Kamer

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14478. Metin

القمر ٣ {

el-Kamer 3 {

14479. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

14480. Metin

{اقتربت الساعة وانشق القمر} وروى أنَّ الكُفَّارَ سألُوا رسولَ الله ﷺ آيةً فانشقَّ القمرُ قالَ ابن عباس ﵄ انفلقَ فلقتينِ فلقةٌ ذهبتْ وفلقةٌ بقيتْ وقالَ ابنُ مسعودٍ رأيتُ حِراءَ بين فلتقى القمرِ وعنْ عثمانَ بنِ عطاءٍ عنْ أبيهِ أنَّ معناهُ سينشقُّ يومَ القيامةِ ويردُّه قولُه تعالى

{اقتربت الساعة وانشق القمر} “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.” Rivayet edildiğine göre kâfirler Resûlullah’tan sallallâhu aleyhi ve sellem bir mucize istediler, bunun üzerine ay yarıldı. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "İki parçaya ayrıldı; bir parça gitti, bir parça kaldı." İbn Mes‘ûd ise "Hira [dağını] ayın iki parçasının arasında gördüm" demiştir. Osman b. Atâ’dan, o da babasından, bunun anlamının "Kıyamet günü yarılacaktır" şeklinde olduğu rivayet edilmişse de Allah Teâlâ’nın şu kavli bunu reddetmektedir:

14481. Metin

{وإن يروا آية يُعْرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ} فإنَّه ناطقٌ بأنَّه قدْ وقع وأنهم قد شاهدوه بعدَ مُشاهدةِ نظائرِه وقُرِىءَ وقد انشق القمر اقتربتِ الساعةُ وقدُ حصلَ منْ آياتِ اقترابِها أنَّ القَمرَ قدِ انشقَّ ومَعْنى الاستمرارِ الاطرادُ أو الاستحكامُ أيْ وإِنْ يَرَوا آيةً من آياتِ الله يُعرضُوا عنِ التأملِ فيها ليقفُوا على حقِّيتها وعلوِّ طبقتِها ويقولُوا سحرٌ مطردٌ دائمٌ يأت به محمدٌ عَلى مرِّ الزمانِ لا يكادُ يختلفُ بحالٍ كسائرِ أنواعِ السحرِ أو قويٌّ مستحكمٌ لا يمكنُ إزالتُه وقيلَ مستمرٌ ذاهبٌ يزولُ ولا يَبْقى تمنيةً لأنفسِهم وتعليلاً وهو الأنسبُ بغلوِّهِم في العِنادِ والمكابرة ويؤيده ما سيأت لردِّه وقُرِىءَ وإنْ يُرَوا على البناءِ للمفعولِ من الإراءةِ

{وإن يروا آية يُعْرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ} “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve: «Süregelen bir büyüdür» derler.” Zira bu ayet, onun vaki olduğuna ve onların benzerlerini gördükten sonra bunu da bizzat müşahede ettiklerine açıkça delalet etmektedir. “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı” şeklinde de okunmuştur; yani kıyametin yaklaşmasının alametlerinden olarak ay yarılmıştır. İstimrâr (سحر مستمر) kelimesinin anlamı, süreklilik yahut pekişmişliktir; yani Allah’ın delillerinden bir delil görseler, onun hakikatini ve üstün mertebesini anlamak için üzerinde düşünmekten yüz çevirirler ve: "Bu, Muhammed’in zaman içinde getirdiği, diğer sihir türleri gibi asla değişmeyen sürekli ve daimi bir sihirdir" veya "giderilmesi mümkün olmayan güçlü ve pekişmiş bir sihirdir" derler. Kendi kendilerini avutmak ve gerekçelendirmek adına "geçici, yok olup gidecek ve kalmayacak olan [bir sihirdir]" dendiği de söylenmiştir ki onların inat ve kibirdeki aşırılıklarına en uygun olan da budur; nitekim bunu reddetmek üzere gelecek olan ifade de bunu desteklemektedir. [Kelime] göstermek fiilinden meçhul olarak "Ve in yürav" (وَإِنْ يُرَوْا) şeklinde de okunmuştur.

14482. Metin

{وكذبوا} أى بالنبي ﷺ وما عاينوه مما أظهر الله تعالَى على يدِه من المعجزاتِ {واتبعوا أَهْوَاءهُمْ} التي زيَّنها الشيطانُ لهم أو كذَّبُوا الآيةَ التي هيَ انشقاقُ القمرِ واتَّبعُوا أهواءَهُم وقالُوا سحرَ القمرَ أو سحرَ أَعْيُننا والقمرُ بحاله وصنيعة الماضِي للدلالةِ على التحققِ وقولُه تعالى {وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ} استئنافٌ مسوقٌ لإقناطِهم عما علقوا به أما نيهم الفارغةَ من عدمِ استقرارِ أمره ﵊ حسبمَا قالُوا سحرٌ مستمرٌّ ببيانِ ثباتِه ورسوخِه أي وكلُّ أمرٍ من الأمورِ مستقرٌّ أي مُنتهٍ إلى غايةٍ يستقرُّ عليَها لا محالةَ ومن جُملتِها أمرُ النبيِّ ﷺ فسيصير الى غاية يتيبين عندَهَا حقِّيتُه وعلُّو شأنِه وإبهامُ المستقَرِّ عليهِ للتَّنبيهِ على كمالِ ظُهور الحالِ وعدمِ الحاجةِ إلى التَّصريحِ بهِ وقيلَ المَعْنى كلُّ أمرٍ من أمرِهم وأمرِه ﵊ مستقرٌّ أي سيثبتُ ويستقرُّ على حالةِ خذلانٍ أو نصرةٍ في الدُّنيا وشقاوةٍ أو سعادةٍ في الآخرةِ وقُرىء بالفتحِ على أنَّه مصدرٌ أو اسمُ مكانٍ أو اسمُ زمانٍ أي ذُو استقرارٍ أو ذُو موضعَ استقرارٍ أو ذُو زمانِ استقرارٍ

{وكذبوا} “Ve yalanladılar” yani Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem ve Allah Teâlâ’nın onun eliyle gösterdiği mucizelerden bizzat şahit oldukları şeyleri yalanladılar {واتبعوا أَهْوَاءهُمْ} “ve hevalarına uydular.” ki bu hevalar şeytanın kendilerine süslü gösterdiği şeylerdir; yahut ayın yarılması mucizesini yalanlayıp kendi hevalarına uydular ve "Ayı büyüledi" veya "Gözlerimizi büyüledi, oysa ay olduğu gibi duruyor" dediler. [Fiilin] mazi sigasıyla gelmesi kesinlik bildirmek içindir. Allah Teâlâ’nın {وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ} “Her iş kararlaştırılmış bir sona varacaktır.” buyruğu ise, onların "süregelen bir sihir" sözleriyle aleyhisselâm'ın davasının istikrarsız olacağına dair besledikleri boş kuruntuları boşa çıkarıp ümitsizliğe sevk etmek üzere getirilmiş, onun sebat ve köklülüğünü beyan eden bir istînâftır. Yani bütün işler, kaçınılmaz olarak varıp üzerinde durulacak nihai bir gayeye ulaşacaktır. Hz. Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem işi de bu kabildendir; hakkaniyetinin ve şanının yüceliğinin açığa çıkacağı bir nihayete erecektir. Karar kılınacak durumun kapalı bırakılması, durumun son derece açık olduğunu ve açıkça belirtilmesine gerek bulunmadığını bildirmek içindir. Bir görüşe göre anlam: "Onların işi de onun aleyhisselâm işi de kararlaştırılmıştır"; yani dünyada hezimet yahut zafer, ahirette ise şekavet yahut saadet durumuna ulaşıp sabit kalacaktır. [Müstekar kelimesi] mastar, mekân ismi yahut zaman ismi olarak fetha ile de okunmuştur; yani "istikrar sahibi", "istikrar bulacağı mekân sahibi" veya "istikrar bulacağı zaman sahibi" demektir.

14483. Metin

٩ ٤

9 4

14484. Metin

وبالكسرِ والجرِّ عَلى أنَّه صفة أمرَ وكلُّ عطفٌ على الساعةِ أيْ اقتربتِ الساعةُ وكلُّ أمرٍ مستقرٌّ

Kesre ve cer ile "emrin" kelimesinin sıfatı olarak ve "küllü" lafzı da "es-sâatü" üzerine atfedilerek [de okunmuştur]; yani "Kıyamet ve kararlaştırılmış her bir iş yaklaştı" demektir.

14485. Metin

{وَلَقَدْ جَاءهُمْ} أي في القُرانِ وقولُه تعالَى {مّنَ الأنباء} أي أنباءِ القرونِ الخاليةِ أو أنباءِ الآخرةِ متعلق بمحذوف هو حال مما بعدَهُ أيْ وبالله لقد جاءهُم كائناً من الأنباء {ما فيه مزدجر} أي ازدجارٌ من تعذيبٍ أو وعيدٍ أو موضعُ ازدجار على ان تجريديةٌ والمَعْنى أنَّه في نفسِه موضعُ ازدجارٍ وتاءُ الافتعالِ تقلبُ دالاً مع الدالِ والذالِ والزَّاي للتناسبِ وقُرِىءَ مُزَّجَرٌ بقلبِها زاء وإدغامِها

{وَلَقَدْ جَاءهُمْ} “Andolsun onlara geldi” yani Kur'an'da. Allah Teâlâ'nın {مّنَ الأنباء} “haberlerden” yani geçmiş nesillerin veya ahiretin haberlerinden buyruğu, sonrasındaki ifadenin hali olan mahzuf bir kelimeye taalluk etmektedir; yani "Vallahi onlara haberlerden öyle şeyler gelmiştir ki", {ما فيه مزدجر} “içinde [kötülükten] alıkoyan [ibretler] bulunan” yani azaptan veya tehditten vazgeçiren ya da tecrit manasıyla kendisinde alıkoyacak [ibret] bulunan yer vardır. Anlam; onun bizzat kendisinin vazgeçirme mahalli olduğudur. İftiâl babının te'si; dâl, zâl ve zây harfleriyle birlikte uyum sağlamak için dâl harfine dönüşür. Te'nin zây harfine dönüştürülüp idgam edilmesiyle "müzzeceer" (مُزَّجَرٌ) şeklinde de okunmuştur.

