Hucurât

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14153. Metin

الحجرات {

Hucurât {

14154. Metin

سورة الحجرات مدنية وآياتها ثمانى عشرة

Hucurât Suresi Medenîdir ve on sekiz ayettir.

14155. Metin

{بسم الله الرحمن الرحيم}

{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”

14156. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ} تصديرُ الخطابِ بالنداءِ لتنبيهِ المخاطبينَ عَلى أنَّ مَا في حيزهِ أمرٌ خطيرٌ يستدعِي مزيدَ اعتنائِهم بشأنِه وفرط اهتمامهم بتقليه ومراعاته ووصفه بالإيمانِ لتنشيطِهمْ والإيذانِ بأنَّه داعٍ إلى المحافظةِ عليهِ ووازعٌ عن الإخلالِ بهِ {لَا تُقَدّمُواْ} أيْ لا تفعلُوا التقديمَ عَلى أنَّ تركَ المفعولِ للقصدِ إلى نفسِ الفعلِ منْ غيرِ اعتبارِ تعلقِه بأمرٍ منَ الأمورِ عَلى طريقةِ قولُهم

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ} “Ey iman edenler!” Hitabın nida ile başlatılması; muhatapları, hükmün kapsamındaki konunun onların daha fazla özen göstermesini, onu alıp gereğince davranmaya son derece ihtimam göstermesini gerektiren mühim bir mesele olduğu hususunda uyarmak içindir. Muhatapların iman ile nitelenmesi ise onları şevklendirmek, bu emri korumaya çağıran ve onu çiğnemekten alıkoyan şeyin bizzat iman olduğunu bildirmek içindir. {لَا تُقَدّمُواْ} “[öne] geçmeyin” Yani öne geçme eylemini yapmayın; burada mef’ûlün (tümlecin) zikredilmeyişi, herhangi bir hususla bağlantısı gözetilmeksizin doğrudan fiilin kendisine yönelinmesi maksadıyla olup,

14157. Metin

{

{

14158. Metin

فلانٌ يُعطِي ويمنعُ أيْ يفعلُ الإعطاءَ والمنعَ أو لا تقدّمُوا أمراً منَ الأمورِ عَلى أنَّ حذفَ المفعولِ للقصدِ إلى تعميمهِ والأول أو فى بحقِّ المقامِ لإفادتِه النهيَ عنِ التلبسِ بنفسِ الفعلِ الموجبِ لانتفائِه بالكليةِ المستلزِمِ لانتفاءِ تعلقهِ بمفعولِه بالطريقِ البرهانيِّ وقدْ جُوِّز أنْ يكونَ التقديمُ بمعَنى التقدمِ ومنْهُ مقدمةُ الجيشِ للجماعةِ المتقدمةِ ويَعضده قراءةُ مَن قرأَ لا تَقدّمُوا بحذفِ إحْدَى التاءينِ منْ تتقدمُوا وقرئ لا تقدموا منَ القدومِ وقولُه تعالى {بَيْنَ يَدَىْ الله وَرَسُولِهِ} مستعارٌ ممَّا بينَ الجهتينِ المسامتتينِ ليدي الإنسانِ تهجيناً لِما نُهوا عنْهُ والمَعْنى لا تقطعُوا أمراً قبلَ أنْ يحكُمَا بهِ وقيلَ المرادُ بين يدي رسولُ الله وذكرُ الله تَعَالى لتعظيمهِ والإيذانِ بجلالةِ محلِّه عنده ﷿ وقيل نزلَ فيما جَرى بينَ أبي بكرِ وعمرَ ﵄ لَدَى النبيِّ ﷺ في تَأْميرِ الأَقْرعِ بنِ حَابِسٍ أَوِ القعقاعِ بنِ مَعْبدٍ {واتقوا الله} في كلِّ ما تأتُون وما تذرُون مِن الأقوالِ والأفعالِ التي من جملتها ما نحنُ فيهِ {إِنَّ الله سَمِيعٌ} لأقوالِكم {عَلِيمٌ} بأفعالِكم فمِنْ حَقِّه أنْ يُتقَّى ويراقب

tıpkı “Filan kişi verir ve engeller” (yani verme ve engelleme fiilini yapar) denilmesi gibidir. Ya da “Hiçbir konuda öne geçmeyin” demektir ki bu durumda mef’ûlün hazfedilmesi genelleme kastına dayanır. Ancak birinci yaklaşım makamın hakkını daha iyi verir; zira bizzat fiilin işlenmesini yasaklamayı ifade eder ki bu da o fiilin büsbütün ortadan kalkmasını gerektirir ve burhanî yolla mef’ûlü ile olan irtibatının da ortadan kalkmasını zorunlu kılar. Buradaki ‘takdim’ kelimesinin ‘tekaddüm’ (öne geçmek) anlamında olması da caiz görülmüştür; nitekim ordunun öncü birliğine de önde giden topluluk anlamında ‘mukaddimetü’l-ceyş’ denir. Bunu, {تَتَقَدَّمُوا} fiilinden iki tâ’dan birini hazfederek {لَا تَقَدَّمُوا} şeklinde okuyanların kıraati de desteklemektedir. Kelime ‘kudûm’ (gelmek) kökünden ‘lâ takdümû’ şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah’ın {بَيْنَ يَدَىْ الله وَرَسُولِهِ} “Allah'ın ve Resulünün huzurunda / önüne” buyruğu, insanın iki eli hizasındaki istikametten eğreti olarak alınmış bir istiaredir; yasaklanan şeyin çirkinliğini vurgulamak içindir. Anlamı şudur: Onlar bir hüküm vermeden önce siz hiçbir konuda kesin karar vermeyin. Denildi ki: Kastedilen Resûlullah’ın huzurudur; Yüce Allah’ın zikredilmesi ise O’nu tazim etmek ve O’nun katındaki makamının yüceliğini bildirmek içindir. Bir rivayette ise bu ayetin, Akra‘ b. Hâbis’in veya Ka‘kâ‘ b. Ma‘bed’in emir tayin edilmesi hususunda Hz. Peygamber’in ﷺ huzurunda Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer radıyallâhu anhümâ arasında geçen tartışma hakkında indiği söylenmiştir. {واتقوا الله} “ve Allah'tan sakının” Yapıp ettiğiniz ve terk ettiğiniz her söz ve davranışta sakının ki şu an içinde bulunduğumuz konu da bunlardandır. {إِنَّ الله سَمِيعٌ} “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir” sözlerinizi, {عَلِيمٌ} “[hakkıyla] bilendir” yaptıklarınızı. Dolayısıyla O’ndan sakınmak ve O’nun gözetiminde olduğunun bilincinde olmak O’nun hakkıdır.

14159. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تَرْفَعُواْ أصواتكم فَوْقَ صَوْتِ النبى} شروعٌ في النَّهي عنِ التجاوزِ في كيفيةِ القولِ عندَ النبيِّ ﵊ بعد النَّهي عنِ التجاوزِ في نفسِ القولِ والفعلِ وَإعادةُ النداءِ معَ قُربِ العَهْدِ بهِ للمبالغةِ في الإيقاظِ والتنبيهِ والإشعارِ باستقلالِ كُلَ مِنَ الكلامينِ باستدعاءِ الاعتناءِ بشأنِه أَيْ لَا تبلُغوا بأصواتِكم وراءَ حدَ يبلُغه ﵊ بصوتِه وقرئ لا ترفعُوا بأصواتِكم عَلى أنَّ الباءَ زائدةٌ {وَلَا تَجْهَرُواْ لَهُ بالقول} إذَا كلمتُموه {كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ} أيْ جهراً كَائناً كالجهرِ الجَارِي فيمَا بينكُم بلْ اجعلُوا صوتَكُم أخفضَ منْ صوته ﵊ وتعهّدُوا في مخاطبتِه اللينَ القريبَ منَ الهمسِ كَما هُو الدأبُ عندَ مخاطبةِ المَهيبِ المُعظمِ وحَافظُوا عَلى مُراعاةِ أُبَّهةِ النبوةِ وجَلالةِ مقدارِها وَقيلَ مَعنْى لَا لَا تجهرُوا لهُ بالقولِ كجهرِ بعضِكُم لبعضٍ لا تقولُوا لهُ يَا محمدُ يَا أحمدُ وخَاطِبُوه بالنبوةِ قال ابن عباس ﵄ لمَّا نزلتْ هذهِ الآيةُ قالَ أبوُ بكر يا رسول الله والله لَا أكلمكَ إلَاّ السِّرارَ أَوْ أخَا السرارحتى ألقى الله تعالَى وعن عمر ﵁ أنَّه كانَ يكلمُه ﵊ كأخِي السِّرارِ لا يسمعُهُ حَتَّى يستفهمَهُ وكانَ أبُو بكرٍ ﵁ إذَا قدمَ على رسُولِ الله ﷺ الوفودُ أرسلَ إليهمْ منْ يعلمهُمْ كيفَ يسلّمونَ ويأمرُهُم بالسكينةِ والوقارِ عندَ رسولِ الله ﷺ وقولُه تعالَى {أَن تَحْبَطَ أعمالكم} إِمَّا علةٌ للنَّهي أيْ لا تجهرُوا خشيةَ أنْ تحبطَ أوْ كراهةَ أنْ تحبطَ كَما فِي قولِه تعالَى يُبَيّنُ الله لَكُمْ أَن تَضِلُّواْ أوْ للمنهى أَيْ لا تجهرُوا لأجلِ الحبوطِ فإنَّ الجهرَ حيثُ كانَ بصددِ الأداءِ إلى الحبوطِ فكأنَّهُ فعلَ لأجلِه عَلى طريقةِ التمثيلِ كقولِه تعالى لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوّاً أو حزنا وليسَ المرادُ بما نُهيَ عنْهُ منْ الرَّفعِ والجَهْرِ ما يقارنُه الاستخفافُ والاستهانةُ فإنَّ ذلكَ كفرٌ بلْ مَا يتُوهم أنْ يؤديَ الى مما يجرِي بينَهمْ في أثناءِ المحاورةِ منَ الرَّفعِ والجهرِ حسَبما يُعرب عنْهُ قولُه تعالَى كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تَرْفَعُواْ أصواتكم فَوْقَ صَوْتِ النبى} “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” Bizzat söz ve fiilde sınırı aşma yasağından sonra, Peygamber’in aleyhisselâm yanında konuşma tarzında da haddi aşmayı yasaklamaya bir giriştir. Yakın zamanda geçmiş olmasına rağmen nidanın tekrar edilmesi; uyandırma ve ikazda mübalağa yapmak ve bu iki hitaptan her birinin müstakil olarak özen gösterilmeye layık olduğunu hissettirmek içindir. Yani onun aleyhisselâm sesiyle ulaştığı sınırın ötesine seslerinizi ulaştırmayın. Buradaki bâ harfi zâit kabul edilerek {لَا تَرْفَعُوا بِأَصْوَاتِكُمْ} şeklinde de okunmuştur. {وَلَا تَجْهَرُواْ لَهُ بالقول} “ona sözü yüksek sesle söylemeyin” onunla konuştuğunuzda, {كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ} “birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi” yani aranızda cereyan eden yüksek sesle konuşma gibi olmasın; aksine sesinizi onun aleyhisselâm sesinden daha alçak tutun. Ona hitap ederken, heybetli ve yüce tutulan bir kimseye hitap etmenin gereği olduğu üzere, fısıltıya yakın bir yumuşaklığı gözetin; peygamberliğin heybetini ve makamının yüceliğini koruyun. “Birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi ona seslenmeyin” ifadesinin anlamının; “Ona ‘Ey Muhammed!’, ‘Ey Ahmed!’ demeyin, peygamberlik unvanıyla hitap edin” olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Bu ayet indiğinde Hz. Ebû Bekir: “Ey Allah’ın Resulü! Vallahi Allah’a kavuşuncaya kadar seninle sırdaşın sırdaşı gibi fısıltıyla konuşmaktan başka bir şekilde konuşmayacağım” dedi. Hz. Ömer’den radıyallâhu anh de rivayet edildiğine göre, kendisi Hz. Peygamber ile aleyhisselâm ancak anlaşılmak isteyip tekrar sorduruncaya kadar işitemeyeceği bir fısıltı tarzında konuşurdu. Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh ise Resûlullah’a ﷺ elçiler geldiğinde, onlara nasıl selam vereceklerini öğretecek ve Resûlullah’ın ﷺ yanında sükûnet ve vakarı takınmalarını emredecek birini gönderirdi. Yüce Allah’ın {أَن تَحْبَطَ أعمالكم} “amellerinizin boşa çıkması tehlikesine karşı” buyruğu, ya nehyin illetidir (yani boşa çıkmasından korktuğunuz veya bunu kerih gördüğünüz için sesinizi yükseltmeyin; nitekim Yüce Allah’ın: “Sapmayasınız diye Allah size açıklıyor” buyruğunda olduğu gibi) yahut da nehyedilen şeyin sonucudur (yani amellerinizin boşa gitmesine yol açmaması için böyle yapmayın; zira ses yükseltme amelleri boşa çıkarmaya meyilli olduğundan, temsil yoluyla sanki sırf bunun için yapılmış gibi kabul edilmiştir, tıpkı Yüce Allah’ın: “Kendilerine düşman ve tasa olsun diye [onu aldılar]” buyruğunda olduğu gibi). Burada yasaklanan ses yükseltme ve yüksek sesle konuşmaktan kasat, içinde hafife alma ve küçümseme bulunan durum değildir; zira o küfürdür. Aksine kastedilen, Yüce Allah’ın {كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ} “birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi” buyruğunun da ifade ettiği üzere, kendi aralarındaki konuşmalarda meydana gelen ve bu tehlikeye yol açabileceği vehmedilen ses yükseltmeleridir.

