14936. Metin
{بسم الله الرحمن الرحيم}
{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.”
14937. Metin
{يُسَبّحُ لِلَّهِ مَا فِى السماوات وَمَا فِي الأرض} تسبيحاً مُستمِرَّاً {الملك القدوس العزيز الحكيم} وَقَدْ قُرِىءَ الصفاتُ الأربعُ بالرَّفعِ عَلَى المدحِ
{يُسَبّحُ لِلَّهِ مَا فِى السماوات وَمَا فِي الأرض} “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih eder” sürekli bir tesbih ile, {الملك القدوس العزيز الحكيم} “[O], mutlak hükümrandır, mukaddestir, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Dört sıfat da övgü (medih) üzere merfû olarak okunmuştur.
14938. Metin
{هُوَ الذى بَعَثَ فِى الأميين} أيْ في العربِ لأنَّ أكثرَهُمْ لا يكتبونَ ولا يقرءون قيلَ بدئتْ الكتابةُ بالطَّائفِ أخذُوها منْ أهلِ الحيرةِ وهُمْ من أهلِ الأنبارِ {رَسُولاً مّنْهُمْ} أيْ كائناً منْ جُملتِهِم أمياً مثلَهُم {يتلو عليهم آياته} مَعَ كونِهِ أمياً مثلَهُم لَم يُعهدْ منْهُ قراءةٌ ولا تعلمٌ {وَيُزَكّيهِمْ} صفةٌ أُخرى لرسولاً معطوفةٌ عَلَى يتلو أيْ يحملُهُم عَلى ما يصيرُونَ به أزكياءَ مِن خبائثِ العقائدِ والأعمالِ {وَيُعَلّمُهُمُ الكتاب والحكمة} صفةٌ أُخْرَى لرسولاً مترتبةٌ في الوجودِ عَلَى التِّلاوةِ وإنَّما وَسَّطَ بينَهُما التزكيةَ التي هيَ عبارةٌ عنْ تكميلِ النفسِ بحسبِ قوتِهَا العمليةِ وتهذيبِهَا المتفرغ وعلى تكميلِهَا بحسبِ القوةِ النظريةِ الحاصلِ بالتعليمِ المترتبِ على التلاوةِ للإيذانِ بأنَّ كلاً منَ الأمورِ المترتبةِ نعمةٌ جليلةٌ على حيالِهَا مستوجبةٌ للشكرِ فَلَو رُوعيَ ترتيبُ الوجودِ لتبادَر إلى الفهمِ كونُ الكلِّ نعمةً واحدةً كما مر في سورة البقرةِ وهُوَ السرُّ في التعبيرِ عن القرآنِ تارةً بالآياتِ وَأُخْرَى بالكتابِ والحِكمة رمزاً إلى أنَّه باعتبارِ كلِّ عنوانٍ نعمةٌ عَلى حِدةٍ ولا يقدحُ فيهِ شمولُ الحكمةِ لِمَا في تضاعيفِ الأحاديثِ النبويةِ منَ الأحكامِ والشرائعِ {وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلِ لَفِى ضلال مُّبِينٍ} منَ الشركِ وخبث الجاهليةِ وهو بيانٌ لشدةِ افتقارِهِم إلى مَنْ يرشدهُم وإزاحةٌ لمَا عَسَى يُتوهَّم منْ تعلُّمِهِ ﵊ منَ الغيرِ وإنْ هي المخففة واللام في الفارقة
{هُوَ الذى بَعَثَ فِى الأميين} “Ümmîler arasından (...) gönderen O'dur” yani Araplar arasından; çünkü onların çoğu okuma yazma bilmezdi. Yazının Tâif'te başladığı, oradakilerin Hîre ehlinden, onların da Enbâr ehlinden aldığı söylenmiştir. {رَسُولاً مّنْهُمْ} “kendilerinden bir peygamber” yani onların içinden, kendileri gibi ümmî bir peygamber, {يتلو عليهم آياته} “onlara O'nun ayetlerini okuyan” kendisi de onlar gibi ümmî olmakla birlikte; daha önce ne bir okuma ne de bir öğrenim gördüğü bilinmemektedir. {وَيُزَكّيهِمْ} “onları arındıran” [Bu ifade], {رَسُولاً} kelimesinin {يتلو} üzerine matuf olan diğer bir sıfatıdır. Yani onları inanç ve amellerin pisliklerinden arınmış