14036. Metin
سورة محمدٍ ﷺ
Muhammed Suresi (sallallâhu aleyhi ve sellem)
14037. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14038. Metin
} {
} {
14039. Metin
سورة محمدٍ ﷺ وتسمى سورة القتال وهى مدنية وقيل مكية وآياتها ثمان وثلاثون
Muhammed Suresi (sallallâhu aleyhi ve sellem); Kıtal Suresi olarak da isimlendirilir. Medenîdir, Mekkî olduğu da söylenmiştir; otuz sekiz ayettir.
14040. Metin
{بسم الله الرحمن الرحيم}
{بسم الله الرحمن الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”
14041. Metin
{الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله} أي أعرضُوا عن الإسلامِ وسلوكِ طريقةِ منْ صَدَّ صُدوداً أو منعُوا النَّاسَ عن ذلكَ مِنْ صدَّهُ صَدَّاً كالمُطعمينَ يومَ بدرٍ وقيلَ هُم اثنا عشرَ رجُلاً من أهلِ الشركِ كانُوا يصدُّونَ الناسَ عن الإسلامِ ويأمرونَهُم بالكفرِ وقيلَ أهلُ الكتابِ الذينَ كفرُوا وصدُّوا مَنْ أرادَ منْهم ومن غيرِهم أنْ يدخلَ في الإسلامِ وقيلَ هو عامٌّ في كلِّ مَن كفرَ وصدَّ {أَضَلَّ أعمالهم} أي أبطلَها وأحبطَها وجعلَها ضائعةً لا أثرَ لَها أصلاً لكنْ لا بمعنى أنَّه أبطلَها وأحبطَها وجعلَها ضائعةً لا أثرَ لَها أصلاً لكنْ لا بمعنى أنَّه أبطلَها وأحبطَها بعد أنْ لم تكُنْ كذلك بلْ بمَعْنى أنَّه حكَم ببطلانِها وضياعِها فإنَّ ما كانُوا يعملونَ من أعمالِ البرِّ كصلةِ الأرحامِ وقِرَى الأضيافِ وفكِّ الأُسارَى وغيرِها من المكارمِ ليسَ لها أثرٌ منْ أصلِها لعدمِ مقارنتِها للإيمانِ أو أبطلَ ما عملوا من الكيدِ لرسولِ الله ﷺ عن سبيلِه بنصرِ رسوله وإظهارِ دينِه على الدِّينِ كلِّه وهُو الأوفقُ لما سيأتى قولِه تعالى فَتَعْساً لَّهُمْ وأضل أعمالهم وقوله فَإِذَا لَقِيتُمُ الخ
{الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله} “İnkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar/yüz çevirenler”; yani İslam'dan ve onun yoluna girmekten bizzat yüz çevirenler ya da Bedir günü [halkı doyuran] müşrikler gibi insanları bundan engelleyenler. Onların, insanları İslam'dan alıkoyan ve onlara küfrü emreden şirk ehlinden on iki kişi olduğu da söylenmiştir. İnkâr edip gerek kendilerinden gerekse başkalarından İslam'a girmek isteyenleri alıkoyan Ehl-i Kitap oldukları da söylenmiştir. İnkâr edip [haktan] alıkoyan herkes hakkında genel olduğu da ifade edilmiştir. {أَضَلَّ أعمالهم} “[Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır”; yani onları hükümsüz kılmış, iptal etmiş ve arkasında hiçbir iz kalmayacak şekilde zayi etmiştir. Ancak bu, başlangıçta öyle değilken sonradan onları boşa çıkardığı ve iptal ettiği anlamına gelmez; bilakis onların batıl ve zayi olduğuna hükmettiği manasındadır. Zira sıla-i rahim, misafiri ağırlamak, esirleri kurtarmak ve diğer erdemli davranışlar gibi yaptıkları iyiliklerin, imanla birlikte bulunmadıkları için aslen hiçbir [sevap] eseri yoktur. Yahut Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yoluna engel olmak için kurdukları tuzakları, Resûlü'ne yardım ederek ve dinini bütün dinlere üstün kılarak boşa çıkarmıştır. Bu mana, ileride gelecek olan {فَتَعْساً لَّهُمْ وأضل أعمالهم} “Yıkım olsun onlara! [Allah] amellerini boşa çıkarmıştır” ve {فَإِذَا لَقِيتُمُ} “[İnkâr edenlerle] karşılaştığınız zaman...” ayetlerine daha uygundur.
14042. Metin
{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} قيلَ هم ناس من قريش وقبل من الأنصارِ وقيلَ هُم مؤمنوا أهلِ الكتابِ وقيلَ عامٌّ للكل {وآمنوا بِمَا نُزِّلَ على مُحَمَّدٍ} خُصَّ بالذكرِ الإيمانُ بذلكَ مع اندارجه فيما قبلَهُ تنويهاً بشأنِه وتنبيهاً على سُموِّ مكانِه منْ بينِ سائرِ ما يجبُ الإيمانُ بهِ وأنه الأصلُ في الكُلِّ ولذلكَ أُكِّدَ بقولِه تعالى {وَهُوَ الحق مِن رَّبّهِمْ} بطريقِ حصرِ الحقِّيةِ فيهِ وقيلَ حقِّيتُه بكونِه ناسخاً غيرَ منسوخٍ فالحقُّ على هذا مقابلُ الزائلِ وعلى الأولِ مقابلُ الباطلِ وأيَّاً ما كانَ فقولُه تعالى من رَبَّهُمْ حالٌ من ضميرِ الحق وقرئ نزَّلَ على البناءِ للفاعلِ وأَنزلَ على البناءينِ ونَزَلَ بالتخفيفِ {كَفَّرَ عَنْهُمْ سيئاتهم} أي سترَهَا بالإيمانِ والعملِ الصالحِ {وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ} أي حال في الدِّينِ والدُّنيا بالتأييدِ والتوفيقِ
{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} “İman edip salih ameller işleyenler”; bunların Kureyş'ten kimseler olduğu söylenmiştir; Ensar'dan kimseler olduğu söylenmiştir; Ehl-i Kitab'ın müminleri olduğu söylenmiştir; herkes için genel olduğu da söylenmiştir. {وآمنوا بِمَا نُزِّلَ على مُحَمَّدٍ} “ve Muhammed'e indirilene iman edenler”; iman edilmesi gerekenler arasına dâhil olmasına rağmen onun şanını yüceltmek, iman edilmesi gereken diğer şeyler arasındaki yüksek mertebesine ve hepsinin aslı olduğuna dikkat çekmek için özellikle zikredilmiştir. Bundan dolayı {وَهُوَ الحق مِن رَّبّهِمْ} “ki o, Rablerinden gelen haktır” buyurularak hak oluşu hasr yoluyla tekit edilmiştir. Hak oluşunun, nâsih (hükmü geçerli) olup mensuh (hükmü kalkmış) olmamasından kaynaklandığı da söylenmiştir. Bu duruma göre hak, zâil olanın karşıtıdır; ilk açıklamaya göre ise bâtılın karşıtıdır. Her iki durumda da {من رَبَّهُمْ} ifadesi, 'hak' kelimesindeki zamirden hâldir. [Ayette geçen kelime] malum yapıyla نَزَّلَ şeklinde, iki fiil yapısıyla da أَنْزَلَ şeklinde ve şeddesiz olarak نَزَلَ şeklinde de okunmuştur. {كَفَّرَ عَنْهُمْ سيئاتهم} “[Allah] onların kötülüklerini örtmüştür”; yani iman ve salih amel sayesinde onları gizlemiştir. {وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ} “ve durumlarını düzeltmiştir”; yani yardım ve muvaffakiyet vererek din ve dünya işlerindeki hâllerini ıslah etmiştir.
14043. Metin
{ذلك} إشارة إلى ما مرَّ من إضلالِ الأعمالِ وتكفيرِ السيئاتِ وإصلاحِ البالِ وهو مبتدأٌ
{ذلك} “İşte bu”; amellerin boşa çıkarılması, kötülüklerin örtülmesi ve durumların düzeltilmesi hususunda geçenlere bir işarettir ve mübtedadır (öznedir).
14044. Metin
٤
٤
14045. Metin
خبرُهُ قولُه تعالى {بِأَنَّ الذين كَفَرُواْ اتبعوا الباطل وأن الذين آمنوا اتبعوا الحق مِن رَّبِّهِمْ} أيْ ذلكَ كائنٌ بسببِ أن الأولين ابتعوا الشيطانَ كما قالَهُ مجاهدٌ ففعلوا ما فعلوا من الكفرِ والصدِّ فبيانُ سببيةِ اتباعِه للإضلالِ المذكورِ متضمنٌ لبيانِ سببيتِهما له لكونِه أصلاً مُستتبعاً لهما قطعاً وبسببِ أنَّ الآخرينَ اتبعُوا الحق الذي لا محيد عنه كائناً من ربِّهم ففعلوا ما فعلوا من الإيمانِ به وبكتابِه ومن الأعمالِ الصالحة فبيانُ سببيةِ اتِّباعِه لما ذُكرَ من التكفيرِ والإصلاحِ بعدَ الإشعارِ بسببيةِ الإيمانِ والعملِ الصَّالحِ له متضمنٌ لبيانِ سببيتِهما له لكونِه مبدأً ومنشأً لهما حتماً فلا تدافُعَ بينَ الإشعارِ والتصريحِ في شئ من الموضعينِ ويجوزُ أن يحمل الباطل ما يُقابلُ الحقَّ وهو الزائلُ الذاهبُ الذي لا أصلَ له أصلاً فالتَّصريحُ بسببيةِ اتباعهِ لإضلالِ أعمالِهم وإبطالِها لبيانِ أنَّ إبطالَها لبطلانِ مبناها وزوالِه وأما حملُه على ما لا يُنتفعُ به فليسَ كَما ينبغِي لِما أنَّ الكفرَ والصدَّ أفحشُ منه فلا وجَه للتصريحِ بسببيتِه لما ذُكر من إضلالِ أعمالِهم بطريقِ القصرِ بعدَ الإشعارِ بسببيتِهما له فتدبر ويجوزُ أنْ يرادَ بالباطلِ نفسُ الكفرِ والصدِّ وبالحقِّ نفسُ الإيمانِ والأعمالِ الصالحةِ فيكونُ التنصيصُ على سببيتِهما لما ذُكَرَ من الإضلالِ ومن التفكير والإصلاحِ تصريحاً بالسببيةِ المُشعرِ بَها في المَوقعينِ {كذلك} أي مثلَ ذلكَ الضربِ البديعِ {يَضْرِبُ الله} أيْ يبينُ {لِلنَّاسِ أمثالهم} أي أحوالَ الفريقينِ وأوصافَهما الجاريةَ في الغرابةِ مَجْرى الأمثالِ وهي اتباعُ الأولينِ الباطلَ وخيبتُهم وخُسرانُهم واتباعُ الآخرينَ الحقَّ وفوزُهم وفلاحُهم والفاءُ في قولِه تعالى
Haber (yüklem) ise Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: {بِأَنَّ الذين كَفَرُواْ اتبعوا الباطل وأن الذين آمنوا اتبعوا الحق مِن رَّبِّهِمْ} “İnkâr edenlerin bâtıla uymaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka uymaları sebebiyledir.” Yani bu durum, Mücâhid'in dediği gibi birincilerin şeytana uymaları ve küfür ile [insanları haktan] alıkoyma fiillerini yapmaları sebebiyledir. Şeytana uymanın, zikredilen 'amellerin saptırılmasına/boşa çıkarılmasına' sebep oluşunun beyanı; kesin olarak o ikisini doğuran bir asıl olması hasebiyle, o iki fiilin de sebep olduğunu açıklamayı kapsamaktadır. İkincilerin de Rablerinden gelen ve kendisinden sapılması mümkün olmayan hakka uymaları; Allah'a, Kitabı'na iman etmeleri ve salih ameller işlemeleri sebebiyledir. Hakk'a uymanın, zikredilen 'günahların örtülmesi ve durumun düzeltilmesine' sebep oluşunun beyanı; imanın ve salih amelin buna sebep olduğunun ihsas edilmesinden sonra, bu ikisinin mebdei ve kaynağı olması hasebiyle onların da sebep olduğunu açıklamayı kapsamaktadır. Dolayısıyla her iki yerde de ihsas edilen ile açıkça ifade edilen arasında bir çelişki yoktur. Bâtılın, hakkın zıddı olan; aslı astarı bulunmayan, zâil olup yok olucu şey manasına hamledilmesi de caizdir. Dolayısıyla bâtıla uymanın, amellerin boşa çıkarılmasına ve iptaline sebep oluşunun açıkça zikredilmesi, amellerin iptal edilmesinin dayandığı temelin batıl ve zâil oluşundan ileri geldiğini beyan etmek içindir. Bâtılın, 'kendisinden faydalanılmayan şey' manasına hamledilmesi ise uygun değildir; zira inkâr etmek ve haktan alıkoymak bundan çok daha çirkindir. Dolayısıyla bu ikisinin sebep olduğu ihsas edildikten sonra, kasr yoluyla zikredilen amellerin boşa çıkarılmasına bâtılın sebep olduğunun açıkça ifade edilmesinin bir veçhi kalmaz; iyi düşün! Bâtıl ile inkârın ve engellemenin bizzat kendisinin, hak ile de imanın ve salih amellerin bizzat kendisinin kastedilmiş olması da caizdir. Bu takdirde, her iki sebebin 'amellerin boşa çıkarılmasına' ve 'günahların örtülüp durumun ıslahına' sebep oluşunun açıkça belirtilmesi, her iki makamda ihsas edilen sebepliliğin tasrih edilmesi olur. {كذلك} “İşte böylece”; yani bu eşsiz misal getirme gibi, {يَضْرِبُ الله} “Allah açıklar”; yani beyan eder, {لِلنَّاسِ أمثالهم} “insanlara kendi durumlarını.” Yani iki grubun acayiplik bakımından darbımesel yerine geçen hâllerini ve sıfatlarını [açıklar]. Bu da birincilerin bâtıla uymaları, hüsran ve kayıpları; ikincilerin ise hakka uymaları, kurtuluş ve zaferleridir. Allah Teâlâ'nın şu kavlindeki 'fâ' (ف) harfi ise:
14046. Metin
{فَإِذَا لَقِيتُمُ الذين كَفَرُواْ} لترتيبِ مَا في حيزِها من الأمرِ على ما قبلها فإنَّ ضلالَ أعمالِ الكفرةِ وخيبتَهم وصلاحَ أحوالِ المؤمنينَ وفلاحَهم ممَّا يُوجبُ أنْ يرتّب على كلَ من الجانبينِ ما يليقُ من الأحكامِ أيْ فإذَا كان الأمر كما ذكر فإذَا لقيتُموهم في المُحاربةِ {فَضَرْبَ الرقاب} أصلُه فاضربُوا الرقابَ ضرباً فحُذفَ الفعلُ وقُدِّمَ المصدرُ وأُنيبَ مُنابَهُ مضلفا إلى المفعولِ وفيِه اختصارٌ وتأكيدٌ بليغٌ والتعبيرُ به عن القتلِ تصويرٌ له بأشنعِ صورةٍ وتهويلٌ لأمرِه وإرشاده للغزاةِ إلى أيسرَ ما يكونُ منْهُ {حتى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ} أي أكثرتُم قتلَهم وأغلظتموه من الشئ الثخينِ وهو الغليظُ أو أثقلتمُوهم بالقتلِ والجراحِ حتَّى أذهبتُم عنهُم النهوضَ {فَشُدُّواْ الوثاق} فأْسِرُوهم واحفظُوهم والوَثاقُ اسمٌ لما يُوثقُ بهِ وكذا الوثاقُ بالكسرِ وقَدْ قرئ بذلكَ {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاء} أيْ فإمَّا تمنونَ منًّا بعد ذلكَ أو تفْدونَ فداءً والمَعْنى التخييرُ بين القتلِ والاسترقاقِ والمنِّ والفداءِ وهذا ثابتٌ عند الشافعيِّ رحمَهُ الله تَعَالَى وعندنَا منسوخٌ قالُوا نزلَ ذلكَ يومَ بدرٍ ثُمَّ نُسخَ والحكمُ إما القتلُ أو الاسترقاقُ وعن مجاهدٍ ليسَ اليومَ منٌّ ولا فداءٌ إنما هُو الإسلامُ أو ضرب العنق وقرئ فداً كعَصَا {حتى تَضَعَ الحرب أَوْزَارَهَا} أوزارُ الحربِ آلاتُها وأثقالُها التي