14160. Metin

٤ ٣ لِبَعْضٍ خَلَا أنَّ رفعَ الصوتِ فوقَ صوتِه ﵊ لمَّا كانَ منكراً محضاً لَمْ يُقيدْ بشيءٍ ولا ما يقعُ منهما في حربِ أو مجادلةِ معاندٍ أو إرهابِ عدوَ أو نحوِ ذلكَ وعن ابن عبَّاسٍ ﵄ نزلت في ثابتُ بنُ قَيْسِ بنِ شَمَّاسٍ وكانَ في أُذنِه وَقْرٌ وكانَ جَهْوريَّ الصوتِ ورُبَّما كانَ يكلمُ رسولَ الله صلى الله عل وسلم فيتأذَى بصوتِه وعنْ أنسٌ ﵁ أنه لمَّا نزلتْ الآيةُ فُقِدَ ثابتٌ وتفقدَهُ ﵊ فأخبرَ بشأنِهِ فدعاهُ فسألَهُ فقالَ يَا رسولَ الله لقدْ أنزلتْ إليكَ هذهِ الآيةُ وإِنِّي رجلٌ جهيرُ الصوتِ فأخافُ أنْ يكونَ عَمَلِي قدْ حَبِطَ فقالَ لَهُ ﵊ لستَ هناكَ إنكَ تعيشُ بخيرٍ وتموتُ بخيرٍ وإنكَ منْ أهلِ الجنةِ وأماما يروى عن الحسن من أنَّها نزلتْ في بعضِ المنافقينَ الذينَ كانُوا يرفعونَ أصواتَهُم فوقَ صوتِه ﵊ فقدْ قيلَ محملُه أنَّ نهيهَمُ مندرجٌ تحتَ نهَي المؤمنينَ بدلالةِ النصِّ {وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} حالٌ منْ فاعِل تحبطُ أيْ وَالحالُ أنكُم لَا تشعرونَ بحبوطِها وفيهِ مزيدُ تحذيرٍ مما نُهوا عنْهُ وقوله تعالى

4 3 Ancak sesin onun aleyhisselâm sesinin üstüne çıkarılması bizatihi çirkin bir durum olduğu için herhangi bir kayıtla sınırlandırılmamıştır. Savaşta, inatçı bir kimseyle münazarada, düşmanı korkutmada veya benzeri durumlarda meydana gelen ses yükseltmeleri ise bu yasağın dışındadır. İbn Abbâs’tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre bu ayet Sâbit b. Kays b. Şemmâs hakkında inmiştir; kendisinin kulağında ağır işitme vardı ve gür sesliydi. Bazen Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşurken sesiyle onu rahatsız ederdi. Enes’ten radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre ayet inince Sâbit ortalıkta görünmedi. Peygamber aleyhisselâm onu soruşturdu, durumu haber verilince onu çağırtıp sordu. Sâbit: “Ey Allah’ın Resulü! Bu ayet sana indirildi; ben ise gür sesli bir adamım, amelimin boşa çıkmış olmasından korkuyorum” dedi. Bunun üzerine ona aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Sen o durumda değilsin; şüphesiz sen hayırla yaşarsın, hayırla ölürsün ve muhakkak ki sen cennet ehlindensin.” Hasan-ı Basrî’den, ayetin seslerini onun aleyhisselâm sesinin üstüne çıkaran bazı münafıklar hakkında indiğine dair rivayete gelince; bunun nassın delaleti gereği müminlere yapılan yasağın zımnında münafıkların da nehyedilmiş olduğuna hamledildiği söylenmiştir. {وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} “siz farkında olmadan” cümlesi, ‘tahbeta’ fiilinin fâilinden hâldir; yani siz amellerinizin boşa gittiğinin farkında bile değilken bu olur. Bunda, yasaklanan şeyden daha şiddetli bir sakındırma vardır. Yüce Allah'ın şu buyruğuna gelince:

14161. Metin

{إِنَّ الذين يَغُضُّونَ أصواتهم عِندَ رَسُولِ الله} الخ ترغيبٌ في الانتهاءِ عمَّا نُهوا عنْهُ بعدَ الترهيبِ عنِ الإخلالِ بهِ أيْ يخفضونها مراعة للأدبِ أوْ خشيةً منْ مخالفةِ النَّهي {أولئك} إشارةٌ إلى الموصول باعتبار اتصافه بما في حيز الصلة وما فيه من معنى البعد مع قُرب العهدِ بالمُشار إليه لما مر مرار منْ تفخيمِ شأنِه وهُوَ مبتدأٌ خبرُه {الذين امتحن الله قُلُوبَهُمْ للتقوى} أيْ جرّبَها للتَّقوى ومرَّنَها عليهَا أو عَرفَها كائنةً للتَّقوى خالصةً لهَا فإِنَّ الامتحانَ سببُ المعرفةِ واللامُ صلةٌ لمحذوف أو للفعل باعتبار الأصلِ أوْ ضربَ قلوبَهُم بضروبِ المحنِ والتكاليفِ الشاقَّةِ لأجلِ التَّقوى فإنَّها لا تظهرُ إلا بالاصطبارِ عليَها أو أخلصَها للتَّقوى من امتحنَ الذهبَ إذَا أذابَهُ وميز إبر يزه منْ خبثِهِ وعنْ عمرَ ﵁ أذهبَ عَنْها الشهواتِ {لَهُمْ} في الآخرةِ {مَغْفِرَةٍ} عظيمةٌ لذنوبِهم {وَأَجْرٌ عظِيمٌ} لا يُقادرُ قَدرُه والجملةُ إمَّا خبرٌ آخر لأن كالمجملة المصدرةِ باسمِ الإشارةِ أو استئنافٌ لبيانِ جزائِهم إحماداً لحالِهم وتعريضاً بسوءِ حالِ منْ ليسَ مثلَهُم

{إِنَّ الذين يَغُضُّونَ أصواتهم عِندَ رَسُولِ الله} “Resûlullah'ın yanında seslerini kısanlar var ya...” ayeti, yasağı çiğnemekten korkutmanın ardından, nehyedilen şeyden kaçınmaya teşvik etmektedir. Yani edebe riayet etmek için yahut yasağa muhalefet etmekten çekinerek seslerini alçaltırlar. {أولئك} “İşte onlar” ifadesi, sıla cümlesindeki vasıfla nitelenmesi hasebiyle ism-i mevsûle işarettir. Müşârun ileyhin (işaret edilenin) yakın olmasına rağmen uzaklık bildiren ifadenin kullanılması, daha önce defalarca geçtiği üzere, onların makamının yüceliğini vurgulamak içindir. Bu kelime mübtedadır, haberi ise şudur: {الذين امتحن الله قُلُوبَهُمْ للتقوى} “Allah'ın kalplerini takva için imtihan ettiği (arındırdığı) kimselerdir.” Yani takva için onları denemiş ve alıştırmıştır; yahut kalplerinin takvaya has ve ihlaslı olduğunu bilmiştir. Zira imtihan bilmenin sebebidir. Buradaki lâm harfi mahzuf bir kelimeye veya aslı itibarıyla fiile bağlıdır. Yahut kalplerini takva uğruna çeşitli meşakkat ve zorlu yükümlülüklerle sınamıştır; zira takva ancak bunlara sabretmekle ortaya çıkar. Veya altının eritilip safının cürufundan ayrıldığı gibi, kalplerini takva için arındırmıştır. Hz. Ömer’den radıyallâhu anh ise “onlardan şehvetleri gidermiştir” şeklinde rivayet edilmiştir. {لَهُمْ} “Onlar için vardır” ahirette, {مَغْفِرَةٍ} “[büyük] bir bağışlanma” günahları için, {وَأَجرٌ عَظِيمٌ} “ve büyük bir mükâfat [vardır]” ki miktarı takdir bile edilemez. Bu cümle ya ‘inne’nin, işaret ismiyle başlayan cümle gibi bir diğer haberidir yahut onların hallerini övmek ve onlar gibi olmayanların durumunun kötülüğünü ima etmek üzere mükâfatlarını beyan eden bir istînâf (başlangıç) cümlesidir.

14162. Metin

{إَنَّ الذين يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الحجرات} أيْ منْ خارجِها منْ خلفِها أوْ قُدَّامِها وَمِنِ ابتدائيةٌ دالةٌ عَلى أنَّ المناداةَ نشأتْ منْ جهةِ الوراءِ وأنَّ المُنَادَى داخلُ الحُجرةِ لوجوبِ اختلافِ المبدأِ والمُنتهى بحسبِ الجهة بخلافِ ما لَوْ قيلَ ينادونَكَ وراءَ الحجراتِ وَقُرىءَ الحُجَرْاتِ بفتحِ الجيمِ وبسكونِها وثلاثتُها جمعُ حُجْرةٍ وهَي القطعةٌ منَ الأرضِ المحجورةِ بالحائطِ ولذلكَ يقالُ لحظيرةِ الإبلِ حُجْرةً وهيَ فُعْلةٌ منَ الحَجْر بمَعْنى مفعول كالغُرفةِ والقُبضةِ والمرادُ بَها حجراتُ أمهاتِ المؤمنينَ ومناداتُهم منْ ورائِها إمَّا بأنَّهم أتوهَا حجرةً حجرةً فنادَوهُ ﵊ منْ ورائِها أَوْ بأنَّهم تفرقُوا عَلى الحجراتِ متطلبينَ له ﵊ فنادوه

{إَنَّ الذين يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الحجرات} “Sana odaların arkasından seslenenler var ya” Yani odaların dışından, arkasından yahut önünden [seslenenler]. {مِن} ibtidaîyedir (başlangıç bildirir); seslenmenin arkadan başladığını ve seslenilen zatın odanın içinde olduğunu gösterir. Zira yön bakımından başlangıç ve bitiş noktalarının farklı olması zorunludur; “hucurâtın arkasında sana sesleniyorlar” denilmesinden farklıdır. Kelime cîm harfinin fethasıyla {الحُجَرَاتِ} ve sükûnuyla {الحُجْرَاتِ} şeklinde de okunmuştur; her üçü de duvarla çevrilmiş toprak parçası anlamına gelen ‘hucra’ kelimesinin çoğuludur. Bu yüzden deve ağılına da ‘hucra’ denir. Bu kelime, ‘hurfe’ ve ‘kabza’ gibi mef’ûl anlamında ‘hacr’ kökünden türemiş ‘fu‘leh’ veznindedir. Kastedilen, müminlerin annelerinin odalarıdır. Onların odaların arkasından seslenmeleri; ya her bir odaya teker teker gelip arkasından ona aleyhisselâm seslenmeleri yahut onu aleyhisselâm aramak üzere odaların etrafına dağılıp seslenmeleri şeklindedir;

