَى باستماعِهم وقيلَ بلْ أمرَهُ الله تعالى أنْ ينذرَ الجنَّ ويقرأَ عليهمِ فصرفَ إليه نَفَراً منهم جمعَهُم له فقالَ ﵊ إنِّي أُمرتُ أنْ أقرأَ على الجنِّ اليلة فمن يتبعُني قالَها ثلاثاً فأطرقُوا إلا عبدَ اللَّهِ بنَ مسعودٍ ﵁ قالَ فانطلقنَا حتَّى إذَا كُنَّا بأعلى مكةَ في شِعب الجحونِ خطَّ لي خطَّاً فقالَ لا تخرجْ منه حتَّى أعودَ إليكَ ثم افتتحَ القرآنَ وسمعتُ لغطاً شديداً حتَّى خفتُ على رسولِ الله ﷺ وغشيْتُه أسودةٌ كثيرة حالتْ بيني وبينَهُ حتى ما أسمعُ صوتَهُ ﵊ ثم انقطعُوا كقطعِ السحابِ فقالَ لي رسولُ الله ﷺ هلْ رأيتَ شيئاً قلتُ نعم رجالاً سُوداً مستشعرِي ثيابٍ بيضٍ فقالَ أولئكَ جنُّ نَصيبينَ وكانُوا اثني عشرَ ألفاً والسورةُ التي قراها عليهم افرأ باسمِ ربِّك
{وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَراً مّنَ الجن} “Hani cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik;” onları sana meylettirdik ve sana doğru yönelttik. Çokluk bildirmesi için şedde ile {صَرَّفْنَا} şeklinde de okunmuştur; zira onlar bir topluluktur. Allah Teâlâ’nın {يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ} “Kur’an’ı dinliyorlardı” kavlindeki ve sonrasındaki zamirin cemi kılınmasının sırrı da budur. Bu [cümle], sıfatla tahsis edildiği için {نَفَرًا} kelimesinden mukadder bir hâldir yahut onun için başka bir sıfattır; yani “Kavmine, cinlerden olan bir grubu Kur’an’ı dinlemeleri takdir edilmiş olarak sana yönelttiğimiz vakti hatırla!” demektir. {فَلَمَّا حَضَرُوهُ} “Ona geldiklerinde;” yani tilaveti esnasında Kur'an'a yahut iltifat yoluyla onu tilavet ettiği esnada Resûlullah'a [geldiklerinde], ki birinci [ihtimal] daha açıktır; {قَالُواْ} “dediler ki;” yani birbirlerine dediler ki: {أَنصِتُواْ} “Susun!” Yani onu dinlememiz için sessiz durun! {فَلَمَّا قُضِىَ} “[Okuma] bitirilince;” tamamlanıp tilaveti sona erince. Mâlum (etken) sîgayla da okunmuştur ki fâil, Resûl aleyhisselâm'ın zamiridir; bu da {حَضَرُوهُ} [ifadesindeki] zamirin ona aleyhisselâm râci olmasını teyit eder. {وَلَّوْاْ إلى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ} “uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler.” [Yani] onlara döndüklerinde onları uyarmayı takdir ederek [döndüler]. Rivayet edildiğine göre cinler kulak hırsızlığı yaparlardı; gökyüzü korunup şihablarla taşlandıklarında: “Bu ancak meydana gelen mühim bir hadiseden dolayıdır” dediler. Bunun üzerine Nasibin veya Ninova cinlerinin eşrafından, aralarında Zevbaa'nın da bulunduğu yedi yahut altı kişilik bir grup kalkıp yola koyuldular; nihayet Tihâme’ye ulaştılar, sonra Nahle vadisine yöneldiler ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e yetiştiler; o sırada o, gecenin ortasında kalkmış namaz kılıyor veya sabah namazını kılıyordu. Onun kıraatini dinlediler; bu durum onun Tâif'ten dönüşü esnasında idi. Saîd b. Cübeyr'den [rivayet edildiğine göre ise]: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem cinlere [Kur'an] okumadı ve onları görmedi; o sadece namazında tilavet ediyordu, onlar da onun yanından geçip dinlemek üzere durdular, o ise onların farkında değildi; derken Allah Teâlâ onların dinlediğini ona haber verdi. Şöyle de denilmiştir: Bilakis Allah Teâlâ ona cinleri uyarmasını ve onlara [Kur'an] okumasını emretti; bunun üzerine kendisi için topladığı bir grubu ona yöneltti. Bunun üzerine o aleyhisselâm: “Bu gece cinlere [Kur'an] okumakla emrolundum, kim benimle gelir?” buyurdu ve bunu üç kez tekrarladı; Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh hariç hepsi başlarını öne eğdi. [İbn Mes'ûd] dedi ki: “Birlikte gittik, Mekke’nin yukarısındaki Hacûn boğazına vardığımızda benim için bir çizgi çizdi ve: ‘Ben sana dönünceye kadar buradan dışarı çıkma’ buyurdu. Sonra Kur’an okumaya başladı. Şiddetli bir gürültü işittim, öyle ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem adına korktum. Onu pek çok karaltı kapladı; benimle onun arasına girdiler, öyle ki onun aleyhisselâm sesini işitemez oldum. Sonra bulut parçaları gibi dağılıp gittiler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: ‘Bir şey gördün mü?’ buyurdu. ‘Evet, beyaz elbiseler giyinmiş siyah adamlar gördüm’ dedim. Buyurdu ki: ‘Onlar Nasibin cinleridir ve on iki bin kişiydiler.’ Onlara okuduğu sure ise ‘İkra’ bi-ismi rabbike’ [Alak] suresi idi.”
