14955. Metin
} المنافقون {
Münafikûn [Suresi]
14956. Metin
{بسم الله الرحمن الرحيم}
{بسم الله الرحمن الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”
14957. Metin
{إِذَا جَاءكَ المنافقون} أي حضرُوا مجلسكَ {قَالُواْ نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ الله} مؤكدينَ كلامَهُم بأنَّ واللامُ للإيذانِ بأن شهادتهم هذه صاردة عن صميمِ قلوبِهِم وخلوصِ اعتقادِهِم ووفورِ رغبتِهِم ونشاطِهِم وقولُهُ تعالى {والله يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ} اعتراضٌ مقررٌ لمنطوقِ كلامِهِم وُسِّطَ بينه وبينَ قولِهِ تعالى {والله يَشْهَدُ إِنَّ المنافقين لكاذبون} تحقيقا وتعييناً لِما نيطَ به التكذيبُ من أنَّهُم قالُوه عن اعتقادٍ كما أُشيرِ إليهِ وإماطةً من أولِ الأمرِ لما عسى يتوهمُ من توجه التكذيبِ إلى منطوقِ كلامِهِم أيْ والله يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لكاذبُونَ فيما ضمَّنُوا مقالتَهُم من أنَّها صادرةٌ عن اعتقادٍ وطمأنينة قلب وا لإظهار في موقعِ الإضمارِ لذمِّهم والإشعارِ بعلةِ الحُكمِ
{إِذَا جَاءكَ المنافقون} “Münafıklar sana geldikleri zaman” yani meclisinde hazır bulunduklarında, {قَالُواْ نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ الله} “‘Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin’ derler”. Sözlerini “inne” (إِنَّ) ve “lâm” (لَ) ile pekiştirerek bu şahitliklerinin kalplerinin derinliklerinden, inançlarının samimiyetinden, istek ve gayretlerinin bolluğundan kaynaklandığını bildirmek isterler. Yüce Allah'ın {والله يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ} “Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin” buyruğu, sözlerinin zahiri anlamını pekiştiren bir ara cümledir (itiraziyye). Bu cümle, yalanlamanın daha önce işaret edildiği üzere onların bunu bir inançtan ötürü söyledikleri iddiasına bağlı olduğunu tahkik ve tayin etmek, ayrıca ilk andan itibaren yalanlamanın sözlerinin zahirine yönelik olduğu şeklinde doğabilecek muhtemel bir vehmi bertaraf etmek için bu ifade ile {والله يَشْهَدُ إِنَّ المنافقين لكاذبون} “ve Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar” buyruğu arasına yerleştirilmiştir. Yani Allah şahitlik eder ki onlar, sözlerinin bir inançtan ve kalp huzurundan kaynaklandığına dair içerdiği iddiada kesinlikle yalancıdırlar. Zamir makamında açık ismin (münafıklar) zikredilmesi, onları yermek ve hükmün illetini hissettirmek içindir.