14163. Metin

٥ ٧ بعضٌ منْ وراءِ هذهِ وبعضٌ منْ وراءِ تلكَ فأسندَ فعلَ الأبعاضِ إِلى الكُلَّ وقدْ جُوِّز أنْ يكُونوا قدْ نادَوُه منْ وراءِ الحجرةِ التِّي كانَ ﵊ فيها ولكنها جمعت إجلال له ﵊ وقيلَ إنَّ الذَّي ناداهُ عيينةَ بنَ حصنٍ الفزاريَّ والأقرعُ بْنُ حابسٍ وَفَدا على رسُولِ الله ﷺ في سبعينَ رجُلاً منْ بنِي تميمٍ وقتَ الظهيرةِ وهُوَ راقدٌ فقالَا يا محمدُ اخرجْ إلينَا وإنَّما أسندَ النداءَ إلى الكُلِّ لأنَّهم رضُوا بذلكَ أوْ أمروا به لأَنَّه وجدَ فيَما بينَهمْ {أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ} إذْ لَوْ كانَ لهُم عقلٌ لمَا تجاسرُوا عَلى هذهِ المرتبةِ منْ سُوءِ الأدبِ

5 7 Bir kısmı bu odanın, bir kısmı da şu odanın arkasından seslenmiş ve böylece bir kısmın fiili topluluğun bütününe isnat edilmiştir. Hz. Peygamber’in aleyhisselâm içinde bulunduğu odanın arkasından seslenmiş olmaları da caiz görülmüştür; ancak ona aleyhisselâm tazim için çoğul kalıbı kullanılmıştır. Denildi ki: Ona seslenenler Uyeyne b. Hısn el-Fezârî ve Akra‘ b. Hâbis idi. Benî Temîm’den yetmiş kişiyle birlikte öğle vakti, o uyumaktayken Resûlullah’a ﷺ geldiler ve: “Ey Muhammed! Yanımıza çık” dediler. Nidanın hepsine isnat edilmesi ise buna razı olmaları veya bunu emretmeleri sebebiyledir; zira bu fiil aralarında gerçekleşmiştir. {أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ} “onların çoğu akletmezler.” Çünkü akılları olsaydı, böylesi bir edepsizlik derecesine cüret edemezlerdi.

14164. Metin

{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُواْ حتى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ} أيْ وَلَوْ تحققَ صبرُهُم وانتظارُهُم حتَّى تخرجَ إليهمْ فإنَّ أَنَّ وَإِنْ دلت بَما في حيزهَا عَلى المصدرِ لكِنَّها تفيدُ بنفسِها التحققَ والثبوتَ الفرق البينِ بينَ قولِك بَلَغني قيامُك وبلغني أنَّك قائمٌ وحَتَّى تفيدُ أنَّ الصبرَ ينبغِي أنْ يكونَ مُغياً بخروجِهِ ﵊ فإنَّها مختصةٌ بمَا هُوَ غاية للشئ في نفسِه ولذلكَ تقولُ أكلتُ السمكةَ حتَّى رَأْسَهَا وَلا تقولُ حتَّى نصفَها أو ثلثَها بخلافِ إِلى فإنَّها عامَّةٌ وفي إليهمْ إشعارٌ بأنَّه لوْ خرجَ لَا لأجلِهم ينبغِي أَنْ يصبرُوا حَتَّى يفاتحهَم بالكلامِ أوْ يتوجَّهَ إليهِم {لَكَانَ} أي الصبرُ المذكورُ {خَيْراً لَّهُمْ} منِ الاستعجالِ لِما فيهِ منْ رعايةِ حُسنِ الأدبِ وتعظيمِ الرسولِ الموجبَينِ للثناء والثواب والإسعاف بالمسؤل إذْ رُوي أنَّهم وفدُوا شافعينَ في أُسارَى بنِي العَنْبرِ فأطلقَ النصفَ وفادَى النصفَ {والله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} بليغُ المغفرةِ والرحمةِ واسعُهما فلنْ يضيقَ ساحتُهما عنْ هؤلاءِ إنْ تابُوا وَأصلحُوا

{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُواْ حتى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ} “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi” Yani sabırları ve sen yanlarına çıkıncaya kadar beklemeleri gerçekleşmiş olsaydı... Zira ‘enne’ edatı, kapsamındaki kelimelerle birlikte masdara delalet etse de bizatihi gerçekleşme ve sabit olmayı ifade eder. Nitekim “Ayağa kalktığın bana ulaştı” ile “Senin ayakta olduğun bana ulaştı” sözün arasındaki açık fark bundandır. ‘Hattâ’ edatı ise sabrın, onun aleyhisselâm çıkışıyla sınırlandırılması gerektiğini bildirir; zira bu edat bizzat bir şeyin kendisinin gayesi olan durumlara mahsustur. Bu sebeple “Balığı başına kadar yedim” dersin de “yarısına veya üçte birine kadar” demezsin; ‘ilâ’ edatı ise böyle olmayıp geneldir. {إِلَيْهِمْ} “yanlarına” ifadesinde ise, şayet onlar için değil de [başka bir iş için] çıkacak olsa, kendilerine söz açıncaya veya onlara yönelinceye kadar sabretmeleri gerektiğine bir işaret vardır. {لَكَانَ} “elbette olurdu” yani sözü edilen sabır, {خَيْراً لَّهُمْ} “kendileri için daha hayırlı [olurdu]” acele etmekten; zira bunda güzel edebe riayet ve Resul’ü tazim vardır ki bunlar övgüyü, sevabı ve taleplerinin yerine getirilmesini kazandırır. Nitekim onların, Benî Anber esirleri hakkında şefaatçi olarak geldikleri, Hz. Peygamber’in de yarısını serbest bırakıp yarısını fidye karşılığı salıverdiği rivayet edilmiştir. {والله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bağışlaması ve merhameti pek geniştir; eğer tövbe edip hallerini düzeltirlerse O’nun rahmet alanı onlara asla dar gelmeyecektir.

14165. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ إِن جَاءكُمْ فَاسِقُ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُواْ} أيْ فتعرفُوا وتفحصُوا روي أنه ﵊ بعث الوليد ابن عُقبةَ أخَا عثمانُ ﵁ لأُمهِ مُصدِّقاً إلى بَني المُصطلِق وكانَ بيَنهُ وبينَهمْ إِحْنَةٌ فلمَّا سمعُوا بهِ استقبلُوه فحسبَ أنَّهم مقاتلُوه فرجعَ وقالَ لرسول الله ﷺ قدِ ارتدُوا ومنعُوا الزكاةَ فَهمَّ ﵊ بقتالِهم فنزلتْ وقيلَ بعثَ إليهم خالدَ بنَ الوليدَ فوجدهُم منادينَ بالصلاةِ متهجدينَ فسلمُوا إليهِ الصدقاتِ فرجعَ وفي ترتيبِ الأمرِ بالتبينِ عَلى فسقِ المُخبرِ إشارةٌ إلى قبولِ خبرِ الواحدِ العدلِ في بعضِ الموادِّ وقرئ فتثبتُوا أيْ توقفُوا إلى أنْ يتبينَ لكُم الحالُ {أن تصيبوا} حذارا أنْ تصيبُوا {قَوْمَا بِجَهَالَةٍ} ملتبسينَ بجهالةِ حالِهم {فَتُصْبِحُواْ} بعدَ ظهورِ براءتِهم عَمَّا أُسندَ إليهمْ {على مَا فَعَلْتُمْ} في حَقِّهم {نادمين} مغتمينَ غماً لازماً متمنينَ أنَّه لم يقعْ فإنَّ تركيبَ هذهِ الأَحْرُفِ الثلاثةِ يدورُ معَ الدوامِ

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ إِن جَاءكُمْ فَاسِقُ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُواْ} “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, [onu] iyice araştırın” Yani iyice öğrenin ve tahkik edin. Rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm, Hz. Osman’ın radıyallâhu anh anne bir kardeşi Velîd b. Ukbe’yi zekât memuru olarak Benî Mustalîk’a gönderdi. Onunla aralarında geçmişten gelen bir husumet vardı. Kabile halkı onun gelişini duyunca onu karşılamaya çıktılar. Velîd ise kendisiyle savaşacaklarını zannederek geri döndü ve Resûlullah’a ﷺ: “Dinden döndüler ve zekâtı vermediler” dedi. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm onlarla savaşmaya niyetlendi ve bu ayet indi. Denildi ki: Onlara Hâlid b. Velîd’i gönderdi; Hâlid onları namaza çağırırken ve teheccüd kılarken buldu, onlar da sadakaları ona teslim ettiler ve Hâlid geri döndü. Araştırma emrinin haber getirenin fâsıklığı şartına bağlanmasında, bazı hususlarda tek bir adil kişinin haberinin kabul edileceğine işaret vardır. Kelime {فَتَثَبَّتُوا} şeklinde de okunmuştur ki anlamı: Durum size açıklığa kavuşuncaya kadar bekleyin, demektir. {أن تصيبوا} “isabet ettirirsiniz diye” yani isabet ettirmekten sakınarak, {قَوْمَا بِجَهَالَةٍ} “bilmeyerek bir topluluğa” onların durumunu bilmeksizin, {فَتُصْبِحُواْ} “sonra olursunuz” kendilerine isnat edilen şeyden masum oldukları ortaya çıktıktan sonra, {على مَا فَعَلْتُمْ} “yaptığınız şeyden dolayı” onların haklarında, {نادمين} “pişman kimseler.” Sürekli bir üzüntüye boğulmuş ve onun hiç yaşanmamış olmasını temenni eder bir vaziyette olursunuz. Zira bu üç harfin (n-d-m) kök yapısı devamlılık anlamı etrafında döner.

14166. Metin

{واعلموا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ الله}

{واعلموا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ الله} “Ve bilin ki aranızda Allah'ın Resulü bulunmaktadır.”