14028. Metin
{قَالُواْ} أي عندَ رجوعِهم إلى قومهم {يا قومنا إِنَّا سَمِعْنَا كتابا أُنزِلَ مِن بَعْدِ موسى} قيلَ قالُوه لأنَّهم كانُوا على اليهوديةِ وعنِ ابن عبَّاسٍ ﵄ أن الجنَّ لم تكُن سمعت بأمرِ عِيْسَى ﵇ {مُصَدّقاً لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} أرادُوا به التوراةَ {يَهْدِى إِلَى الحق} من العقائدِ الصحيحةِ {وإلى طَرِيقٍ مُّسْتَقِيمٍ} مُوصلٍ إليهِ وهُو الشَّرائعُ والأعمال الصالحة
{قَالُواْ} “Dediler ki;” yani kavimlerine döndüklerinde; {يا قومنا إِنَّا سَمِعْنَا كتابا أُنزِلَ مِن بَعْدِ موسى} “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ’dan sonra indirilen bir kitap dinledik;” Yahudilik üzere oldukları için böyle söyledikleri belirtilmiştir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [rivayet edildiğine göre ise] cinler Îsâ aleyhisselâm'ın durumunu işitmemişlerdi. {مُصَدّقاً لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} “kendinden öncekini doğrulayan;” bununla Tevrat’ı kastettiler; {يَهْدِى إِلَى الحق} “hakka ileten;” yani sahih akidelere [ileten], {وإلى طَرِيقٍ مُّسْتَقِيمٍ} “ve dosdoğru bir yola [ileten].” Ona ulaştıran yola ki o da şeriatlar ve salih amellerdir.
14029. Metin
} ١ ٣ {
} {
14030. Metin
{يا قومنا أجيبوا داعي الله وآمنوا به} أراردوا به ما سمعُوه من الكتابِ وصفُوه بالدَّعوةِ إلى الله تعالى بعدما وصفُوه بالهدايةِ إلى الحقِّ والصراطِ المستقيمِ لتلازمِهما دَعَوهم إلى ذلكَ بعدَ بيانِ حقِّيتِه واستقامتِه ترغيباً لهم في الإجابةِ ثم أكَّدُوه بقولِهم {يَغْفِرْ لَكُمْ مّن ذنوبكم} أي بعض ذنوبكم وهو ما كانَ في خالصِ حقِّ الله تعالى فإنَّ حقوقَ العبادِ لا تُغفرُ بالإيمانِ {وَيُجِرْكُمْ مّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} معدَ للكفرةِ واختُلفَ في أنَّ لهم أجرا غير هذا أولا والأظهرُ أنَّهم في حُكمِ بن آدمَ ثواباً وعقاباً وقولُه تعالى
{يا قومنا أجيبوا داعي الله وآمنوا به} “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine icabet edin ve ona iman edin” bununla kitaptan işittiklerini kastettiler. Birbirini gerektirdiği için, hakka ve dosdoğru yola iletmekle niteledikten sonra onu Allah Teâlâ’ya davetle nitelediler; icabete teşvik etmek amacıyla hak ve dosdoğru oluşunu beyan ettikten sonra onları buna çağırdılar. Sonra da bunu şu sözleriyle pekiştirdiler: {يَغْفِرْ لَكُمْ مّن ذنوبكم} “ki sizin günahlarınızı bağışlasın;” yani günahlarınızın bir kısmını bağışlasın; o da sırf Allah Teâlâ’nın hakkı olan günahlardır; zira kul hakları imanla bağışlanmaz. {وَيُجِرْكُمْ مّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} “ve sizi elem dolu bir azaptan korusun.” [Bu azap] kâfirler için hazırlanmıştır. Onlar için bundan başka bir ecir olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir; en zahir olanı, sevap ve ceza bakımından Âdemoğlunun hükmünde olmalarıdır. Allah Teâlâ’nın şu kavli:
14031. Metin
{وَمَن لَاّ يُجِبْ دَاعِىَ الله فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِى الأرض} إيجابٌ للإجابةِ بطريقِ الترهيبِ إثرَ إيجابِها بطريقِ الترغيبِ وتحقيقٌ لكونهم منذرينَ وإظهار دعى الله من غيرِ اكتفاءٍ بأحدِ الضميرينِ للمبالغةِ في الإيجابِ بزيادةِ التقريرِ وتربيةِ المهابةِ وإدخالِ الرَّوعةِ وتقييدُ الإعجازِ بكونِه في الأرضِ لتوسيعِ الدائرةِ أي فليسَ بمعجزٍ له تعالى بالهربِ وإن هربَ كلَّ مهربٍ من أقطارِها أو دخلَ في أعماقِها وقولُه تعالى {وَلَيْسَ لَهُ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء} بيانٌ لاستحالةِ نجاتِه بواسطةِ الغيرِ إثرَ بيانِ استحالةِ نجاتِه بنفسهِ وجمعُ الأولياءِ باعتبارِ مَعْنى مَنْ فيكون من بابا مقابلةِ الجمع بالجمعِ لانقسامِ الآحادِ إلى الآحادِ كما منا أن الجمع في ق تعالى {أولئك} بذلكَ الاعتبارِ أى أولئك الموصوفون بعدم إجابةِ داعِي الله {فِى ضلال مُّبِينٍ} أي ظاهرٌ كونُه ضلالاً بحيثُ لا يخفى على أحد أعرضُوا عن إجابةِ مَنْ هَذا شأنُه
{وَمَن لَاّ يُجِبْ دَاعِىَ الله فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِى الأرض} “Kim Allah’ın davetçisine icabet etmezse bilsin ki o, yeryüzünde [Allah’ı] aciz bırakacak değildir;” rağbet ettirme yoluyla icabeti vacip kıldıktan sonra korkutma yoluyla icabeti zorunlu kılmadır; ayrıca onların uyarıcı olduklarının teyididir. İki zamirden birisiyle yetinilmeyip ‘Allah’ın davetçisi’ ifadesinin açıkça zikredilmesi, teyidi artırmak, heybet hissi uyandırmak ve dehşet vermek suretiyle icabette mübalağa içindir. Aciz bırakmanın yeryüzünde oluşuyla kayıtlanması ise daireyi genişletmek içindir; yani yeryüzünün her bir bucağına kaçsa veya derinliklerine girse bile kaçmak suretiyle O Teâlâ’yı aciz bırakacak değildir. Allah Teâlâ’nın {وَلَيْسَ لَهُ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء} “ve onun için O’ndan başka dostlar da yoktur;” kavli ise, kişinin bizzat kendi kendine kurtuluşunun imkansızlığı beyan edildikten sonra başkası vasıtasıyla kurtulmasının da imkansızlığını beyandır. Evliyâ kelimesinin cemi kılınması {مَنْ} lafzının manası itibarıyladır; dolayısıyla teklerin teklere taksimi bakımından ceminin cemi ile karşılanması kabilindendir; nitekim Allah Teâlâ’nın {أولئك} kavlindeki cemiliğin de bu itibarla olduğunu belirtmiştik. Yani Allah’ın davetçisine icabet etmemekle nitelenen o kimseler {فِى ضلال مُّبِينٍ} “apaçık bir sapıklık içindedirler;” yani durumu böylesine yüce olan zâtın icabetinden yüz çevirmiş olmaları sebebiyle, hiç kimseye gizli kalmayacak derecede sapıklık olduğu apaçık ortadadır.