{فَإِذَا لَقِيتُمُ الذين كَفَرُواْ} “[İnkâr edenlerle] karşılaştığınız zaman...”; kendi kapsamındaki emri öncesine bağlamak içindir. Zira kâfirlerin amellerinin boşa gitmesi ve hüsrana uğramaları ile müminlerin hâllerinin ıslahı ve kurtuluşları, her iki tarafa da layık olan hükümlerin terettüp etmesini gerektiren hususlardandır. Yani durum anlatıldığı gibi olunca, savaşta onlarla karşılaştığınız zaman; {فَضَرْبَ الرقاب} “hemen boyunlarını vurun!” Bunun aslı 'boyunları bir vuruşla vurun' (فَاضْرِبُوا الرِّقَابَ ضَرْباً) şeklindedir; fiil hazfedilmiş, masdar öne geçirilmiş ve mef'ûle (nesneye) muzaf kılınarak fiilin yerine geçirilmiştir. Bunda veciz bir anlatım ve beliğ bir tekit vardır. Öldürmenin bu ifadeyle anlatılması, onu en şiddetli surette tasvir etmek, durumunu dehşetli kılmak ve gazileri öldürmenin en kolay yoluna yönlendirmek içindir. {حتى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ} “Nihayet onlara üstün gelip sindirdiğinizde”; yani onları çokça öldürüp ezdiğinizde. Bu, kalın ve ağır şey anlamındaki 'sahîn' (ثَخِين) kelimesindendir. Yahut öldürme ve yaralamayla onları mecalsiz bırakıp hareket edemez hâle getirdiğinizde; {فَشُدُّواْ الوثاق} “bağı sıkı bağlayın (esir alın).” Onları esir edin ve muhafaza altına alın. 'Vesâk' (الوَثَاق), kendisiyle bağlanılan şeyin adıdır. Esre ile 'visâk' (الوثاق) da böyledir ve bu şekilde de okunmuştur. {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاء} “Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız.” Yani bundan sonra ya bir lütufta bulunarak karşılıksız salarsınız ya da fidye karşılığı serbest bırakırsınız. Mana; öldürme, köleleştirme, karşılıksız bırakma ve fidye arasında muhayyer kılmaktır. Bu hüküm, Şâfiî -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- katında sabittir; bize (Hanefîlere) göre ise mensuhtur (hükmü kaldırılmıştır). Dediler ki: Bu hüküm Bedir günü indi, sonra neshedildi; asıl hüküm ya öldürmek ya da köleleştirmektir. Mücâhid'den şöyle rivayet edilmiştir: 'Bugün karşılıksız salma veya fidye yoktur; ancak İslam yahut boynun vurulması vardır.' 'Asâ' vezninde فِداً şeklinde de okunmuştur. {حتى تَضَعَ الحرب أَوْزَارَهَا} “Ta savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar.” Savaşın evzârı (ağırlıkları); silah ve binekler gibi savaşın ancak kendisiyle ayakta durduğu alet ve ağırlıklarıdır. Bırakma eylemi mecazi olarak savaşa isnat edilmiştir, oysa bu savaş ehline aittir. 'Hattâ' (حتى) edatı, Şâfiî'ye göre dört husustan birinin veya hepsinin gayesidir (nihai sınırıdır). Mana: Müşriklerin hiçbir gücü kalmayacak şekilde onlarla bir savaş olmayıncaya kadar ebediyyen bu hâl üzere devam ederler. [Savaşın bitmesinin] Îsâ (aleyhisselâm)'ın inmesiyle olacağı da söylenmiştir. Ebû Hanîfe'ye -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- göre ise savaş kelimesi Bedir Savaşı'na hamledilirse, bu [ifade] karşılıksız bırakma ve fidyenin gayesidir. Mana: Bedir Savaşı ağırlıklarını bırakıncaya kadar onlara minnet edilir ve fidye karşılığı salıverilirler. Şayet savaş cinsine hamledilirse, bu [ifade] boyun vurmanın ve esir almanın gayesidir. Mana: Müşriklerin bir gücü kalmayıp savaş cinsi ağırlıklarını bırakıncaya kadar öldürülür ve esir edilirler. Evzârın 'günahlar' olduğu, yani müşriklerin İslam'a girerek şirklerini ve isyanlarını bırakıncaya kadar [bu hükmün süreceği] de söylenmiştir. {ذلك} “İşte böyle!” Yani emir böyledir yahut böyle yapın. {وَلَوْ يَشَاء الله لانتصر منهم} “Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı”; helak ve kökünü kazıma sebeplerinden biriyle onları cezalandırırdı. {ولكن} “Fakat”; böyle dilemedi, {لّيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ} “sizi birbirinizle denemek için [böyle emretti].” Size cihadı emretti; onlarla mücadele edip vaat gereğince büyük sevaba hak kazanasınız diye sizi kâfirlerle imtihan etti, bir kısmının küfürden vazgeçmesi için de cezalarının bir kısmını sizin ellerinizle erkenden tattırmak üzere kâfirleri sizinle imtihan etti. {والذين قُتِلُواْ فِى سَبِيلِ الله} “Allah yolunda öldürülenlere gelince”; yani şehit edilenler. قَاتَلُوا şeklinde de okunmuştur; yani cihad eden, öldüren ve öldürülenler. {فَلَن يُضِلَّ أعمالهم} “[Allah] onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır”; yani zayi etmeyecektir. Mechul (edilgen) fiil olarak يُضَلَّ أَعْمَالُهُ şeklinde ve ضَلَّ fiilinden türemiş olarak يَضِلَّ أَعْمَالَهُمْ şeklinde de okunmuştur. Katâde'den, bu ayetin Uhud günü indiği rivayet edilmiştir.
14047. Metin
٥ ٩
٥ ٩
14048. Metin
لا تقومُ إلا بَها من السلاحِ والكُراعِ وأُسندَ وضعُها إليها وهو لأهلِها إسناداً مجازياً وحتَّى غايةٌ عندَ الشافعيِّ لأحدِ الأمورِ الأربعةِ أو للمجموعِ والمَعْنى أنَّهم لا يزالونَ على ذلكَ أبداً إلى أنْ لا يكونَ مع المشركينَ حربا بأن لا تبقى لهم شوكةٌ وقيلَ بأنْ ينزلَ عيسى ﵇ وأما عندَ أبي حنيفةَ رحمَهُ الله تعالى فإنْ حُملَ الحربُ على حربِ بدرٍ فهي غايةٌ للمنِّ والفداءِ والمعنى يمنى عليهم ويُفادون حتى تضعَ حربُ بدرٍ أوزارَها وإنْ حُملتْ على الجنسِ فهي غايةٌ للضربِ والشدِّ والمَعْنى أنهم يُقتلون ويؤسرون حتَّى يضع جنسُ الحربِ أوزارَها بأنْ لا يبقى للمشركين شوكةٌ وقيلَ أوزارُها آثامُها أي حتَّى يتركَ المشركونَ شركَهم ومعاصيَهم بأنْ أسلمُوا {ذلك} أي الأمرُ ذلك أو فعلوا ذلك {وَلَوْ يَشَاء الله لانتصر منهم} لا تنقم منهم ببعض أسبابا الهلكةِ والاستئصالِ {ولكن} لم يشأ لذلك {لّيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ} فأمرَكم بالقتالِ وبلاكُم بالكافرينَ لتجاهدُوهم فتستوجيبوا الثوابَ العظيمَ بموجبِ الوعدِ والكافروين بكم ليعالجهم على أيديكُم ببعضِ عذابِهم كيْ يرتدعَ بعضُهم عن الكفرِ {والذين قُتِلُواْ فِى سَبِيلِ الله} أي استُشهدوا وقرئ قاتلُوا أي جاهدُوا وقَتلُوا وقُتِلوا {فَلَن يُضِلَّ أعمالهم} أى فلن يضيعها وقرى يضل أعماله على البناءِ للمفعولِ ويضِلَّ أعمالَهم من ضلَّ وعنْ قَتَادةَ أنَّها نزلتْ في يومِ أحدٍ
Silah ve binek hayvanları gibi savaşın ancak kendisiyle ayakta durduğu [unsurlardır]. Bırakma fiili, savaş ehline ait olduğu hâlde mecazi bir isnatla savaşa nispet edilmiştir. 'Hattâ' edatı, Şâfiî'ye göre bu dört durumdan biri veya hepsi için bir gayedir (nihai sınırdır). Mana; müşriklerin hiçbir gücü ve kuvveti kalmayıp ortada savaş kalmayıncaya kadar bu durumun daima süreceğidir. Bunun Îsâ (aleyhisselâm)'ın inmesiyle gerçekleşeceği de söylenmiştir. Ebû Hanîfe'ye -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- göre ise, şayet savaş kelimesi Bedir Savaşı'na hamledilirse, bu minnet ve fidyenin gayesidir; mana ise Bedir Savaşı ağırlıklarını bırakıncaya kadar karşılıksız salınır ve fidye ile serbest bırakılırlar demektir. Şayet cins isim olarak savaşa hamledilirse, boyun vurmanın ve bağlamanın gayesidir; mana ise müşriklerin bir gücü kalmayıp savaş cinsi ağırlıklarını bırakıncaya kadar öldürülür ve esir edilirler demektir. Evzârın 'günahlar' olduğu, yani müşriklerin İslam'a girerek şirk ve isyanlarını terk etmelerine kadar olduğu da söylenmiştir. {ذلك} “İşte böyle”; yani emir böyledir veya böyle yapınız. {وَلَوْ يَشَاء الله لانتصر منهم} “Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı”; helak ve kökünü kurutma sebeplerinin bazılarıyla onları helak ederdi. {ولكن} “Fakat”; bunu dilemedi, {لّيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ} “sizi birbirinizle denemek için [böyle yaptı].” Size cihadı emretti ve kâfirlerle cihad edip vaat edilen büyük sevaba nail olasınız diye sizi onlarla denedi; kâfirleri de cezalarının bir kısmını sizin elinizle çabucak tattırarak bazılarının küfürden vazgeçmesini sağlamak için sizinle imtihan etti. {والذين قُتِلُواْ فِى سَبِيلِ الله} “Allah yolunda öldürülenlere gelince”; yani şehit olanlar. قَاتَلُوا şeklinde de okunmuştur; yani cihad eden, öldüren ve öldürülenler. {فَلَن يُضِلَّ أعمالهم} “[Allah] onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır”; yani onları zayi etmeyecektir. Mechul yapı ile يُضَلَّ أَعْمَالُهُ ve ضَلَّ fiilinden türeyerek يَضِلَّ أَعْمَالَهُمْ şeklinde de okunmuştur. Katâde'den, bu ayetin Uhud günü indiği rivayet edilmiştir.
14049. Metin
{سَيَهْدِيهِمْ} في الدُّنيا إلى أرشدِ الأمورِ وفي الآخرةِ إلى الثوابِ أو سُيْثبِّتَ هدايتَهم {وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ}
{سَيَهْدِيهِمْ} “[Allah] onları hidayete erdirecektir”; dünyada en doğru işlere, ahirette ise sevaba iletecektir yahut onların hidayetlerini sabit kılacaktır. {وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ} “Ve durumlarını düzeltecektir.”
14050. Metin
{وَيُدْخِلُهُمُ الجنة عَرَّفَهَا لَهُمْ} في الدُّنيا بذكرِ أوصافِها بحيثُ اشتاقُوا إليها أو بيَّنها لهم بحيثُ يعلم كلُّ أحدٍ منزلَه ويهتدي إليهِ كأنه كان ساكنَهُ منذُ خُلقَ وعن مقاتل أنَّ الملكَ الموكلَ بعملهِ في الدُّنيا يمشي بين يديه فيعرفه كل شئ أعطاهُ الله تعالى أو طيَّبها لهم من العَرْفِ وهو طيبُ الرائحةِ أو حدَّدها لهم وأفرزَها من عَرفُ الدَّارِ فجنةُ كلَ منهم محددةٌ مفرزةٌ والجملةُ إمَّا مستأنفةٌ أو حالٌ بإضمار قد أو بدونه
{وَيُدْخِلُهُمُ الجنة عَرَّفَهَا لَهُمْ} “Ve onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.” Dünyada niteliklerini zikrederek onları buna öyle şevklendirmiştir veya onlara [cennetteki konaklarını] öyle açıklamıştır ki, herkes yaratıldığından beri orada oturuyormuş gibi konağını bilir ve oraya yol bulur. Mukâtil'den rivayet edildiğine göre dünyada kişinin ameliyle görevli olan melek onun önünde yürür ve Allah Teâlâ'nın ona verdiği her şeyi ona tanıtır. Yahut güzel koku anlamındaki 'arf' (العَرْف) kökünden gelerek [cenneti] onlar için güzel kokulu kılmıştır. Veya evin sınırlarını belirlemek anlamındaki 'arfu'd-dâr' (عَرْفُ الدَّارِ) tabirinden gelerek her birinin cenneti sınırlandırılmış ve ayrılmıştır. Bu cümle ya müste'nefedir (bağımsız yeni bir cümledir) ya da takdirî bir 'kad' (قَدْ) edatıyla veya edatsız olarak hâldir.
14051. Metin
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ إِن تَنصُرُواْ الله} أي دينَه ورسوله {يَنصُرْكُمُ} على أعدائِكم ويفتحْ لكُم {وَيُثَبّتْ أَقْدَامَكُمْ} في مواطنِ الحربِ ومواقفِها أو على مَحَجةِ الإسلامِ
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ إِن تَنصُرُواْ الله} “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz”; yani O'nun dinine ve Resûlü'ne yardım ederseniz, {يَنصُرْكُمُ} “O da size yardım eder”; düşmanlarınıza karşı size zafer verir ve fetihler nasip eder, {وَيُثَبّتْ أَقْدَامَكُمْ} “ve ayaklarınızı sağlam tutar”; savaş meydanlarında ve mevzilerinde yahut İslam caddesi üzerinde.