14958. Metin
{اتخذوا أيمانهم} الفاجرةَ التي من جملتها ما حكي عنْهُم {جَنَّةُ} أيْ وقايةً عمَّا يتوجَّهُ إليهِمْ منَ مؤاخذة بالقتلِ والسبي أو غيرِ ذلكَ واتخاذُها جنةً عبارةٌ عن إعدادِهِم وتهيئتِهِم لها إلى وقت الحاجة ليحلفوا بهَا ويتخلصُوا عنِ المؤاخذةِ لا عن استعمالها بالفعل فإن ذلك متأخر عن المؤاخذة المسبوقة بوقوع الجناية واتخاذ الجنة لا بد أن يكون قبل المؤاخذة وعن سببها أيضا كما يُفصح عنهُ الفاءُ في قولِهِ تعالى {فَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله} أي فصدوا منْ أرادَ الدخولَ في الإسلامِ بأنَّه ﵊ ليسَ برسولٍ ومن أرادَ الإنفاقَ في سبيلِ الله بالنَّهيِ عنهُ كما سيُحْكَى عنهُم ولا ريبَ في أنَّ هذا الصدَّ منهم متقدمٌ على حلفِهِم بالفعلِ وقُرِىءَ إيمانَهُم أي ما ظهوره على ألسنتِهِم فاتخاذُهُ جنةً عبارةٌ عنِ استعمالهِ بالفعلِ فإنه وقايةٌ دونَ دمائهِم وأموالِهِم فمَعْنَى قولِهِ تعالى فصدُّوا حينئذٍ فاستمرُّوا على ما كانوا عليه من الصدِّ والإعراضِ عن سبيلِهِ تعالَى {إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} من النفاقِ والصدِّ وفي ساءَ مَعْنَى التعجبِ وتعظيمُ أمرِهِم عندَ السامعين
{اتخذوا أيمانهم} Kendilerinden nakledilen sözlerin de dâhil olduğu o günahkâr yeminlerini edindiler; {جَنَّةُ} “[kendilerine] bir kalkan”, yani öldürülme, esir edilme veya benzeri cezalandırmalara karşı bir koruma edindiler. Yeminleri kalkan edinmek, fiilen kullanmaktan ziyade, ihtiyaç duyduklarında yemin edip cezadan kurtulmak üzere onları hazırlayıp hazır tutmalarından ibarettir. Zira fiilen kullanmak, suçun işlenmesinden sonra gelen cezalandırmadan daha sonradır; kalkan edinmenin ise cezalandırmadan ve onun sebebinden de önce olması gerekir; nitekim Yüce Allah'ın {فَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله} “Böylece Allah yolundan alıkoydular” buyruğundaki “fâ” harfi de bunu açıkça ifade etmektedir. Yani İslam'a girmek isteyeni onun aleyhisselâm peygamber olmadığını söyleyerek, Allah yolunda infak etmek isteyeni ise kendilerinden ileride nakledileceği üzere bundan nehyederek alıkoydular. Şüphe yok ki onların bu alıkoymaları, fiilen yemin etmelerinden öncedir. Kelime “îmânehum” (إيمانهم) şeklinde de okunmuştur; yani dillerinde izhar ettikleri imanlarını kalkan edindiler; bu takdirde kalkan edinmek onu fiilen kullanmaktan ibarettir, çünkü bu onların canları ve malları için bir kalkandır. Bu durumda Yüce Allah'ın “fesaddû” (فَصَدُّواْ) buyruğunun manası: “O vakit O'nun yolundan alıkoyma ve yüz çevirme hususunda önceden bulundukları hal üzere devam ettiler” şeklinde olur. {إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} “Şüphesiz onların yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”, yani nifak ve [insanları haktan] alıkoyma [amelleri ne kötüdür]. “Sâe” (سَاء) fiilinde taaccüp (hayret) manası ve dinleyenlerin nezdinde onların durumunun vahametini büyütme anlamı vardır.
14959. Metin
{ذلك} ذلك إشارة إلى ما تقدمَ من القولِ
{ذلك} “İşte bu”, daha önce geçen söze;
14960. Metin
٥ ٤
5 4
14961. Metin