kimseler haline getirecek şeylere sevk eden [bir peygamber], {وَيُعَلّمُهُمُ الكتاب والحكمة} “onlara Kitabı ve hikmeti öğreten” [Bu da], {رَسُولاً} için varlıkta tilavete terettüp eden diğer bir sıfattır. Nefsin amelî gücü bakımından kemale erdirilip arındırılmasından ibaret olan tezkiyeyi, tilavete terettüp eden talim ile hâsıl olan nazarî güç bakımından kemale erdirilmesi arasına sokmuştur; ta ki bu mürettep işlerin her birinin başlı başına şükrü gerektiren yüce birer nimet olduğu bildirilsin. Şayet varlık sırası gözetilseydi, Bakara sûresinde geçtiği üzere hepsinin tek bir nimet olduğu anlaşılırdı. Kur'an'dan bir yerde "ayetler", başka bir yerde "Kitap ve Hikmet" diye bahsedilmesinin sırrı da budur; ta ki her bir unvan itibariyle ayrı bir nimet olduğuna işaret edilsin. Hikmetin, nebevî hadislerin satır aralarındaki hükümleri ve şeriatleri de kapsaması buna halel getirmez. {وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلِ لَفِى ضلال مُّبِينٍ} “Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler” şirkten ve cahiliye pisliğinden ibaret [bir sapıklıkta]. Bu, kendilerini doğru yola iletecek kimseye ne kadar muhtaç olduklarının beyanıdır ve [Peygamber'in] aleyhisselâm başkasından öğrenmiş olabileceği zannını da ortadan kaldırmadır. [Buradaki] {إِن}, muhaffefe (şeddesi hafifletilmiş), [başındaki] lâm ise fârika (ayırt edici) lâmıdır.
14939. Metin
{وآخرين مِنْهُمْ} عطفٌ على الأميينَ أوْ عَلى المنصوبِ في يعلِّمُهُم ويعلِّمُ آخرينَ منهُم أيْ من الأميينَ وهُم الذينَ جَاءُوا بعدَ الصحابةِ إلى يومِ الدِّينِ فإنَّ دعوتِه ﵊ وتعليمه يعمم الجميعَ {لَمَّا يَلْحَقُواْ بِهِمْ} صفةٌ لآخرينَ أيْ لمْ يلحقُوا بهمْ بعدُ وسيلحقونَ {وَهُوَ العزيز الحكيم} المبالغُ في العزةِ والحكمةِ ولذلكَ مكَّنَ رجلاً أمياً منْ ذلكَ الأمرِ
{وآخرين مِنْهُمْ} “ve henüz kendilerine katılmamış olan başkalarına da...” [ifadesi], ümmîler üzerine veya {يعلِّمُهُم} fiilindeki mensup zamir üzerine matuftur; yani “onlardan, yani ümmîlerden olan başkalarına da öğretir”. Bunlar, sahabeden sonra kıyamet gününe kadar gelecek olanlardır. Zira onun aleyhisselâm daveti ve öğretimi herkesi kapsamaktadır. {لَمَّا يَلْحَقُواْ بِهِمْ} “onlara henüz katılmamış olan” [ifadesi], {آخرين} kelimesinin sıfatıdır; yani henüz onlara yetişmemişlerdir, fakat daha sonra yetişeceklerdir. {وَهُوَ العزيز الحكيم} “O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” izzette ve hikmette nihayet derecededir. Bundan dolayıdır ki ümmî bir adamı bu büyük işe muktedir kılmış...
14940. Metin
٧ ٤
7 4
14941. Metin
العظيمِ واصطفاهُ منْ بينِ كافةِ البشرِ
...büyük [işe muktedir kılmış] ve onu bütün insanların arasından seçip üstün kılmıştır.