14052. Metin
{والذين كَفَرُواْ فَتَعْساً لَّهُمْ} التعسُ الهلاكُ والعِثارُ والسقوطُ والشرُّ والبعدُ والانحطاطُ ورجلٌ تاعسٌ وتَعِسٌ وانتصابُه بفعلِه الواجبِ حذفُه سماعاً أي فقالَ تعساً لهم أو فقضى تعساً لهم وقولُه تعالى {وَأَضَلَّ أعمالهم} عطفٌ عليهِ داخلٍ معه في حيزِ الخبريةِ للموصولِ
{والذين كَفَرُواْ فَتَعْساً لَّهُمْ} “İnkâr edenlere gelince, yıkım olsun onlara!” 'Ta's' (التَّعْسُ); helak olmak, tökezlemek, düşmek, şer, uzaklık ve alçalmak demektir. Tâis (تاعِس) ve teıs (تَعِس) adam denir. Mensub olması, işitilmeye dayalı olarak hazfedilmesi vacip olan fiili sebebiyledir; yani 'onlara yıkım olsun dedi' veya 'onlar için yıkıma hükmetti' takdirindedir. Allah Teâlâ'nın {وَأَضَلَّ أعمالهم} “[Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır” kavli ise buna matuftur ve ism-i mevsulün haber sahasına onunla birlikte dâhildir.
14053. Metin
{ذلك} أي ما ذكر من التعسِ وإضلالِ الأعمالِ {بِأَنَّهُمْ} بسببِ أنَّهم {كَرِهُواْ مَا أَنزَلَ الله} من القرآنِ
{ذلك} “İşte bu”; yani zikredilen yıkım ve amellerin boşa çıkması, {بِأَنَّهُمْ} “onların... sebebiyledir”; {كَرِهُواْ مَا أَنزَلَ الله} “Allah'ın indirdiğini beğenmeyip hoşlanmamaları”; yani Kur'an'ı,
14054. Metin
} ٠ ١ {
} ٠ ١ {
14055. Metin
لما فيهِ من التوحيدِ وسائرِ الأحكامِ المخالفةِ لما ألِفُوه واشتهتْهُ أنفسُهم الأمارةُ بالسُّوءِ {فَأَحْبَطَ} لأجلِ ذلكَ {أعمالهم} التي لو كانُوا عملُوها مع الإيمان لأُثيبُوا عليَها
Tevhidi ve alışageldikleri şeylere ve kötülüğü emreden nefislerinin arzuladığı şeylere aykırı olan diğer hükümleri içerdiği için [hoşlanmamaları sebebiyledir]. {فَأَحْبَطَ} “Bunun üzerine [Allah da] boşa çıkarmıştır”; işte bu yüzden, {أعمالهم} “onların amellerini”; öyle ki imanla yapmış olsalardı kendilerine sevap verilecek olan amellerini [boşa çıkardı].
14056. Metin
{أَفَلَمْ يَسِيرُواْ فِى الأرض} أي أقعدُوا في أماكنِهم فلم يسيرُوا فيها {فَيَنظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عاقبة الذين مِن قَبْلِهِم} من الأممِ المكذبةِ فإنَّ آثارَ ديارِهم تنبئ عن أخبارِهم وقولُه تعالى {دَمَّرَ الله عَلَيْهِمْ} استئنافٌ مبني على سؤال نشأ من الكلامِ كأنَّه قيلَ كيف كانت عاقبتُهم فقيلَ استأصلَ الله تعالىَ عليهم ما اختصَّ بهم من أنفسِهم وأهليِهم وأموالِهم يقالُ دمَّره أهلكَه ودمَّر عليهِ أهلكَ عليهِ ما يختصُّ بهِ {وللكافرين} أي ولهؤلاءِ الكافرينَ السائرينَ بسيرتِهم {أمثالها} أمثالُ عواقبِهم أو عقوباتِهم لكنْ لا على أنَّ لهؤلاءِ أمثالَ مالأولئك وأضعافَهُ بلْ مثلَه وإنما جُمعَ باعتبارِ مماثلتِه لعواقبَ متعددةٍ حسبَ تعددِ الأممِ المُعذبةِ وقيلَ يجوزُ أن يكونَ عذابُهم أشدَّ من عذابِ الأولينَ وقد قُتلوا وأُسروا بأيدِي من كانُوا يستخفّونهم ويستضعفونهم والقتلُ بيد المثلِ أشدُّ ألماً من الهلاكِ بسببٍ عامٍ وقيلَ المرادُ بالكافرينَ المتقدمونَ بطريقِ وضْعِ الظاهِرِ موضعَ الضَّميرِ كأنَّه قيلَ دمَّر الله عليهم في الدُّنيا وَلَهُمْ في الآخرةِ أمثالُها
{أَفَلَمْ يَسِيرُواْ فِى الأرض} “Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki”; yani yerlerinde oturup hiç gezmediler mi, {فَيَنظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عاقبة الذين مِن قَبْلِهِم} “kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar?” Yalanlayan o ümmetlerin kalıntıları ve yurtlarının izleri haberlerini bildirmektedir. Allah Teâlâ'nın {دَمَّرَ الله عَلَيْهِمْ} “Allah onları yerle bir etti” kavli, sözün akışından doğan bir soruya dayalı müste'nefe bir cümledir. Sanki 'Onların akıbeti nasıl oldu?' denilmiş, buna karşılık 'Allah Teâlâ kendilerine, ailelerine ve mallarına ait olan her şeyi kökünden helak etti' denilmiştir. 'Onu helak etti' anlamında دَمَّرَهُ ve 'ona ait şeyleri helak etti' anlamında دَمَّرَ عَلَيْهِ denir. {وللكافرين} “Ve inkâr edenler için de vardır”; yani onların yolunu takip eden şu kâfirler için de vardır, {أمثالها} “onun benzerleri.” Onların akıbetlerinin veya cezalarının benzerleri vardır. Fakat bu, öncekilerin başına gelenlerin kat kat fazlası değil, benzeri demektir. Çoğul getirilmesi, azap edilen ümmetlerin çokluğuna göre çeşitlenen akıbetlere benzerliği itibarıyladır. Onların azabının öncekilerin azabından daha şiddetli olmasının caiz olduğu da söylenmiştir; nitekim onlar hakir görüp zayıf saydıkları kimselerin elleriyle öldürülmüş ve esir alınmışlardır. Zira bir benzerin eliyle öldürülmek, genel bir felaket sebebiyle helak olmaktan daha çok acı verir. Zamir makamına açık isim getirilerek kastedilenlerin önceki kâfirler olduğu da söylenmiştir; sanki 'Allah Teâlâ onları dünyada yerle bir etti, ahirette de onlar için bunun benzerleri vardır' denilmiş gibidir.
14057. Metin
{ذلك} إشارةٌ إلى ثبوتِ أمثالِ عقوبةِ الأممِ السَّالفةِ لهؤلاءِ {بِأَنَّ الله مَوْلَى الذين آمنوا} أي ناصرُهم على أعدائِهم وقرئ وليُّ الذينَ {وَأَنَّ الكافرين لَا مولى لَهُمْ} فيدفعُ عنُهم ما حلَّ بهم من العقوبةِ والعذابِ ولا يُخالفُ هَذا قولَه تعالى ثُمَّ رُدُّواْ إلى الله مولاهم الحق فإنَّ المَوْلَى هُناكَ بمعنى المالِك
{ذلك} “İşte bu”; geçmiş ümmetlerin cezasının benzerlerinin bunlar için de sabit olduğuna bir işarettir. {بِأَنَّ الله مَوْلَى الذين آمنوا} “Allah'ın, iman edenlerin mevlası (yardımcısı) olması sebebiyledir”; yani düşmanlarına karşı onların yardımcısıdır. وَلِيُّ الَّذِينَ şeklinde de okunmuştur. {وَأَنَّ الكافرين لَا مولى لَهُمْ} “Kâfirlerin ise hiçbir mevlası (yardımcısı) yoktur”; başlarına gelen ceza ve azabı onlardan savuşturacak bir yardımcıları bulunmaz. Bu ifade, Allah Teâlâ'nın {ثُمَّ رُدُّواْ إِلَى الله مَوْلَاهُمُ الحَقّ} kavli ile çelişmez; zira oradaki 'mevlâ' mâlik (sahip) anlamındadır.
14058. Metin
{إِنَّ الله يُدْخِلُ الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} بيانٌ لحكمِ ولايتِه تعالى لَهُم وثمرتِها الأُخرويةِ {والذين كَفَرُواْ يَتَمَتَّعُونَ} أيْ ينتفعونَ في الدُّنيا بمتاعِها {وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الأنعام} غافلينَ عنْ عواقِبهم {والنار مَثْوًى لَّهُمْ} أي منزلُ ثُواءٍ وإقامةٍ والجملةُ إمَّا حالٌ مقدرةٌ منْ واوِ يأكُلونَ أو استئنافٌ
{إِنَّ الله يُدْخِلُ الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} “Şüphesiz Allah, iman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” Bu, Allah Teâlâ'nın onları dost edinmesinin hükmünü ve bunun ahiretteki meyvesini beyandır. {والذين كَفَرُواْ يَتَمَتَّعُونَ} “İnkâr edenler ise zevklenirler”; yani dünyada onun metaından faydalanırlar, {وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الأنعام} “ve hayvanların yediği gibi yerler”; akıbetlerinden habersizdirler. {والنار مَثْوًى لَّهُمْ} “Ateş ise onların kalacağı yerdir”; yani konaklama ve ikamet yerleridir. Bu cümle, ya 'yerler' fiilindeki vav (و) zamirinden mukadder bir hâldir yahut müste'nefedir.
14059. Metin
{وَكَأَيّن} كلمةٌ مركبةٌ من الكافِ وأَيْ بمَعنى كَمِ الخبريةِ ومحلُّها الرفعُ بالابتداءِ وقولُه تعالى {مِن قَرْيَةٍ} تمييزٌ لها وقولُه تعالى {هِىَ أَشَدُّ قُوَّةً مّن قَرْيَتِكَ} صفةٌ لقريةٍ كما أنَّ قولَه تعالى {التى أَخْرَجَتْكَ} صفةٌ لقريتكَ وقد حُذفَ عنهُمَا المضافُ وأُجريَ أحكامُه عليهمَا كما يُفصحُ عنه الخبر الذى قولُه تعالى {أهلكناهم} أي وكم منْ أهلِ قريةٍ هُم أشدُّ
{وَكَأَيّن} kelimesi kâf (ك) ve ey (أَيْ) kelimelerinden mürekkep olup çokluk bildiren 'kem' (كَمْ) anlamındadır; iraptaki yeri mübteda olarak merfûdur. Allah Teâlâ'nın {مِن قَرْيَةٍ} “nice şehirler vardır ki” kavli onun temyizidir. {هِىَ أَشَدُّ قُوَّةً مّن قَرْيَتِكَ} “senin şehrinden daha kuvvetliydi” kavli 'karye'nin sıfatıdır; nitekim {التى أَخْرَجَتْكَ} “seni çıkaran [şehrinden]” kavli de senin memleketinin sıfatıdır. Her iki ifadeden de muzaf hazfedilmiş ve muzafın hükümleri bu ikisine verilmiştir; nitekim {أهلكناهم} “biz onları helak ettik” kavlindeki haber bunu açıkça ortaya koymaktadır. Yani nice memleket halkı vardır ki onlar daha güçlüydü...
14060. Metin
} ٤ ١٥
} ٤ ١٥
14061. Metin
قوةً من أهلِ قريتكَ الذين كانُوا سبباً لخروجِكَ من بينِهم ووصفُ القريةِ الأولى بشدةِ القُوَّةِ للإيذانِ بأولويةِ الثانيةِ منها بالإهلاكِ لضعفِ قوَّتِها كما أنَّ وصفَ الثانيةِ بإخراجهِ ﵊ للإيذانِ بأولويتِها به لقوةِ جنايتِها وعلى طريقتِه قولُ النابغةِ ... كُلَيبٌ لعَمْرِي كانَ أكثَر ناصرا ... وَأيسَر جُرماً منكَ ضُرِّجَ بالدَّمِ ...
Aralarından çıkmana sebep olan memleketinin halkından daha güçlüydüler. Birinci memleketin kuvvetçe üstünlükle nitelenmesi, ikinci memleketin kuvvetinin zayıflığı sebebiyle helak edilmeye daha evla olduğunu hissettirmek içindir; nitekim ikinci memleketin onu (aleyhisselâm) çıkarmakla nitelenmesi de işledikleri cürmün büyüklüğü sebebiyle helake daha layık olduklarını bildirmek içindir. Nâbiga'nın şu beyti de bu üslup üzeredir: 'Ömrüme yemin olsun ki Kuleyb'in yardımcısı daha çoktu / ve cürmü senden daha az olduğu hâlde kana bulandı...'
14062. Metin
وقولُه تعالى {فَلَا ناصر لَهُمْ} بيانٌ لعدمِ خلاصِهم من العذابِ بواسطةِ الأعوانِ والأنصارِ إثرَ بيانِ عدمِ خلاصِهم منْهُ بأنفسِهم والفاءُ لترتيبِ ذكرِ ما بالغيرِ على ذكرِ ما بالذاتِ وهو حكايةُ حالٍ ماضيةٍ
Allah Teâlâ'nın {فَلَا ناصر لَهُمْ} “onlara hiçbir yardımcı çıkmadı” kavli, bizzat kendilerini kurtaramadıklarının beyanının ardından, yardımcılar ve destekçiler vasıtasıyla da azaptan kurtulamadıklarının beyanıdır. 'Fâ' (ف) harfi, başkasıyla olan durumun zikrinin bizzat olan durumun zikrine terettüp etmesi içindir; bu ise geçmiş bir hâlin hikâyesidir.