14486. Metin

{حِكْمَةٌ بالغة} غايتَها لا خللَ فَيها وهي بدلٌ مَا أو خبرٌ لمحذوفٍ وقُرِىءَ بالنصبِ حالاً منَها فإنَّها موصولةٌ أو موصوفةٌ تخصصتْ بصفتِها فساغَ نصبُ الحال عنها {فما تغن النذر} نفيٌ للإغناءِ أو إنكارٌ لهُ والفاءُ لترتيبِ عدمِ الإغناءِ على مجيءِ الحكمةِ البالغةِ مع كونِه مظنَّة للإغناءِ وصيغةُ المُضارعِ للدلالةِ على تجددِ عدمِ الإغناءِ واستمرارِه حسبَ تجددِ مجيءِ الزواجرِ واستمرارِه وما على الوجهِ الثانِي منصوبةٌ أي فأيُّ إغناء تُغني النذر وهوجمع نذيرٍ بمعنى المنذرِ أو مصدرٌ بمَعْنى الإنذارِ

{حِكْمَةٌ بالغة} “[Bu,] eksiksiz bir hikmettir.” Zirveye ulaşmış olup içinde hiçbir kusur bulunmayandır. Bu, "mâ"dan bedeldir yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir. "Mâ" lafzı mevsul veya sıfatıyla özelleşmiş bir mevsuf olduğu ve bu sebeple kendisinden hal getirilmesi caiz olduğu için mansub olarak hal makamında da okunmuştur. {فما تغن النذر} “Fakat uyarılar fayda vermiyor!” Fayda vermeyi nefyetmekte veya inkâr etmektedir. Fâ harfi, tam bir fayda sağlama beklentisi olmasına rağmen, en üstün hikmetin gelmesine rağmen fayda vermeme sonucunun bağlanması içindir. Muzari sigası ise, caydırıcı ikazların gelişinin yenilenip sürmesine paralel olarak faydasızlığın da yenilenip devam ettiğini göstermektedir. İkinci veche göre "mâ" mansubdur; yani "Uyarılar ne derece fayda verir ki?". Nüzür (النذر), münzir anlamında "nezîr"in çoğuludur veya inzar (uyarma) manasında bir mastardır.

14487. Metin

{فَتَوَلَّ عَنْهُمْ} لعلمكَ بأنَّ الإنذارَ لا يُؤثرُ فيهم البتة {يوم يدع الداع} منصوبٌ بيخرُجونَ أو باذكُرْ والدَّاعِي إسرافيلُ ﵇ ويجوزُ أنْ يكونَ الدعاءُ فيهِ كالأمرِ في قولِه تعالى كُنْ فَيَكُونُ وإسقاطا لياء للاكتفاءِ بالكسرِ تخفيفاً {إلى شَىْء نُّكُرٍ} أي منكرٍ فظيعٍ تنكرُه النفوسُ لعدمِ العهدِ بمثلِه وهو هَولُ القيامةِ وقُرِىءَ نُكْرٍ بالتخفيفِ ونكر بمَعْنى أنكر

{فَتَوَلَّ عَنْهُمْ} “Öyleyse onlardan yüz çevir.” Çünkü uyarının onlara asla tesir etmeyeceğini bilmektesin. {يوم يدع الداع} “O gün çağırıcı çağırır” [Cümledeki yevme zarfı] "yahrucûn" veya "üzkür" ile mansubdur. Çağırıcı, İsrâfîl’dir aleyhisselâm. Buradaki çağrının, Allah Teâlâ’nın {كُنْ فَيَكُونُ} “Ol der, o da oluverir” buyruğundaki emir gibi olması da caizdir. Yâ harfinin düşürülmesi, hafifletme amacıyla kesre ile yetinilmesindendir. {إلى شَىْء نُّكُرٍ} “görülmedik, korkunç bir şeye.” Yani benzerine rastlanmadığı için nefislerin yadırgadığı korkunç ve dehşetli bir şeye; o da kıyametin dehşetidir. Hafifletilerek "nükr" (نُكْرٍ) ve daha münker anlamında "neker" şeklinde de okunmuştur.

14488. Metin

{خُشَّعاً أبصارهم} حالٌ من فاعلِ {يُخْرِجُونَ} والتقديمُ لأنَّ العاملَ متصرفٌ أي يخرجونَ {مّنَ الأجداث} أذلةً أبصارُهم من شدةِ الهولِ وقُرِىءَ خاشعاً والإفرادُ والتذكيرُ لأنَّ فاعلَه ظاهرٌ غيرُ حقيقيِّ التأنيثِ وقُرِىءَ خاشعةً على الأصلِ وقُرِىءَ خُشَّعٌ أبصارُهم عَلَى الابتداءِ والخبرِ على أنَّ الجملةَ حالٌ {كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ} في الكثرةِ والتموج والتفرق في الأقطارِ

{خُشَّعاً أبصارهم} “Gözleri dehşetten düşmüş olarak” {يُخْرِجُونَ} “çıkarlar” fiilinin failinden haldir; amili mutasarrıf olduğu için öne geçmiştir. Yani {مّنَ الأجداث} “kabirlerden çıkarlar”; dehşetin şiddetinden gözleri zillet içindedir. "Hâşian" (خاشعاً) şeklinde de okunmuştur; müfred ve müzekker kılınması failinin hakiki müennes olmayan zahir bir isim olmasındandır. Asla uygun olarak "hâşiaten" (خاشعةً) ve cümlenin hal olması üzere mübteda ve haber olarak "huşşaun ebsâruhüm" (خُشَّعٌ أبصارُهم) şeklinde de okunmuştur. {كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ} “Sanki onlar yayılmış çekirgeler gibidir.” Çoklukta, dalgalanmada ve etrafa yayılmada [çekirge gibidirler].

14489. Metin

{مُّهْطِعِينَ إِلَى الداع} مسرعينَ مادِّي أعناقِهُم إليهِ أو ناظرينَ إليهِ {يَقُولُ الكافرون} استئنافٌ وقع جوابا عما نشأَ من وصفِ اليومِ والأهوال وأهلِه بسوءِ الحالِ كأنَّه قيلَ فماذا يكونُ حينئذٍ فقيلَ يقولُ الكافرونَ {هذا يَوْمٌ عَسِرٌ} أي صعبٌ شديدٌ وفي إسنادِ القولِ المذكورِ إلى الكفارِ تلويحٌ بأنَّ المؤمنينَ ليسُوا في تلكَ المرتبةِ من الشدةِ

{مُّهْطِعِينَ إِلَى الداع} “Çağırıcıya doğru koşarak” boyunlarını ona doğru uzatmış olarak süratle koşanlar veya ona bakanlar [halinde]. {يَقُولُ الكافرون} “Kâfirler derler ki:” O günün, dehşetlerin ve o günün ehlinin kötü durumla vasfedilmesinden doğan bir soruya cevap olarak gelen müstakil bir cümledir; sanki "O anda ne olur?" denilmiş, buna cevaben de "Kâfirler şöyle der:" buyrulmuştur: {هذا يَوْمٌ عَسِرٌ} “«Bu çok zorlu bir gündür!»” Yani çetin ve şiddetlidir. Söz konusu ifadenin kâfirlere isnat edilmesinde, müminlerin o derecede bir şiddet içinde olmadıklarına bir ima vardır.

14490. Metin

{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ} شروعٌ

{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ} “Onlardan önce Nûh kavmi de yalanlamıştı.” [Burada] bir başlangıç vardır.