14167. Metin

أنَّ بِما في حيِّزها سادٌّ مسدَّ مفعولَي اعلمُوا باعتبارِ ما بعدَهُ منْ قولِه تعالى {لَوْ يُطِيعُكُمْ فِى كَثِيرٍ من الأمر لَعَنِتُّمْ} فإنَّهُ حالٌ منْ أحدِ الضميرينِ في فيكُم والمَعنْى أنَّ فيكُم رسولَ الله كائناً عَلى حالةٍ يجبُ عليكُم تغييرُهَا أوْ كائنينَ على حالةٍ الخ وهي أنكُم تريدونَ أنْ يتبعَ ﵊ رأيَكُم في كثيرٍ منَ الحوادثِ ولَوْ فعلَ ذلكَ لوقعتُم في الجهدِ والهلاكِ وفيه إيذانٌ بأنَّ بعضَهُم زينوا لرسول الله ﷺ الإيقاعَ ببني المصطلقِ تصديقاً لقول الوليد أنه ﵊ لم يطع رأيهم وأما صيغةُ المضارعِ فقدْ قيلَ إنَّها للدلالةِ عَلى أنَّ امتناعَ عَنَتِهم لامتناعِ استمرارِ طاعتَه ﵊ لهُم لأنَّ عنتهَمُ إنما يلزمُ منَ استمرارِ الطاعةِ فيما يَعِنُّ لهَمُ منَ الأمورِ إذْ فيهِ اختلالُ أمرِ الإبالةِ وانقلابُ الرئيس مرؤسا لا منْ إطاعتِه في بعضِ ما يرونَهُ نادراً بلْ فيها استمالتُهم بلا معرةٍ وقيل إنَّها للدلالةِ على أن امتناع عنتهم لاستمرارِ امتناعِ طاعتَه ﵊ لهُم في ذلكَ فإنَّ المضارعَ المنفيَّ قَدْ يدلُّ على استمرارَ النَّفي بحسبِ المقامِ كما في نظائرِ قولِه تعالَى وَلَا هُمْ يحزنزن والتحقيقُ أنَّ الاستمرارَ الذي تفيدُه صيغةُ المضارعِ يعتبرُ تارةً بالنسبةِ إلى ما يتعلقُ بالفعلِ منَ الأمورِ الزمانيةِ المتجددةِ وذلكَ بأنْ يعتبرَ الاستمرارُ في نفسِ الفعلِ على الإبهامِ ثم يعتبر تعليق ما يتعلقُ به بياناً لما فيهِ الاستمرارُ وأُخرى بالنسبةِ إلى ما يتعلقُ به من نفسِ الزمانِ المتجددِ وذلكَ إذا اعتبر تعلقُه بما يتعلقُ به أولاً ثم اعتبرَ استمرارُه فيتعينُ أن يكونَ ذلك بحسبِ الزمانِ فإنْ أُريدَ باستمرارِ الطَّاعةِ استمرارُها وتجددُها بحسبِ تجددِ مواقعِها الكثيرةِ التى يفصح عنها قولُه تعالَى فِى كَثِيرٍ مّنَ الأمرِ فالحقُّ هو الأولُ ضرورةَ أنَّ مدارَ امتناعِ العنَتِ هو امتناعُ ذلك الاستمرارِ سواءٌ كان ذلكَ الامتناعُ بعدمِ وقوعِ الطاعةِ في أمرٍ ما من تلكَ الأمورِ الكثيرةِ أصلاً أو بعدمِ وقوعِها كلِّها مع وقوعِها في بعضٍ يسيرٍ منها حتَّى لو لم يمتنعْ ذلكَ الاستمرارُ بأحدِ الوجهينِ المذكورينِ بل وقعتْ الطاعةُ فيما ذُكِرَ من كثيرٍ من الأمرِ في وقتٍ من الأوقاتِ وقعَ العنتُ قطعاً وإنْ أُريدَ به استمرارُ الطَّاعةِ الواقعةِ في الكلِّ وتجدّدُها بحسبِ تجددِ الزمانِ واستمرارِه فالحقُّ هو الثانِي فإنَّ مناطَ امتناعِ العنتِ حينئذٍ ليسَ امتناعَ استمرارِ الطاعةِ المذكورةِ ضرورةَ أنَّه موجبٌ لوقوعِ العنتِ بل هُو الاستمرارُ الزمانيُّ لامتناع تلك الطاعةِ الواقعةِ في تلكَ الأمورِ الكثيرةِ بأحدِ الوجهينِ المذكورينِ حتَّى لو لم يستمرَّ امتناعُها بأنْ وقعتْ تلك الطاعةُ في وقتٍ من الأوقاتِ وقعَ العنتُ حتماً واعلمْ أنَّ الأحقَّ بالاختيارِ والأَولى بالاعتبارِ هو الوجهُ الأولُ لأنَّه أوفقُ بالقياسِ المُقتضِي لاعتبارِ الامتناعِ وارداً على الاستمرارِ حسبَ ورودِ كلمةِ لو المفيدةِ للأولِ على صيغةِ المضارعِ المفيدةِ للثانِي على أن اعتبار الاستمرار ارودا على النَّفي على خلافِ القياسِ بمعونةِ المقامِ إنَّما يصارُ إليهِ إذا تعذرَ الجريانُ على موجبِ القياسِ أو لم يكنْ فيه مزيدُ مزيةٍ كما في مثل قوله تعالى ولا هم يَحْزَنُونَ حيثُ حملَ على استمرارِ نفي الحزنِ عنُهم إذ ليس فى نفى استمرارِ الحزنِ مزيدُ فائدةِ وأمًّا إذَا انتظمَ الكلامُ مع مراعاةِ موجبِ القياسِ حقَّ الانتظامِ فالعدولُ عنه تمحلٌ لا يخَفْى وقولُه تعالى {ولكن الله حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإيمان} الخ تجريدٌ للخطاب وتوجيهٌ له إلى بعضِهم بطريقِ الاستدراكِ بياناً لبراءتِهم عنْ أوصافِ الأولينَ وإحماداً لأفعالِهم أيْ ولكنَّهُ تعالَى جعلَ الإيمانَ

‘Enne’ edatı kapsamındaki ifadelerle birlikte, Yüce Allah’ın bundan sonra gelen {لَوْ يُطِيعُكُمْ فِى كَثِيرٍ من الأمر لَعَنِتُّمْ} “Eğer o, birçok işte size uysaydı, kesinlikle sıkıntıya düşerdiniz” buyruğu gözetilerek ‘i‘lemû’ fiilinin iki mef’ûlü yerine geçmiştir. Zira bu cümle {فِيكُمْ} ifadesindeki iki zamirden birinden hâldir. Anlamı şudur: Aranızda öyle bir durumda Allah’ın Resulü vardır ki o durumu değiştirmeniz gerekir; yahut siz öyle bir durumdasınızdır ki... O durum da şudur: Siz onun aleyhisselâm birçok olayda sizin görüşünüze uymasını istiyorsunuz; oysa o bunu yapsaydı meşakkate ve helake sürüklenirdiniz. Bunda, Velîd’in sözünü doğrulayarak Benî Mustalîk’a baskın düzenlemeyi bazılarının Resûlullah’a ﷺ süslü gösterdiğine, fakat onun aleyhisselâm onların görüşüne uymadığına bir bildirim vardır. Muzari sîgasına gelince; denildi ki bu, onların sıkıntıya düşmelerinin engellenmiş olmasının, onun aleyhisselâm kendilerine itaatinin süreklilik arz etmemesinden kaynaklandığını göstermek içindir. Zira onların sıkıntıya düşmesi ancak akıllarına gelen her meselede itaatin sürekliliğinden doğar; çünkü bunda yöneticilik düzeninin bozulması ve reisin emredilen konumuna düşmesi vardır. Yoksa nadiren gördükleri bazı hususlarda onlara uymasından kaynaklanmaz; bilakis bunda bir zarar olmaksızın onların gönlünü alma vardır. Bir diğer görüşe göre ise bu sîga, onların sıkıntıya düşmemesinin, onun aleyhisselâm bu hususta kendilerine itaat etmeme durumunun sürekliliğinden kaynaklandığını göstermektedir. Zira menfi (olumsuz) muzari, Yüce Allah’ın “Onlar mahzun da olmayacaklar” gibi buyruklarının benzerlerinde olduğu üzere makamın gereğine göre nefyin sürekliliğine delalet edebilir. İşin hakikati şudur ki, muzari sîgasının ifade ettiği süreklilik; bazen fiile bağlı olan yenilenen zamansal durumlara nispetle kabul edilir. Bu da sürekliliğin bizzat fiilde müphem olarak kabul edilmesi, ardından fiile taalluk eden şeyin bu sürekliliğin nerede olduğunu açıklayıcı kılınmasıyla olur. Bazen de yenilenen bizzat zamana nispetle kabul edilir; bu da fiilin taallukunun önce ilgili şeye bağlanması, sonra sürekliliğinin kabul edilmesiyle olur ki bunun zaman bakımından olması zorunlu hale gelir. Eğer itaatin sürekliliğinden maksat, Yüce Allah’ın {فِى كَثِيرٍ مّنَ الأمرِ} “birçok işte” buyruğunun açıkladığı üzere, tekerrür eden pek çok durumun yenilenmesine göre itaatin devamı ve yenilenmesi ise, doğru olan birinci yaklaşımdır. Zira sıkıntıya düşmenin engellenmesinin mihveri, o itaatin devamının engellenmesidir; ister bu engellenme söz konusu pek çok işin hiçbirinde itaatin asla gerçekleşmemesiyle olsun, isterse az bir kısmında gerçekleşmekle birlikte tamamında gerçekleşmemesiyle olsun. Hatta bu süreklilik zikredilen iki vecihten biriyle engellenmeyip de belirtilen birçok işte herhangi bir zamanda itaat gerçekleşseydi, şüphesiz sıkıntı doğardı. Şayet bundan maksat bütününde gerçekleşen itaatin devamı ve zamanın yenilenip sürmesine göre yenilenmesi ise, doğru olan ikinci yaklaşımdır. Zira bu takdirde sıkıntının engellenmesinin dayanağı söz konusu itaatin sürekliliğinin engellenmesi değildir; çünkü bu bizzat sıkıntının vukuunu gerektirir. Bilakis dayanak, zikredilen iki vecihten biriyle o pek çok işte gerçekleşen itaatin bulunmamasının zamansal sürekliliğidir; öyle ki şayet bu bulunmama durumu devam etmeyip de o itaat herhangi bir zamanda gerçekleşseydi, kaçınılmaz olarak sıkıntı doğardı. Bil ki tercih edilmeye en layık ve dikkate alınmaya en uygun olan birinci vecihtir. Zira birinciyi ifade eden ‘lev’ kelimesinin ikinciyi ifade eden muzari sîgası üzerine gelmesi hasebiyle, imtina (engellenme) halinin süreklilik üzerine gelmesini iktiza eden kıyasa en uygun olan budur. Sürekliliğin nefyin üzerine gelmesinin kabul edilmesi ise kıyasa aykırı olup ancak kıyasın gerektirdiği şekilde hareket etmek imkânsız olduğunda veya onda fazladan bir meziyet bulunmadığında makamın yardımıyla başvurulan bir yoldur; nitekim Yüce Allah’ın “Onlar mahzun da olmayacaklar” buyruğunda olduğu gibi, hüznün sürekliliğinin nefyedilmesinde fazladan bir fayda bulunmadığı için onlardan hüznün nefyinin sürekliliğine hamledilmiştir. Fakat söz, kıyasın gereğine tam bir intizamla uyduğunda bundan sapmak, gizli olmayan bir zorlamadır. Yüce Allah’ın {ولكن الله حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإيمان} “Fakat Allah size imanı sevdirdi” buyruğu ise hitabın soyutlanması ve istidrak yoluyla bazısına yöneltilmesidir; bu da onların ilklerin vasıflarından berî olduklarını beyan etmek ve fiillerini övmek içindir. Yani ancak Allah Teâlâ imanı,

14168. Metin

٨ ١٠

8 10

14169. Metin

محبوبا لديكم {وزينه في قلوبكم} حتى رسخ خبه فيها ولذلك أتيتم بما يليقُ بهِ من الأقوال والأفعال {وكره إليكم الكفر والفسوق والعصيان} ولذلك اجتنبتم عما يليق بها مما لا خير فيه من آثارها وأحكامها ولما كان فى التحبيب والتكريه معنى إنهاء المحبة والكراهة وإيصالها إليهم استعملا بكلمة إلى وقيل هو استدراك ببيان عذر الأولين كأنه قيل لم يكن ما صدر عنكم فى حق بنى المصطلق من خلل فى عقيدتكم بل من فرط حبكم للإيمان وكراهتكم للكفر والفسوق والعصيان والأولُ هو الأظهرُ لقوله تعالى {أولئك هم الراشدون} أى السالكون إلى الطريق السَّويِّ الموصِّلِ إلى الحقِّ والالتفات إلى الغيبة كالذى في قوله تعالى وَمَا آتيتم مّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ الله فأولئك هم المضعفون

katınızda sevimli kıldı {وزينه في قلوبكم} “ve onu kalplerinizde süsledi” öyle ki onun sevgisi kalplerinizde kök saldı; bu sebeple ona yaraşan söz ve fiilleri ortaya koydunuz. {وكره إليكم الكفر والفسوق والعصيان} “ve küfrü, fıskı ve isyanı size çirkin gösterdi” ve bu sebeple bunlara yaraşan, hiçbir hayrı bulunmayan eserlerinden ve hükümlerinden sakındınız. Sevdirmek ve çirkin göstermek fiillerinde sevgi ve nefretin ulaştırılması ve onlara iletilmesi anlamı bulunduğu için {إِلَى} edatıyla kullanılmıştır. Bunun, ilklerin özrünü beyan eden bir istidrak olduğu da söylenmiştir; sanki şöyle denilmektedir: Benî Mustalîk hakkında sizden sâdır olan şey inancınızdaki bir bozukluktan değil, bilakis imana olan aşırı sevginizden, küfür, fısk ve isyandan son derece nefret etmenizden kaynaklanmıştır. Ancak birinci görüş daha açıktır; zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {أولئك هم الراشدون} “İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” Yani hakka ulaştıran dosdoğru yolda yürüyenlerdir. Gaip sîgasına iltifat yapılması, tıpkı Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibidir: “Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte [mallarını ve mükâfatlarını] kat kat artıranlar onlardır.”