14063. Metin
{أَفَمَن كَانَ على بَيّنَةٍ مّن رَّبّهِ} تقريرٌ لتباينِ حَالَيْ فَريَقيْ المؤمنينَ والكافرينَ وكون الاوليين في أعلى علّيينَ والآخرينَ في أسفلِ سافلينَ وبيانٌ لعلةِ ما لكلَ منهُمَا من الحالِ والهمزةُ للإنكارِ والفاء للعطف على مقدر يقتضيه المقام وقد قرئ بدونها ومَنْ عبارةٌ عن المؤمنينَ المتمسكينَ بأدلةِ الدِّينِ وجعلُها عبارةً عن النبيِّ ﵊ أو عنْهُ وعنِ المؤمنينَ لا يساعدُه النظمُ الكريمُ على أنَّ الموازنةَ بينه ﵊ وبينَهم مما يأباهُ منصبُه الجليلُ والتقديرُ أليسَ الأمرُ كما ذُكِرَ فمنْ كانَ مستقراً على حجةٍ ظاهرةٍ وبرهانٍ نيّرٍ من مالكِ أمرِه ومربّيهِ وهو القرآنُ الكريمُ وسائرُ المعجزاتِ والحججِ العقليةِ {كَمَن زُين لَهُ سوءُ عَمَلِهِ} من الشركِ وسائرِ المعاصيِ مع كونِه في نفسِه أقبحَ القبائحِ {واتبعوا} بسببِ ذلكَ التزيينِ {أَهْوَاءهُمْ} الزائغةَ وانهمكُوا في فنونِ الضلالاتِ من غير أن يكون لهم شبهةٌ توهمُ صحةَ ما تم عليهِ فضلاً عن حجةٍ تدلُّ عليهِ وجمعُ الضميرينِ الأخيرينِ باعتبارِ مَعْنى مَنْ كما أنَّ إفرادَ الأولَينِ باعتبارِ لفظِها
{أَفَمَن كَانَ على بَيّنَةٍ مّن رَّبّهِ} “Rabbinden apaçık bir delil üzere bulunan kimse...”; müminler ve kâfirler fırkasının durumlarının farklılığını, birincilerin İlliyyîn'in en yücesinde, ikincilerin ise Siccîn'in (aşağıların) en aşağısında olduğunu teyit etmek ve her ikisinin bulunduğu hâlin illetini beyan etmektir. Baştaki hemze inkâr içindir; fâ harfi ise makamın gerektirdiği takdirî bir cümleye atıftır; fâ'sız olarak da okunmuştur. 'Men' (مَنْ) ifadesi, dinin delillerine sımsıkı sarılan müminleri ifade etmektedir. Bunun Peygamber (aleyhisselâm)'dan yahut hem kendisinden hem de müminlerden kinaye kılınması lafzın akışına uygun düşmez; zira onun (aleyhisselâm) ile onlar arasında bir mukayese yapılması onun yüce makamının kabul etmeyeceği bir durumdur. Takdiri şöyledir: 'Durum anlatıldığı gibi değil midir? İşinin sahibi ve terbiyecisi olan Rabbinden apaçık bir hüccet ve parlak bir delil üzerinde bulunan kimse -ki o Kur'ân-ı Kerîm, diğer mucizeler ve aklî delillerdir-, {كَمَن زُين لَهُ سوءُ عَمَلِهِ} “kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse gibi midir?” -ki bu fiilen çirkinliklerin en çirkini olmasına rağmen şirk ve diğer günahlardır- {واتبعوا} ve bu süsleme sebebiyle uyan kimseler gibi midir, {أَهْوَاءهُمْ} “kendi heva ve heveslerine?” Sapan hevalarına uymuşlar ve üzerinde bulundukları durumun doğruluğunu vehmettirecek bir şüphe bile olmaksızın -buna delalet eden bir hüccet bulunması şöyle dursun- türlü sapıklıklara dalmışlardır. Son iki zamirin çoğul getirilmesi 'men' kelimesinin manası itibarıyladır; ilk iki zamirin tekil getirilmesi ise lafzı itibarıyladır.
14064. Metin
{مَّثَلُ الجنة التى وُعِدَ المتقون} استئنافٌ مَسُوقٌ لشرحِ مَحَاسنِ الجنَّةِ الموعودةِ آنِفاً للمؤمنينَ وبيانِ كيفيةِ أنهارِها التي أُشيرَ إلى جريانِها من تحتِها وعُبِّرَ عنهُم بالمتقينَ إيذاناً بأنَّ الإيمانَ والعملَ الصالَح من بابِ التقوى الذي هُو عبارةٌ عن فعلِ الواجباتِ بأسرِها وتركِ السيئاتِ عن آخرِها ومَثَلُها وصفُها العجيبُ الشأنِ وهُو مبتدأٌ محذوفُ الخبرِ فقدَّرهُ النَّضْرُ بْنُ شُمَيلٍ مثلُ الجنةِ ما تسمعونَ وقولُه تعالى {فِيهَا أَنْهَارٌ} إلخ مفسرٌ لَهُ وقدَّرهُ سيبويهِ فيما يُتلَى عليكُم مَثَلُ الجنةِ والأولُ هو الأنسبُ لصدرِ النظمِ الكريمِ وقيلَ المَثَلُ زائدةٌ كزيادةِ الاسمِ في قولِ مَنْ قال
{مَّثَلُ الجنة التى وُعِدَ المتقون} “Müttakilere vaat olunan cennetin misali/özelliği şöyledir:” Az önce müminlere vadedilen cennetin güzelliklerini açıklamak ve altından aktığına işaret edilen ırmaklarının nasıllığını beyan etmek üzere getirilmiş yeni bir cümledir. İman ve salih amelin takva cümlesinden olduğunu hissettirmek için onlar 'müttakiler' olarak ifade edilmiştir; zira takva, vaciplerin tamamını yapmak ve kötülüklerin hepsini terk etmekten ibarettir. Cennetin 'meseli' ise onun şaşılacak vasfıdır. Bu kelime haberi hazfedilmiş bir mübtedadır; Nadr b. Şümeyl bunu 'Cennetin misali işiteceğiniz gibidir' şeklinde takdir etmiştir. Allah Teâlâ'nın {فِيهَا أَنْهَارٌ} “Orada ırmaklar vardır...” kavli ise bunu açıklamaktadır. Sîbeveyhi ise bunu 'Size tilavet olunan şeyde cennetin misali vardır' şeklinde takdir etmiştir. Birinci görüş, ayetin başlangıcına daha uygundur. 'Mesel' kelimesinin, şu beyti söyleyen kimsenin sözündeki 'ism' kelimesi gibi zâit olduğu da söylenmiştir:
14065. Metin
إلى الحولِ ثم اسمُ السَّلامِ عليكما ... والجنةُ مبتدأٌ خبرُهُ فيها أنهارٌ إلخ {مّن مَّاء غَيْرِ آسن} غيرِ متغيرِ الطعمِ والرَّائحةِ وقرئ غيرِ أَسِنٍ {وَأَنْهَارٌ مّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ} بأنْ صارَ قارِصاً وَلَا خَازِراً كألبانِ الدُّنيا {وأنهار من خمر لذة للشاربين} لذيذةٍ ليسَ فيها كراهةُ طعمٍ وريحٍ ولا غائلةُ سُكرٍ ولا خُمارٌ وإنما هيَ تلذذٌ محضٌ ولذةٍ إمَّا تأنيثُ لذَ بمعنى لذيذٍ أو مصدرٌ نُعت
'Gelecek yıla kadar sonra üzerinize selamın ismi olsun...' Buna göre 'el-cenne' mübtedadır, haberi ise {فِيهَا أَنْهَارٌ} ifadesidir. {مّن مَّاء غَيْرِ آسن} “bozulmamış sudan ırmaklar”; tadı ve kokusu değişmemiş su demektir. غَيْرِ أَسِنٍ şeklinde de okunmuştur. {وَأَنْهَارٌ مّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ} “ve tadı bozulmamış sütten ırmaklar”; dünya sütleri gibi ekşiyip bozulmamış süt demektir. {وأنهار من خمر لذة للشاربين} “içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar”; lezzetlidir, onda ne kötü bir tat ve koku ne de sarhoşluk ve baş ağrısı veren bir musibet vardır; bilakis o sırf lezzetten ibarettir. 'Lezze' kelimesi ya lezzetli manasındaki 'lezz' kelimesinin müennesidir yahut mübalağa kastıyla sıfat yapılmış bir masdardır.
14066. Metin
} ٦ ١٨
} ٦ ١٨
14067. Metin
به مبالغة وقرئ لذةٌ بالرفعِ على أنَّها صفةُ أنهارٌ وبالنصبِ على العلَّةِ أي لأجلِ لذةِ الشاربينَ {وأنهار مّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى} لا يُخالطُه الشمعُ وفضلاتُ النحلِ وغيرُها وفي هذا تمثيلٌ لما يَجْري مَجرى الأشربةِ في الجنةِ بأنواعِ ما يُستطابُ منها ويُستلذُّ في الدُّنيا بالتخليةِ عمَّا يُنغصها ويُنقصها والتحليةِ بما يُوجبُ غزارتُها ودوامَها {وَلَهُمْ فِيهَا} مع ما ذُكَر من فنونِ الأنهارِ {مِن كُلّ الثمرات} أيْ صنفٌ من كلِّ الثمراتِ {وَمَغْفِرَةٌ} أي ولهم مغفرةٌ عظيمةٌ لا يُقادرُ قَدرُها وقولُه تعالى {مّن رَّبّهِمُ} متعلقٌ بمحذوفٍ هو صفةٌ لمغفرةٌ مؤكدةٌ لما أفاده التنكيرُ من الفخامةِ الذاتيةِ بالفخامةِ الإضافيةِ أي كائنةٌ من ربِّهم وقولُه تعالى {كمن هو خالد فى النار} خبرٌ لمبتدأٍ محذوفٍ تقديرُهُ أمَّنْ هو خالدٌ في هذه الجنةِ حسبما جريَ به الوعدُ كمن هو خالد فى النار كما نطق به قوله تعالى والنَّارُ مَثْوىً لَهُم وقيل هو خبرٌ لَمثَلُ الجنةِ على أنَّ في الكلامِ حذفاً تقديرُهُ أمثلُ الجنةِ كمثلِ جزاءِ من هو خالد فى النار أو أمثلُ أهلِ الجنةِ كمثلِ من هو خالدٌ في النارِ فعُرّيَ عن حرفِ الإنكارِ وحُذفَ ما حذفَ تصويراً لمكابرةِ مَن يُسوي بين المتمسكِ بالبينةِ وبين التابعِ للهوى بمكابرةِ من سوَّى بين الجنةِ الموصوفةِ بما فُصل من الصفاتِ الجليلةِ وبين النارِ {وَسُقُواْ مَاء حَمِيماً} مكانَ تلك الأشربةِ {فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ} من فرْطِ الحرارةِ قيل إذادنا منهم شوى وجوههم وانمارت فروة رؤسهم فإذا شربوُه قطَّع أمعاءَهم
Mübalağa için sıfat yapılmıştır. لَذَّةٌ şeklinde merfû olarak 'enhâr' kelimesinin sıfatı şeklinde ve illet belirterek mef'ûlün leh olarak mensûb biçimde okunmuştur; yani içenlerin lezzeti içindir. {وأنهار مّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى} “ve süzme baldan ırmaklar.” Kendisine mum, arı artıkları ve benzeri şeyler karışmamıştır. Bunda, cennetteki içecekler kabilinden olan şeylerin, dünyada lezzetli ve hoş bulunan çeşitleriyle; onları bulandırıp noksanlaştıran şeylerden arındırılarak ve onların bol ve daimî olmasını gerektiren şeylerle tezyin edilerek temsil edilmesi vardır. {وَلَهُمْ فِيهَا} “Ve onlar için orada vardır”; zikredilen ırmak çeşitleriyle birlikte, {مِن كُلّ الثمرات} “her çeşit meyveden”; yani her meyveden bir tür vardır. {وَمَغْفِرَةٌ} “ve bir bağışlanma vardır”; yani ölçüsü takdir edilemeyecek kadar büyük bir bağışlanma vardır. Allah Teâlâ'nın {مّن رَّبّهِمُ} “Rablerinden” kavli, 'mağfiret' kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk eder; tenvinin ifade ettiği zâtî azameti, izafetle gelen azametle tekit eder; yani 'Rablerinden olan bir bağışlanma' demektir. Allah Teâlâ'nın {كمن هو خالد فى النار} “Ateşte ebedî kalan kimse gibi midir?” kavli, mahzuf bir mübtedanın haberidir; takdiri şöyledir: 'Vaadin gereği olarak bu cennette ebedî kalan kimse, Allah Teâlâ'nın {وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ} kavlinde belirtildiği üzere ateşte ebedî kalan kimse gibi midir?' Bunun, kelamda bir hazif bulunması esasına göre {مَثَلُ الجَنَّةِ} ifadesinin haberi olduğu da söylenmiştir; takdiri şöyledir: 'Cennetin misali, ateşte ebedî kalan kimsenin cezasının misali gibi midir?' veya 'Cennet ehlinin misali, ateşte ebedî kalan kimsenin misali gibi midir?' Delile sarılan ile hevasına uyanı bir tutan kimsenin inatçılığını, yüce vasıflarla tafsil edilen cennet ile cehennemi bir tutan kimsenin inatçılığı şeklinde tasvir etmek için inkâr harfi düşürülmüş ve hazfedilen kısımlar hazfedilmiştir. {وَسُقُواْ مَاء حَمِيماً} “Onlara kaynar su içirilir”; o [cennet] içeceklerinin yerine kaynar su verilir, {فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ} “ve bağırsaklarını parçalar!” Aşırı sıcaklıktan dolayı parçalar. Denildi ki: Su onlara yaklaştırıldığında yüzlerini kavurur ve başlarının derisi sıyrılır; onu içtiklerinde ise bağırsaklarını parça parça eder.
14068. Metin
{وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} هم المنافقونَ وإفرادُ الضميرِ باعتبارِ لفظِ مَنْ كما أنَّ جمعَهُ فيما سيأتي باعتبارِ معناها كانُوا يحضُرون مجلس رسول الله ﷺ فيسمعونَ كلامَهُ ولا يَعُونَهُ ولا يُراعونَهُ حقَّ رعايتِه تهاوناً منهُم {حتى إِذَا خَرَجُواْ مِنْ عِندِكَ قَالُواْ لِلَّذِينَ أُوتُواْ العلم} من الصحابةِ ﵃ {ماذا قال آنفا} أي ما الذي قالَ الساعةَ على طريقةِ الاستهزاءِ وإن كان بصورةِ الاستعلامِ وآنِفاً من قولِهم أنْفُ الشئ لما تقدمَ منه مستعارٌ من الجارحةِ ومنه استأنفَ الشئ وائتنفَ وهو ظرفٌ بمعنى وقتاً مؤتنفاً أو حالٌ من الضمير في قالَ وقرئ أنفا {أولئك} اوصفون بما ذُكِرَ {الذين طَبَعَ الله على قُلُوبِهِمْ} لعدمِ توجههم نحوَ الخيرِ أصلاً {واتبعوا أَهْوَاءهُمْ} الباطلةَ فلذلك فعلُوا ما فعلُوا مما لا خيرَ فيهِ
{وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} “Onlardan seni dinleyenler de vardır.” Bunlar münafıklardır. Zamirin tekil gelmesi 'men' lafzı itibarıyladır; ileride çoğul gelmesi ise manası itibarıyladır. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in meclisinde bulunurlar, onun sözünü dinlerler fakat önemsemediklerinden dolayı onu ne anlarlar ne de gereği gibi riayet ederler. {حتى إِذَا خَرَجُواْ مِنْ عِندِكَ قَالُواْ لِلَّذِينَ أُوتُواْ العلم} “Nihayet senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilmiş olanlara” -ki onlar sahâbîlerdir (radıyallâhu anhum)- {ماذا قال آنفا} “'Az önce ne söyledi?' derler.” Bilgi edinme suretinde olsa da bu sözü alay yollu söylerler. Ânifen (آنِفاً) kelimesi, bir şeyin önceki kısmı için kullanılan 'enfü'ş-şey' (أنْفُ الشئ) tabirinden organ isminden istiare edilmiştir; bu kökten olmak üzere bir şeye yeniden başlamak anlamında 'iste'nefe' ve 'i'tenefe' denir. Bu, yeni bir vakit anlamında bir zarftır veya 'kāle' fiilindeki zamirden hâldir; أَنَفاً şeklinde de okunmuştur. {أولئك} “İşte onlar”; zikredilen vasıflara sahip olan kimselerdir, {الذين طَبَعَ الله على قُلُوبِهِمْ} “Allah'ın, kalplerini mühürlediği kimselerdir”; hayra asla yönelmemeleri sebebiyle [mühürlemiştir], {واتبعوا أَهْوَاءهُمْ} “ve onlar heva ve heveslerine uymuşlardır.” Batıl hevalarına uydukları için içinde hiçbir hayır bulunmayan bu tür işleri yapmışlardır.