14491. Metin

} ٤ ١٠

} 4 10

14492. Metin

في تعدادِ بعضِ ما ذكر من الأنباء الموجبةِ للازدجارِ ونوعُ تفصيلٍ لها وبيانٌ لعدمِ تأثرِهم بها تقريراً لفحْوَى قولِه تعالى فَمَا تُغْنِى النذر أي فعلَ التكذيبَ قبلَ تكذيب قومك قوم نوح وقولُه تعالَى {فَكَذَّبُواْ عَبْدَنَا} تفسيرا لذلكَ التكذيبِ المبهمِ كما في قوله تعالى وَنَادَى نُوحٌ رَّبَّهُ فَقَالَ رَبّ الخ وفيه مزيدة تقريرٍ وتحقيقٍ للتكذيبِ وقيلَ معناهُ كذَّبوه تكذيباً إثرَ تكذيبٍ كلَما خَلَا منهم قرنٌ مكذبٌ جاءَ عقيبَه قرنٌ آخر مكذبٌ مثلُه وقيلَ كذبتْ قومُ نوحٍ الرسلَ فكذبُوا عبدنَا لأنَّه من جُملتِهم وفي ذِكرِه ﵊ بعنوان العبوديةِ مع الإضافةِ إلى نونِ العظمةِ تفخيمٌ له عليه الصلاة السلام ورفعٌ لمحلِّه وزيادةُ تشنيعٍ لمكذبيهِ {وَقَالُواْ مَجْنُونٌ} أي لم يقتصرُوا على مجردِ التكذيبِ بل نسبُوه إلى الجنونِ {وازدجر} عطفٌ على قالُوا أي وزُجِرَ عن التبليغِ بأنواعِ الأذيةِ وقيلَ هو من جُملةِ ما قالُوه أي هُو مجنونٌ وقد ازدجرتْهُ الجِنُّ وتخبطتهُ

Vazgeçmeyi gerektiren haberlerden zikredilen bazı hususların sayılmasına, bunların bir tür detaylandırılmasına ve {فَمَا تُغْنِى النذر} “Fakat uyarılar fayda vermiyor!” ayetinin manasını pekiştirmek üzere onların bunlardan ibret almadıklarının beyanına [başlanmaktadır]. Yani senin kavminin yalanlamasından önce Nûh kavmi de yalanlama fiilini işledi. Allah Teâlâ’nın {فَكَذَّبُواْ عَبْدَنَا} “Kulumuzu yalanladılar” buyruğu, Allah Teâlâ’nın {وَنَادَى نُوحٌ رَّبَّهُ فَقَالَ رَبّ} “Nûh Rabbine seslenip: «Rabbim!» dedi...” ayetinde olduğu gibi, o müphem yalanlamanın tefsiridir ve bunda yalanlamanın daha fazla pekiştirilmesi ve teyidi vardır. Bir görüşe göre anlamı: Onu peş peşe yalanladılar; onlardan yalanlayıcı bir nesil geçip gittikçe, ardından onun gibi yalanlayıcı başka bir nesil geldi. Yine şöyle denilmiştir: Nûh kavmi peygamberleri yalanladı, ardından da onların bir ferdi olduğu için kulumuzu yalanladılar. Onun aleyhisselâm azamet nununa izafe edilerek kulluk vasfıyla zikredilmesinde, ona aleyhissalâtü vesselâm bir tazim, makamını yüceltme ve onu yalanlayanların kötülüğünü daha da artırma anlamı vardır. {وَقَالُواْ مَجْنُونٌ} “ve: «O bir delidir» dediler” yani sadece yalanlamakla kalmayıp onu deliliğe de nispet ettiler. {وازدجر} “ve [baskıyla] engellendi.” "Kālû" fiiline matuftur; yani tebliğden türlü eziyetlerle menedildi. Bunun onların söyledikleri sözlerden olduğu da söylenmiştir; yani "O bir delidir, cinler onu çarpmış ve aklını başından almıştır" [demişlerdir].

14493. Metin

{فَدَعَا رَبَّهُ أَنّى} أي بأَنِّي وقُرِىءَ بالكسرِ على إرادةِ القولِ {مَغْلُوبٌ} أي من جهة قومي مالى قدرةٌ على الانتقامِ منْهم {فانتصر} أي فانتقِمْ لِي منُهم وذلكَ بعد تقررِ يأسِه منُهم بعد اللَّتيا والتي فقد رُويَ أنَّ الواحدَ منْهم كان يلقاهُ فيخنقُه حتَّى يخِرَّ مغشياً عليهِ ويقولَ اللهمَّ اغفرُ لقومِي فإنَّهم لا يعلمونَ

{فَدَعَا رَبَّهُ أَنّى} “Bunun üzerine Rabbine: «Şüphesiz ben» diye dua etti” yani "şöyle diyerek". Söz iradesiyle ["İnnî" şeklinde] kesre ile de okunmuştur. {مَغْلُوبٌ} “yenik düştüm” yani kavmim karşısında onlardan intikam almaya gücüm yetmez oldu, {فانتصر} “artık [bana] yardım et / intikamımı al!” yani benim için onlardan intikam al. Bu [dua], türlü sıkıntılardan sonra onlardan tamamen ümidini kestiğinde vaki olmuştur. Nitekim rivayet edildiğine göre onlardan biri [Nûh ile] karşılaşır, bayılıp yere düşene kadar onu boğazlar, o da: "Allahım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar" derdi.

14494. Metin

{فَفَتَحْنَا أبواب السماء بِمَاء مُّنْهَمِرٍ} منصبَ وهُو تمثيلٌ لكثرةِ الأمطارِ وشدةِ انصبابِها وقُرِىءَ ففتَّحنا بالتشديدِ لكثرةِ الأبوابِ

{فَفَتَحْنَا أبواب السماء بِمَاء مُّنْهَمِرٍ} “Biz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık.” Yani dökülen [su ile]; bu, yağmurların çokluğunun ve şiddetle boşalmasının temsilidir. Kapıların çokluğu sebebiyle şedde ile "fefettahnâ" (فَفَتَّحْنَا) şeklinde de okunmuştur.

14495. Metin

{وَفَجَّرْنَا الأرض عُيُوناً} أي جعلنَا الأرض كُلَّها كأنَّها عيون متفجرة وأصله بالتشديد وفجرنَا عيونَ الأرضِ فغُيرَ قضاءً لحقِّ المقامِ {فَالْتَقَى الماء} أي ماءُ السماءِ وماءُ الأرضِ والإفرادُ لتحقيقِ أنَّ التقاءَ الماءينِ لم يكُنْ بطريقِ المجاورةِ والتقاربِ بلْ بطريقِ الاختلاطِ والاتحادِ وقُرِىءَ المَاءانِ لاختلافِ النوعينِ والماوان بقلب الهمزة واو {على أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ} أي كائناً على حالٍ قد قدَّرَها الله تعالَى من غيرِ تفاوتٍ أو على حالٍ قدرتْ وسويتْ وهو أن قدر ماأنزل على قدرِ ما أُخرجَ أو على أمرٍ قدرَهُ الله تعالَى وهو هلاكُ قومِ نوحٍ بالطُّوفانِ

{وَفَجَّرْنَا الأرض عُيُوناً} “Yeri de pınarlar halinde fışkırttık” yani bütün yeryüzünü adeta fışkıran pınarlar kıldık. Aslı "ve feccernâ uyûne'l-ardı" (yerin pınarlarını fışkırttık) şeklinde olup makamın hakkını vermek üzere bu şekilde değiştirilmiştir. {فَالْتَقَى الماء} “Böylece sular birleşti” yani göğün suyu ile yerin suyu [birleşti]. Müfred olarak getirilmesi, iki suyun buluşmasının sadece yan yana gelip yaklaşma yoluyla değil, bilakis karışma ve birleşme yoluyla gerçekleştiğini ortaya koymak içindir. İki türün farklılığından dolayı "el-mââni" (المَاءانِ) ve hemzenin vava çevrilmesiyle "el-mâvâni" (الماوان) şeklinde de okunmuştur. {على أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ} “takdir edilmiş bir iş için.” Yani Allah Teâlâ’nın hiçbir farklılık olmaksızın takdir buyurduğu bir durum üzere; yahut takdir edilip denkleştirilmiş bir hal üzere ki o da indirilen [su] miktarının çıkarılan [su] miktarına denk olmasıdır; yahut Allah Teâlâ’nın takdir ettiği bir iş üzere ki o da Nûh kavminin tufanla helak edilmesidir.

14496. Metin

{وَحَمَلْنَاهُ} أي نوحاً ﵇ {على ذَاتِ ألواح} أي أخشابٍ عريضةٍ {وَدُسُرٍ} ومساميرَ جمعُ دِسارٍ من الدَّسرِ وهو الدفعُ وهي صفةٌ للسفينةِ أقيمتْ مقامَها من حيثُ إنَّها كالشرح لها تؤدِّي مُؤدَّاها

{وَحَمَلْنَاهُ} “Biz onu bindirdik” yani Nûh’u aleyhisselâm {على ذَاتِ ألواح} “levhalar” yani geniş tahtalar {وَدُسُرٍ} “ve çivilerden yapılmış [gemiye].” Düsür; itmek manasındaki desr kökünden gelen "disâr"ın çoğuludur ve çiviler demektir. Bu, geminin bir vasfı olup adeta onun bir açıklaması gibi manasını tastamam karşıladığı için onun yerine kullanılmıştır.

14497. Metin

{تجري بأعيننا} بمر أى منَّا أي محفوظةً بحفظِنا

{تجري بأعيننا} “Gözetimimiz altında akıp gidiyordu” nezaretimiz altında, yani korumamızla korunmuş olarak.

14498. Metin

} ٩ ١٥

} 9 15

14499. Metin

{جَزَاء لّمَن كَانَ كُفِرَ} أي فعلنَا ذلكَ جزاءَ لنوحٍ ﵇ لأنَّه كانَ نعمةً كفرُوها فإنَّ كلَّ نبيَ نعمةٍ من الله تعالَى على أمتهِ ورحمة وأى نعمة وأى رحمة وقد جوز أن يكون على حذفِ الجارِّ وإيصالِ الفعلِ إلى الضميرِ واستتارُه في الفعلِ بعد انقلابِه مرفوعاً وقُرِىءَ لَمنْ كَفَرَ أي للكافرينَ

{جَزَاء لّمَن كَانَ كُفِرَ} “inkâr edilmiş olana bir mükâfat olarak.” Yani bunu Nûh aleyhisselâm için bir mükâfat olarak yaptık; zira o, [kavminin] nankörlük ettiği bir nimetti. Çünkü her peygamber, Allah Teâlâ’dan ümmetine bir nimet ve bir rahmettir; hem de ne nimet ve ne rahmet! Harf-i cerrin hazfedilip fiilin zamire ulaşması ve zamirin merfua dönüştükten sonra fiil içinde müstetir olması da caiz görülmüştür. Kâfirler kastedilerek "limen kefera" (لَمنْ كَفَرَ) şeklinde de okunmuştur.