14170. Metin

{فَضْلاً مّنَ الله وَنِعْمَةً} أيْ وَإنعاماً تعليلٌ لحببَ أو كرَّه وما بينَهمَا اعتراضٌ وقيلَ نصبُهمَا بفعلٍ مضمرٍ أيْ جَرى ذلكَ فضلاً وقيلَ يبتغونَ فضلاً {والله عَلِيمٌ} مبالِغٌ في العلمِ فيعلمُ أحوالَ المؤمنينَ وما بينَهم من التفاضلِ {حكيم} يفعل كل مل يفعلُ بموجبِ الحكمةِ

{فَضْلاً مّنَ الله وَنِعْمَةً} “Allah'tan bir lütuf ve bir nimet olarak.” Yani bir ihsan olarak. Bu, ‘sevdirdi’ veya ‘çirkin gösterdi’ fiillerinin illetidir; aralarındaki cümle ise itiraziyedir (ara cümledir). Bunların gizli bir fiille mansup olduğu, yani “bu bir lütuf olarak gerçekleşti” demek olduğu da söylenmiştir; bir lütuf aradıkları da söylenmiştir. {والله عَلِيمٌ} “Allah hakkıyla bilendir” ilimde kemal sahibidir, dolayısıyla müminlerin hallerini ve aralarındaki fazilet derecelerini bilir, {حكيم} “hüküm ve hikmet sahibidir” yaptığı her şeyi hikmetin gereğine göre yapar.

14171. Metin

{وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ المؤمنين اقتتلوا} أي تقاتلُوا والجمعُ باعتبارِ المَعْنى {فَأَصْلِحُواْ بَيْنَهُمَا} بالنُّصحِ والدعاءِ إلى حُكمِ الله تعالى {فَإِن بَغَتْ} أي تعدتْ {إِحْدَاهُمَا على الأخرى} وَلَمْ تتأثرْ بالنصيحةِ {فقاتلوا التى تَبْغِى حتى تَفِىء} أيْ ترجعَ {إلى أَمْرِ الله} إِلى حُكمهِ أوْ إلى مَا أُمر بهِ {فَإِن فَاءتْ} إليهِ وأقلعتْ عن القتالِ حذاراً من قتالِكم {فَأَصْلِحُواْ بَيْنَهُمَا بالعدل} بفصلِ ما بينَهما على حُكمِ الله تَعالى ولا تكتفُوا بمجردِ متاركتهِما عسى أن يكونُ بينَهما قتالٌ في وقتٍ آخرَ وتقييدُ الإصلاحِ بالعدلِ لأنَّه مظِنةُ الحيفِ لوقوعِه بعدَ المقاتلةِ وقدْ أكَّد ذلكَ حيثُ قيلَ {وَأَقْسِطُواْ} أيْ واعدلُوا في كل ما تأتون وما تذرونَ {إِنَّ الله يُحِبُّ المقسطين} فيجازيهُم أحسنَ الجزاءِ والآيةُ نزلتْ في قتالٍ حدثَ بينَ الأوسِ والخزرجِ في عهدِه ﵊ بالعسف والنعالِ وفيهَا دلالةً على أنَّ الباغيَ لا يخرجُ بالبغِي عنِ الإيمانِ وأنَّه إذَا أمسكَ عنِ الحربِ تُركَ لأنَّه فيءٌ إلى إمرِ الله تعَالى وأنه يجبُ معاونةُ منْ بُغيَ عليهِ بعدَ تقديمِ النُّصحِ والسعْيِ في المصالحةِ

{وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ المؤمنين اقتتلوا} “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa” yani vuruşurlarsa; çoğul sîgası anlam gözetilerek getirilmiştir. {فَأَصْلِحُواْ بَيْنَهُمَا} “aralarını düzeltin” nasihat ederek ve Yüce Allah’ın hükmüne davet ederek. {فَإِن بَغَتْ} “eğer saldırırsa” yani haddi aşarsa, {إِحْدَاهُمَا على الأخرى} “onlardan biri diğerine” ve nasihatten etkilenmezse, {فقاتلوا التى تَبْغِى حتى تَفِىء} “saldıran tarafla dönünceye kadar savaşın” yani dönünceye kadar, {إلى أَمْرِ الله} “Allah'ın emrine” O’nun hükmüne veya emrettiği şeye. {فَإِن فَاءتْ} “eğer dönerse” O’na döner ve sizinle savaşmaktan çekinerek savaştan vazgeçerse, {فَأَصْلِحُواْ بَيْنَهُمَا بالعدل} “aralarını adaletle düzeltin” aralarındaki ihtilafı Yüce Allah’ın hükmüne göre çözerek; yoksa sadece savaşı bırakmalarıyla yetinmeyin, zira başka bir vakitte aralarında yeniden savaş çıkabilir. Islahın adaletle kayıtlanması, savaş sonrasında gerçekleştiği için haksızlık yapılma ihtimalinin yüksek olmasındandır. Nitekim şu buyrukla da bu durum pekiştirilmiştir: {وَأَقْسِطُواْ} “ve adil davranın” yani yapıp ettiğiniz ve terk ettiğiniz her şeyde adaletli olun. {إِنَّ الله يُحِبُّ المقسطين} “Şüphesiz Allah, adil davrananları sever.” Dolayısıyla onlara mükâfatın en güzelini verir. Bu ayet, Hz. Peygamber aleyhisselâm döneminde Evs ile Hazrec arasında hurma dalları ve takunyalarla cereyan eden bir kavga hakkında inmiştir. Bu ayette, haksızlık edenin (bâğînin) bu saldırganlığı sebebiyle imandan çıkmayacağına, savaştan el çektiğinde serbest bırakılacağına -çünkü bu, Allah Teâlâ’nın emrine dönmektir- ve nasihat edilip barıştırma çabasından sonra haksızlığa uğrayana yardım etmenin farz olduğuna delil vardır.

14172. Metin

{إِنَّمَا المؤمنون إِخْوَةٌ} استئنافٌ مقرر لما قبله من الأمرِ بالإصلاحِ أيْ أنهم منتسبونَ إلى أصلٍ واحدٍ هُوَ الإيمانُ الموجبُ للحياةِ الأبديةِ والفاءُ في قولهِ تعالَى {فَأَصْلِحُواْ بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ} للإيذان بأن الآخرة الدينيةَ موجبةٌ للإصلاح ووضعُ المُظهرِ مقامَ المضمرِ مُضافاً إلى المأمورينَ للمبالغةِ في تأكيدِ وجوبِ الإصلاحِ والتحضيضِ عليهِ وتخصيصُ

{إِنَّمَا المؤمنون إِخْوَةٌ} “Müminler ancak kardeştirler.” Bu, önceki barıştırma emrini pekiştiren bir istînâf cümlesidir. Yani onlar ebedî hayatı kazandıran iman gibi tek bir köke mensupturlar. Yüce Allah’ın {فَأَصْلِحُواْ بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ} “öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin” buyruğundaki fâ harfi, din kardeşliğinin barıştırmayı zorunlu kıldığını bildirmek içindir. Zamir yerine açık ismin emredilenlere muzaf kılınarak getirilmesi, barıştırmanın vücubunu kuvvetle vurgulamak ve buna teşvik etmek içindir. İki kişinin

14173. Metin

} {

} {

14174. Metin

الاثنينِ بالذكرِ لإثباتِ وجوبِ الإصلاحِ فيَما فوقَ ذلكَ بالطريق الأولويةِ لتضاعفِ الفتنةِ والفسادِ فيهِ وقيلَ المرادُ بالأخوينِ الأوس والخزرج وقرئ بينَ إخوتِكم وإخوانِكم {واتقوا الله} في كلِّ ما تأتون وما تذرون ومن الأمور التي من جملتها ما أُمرتم بهِ منَ الإصلاحِ {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} راجينَ أنْ ترحمُوا عَلى تقواكم

özellikle zikredilmesi ise fitne ve fesat daha katmerli olacağından, ikiden fazlasının arasını düzeltmenin evleviyet yoluyla farz olduğunu ispat etmek içindir. İki kardeşten kastın Evs ve Hazrec olduğu da söylenmiştir. {بَيْنَ إِخْوَتِكُمْ} ve {إِخْوَانِكُمْ} şeklinde de okunmuştur. {واتقوا الله} “ve Allah'tan sakının” Yapıp ettiğiniz ve terk ettiğiniz her şeyde ve emrolunduğunuz barıştırma konusunun da dâhil olduğu tüm hususlarda sakının. {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} “umulur ki merhamet olunursunuz.” Takvanız sebebiyle size merhamet edilmesini umarak.

14175. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ} أيْ منكُم {مِن قَوْمٍ} آخرينَ أيضاً منكُم وقولُه تعالى {عسى أَن يَكُونُواْ خَيْراً مّنْهُمْ} تعليلٌ للنَّهِي أو لموجبِه أيْ عَسى أنْ يكونَ المسخورُ منْهم خيراً عندَ الله تَعَالى منَ الساخرينَ والقومُ مختصٌّ بالرجالِ لأنُهم القُوّامُ على النساءِ وهو فى اللأصل إمَّا جمعُ قائمٍ كصَوْمٍ وزَوْرٍ في جمعِ صائمٍ وزائرٍ أو مصدرٌ نُعت بهِ فشاعَ في الجمعِ وأما تعميمُه للفريقينِ في مثلِ قومِ عادٍ وقومِ فرعونَ فإمَّا للتغليبِ أو لأنهنَّ توابعُ واختيارُ الجمع لغلبةِ وقوعِ السخريةِ في المجمع والتنكيرُ إمَّا للتعميمِ أو للقصدِ إلى نَهْي بعضِهم عنْ سُخريةِ بعضٍ لما أنَّها مما يجرِي بينَ بعضٍ وبعضٍ {وَلَا نِسَاء} أيْ ولا تسخرْ نساءٌ من المؤمناتِ {مّن نّسَاء} منهنَّ {عسى أَن يَكُنَّ} أيْ المسخورُ منهُنَّ {خَيْراً مّنْهُنَّ} أيْ منَ الساخراتِ فإنَّ مناطَ الخيريةِ في الفريقينِ ليسَ ما يظهرُ للناسِ من الصورِ والأشكالِ ولا الأوضاعِ والأطوارِ التي عليَها يدورُ أمرُ السخريةِ غالباً بلْ إنما هُوَ الأمورُ الكامنةُ في القلوبِ فلا يجترئ أحدٌ على استحقارِ أحدٍ فلعلَّهُ أجمعُ منْهُ لما نيطَ بهِ الخيريةُ عندَ الله تعالَى فيظلَم نفسَهُ بتحقيرِ منْ وقَّره الله تعالَى والاستهانةِ بَمنْ عظَّمُه الله تعالى وقرئ عَسَوا أنْ يكونُوا وعَسَينَ أنْ يكنَّ فعسَى حينئذٍ هي ذاتُ الخبرِ كما في قولِه تعالَى فَهَلْ عَسَيْتُمْ وَأمَّا على الأولِ فهى التى لا خبر لها {وَلَا تَلْمِزُواْ أَنفُسَكُمْ} أيْ ولا يعبْ بعضُكم بعضاً فإنَّ المؤمنينَ كنفسٍ واحدةٍ أو لا تفعلُوا ما تُلمَزونَ بهِ فإنَّ منْ فعلَ ما يستحقُّ بهِ اللمزَ فقدْ لمزَ نفسَهُ واللمزُ الطعنُ باللسانِ وقرئ بضمِّ الميمِ {وَلَا تَنَابَزُواْ بالألقاب} أيْ ولا يدْعُ بعضُكم بعضاً بلقبِ السوءِ فإن النبز مخنص بهِ عُرْفاً {بِئْسَ الاسم الفسوق بَعْدَ الإيمان} أي بئسَ الذكرُ المرتفعُ للمؤمنينَ أنْ يُذكرُوا بالفسقِ بعد دخولِهم الإيمانَ أو اشتهارِهم بهِ فإنَّ الاسمَ هَهُنا بمَعنى الذكرِ منْ قولِهم طارَ اسمُه في الناسِ بالكرم أو باللؤمِ والمرادُ بهِ إمَّا تهجينُ نسبةِ الكفرِ والفسوقِ إلى المؤمنينَ خصوصاً إذْ رُوي أنَّ الآيةَ نزلتْ في صفيةَ بنتِ حُيَيِّ أتتْ رسولَ الله ﷺ فقالتْ إنَّ النساءَ يقُلنَ لي يَا يهوديةُ بنت يهوديينِ فقالَ ﵊ هَلَاّ قلتِ إنَّ أبى هرون وعَمِّي مُوسى وزَوْجي محمدٌ ﵈ أوِ الدلالةُ عَلى أنَّ التنابزَ فسقٌ والجمعُ بينَهُ وبينَ الإيمانِ قبيحٌ {وَمَن لَّمْ يَتُبْ} عَمَّا نُهي عَنْهُ {فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظالمون} بوضعِ العصيانِ موضعَ الطاعةِ وتعريضِ