النَّاعِي عليهِمْ إنَّهم أسوأُ الناسِ أعمالاً أو إلى ما وصف حالِهِم في النفاقِ والكذبِ والاستتارِ بالإيمانِ الصوريِّ وما فيه من معنى البعد مع قُربِ العهدِ المشارِ إليه لما مرَّ مرارا من الإشعارِ ببُعدِ منزلتِه في الشرِّ {بِأَنَّهُمْ} أي بسبب أنهم {آمنوا} أي نطقُوا بكلمة الشهادةِ كسائرِ منْ يدخُل في الإسلامِ {ثُمَّ كَفَرُواْ} أي ظهرَ كفرُهُم بما شُوهدَ منهم من شَواهدِ الكُفْرِ ودلائِلِه أو نطقُوا بالإيمانِ عندَ المؤمنينَ ثم نطقُوا بالكفرِ عند شياطينهم {فَطُبِعَ على قُلُوبِهِمْ} حتى تمرنُوا على الكفرِ واطمأنُّوا بهِ وقرىء على البناء للفاعل وقُرِىءَ فطبعَ الله {فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ} حقيقةَ الإيمانِ ولا يعرفون حقيقته أصلاً
onların insanların amel bakımından en kötüsü olduğunu bildiren söze veya nifak, yalan ve görünüşte imanla gizlenme hususundaki hallerinin tavsifine bir işarettir. İşaret edilen şey yakın olduğu halde uzaklık bildiren ifadenin kullanılması, daha önce defalarca geçtiği üzere, onların kötülükteki derekelerinin uzaklığını hissettirmek içindir. {بِأَنَّهُمْ} Yani şu sebeple ki onlar: {آمنوا} “İman ettiler”, yani İslam'a giren diğer kimseler gibi şehadet kelimesini dilleriyle söylediler; {ثُمَّ كَفَرُواْ} “sonra inkâr ettiler”, yani kendilerinde görülen küfür emareleri ve delilleriyle küfürleri açığa çıktı yahut müminlerin yanında imanı ikrar ettikten sonra şeytanlarının yanına gidince küfrü söylediler. {فَطُبِعَ على قُلُوبِهِمْ} “Böylece kalpleri mühürlendi”, öyle ki küfre alıştılar ve onda mutmain oldular. [Fiil] etken olarak “fetabaallāhu” (فَطَبَعَ اللهُ) şeklinde de okunmuştur. {فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ} “Artık onlar anlamazlar”, yani imanın hakikatini idrak edemezler ve onun mahiyetini asla bilmezler.
14962. Metin
{وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أجسامهم} لضخامتها ويروقكَ منظرُهُم لصباحةِ وجوهِهِم {وَإِن يَقُولُواْ تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ} لفصاحتهِم وذلاقةِ ألسنتِهِم وحلاوةِ كلامِهِم وكان ابنُ أُبيَ جسيماً فصيحاً يحضرُ مجلس رسول الله ﷺ في نفرٍ منْ أمثالِهِ وهُم رؤساءُ المدينةِ وكانَ ﵊ ومنْ معه يعجبون بها كلهم ويسمعونَ إلى كلامِهم وقيلَ الخطابُ لكلِّ أحدٍ ممن يصلُح للخطابِ ويؤيدُه قراءةُ يُسمعْ على البناءِ للمفعولِ وقولُه تعالَى {كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ} في حيزِ الرفعِ على أنه خبر مبتدأ محذوفٍ أو كلامٌ مستأنفٌ لا محلَّ له شُبهوا في جلوسِهِم في مجالِس رسول الله ﷺ مستندينَ فيها بخشبٍ منصوبةٍ مُسندةٍ إلى الحائطِ في كونِهِم أشباحاً خاليةً عن العلمِ والخيرِ وقُرِىءَ خُشْبٌ على أنه جمعُ خشبةٍ كبُدْنٍ جمعُ بَدَنةٍ وقيل هو جمعُ خشباءَ وهيَ الخشبةُ التي دُعِرَ جوفُها أي فسدَ شُبهوا بها في نفاقِهِم وفسادِ بواطِنِهم وقُرِىءَ خَشَبٌ كمَدَرةٍ ومدَرٍ {يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ} أي واقعةً عليهم ضارةً لهم لجبنِهِم واستقرارِ الرعبِ في قلوبِهِم وقيلَ كانُوا على وجلٍ من أنْ يُنزلَ الله فيهم ما يهتكُ أستارَهُم ويبيحُ دماءَهُم وأموالَهُم {هُمُ العدو} أي هُم الكاملونَ في العداوةِ والراسخونَ فيها فإنَّ أعْدَى الأعادِي العدوُّ المُكاشرُ الذي يُكاشِرُكَ وتحتَ ضُلوعِهِ الداءُ الدَّوِيُ والجملةُ مستأنفةٌ وجعلُها مفعولاً ثانياً للحسبانِ ممَّا لا يساعده النظمُ الكريم أصلاً فإنَّ الفاءَ في قولِهِ تعالَى {فاحذرهم} لترتيبِ الأمرِ بالحذرِ على كونِهِم أعْدَى الأعداءِ {قاتلهم الله} دعاءٌ عليهمْ وطلبٌ من ذاتِهِ تعالَى أنْ يلعنَهُم ويُخزيَهم أو تعليمٌ للمؤمنينَ أن يدعُوا عليهِم بذلكَ وقوله تعلى {أنى يُؤْفَكُونَ} تعجيبٌ من حالِهِم أي كيفَ يُصرفون عن الحقِّ إلى ما هم عليه من الكفر الضلال
{وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أجسامهم} “Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider”, iriliklerinden ötürü ve yüzlerinin güzelliği sebebiyle görünüşleri seni cezbeder. {وَإِن يَقُولُواْ تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ} “Bir şey söylerlerse sözlerine kulak verirsin”, fesahatleri, dillerinin akıcılığı ve konuşmalarının tatlılığı sebebiyle dinlersin. İbn Übeyy iri yapılı, fasih bir kimseydi; beraberindeki benzeri Medine reislerinden bir grup ile Resûlullah'ın ﷺ meclisine gelirdi. O aleyhisselâm ve yanındakiler onların heybetlerine hayran kalır ve sözlerini dinlerlerdi. Hitabın, hitaba elverişli herkese yönelik olduğu da söylenmiştir; nitekim edilgen yapıda “yusma'” (يُسْمَعْ) kıraati de bunu destekler. Yüce Allah'ın {كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ} “Sanki onlar dayatılmış kütükler gibidir” buyruğu, mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfû konumdadır veya iraptan mahalli olmayan müstakil yeni bir cümledir (müste'nefe). Onlar, Resûlullah'ın ﷺ meclislerinde otururken bir yerlere yaslanıp durmaları itibarıyla, ilimden ve hayırdan yoksun birer karaltı/beden olmaları bakımından duvara dayandırılmış dikili kütüklere benzetilmişlerdir. “Huşub” (خُشْبٌ) şeklinde de okunmuştur ki “bedene” (بَدَنَة) kelimesinin çoğulunun “büdn” (بُدْن) olması gibi “haşebe” (خشبة) kelimesinin çoğuludur. Bunun, içi çürümüş ağaç kütüğü anlamına gelen “haşbâ” (خشباء) kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir; nifakları ve iç âlemlerinin bozukluğu sebebiyle buna benzetilmişlerdir. Ayrıca “medere” (مَدَرة) ve “meder” (مَدَر) vezninde “haşeb” (خَشَبٌ) şeklinde de okunmuştur. {يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ} “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar”, yani korkaklıkları ve kalplerine dehşetin yerleşmiş olması sebebiyle başlarına gelmiş, kendilerine zarar verici bir çığlık sanırlar. Allah'ın, haklarındaki örtüyü kaldıracak ve kanları ile mallarını helal kılacak bir şeyi indirmesinden ötürü devamlı korku içinde oldukları da söylenmiştir. {هُمُ العدو} “Düşman onlardır”, yani düşmanlıkta tam ve onda kökleşmiş olanlar onlardır; zira en azılı düşman, sana tebessüm eden fakat kaburgalarının altında amansız bir hastalık gizleyen yüzü güler düşmandır. Bu cümle müstakildir; onu “hasibe” (حسبان) fiilinin ikinci mefulü kılmak, kerim nazmın asla müsaade etmeyeceği bir durumdur. Çünkü Yüce Allah'ın {فاحذرهم} “Onlardan sakın” buyruğundaki “fâ” harfi, sakınma emrini onların en azılı düşman olmaları gerekçesine bağlamak içindir. {قاتلهم الله} “Allah onları kahretsin!”, onlara bir bedduadır ve Yüce Allah'ın kendi zatından onları lanetlemesini ve rezil etmesini dilemesidir yahut müminlere onlara böyle beddua etmelerini öğretmesidir. Yüce Allah'ın {أنى يُؤْفَكُونَ} “Nasıl da [haktan] çevriliyorlar!” buyruğu ise onların durumuna hayret bildirmektir; yani haktan, üzerinde bulundukları küfür ve sapıklığa nasıl da döndürülüyorlar!