14069. Metin
{والذين اهتدوا} إلى طريقِ الحقِّ {زَادَهُمْ} أي الله تعالَى {هُدًى} بالتوفيقِ والإلهامِ {وآتاهم تقواهم} أعانهُم على تقواهُم أو أعطاهُم جزاءَها أو بيّنَ لهم ما يتقونَ
{والذين اهتدوا} “Hidayete erenlere gelince”; hak yola girenlerin, {زَادَهُمْ} “[Allah] onların artırmıştır”; yani Allah Teâlâ artırmıştır, {هُدًى} “hidayetlerini”; muvaffakiyet ve ilham vermek suretiyle [artırmıştır], {وآتاهم تقواهم} “ve onlara takvalarını vermiştir.” Takvaları hususunda onlara yardım etmiş yahut mükâfatlarını vermiş veya sakınmaları gereken şeyleri onlara beyan etmiştir.
14070. Metin
{فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَاّ الساعة} أي القيامةَ وقولُه تعالى {أَن تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً} أي تُباغتُهم بغتةً وهي المفاجأةُ بدلُ اشتمالٍ من
{فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَاّ الساعة} “Onlar kıyametten başkasını mı bekliyorlar”; yani kıyameti mi bekliyorlar? Allah Teâlâ'nın {أَن تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً} “ansızın kendilerine gelmesinden [başka]?” kavli, yani onları aniden basması, 'es-sâat' kelimesinden bedel-i iştimaldir.
14071. Metin
} ٩ ٢٠
} ٩ ٢٠
14072. Metin
الساعةَ والمعنى أنَّهم لا يتذكرونَ بذكرِ أهوالِ الأممِ الخاليةِ ولا بالأخبارِ بإتيانِ السَّاعةِ وما فيها مِنْ عظائم الاهول وما ينتظرونَ للتذكرِ إلا إتيانِ نفسِ الساعةِ بغتةً وقرئ بَغَتةً بفتحِ الغينِ وقولُه تعالى {فَقَدْ جَاء أَشْرَاطُهَا} تعليلٌ لمفاجأتِها لا لإتيانِها مُطلقاً على معنى أنَّه لم يبقَ من الأمورِ الموجبةِ للتذكِر أمرٌ مترقبٌ ينتظرونَهُ سوى إتيانِ نفسِ الساعةِ إذْ قد جاءَ أشراطُها فلم يرفعُوا لها رأساً ولم يعدّوها من مبادى إتيانِها فيكون إتيانُها بطريقِ المفاجأةِ لا محالةَ والأشراطُ جمعُ شَرَطٍ بالتحريكِ وهي العلامةُ والمرادُ بها مبعثُه ﷺ وانشقاقُ القمرِ ونحوُهما وقولُه تعالى {فأنى لَهُمْ إِذَا جَاءتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ} حكمٌ بخطِئهم وفسادِ رأيهم في تأخيرِ التذكرِ إلى إتيانِها ببيانِ استحالى نفعِ التذكرِ حينئذٍ كقولِه تعالى يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإنسان وأنى لَهُ الذكرى أي وكيفَ لهم ذكراهُم إذا جاءتْهُم على أن أنَّى خبرٌ مقدمٌ وذكراهُم مبتدأٌ وإذا جاءتْهُم اعتراضٌ وسطٌ بينهما رمزاً إلى غايةِ سرعةِ مجيئِها وإطلاقُ المجىءِ عن قيدِ البغتِه لما أن مدارَ استحالةِ نفعِ التذكرِ كونُه عند مجيئِه مطلقاً لا مقيداً بقيدِ البغتة وقرئ إن تاتيهم على أنَّه شرطٌ مستأنفٌ جزاؤُه فأنَّى لهم إلخ والمعنى إنْ تأتِهم الساعةُ بغتةً لأنه قد ظهرَ أماراتُها فكيفَ لهم تذكرُهم واتعاظُهم إذا جاءتْهُم
Kıyametten bedeldir. Mana şöyledir: Onlar ne geçmiş ümmetlerin dehşetli hâllerinin zikredilmesiyle ne de kıyametin kopacağının ve içindeki büyük dehşetlerin haber verilmesiyle ibret almaktadırlar; ibret almak için ancak kıyametin bizzat ansızın gelmesini beklemektedirler. Gayn (غ) harfinin fethasıyla بَغَتَةً şeklinde de okunmuştur. Allah Teâlâ'nın {فَقَدْ جَاء أَشْرَاطُهَا} “Zira onun alametleri kesinlikle gelmiştir” kavli, kıyametin mutlak manada gelmesinin değil, ansızın gelişinin gerekçesidir. Yani ibret almayı gerektiren hususlardan, bizzat kıyametin gelmesinden başka bekledikleri hiçbir şey kalmamıştır; çünkü onun alametleri gelmiş ama onlar buna hiç aldırmamışlar ve onu kıyametin başlangıcından saymamışlardır; binaenaleyh onun gelişi şüphesiz ansızın olacaktır. Eşrât (الأشراط), fetha ile 'şarat' (شَرَط) kelimesinin çoğuludur ve alamet demektir. Bundan maksat Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderilmesi, ayın yarılması ve benzerleridir. Allah Teâlâ'nın {فأنى لَهُمْ إِذَا جَاءتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ} “Onlara [kıyamet] geldiği zaman ibret almaları kendilerine ne fayda verir?” kavli, tıpkı {يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإنسان وأنى لَهُ الذكرى} kavlinde olduğu gibi, o anda ibret almanın fayda vermesinin imkânsızlığını beyan ederek ibret almayı kıyametin gelişine kadar ertelemelerindeki hatalarına ve görüşlerinin bozukluğuna dair bir hükümdür. Yani o kendilerine geldiği zaman ibret almaları onlara nasıl fayda verecektir? 'Ennâ' (أنى) öne geçmiş haber, 'zikrâhum' (ذكراهم) mübtedadır; 'izâ câethum' (إذا جاءتهم) ise kıyametin gelişinin son derece hızlı olduğuna işaret eden araya girmiş bir itiraz cümlesidir. Gelişin ansızın olma kaydından mutlak bırakılması, ibret almanın fayda vermemesinin illetinin, ansızın olma kaydıyla kayıtlı olmaksızın mutlak olarak geldiği vakitte gerçekleşmesi sebebiyledir. Şart cümlesi olarak ve cevabı da 'fe-ennâ lehum' takdirinde olmak üzere إِنْ تَأْتِهِمْ şeklinde de okunmuştur. Mana şöyledir: Şayet kıyamet alametleri belirdiği için onlara ansızın gelirse, o geldiğinde ibret almaları ve öğüt dinlemeleri kendilerine nasıl fayda verir?
14073. Metin
{فاعلم أَنَّهُ لَا إله إِلَاّ الله} أي إذا علمتَ أنَّ مدارَ السعادةِ هو التوحيدُ والطاعةُ ومناطَ الشقاوةِ هو الإشراكُ والعصيانُ فاثبت على ما أنت عليه من العلمِ بالوحدانيةِ والعملِ بموجبِه {واستغفر لِذَنبِكَ} وهو الذي رُبَّما يصدرُ عنه ﵊ من تركِ الأَوْلى عُبِّر عنه بالذنبِ نظراً إلى منصبِه الجليلِ كيفَ لا وحسناتُ الأبرارِ سيئاتُ المقربينَ وإرشادٌ له ﵊ إلى التواضعِ وهضمِ النفسِ واستقصارِ العملِ {وَلِلْمُؤْمِنِينَ والمؤمنات} أي لذنوبِهم بالدعاءِ لهم وترغيبِهم فيما يستدعي غفرانَهم وفي إعادةِ صلةِ الاستغفارِ تنبيهٌ على اختلاف متعلّقَيه جنساً وفي حذفِ المضافِ وإقامةِ المضافِ إليهِ مُقامَهُ إشعارٌ بعراقتِهم في الذنبِ وفرطِ افتقارِهم إلى الاستغفارِ {والله يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ} في الدُّنيا فإنَّها مراحلُ لا بُدَّ من قطعِها لا محالةَ {وَمَثْوَاكُمْ} في العقبى فإنها مواطن إقامتِكم فلا يأمرُكم إلا بما هو خيرٌ لكم فيهما فبادِرُوا إلى الامتثالِ بما أمركُم به فإنه المهمُّ لكم في المقامينِ وقيل يعلمُ جميعَ أحوالِكم فلا يخفى عليه شئ منها
{فاعلم أَنَّهُ لَا إله إِلَاّ الله} “Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur.” Yani saadetin temelinin tevhit ve itaat, şekavetin dayanağının ise şirk ve isyan olduğunu bildiğin vakit, tevhidi bilme ve gereğince amel etme konusunda bulunduğun hâl üzere sebat et. {واستغفر لِذَنبِكَ} “Ve günahın için bağışlanma dile!” Bu, Peygamber (aleyhisselâm)'dan evlâ olanı terk kabilinden sudûr eden şeylerdir ki onun yüce makamına binaen günah olarak ifade edilmiştir; nitekim 'iyilerin güzel amelleri, mukarreblerin günahları gibidir.' Bu ifade, onun (aleyhisselâm) tevazu göstermesine, nefsini kırmasına ve amelini az görmesine bir irşattır. {وَلِلْمُؤْمِنِينَ والمؤمنat} “Mümin erkekler ve mümin kadınlar için de [bağışlanma dile]!” Yani onlar için dua ederek ve onları bağışlanmalarını gerektirecek şeylere teşvik ederek günahları için [mağfiret dile]. İstiğfarın sılasının (harf-i cerinin) tekrarlanmasında, iki müteallakın cins bakımından farklı olduğuna dikkat çekme vardır. Muzafın hazfedilip muzafun ileyhin onun yerine ikame edilmesinde ise onların günaha yatkınlıklarını ve istiğfara son derece muhtaç olduklarını hissettirme vardır. {والله يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ} “Allah, sizin dönüp dolaştığınız yeri de bilir”; dünyadaki [dolaşmanızı bilir], zira bunlar mutlaka kat edilmesi gereken merhalelerdir. {وَمَثْوَاكُمْ} “ve duracağınız yeri de [bilir].” Ahiretteki durumunuzu [bilir], zira orası kalacağınız yerdir. O, her iki yurtta da sizin için ancak hayır olanı emreder; o hâlde O'nun size emrettiği şeyleri yerine getirmeye koşun, çünkü her iki makamda da sizin için mühim olan budur. Sizin bütün hâllerinizi bilir, O'na hiçbir şey gizli kalmaz şeklinde de açıklanmıştır.
14074. Metin
{ويقول الذين آمنوا} حرصاً منُهم على الجهادِ {لَوْلَا نُزّلَتْ سُورَةٌ} أي هلا نزلت سورة تؤمر فيها بالجهادِ {فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا القتال} بطريقِ الأمرِ به أي سورةٌ مبينةٌ لا تشابَه ولا احتمالَ فيها لوجهٍ آخرَ سوى وجوبِ القتالِ عن قَتَادَة كُلُّ سورةٍ فيها ذكرُ القتالِ فهيَ محكمةٌ لم تنسخْ وقرئ فإذا نزلتْ
{ويقول الذين آمنوا} “İman edenler derler ki:” cihada olan arzularından dolayı: {لَوْلَا نُزّلَتْ سُورَةٌ} “Keşke bir sure indirilseydi ya!” Yani içinde cihadın emredildiği bir sure indirilseydi ya! {فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا القتال} “Fakat hükmü açık bir sure indirilip de içinde savaştan söz edilince”; savaşın emredilmesi yoluyla, yani açık, içinde savaşın farziyeti dışında başka bir veche ihtimali ve kapalılığı bulunmayan bir sure indirildiğinde. Katâde'den rivayet edildiğine göre, içinde savaş zikri bulunan her sure muhkemdir, neshedilmemiştir. فَإِذَا نَزَلَتْ سُورَةٌ şeklinde de okunmuştur.
14075. Metin
} ١ ٢ {
} ١ ٢ {
14076. Metin
سورةٌ وقُرِىءَ وذَكَرَ على إسنادِ الفعلِ إلى ضميرِه تعالى ونصبِ القتالِ {رَأَيْتَ الذين فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} أي ضعفٌ في الدينِ وقيل نفاقٌ وهو الأظهرُ الأوفقُ لسياقِ النظمِ الكريمِ {يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ المغشى عَلَيْهِ مِنَ الموت} أي تثخص أبصارُهم جُبناً وهلعاً كدأب منْ أصابتْهُ غشيةُ الموتِ {فأولى لَهُمْ} أي فويلٌ لَهُمْ أي فويلٌ لهم وهو أفعلُ من الوَلي وهو القُربُ وقيلَ مِنْ آل ومعناه الدعاء بأن يليهم الكروه أو يؤولَ إليهِ أمرُهم وقيل هو مُشتقٌ من الويلِ وأصله أَوْيَل نُقلتْ العينُ إلى مَا بعدِ اللامِ فوزنُه أَفْلَعَ
Sure ve fiilin Allah Teâlâ'nın zamirine isnat edilmesi ve kıtâl kelimesinin mensub kılınmasıyla وَذَكَرَ şeklinde de okunmuştur. {رَأَيْتَ الذين فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} “kalplerinde hastalık bulunanların... gördün”; yani dinde zayıflık bulunan kimseleri. Münafıklık olduğu da söylenmiştir ki nazm-ı celilin akışına en uygun ve en zahir olanı budur. {يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ المغشى عَلَيْهِ مِنَ الموت} “ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını [gördün].” Yani ölüm baygınlığına tutulan kimsenin âdeti olduğu gibi korkaklık ve dehşetten gözleri donakalır. {فأولى لَهُمْ} “Yazıklar olsun onlara!” Yani onlara helak olsun! Bu, yakınlık anlamındaki 'el-vely' (الوَلْي) kökünden 'ef'al' veznindedir. 'Âle' (آل) kökünden geldiği de söylenmiştir; manası hoşlanmadıkları şeyin onların yakınına gelmesi veya işlerinin oraya varması için bedduadır. 'Veyl' (الوَيْل) kelimesinden türediği ve aslının أَوْيَل olup aynü'l-fiilin lâmü'l-fiilden sonraya aktarıldığı, dolayısıyla vezninin أَفْلَعَ olduğu da söylenmiştir.