14500. Metin

{وَلَقَدْ تركناها} أي السفينةَ أو الفعلة {آية} يعتبرُ بَها من يقفُ على خَبرِها وقالَ قَتَادةُ أبقاهَا الله تعالَى بأرضِ الجزيرة وقيلَ على الجُودِّي دَهْراً طويلاً حتى نظرَ إليها أوائلُ هذه الأمةِ {فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} أي معتبرٍ بتلكَ الآيةِ الحقيقةِ بالاعتبارِ وقُرِىءَ مُذْتكرٍ على الأصلِ ومُذَّكرٍ بقلبِ التاءِ ذالاً والإدغام فيَها

{وَلَقَدْ تركناها} “Andolsun biz onu bıraktık” yani gemiyi yahut bu hadiseyi {آية} “bir ibret olarak” haberine vâkıf olanların ibret alacağı [bir ayet olarak]. Katâde: "Allah Teâlâ onu Cezîre topraklarında bıraktı" demiştir; bu ümmetin öncülerinin onu göreceği zamana kadar uzun bir süre Cûdî üzerinde [bırakıldığı] da söylenmiştir. {فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} “O halde düşünen / ibret alan yok mu?” Yani ibret alınmaya layık olan o ayetten ibret alan var mı? Aslına uygun olarak "müztekir" (مُذْتكرٍ) ve te harfinin zâl harfine çevrilip idgam edilmesiyle "müzzekir" (مُذَّكرٍ) şeklinde de okunmuştur.

14501. Metin

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} استفهام تعظيم وعجيب أى كانا على كفية هائلةٍ لا يحيطُ بَها الوصفُ والنذرُ جمعُ نذيرٍ بمَعْنى الإنذارِ

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} “Öyleyse benim azabım ve uyarılarım nasılmış?” Tazim ve hayret bildiren bir istifhamdır; yani tarifin kuşatamayacağı korkunç bir keyfiyette idi. Nüzür, inzar (uyarma) manasında "nezîr"in çoğuludur.

14502. Metin

{ولقد يسرنا القرآن} الخ جملةٌ قسميةٌ وردتْ في أواخرِ القصصِ الأربعِ تقريراً لمضمونِ ما سبقَ من قولِه تعالى وَلَقَدْ جَاءهُمْ مّنَ الأنباء مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ حِكْمَةٌ بالغة فَمَا تُغْنِى النذر وتنبيهاً على أنَّ كلَّ قصةٍ منها مستقلة بإجاب الإدكارِ كافيةٌ في الازدجارِ ومع ذلكَ لم تقعْ واحدةٌ في حيزِ الاعتبارِ أى وبالله ولقد سهَّلَنا القرآنَ لقومِكَ بأنْ أنزلناهُ على لغتِهم وشحنَّاهُ بأنواعِ المواعظِ والعبرِ وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الوعيدِ والوعدِ {لِلذّكْرِ} أي للتذكرِ والاتعاظِ {فهل من مدكر} إنكارا ونفيٌ للمتعظِ على أبلغِ وجهٍ وآكدِه حيثُ يدلُّ على أنَّه لا يقدرُ أحد يجيبَ المستفهَم بنَعَمْ وحَملُ تيسيرِه على تسهيلِ حفظِه بجزالةِ نظمِه وعذوبِة ألفاظِه وعباراتِه مما لا يساعدُه المقامُ

{ولقد يسرنا القرآن} “Andolsun biz Kur'an'ı kolaylaştırdık...” [ayeti], daha önce geçen {وَلَقَدْ جَاءهُمْ مّنَ الأنباء مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ حِكْمَةٌ بالغة فَمَا تُغْنِى النذر} “Andolsun onlara, içinde [kötülükten] alıkoyan [ibretler] bulunan, eksiksiz bir hikmet haberleri geldi; fakat uyarılar fayda vermiyor!” kavlinin mazmununu pekiştirmek ve bu kıssaların her birinin tek başına ibret almaya sevk etmeye müstakil, vazgeçirmeye de kâfi olduğunu, buna rağmen hiçbirinin ibret dairesine girmediğini bildirmek üzere dört kıssanın sonlarında yer alan yeminli bir cümledir. Yani: Vallahi biz Kur'an'ı kendi dillerinde indirerek, onu türlü öğüt ve ibretlerle doldurarak ve içinde tehdit ve vaadleri türlü şekillerde açıklayarak kavmin için kolaylaştırdık {لِلذّكْرِ} “öğüt alınsın diye.” Yani hatırlansın ve ibret alınsın diye. {فهل من مدكر} “O halde öğüt alan yok mu?” Soru sorulan hiç kimsenin "evet" diye cevap vermeye güç yetiremeyeceğini göstererek ibret alan kimsenin bulunmadığını en beliğ ve en tekitli bir şekilde inkâr ve nefyetmektir. Kur'an'ın kolaylaştırılmasını, nazmının mükemmelliği, lafız ve ifadelerinin tatlılığı sayesinde ezberlenmesinin kolaylaştırılmasına hamletmek ise makamın desteklemediği bir husustur.

14503. Metin

{كَذَّبَتْ عَادٌ} أي هوداً ﵇ ولم يتعرضْ ليكفية تكذيبِهم له رَوْماً للاختصارِ ومُسارعةً إلى بيانِ ما فيه الازدجارُ من العذابِ وقولُه تعالَى {فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} لتوجيهِ قلوبِ السامعينَ نحوَ الاصغاءِ إلى ما يُلقى إليهم قبلَ ذكرِه لا لتهويلِه وتعظيمِه وتعجيبِهم من حالةِ بعدَ بيانه كما قلبه وما بعدَهُ كأنَّه قيلَ كذبتْ عادٌ فهل سمعتُم أو فاسمعُوا كيفَ كانَ عذابِي وإنذاراتِي لهم وقولُه تعالَى

{كَذَّبَتْ عَادٌ} “Âd [kavmi de] yalanladı” yani Hûd’u aleyhisselâm. İhtisar kastıyla ve azaptan caydırıcı olan hususun beyanına bir an önce geçmek amacıyla onu nasıl yalanladıklarına değinilmemiştir. Allah Teâlâ’nın {فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} “Öyleyse benim azabım ve uyarılarım nasılmış?” buyruğu ise, öncesinde ve sonrasında olduğu gibi azabın beyanından sonra durumunun korkunçluğunu, azametini ve hayret vericiliğini bildirmek için değil; dinleyicilerin kalplerini kendilerine aktarılacak olan şeye zikredilmeden önce kulak vermeye yöneltmek içindir. Sanki şöyle denilmiştir: Âd yalanladı; peki işittiniz mi yahut işitin bakalım, benim azabım ve uyarılarım onlara nasıl oldu! Allah Teâlâ’nın şu kavli de:

14504. Metin

{إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً} استئنافٌ ببيانِ ما أُجملَ أولاً أيْ أرسلنَا عليهم ريحا باردة أوشديدة الصوتِ {فِى يَوْمِ نَحْسٍ} شؤمٍ {مُّسْتَمِرٌّ} أي شؤمُه أو مستمرٌّ عليهم إلى أنْ أهلكهُم أو شاملٌ لجميعِهم كبيرِهم وصغيرِهم أو مشتد مرارته وكانَ يومَ الأربعاءِ آخرَ الشهرِ

{إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً} “Biz onların üzerine dondurucu / uğultulu bir rüzgâr gönderdik” ilk olarak mücmel bırakılan hususun beyanı olan bir istînâftır; yani onların üzerine dondurucu soğuk yahut son derece gürültülü bir rüzgâr gönderdik, {فِى يَوْمِ نَحْسٍ} “uğursuz bir günde” meşum [bir günde], {مُّسْتَمِرٌّ} “süregelen.” Yani uğursuzluğu süren; yahut onları helak edene kadar üzerlerinde devam eden; yahut büyük küçük hepsini içine alan; veya şiddeti ve acılığı artan [bir günde]. Bu, ayın sonundaki çarşamba günü idi.

14505. Metin

} ٦ ٢٠

} 6 20

14506. Metin

{تَنزِعُ الناس} تقلعُهم رُويَ أنَّهم دخلُوا الشعابَ والحفرَ وتمسَّكَ بعضُهم ببعضٍ فنزعتُهم الريحُ وصرعتُهم مَوْتى {كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ} أي منقلعٍ عن مغارسِه قيل شُبهوا بأعجازِ النخلِ وهيَ أصولُها بلا فروعٍ لأنَّ الريح كانت تقلع رؤسهم فتُبقِي أجساداً وجثثاً بلا رؤس وتذكير صفى النخل للنظرِ إلى اللفظِ كما أنَّ تأنيثَها في قولِه تعالى أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ للنظرِ إِلى المَعْنى وقولُه تعالَى

{تَنزِعُ الناس} “İnsanları söküp atıyordu” onları kökünden söküyordu. Rivayet edildiğine göre onlar vadilere ve çukurlara girip birbirlerine tutundular; rüzgâr onları söküp fırlattı ve ölü olarak yere serdi. {كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ} “Sanki onlar sökülmüş hurma kütükleri idiler.” Yani dikildiği yerden kökünden sökülmüş [kütükler gibi]. Hurmanın gövdelerine, yani dalsız köklerine benzetildikleri söylenmiştir; zira rüzgâr onların başlarını koparıyor, geriye başsız bedenler ve cesetler bırakıyordu. Hurmanın sıfatının müzekker kılınması lafza itibar edildiğindendir; nitekim Allah Teâlâ’nın {أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ} “içi boşalmış hurma kütükleri” kavlinde müennes kılınması da manaya itibar edildiğindendir. Allah Teâlâ’nın şu kavli ise:

14507. Metin

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} تهويلٌ لهما وتعجيبٌ من أمرِهما بعد بيانِهما فليسَ فيه شائبةُ تكرارٍ وما قيلَ من أنَّ الأولَ لِما حاقَ بهم في الدُّنيا والثانِي لما يحيقُ بهم في الآخرةِ يردُّه ترتيبُ الثَّانِي على العذابِ الدنيوي

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} “Öyleyse benim azabım ve uyarılarım nasılmış?” İkisi beyan edildikten sonra her ikisinin de dehşetini bildirme ve durumlarına hayret ettirme amaçlıdır; dolayısıyla burada hiçbir tekrar şaibesi yoktur. Birincisinin dünyada başlarına gelenler, ikincisinin ise ahirette başlarına gelecekler için olduğu şeklindeki görüşü, ikincisinin de dünyadaki azabın akabinde sıralanmış olması reddetmektedir.