14942. Metin
{ذلك} الذي امتازَ بهِ منْ بينِ سائرِ الأفرادِ {فَضَّلَ الله} وأحسانُهُ {يُؤْتِيهِ من يشاء} تفضيلا وعطيةً {والله ذُو الفضل العظيم} الذي يُستحقَرُ دُونَهُ نعيمُ الدُّنيا ونعيمُ الآخرةِ
{ذلك} “İşte bu” diğer bütün fertler arasından onun kendisiyle temayüz ettiği şey, {فَضَّلَ الله} “Allah'ın lütfudur” ve ihsanıdır; {يُؤْتِيهِ من يشاء} “onu dilediğine verir” bir üstünlük ve ihsan olarak. {والله ذُو الفضل العظيم} “Allah, büyük lütuf sahibidir.” O lütuf ki, onun yanında dünya nimeti de ahiret nimeti de değersiz kalır.
14943. Metin
{مَثَلُ الذين حُمّلُواْ التوراة} أي عُلِّمُوهَا وكُلِّفُوا العملَ بهَا {ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا} أيْ لَمْ يعملُوا بِمَا في تضاعِيفِها منَ الآياتِ التي منْ جُملتِها الآياتُ الناطقةُ بنبوةِ رسولِ الله ﷺ {كَمَثَلِ الحمار يَحْمِلُ أَسْفَاراً} أيْ كتباً منَ العلمِ يتعبُ بحملِهَا ولا ينتفعُ بهَا ويحملُ إمَّا حالٌ والعاملُ فيهَا مَعْنَى المَثلِ أو صفةٌ للحمارِ إذْ ليسَ المرادُ بهِ معيناً فهُو في حكمِ النكرةِ كما في قول من قالَ ... وَلَقَدْ أمرُّ عَلى اللئيمِ يَسُبُّنِي ...
{مَثَلُ الذين حُمّلُواْ التوراة} “Tevrat'la yükümlü tutulup da” yani kendilerine öğretilip onunla amel etmekle mükellef kılınan, {ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا} “sonra onun hakkını vermeyenlerin durumu” yani onun ihtiva ettiği ve aralarında Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğini açıkça bildiren ayetlerin de bulunduğu ayetlerle amel etmeyenlerin durumu, {كَمَثَلِ الحمار يَحْمِلُ أَسْفَاراً} “ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” Yani ilim kitaplarını yüklenip taşımakla yorulan fakat onlardan hiçbir fayda görmeyen [eşek gibidir]. [Buradaki] {يَحْمِلُ} fiili ya haldir ve amili "mesel" anlamıdır ya da "hımâr" kelimesinin sıfatıdır; zira kastedilen muayyen bir eşek değildir, dolayısıyla şu beyti söyleyenin sözünde olduğu gibi nekre hükmündedir: "...Bana küfreden alçağın yanından geçip giderim de..."
14944. Metin
{بِئْسَ مَثَلُ القومِ الذينَ كَذَّبُواْ بآياتِ الله} أيْ بئسَ مثلاً مَثَلُ القوم الذين كَذَّبُواْ بآياتِ الله عَلى أنَّ التمييزَ محذوفٌ والفاعلَ المُفسَّرَ بهِ مستترٌ ومثلُ القومِ هُو المخصوصُ بالذمِّ والموصولُ صفةٌ للقومِ أو بئسَ مثلُ القومِ مثلُ الذينَ كذَّبوا إلخ على أنَّ مثلُ القومِ فاعلُ بئسَ والمخصوصُ بالذمِّ محذوفٌ وهم اليهودُ الذينَ كذَّبُوا بمَا في التوارة من الآياتِ الشاهدةِ بصحةِ نبوة محمدٍ ﷺ {والله لَا يَهْدِى القوم الظالمين} الواضعينَ للتكذيبِ في موضعِ التصديقِ أو الظالمينَ لأنفسِهم بتعريضِها للعذابِ الخالدِ
{بِئْسَ مَثَلُ القومِ الذينَ كَذَّبُواْ بآياتِ الله} “Allah'ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür!” Yani temyizin hazfedilmiş ve kendisiyle tefsir edilen fâilin müstetir olması, kavmin meselinin ise zemme mahsus kılınan olması ve ism-i mevsûlün kavmin sıfatı olması esasına göre: "Allah'ın ayetlerini yalanlayan kavmin meseli ne kötü bir meseldir!" demektir. Veya "kavmin meseli" lafzı {بِئْسَ} fiilinin fâili, mahsus bi'z-zemm ise mahzuf olup onlar da Tevrat'ta Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğinin doğruluğuna şahitlik eden ayetleri yalanlayan Yahudilerdir. {والله لَا يَهْدِى القوم الظالمين} “Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” Yalanlamayı tasdikin yerine koyan veya kendilerini ebedî azaba maruz bırakarak nefislerine zulmeden kimseleri [hidayete erdirmez].