14077. Metin
{طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ} كلامٌ مستأنف أى أمرهم الخ أو طاعةٌ وقولٌ معروفٌ خيرٌ لهم أو حكايةٌ لقولِهم ويؤيدُه قراءةُ أُبي يقولونَ طاعةٌ وقولٌ معروفٌ أي أمرُنا ذلكَ {فَإِذَا عَزَمَ الأمر} أَسندَ العزمَ وهو الجِدُّ إلى الأمرِ وهو لأصحابِه مجازاً كما في قوله تعالى إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الامور وعاملُ الظرفِ محذوفٌ أي خالَفُوا وتخلَّفُوا وقيلَ ناقضُوا وقيل كرِهُوا وقيلَ هُو قولُه تعالى {فَلَوْ صَدَقُواْ الله} على طريقةِ قولِك إذا حضرني طعامٌ فلوجئتني لأطمعتك أي فلو صدقُوه تعالى فيما قالُوا من الكلامِ المبنىء عن الحرصِ على الجهادِ بالجري على موجبهِ {لَكَانَ} أي الصدقُ {خَيْراً لَّهُمْ} وفيه دلالةٌ على اشتراكِ الكلِّ فيما حُكيَ عنهم من قولِه تعالى لَوْلَا نُزّلَتْ سُورَةٌ وقيل فلو صدقُوه في الإيمانِ وواطأتْ قلوبُهم في ذلك ألسنتَهُم وأيا ما كان فالمرادُ بهم الذين فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وهم المخاطبون بقولِه تعالى
{طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ} “[Onlara düşen] bir itaat ve güzel bir sözdür.” Yeni bir cümledir; yani onların işi budur yahut itaat ve güzel söz onlar için daha hayırlıdır veya onların sözlerinin hikâyesidir. Übeyy'in 'itaat ve güzel söz derler' (يَقُولُونَ طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ) yani bizim işimiz budur şeklindeki kıraati de bunu destekler. {فَإِذَا عَزَمَ الأمر} “İş ciddiye bindiği zaman”; kararlılık anlamındaki 'azm' fiili, tıpkı {إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الامور} ayetinde olduğu gibi mecazi olarak sahiplerine ait olduğu hâlde işe isnat edilmiştir. Zarfin âmili mahzuftur; yani muhalefet ettiler ve geri kaldılar takdirindedir. Çeliştiler veya hoşlanmadılar takdirinde olduğu da söylenmiştir. Bunun Allah Teâlâ'nın {فَلَوْ صَدَقُواْ الله} “Allah'a sadakat gösterselerdi” kavli olduğu da ifade edilmiştir; bu senin 'Yemeğim hazır olduğunda bana gelseydin sana ikram ederdim' demen gibidir. Yani cihada hevesli olduklarını bildiren sözlerinde gereğince amel ederek Allah Teâlâ'ya sadakat gösterselerdi; {لَكَانَ} “elbette olurdu”; yani sadakat göstermeleri, {خَيْراً لَّهُمْ} “kendileri için daha hayırlı.” Bunda, {لَوْلَا نُزّلَتْ سُورَةٌ} “Keşke bir sure indirilseydi ya!” kavlinde kendilerinden nakledilen sözde hepsinin ortak olduğuna bir delalet vardır. İman konusunda Allah'a sadakat gösterselerdi ve kalpleri dilleriyle uyumlu olsaydı şeklinde de açıklanmıştır. Her halükarda bunlardan maksat kalplerinde hastalık olanlardır; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavliyle muhatap olanlar da onlardır:
14078. Metin
{فَهَلْ عَسَيْتُمْ} الخ بطريقِ الالتفاتِ لتأكيدِ التوبيخِ وتشديدِ التقريعِ أي هل يُتوقعُ منكم {إِن تَوَلَّيْتُمْ} أمورَ الناسِ وتأمَّرتُم عليهم {أَن تُفْسِدُواْ فِى الأرض وَتُقَطّعُواْ أَرْحَامَكُمْ} تناحراً على المُلك وتهالُكاً على الدُّنيا فإن من شاهدَ أحوالَكم الدالَّةَ على الضعفِ في الدِّينِ والحرصِ على الدُّنيا حينَ أُمرتُم بالجهادِ الذي هو عبارةٌ عن إحرازِ كلِّ خيرٍ وصلاحٍ ودفعِ كلِّ شرَ وفسادٍ وأنتم مأمورون شأنُكم الطاعةُ والقولُ المعروفُ يتوقعُ منكم إذا أطلقتْ أعِنّتُكم وصرتُم آمرين ما ذكر من الإفسادِ وقطعِ الأرحامِ وقيل إن أعرضتُم عن الإسلامِ أنْ ترجعوا إلى ما كنتُم عليه في الجاهليةِ من الإفسادِ في الأرضِ بالتغاورِ والتناهبِ وقطعِ الأرحامِ بمقاتلةِ بعضِ الأقاربِ بعضاً ووأدِ البناتِ وفيه أن الواقعَ في جيز الشرطِ في مثلِ هذا المقامِ لابد أن تكون محذوريتُه باعتبارِ ما يستتبعُه من المفاسدِ لا با عتبار ذاتُه ولا ريبَ في أنَّ الإعراضَ عن الإسلامِ رأسُ كلِّ شرَ وفسادٍ فحقُّه أنْ يجعلَ عمدةً في التوبيخِ لا وسيلةً للتوريخ بما دونَهُ من المفاسدِ وقُرِىءَ وُلِّيتُم على البناءِ للمعفول أي جُعلتْم ولاةً وقُرِىءَ تُولِّيتُم أي تولَاّكُم ولاةُ جورٍ خرجتُم معهُم وساعدتمُوهم في الإفسادِ وقطيعةِ الرحمِ وقُرِىءَ وتَقطَّعُوا من التقطُّعِ بحذفِ إحدى التاءينِ فانتصابُ أرحامَكم حينئذٍ على نزعِ الجارِّ أي في أرحامِكم وقُرِىءَ وتَقْطَعُوا منَ القطعِ وإلحاقُ الضميرِ بعسَى لغةِ أهلِ الحجازِ وأمَّا بنُو
{فَهَلْ عَسَيْتُمْ} “Demek sizden beklenir ki...” kınamayı tekit etmek ve azarlamayı şiddetlendirmek için iltifat yoluyla [gelmiştir]. Yani sizden şu mu beklenir: {إِن تَوَلَّيْتُمْ} “eğer iş başına geçecek olursanız”; insanların işlerini üstlenip onlara yönetici olursanız, {أَن تُفْسِدُواْ فِى الأرض وَتُقَطّعُواْ أَرْحَامَكُمْ} “yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp akrabalık bağlarınızı koparmanız mı [beklenir]?” Hükümranlık kavgası vererek ve dünyaya hırsla dalarak [bunu yapmanız mı beklenir]? Zira her türlü hayır ve ıslahı elde etmek, her türlü şer ve fesadı defetmekten ibaret olan cihadla emrolunduğunuzda dindeki zayıflığı ve dünyaya düşkünlüğü gösteren hâllerinize şahit olan kimse; sizler itaati ve güzel sözü şiar edinmesi gereken memurlar iken dizginleriniz serbest bırakılıp âmir olduğunuzda sizden zikredilen fesadı ve sıla-i rahmi kesmeyi bekler. İslam'dan yüz çevirirseniz, Cahiliye devrinde olduğunuz gibi baskın ve yağmalarla yeryüzünde fesat çıkarmaya, akrabaların birbiriyle savaşması ve kız çocuklarını diri diri gömmek suretiyle akrabalık bağlarını koparmaya dönmeniz demektir de denilmiştir. Ancak bu görüşe göre, böylesi bir makamda şart cümlesinde yer alan hususun sakıncalı oluşu bizzat kendisi itibarıyla değil, doğuracağı fesatlar itibarıyla olmalıdır. Kuşkusuz İslam'dan yüz çevirmek her türlü şer ve fesadın başıdır; dolayısıyla onun azarlamanın asıl esası kılınması gerekir, ondan daha aşağıdaki fesatlarla azarlamaya bir vesile kılınması uygun düşmez. Meçhul yapı ile وُلِّيتُمْ şeklinde de okunmuştur; yani yönetici kılındığınızda demektir. تُوُلِّيتُمْ şeklinde de okunmuştur; yani başınıza zalim yöneticiler geçtiğinde onlarla birlikte çıkıp fesatta ve sıla-i rahmi kesmede onlara yardım ettiğinizde demektir. İki tâ (ت) harfinden birinin hazfedilmesiyle tefattu' babından وَتَقَطَّعُوا şeklinde de okunmuştur; bu takdirde 'erhâmeküm' kelimesinin mensub oluşu harf-i cerrin hazfi sebebiyledir, yani 'akrabalık bağlarınızda' demektir. Kat' kökünden وَتَقْطَعُوا şeklinde de okunmuştur. Zamirin 'asâ' fiiline bitiştirilmesi Hicaz ehlinin lehçesidir; Temîm oğulları ise...
14079. Metin
} ٦ ٢ {
} ٦ ٢ {
14080. Metin
تميمٍ فيقولونَ عسى أنْ تفعلَ وعسى أنْ تفعلُوا
Temîm oğulları ise 'asâ en tef'ale' ve 'asâ en tef'alû' derler.
14081. Metin
{أولئك} إشارةٌ إلى المخاطبينَ بطريقِ الالتفاتِ إيذاناً بأنَّ ذكرَ هَنَاتِهم أوجبَ إسقاطَهُم عن رتبة الخطاب وحكايةِ أحواهم الفظية لغيرِهم وهُو مبتدأٌ خبرُه {الذين لَعَنَهُمُ الله} أيْ أبعدهُم من رحمتِه {فَأَصَمَّهُمْ} عن استماعِ الحقِّ لتصامِّهم عنْهُ بسوءِ اختيارِهم {وأعمى أبصارهم} لتعامِيهم عمَّا يُشاهدونه من الآياتِ المنصوبةِ في الأنفسِ والآفاق
{أولئك} “İşte onlar”; kusurlarının zikredilmesinin onların hitap mertebesinden düşürülmesini ve çirkin hâllerinin başkalarına hikâye edilmesini gerektirdiğini bildirmek üzere iltifat yoluyla muhataplara bir işarettir. Bu mübtedadır, haberi ise şudur: {الذين لَعَنَهُمُ الله} “Allah'ın kendilerini lanetlediği kimselerdir”; yani rahmetinden uzaklaştırdığı, {فَأَصَمَّهُمْ} “bu yüzden kendilerini sağır ettiği”; kötü tercihleri sebebiyle haktan yüz çevirip sağırlık tasladıkları için hakkı işitmekten onları sağır ettiği, {وأعمى أبصارهم} “ve gözlerini kör ettiği [kimselerdir].” Kendi nefislerinde ve ufuklarda dikilmiş olan ayetleri görmezden gelip körleştikleri için [gözlerini kör etmiştir].
14082. Metin
{أفلا يتدبرون القرآن} أيْ أَلَا يلاحظونَهُ ولَا يتصفحونَهُ وما فيهِ من المواعظِ والزواجرِ حتَّى لا يقعُوا فيَما وقعُوا فيهِ من الموبقاتِ {أَمْ على قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا} فلا يكادُ يصلُ إليها ذكرٌ أصلاً وأمْ منقطعةٌ وما فيها من معنى بل للانتقال من التوبيخِ بعدمِ التدبرِ إلى التوبيخِ بكونِ قلوبهم مقفلةً لا تقبلُ التدبرَ والتفكرَ والهمزةُ للتقريرِ وتنكيرُ القلوبِ إمَّا لتهويلِ حالِها وتفظيع شأنها بإيهام أمرِها في القساوةِ والجهالةِ كأنَّه قيلَ على قلوبٍ منكَرةٍ لا يعرفُ حالُها ولا يُقادرُ قدرُها في القساوةِ وإما لأنَّ المرادَ بها قلوبُ بعضٍ منْهم وهم المنافقونَ وإضافةُ الأقفالِ إليها للدلالةِ على أنَّها أقفالٌ مخصوصةٌ بها مناسبةٌ لها غيرُ مجانسةٍ لسائرِ الأقفالِ المعهودةِ وقُرِىءَ أقفالُها وأقفالها الذين
{أفلا يتدبرون القرآن} “Kur'an'ı derinlemesine düşünmüyorlar mı?” Yani içine düştükleri helak edici günahlara düşmemeleri için onu ve içindeki öğüt ve uyarıları dikkatle inceleyip gözden geçirmiyorlar mı? {أَمْ على قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا} “Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” Bu yüzden ona hiçbir zikir kesinlikle ulaşamamaktadır. 'Em' (أمْ) munkatıadır; onda bulunan 'bel' (بَلْ) manası, tedebbür etmemekten dolayı azarlamadan, kalplerinin kilitli olup tefekkür ve tedebbürü kabul etmemesinden dolayı azarlamaya geçiş içindir. Başındaki hemze takrir içindir. Kalplerin belirsiz (nekre) getirilmesi; ya katılık ve cehaletteki durumlarının belirsiz bırakılmasıyla hâllerinin dehşetini ve çirkinliğini göstermek içindir ki sanki 'durumu bilinmeyen ve katılığının derecesi takdir edilemeyen birtakım münker kalpler üzerinde...' denilmiş gibidir; yahut bununla onlardan bir kısmının, yani münafıkların kalpleri kastedildiği içindir. Kilitlerin kalplere izafe edilmesi, onların o kalplere has, onlara uygun ve bilinen diğer kilit türlerinden farklı kilitler olduğuna delalet etmek içindir. أَقْفَالُهَا ve أَقْفَالُهَا الَّذِينَ şeklinde de okunmuştur.
14083. Metin
{إِنَّ الذين ارتدوا على أدبارهم} أي رجعُوا إلى ما كانُوا عليه من الكفر وهم المنافقون وُصفوا فيما سلفَ بمرضِ القلوبِ وغيرهِ من قبائحِ الأفعالِ والأحوالِ فإنَّهم قد كفروا به ﵊ {مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهدى} بالدلائلِ الظاهرةِ والمعجزاتِ القاهرةِ وقيل هم اليهودُ وقيل أهلُ الكتابينِ جميعاً كفرُوا به ﵊ بعد ما وجدُوا نعتَهُ في كتابهم وعرفوا أنه المنعوت بذلكَ وقولُه تعالى {الشيطان سَوَّلَ لَهُمْ} جملةٌ من مبتدإٍ وخبر وقعت خبر لإنَّ أي سهَّلَ لهم ركوبَ العظائمِ من السَّوَل وهو الاسترخاءِ وقيلَ من السول المخفف من السؤال لا ستمرار القلبِ فمعنى سوَّلَ له أمراً حينئذٍ أوقعه في أمنيته فإن السُّؤل الأمنية وقرىء سُوِّل مبنياً للمفعولِ على حذفِ المضافِ أي كيد الشطيان {وأملي لهم} وعد لهم في الأمانِيِّ والآمالِ وقيلَ أمهلهُم الله تعالى ولم يُعاجلْهم بالعقوبةِ وقُرِىءَ وأملى لم على صيغةِ المتكلمِ فالمعنى أن الشيطانُ يُغويهم وأنا أُنْظِرُهم قالو او للحالِ أو للاستئنافِ وقُرِىءَ أُمْلِىَ لهُم على البناءِ للمفعولِ أي أُمْهِلُوا ومُدَّ في عمرِهم
{إِنَّ الذين ارتدوا على أدبارهم} “Şüphesiz arkalarına dönenler”; yani daha önce üzerinde bulundukları küfre geri dönenler -ki bunlar daha önce kalplerinde hastalık bulunmakla ve diğer çirkin fiil ve hâllerle nitelenen münafıklardır; nitekim onlar Peygamber (aleyhisselâm)'ı inkâr etmişlerdir-, {مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهدى} “hidayet kendilerine apaçık belli olduktan sonra”; apaçık deliller ve ezici mucizelerle [belli olduktan sonra inkâr ettiler]. Onların Yahudiler olduğu da söylenmiştir; her iki Ehl-i Kitap fırkası olduğu da söylenmiştir ki onlar kendi kitaplarında onun sıfatını bulup bu sıfatla nitelenenin o olduğunu bildikten sonra onu (aleyhisselâm) inkâr etmişlerdir. Allah Teâlâ'nın {الشيطان سَوَّلَ لَهُمْ} “Şeytan onları ayarttı” kavli, mübteda ve haberden oluşan ve 'inne'nin haberi olan bir cümledir; yani büyük günahları işlemeyi onlara kolaylaştırmıştır. Bu, gevşeklik anlamındaki 'es-sevel' (السَّوَل) kökündendir. Kalbin meyletmesi için 'suâl' kelimesinin hafifletilmişi olan 'sevl' kökünden geldiği de söylenmiştir; bu takdirde birine bir işi sevvellendirmesinin manası onu arzusuna düşürmesidir, zira 'sül' arzu demektir. Muzafın hazfiyle şeytanın tuzağı kastedilerek mechul yapıda سُوِّلَ şeklinde de okunmuştur. {وأملي لهم} “Ve onlara ümit verdi.” Onları kuruntulara ve emellere boğdu. Allah Teâlâ'nın onlara mühlet verdiği ve cezalarını çarçabuk vermediği de söylenmiştir. Mütekellim sığasıyla وَأُمْلِي لَهُمْ şeklinde de okunmuştur; bu takdirde mana şöyledir: Şeytan onları saptırıyor, ben ise onlara mühlet veriyorum. Vav (و) harfinin hâl veya istînâf için olduğunu söylediler. Mechul yapıda أُمْلِيَ لَهُمْ şeklinde de okunmuştur; yani kendilerine mühlet verildi ve ömürleri uzatıldı demektir.