14508. Metin

{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} الكلامُ فيه كالذي مر فيما سبقَ

{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. O halde öğüt alan yok mu?” Buradaki izah da daha önce geçen gibidir.

14509. Metin

{كَذَّبَتْ ثَمُودُ بالنذر} أي الإنذاراتِ والمواعظِ التي سمعُوها من صالحٍ أو بالرسلِ ﵈ فإنَّ تكذيبَ أحدهم تكذيب لكل لاتفاقِهم على أصولِ الشرائعِ

{كَذَّبَتْ ثَمُودُ بالنذر} “Semûd [kavmi de] uyarıları yalanladı.” Yani Sâlih’ten işittikleri uyarıları ve öğütleri; yahut peygamberleri aleyhimüsselâm [yalanladılar]. Zira şeriatların asıllarında ittifak halinde oldukları için onlardan birini yalanlamak hepsini yalanlamak demektir.

14510. Metin

{فَقَالُواْ أَبَشَراً مّنَّا} أي كائناً من جنسِنا وانتصابُه بفعلِ يفسِّره ما بعدَهُ {واحدا} أى منفردا لاتبع له أو واحداً من آحادِهم لا من أشرافِهم وهو صفةٌ أُخرى لبشراً وتأخيرُه عن الصفةِ المؤولةِ للتنبيهِ على أنَّ كلاً من الجنسيةِ والوحدةِ مما يمنعُ الاتباعَ ولو قُدِّمَ عليَها لفاتتِ هذه النكتةُ وقُرِىءَ أبشرٌ منَّا واحدٌ من على الابتداءِ وقولُه تعالَى {نَّتَّبِعُهُ} خبرُهُ والأولُ أوجهُ للاستفهامِ {إِنَّا إِذاً} أي على تقديرِ اتباعِنا له وهو منفردٌ ونحن أُمَّةٌ جَمَّةٌ {لَفِى ضلال} عن الصوابِ {وَسُعُرٍ} أي جنونٍ فإنَّ ذلكَ بمعزلٍ من مُقتَضى العقلِ وقيلَ كان يقولُ لهم إن لم تتبعونِي كنتُم فِى ضلالٍ عن الحقِّ وسعرٍ أي نيرانٍ جمعُ سعيرٍ فعكسُوا عليهِ ﵇ لغايةِ عتوهِم فقالُوا إنِ اتبعناكَ كُنَّا إذن كَما تقولُ

{فَقَالُواْ أَبَشَراً مّنَّا} “Dediler ki: «Bizden bir insana mı...»” yani bizim cinsimizden olan [birine mi]. [Kelimenin] mansub olması, sonrasındaki ifadenin tefsir ettiği bir fiil sebebiyledir. {واحدا} “tek bir kişiye [mi]” yani kendisine uyacak kimsesi olmayan tek bir kişiye mi, yahut ileri gelenlerimizden değil de sıradan halkımızdan tek bir kişiye mi? Bu, "beşeren" kelimesinin diğer bir sıfatıdır. Müevvel sıfattan sonraya bırakılması, hem cinsiyetin hem de tekliğin tabi olmaya engel teşkil eden hususlardan olduğunu bildirmek içindir; şayet onun önüne geçirilseydi bu nüans kaybolurdu. Mübteda olarak "e-beşerün minnâ vâhidün" şeklinde de okunmuştur; Allah Teâlâ’nın {نَّتَّبِعُهُ} “uyacağız?” kavli de onun haberidir; birincisi istifham sebebiyle daha uygundur. {إِنَّا إِذاً} “Biz o takdirde” yani o tek başına, biz ise kalabalık bir topluluk iken ona uyduğumuz takdirde {لَفِى ضلال} “muhakkak bir sapıklık” doğrudan uzaklaşma {وَسُعُرٍ} “ve çılgınlık içinde oluruz.»” yani delilik içinde oluruz; zira bu, aklın gerektirdiğinden tamamen uzaktır. Şöyle de denilmiştir: [Sâlih] onlara: "Eğer bana uymazsanız haktan sapmış ve alevli ateşler (suur; saîr kelimesinin çoğulu) içinde kalırsınız" derdi. Onlar ise hadsizliklerinin son noktasında olarak onun aleyhisselâm aleyhine çevirip: "Eğer sana uyarsak, o takdirde senin dediğin gibi oluruz" dediler.

14511. Metin

{أؤلقي الذّكْرُ} أي الكتابُ والوحيُ {عَلَيْهِ مِن بَيْنِنَا} وفينَا من هو أحقُّ منه بذلكَ {بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ} أي ليسَ الأمرُ كذلكَ بل هو كَذا وكَذا حملَهُ بطرُه على الترفعِ علينا بما ادَّعاهُ وقولُه تعالَى

{أؤلقي الذّكْرُ} “Öğüt / vahiy mi bırakıldı” yani kitap ve vahiy {عَلَيْهِ مِن بَيْنِنَا} “aramızdan ona?” Oysa içimizde buna ondan daha layık olanlar vardır! {بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ} “Hayır, o şımarık bir yalancıdır!»” Yani durum öyle değil; bilakis o şöyledir böyledir, şımarıklığı onu iddia ettiği şeyle bize karşı üstünlük taslamaya sevk etmiştir. Allah Teâlâ’nın şu kavli de:

14512. Metin

{سَيَعْلَمُونَ غَداً مَّنِ الكذاب الأشر} حكايةٌ لما قالَهُ تعالَى لصالحٍ ﵇ وعداله ووعيد لقومِه والسينُ لتقريبِ مضمونِ الجملةِ وتأكيدِه والمرادُ

{سَيَعْلَمُونَ غَداً مَّنِ الكذاب الأشر} “Yarın bilecekler, kimmiş o şımarık yalancı!” Allah Teâlâ’nın Sâlih’e aleyhisselâm söylediği sözün aktarılmasıdır; onun için bir vaad, kavmi için ise bir tehdittir. Sîn harfi cümlenin mazmununu yaklaştırmak ve tekit etmek içindir. Murad edilen ise,

14513. Metin

} ٥ ٢٧

} 5 27

14514. Metin

بالغدِ وقتُ نزولِ العذابِ أي سيعلمونَ البتةَ عن قريبٍ من الكذابُ الأشرُ الذي حملَهُ أشرُه وبطرُه على الترفعِ أصالحٌ هو أم مَنْ كذبَهُ وقُرِىءَ ستعلمونَ على الالتفاتِ لتشديدِ التوبيخِ أو على حكايةِ ما أجابَهُم به صالحٌ وقُرِىءَ الأشر كقولِهم حذر في حذر وقُرِىءَ الأشرُّ أي الأبلغُ في الشرارةِ وهو أصلٌ مرفوضٌ كالأخيرِ وقيل المراد بالغد ويأباهُ قولُه تعالَى

yarın ile kastolunan, azabın inme vaktidir; yani kibrinin ve şımarıklığının kendisini üstünlük taslamaya sevk ettiği o şımarık yalancının kim olduğunu pek yakında muhakkak bileceklerdir: Sâlih midir, yoksa onu yalanlayanlar mı? Azarlamayı şiddetlendirmek için iltifat yoluyla veya Sâlih’in onlara verdiği cevabın aktarılması üzere "seta‘lemûne" (ستعلمونَ) şeklinde de okunmuştur. [Kelimelerin benzer vezinde söylenmesi kabilinden] "hazır" (حَذِر) yerine "hazur" (حَذُر) denilmesi gibi "el-Eşur" (الأشُر) şeklinde ve kötülükte en ileri giden manasında "el-Eşerr" (الأشَرُّ) şeklinde de okunmuştur; ancak bu, "el-Ahîr" gibi terkedilmiş bir asıldır. "Yarın" ile [kıyamet gününün] murad edildiği de söylenmişse de Allah Teâlâ’nın şu kavli buna engeldir:

14515. Metin

{إنا مرسلو الناقة} الخ فإنَّه استئنافٌ مسوق لبيان مبادىء الموعودِ حتْماً أي مخرجُوها من الهضبةِ حسبمَا سألُوا {فِتْنَةً لَّهُمْ} أي امتحاناً {فارتقبهم} أي فانتظرْهُم وتبصرْ ما يصنعونَ {واصطبر} على أذيتِهم

{إنا مرسلو الناقة} “Şüphesiz biz deveyi göndereceğiz...” Zira bu, vaad edilen şeyin başlangıcını kesin olarak beyan etmek üzere getirilmiş bir istînâftır; yani istedikleri gibi onu kayadan çıkarıp göndereceğiz {فِتْنَةً لَّهُمْ} “onlar için bir imtihan olarak.” yani bir sınama olarak. {فارتقبهم} “Öyleyse onları gözetle” yani onları bekle ve ne yapacaklarına bak {واصطبر} “ve sabret.” onların eziyetlerine.