14032. Metin
{أَوَلَمْ يَرَوْاْ} الهمزةُ للإنكارِ والواوُ للعطفِ على مقدرٍ يستدعيهِ المقامُ والرؤيةُ قلبيةٌ أيْ ألم يتفكَّروا ولم يعلمُوا علماً جازماً مُتاخِماً للمشاهدةِ والعيانِ {أَنَّ الله الذى خلق السماوات والأرض} ابتداءً من غيرِ مثال بجتذيه ولا قانون بنتحيه {وَلَمْ يَعْىَ بِخَلْقِهِنَّ} أي لم يتعبْ ولم ينصَبْ بذلك أصلاً أو لم يعجزْ عنهُ يقالُ عييتُ بالأمرِ إذا لم يُعرفْ وجَههُ وقولُه تعالى {بِقَادِرٍ} في حيزِ الرفعِ لأنَّه خبرُ أنَّ كما ينبىءُ عنْهُ القراءةُ بغيرِ باءٍ ووجُه دخولِها في القراءةِ الأُولى اشتمالُ النفيِّ الواردِ في صدرِ الآيةِ على أنَّ وَمَا في حيزِها كأنَّه قيلَ أو ليسَ الله بقادجر {على أَن يُحْيِىَ الموتى} ولذلكَ أجيبَ عنه بقولِه تعالى {بلى أَنَّهُ على كُلّ شَىْء قَدِيرٌ} تقريراً للقدرةِ على وجهٍ عامَ يكونُ كالبرهانِ على المقصودِ
{أَوَلَمْ يَرَوْاْ} “Görmediler mi ki;” hemze inkâr içindir; vâv harfi ise makamın gerektirdiği takdiri bir ifadeye matuftur; görme (rü'yet) kalbidir (aklen bilmedir); yani tefekkür etmediler mi ve müşahede ile ayan beyan görmeye yakın kesin bir bilgiyle bilmediler mi ki: {أَنَّ الله الذى خلق السماوات والأرض} “Gökleri ve yeri yaratan Allah...” Örnek alacağı bir model ve tabi olacağı bir kural olmaksızın ilk baştan [yaratan], {وَلَمْ يَعْىَ بِخَلْقِهِنَّ} “ve onları yaratmaktan yorulmayan [Allah’ın];” yani bundan dolayı asla yorulmayan, zahmet çekmeyen yahut bundan aciz kalmayan [Allah’ın]. Kişi bir işin altından kalkamadığında “İşten aciz kaldım/yoruldum” (عَيِيتُ بِالأَمْرِ) denir. Allah Teâlâ’nın {بِقَادِرٍ} “güç yetirebileceğini;” kavli ref konumundadır; zira {أَنَّ} edatının haberidir; nitekim bâ (ب) harfi olmaksızın yapılan kıraat de bunu göstermektedir. İlk kıraatte bâ harfinin dâhil olmasının vechi ise ayetin başındaki nefiy (olumsuzluk) edatının {أَنَّ} ve onun sılasını kapsamasıdır; sanki “Allah güç yetirici değil midir?” denilmiş gibidir: {على أَن يُحْيِىَ الموتى} “ölüleri diriltmeye...” Bundan dolayı ayete Allah Teâlâ’nın şu kavliyle cevap verilmiştir: {بلى أَنَّهُ على كُلّ شَىْء قَدِيرٌ} “Evet [öyledir]! Şüphesiz O, her şeye hakkıyla güç yetirendir;” [bu cevap,] kastedilen şeye kesin bir delil olacak şekilde kudretin genel bir biçimde pekiştirilmesidir.