14084. Metin
{ذلك} إشارة إلى ما ذُكِرَ من ارتدادِهم لا إلى الإملاءِ كما نُقلَ عن الواحديِّ ولا إلى التسويلِ كما قيل لأنَّ شيئاً منهما ليس مُسبباً عن القولِ الآتي وهو مبتدأ خبره قوله تعالى {بِأَنَّهُمْ} أي بسببِ أنَّهم {قَالُواْ} يعني المنافقينَ المذكورينَ لا لليهود الكافرينَ به ﵊ بعد ما وجدُوا نعتَهُ في التوارةِ كما قيل
{ذلك} “İşte bu”; Vâhidî'den nakledildiği gibi mühlet vermeye değil, söylendiği gibi şeytanın ayartmasına da değil, onların zikredilen irtidatlarına bir işarettir; zira bu ikisinden hiçbiri gelecek olan sözden kaynaklanmış değildir. Bu mübtedadır, haberi ise Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: {بِأَنَّهُمْ} “onların... sebebiyledir”; yani onların şu sebeple olmasındandır: {قَالُواْ} “demeleri”; yani zikredilen münafıkların demeleri sebebiyledir; söylendiği gibi Tevrat'ta sıfatını bulduktan sonra onu (aleyhisselâm) inkâr eden Yahudilere değil.
14085. Metin
} ٩ ٢٧
} ٩ ٢٧
14086. Metin
فإن كفرَهم به ليسَ بسببِ هذا القولِ ولو فُرض صدورُه عنهم سواءٌ كان المقولُ لهم المنافقينَ أو المشركينَ على رأي القائلِ بل من حينِ بعثتِه ﵊ {لِلَّذِينَ كَرِهُواْ مَا نَزَّلَ الله} أي لليهودِ الكارهينَ لنزولِ القرآنِ على رسولِ الله ﷺ مع عملهم بأنَّه من عندِ الله تعالى حسداً وطمعاً في نزولِه عليهم لا للمشركينَ كما قيلَ فإنَّ قولَه تعالى {سَنُطِيعُكُمْ فِى بَعْضِ الأمر} عبارةٌ قطعاً عما حُكيَ عنُهم بقولِه تعالى أَلَمْ تَرَ إِلَى الذين نافقوا يَقُولُونَ لإِخْوَانِهِمُ الذين كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الكتاب لئن أخرجتم لنخرجن معكم ولا نطيع فيكم أحدا أبدا وإن قوتلتم لاننصرنكم وهم بنُو قريظةَ والنَّضيرِ الذين كانوا يوالونَهم ويوادُّونَهُم وأرادُوا بالبعضِ الذي أشارُوا إلى عدمِ إطاعتهم فيه إظهارَ كُفرِهم وإعلان أمرِهم بالفعلِ قبل قتالِهم وإخراجِهم من ديارِهم فإنَّهم كانوا يأبَون ذلك قبل مساسِ الحاجةِ الضروريةِ الداعيةِ إليه لِما كان لهم في إظهارِ الإيمانِ من المنافعِ الدنيويةِ وإنما كانوا يقولون لهم ما يقولون سِرَّاً كما يعرب عنه قوله تعالى {والله يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ} أى إخفاءهم لما يقولنه لليهودِ وقُرِىءَ أَسْرَارَهُم أي جميعَ أسرارِهم التي مِنْ جُملتها قولُهم هذا والجملةُ اعتراضٌ مقرِّرٌ لما قبله متضمنٌ للإفشاءِ في الدنيا والتعذيبِ في الآخرة والفاء في قوله تعالى
Zira onların Peygamber'i inkârı -böyle bir sözün kendilerinden sadır olduğu farzedilse dahi, bu sözü söyleyenin görüşüne göre kendilerine söz söylenenler ister münafıklar ister müşrikler olsun- bu söz sebebiyle değil, bilakis onun (aleyhisselâm) peygamber olarak gönderildiği andan itibaren gerçekleşmiştir. {لِلَّذِينَ كَرِهُواْ مَا نَزَّلَ الله} “Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara”; yani Allah Teâlâ katından olduğunu bilmelerine rağmen, haset ederek ve kendilerine indirilmesini umarak Kur'an'ın Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e indirilmesini kerih gören Yahudilere [demişlerdir]; söylendiği gibi müşriklere değil. Nitekim Allah Teâlâ'nın {سَنُطِيعُكُمْ فِى بَعْضِ الأمر} “Bazı hususlarda size itaat edeceğiz” kavli, kesin olarak Allah Teâlâ'nın şu kavlinde onlardan nakledilen sözden ibarettir: "Münafıklık edenlerin, Ehl-i Kitap'tan inkâr eden kardeşlerine: 'Yemin olsun ki eğer siz çıkarılırsanız biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız; sizin hakkınızda hiç kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz' dediklerini görmedin mi?" Onlar [ise], kendilerini dost edinen ve seven Kurayza ve Nadîr [Yahudileri]dir. İtaat etmeyeceklerine işaret ettikleri 'bazı hususlar' ile, kendileriyle savaşılmadan ve yurtlarından çıkarılmadan önce küfürlerini açığa vurmayı ve durumlarını fiilen ilan etmeyi kastetmişlerdir. Zira onlar, imanı açıkça göstermede kendileri için dünyevi menfaatler bulunduğu gerekçesiyle, buna sevk eden zaruri bir ihtiyaç dokunmadıkça bunu yapmaktan kaçınıyorlardı. Onlara söylediklerini ancak gizlice söylüyorlardı; nitekim Allah Teâlâ'nın {والله يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ} “Allah ise onların gizlediklerini bilmektedir” kavli de bunu ifade etmektedir; yani Yahudilere söyledikleri şeyleri gizlemelerini [bilmektedir]. أسرارهم şeklinde [cemi olarak da] okunmuştur; yani bu sözlerinin de aralarında bulunduğu bütün sırlarını [bilmektedir]. Bu cümle, öncesini tekit eden, dünyada ifşa edilmeyi ve ahirette azap edilmeyi içeren bir itiraziyyedir (ara cümledir). Allah Teâlâ'nın kavlindeki fa (ف) harfi ise,
14087. Metin
{فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الملائكة} لترتيب ما بعدها على ما قبلَها وكيفَ منصوبٌ بفعلٍ محذوفٍ هو العاملُ في الظروف كأنَّه قيلَ يفعلون في حياتِهم ما يفعلون من الحيلِ فكيفَ يفعلونَ إذا توفَّتُهم الملائكةُ وقيلَ مرفوعٌ على أنه خبرٌ لمبتدأ محذوفٍ أي فكيفَ حالُهم أو حيلهم إذا توفَّتُهم الخ وقُرِىءَ توفَّاهُم على أنَّه إما ماضٍ أو مضارعٌ قد حُذفَ إحدى تاءيهِ {يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وأدبارهم} حالٌ من فاعلِ توفَّتهم أو من مفعولِه وهو تصويرٌ لتوفّيهم على أهوال الوجوهِ وأفظعها وعن ابن عباس ﵄ لا يُتوفَّى أحدٌ على معصيةٍ إلا يضربُ الملائكةُ وجهَهُ ودبُره
{فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الملائكة} “Peki, melekler canlarını alırken halleri nasıl olacak?” [cümlesindeki fa harfi], sonrasının öncesine bağlanması (tertip) içindir. 'Keyfe' (nasıl), zarfta amel eden hazfedilmiş bir fiille mensuptur; sanki şöyle denilmiştir: Hayatlarında yaptıkları hileleri yapmaktadırlar, peki melekler canlarını aldığında nasıl yapacaklar? Hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak merfu olduğu da söylenmiştir; yani: Melekler canlarını aldığı vakit durumları veya hileleri nasıl olacak? [demektir]. تَوَفَّاهُمْ şeklinde de okunmuştur; bu ya mazi fiildir ya da iki 'tâ' harfinden biri hazfedilmiş muzari bir fiildir. {يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وأدبارهم} “Yüzlerine ve arkalarına vurarak” [ifadesi], 'teveffethüm' fiilinin failinden veya mefulünden hâldir. Bu, canlarının alınışını en korkunç ve en çirkin suretlerde tasvir etmektedir. İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Hiç kimse bir günah üzere vefat etmez ki, melekler onun yüzüne ve arkasına vuruyor olmasın."
14088. Metin
{ذلك} التَّوفِّي الهائلُ {بِأَنَّهُمْ} أي بسببِ أنَّهم {اتبعوا مَا أَسْخَطَ الله} من الكفرِ والمعاصِي {وَكَرِهُواْ رِضْوَانَهُ} أي ما يرضاهُ من الإيمانِ والطاعةِ حيث كفُروا بعد الإيمانِ وخرجُوا عن الطاعةِ بما صنعُوا من المعاملةِ مع اليهودِ {فَأَحْبَطَ} لأجلِ ذلكَ {أعمالهم} التي عملوها حالَ إيمانِهم من الطاعاتِ أو بعد ذلك من أعمال البِرّ التي لو عملُوها حالَ الإيمانِ لا نتفعُوا بها
{ذلك} Bu korkunç vefat ettiriliş, {بِأَنَّهُمْ} şu sebeptendir ki: {اتبعوا مَا أَسْخَطَ الله} küfür ve günahlardan “Allah'ı gazaplandıran şeylere uymaları”, {وَكَرِهُواْ رِضْوَانَهُ} imandan sonra inkâr etmeleri ve Yahudilerle kurdukları münasebetlerle itaatten çıkmaları hasebiyle O'nun razı olduğu iman ve taati, yani “O'nun rızasını hoş görmemeleri [sebebiyledir].” {فَأَحْبَطَ} Bu sebeple [Allah] boşa çıkarmıştır; {أعمالهم} imanları hâlinde yaptıkları taatlerden veya bundan sonra yaptıkları, şayet iman hâlinde yapsalardı kendilerine fayda verecek olan iyilik türü “amellerini”.
14089. Metin
{أَمْ حَسِبَ الذين فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} هم المنافقون الذين فُصِّلتْ أحوالُهم الشنيعةُ وُصفُوا بوصفِهم السابقِ لكونِه مدار لِما نُعِيَ عليهم بقولِه تعالى {أَن لَّن يُخْرِجَ الله أضغانهم} فأمْ منقطعةٌ وإنْ مخففةٌ من أن وضمير الشأن الذي هو اسمُها محذوفٌ ولنْ بما في حيزها خبرها والأضعان جمع ضعن وهو الحقذ أي بل أحسبَ الذين في قلوبهم حقدا وعداوةٌ للمؤمنين أنه لنْ يخرجَ الله أحقادَهم
{أَمْ حَسِبَ الذين فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ} “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar sandılar mı?” Bunlar, çirkin halleri ayrıntılı olarak açıklanan münafıklardır. Allah Teâlâ'nın {أَن لَّن يُخْرِجَ الله أضغانهم} “Allah'ın, onların kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını” kavliyle kendilerine kınama konusu yapılan şeyin odağı olması sebebiyle önceki vasıflarıyla nitelenmişlerdir. 'Em' (أَمْ) munkatıadır. 'En' (أنْ) ise 'enne'den (أَنَّ) hafifletilmiştir; onun ismi olan şan zamiri hazfedilmiştir, 'len' (لَنْ) ve onun alanına giren kısım ise haberidir. 'Edgân' (الأضغان), 'dığn' (ضِغْن) kelimesinin çoğuludur ve kin demektir; yani: Bilakis, kalplerinde müminlere karşı kin ve düşmanlık bulunanlar, Allah'ın onların kinlerini asla çıkarmayacağını mı sandılar?
14090. Metin
} ٣ ٣٠
} ٩ ٣٠
14091. Metin
ولن يبرزها لرسوله ﷺ وللمؤمنينَ فتبقى أمورُهم مستورةً والمعنى أنَّ ذلك مما لا يكادُ يدخلُ تحتَ الاحتمال
[Kinlerini] Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve müminlere asla göstermeyeceğini, böylece durumlarının örtülü kalacağını mı sandılar? Mana şudur: Bu, ihtimal dâhiline bile girmeyecek bir şeydir.
14092. Metin
{ولو نشاء} إرامتهم {لأريناكهم} لعرّفناكَهُم بدلائلَ تعرفُهم بأعيانِهم معرفةً متاخمةٌ للرؤيةِ والالتفات الى نون العغظمة لإبراز العناية بالإارءة {فَلَعَرَفْتَهُم بسيماهم} بعلامتهم التي نسِمهُم بها وعن أنسٌ ﵁ ما خَفِيَ على رسولِ الله ﷺ بعد هذهِ الآيةِ شىءٌ من المنافقين كان يعرفُهم بسيماهم ولقد كنا في بعضِ الغزواتِ وفيها تسعةٌ من المنافين يشكُوهم الناسُ فناموا ذاتَ ليلةٍ وأصبحوا وعلى كلِّ واحدٍ منهم مكتوبٌ هذا منافقٌ واللامُ لامُ الجوابِ كُررتْ في المعطوفِ للتأكيدِ والفاءُ لترتيبِ المعرفةِ على الإراءةِ وأمَّا ما في قولِه تعالى {وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِى لَحْنِ القول} فلجوابِ قسمٍ محذوفٍ ولحنُ القولِ نحوُه وأسلوبُه أو إمالتُه إلى جهةِ تعريضٍ وتوريةٍ ومنه قيلَ للمُخطىءِ لاحنٌ لعدلِه بالكلامِ عن سمتِ الصوابِ {والله يَعْلَمُ أعمالكم} فيجازيكُم بحسب قصدِكم وهذا وعدٌ للمؤمنين وإيذانٌ بأنَّ حالَهم بخلافِ حالِ المنافقينَ
{ولو نشاء} Onları sana göstermeyi [dileseydik], {لأريناكهم} onları bizzat görmeye yakın bir bilgiyle, bizzat kendilerini tanıyacağın delillerle sana onları tanıtırdık. Azamet nununa iltifat (zamir geçişi), gösterme fiiline verilen önemi ortaya koymak içindir. {فَلَعَرَفْتَهُم بسيماهم} “Sen onları simalarından tanırdın”; yani kendilerine vuracağımız işaretleriyle [tanırdın]. Enes (radıyallâhu anh)'tan şöyle nakledilmiştir: "Bu ayetten sonra Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e münafıklardan hiçbir şey gizli kalmadı, onları simalarından tanıyordu. Gazvelerin birindeydik; içlerinde insanların şikâyet ettiği dokuz münafık vardı. Bir gece uyudular ve sabahladıklarında her birinin üzerinde 'Bu bir münafıktır' yazılıydı." [لأريناكهم lafzındaki] lâm, cevap lâmıdır; tekid için matufta tekrarlanmıştır. Fâ (ف) ise tanımanın göstermeye terettüp etmesi içindir. Allah Teâlâ'nın {وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِى لَحْنِ القول} “Sen onları konuşma tarzlarından da mutlaka tanırsın” kavlindeki ise hazfedilmiş bir yeminin cevabıdır. Sözün lahnı (tarzı), onun üslubu veya kinaye ve tevriye tarafına meylettirilmesidir. Nitekim sözü doğru istikametten saptırdığı için hata yapana 'lâhin' denilmiştir. {والله يَعْلَمُ أعمالكم} “Allah ise amellerinizi bilir”; dolayısıyla niyetinize göre size karşılığını verir. Bu, müminlere bir vaattir ve onların durumunun münafıkların durumunun aksi olduğunu bildirmektir.