14516. Metin

{وَنَبّئْهُمْ أَنَّ الماء قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ} مقسومٌ لها يومٌ ولهم يومٌ وبينهُم لتغليبِ العُقَلاءِ {كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ} يحضرُه صاحبُه في نوبتِه

{وَنَبّئْهُمْ أَنَّ الماء قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ} “Ve onlara suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver.” Bir gün devenin, bir gün onların olmak üzere taksim edilmiştir. [Müstakil zamir yerine] "beynehüm" denilmesi akıl sahiplerini tağlib etmek içindir. {كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ} “Her su nöbetinde [hakkı olan] hazır bulunur.” Sahibi kendi nöbetinde orada hazır bulunur.

14517. Metin

{فَنَادَوْاْ صاحبهم} هو قُدارُ بن سلف أُحيمرُ ثمودَ {فتعاطى فَعَقَرَ} فاجترأ على تعاطي الأمر العظيم غير مكترث له فأحدث العقرَ بالناقةِ وقيل فتعاطَى الناقةَ فعقرَها أو فتعاطَى السيفَ فقتلَها والتَّعاطِي تناولُ الشيءِ بتكلفٍ

{فَنَادَوْاْ صاحبهم} “Derken arkadaşlarını çağırdılar” o da Kudar b. Sâlif’tir; Semûd’un kızıla çalan [uğursuz] adamıdır. {فتعاطى فَعَقَرَ} “o da [silahına] davrandı ve [deveyi] kesti.” Yani bu büyük cürmü işlemeye hiç aldırmadan cüret etti ve deveyi boğazladı. Deveyi tutup kestiği yahut kılıcı alıp onu öldürdüğü de söylenmiştir. Teâtî (تَعَاطِي), bir işi tekellüfle yüklenip girişmektir.

14518. Metin

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} الكلامُ فيه كالذي مر في صدرِ قصةِ عادٍ

{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} “Öyleyse benim azabım ve uyarılarım nasılmış?” Buradaki izah da Âd kıssasının başındaki gibidir.

14519. Metin

{إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحدة} هي صيحةُ جبريلَ ﵇ {فَكَانُواْ} أي فصارُوا {كَهَشِيمِ المحتظر} أي كالشجرِ اليابسِ الذي يتخذُه من يعملُ الحظيرةَ لأجلِها أو كالحشيشِ اليابسِ الذي يجمعُه صاحبُ الحظيرةِ لماشيتِه في الشتاءِ وقُرِىءَ بفتحِ الظاءِ أي كهشيمِ الحظيرةِ أو الشجرة المتخذِ لَها

{إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحدة} “Şüphesiz biz onların üzerine tek bir çığlık gönderdik” o da Cebrâîl’in aleyhisselâm çığlığıdır {فَكَانُواْ} “bunun üzerine onlar oldular” yani dönüştüler {كَهَشِيمِ المحتظر} “ağıl yapıcısının topladığı kuru çalı çırpı gibi.” Yani ağıl yapan kimsenin ağıl yapmak için topladığı kuru ağaçlar gibi; yahut ağıl sahibinin kışın hayvanları için topladığı kuru otlar gibi. Zâ harfinin fethasıyla ağılın kuru çalı çırpısı veya ağıl için toplanan kuru ağaçlar anlamında "muhtezer" (المُحْتَظَر) şeklinde de okunmuştur.

14520. Metin

{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ}

{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. O halde öğüt alan yok mu?”

14521. Metin

{كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بالنذر} {إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حاصبا} أي ريحاً تحصبُهم أي ترميهم بالحصباءِ {إِلَاّ الَ لُوطٍ نجيناهم بِسَحَرٍ} في سحرٍ وهو آخرُ الليلِ وقيلَ هو السدسُ الأخيرُ منْهُ أي ملتبسينَ بسحرٍ

{كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بالنذر} “Lût kavmi de uyarıları yalanladı.” {إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حاصبا} “Şüphesiz biz onların üzerine taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik” yani üzerlerine taş yağdıran, onları taşlayan bir rüzgâr gönderdik, {إِلَاّ الَ لُوطٍ نجيناهم بِسَحَرٍ} “ancak Lût’un ailesi müstesna; onları seher vaktinde kurtardık.” Bir seher vaktinde ki o da gecenin sonudur; onun son altıda biri olduğu da söylenmiştir; yani seher vaktinde iken [kurtardık].

14522. Metin

{نّعْمَةً مّنْ عِندِنَا}

{نّعْمَةً مّنْ عِندِنَا} “Katımızdan bir nimet olarak.”

14523. Metin

أي إنعاماً منَّا وهو علةٌ لنجينا {كذلك} أي مثلَ ذلك الجزاءِ العجيبِ {نَجْزِى مَن شَكَرَ} نعمتنَا بالإيمانِ والطاعةِ

Yani katımızdan bir lütuf olarak; bu, kurtarma fiilinin (necceynâ) illetidir. {كذلك} “İşte böylece” yani böylesine hayret verici bir mükâfatla {نَجْزِى مَن شَكَرَ} “şükredeni mükâfatlandırırız.” İman ve itaatle nimetimize şükredeni.

14524. Metin

{وَلَقَدْ أَنذَرَهُمْ} لوطٌ ﵇ {بَطْشَتَنَا} أي أَخذتَنَا الشديدةَ بالعذابِ {فَتَمَارَوْاْ} فكذَّبوا {بالنذر} متشاكينَ

{وَلَقَدْ أَنذَرَهُمْ} “Andolsun onları uyardı” Lût aleyhisselâm {بَطْشَتَنَا} “bizim şiddetle yakalamamızla” yani azapla şiddetli yakalayışımızla [uyardı] {فَتَمَارَوْاْ} “fakat onlar şüpheye düşüp tartıştılar” yalanladılar {بالنذر} “uyarıları” şüphe içinde olarak.

14525. Metin

{وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِ} قصدُوا الفجورَ بهم {فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ} فمسحنَاها وسوَّيناها كسائرِ الوجه روى أنه لَمَّا دخلُوا دارَهُ عنوةً صفقَهُم جبريلُ ﵇ صفقةً فتركهُم يترددونَ لا يهتدونَ إلى البابِ حتَّى أخرجُهم لوطٌ ﵇ {فَذُوقُواْ عَذَابِى وَنُذُرِ} أي فقلُنَا لهُم ذُوقوا على ألسنةِ الملائكةِ أو ظاهرُ الحالِ والمرادُ به الطمسُ فإنَّه من جملةِ ما أُنذرُوه من العذابِ

{وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِ} “Andolsun onlar onun konuklarına da göz diktiler” onlarla hayasızlık yapmayı kastettiler {فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ} “biz de gözlerini silme kör ettik.” Yani yüzün geri kalanı gibi düzleyip sildik. Rivayet edildiğine göre onlar zorla evine girdiklerinde Cebrâîl aleyhisselâm onlara kanadıyla öyle bir çarptı ki kapıyı bulamayıp bocalayarak kaldılar, ta ki Lût aleyhisselâm onları dışarı çıkardı. {فَذُوقُواْ عَذَابِى وَنُذُرِ} “«Tadın azabımı ve uyarılarımı!» [dedik.]” Yani meleklerin diliyle yahut halin diliyle onlara: "Tadın!" dedik. Bununla murad edilen gözlerin silinmesidir; zira bu da kendilerine vazedilen azabın bir parçasıdır.

14526. Metin

{وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً} وقُرِىءَ بكرةَ غيرَ مصروفةٍ على أنَّ المرادَ بها أولُ نهار مخصوصة {عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ} لا يفارقُهم حتى يسلموا إلى النارِ وفي وصفِه بالاستقرار إيماءٌ إلى أنَّ ما قبلَهُ من عذابِ الطمسِ ينتهِي إليهِ

{وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً} “Andolsun bir sabah erken vakitte onları yakaladı” Belirli bir günün ilk vakti murad edildiği için gayr-i munsarif olarak "bükrate" şeklinde de okunmuştur. {عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ} “sürekli bir azap.” Kendileri ateşe teslim edilinceye kadar yakalarını bırakmayan [bir azap]. Azabın istikrarla vasfedilmesinde, öncesindeki gözlerin kör edilmesi azabının buna ulaşacağına dair bir işaret vardır.

14527. Metin

{فَذُوقُواْ عَذَابِى وَنُذُرِ} حكايةً لما قيل حينئذٍ من جهتِه تعالى تشديداً للعذابِ

{فَذُوقُواْ عَذَابِى وَنُذُرِ} “«Tadın azabımı ve uyarılarımı!»” Azabı şiddetlendirmek gayesiyle o esnada Allah Teâlâ tarafından söylenen sözün aktarılmasıdır.

14528. Metin

{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} مرَّ ما فيه من الكلام

{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki var mı öğüt alan?” Buna dair açıklama [daha önce] geçmişti.