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ} “Ey iman edenler! Bir topluluk alay etmesin” yani sizden bir topluluk, {مِن قَوْمٍ} “bir başka toplulukla” yine sizden olan diğerleriyle. Yüce Allah’ın {عسى أَن يَكُونُواْ خَيْراً مّنْهُمْ} “belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar” buyruğu, nehyin veya nehyi gerektiren durumun illetidir. Yani alay edilenlerin Yüce Allah katında alay edenlerden daha hayırlı olması muhtemeldir. ‘Kavm’ kelimesi erkeklere mahsustur; çünkü onlar kadınların yöneticileridirler. Bu kelime aslen ya ‘sâim’ ve ‘zâir’in çoğulu olan ‘savm’ ve ‘zevr’ gibi ‘kâim’ kelimesinin çoğuludur yahut sıfat yapılıp çoğul anlamında yaygınlaşmış bir masdardır. Âd kavmi ve Firavun kavmi gibi kullanımlarda her iki grubu da kapsaması ise ya tağlib (baskın kılma) yoluyladır ya da kadınların tâbi olmasındandır. Çoğul sîgasının seçilmesi alay etmenin çoğunlukla topluluk içinde meydana gelmesindendir. Nekre getirilmesi ise ya genelleme içindir yahut aralarında cereyan eden bir şey olduğu için bazılarının bazısıyla alay etmesini yasaklama kastına yöneliktir. {وَلَا نِسَاء} “kadınlar da [alay etmesinler]” yani mümin kadınlardan hiçbir kadın alay etmesin, {مّن نّسَاء} “[başka] kadınlarla” onlardan olan diğer kadınlarla, {عسى أَن يَكُنَّ} “belki onlar” yani alay edilen kadınlar, {خَيْراً مّنْهُنَّ} “kendilerinden daha hayırlıdırlar” yani alay eden kadınlardan. Zira her iki grupta da hayırlı olmanın ölçüsü insanların gördüğü suretler ve şekiller olmadığı gibi, alayın genellikle etrafında döndüğü tavırlar ve durumlar da değildir; aksine bu sadece kalplerde gizli olan hususlardır. Dolayısıyla hiç kimse bir başkasını hor görmeye cüret etmesin; belki de o kişi, Allah Teâlâ katında hayırlı olmanın kendisine bağlandığı vasıfları kendisinde daha çok toplamıştır. Böylece insan, Allah Teâlâ’nın değer verdiğini hor görerek ve Allah Teâlâ’nın yücelttiğini küçümseyerek kendi nefsine zulmetmiş olur. {عَسَوْا أَنْ يَكُونُوا} ve {عَسَيْنَ أَنْ يَكُنَّ} şeklinde de okunmuştur; bu durumda ‘asâ’ fiili, Yüce Allah’ın: “Demek siz... umulur ki” buyruğunda olduğu gibi haber alan bir fiildir. Birinci kıraate göre ise haberi olmayan türdendir. {وَلَا تَلْمِزُواْ أَنفُسَكُمْ} “Birbirinizi ayıplamayın” Yani birbirinizi kınamayın; zira müminler tek bir nefis gibidir. Yahut ayıplanacağınız işleri yapmayın; çünkü ayıplanmayı hak edecek şeyi yapan kimse bizzat kendi nefsini ayıplamış olur. ‘Lemz’, dille arkadan çekiştirmek ve kusur bulmaktır. Mîm harfinin dammesiyle de okunmuştur. {وَلَا تَنَابَزُواْ بالألقاب} “ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın” Yani birbirinize kötü lakaplar takmayın; zira ‘nebz’ örfen kötü lakaba tahsis edilmiştir. {بِئْسَ الاسم الفسوق بَعْدَ الإيمان} “İmandan sonra fâsıklık ismi ne kötüdür!” Yani müminlerin imana girdikten veya onunla tanındıktan sonra fıskla anılmaları ve böyle kötü bir şöhrete sahip olmaları ne çirkindir! Zira buradaki ‘isim’, insanların “Filanın cömertlikte veya alçaklıkta ismi yayıldı” sözünde olduğu gibi anılma, şöhret anlamındadır. Bundan maksat; özellikle müminlere küfür ve fısk isnat etmenin çirkinliğini vurgulamaktır; nitekim bu ayetin Safiyye bnt. Huyey hakkında indiği rivayet edilmiştir. Kendisi Resûlullah’a ﷺ gelerek: “Kadınlar bana ‘Ey iki Yahudinin kızı Yahudi!’ diyorlar” demiş; bunun üzerine Hz. Peygamber aleyhisselâm: “Sen de şöyle deseydin ya: Babam Harun, amcam Musa, eşim de Muhammed’dir aleyhimüsselâm!” buyurmuştur. Yahut lakap takmanın fısk olduğuna ve bununla imanı bir arada bulundurmanın çirkinliğine delalet etmektir. {وَمَن لَّمْ يَتُبْ} “Kim de tövbe etmezse” yasaklanan şeylerden, {فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظالمون} “işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” İtaat yerine isyanı koymak ve

14176. Metin

} {

} {

14177. Metin

النفس للعذاب

kendisini azaba maruz bırakmakla [zalimlerdir].

14178. Metin

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اجتنبوا كَثِيراً مّنَ الظن} أيْ كُونوا على جانبٍ منْهُ وإبهامُ الكثيرِ لإيجابِ الاحتياطِ والتأملِ في كُلِّ ظَنٍ ظُنَّ حَتَّى يعلَم أنَّه من أيِّ قبيلٍ فإنَّ منَ الظنِّ ما يجبُ اتباعُه كالظنِّ فيَما لا قاطعَ فيهِ من العملياتِ وحسنِ الظنِّ بالله تعَالَى ومنْهُ ما يحرمُ كالظنِّ في الإلهياتِ والنبواتِ وحيثُ يخالفُه قاطعٌ وظنِّ السوءِ بالمؤمنينَ ومنْهُ ما يباحُ كالظنِّ في الأمورِ المعاشيةِ {إِنَّ بَعْضَ الظن أَثُمَّ} تعليلٌ للأمرِ بالاجتنابِ أوْ لموجبهِ بطريقِ الاستئنافِ التحقيقيِّ والإثمُ الذنبُ الذي يستحقُّ العقوبةَ عليهِ وهمزتُه منقلبةُ منَ الواوِ كأنَّه يثمُ الأعمالَ أي يكسرها {وَلَا تَجَسَّسُواْ} أي ولا تبحثوا عن عورات المسلمين تفعّل من الجسِّ لما فيهِ منْ مَعْنى الطلبِ كما أن التلمسَ بمَعنى التطلبِ لما في اللمسِ من الطلبِ وقد جاءَ بمعنى الطلبِ في قولِه تعالَى وَأَنَا لَمَسْنَا السماء وقرئ بالحاءِ من الحَسِّ الذي هُوَ أثرُ الجَسِّ وغايتُه ولتقاربهمِا يقالُ للمشاعرِ الحواسُّ بالحاء والجيم وفي الحديث لا تتبعُوا عوراتِ المسلمينَ فإنَّ منْ تتبعَ عوراتِ المسلمينَ تتبعَ الله عورتَهُ حَتَّى يفضَحهُ ولو في جوفِ بيتِه {وَلَا يَغْتَب بَعْضِكُمْ بَعْضاً} أي لا يذكرْ بعضُكم بعضاً بالسوءِ في غِيبتِه وسُئلَ رسولُ الله ﷺ عن الغِيْبَةِ فقالَ أنْ تذكَر أخاكَ بما يكَرهُ فإنْ كانَ فيهِ فقدِ اغتبتَهُ وإنْ لمْ يكُنْ فيهِ فقدْ بهّتهُ وعنِ ابن عباس ﵄ الغِيبةُ إدامُ كلابِ الناسِ {أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً} تمثيلٌ وتصويرٌ لما يصدرُ عنِ المغتابِ منْ حيثُ صدورُهُ عنْهُ ومنْ حيثُ تعلقُه بصاحبِه عَلى أفحشِ وجهٍ وأشنعِه طبعاً وعقلاً وشرعاً معَ مبالغاتٍ من فُنونٍ شَتَّى الاستفهامُ التقريري وإسنادُ الفعلِ إلى أحدٍ إيذاناً بأنَّ أحداً من الأحدينَ لا يفعلُ ذلكَ وتعليقُ المحبةِ بَما هُوَ في غايةِ الكراهةِ وتمثيلُ الاغتيابِ بأكلِ لحمِ الإنسانِ وجعلُ المأكولِ أخاً للآكلِ وميتاً وإخراجُ تماثِلها مُخرجَ أمرٍ بينٍ غنيَ عنِ الإخبار به وقرئ ميتاً بالتشديدِ وانتصابُه عَلى الحاليةِ من اللحمِ وقيلَ من الأخِ والفاءُ في قولِه تعالَى {فَكَرِهْتُمُوهُ} لترتيبِ ما بعدها على ما قبلَها من التمثيلِ كأنَّه قيلَ وحيثُ كانَ الأمرُ كما ذكرَ فقد كرهتمُوه وقرى كُرِّهتمُوه أي جُبلتُمْ عَلى كراهتِهِ {واتقوا الله} بتركِ ما أمرتمْ باجتنابهِ والندمِ عَلى مَا صَدرَ عنكُم من قبلُ {إِنَّ الله تَوَّابٌ رَّحِيمٌ} مبالغٌ في قبولِ التَّوبةِ وإفاضةِ الرحمةِ حيثُ يجعلُ التائبَ كمنْ لَمْ يذنبْ ولا يخصُّ ذلكَ بتائبٍ دونَ تائبٍ بَلْ يعمُّ الجميعَ وإنْ كثرتْ ذنوبُهم رُوي أنَّ رجلينِ منَ الصحابةِ ﵃ بعثَا سلمانَ إلى رسول الله ﷺ يبغِي لهما إدَاماً وكانَ أسامةُ على طعامِه ﵊ فقالَ ما عندى شئ فاخبرهما سلمانُ فقالَا لو بعثنا سليمان إلى بئرٍ سميحةٍ لغارَ ماؤُها فلمَّا رَاحا إلى رسول الله ﷺ قالَ لهُما مَا لي أَرَى خُضرةَ اللحمِ في أفواهِكُمَا فقالَا ما تناولنَا لحماً فقالَ ﵊ إنكُما قدِ اغتبتُمَا