14033. Metin
} ٤ ٣٥
}
14034. Metin
{وَيَوْمَ يُعْرَضُ الذين كَفَرُواْ عَلَى النار} ظرفٌ عاملُه قولٌ مضمرٌ مقولُه {أَلَيْسَ هذا بالحق} على أنَّ الإشارةَ إلى ما يشاهدونَهُ حينئذٍ من حيثُ هو من غير أن يخطر بالبالِ لفظٌ يدلُّ عليهِ فضلا عن تذكيره وتأنيثه إذ هُو اللائق بتهويلهِ وتفخيمِه وقد مرَّ في سورةِ الأحزابِ وقيل هيَ إلى العذابِ وفيه تهكمٌ بهم وتوبيخٌ لهم على استهزائِهم بوعدِ الله ووعيدِه وقولِهم وما نحنُ بمعذبينَ {قالوا بلى وربنا} أكد جوابَهُم بالقسمِ كأنَّهم يطمعونَ في الخلاصِ بالاعترافِ بحقِّيتها كما في الدُّنيا وأنَّى لهُم ذلكَ {قَالَ فَذُوقُواْ العذاب بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ} بها في الدُّنيا ومَعْنى الأمرِ الإهانةُ بهم والتوبيخُ لهم والفاءُ في قولِه تعالى
{وَيَوْمَ يُعْرَضُ الذين كَفَرُواْ عَلَى النار} “İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün;” zarftır; âmili, makûlü {أَلَيْسَ هذا بالحق} “‘Bu gerçek değil miymiş?’” olan gizli bir “kavl” (söz) fiilidir. Şöyle ki; işaret, müzekkerlik veya müennesliği bir yana, onu gösteren herhangi bir lafız akla gelmeksizin sırf o anda müşahede ettikleri şeye yöneliktir; zira onu korkunç ve büyük göstermeye layık olan budur. Bu husus Ahzâb suresinde geçmişti. İşaretin azaba yönelik olduğu da söylenmiştir. Bunda onlarla alay etme ve Allah’ın vaat ve tehdidiyle alay etmelerine ve “Biz azap görecek değiliz” demelerine karşı onları kınama vardır. {قالوا بلى وربنا} “Dediler ki: ‘Rabbimize andolsun ki evet!’” Dünyada olduğu gibi [burada da] hak olduğunu itiraf ederek kurtulmayı umarcasına cevaplarını yeminle pekiştirdiler; fakat bu nerede, onlar nerede! {قَالَ فَذُوقُواْ العذاب بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ} “[Allah] buyurur ki: ‘İnkâr etmekte olduğunuzdan ötürü tadın azabı!’” [Yani] dünyada onu inkâr ettiğinizden ötürü. Buradaki emir kipinin manası onları aşağılamak ve kınamaktır. Allah Teâlâ’nın şu kavlindeki fâ (ف) harfi ise:
14035. Metin
{فاصبر كَمَا صَبَرَ أُوْلُواْ العزم مِنَ الرسل} جوابُ شرطٍ محذوفٍ أيْ إذا كان عاقبةُ أمرِ الكفرةِ ما ذُكِرَ فاصبرْ على ما يصيبكَ من جهتِهم كما صبر أولوا الثباتِ والحزمِ من الرسلِ فإنكَ من جُمْلتِهم بل من علْيتِهم ومِنْ للتبيينِ والمرادُ بأُولي العزمِ أصحابُ الشرائعِ الذينَ اجتهدُوا في تأسيسِها وتقريرِها وصبرُوا على تحملِ مشاقِّها ومعاداةِ الطاعنينَ فيَها ومشاهيرُهُم نُّوحٍ وإبراهيمُ وموسى وَعِيسَى عليهم الصَّلاةُ والسَّلامُ وقيلَ هم الصابرونَ على بلاءِ الله كنوحٍ صبرَ على أذيةِ قومِه كانُوا يضربونَهُ حتى يُغشَى عليهِ وإبراهيمُ صبرَ على النَّارِ وعلى ذبحِ ولدِه والذبيحُ على الذبحِ ويعقوبُ على فقدِ الولدِ والبصرِ ويوسفُ على الجُبِّ والسجنِ وأيوبُ على الضُرِّ ومُوسى قال له قومُه إِنَّا لَمُدْرَكُونَ قَالَ كَلَاّ إِنَّ مَعِىَ رَبّى سَيَهْدِينِ وداودُ بكى على خطيئتِه أربعينَ سنةً وعيْسَى لم يضع لبنةً على لبنةٍ صلواتُ الله تعالَى عليهم أجمعينَ {وَلَا تَسْتَعْجِل لَّهُمْ} أي لكُفَّارِ مكةَ بالعذابِ فإنَّه على شرفِ النزولِ بهم {كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ} من العذابِ {لَّمْ يَلْبَثُواْ} في الدُّنيا {إِلَاّ سَاعَةً} يسيرةً {مّن نَّهَارٍ} لما يشاهدونَ من شدةِ العذابِ وطولِ مدتهِ وقولُه تعالى {بَلَاغٌ} خبرٌ مبتدأٍ محذوفٍ أي هَذا الذي وُعظتم بهِ كفايةٌ في الموعظةِ أو تبليغٌ من الرسول ويؤيده أنه قرئ بلغ وقرئ بلاغاً أي بلغُوا بلاغاً {فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَاّ القوم الفاسقون} أي الخارجونَ عن الاتعاظ به أو عن الطاعة وقرئ بفتحِ الياءِ وكسرِ اللامِ وبفتحِهما منْ هَلِكَ وهَلَكَ وبنون العظمة من الإهلاكِ ونصبِ القومِ ووصفه عن رسول الله ﷺ مَنْ قرأَ سورةَ الأحقافِ كُتبَ له عشرَ حسناتٍ بعدد كلِّ رملة فى الدنيا