14529. Metin

{ولقد جاء آل فِرْعَوْنَ النذر} صُدِّرتْ قصتُهم بالتوكيدِ القسمِي لإبرازِ كمالِ الاعتناءِ بشأنِها لغايةِ عظمِ ما فيَها من الآياتِ وكثرتِها وهولِ ما لاقَوه منَ العذابِ وقوة إيجابِها للاتعاظِ والاكتفاءُ بذكرِ آلِ فرعونَ للعلمِ بأنَّ نفسَه أَوْلى بذلكَ أي وبالله لقد جاءهُم الإنذاراتُ وقولُه تعالى

{ولقد جاء آل فِرْعَوْنَ النذر} “Andolsun Firavun hanedanına da uyarılar gelmişti.” Kıssaları, içerdiği ayetlerin son derece büyük ve çok olması, maruz kaldıkları azabın dehşeti ve ibret almayı kuvvetle gerektirmesi sebebiyle durumlarına gösterilen tam ihtimamı ortaya koymak için yemin teyidiyle başlatılmıştır. Firavun'un bizzat kendisinin buna [uyarılara] daha layık/öncelikli olduğunun bilinmesinden dolayı Firavun hanedanının zikriyle yetinilmiştir. Yani: "Allah'a andolsun ki onlara uyarılar gelmiştir." Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:

14530. Metin

{كذبوا بآياتنا} استئناف مبني على سؤال نشأَ من حكايةِ مجيءِ النذرِ كأنَّه قيلَ فمَاذا فعلُوا حينئذٍ فقيلَ كذَّبُوا بجميع آياتنا وهي الآيت التسعُ {فأخذناهم أَخْذَ عِزِيزٍ} لا يُغالبُ {مُّقْتَدِرٍ} لا يُعجزه شيءٌ

{كذبوا بآياتنا} “Onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar” [ifadesi], uyarıların gelişinin aktarılmasından doğan bir soruya dayanan istinaftır (yeni bir başlangıçtır). Sanki "O vakit ne yaptılar?" denilmiş, buna karşılık "Ayetlerimizin tamamını -ki onlar dokuz ayettir/mucizedir- yalanladılar" denilmiştir. {فأخذناهم أَخْذَ عِزِيزٍ} “Biz de onları mutlak güç sahibi” asla mağlup edilemeyen, {مُّقْتَدِرٍ} “kudretli olanın yakalayışıyla yakaladık.” hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamayacağı [bir zatın yakalayışıyla].

14531. Metin

{أكفاركم} يا معشرَ العربِ {خَيْرٌ} قوةً وشدةً وعُدّةً وعدةً أو مكانةً {مّنْ أُوْلَئِكُمْ} الكفارِ المعدودينَ والمَعُنى أنه أصابَهُم مَا أصابَهُم مع ظهورِ خيريتِهم منكُم فيما ذُكِرَ

{أكفاركم} “Sizin kâfirleriniz” ey Arap topluluğu! {خَيْرٌ} “daha mı üstün” kuvvet, şiddet, techizat, sayı veya mevki bakımından {مّنْ أُوْلَئِكُمْ} “şu sayılanlardan?” adı geçen o kâfirlerden. Mana şudur: Sayılan hususlarda onların sizden daha üstün oldukları aşikâr olduğu halde başlarına gelenler gelmişken,

14532. Metin

٤٩ ٤٤

49 44

14533. Metin

من الأمورِ فهلْ تطمعونَ أنْ لا يصيبَكُم مثلُ ذلكَ وأنتُم شرٌّ منهم مكاناً وأسوأُ حالاً وقولُه تعالَى {أَمْ لَكُم بَرَاءةٌ فِى الزبر} إضرابٌ وانتقالٌ من التبكيتِ بوجهٍ آخرَ أيْ بلْ ألكم براءةٌ وأمنٌ من تبعاتِ ما تَعْمَلُونَ من الكُفر والمعاصِي وغوائلِهما في الكتب السماوية تصرونَ على ما أنتُم عليهِ وقولُه تعالى

siz mevki bakımından onlardan daha şerli ve durumca daha kötü iken benzerinin size isabet etmeyeceğini mi umuyorsunuz? Allah Teâlâ'nın {أَمْ لَكُم بَرَاءةٌ فِى الزبر} “Yoksa kutsal kitaplarda sizin için bir beraat (kurtuluş belgesi) mi var?” buyruğu ise, bir idrâb (vazgeçiş) olup azarlamanın başka bir vechine geçiştir. Yani: "Aksine, semavi kitaplarda işlediğiniz küfür ve günahların sorumluluklarından ve bunların getireceği felaketlerden [kurtulduğunuza dair] bir beraatınız ve güvenceniz mi var ki bulunduğunuz hâl üzere ısrar ediyorsunuz?" Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:

14534. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ} إضرابٌ من التبكيتِ والالتفاتُ للإيذانِ باقتضاءِ حالِهم للإعراضِ عنهُم وإسقاطِهم عن رتبةِ الخطابِ وحكايةِ قبائِحهم لغيرِهم أي بلْ أيقولونَ واثقينَ بشوكتِهم نحنُ أولُو حزمٍ ورأيٍ أمرُنا مجتمعٌ لانرام ولا نُضامُ أو منتصرٌ من الأعداءِ لا نُغلبُ أو متناصر ينصر بعضُنا بعضاً والإفرادُ باعتبارِ لفظِ الجميعِ وقولُه تعالَى

{أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ} “Yoksa onlar: «Biz yardımlaşan, yenilmez bir topluluğuz» mu diyorlar?” [ifadesi], azarlamadan [başka bir konuya] geçiştir (idrâb). İltifat sanatı ise, onların durumunun kendilerinden yüz çevrilmesini, muhataplık mertebesinden düşürülmelerini ve çirkinliklerinin başkalarına anlatılmasını gerektirdiğini bildirmek içindir. Yani: "Aksine onlar güçlerine güvenerek: 'Biz tedbir ve basiret sahibiyiz; birliğimiz tamdır, bize ulaşılamaz ve bize zulmedilemez' yahut 'düşmanlara karşı galip geliriz, yenilmeyiz' ya da 'birbirimize yardım eden bir topluluğuz' mu diyorlar?" Tekil kullanım (muntasir), "cemi'" lafzı gözetilerek yapılmıştır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:

14535. Metin

{سَيُهْزَمُ الجمع} ردٌّ وإبطالٌ لذلكَ والسينُ للتأكيدِ أي يُهزم جمعُهم البتةَ {وَيُوَلُّونَ الدبر} أي الأدبارَ وقد قُرِىءَ كذلكَ والتوحيدُ لإرادةِ الجنسِ أو إرادةِ أن كلّ واحدٍ منهم يولِّي دبرَه وقد كان كذلكَ يومَ بدرٍ قال سعيدُ بنُ المسيِّب سمعتُ عمرَ بنِ الخطاب ﵁ يقولُ لما نزلتْ سَيُهْزَمُ الجمعُ وَيُوَلُّونَ الدبرَ كنتَ لا أدرِي أيَّ جمعٍ يُهزمُ فلمَّا كانَ يومَ بدرٍ رأيتُ رسولَ الله ﷺ يلبَسُ الدرعَ ويقولُ سَيُهْزَمُ الجمعُ وَيُوَلُّونَ الدبرَ فعرفتُ تأويلَها وقُرِىءَ سَيهزمُ الجمعَ أي الله عزَّ وعَلَا

{سَيُهْزَمُ الجمع} “O topluluk pek yakında bozguna uğrayacak” [ifadesi], bunu bir reddediş ve iptal ediştir. "Sin" (س) harfi tekit içindir; yani onların topluluğu kesinlikle hezimete uğrayacaktır. {وَيُوَلُّونَ الدبر} “ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.” Yani arkalarını döneceklerdir. Bu şekilde [çoğul olarak "el-edbâr"] da okunmuştur. Tekil getirilmesi ise cins kastedildiği için yahut onlardan her bir ferdin arkasını dönüp kaçacağını ifade etmek içindir. Nitekim Bedir gününde de böyle olmuştur. Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattâb'ın radıyallâhu anh şöyle dediğini işittim: "{سَيُهْزَمُ الجمعُ وَيُوَلُّونَ الدبرَ} ayeti indiğinde hangi topluluğun hezimete uğrayacağını bilmiyordum. Bedir günü olunca Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem zırhını giyerken ve '{سَيُهْزَمُ الجمعُ وَيُوَلُّونَ الدبرَ}' derken gördüm ve onun tevilini (yorumunu) anladım." [Ayet], "Seyehzimü'l-cem'a" şeklinde de okunmuştur; yani [fail] Azîz ve Yüce olan Allah'tır.

14536. Metin

{بَلِ الساعة مَوْعِدُهُمْ} أي ليسَ هَذا تمامَ عقوبتِهم بلِ الساعةُ موعدُ أصلِ عذابِهم وهَذا من طلائعِه {والساعة أدهى وَأَمَرُّ} أي في أقصى غايةٍ من الفظاعةِ والمرارةِ والداهيةُ الأمرُ الفظيعُ الذي لا يُهتدَى إلى الخلاصِ عنْهُ وإظهارُ الساعةِ في موقعِ إضمارِها لتربيةِ تهويلها

{بَلِ الساعة مَوْعِدُهُمْ} “Asıl onların buluşma zamanı o kıyamet vaktidir.” Yani onların cezalarının tamamı bu [dünyadaki hezimet] değildir; bilakis kıyamet, asıl azaplarının vaktidir; bu ise onun öncülerindendir. {والساعة أدهى وَأَمَرُّ} “Kıyamet vakti ise daha dehşetli ve daha acıdır.” Yani korkunçluk ve acılıkta son noktadadır. "Dahiye" (أمر داهية), kurtuluş yolu bulunamayan korkunç iştir. Zamir getirilmesi gereken yerde kıyametin (es-sâat) açık isim olarak zikredilmesi, onun dehşetini artırmak içindir.