14945. Metin
{قُل يا أيُّها الذينَ هَادُواْ} أَيْ تهودُوا {إِن زَعمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاء لِلَّهِ مِن دُونِ الناس} كانُوا يقولونَ نحنُ أبناءُ الله وأحباؤُه ويَدَّعُونَ أنَّ الدارَ الآخرةَ لهُمْ عندَ الله خالصةً ويقولونَ لنْ يدخلَ الجنةَ إلَاّ منْ كانَ هُوداً فأُمِرَ رسولُ الله ﷺ بأنْ يقولَ لهُم إظهاراً لكذبِهِمْ إنْ زعمتُم ذلكَ {فَتَمَنَّوُاْ الموت} أيْ فتمنَّوا منَ الله أنْ يميتَكُم وينقُلَكُم منْ دارِ البليةِ إلى دارِ الكرامةِ {إِن كُنتُمْ صادقين} جوابُه محذوفٌ لدِلالة ما قبله عليه إِن كُنتُمْ صادقين في زَعْمِكُم واثقينَ بأنَّه حقٌّ فَتَمَنَّوُاْ الموتَ فإنَّ مَنْ أيقنَ بأنَّهُ مِنْ أهلِ الجنةِ أحبَّ أنْ يتخلصَ إلَيها منْ هذهِ الدارِ التي هيَ قرارةُ الأكدارِ
{قُل يا أيُّها الذينَ هَادُواْ} “De ki: Ey Yahudiler!” Yani Yahudileşenler! {إِن زَعمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاء لِلَّهِ مِن دُونِ الناس} “Diğer insanlar değil de yalnızca kendinizin Allah'ın dostları olduğunu iddia ediyorsanız” Onlar: "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" diyorlar ve ahiret yurdunun Allah katında sırf kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar, "Cennete ancak Yahudi olanlar girecektir" diyorlardı. Bunun üzerine Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem, yalanlarını ortaya çıkarmak için kendilerine şöyle demesi emredildi: Şayet böyle iddia ediyorsanız, {فَتَمَنَّوُاْ الموت} “ölümü dileyin” yani Allah'tan sizi öldürmesini ve bu bela yurdundan keramet yurduna nakletmesini temenni edin, {إِن كُنتُمْ صادقين} “eğer doğru sözlü iseniz.” Bunun cevabı, öncesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir: Şayet iddianızda doğru sözlü iseniz ve bunun hak olduğuna güveniyorsanız ölümü temenni edin; zira cennet ehlinden olduğuna kesin olarak inanan kimse, kederlerin karargâhı olan bu dünyadan kurtulup oraya kavuşmayı arzu eder.
14946. Metin
{وَلَا يَتَمَنَّونَهُ أَبَداً} إخبارٌ بما سيكون منهم والبناء في قولِهِ تعالى {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ} متعلقةٌ بما يدلُّ عليهِ النفيُ أيْ يأبونَ التمنِّي بسببِ ما عمِلوا من الكفرَ والمعاصيَ الموجبةَ لدخولِ النارِ ولما كانتِ اليدُ من بينِ جوارحِ الإنسانِ مناطَ عامَّةِ أفاعيله عبَّرَ بها تارةً عن النفسِ وأُخرى عنِ القدرةِ {والله عَلِيمٌ بالظالمين} أيْ بهِم وإيثارُ الإظهارِ على الإظهار
{وَلَا يَتَمَنَّونَهُ أَبَداً} “Fakat onlar onu hiçbir zaman temenni etmezler” [Bu], onlardan meydana gelecek olan şeyin haber verilmesidir. Yüce Allah'ın {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ} “ellerinin önden gönderdiği (işlediği günahlar) sebebiyle.” buyruğundaki sebep bildiren ifade, nefyin delalet ettiği şeye taalluk etmektedir; yani cehenneme girmeyi gerektiren işledikleri küfür ve günahlar sebebiyle temenniden kaçınırlar. İnsanın organları arasında el, genellikle fiillerin medarı olduğu için, Cenâb-ı Hak el ile bazen nefsi, bazen de kudreti ifade etmiştir. {والله عَلِيمٌ بالظالمين} “Allah, o zalimleri hakkıyla bilendir.” Yani onları bilir. Zamir yerine açık ismin tercih edilmesi...