14093. Metin
{وَلَنَبْلُوَنَّكُم} بالأمرِ بالجهادِ ونحوهِ من التكاليفِ الشاقةِ {حتى نَعْلَمَ المجاهدين مِنكُمْ والصابرين} على مشاقِّ الجهادِ علماً فعلياً يتعلقُ به الجزاءَ {وَنَبْلُوَ أخباركم} ما يخبرُ به عن أعمالِكم فيظهرُ حسنُها وقبيحُها وقُرِىءَ ويبلوَ بالياء وقُرِىءَ نبلُوْ بسكونِ الواو على ونحن نبلو
{وَلَنَبْلُوَنَّكُم} Cihat emri ve benzeri meşakkatli mükellefiyetlerle “sizi mutlaka imtihan edeceğiz”, {حتى نَعْلَمَ المجاهدين مِنكُمْ والصابرين} karşılığın taalluk edeceği fiilî bir bilgiyle “içinizden cihat edenleri ve” cihadın zorluklarına “sabredenleri bilelim”, {وَنَبْلُوَ أخباركم} amellerinizden haber verilen şeyleri “ve haberlerinizi sınayalım” ki onların güzeli ve çirkini ortaya çıksın. Yâ (ي) ile وَيَبْلُوَ şeklinde ve "biz deneriz" manasında vâv'ın sükûnuyla نَبْلُوْ şeklinde de okunmuştur.
14094. Metin
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ} الناس {عن سبيل الله وَشَاقُّواْ الرسول} وعادَوه {مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهدى} بما شاهدُوا نعتَه ﵊ في التوراة وبما ظهر على يديهِ من المعجزاتِ ونزلَ عليه من الآياتِ وهم قريظةُ والنضيرُ أو المطعمونَ يومَ بدرٍ {لَن يَضُرُّواْ الله} بكُفرِهم وصدِّهم {شَيْئاً} من الأشياءِ أو شيئا من الضرر أو لن يضرُّوا رسولَ الله ﷺ بمشاقَّتِه شيئاً وقد حُذفَ المضافُ لتعظيمِه وتفظيعِ مشاقَّته {وَسَيُحْبِطُ أعمالهم} أي مكايدَهُم التي نصبُوها في إبطالِ دينِه تعالى ومُشاقَّةِ رسولِه ﵊ فلا يصلونَ بَها إلى ما كانُوا يبغونَ من الغوائلِ ولا تُثمر لهم إلا القتل والجلاء عن أوطانهم
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ} insanları “inkâr edip menedenler”, {عن سبيل الله وَشَاقُّواْ الرسول} “Allah'ın yolundan ve Peygamber'e karşı gelip” ona düşmanlık edenler, {مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهدى} Tevrat'ta onun (aleyhisselâm) sıfatını görmeleri, elinde zuhur eden mucizeler ve ona inen ayetler sebebiyle “hidayet kendilerine apaçık belli olduktan sonra” [karşı gelenler] -ki bunlar Kurayza ve Nadîr [Yahudileri] veya Bedir günü yemek yediren müşriklerdir-, {لَن يَضُرُّواْ الله} inkârları ve engellemeleriyle “Allah'a asla zarar veremezler”, {شَيْئاً} hiçbir şeyle veya hiçbir zararla [zarar veremezler]. Yahut ona karşı gelmekle Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e hiçbir zarar veremezler; O'nun şanını yüceltmek ve O'na muhalefetin çirkinliğini vurgulamak için muzaf hazfedilmiştir. {وَسَيُحْبِطُ أعمالهم} “Ve [Allah] onların amellerini boşa çıkaracaktır”; yani O'nun dinini iptal etmek ve Resûlü'ne (aleyhisselâm) muhalefet etmek için kurdukları tuzaklarını [boşa çıkaracaktır]; böylece arzuladıkları felaketlere ulaşamayacaklar ve bu durum onlar için öldürülme ve yurtlarından sürülme dışında hiçbir netice vermeyecektir.
14095. Metin
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللَّهَ وَأَطِيعُواْ الرسول وَلَا تُبْطِلُواْ أعمالكم} بما أبطلَ به هؤلاءِ أعمالَهم من الكفرِ والنفاقِ والعُجبِ والرياءِ والمنِّ والأَذَى ونحوِها وليسَ فيه دليلٌ على إحباطِ الطاعاتِ بالكبائرِ
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللَّهَ وَأَطِيعُواْ الرسول وَلَا تُبْطِلُواْ أعمالكم} “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” Şunların amellerini boşa çıkardığı küfür, nifak, ucub (kendini beğenme), riya, başa kakma, eziyet ve benzeri şeylerle [amellerinizi boşa çıkarmayın]. Bunda, büyük günahların taatleri tamamen boşa çıkaracağına dair bir delil yoktur.
14096. Metin
} ٨ ٣٤
} ٨ ٣٤
14097. Metin
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله ثُمَّ مَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يَغْفِرَ الله لَهُمْ} حكمٌ يعمُّ كلَّ مَن ماتَ على الكُفر وإنْ صحَّ نزولُه في أصحابِ القَليبِ
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله ثُمَّ مَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يَغْفِرَ الله لَهُمْ} “Şüphesiz inkâr edip Allah yolundan alıkoyan, sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamayacaktır.” Bu, Bedir kuyusu ehli (müşrikleri) hakkında inmiş olduğu sahih olsa bile, küfür üzere ölen herkesi kapsayan genel bir hükümdür.
14098. Metin
{فَلَا تَهِنُواْ} أي لا تضعُفوا {وَتَدْعُواْ إِلَى السلم} أي ولا تدْعوا الكفارَ إلى الصلحِ خَوَراً فإنَّ ذلك إعطاءُ الدنيَّةِ ويجوزُ أنْ يكونَ منصُوباً بإضمارِ أنْ على جوابِ النَّهي وقُرِىءَ ولا تدَّعُوا من أدعى القوم تَدَاعَوا نحوُ ارتَموا الصيدَ وترامواه ومنه تراءَوا الهلالَ فإنَّ صيغةَ التَّفاعلِ قد يُرادُ بها صدورُ الفعلِ عن المتعددِ من غير اعتبار وقوعِه عليه ومنه قولُه تعالى عَمَّ يَتَسَاءلُونَ على أحدِ الوجهينِ والفاءُ لترتيبِ النهْيِ على ما سبقَ من الأمرِ بالطَّاعةِ وقولُه تعالى {وَأَنتُمُ الاْعْلَوْنَ} جملةٌ حاليةٌ مقررةٌ لمعنى النَّهي مؤكدةٌ لوجوبِ الانتهاءِ وكذا قولُه تعالى {والله مَعَكُمْ} فإنَّ كونَهمُ الأعلينَ وكونَهُ ﷿ ناصرَهُم من أَقْوى موجباتِ الاجتنابِ عمَّا يُوهم الذلَّ والضراعةَ وكذا نوفيته تعالى لأجور الأعمال حسبما يُعرب عنه قوله تعالى {وَلَن يَتِرَكُمْ أعمالكم} أيْ ولن يضيَّعها من وتَرتَ الرجلَ إذا قتلتَ له قتيلاً من ولدٍ أو أخٍ أو حميمٍ فأفردَتُه عنه من الوترِ الذي هُو الفردُ وعُبِّرَ عن تركِ الإثابةِ في مقابلةِ الأعمالِ بالوترِ الذي هو إضاعةُ شيءٍ معتدَ به من الأنفس والأموال مع أن الأعمالَ غيرُ موجبة للثواب على قاعدة أهل السنة إبراز لغايةِ اللطفِ بتصويرِ الثوابِ بصورةِ الحقِّ المستحقِّ وتنزيلِ تركِ الإثابةِ منزلةَ إضاعةِ أعظمِ الحقوقِ وإتلافِها وقد مر في قوله تعالى فاستجاب لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنّى لَا أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مّنْكُمْ
{فَلَا تَهِنُواْ} “Gevşemeyin”; yani zaaf göstermeyin, {وَتَدْعُواْ إِلَى السلم} “ve barışa çağırmayın”; yani korkaklık göstererek kâfirleri sulha çağırmayın; zira bu, zillete boyun eğmektir. Bu kısmın nehiy cevabında gizli bir 'en' ile mensup olması da caizdir. تَدَاعَوْا (birbirini çağırdı) manasında أَدْعَى القَوْمُ kökünden وَلَا تَدَّعُوا şeklinde de okunmuştur; nitekim avı birbirine atma anlamında اِرْتَمَوْا ve تَرَامَوْا denilmesi veya hilali birbirine gösterme anlamında تَرَاءَوْا denilmesi gibidir. Zira tefâul kalıbıyla bazen fiilin, nesneye geçişi dikkate alınmaksızın birden fazla özneden sadır olması kastedilebilir; nitekim iki vecihten birine göre Allah Teâlâ'nın عَمَّ يَتَسَاءلُونَ kavli de böyledir. Fâ (ف) harfi, nehye itaatin daha önce geçen emir üzerine terettüp etmesi içindir. Allah Teâlâ'nın {وَأَنتُمُ الاْعْلَوْنَ} “Üstün olan sizlersiniz” kavli, nehyin manasını perçinleyen ve vazgeçmenin vacipliğini tekit eden bir hâl cümlesidir. Allah Teâlâ'nın {والله مَعَكُمْ} “Allah sizinle beraberdir” kavli de böyledir; zira onların üstün olmaları ve Allah Azze ve Celle'nin onların yardımcısı olması, zillet ve acziyet vehmettiren şeylerden kaçınmanın en kuvvetli gerekçelerindendir. Keza Allah Teâlâ'nın amellerin ecirlerini tastamam vermesi de böyledir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli bunu ifade etmektedir: {وَلَن يَتِرَكُمْ أعمالكم} “Ve amellerinizi asla eksiltmeyecektir”; yani onları zayi etmeyecektir. Bir kimsenin evladından, kardeşinden veya yakın dostundan birini öldürüp onu yalnız bıraktığında وَتَرْتَ الرَّجُلَ denilmesinden gelir ki bu da tek/yalnız anlamına gelen 'el-vitr' (الوتر) kökündendir. Ehl-i Sünnet kuralına göre ameller sevabı zorunlu kılmadığı halde, amellerin karşılığında sevabın terk edilmesinin 'el-vetr' (can ve mallardan kayda değer bir şeyin zayi edilmesi) lafzıyla ifade edilmesi; sevabı hak edilmiş bir hak suretinde tasvir ederek ve mükâfat vermemeyi en büyük hakların zayi edilmesi ve telef edilmesi konumuna indirgeyerek nihai lütfu ortaya koymak içindir. Bu husus, Allah Teâlâ'nın şu kavlinde daha önce geçmişti: "Rableri onlara karşılık verdi: 'Ben, sizden amel eden hiçbir kimsenin amelini zayi etmem.'"
14099. Metin
{إنما الحياة الدنيا لعب ولهو} لاثبات لها ولا اعتدادَ بها {وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ} أي ثوابَ إيمانِكم وتقواكم من الباقياتِ الصالحاتِ التي يتنافسُ فيها المتنافسونَ {ولا يسألكم أموالكم} بحيثُ يخلُّ أداؤُها بمعاشِكم وإنما اقتصرَ على نَزْرٍ يسيرٍ منَها هُو ربعُ العُشرِ تُؤدونَها إلى فقرائكم
{إنما الحياة الدنيا لعب ولهو} “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir”; onun için bir kalıcılık ve ona itibar yoktur. {وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ} “Eğer iman eder ve sakınırsanız, O size mükâfatlarınızı verir”; yani yarışanların uğrunda yarıştığı baki kalacak salih amellerden olan imanınızın ve takvanızın sevabını verir. {ولا يسألكم أموالكم} “Ve sizden mallarınızı istemez”; ödenmesi geçiminizi bozacak şekilde [istemez]. Bilakis ondan sadece pek az bir miktarla, fakirlerinize ödeyeceğiniz kırkta birle (kırkta bir zekâtla) yetinmiştir.
14100. Metin
{إن يسألكموها} أي أموالَكم {فَيُحْفِكُمْ} أي يُجهدْكُم بطلبِ الكلِّ فإن الإحفاءَ والإلحافَ المبالغةُ وبلوغُ الغايةِ يقالُ أحفَى شاربَهُ إذا أشتأصله {تَبْخَلُواْ} فلا تُعطُوا {وَيُخْرِجْ أضغانكم} أي أحقادَكُم وضميرُ يُخرج لله تعالى ويعضدُه القِراءةُ بنونِ العظمةِ أو للبخل لأنه سبب الأضعان وقُرِىءَ يَخرجُ من الخروجِ بالياء والتاء مسند الى الأضعان
{إن يسألكموها} Mallarınızı “şayet sizden ister”, {فَيُحْفِكُمْ} hepsini talep ederek “ve sizi zorlarsa”; zira ihfâ (إحفاء) ve ilhâf (إلحاف), aşırıya gitmek ve son noktaya varmaktır. Nitekim bıyığını kökünden kestiğinde أحفى شاربه denir. {تَبْخَلُواْ} “Cimrilik edersiniz”; yani vermezsiniz, {وَيُخْرِجْ أضغانكم} “ve kinlerinizi ortaya çıkarır.” يُخْرِجْ fiilinin zamiri Allah Teâlâ'ya aittir; azamet nunuyla yapılan kıraat de bunu destekler. Yahut kinlerin sebebi olduğu için cimriliğe aittir. Çıkma (hurûc) manasından hareketle, 'edgân' kelimesine isnat edilerek yâ ve tâ ile يَخْرُجُ / تَخْرُجُ şeklinde de okunmuştur.
14101. Metin
{ها أَنتُمْ هؤلاء} أي أنتُم أيها المخاطبون
{ها أَنتُمْ هؤلاء} “İşte sizler böylesiniz”; yani sizler ey muhataplar!