14537. Metin

{إِنَّ المجرمين} من الأولينَ والآخرينَ {فِى ضلال وَسُعُرٍ} أي في هلاكٍ ونيرانٍ مسعرةٍ وقيلَ فِى ضلال عن الحقِّ في الدُّنيا ونيرانٍ في الآخرةِ وقولُه تعالَى

{إِنَّ المجرمين} “Şüphesiz suçlular” öncekilerden ve sonrakilerden olan [suçlular] {فِى ضلال وَسُعُرٍ} “bir sapıklık ve çılgın alevler içindedirler.” Yani helak ve alevlendirilmiş ateşler içindedirler. Dünyada haktan sapıklık ve ahirette ateşler içinde oldukları da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:

14538. Metin

{يَوْمَ يُسْحَبُونَ} الخ منصوبٌ إمَّا بما يُفهم من قولِه تعالَى في ضلالٍ أي كائنونَ في ضلالٍ وسعرٍ يومَ يجرونَ {فِى النار على وُجُوهِهِمْ} وإما يقول مقدر بعده أي يوم يسحبون يقال لهم {ذُوقُواْ مَسَّ سَقَرَ} أي قاسُوا حرَّها وألمَها وسقرُ علمُ جهنَّم ولذلكَ لم يُصرفْ منْ سقرتْهُ النارُ وصقرتْهُ إذا لوَّحتْهُ والقولُ المقدرُ على الوجهِ الأولِ حالٌ من ضميرِ يسحبونَ

{يَوْمَ يُسْحَبُونَ} “O gün sürükleneceklerdir...” [ifadesi], ya Allah Teâlâ'nın "sapıklık içindedirler" buyruğundan anlaşılan manayla mansubdur; yani {فِى النار على وُجُوهِهِمْ} “ateşte yüzüstü” sürüklendikleri gün sapıklık ve alevler içindedirler; ya da sonrasında takdir edilen bir "yekûlü" (der) fiiliyle [mansubdur]; yani sürüklendikleri gün onlara: {ذُوقُواْ مَسَّ سَقَرَ} “«Cehennemin dokunuşunu tadın!» [denilir.]” Yani onun hararetini ve elemini çekin. Sakar (سَقَر), cehennemin özel ismidir; bundan dolayı gayr-i munsariftir. Ateş insanı yakıp kavurduğu zaman kullanılan "sakarat-hu'n-nâr" ve "sakarat-hu" kökünden gelir. Birinci veche göre takdir edilen "kavl" (söz), "yushabûne" fiilindeki zamirin halidir.

14539. Metin

{إِنَّا كُلّ شَىْء} من الأشياءِ {خلقناه بِقَدَرٍ} أي ملتبساً بقدرٍ معينٍ اقتضْتُه الحكمةِ التي عليَها يدورُ

{إِنَّا كُلّ شَىْء} “Şüphesiz biz her şeyi” varlıklardan olan her şeyi {خلقناه بِقَدَرٍ} “bir ölçüye göre yarattık.” Yani yaratılış işinin etrafında döndüğü hikmetin gerektirdiği muayyen bir ölçüye bağlı olarak [yarattık].

14540. Metin

٥٥ ٥٠

55 50

14541. Metin

أمرُ التكوينِ أو مقدراً مكتوباً في اللوحِ قبلَ وقوعِه وكلَّ شيءٍ منصوبٌ بفعلِ يفسِّره ما بعدَهُ وقرىء بالرفع على أنه مبتدأٌ وخلقناهُ خبرُهُ

Yahut meydana gelmesinden önce Levh-i Mahfûz'da takdir edilmiş ve yazılmış olarak [yarattık]. "Külle şey'in" (كُلَّ شَيْءٍ), kendisinden sonra gelen ifadenin açıkladığı bir fiille mansubdur. Mübteda (özne), "halaknâhu" ifadesi de onun haberi (yüklemi) olmak üzere merfû ("küllü şey'in") olarak da okunmuştur.

14542. Metin

{وَمَا أَمْرُنَا إِلَاّ واحدة} أي كلمةٌ واحدةٌ سريعةُ التكوينِ وهُو قولُه تعالَى كُنْ أو إلا فعلةٌ واحدةٌ هو الإيجادُ بلا معالجةٍ {كَلَمْحٍ بالبصر} في اليُسرِ والسرعةِ وقيلَ معناهُ قولُه تعالَى وَمَا أَمْرُ الساعة إِلَاّ كَلَمْحِ البصر

{وَمَا أَمْرُنَا إِلَاّ واحدة} “Bizim buyruğumuz bir tek şeyden başkası değildir” yani çabucak var eden tek bir kelimedir ki o da Allah Teâlâ'nın "Ol" buyruğudur; yahut bir meşakkat olmaksızın var etmekten ibaret tek bir fiildir, {كَلَمْحٍ بالبصر} “göz açıp kapama gibidir.” kolaylık ve süratte böyledir. Bunun manasının, Allah Teâlâ'nın {وَمَا أَمْرُ الساعة إِلَاّ كَلَمْحِ البصر} “Kıyametin kopması da ancak bir göz açıp kapama gibidir” buyruğu olduğu da söylenmiştir.

14543. Metin

{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أشياعكم} أي أشباهَكُم في الكفرِ من الأممِ وقيل أتباعَكُم {فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} يتعظُ بذلكَ

{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أشياعكم} “Andolsun biz sizin benzerlerinizi helak ettik” yani geçmiş ümmetlerden küfürde sizin gibi olanları; tâbileriniz olduğu da söylenmiştir. {فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} “peki var mı düşünüp öğüt alan?” bundan ibret alan.

14544. Metin

{وَكُلُّ شَىْء فَعَلُوهُ} من الكفرِ والمعاصِي مكتوبٌ على التفصيلِ {فِى الزبر} أي في ديوانِ الحفظةِ

{وَكُلُّ شَىْء فَعَلُوهُ} “Onların yaptıkları her şey” küfür ve günahlardan olan her şey ayrıntılı olarak yazılmıştır {فِى الزبر} “kitaplardadır.” yani koruyucu meleklerin divanındadır/defterindedir.

14545. Metin

{وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ} من الأعمالِ {مُّسْتَطَرٌ} مسطورٌ في اللوحِ المحفوظِ بتفاصيلِه ولما كانَ بيانُ سوءِ حالِ الكفرةِ بقولِه تعالى إِنَّ المجرمين مِمَّا يستدعِي بيانَ حُسنِ حال المؤمنن ليتكافأَ الترهيبُ والترغيبُ بيّن ما لَهُم من حسنِ الحالِ بطريقِ الإجمالِ فقيلَ

{وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ} “Küçük büyük her şey” amellerden olan her şey {مُّسْتَطَرٌ} “satır satır yazılmıştır.” ayrıntılarıyla Levh-i Mahfûz'da yazılmıştır. Allah Teâlâ'nın {إِنَّ المجرمين} “Şüphesiz suçlular...” buyruğuyla kâfirlerin kötü halinin açıklanması, korkutma (terhib) ile müjdelemenin (terğib) birbirine denk olması için müminlerin güzel halinin açıklanmasını gerektirdiğinden, onların sahip olduğu güzel hâl icmali (özet) bir yolla açıklanmış ve şöyle buyrulmuştur:

14546. Metin

{إن المتقين} أي من الكُفر والمَعاصي {فِي جنات} عظيمةِ الشأنِ {وَنَهَرٍ} أي أنهارٍ كذلكَ والإفرادُ للاكتفاءِ باسمِ الجنسِ مراعاةً للفواصلِ وقُرِىءَ نُهْرٍ جمعُ نَهَرٍ كأُسْدٍ وأَسدٍ

{إن المتقين} “Şüphesiz takva sahipleri” yani küfür ve günahlardan sakınanlar {فِي جنات} “cennetlerdedir” şanı yüce cennetlerde {وَنَهَرٍ} “ve ırmaklar kenarındadırlar.” yani aynı şekilde ırmaklardadırlar. Tekil getirilmesi, ayet sonlarındaki uyumu (fâsıla) gözeterek cins ismiyle yetinilmesinden ötürüdür. "Esed" kelimesinin çoğulunun "üsd" gelmesi gibi, "neher"in çoğulu olarak "nühr" şeklinde de okunmuştur.

14547. Metin

{فِى مَقْعَدِ صِدْقٍ} في مكانٍ مرضيَ وقُرِىءَ في مقاعدِ صدقٍ {عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرِ} أي مقربينَ عند مليكٍ لا يُقادَرُ قدرُ ملكِه وسلطانِه فلا شيءَ إلَاّ وهو تحتَ ملكوتِه سُبحانه ما أعظمَ شأنَهُ عن رسول الله ﷺ مَنْ قرأَ سورةَ القمرِ في كلِّ غِبَ بعثَهُ الله تعالى يومَ القيامةِ ووجهُه مثلُ القمر ليلة بدر

{فِى مَقْعَدِ صِدْقٍ} “Hak meclisinde / doğruluk makamında” razı olunmuş bir mekânda. "Makâidi sıdk" (doğruluk makamlarında) şeklinde de okunmuştur. {عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرِ} “gücü her şeye yeten bir hükümdarın katındadırlar.” Yani mülkünün ve saltanatının büyüklüğüne paha biçilemeyen, O'nun hükümranlığı altında bulunmayan hiçbir şeyin olmadığı bir Hükümdar'ın katında yakın kılınmışlardır. Şanı ne yücedir, şanı ne büyüktür! Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edildiğine göre: “Kim her iki günde bir Kamer Suresi'ni okursa, Allah Teâlâ kıyamet gününde onu yüzü dolunay gecesindeki ay gibi olduğu halde diriltir.”