14947. Metin
} ٠ ٨
} 0 8
14948. Metin
لذمِّهم والتسجيلِ عليهِم بأنَّهم ظالمونَ في كلِّ ما يأتُون وما يذرونَ من الأمور التي من جملتها ادعاءُ ما هُمْ عنْهُ بمعزلٍ والجملةُ تذييلٌ لما قبلَها مقررةٌ لمضمونِهِ أيْ عليمٌ بهِم وبِمَا صدَرَ عَنْهُم من فنونِ الظلمِ والمعَاصِي المفضيةِ إلى أفانينِ العذابِ وبِمَا سيكونُ منهُم منَ الاحترازِ عَمَّا يؤدِّي إلى ذلكَ فوقعَ الأمرُ كما ذكرَ فلم يتمنَّ منهُم موتَهُ أحدٌ كَما يعرب عنه قوله تعالى
...onları yermek ve kendilerinin tamamen uzak oldukları şeyleri iddia etmek de dahil olmak üzere yaptıkları ve terk ettikleri bütün işlerde zalim olduklarını tescil etmek içindir. Bu cümle, kendisinden öncesi için bir tezyil olup onun muhtevasını pekiştirmektedir. Yani Allah onları, kendilerinden sâdır olan ve türlü azaplara yol açan zulüm ve günah çeşitlerini ve buna yol açacak şeyden nasıl sakınacaklarını çok iyi bilir. Nitekim mesele zikredildiği gibi vuku bulmuş ve Yüce Allah'ın şu buyruğunun da ifade ettiği üzere onlardan hiçbiri ölümü temenni etmemiştir:
14949. Metin
{قُلْ إِنَّ الموت الذى تَفِرُّونَ مِنْهُ} فإنَّ ذلكَ إنَّما يقالُ لهُم بعدَ ظهورِ فرارِهِم منَ التمنِّي وقد قال ﵊ لو تمنوا لما توا منْ ساعتِهِم وهذهِ إحدَى المعجزاتِ أيْ إنَّ الموتَ الذي تفرونَ منهُ ولا تجسَرونَ عَلى أنْ تتمنَّوهُ مخافةَ أنْ تُؤخذُوا بوبالِ كفرِكُم {فَإِنَّهُ ملاقيكم} اُلبتةَ من غير صارفٍ يلويه ولا عاطف يثنيه والفاء لتضمن الاسم معنى الشرط باعتبارِ الوصفِ وقُرِىءَ بدونِهَا وقُرِىءَ تفرونَ منْهُ مُلاقِيكُم {ثُمَّ تُرَدُّونَ إلى عالم الغيب والشهادة} الذي لا تَخفى عليهِ خافيةٌ {فَيُنَبّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} منَ الكُفر والمعاصِي بأنْ يجازيَكُم بها
{قُلْ إِنَّ الموت الذى تَفِرُّونَ مِنْهُ} “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm...” Zira bu söz onlara ancak temenniden kaçındıkları ortaya çıktıktan sonra söylenir. Nitekim aleyhisselâm: "Eğer temenni etselerdi o saatte ölürlerdi" buyurmuştur ve bu bir mucizedir. Yani küfrünüzün vebaline yakalanmaktan korkarak kaçtığınız ve temenni etmeye cesaret edemediğiniz ölüm, {فَإِنَّهُ ملاقيكم} “muhakkak sizinle karşılaşacaktır.” Kesinlikle, onu çevirecek bir engelleyici ve geri döndürecek bir döndürücü olmaksızın [size ulaşacaktır]. Başındaki fâ, ismin vasıf itibarıyla şart anlamı içermesinden dolayıdır. Fâ'sız olarak da okunmuştur. Ayrıca {تفرونَ منْهُ مُلاقِيكُم} şeklinde de okunmuştur. {ثُمَّ تُرَدُّونَ إلى عالم الغيب والشهادة} “Sonra gaybı da görünen âlemi de bilene döndürüleceksiniz” hiçbir gizli şey O'na gizli kalmayan [Allah'a döndürüleceksiniz], {فَيُنَبّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “O da size yapmış olduklarınızı haber verecektir.” Küfür ve günahlardan yaptıklarınızı, bunlarla sizi cezalandırarak [haber verecektir].