{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ اجتنبوا كَثِيراً مّنَ الظن} “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının” Yani ondan uzak durun. ‘Çoğu’ ifadesinin müphem bırakılması, her zan hakkında ihtiyatlı olmayı ve onun hangi kısımdan olduğunu bilinceye kadar üzerinde derinlemesine düşünmeyi zorunlu kılmak içindir. Zira zannın bir kısmına uymak vaciptir; kesin delil bulunmayan amelî konulardaki zanlar ve Allah Teâlâ hakkında hüsnüzan beslemek gibi. Bir kısmı haramdır; ilahiyat ve nübüvvet konularındaki zanlar, kesin bir delile aykırı düşen zanlar ve müminler hakkında kötü zan (sûizan) beslemek gibi. Bir kısmı ise mubahtır; maişet işlerindeki zanlar gibi. {إِنَّ بَعْضَ الظن أَثُمَّ} “Şüphesiz zannın bir kısmı günahtır” Kaçınma emrinin veya gereğinin tahkikî bir istînâf yoluyla illetidir. ‘İsm’, cezayı hak ettiren günahtır; hemzesi vavdan dönüşmüştür, sanki o amelleri ‘yesümu’ yani kırmaktadır. {وَلَا تَجَسَّسُواْ} “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın” Yani Müslümanların gizli hallerini ve ayıplarını araştırmayın. ‘Tefassuh’ gibi ‘tefe‘‘ul’ veznindedir; ‘cess’ kökünden gelir, çünkü onda arama anlamı vardır; nitekim ‘dokunma’da arama anlamı bulunduğu için ‘telemmüs’ün aramak manasına gelmesi gibidir. Yüce Allah’ın: “Biz göğe dokunmak istedik” buyruğunda da aramak anlamında gelmiştir. Kelime, ‘cess’in eseri ve gayesi olan ‘his’ten türeyerek hâ harfiyle {تَحَسَّسُوا} şeklinde de okunmuştur. Birbirine yakınlıkları sebebiyle duyulara hem hâ hem de cîm harfiyle ‘havâss’ denir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Müslümanların gizli hallerini araştırmayın; zira kim Müslümanların gizli hallerini araştırırsa, Allah da onun gizli halini araştırır ve evinin içinde bile olsa onu rezil eder.” {وَلَا يَغْتَب بَعْضِكُمْ بَعْضاً} “biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin (gıybetini yapmasın)” Yani biriniz diğerini arkasından hoşlanmayacağı şekilde anmasın. Resûlullah’a ﷺ gıybetten sorulduğunda şöyle buyurdu: “Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır.” “Eğer söylediğim şey kardeşimde varsa?” denilince: “Eğer söylediğin onda varsa onun gıybetini yapmış olursun; şayet onda yoksa ona iftira etmiş olursun” buyurdu. İbn Abbâs’tan radıyallâhu anhümâ şöyle rivayet edilmiştir: “Gıybet, insanların köpeklerinin katığıdır.” {أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً} “Hiçbiriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” Bu; gıybet edenden sâdır olan fiilin, hem kendisinden çıkışı hem de muhatabına taalluku yönünden tabiat, akıl ve şeriat açısından en çirkin ve en iğrenç surette temsil edilmesi ve canlandırılmasıdır. Üstelik çeşitli sanatlardan mübalağalar içermektedir: Takrîrî istifham (soru yoluyla onaylatma), fiilin ‘ehad’ (herhangi biri) kelimesine isnat edilerek kimsenin bunu yapmayacağının hissettirilmesi, sevginin son derece nefret edilecek bir şeye bağlanması, gıybetin insan eti yemeye benzetilmesi, yenilen kişinin yiyenin kardeşi ve ölü olarak tasvir edilmesi ve bu benzetmenin haber verilmesine gerek duyulmayacak kadar apaçık bir şekilde ortaya konmasıdır. Kelime şedde ile {مَيِّتاً} şeklinde de okunmuştur; irabı ‘lahm’ kelimesinden hâldir, ‘ahîh’ kelimesinden hâl olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın {فَكَرِهْتُمُوهُ} “Bundan tiksindiniz değil mi?” buyruğundaki fâ harfi, sonrasını öncesindeki temsile bağlamak içindir; sanki şöyle denilmiştir: Durum zikredildiği gibi olduğuna göre siz bundan kesinlikle tiksindiniz. Fiil meçhul olarak {كُرِّهْتُمُوهُ} şeklinde de okunmuştur ki anlamı: “Siz bundan nefret edecek fıtratta yaratıldınız” demektir. {واتقوا الله} “ve Allah'tan sakının” Sakınmanız emredilen şeyleri terk ederek ve daha önce sizden sâdır olan şeylere pişman olarak sakının. {إِنَّ الله تَوَّابٌ رَّحِيمٌ} “Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir.” Tövbeyi kabulde ve rahmetini yağdırmada mübalağa sahibidir; öyle ki tövbe edeni hiç günah işlememiş gibi kılar ve bunu bir tövbe edene has kılıp diğerine kapatmaz, bilakis günahları çok olsa bile hepsini kapsar. Rivayet edildiğine göre sahabeden radıyallâhu anhüm iki kişi Selmân’ı kendilerine katık istemesi için Resûlullah’a ﷺ gönderdiler. Üsâme ise onun aleyhisselâm yiyeceklerinden sorumluydu; “Yanımda hiçbir şey yok” dedi. Selmân durumu onlara haber verince: “Selmân’ı Semîha kuyusuna gönderseydik suyu çekilirdi” dediler. Resûlullah’ın ﷺ yanına vardıklarında onlara: “Ne oluyor ki ağızlarınızda et yeşilliği görüyorum?” buyurdu. Onlar: “Biz hiç et yemedik” deyince, Peygamber aleyhisselâm: “Siz gıybet ettiniz” buyurdu.

14179. Metin

} ٣ ١٤

} 3 14

14180. Metin

فنزلت

[Bunun üzerine bu ayet] indi.

14181. Metin

{يا أيها الناس إِنَّا خلقناكم مّن ذَكَرٍ وأنثى} من آدمَ وحواءَ أوْ خلقنَا كُلَّ واحدٍ منكُم من أبٍ وأم فالكل سواءٌ في ذلكَ فلا وَجْهَ للتفاخرِ بالنسبِ وقَدْ جُوِّزَ أنْ يكونَ تأكيداً للنَّهي السابقِ بتقريرِ الأخوةِ المانعةِ منَ الاغتيابِ {وجعلناكم شُعُوباً وَقَبَائِلَ} الشَّعبُ الجمعُ العظيمُ المنتسبونَ إلى أصلٍ واحد وهو بجمع القبائلَ والقبيلةُ تجمعُ العمائرَ والعَمارةُ تجمعُ البطونَ والبطنُ بجمع الأفخاذَ والفَخِذُ يجمعُ الفصائلَ فخُزَيمةُ شعبٌ وكنانةُ قبيلةٌ وقريشٌ عمارةٌ وقُصَي بطنٌ وهاشمٌ فخذٌ والعباسُ فصيلةٌ وقيلَ الشعوبُ بطونُ العجمِ والقبائلُ بطونُ العربِ {لتعارفوا} ليعرفُ بعضُكم بعضاً بحسب الأنسابِ فلاً يعتزَى أحدٌ إلى غيرِ آبائِه لا لتتفاخرُوا بالآباءِ والقبائلِ وتَدَّعُوا التفاوتَ والتفاضلَ في الأنسابِ وقرئ لتتعارفوا عَلى الأصلِ ولَتّعارفُوا بالإدغامِ ولتعرِفُوا {إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عَندَ الله أتقاكم} تعليلٌ للنَّهِي عنِ التفاخر بالأنسابِ المستفادِ من الكلامِ بطريقِ الاستئنافِ التحقيقيِّ كأنَّه قيلَ إنَّ الأكرمَ عندَهُ تعالَى هُو الأتقَى فإنْ فاخرتُم ففاخِروا بالتقوى وقرئ بأَنَّ المفتوحةِ عَلى حذفِ لامِ التعليلِ كأنَّه قيلَ لم لا تتفاخروا بالأنسابِ فقيلَ لأَنَّ أَكْرَمَكُمْ عَندَ الله أتقاكُم لا أنسبُكم فإنَّ مدارَ كمالِ النفوس وتفاوت الأشخاص هُو التَّقوى فمَنْ رامَ نيلَ الدرجاتِ العُلَا فعليهِ بالتقوى قال ﵊ مَنْ سَرَّهُ أنْ يكونَ أكرمَ النَّاسِ فليتقِ الله وقال ﵊ يَا أيُّها الناسُ إنمَّا الناسُ رجلانِ مؤمنٌ تقيٌ كريم على الله تعالى وفاجرٌ شقيٌّ هينٌ على الله تعَالَى وعنِ ابنِ عباس رضي اللله عنهما كرمُ الدُّنيا الغِنى وكرمُ الآخرةِ التَّقوى {إِنَّ الله عَلِيمٌ} بكُم وبأعمالِكم {خَبِيرٌ} ببواطنِ أحوالِكم

{يا أيها الناس إِنَّا خلقناكم مّن ذَكَرٍ وأنثى} “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık” Âdem ve Havvâ’dan yahut her birinizi bir anne ve babadan yarattık; dolayısıyla herkes bu hususta eşittir, nesep ile övünmenin hiçbir anlamı yoktur. Bunun, gıybeti engelleyen kardeşliği perçinleyerek önceki yasağı pekiştirdiği de caiz görülmüştür. {وجعلناكم شُعُوباً وَقَبَائِلَ} “ve sizi milletler ve kabileler kıldık” ‘Şa‘b’, tek bir köke mensup büyük topluluktur ve kabileleri bünyesinde toplar. Kabile imâreleri toplar, imâre batınları toplar, batın fahizleri toplar, fahiz de fasileleri toplar. Örneğin Huzeyme bir şa‘b, Kinâne bir kabile, Kureyş bir imâre, Kusay bir batın, Hâşim bir fahiz, Abbâs ise bir fasiledir. ‘Şuûb’un Acemlerin kolları, ‘kabâil’in ise Arapların kolları olduğu da söylenmiştir. {لتعارفوا} “tanışasınız diye” neseplere göre birbirinizi tanıyasınız, hiç kimse kendi babasından başkasına nispet edilmesin diye; yoksa atalarınızla ve kabilelerinizle övünesiniz, neseplerde üstünlük ve fazilet iddia edesiniz diye değil. Kelime aslı üzere {لِتَتَعَارَفُوا}, idgam ile {لِتَّعَارَفُوا} ve {لِتَعْرِفُوا} şeklinde de okunmuştur. {إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عَندَ الله أتقاكم} “Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır.” Sözden anlaşılan neseplerle övünme yasağının tahkikî bir istînâf yoluyla gerekçesidir. Sanki şöyle denilmiştir: Yüce Allah katında en üstün olan, en çok takva sahibi olandır; öyleyse övünecekseniz takva ile övünün. Kelime ta‘lîl lâmının hazfiyle fethalı olarak {أَنَّ} şeklinde de okunmuştur; sanki “Niçin neseplerle övünmüyorsunuz?” denilmiş, cevaben de “Çünkü nesepleri en üstün olanınız değil, Allah katında en üstün olanınız en çok takva sahibi olanınızdır” denilmiştir. Zira nefislerin kemalinin ve şahısların üstünlüğünün mihveri takvadır; kim yüce derecelere ulaşmak isterse takvaya sarılsın. Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “İnsanların en üstünü olmak kimi sevindirirse, Allah’tan sakınsın.” Yine şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! İnsanlar ancak iki kimseden ibarettir: Allah Teâlâ katında değerli olan takva sahibi mümin ve Allah Teâlâ katında değersiz olan isyankâr şakî.” İbn Abbâs’tan radıyallâhu anhümâ şöyle rivayet edilmiştir: “Dünyanın üstünlüğü zenginlik, ahiretin üstünlüğü ise takvadır.” {إِنَّ الله عَلِيمٌ} “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” sizi ve amellerinizi bilir, {خَبِيرٌ} “[her şeyden] hakkıyla haberdardır” gizli hallerinizden hakkıyla haberdardır.

14182. Metin

{قالت الأعراب آمنا} نزلتْ في نفرٍ من بَني أَسَدٍ قَدمُوا المدينةَ في سنةِ جَدْبٍ فأظهرُوا الشهادتينَ وكانُوا يقولونَ لرسولِ الله ﷺ أتيناكَ بالأثقالِ والعيالِ ولمْ نقاتِلْكَ كما قاتلكَ بنُو فلانٍ يريدونَ الصدقةَ ويمنونَ عليه ﵊ ما فعلُوا {قُلْ} رَدَّاً لهُمْ {لَّمْ تُؤْمِنُواْ} إذِ الإيمانُ هُوَ التصديقُ المقارنُ للثقةِ وطمأنينةِ القلبِ ولم يحصُلْ لكُم ذلكَ وإلا لِمَا مننتُمْ عليَّ ما ذكرتم كما ينبئ عَنْه آخرُ السورةِ {ولكن قُولُواْ أَسْلَمْنَا} فإنَّ الإسلامَ انقيادٌ ودخولٌ في السلمِ وإظهارُ الشهادةِ وتركُ المحاربةِ مشعرٌ بهِ وإيثارُ مَا عليهِ النظمُ الكريمُ عَلى أنْ يقالَ لَا تقولُوا آمنَّا ولكنْ قولُوا أسلمنَا أو لم تُؤمنِوا ولكن أسلمتُم للاحترازِ منِ النَّهي عنِ التلفظِ بالإيمانِ وللتفادِي عنْ إخراجِ قولِهم مُخرجَ التسليمِ والاعتدادِ بهِ معَ كونِه تقولاً محضاً {وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمان فِى قُلُوبِكُمْ} حالٌ من ضميرِ قولُوا أيْ ولكِنْ قولُوا أسلمنَا حالَ عدمِ مواطأةِ قلوبِكم لألسنتِكم ومَا في لمَّا مِنْ مَعنْى التوقعِ مشعرٌ بأنَّ هؤلاءِ قَد آمنُوا فيمَا بعدُ {وَإِن تُطِيعُواْ الله وَرَسُولَهُ}