{فاصبر كَمَا صَبَرَ أُوْلُواْ العزم مِنَ الرسل} “O hâlde azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret;” mahzuf bir şartın cevabıdır; yani “Kâfirlerin durumunun akıbeti zikredilen şekilde olunca, peygamberlerden sebat ve azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de onların tarafından sana isabet eden şeylere sabret; zira sen de onların arasındansın, hatta onların en yücelerindensin.” {مِنْ} edatı tebyin (açıklama) içindir. Ülü’l-azm ile kastedilenler; şeriatları tesis ve takrir etme hususunda gayret sarf eden, onun meşakkatlerine ve ona dil uzatanların düşmanlıklarına katlanan şeriat sahibi peygamberlerdir. Onların meşhurları Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ aleyhimüssalâtü vesselâm’dır. Allah’ın belasına sabredenler oldukları da söylenmiştir; nitekim Nûh kavminin eziyetine sabretmiştir, öyle ki bayılıncaya kadar onu döverlerdi; İbrâhîm ateşe ve oğlunu kurban etmeye sabretmiştir; kurban edilecek olan [İsmâîl] boğazlanmaya sabretmiştir; Ya‘kûb evladını ve gözünü kaybetmeye sabretmiştir; Yûsuf kuyuya ve zindana sabretmiştir; Eyyûb hastalığa sabretmiştir; Mûsâ —ki kavmi ona “Biz mutlaka yakalanacağız” dediklerinde: “Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir” demiştir— sabretmiştir; Dâvûd hatasına kırk yıl ağlamıştır; Îsâ da kerpiç üstüne kerpiç koymamıştır; Allah Teâlâ’nın salâtı hepsinin üzerine olsun. {وَلَا تَسْتَعْجِل لَّهُمْ} “ve onlar için acele etme!” Yani Mekke kâfirleri için azabın çabuk gelmesini isteme; çünkü azap onların tepesine inmek üzeredir. {كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ} “Tehdit edildikleri şeyi gördükleri gün sanki onlar;” [yani] o azabı gördükleri gün; {لَّمْ يَلْبَثُواْ} “kalmamış gibi olacaklardır;” [yani] dünyada [kalmamış gibi]; {إِلَاّ سَاعَةً} “ancak bir saat;” azıcık [bir vakit]; {مّن نَّهَارٍ} “gündüzden...” Zira azabın şiddetini ve süresinin uzunluğunu müşahede edeceklerdir. Allah Teâlâ’nın {بَلَاغٌ} “Bu bir tebliğdir;” kavli, mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani “Kendisiyle öğütlendiğiniz bu şey, vaaz için kâfidir” yahut “Resûl’den bir tebliğdir” demektir. {بَلِّغْ} ve {بَلَاغًا} yani “büyük bir tebliğ ile tebliğ edin” şeklinde okunmuş olması da bunu teyit eder. {فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَاّ القوم الفاسقون} “Fâsıklar topluluğundan başkası helak edilir mi hiç?” Yani onunla öğüt almaktan yahut itaatten çıkan kimseler helak edilir. Yâ (ي) harfinin fethası ve lâm (ل) harfinin kesresiyle [{يَهْلِكُ}], her ikisinin fethasıyla [{يَهْلَكُ}] —ki bunlar {هَلِكَ} ve {هَلَكَ} fiillerindendir— ve if'âl babından azamet nûnu ile [{نُهْلِكُ}], {الْقَوْمَ} ve sıfatının nasbıyla da okunmuştur. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den [rivayet edildiğine göre]: “Kim Ahkâf suresini okursa, dünyadaki her bir kum tanesi sayısınca kendisine on sevap yazılır.”