14950. Metin
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ إِذَا نُودِىَ للصلاة} أيْ فُعِلَ النداءُ لهَا أيْ أُذِّنَ لَهَا {مِن يَوْمِ الجمعة} بيانٌ لإذَا وتفسيرٌ لهَا وقيلَ من بمَعْنَى في كَما في قولِه تعالَى أَرُونِى مَاذَا خَلَقُواْ مِنَ الأرض أيْ في الأرضِ وإنَّما سمِّي جمعةً لاجتماع الناس منه للصلاةِ وقيلَ أولُ مَنْ سمَّاها جمعةً كعبُ بنُ لُؤَي وكانتِ العربُ تسميهِ العَرُوبَةَ وقيلَ إنَّ الأنصارَ قالو قبلَ الهجرةِ لليهودِ يومٌ يجتمعونَ فيهِ بكُلِّ سبعةِ أيامٍ وللنَّصارَى مثلُ ذلكَ فهلمُّوا نجعلْ لَنَا يوماً نجتمعُ فيهِ فنذكرُ الله فيهِ ونُصلِّي فقالُوا يومُ السبتِ لليهودِ ويومُ الأحدِ للنَّصارَى فاجعلُوه يومَ العَروبَةِ فاجتمعُوا إلى سعدِ بنِ زُرارةَ فصلَّى بهمْ ركعتَينِ وذكر هم فسمَّوه يومَ الجمعةِ لاجتماعِهِم فيهِ فأنزلَ الله آيةَ الجمعةِ فهيَ أولُ جمعةِ كانتْ في الإسلامِ وأما أولُ جمعةً جَمَّعها رسولُ الله ﷺ فهُو أنَّه لما قدمَ مُهَاجِراً نزلَ قُبَاءَ على بني عمرو بنِ عَوْف وأقامَ بها يومُ الإثنينِ والثلاثاءِ والأربعاءِ والخميسِ وأسَّس مسجدَهُم ثم خرجَ يومَ الجمعةِ عامداً المدينةَ فأدركتْهُ صلاةُ الجمعةِ في بني سالمِ بنِ عوفٍ في بطن وادلهم فحطب وصلَّى الجمعةَ {فاسعوا إلى ذِكْرِ الله} أيْ امشُوا واقْصِدُوا إلى الخطبةِ والصلاةِ {وَذَرُواْ البيع} واتركُوا المعاملةَ {ذلكم} أي السعيُ إلى ذكرِ الله وتركُ البيعِ {خَيْرٌ لَّكُمْ} منْ مباشرتِهِ فإنَّ نفعَ الآخرةِ أجلُّ وأبقَى {إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ} أي الخبر والشر الحقيقيين أوْ إِنْ كنتم أهلَ العلمِ
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ إِذَا نُودِىَ للصلاة} “Ey iman edenler! Namaz için çağrı yapıldığı (...) zaman” yani onun için nida edildiğinde, ezan okunduğunda, {مِن يَوْمِ الجمعة} “cuma günü” [Bu ifade], {إِذَا} için bir beyan ve tefsirdir. Buradaki {مِن} edatının, Yüce Allah'ın: “Bana gösterin, onlar yerden neyi yarattılar?” yani yerin içinde neyi yarattılar buyruğunda olduğu gibi {فِي} (içinde/de) anlamında olduğu da söylenmiştir. İnsanlar namaz için toplandığından dolayı bu güne "cuma" adı verilmiştir. Ona ilk defa cuma adını verenin Kâ'b b. Lüeyy olduğu ve Arapların bu günü "Arûbe" diye isimlendirdikleri söylenmiştir. Yine rivayet edildiğine göre ensâr hicretten önce: "Yahudilerin her yedi günde bir toplandıkları bir günleri var, Hıristiyanların da benzer bir günü var. Gelin biz de toplanacağımız, içinde Allah'ı zikredip namaz kılacağımız bir gün belirleyelim" dediler. Sonra: "Cumartesi Yahudilerin, pazar Hıristiyanlarındır; öyleyse bunu Arûbe günü yapın" dediler. Es'ad b. Zürâre'nin yanında toplandılar; o da onlara iki rekât namaz kıldırdı ve onlara vaaz etti. Toplandıkları için o güne "cuma günü" adını verdiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ Cuma ayetini indirdi; işte bu, İslam'daki ilk cumadır. Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem kıldırdığı ilk cumaya gelince: Muhacir olarak geldiğinde Kubâ'da Benî Amr b. Avf yurduna indi; pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri orada ikamet edip mescitlerinin temelini attı. Sonra cuma günü Medine'ye doğru yola çıktı. Cuma namazı vakti Benî Sâlim b. Avf yurdunda, Rânûnâ vadisinin içinde girdi. Orada hutbe irat etti ve cuma namazını kıldırdı. {فاسعوا إلى ذِكْرِ الله} “hemen Allah'ın zikrine koşun” yani hutbeye ve namaza yürüyün ve yönelin, {وَذَرُواْ البيع} “ve alışverişi bırakın.” Muameleyi terk edin. {ذلكم} “Bu” yani Allah'ın zikrine koşmak ve alışverişi bırakmak, {خَيْرٌ لَّكُمْ} “sizin için daha hayırlıdır” onunla bizzat meşgul olmaktan; zira ahiretin menfaati daha yüce ve daha kalıcıdır, {إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ} “eğer bilirseniz.” Yani hakiki hayrı ve şerri [bilirseniz] veya ilim ehli iseniz.
14951. Metin
{فَإِذَا قُضِيَتِ الصلاة}
{فَإِذَا قُضِيَتِ الصلاة} “Namaz kılınınca...”
14952. Metin
} {
} {
14953. Metin
أي أُدِّيتْ وفُرغَ منهَا {فانتشروا فِى الأرض} لإقامةِ مصالِحِكم {وابتغوا مِن فَضْلِ الله} أي الربحَ فالأمرُ للإطلاقِ بعدَ الحظرِ وعنِ ابنِ عباس ﵄ لَمْ يؤمُروا بطلبِ شيءٍ من الدُّنيا إنَّما هو عيادةُ المرضَى وحضورُ الجنائزِ وزيارةُ أخٍ في الله وعنِ الحسنِ وسعيدِ بنِ المسيِّبِ طلبُ العلمِ وقيلَ صلاةُ التطوعِ {واذكروا الله كَثِيراً} ذِكراً كَثيراً أو زماناً كثيراً ولا تخصوا ذكرَهُ تعالَى بالصلاةِ {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} كي تفوزُوا بخيرِ الدارينِ
Yani eda edilip bitirilince; {فانتشروا فِى الأرض} “artık yeryüzüne dağılın” işlerinizi ve menfaatlerinizi görmek için, {وابتغوا مِن فَضْلِ الله} “ve Allah'ın lütfundan isteyin.” Yani kâr ve kazanç [isteyin]. Buradaki emir, yasaklamadan sonraki serbestlik (ibaha) içindir. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre, dünyalıktan bir şey talep etmekle emrolunmamışlardır; bu ancak hastaları ziyaret etmek, cenazelere katılmak ve Allah için bir din kardeşini ziyaret etmektir. Hasan[-ı Basrî] ve Saîd b. el-Müseyyeb'den [bunun] ilim talep etmek olduğu rivayet edilmiştir. Nafile namaz olduğu da söylenmiştir. {واذكروا الله كَثِيراً} “Allah'ı çokça zikredin” çok bir zikirle veya çok zaman [zikredin], O'nun zikrini sadece namaza has kılmayın, {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} “umulur ki kurtuluşa erersiniz.” Ta ki her iki yurdun hayrını kazanarak felaha kavuşasınız.