{قالت الأعراب آمنا} “Bedeviler ‘İman ettik’ dediler.” Kıtlık yılında Medine’ye gelip kelime-i şehadeti ikrar eden Benî Esed’den bir grup hakkında inmiştir. Bunlar Resûlullah’a ﷺ: “Sana yüklerimiz ve çoluk çocuğumuzla geldik; filanoğullarının seninle savaştığı gibi seninle savaşmadık” diyor, sadaka istiyor ve yaptıklarını ona aleyhisselâm minnet ediyorlardı. {قُلْ} “De ki:” onları reddetmek üzere, {لَّمْ تُؤْمِنُواْ} “Siz iman etmediniz” çünkü iman, güven ve kalp huzuruyla birlikte olan tasdiktir; bu ise sizde gerçekleşmemiştir, aksi takdirde surenin sonunda belirtileceği üzere bahsettiğiniz şeyleri başa kakmazdınız. {ولكن قُولُواْ أَسْلَمْنَا} “fakat ‘Teslim olduk’ deyin” Zira İslâm, boyun eğmek ve barışa girmektir; şehadeti açığa vurmak ve savaşı terk etmek de bunu hissettirir. Âyetin nazmının “İman ettik demeyin, teslim olduk deyin” veya “İman etmediniz fakat teslim oldunuz” denilmesine tercih edilmesi; iman sözünü telaffuz etmekten menedilmekten sakınmak ve sırf kuru bir iddiadan ibaret olmasına rağmen onların bu sözlerini teslimiyet ve geçerli bir durum kalıbına sokmaktan kaçınmak içindir. {وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمان فِى قُلُوبِكُمْ} “henüz iman kalplerinize girmedi” cümlesi ‘kûlû’daki zamirden hâldir; yani kalpleriniz dillerinize muvafakat etmediği bir haldeyken ‘teslim olduk’ deyin. ‘Lemmâ’ edatındaki beklenti anlamı, bunların daha sonra iman ettiklerini hissettirmektedir. {وَإِن تُطِيعُواْ الله وَرَسُولَهُ} “Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz”

14183. Metin

} ٥ ١٨

} 5 18

14184. Metin

بالإخلاصِ وتركِ النفاقِ {لَا يَلِتْكُمْ مّنْ أعمالكم} لا ينُقصْكُم {شَيْئاً} من أجورِها مِنْ لاتَ يليتُ لَيْتاً إذَا نقصَ وقُرِىءَ لا يأْلتِكُم من الأَلْتِ وهيَ لغةُ غَطَفانَ أو شيئاً منَ النقصِ {أَنَّ الله غَفُورٌ} لِمَا فرطَ منَ المطيعين {رحيم} بالتفضل عليهمْ

ihlasla ve nifakı terk ederek, {لَا يَلِتْكُمْ مّنْ أعمالكم} “amellerinizden size hiçbir şeyi eksiltmez” eksiltmez {شَيْئاً} “hiçbir şeyi” mükâfatlarından; eksiltti anlamına gelen ‘lâte yelîtu leyten’ kökündendir. Gatafân lügatine göre ‘helt’ kökünden {لَا يَأْلِتْكُمْ} şeklinde de okunmuştur; yahut eksiltmeden bir şey eksiltmez demektir. {أَنَّ الله غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır” itaat edenlerin geçmiş kusurlarını, {رحيم} “çok merhamet edendir” onlara lütufta bulunarak.

14185. Metin

{إنما المؤمنون الذين آمنُوا بالله ورسولِه ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُواْ} لَمْ يشكُّوا منِ ارتابَ مطاوعُ رَاَبهُ إذَا أوقعَهُ في الشِكِّ مع التهمةِ وفيهِ إشارةٌ إِلى أنَّ فيهمْ ما يوجبُ نَفي الإيمانِ عنهُمْ وثُمَّ للإشعارِ بأَنَّ اشتراطَ عدمِ الارتيابِ في اعتبارِ الإيمانِ ليسَ في حالِ إنشائِه فقطْ بلْ وفيما يُستقبلُ فهيَ كمَا في قولِه تعالَى ثم استقامُوا {وجاهدوا بأموالهم وَأَنْفُسِهِمْ فِى سَبِيلِ الله} في طاعتِه عَلى تكثرِ فنونِها من العباداتِ البدنيةِ المحضِة والماليةِ الصرفةِ والمشتملة عليها معاً كالحجِّ والجهادِ {أولئك} الموصوفون بما ذكر من الأوصاف الحميلة {هُمُ الصادقون} أي الذينَ صدقُوا في دَعْوى الإيمانِ لا غيرُهم رُوي أنَّه لمَّا نزلتْ الآية جاؤا وحلفُوا أنهم مؤمنونَ صادقونَ فنزلَ لتكذيبِهم قولُه تعالَى

{إنما المؤمنون الذين آمنُوا بالله ورسولِه ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُواْ} “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Resulüne iman etmiş, sonra da asla şüpheye düşmemişlerdir” Şüphe etmemişlerdir; ‘irtâbe’, töhmetle birlikte şüpheye düşürdüğünde kullanılan ‘râbe’ fiilinin mutavaatıdır (dönüşlüsüdür). Bunda, onların kendilerinden imanın nefyedilmesini gerektiren halleri bulunduğuna bir işaret vardır. ‘Sümme’ (sonra) edatı ise imanın muteber kılınmasında şüpheye düşmeme şartının sadece imanın başlangıcında değil, gelecekte de geçerli olduğunu hissettirmek içindir; dolayısıyla Yüce Allah’ın: “Sonra dosdoğru oldular” buyruğunda olduğu gibidir. {وجاهدوا بأموالهم وَأَنْفُسِهِمْ فِى سَبِيلِ الله} “ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihat etmişlerdir” O’nun itaatinde, sırf bedenî, sırf malî ve hac ile cihat gibi her ikisini de kapsayan çeşitli ibadet türlerinde gayret sarf etmişlerdir. {أولئك} “İşte onlar” zikredilen güzel vasıflarla nitelenen kimseler, {هُمُ الصادقون} “doğru olanların ta kendileridir.” Yani iman iddiasında doğru olanlar başkaları değil, ancak onlardır. Rivayet edildiğine göre ayet indiğinde gelip sadık müminler olduklarına yemin ettiler; bunun üzerine onları yalanlamak amacıyla Yüce Allah’ın şu buyruğu indi:

14186. Metin

{قُلْ أَتُعَلّمُونَ الله بِدِينِكُمْ} أيْ أتخبرونَهُ بذلكَ بقولِكم آمنَّا والتعبيرُ عَنْهُ بالتعليمِ لغايةِ تشنيعِهم {والله يَعْلَمُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض} حالٌ منْ مفعولِ تعلمونَ مؤكدةٌ لتشنيعِهم وقولُه تعالَى {والله بِكُلّ شَيْء عَلِيمٌ} تذييلٌ مقررٌ لمَا قبلَهُ أيْ مبالِغٌ في العلمِ بجميعِ الأشياءِ التي من جملتها ما أخفَوهُ من الكفرِ عندَ إظهارِهم الإيمانَ وفيهِ مزيدُ تجهيلٍ وتوبيخٍ لهم

{قُلْ أَتُعَلّمُونَ الله بِدِينِكُمْ} “De ki: ‘Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?’” Yani ‘iman ettik’ sözünüzle bunu O’na mı haber veriyorsunuz? Bunu ‘öğretmek’ lafzıyla ifade etmek, onların durumunun çirkinliğini son derece vurgulamak içindir. {والله يَعْلَمُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض} “Oysa Allah göklerde ne var, yerde ne varsa bilir” cümlesi, ‘tu‘allimûn’ fiilinin mef’ûlünden hâldir ve onların durumunun çirkinliğini teyit eder. Yüce Allah’ın {والله بِكُلّ شَيْء عَلِيمٌ} “Allah her şeyi hakkıyla bilendir” buyruğu ise önceki hükmü pekiştiren bir fezlekedir. Yani imanlarını açığa vururken gizledikleri küfür de dâhil olmak üzere her şeyi bilmede kemal sahibidir. Bunda onları daha fazla cahil sayma ve kınama vardır.

14187. Metin

{يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُواْ} أيْ يعدّونَ إسلامَهم منَّةً عليكَ وهيَ النعمةُ التِّي لا يطلبُ مُوليها ثواباً ممنْ أنعمَ بَها عليهِ من المَنِّ بمَعنى القطعِ لأَنَّ المقصودَ بها قطعُ حاجتِه وقيلَ النعمةُ الثقيلةُ من المَنِّ {قُل لَاّ تَمُنُّواْ عَلَىَّ إسلامكم} أيْ لا تعدُوا إسلامَكُم منَّةً عليَّ أوْ لَا تمنُّوا عليَّ بإسلامِكم فنصبَ بنزعِ الخافضِ {بَلِ الله يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَداكُمْ للايمان} عَلى ما زعمتُم مَعَ أنَّ الهدايةَ لا تستلزمُ الاهتداءَ وقُرىءَ إِنْ هداكُم وَإِذْ هداكُم {إِن كُنتُمْ صادقين} في ادعاءِ الإيمانِ وجوابُه محذوفٌ يدلُّ عليهِ ما قبله اأى فللهِ المنةُ عليكُمْ وفي سياقِ النظمِ الكريمِ منَ اللطف مالا يَخْفى فإنَّهمُ لمَّا سمَّوا ما صدرَ عنُهم إيماناً ومنُّوا بهِ فنُفَي كونُهُ إيماناً وسُمِّي إسلاماً قيلَ يمنونَ عليكَ بمَا هُو في الحقيقةِ إسلامٌ وليس بجدير بالمن بل لوصح ادعاؤُهم للإيمانِ فلله المنةُ عليهِمْ بالهدايةِ إليهِ لَا لهُمْ

{يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُواْ} “Müslüman oldular diye sana minnet ediyorlar” Yani Müslüman olmalarını sana karşı bir lütuf sayıyorlar. ‘Minnet’, iyilik yapanın kendisine iyilik yapılandan hiçbir mükâfat beklemediği nimettir; kesmek anlamındaki ‘menn’ kökünden gelir, çünkü bununla maksat muhatabın ihtiyacını kesmektir. ‘Menn’den türemiş ağır nimet olduğu da söylenmiştir. {قُل لَاّ تَمُنُّواْ عَلَىَّ إسلامكم} “De ki: ‘Müslümanlığınızı bana minnet etmeyin’” Yani Müslüman oluşunuzu bana karşı bir lütuf saymayın yahut Müslümanlığınızla bana minnet etmeyin; cerr edatının hazfiyle mansuptur. {بَلِ الله يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَداكُمْ للايمان} “Bilakis, sizi imana ilettiği için Allah size minnet eder” hidayet mutlaka doğru yolu bulmayı gerektirmese de sizin iddianıza göre... Kelime {إِنْ هَدَاكُمْ} ve {إِذْ هَدَاكُمْ} şeklinde de okunmuştur. {إِن كُنتُمْ صادقين} “eğer doğru kimseler iseniz.” İman iddiasında; bunun cevabı mahzuf olup öncesindeki ifade ona delalet eder, yani “O halde minnet Allah’a aittir” demektir. Âyetin nazmının akışında gizli olmayan bir incelik vardır: Zira onlar kendilerinden sâdır olan şeyi iman olarak adlandırıp bununla minnet ettiklerinde, bunun iman oluşu nefyedilip İslâm olarak adlandırıldı ve: “Sana gerçekte İslâm olan bir şeyle minnet ediyorlar ki bu minnet edilmeye layık değildir; bilakis onların iman iddiası doğru olsaydı bile, ona hidayet ettiği için minnet hakkı onlara değil, onlara karşı Allah’a ait olurdu” denilmiştir.

14188. Metin

{إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السماوات والأرض} أيْ ما غابَ فيهمَا {والله بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} في سرِّكم وعلانيتِكم فكيف يخفى عليه

{إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السماوات والأرض} “Şüphesiz Allah göklerin ve yerin gaybını bilir” yani her ikisinde gizli olan her şeyi bilir, {والله بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “ve Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir” gizlinizde ve açığınızda; öyleyse hiçbir şey O’na nasıl gizli kalabilir?