14954. Metin
{وَإِذَا رَأَوْاْ تجارة أَوْ لَهْواً انفضوا إِلَيْهَا} رُوي أنَّ أهلَ المدينةِ أصابَهُم جوعٌ وغلاءٌ شديدٌ فقدمَ دِحْيةُ بنُ خَلِيفةَ بتجارةٍ منْ زَيْتِ الشامِ والنَّبيُّ ﵊ يخطبُ يومَ الجمعةِ فقامُوا إليهِ خشيةَ أنْ يُسْبقُوا إليهِ فما بقيَ معَهُ ﵊ إلا ثمانيةٌ وقيلَ أحدَ عشرَ وقيلَ اثنا عشرَ وقيلَ أربعونُ فقال ﵊ والَّذي نفسُ محمدٍ بيدِهِ لَوْ خرجُوا جميعاً لأضرمَ الله عليهِم الواديَ ناراً وكانُوا إذَا أقبلتْ العيرُ استقبلُوها بالطبلِ والتصفيقِ وهُو المرادُ باللهوِ وتخصيصُ التجارةِ برجع الضمير لأنه المقصودة أو لأن الإنقضاض للتجارةِ معَ الحاجةِ إليهَا والانتفاعِ بهَا إذا كانَ مذموماً فمَا ظنُّكَ بالانفضاضِ الى اللهو وهو المذمون في نفسهِ وقيلَ تقديرُهُ إذَا رأَوا تجارةً انفضُّوا إليها أو لهوا انفضُّوا إليهِ فحذفَ الثانيَ لدلالةِ الأولِ عليهِ وقُرىءَ إليهِمَا {وَتَرَكُوكَ قَائِماً} أيْ عَلى المنبرِ {قُلْ مَا عِندَ الله} منَ الثوابِ {خَيْرٌ مّنَ اللهو وَمِنَ التجارة} فإنَّ ذلكَ نفعٌ محققٌ مخلَّدٌ بخلافِ ما فيهِمَا منَ النَّفعِ المتوهَّمِ {والله خير الرازقين} فإليهِ اسعَوا ومنْهُ اطلبُوا الرزق عنِ النبيِّ ﷺ مَنْ قرأَ سُورةَ الجُمعةِ أُعطِيَ منَ الأجرِ عشرَ حسناتٍ بعددِ مَنْ أتَى الجمعةَ ومَنْ لَم يأتِهَا في أمصارِ المسلمين
{وَإِذَا رَأَوْاْ تجارة أَوْ لَهْواً انفضوا إِلَيْهَا} “Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman hemen ona akın ettiler” Rivayet edildiğine göre Medine halkı şiddetli bir kıtlık ve pahalılığa maruz kalmıştı. Dihye b. Halîfe, Şam zeytinyağından oluşan bir ticaret kervanıyla geldi; Peygamber aleyhisselâm da cuma günü hutbe vermekteydi. Başkaları kendilerinden önce davranır korkusuyla ona doğru fırlayıp gittiler. Onunla aleyhisselâm beraber sekiz kişi kaldı; on bir, on iki veya kırk kişi kaldığı da söylenmiştir. Bunun üzerine [Peygamber] aleyhisselâm: "Muhammed'in nefsi elinde olana yemin ederim ki, şayet hepsi birden çıksaydı Allah vadiyi üzerlerine ateşle tutuştururdu" buyurdu. Onlar kervan geldiğinde onu def ve alkışlarla karşılarlardı; eğlenceden maksat da budur. Zamirin ticarete döndürülerek tahsis edilmesi, asıl maksadın o olmasından veya ticarete olan ihtiyaç ve faydalanma durumuyla birlikte ona yönelmek bile yerilmişken, bizzat kendisi yerilmiş olan eğlenceye yönelmenin hükmünü sen düşün! [anlamında olmasındandır]. Bir görüşe göre ifadenin takdiri şöyledir: "Bir ticaret gördüklerinde ona akın ettiler veya bir eğlence gördüklerinde ona akın ettiler"; birincinin delaleti sebebiyle ikincisi hazfedilmiştir. Ayrıca {إليهِمَا} (ikisine birden) şeklinde de okunmuştur. {وَتَرَكُوكَ قَائِماً} “ve seni ayakta bıraktılar.” Yani minber üzerinde [bıraktılar]. {قُلْ مَا عِندَ الله} “De ki: Allah katında olan” sevap, {خَيْرٌ مّنَ اللهو وَمِنَ التجارة} “eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır.” Zira o kesinleşmiş ve ebedî bir faydadır; o ikisindeki vehmedilen fayda ise böyle değildir. {والله خير الرازقين} “Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” O halde O'na koşun ve rızkı O'ndan isteyin. Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem [şöyle rivayet edilmiştir]: "Kim Cuma sûresini okursa, İslam beldelerinde cumaya gelen ve gelmeyenlerin sayısınca kendisine onar sevap verilir."