14963. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} عندَ ظهورِ جنايتِهِم بطريقِ النصيحةِ {تَعَالَوْاْ يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ الله لَوَّوْاْ رُؤُوسَهُمْ} أي عطفُوها استكباراً {وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ} يُعرضونَ عن القائلِ أو عن الاستغفارِ {وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ}
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} “Onlara denildiği zaman”, suçları ortaya çıktığında nasihat yoluyla: {تَعَالَوْاْ يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ الله لَوَّوْاْ رُؤُوسَهُمْ} “‘Gelin, Allah'ın elçisi sizin için bağışlanma dilesin’ [denildiği zaman], başlarını çevirirler”, yani kibirlenerek başlarını bükerler. {وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ} “Ve onların yüz çevirdiklerini görürsün”, söyleyen kimseden veya istiğfardan yüz çevirirler; {وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ} “ve onlar büyüklük taslamaktadırlar”,
14964. Metin
٨ ٦
8 6
14965. Metin
عن ذلكَ
bundan kibirlenirler.
14966. Metin
{سَوَاء عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ} كما إذا جاءوكَ معتذرينَ من جناياتهم وقُرِىءَ استغفرتَ بحذفِ حرفِ الاستفام ثقةً بدلالةٍ أمْ عليهِ وقُرِىءَ آستغفرتَ بإشباعِ همزةِ الاستفهامِ لا بقلبِ همزةِ الوصلِ ألفاً {أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ} كما إذا أصرُّوا عَلى قبائِحهم واستكبرُوا عن الاعتذارِ والاستغفارِ {لَن يَغْفِرَ الله لَهُمْ} أبداً لإصرارِهِم على الفسقِ ورسوخِهِم في الكفرِ {إِنَّ الله لَا يَهْدِى القوم الفاسقين} الكاملينَ في الفسقِ الخارجينَ عن دائرةِ الاستصلاحِ المنهمكينَ في الكفرِ والنفاقِ والمرادُ إما هُم بأعيانِهِم والإظهارُ في موقعِ الإضمارِ لبيانِ غُلوهم في الفسقِ أو الجنسُ وهم داخلونَ في زمرتهم دخولاأوليا وقولُه تعالَى
{سَوَاء عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ} “Onlar için bağışlanma dilesen de onlar için birdir”, suçlarından özür dileyerek sana geldiklerinde olduğu gibi. “Em” (أَمْ) edatının delaletine güvenilerek istifham hemzesinin hazfiyle “estağferte” (استغفرتَ) şeklinde okunduğu gibi, vasıl hemzesini elife çevirmeksizin istifham hemzesini uzatarak “âsteğferte” (آستغفرتَ) şeklinde de okunmuştur. {أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ} “Yoksa onlar için bağışlanma dilemesen de”, çirkinliklerinde ısrar edip özür dilemekten ve istiğfardan kibirlendiklerinde olduğu gibi. {لَن يَغْفِرَ الله لَهُمْ} “Allah onları asla bağışlamayacaktır”, fâsıklıklarında ısrar etmeleri ve küfürde kökleşmeleri sebebiyle ebediyen [bağışlamayacaktır]. {إِنَّ الله لَا يَهْدِى القوم الفاسقين} “Şüphesiz Allah, yoldan çıkmış o fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez”; fâsıklıkta kemale ermiş, ıslah dairesinin dışına çıkmış, küfür ve nifaka dalmış kimseleri [hidayete erdirmez]. Kastedilen ya bizzat onların kendileridir ve zamir makamında açık ismin getirilmesi onların fâsıklıkta ne kadar ileri gittiklerini beyan etmek içindir; ya da genel olarak bu cinstir ve onlar bu zümreye öncelikli olarak dâhildirler. Yüce Allah'ın şu buyruğu da:
14967. Metin
{هُمُ الذين يَقُولُونَ} أيْ للأنصارِ {لَا تُنفِقُواْ على مَنْ عِندَ رَسُولِ الله} ﷺ {حتى يَنفَضُّواْ} يعنونَ فقراءَ المهاجرينَ استئنافٌ جارٍ مَجْرَى التَّعليلِ لفسقِهِم أو لعدمِ مغفرتِهِ تعالَى لَهُم وقُرِىءَ حتى يَنْفِضُوا من أنفضَ القومُ إذا فنيتْ أزوادُهُم وحقيقتُه حانَ لهم أن ينفضوا مزادوهم وقولُه تعالى {وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السماوات والأرض} ردُّ وإبطالٌ لما زعمُوا من أن عدمَ إنفاقهِم يؤدي إلى انفضاضِ الفقراء من حوله ﷺ ببيان ان خزائن الأرزان بيدِ الله تعالَى خاصَّة يعطة منْ يشاءُ ويمنعُ من يشاءُ {ولكن المنافقين لَا يَفْقَهُونَ} ذلكَ لجهلِهم بالله تعالى وبشئونه ولذلكَ يقولونَ مِنْ مقالاتِ الكفرِ ما يقولونَ
{هُمُ الذين يَقُولُونَ} “Onlar o kimselerdir ki derler”, yani Ensar'a: {لَا تُنفِقُواْ على مَنْ عِندَ رَسُولِ الله} “‘Allah'ın Resûlü'nün yanında bulunanlara harcamada bulunmayın’”, ﷺ {حتى يَنفَضُّواْ} “‘ta ki dağılıp gitsinler’ [derler]”. Bununla muhacirlerin fakirlerini kastederler. Bu cümle, onların fâsıklığına yahut Yüce Allah'ın onları bağışlamamasına bir gerekçe makamında cereyan eden yeni bir cümledir (istînâf). “Hattâ yenfidû” (حَتَّى يَنْفِضُوا) şeklinde de okunmuştur; bu, bir kavmin azığı bittiğinde kullanılan “enfada'l-kavmu” (أنفض القوم) ifadesindendir; asıl manası “azık kaplarını silkip boşaltma vakitleri geldi” demektir. Yüce Allah'ın {وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السماوات والأرض} “Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır” buyruğu, onların infak etmemelerinin fakirlerin Resûlullah'ın ﷺ etrafından dağılmasına yol açacağı yönündeki iddialarına bir reddiye ve iptaldir; rızık hazinelerinin münhasıran Yüce Allah'ın elinde olduğunu, dilediğine verip dilediğine engel olduğunu beyan eder. {ولكن المنافقين لَا يَفْقَهُونَ} “Fakat münafıklar anlamazlar”; Allah Teâlâ'yı ve O'nun işlerini bilmedikleri için bunu idrak edemezler, bu yüzden de o küfür sözlerini söyleyip dururlar.
14968. Metin
{يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى المدينة ليخرجن الأعز منها الأذل} رُوِيَ أن جَهْجَاهَ بنَ سعيدٍ أَجيرَ عمرَ ﵁ نازعَ سِناناً الجُهْنَيَّ حليفَ ابنِ أبيى واقتتلا فصرخ جهجاه ياللمهاجرين وسنان بالأنصار فاعان جهجاها جعال من فقراءِ المهاجرينَ ولطمَ سنان فاشتكى الى اين أُبيَ فقالَ للأنصارِ لا تُنفقُوا الخ والله لئِن رجدعنا إلى المدينة ليخرجن الأعز منها الذل عَنَى بالأعزِّ نفسَهُ وبالأذلِّ جانبَ المؤمنينَ وإسنادُ القولِ المذكورِ إلى المنافقينِ لرضاهُم بهِ فرُدّ عليهِم ذلكَ بقولِه تعالَى {وَلِلَّهِ العزة وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ} أي ولله الغالبة والقوةُ ولمنْ أعزَّهُ من رسولِهِ والمؤمنينَ لا لغيرِهِم {ولكن المنافقين لَا يَعْلَمُونَ} من فرطِ جهلِهِم وغرورِهِم فيهذُونَ ما يهذُون رُوِيَ أنَّ عبدَ اللَّه بنِ أُبيَ لما أرادَ أن يدخلَ المدينةَ اعترضَهُ ابنُهُ عبدَ اللَّه بنَ عبدِ اللَّه بنِ أُبيّ وكان مخلصاً وقالَ لئِن لم تُقِرَّ لله ولرسولِه بالعزِّ لأضربهم عنقَكَ فلمَّا
{يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى المدينة ليخرجن الأعز منها الأذل} “‘Andolsun, eğer Medine'ye dönersek, en üstün ve güçlü olan, en alçak olanı oradan muhakkak çıkaracaktır’ diyorlar”. Rivayet edildiğine göre, Ömer'in radıyallâhu anh ücretli işçisi Cehcâh b. Saîd ile İbn Übeyy'in müttefiki Sinân el-Cühenî münakaşa edip kavgaya tutuştular. Cehcâh: “Yetişin ey Muhacirler!”, Sinân da: “Yetişin ey Ensar!” diye bağırdı. Muhacirlerin fakirlerinden olan Cu'âl, Cehcâh'a yardım etti ve Sinân'a bir tokat attı. Sinân gidip İbn Übeyy'e şikâyette bulundu. Bunun üzerine İbn Übeyy Ensar'a: “İnfak etmeyin...” dedi ve “Vallahi Medine'ye dönersek en üstün olan, en alçak olanı oradan muhakkak çıkaracaktır” dedi. En üstün ile kendisini, en alçak ile de müminler tarafını kastetti. Bu sözün bütün münafıklara isnat edilmesi, onların bu söze razı olmalarından ötürüdür. Yüce Allah'ın şu buyruğuyla onlara cevap verildi: {وَلِلَّهِ العزة وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ} “Oysa izzet ve üstünlük Allah'ın, O'nun elçisinin ve müminlerindir”, yani galebe ve kuvvet sadece Allah'a, O'nun Resûlü'nden ve müminlerden aziz kıldığı kimselere aittir, başkalarına değil. {ولكن المنافقين لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat münafıklar bilmezler”; aşırı cehaletleri ve gururları sebebiyle bilmezler, bu yüzden hezeyan edip dururlar. Rivayet edildiğine göre, Abdullah b. Übeyy Medine'ye girmek istediğinde, ihlaslı bir mümin olan oğlu Abdullah b. Abdullah b. Übeyy onun önüne geçti ve: “İzzetin Allah'a ve Resûlü'ne ait olduğunu ikrar etmedikçe boynunu vururum!” dedi. Babası
14969. Metin
} ١ ٩
1 9
14970. Metin
رَأى منه الجِدَّ قال أشهدُ أنَّ العزةَ لله ولرسولِه وللمؤمنينَ فقالَ النبيُّ ﷺ لابنهِ جزاكَ الله عن رسولِهِ وعن المؤمنينَ خيراً
onun ciddiyetini görünce: “Şahitlik ederim ki izzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir” dedi. Bunun üzerine Peygamber ﷺ onun oğluna: “Allah seni Resûlü ve müminler adına hayırla mükâfatlandırsın” buyurdu.
14971. Metin
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تُلْهِكُمْ أموالكم وَلَا أولادكم عَن ذكرِ الله} أي لا يشغَلْكُم الاهتمامُ بتدبيرِ أمورِهَا والاعتناءُ بمصالحِهَا والتمتعُ بها عن الاشتغالِ بذكرِهِ ﷿ من الصلاة وسائر العبادات المذكورة للمعبودِ والمرادُ نهيهُم عنِ التَّلهّي بهَا وتوجيهُ النهيِ إليهَا للمبالغةِ كما في قولِهِ تعالَى وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَانُ قَوْمٍ الخ {وَمَن يَفْعَلْ ذلك} أي التَّلهي بالدُّنيا منَ الدينِ {فَأُوْلَئِكَ هُمُ الخاسرون} أي الكاملونَ في الخسرانِ حيثُ باعُوا العظيم الباقي بالحقير الفانئ
{يَا أَيُّهَا الذينَ آمَنُواْ لَا تُلْهِكُمْ أموالكم وَلَا أولادكم عَن ذكرِ الله} “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın”; yani onların işlerini çekip çevirme telaşı, menfaatlerine özen gösterme ve onlarla zevk sürme meşguliyeti, sizi O'nun celle celâlühû namaz ve mabud için zikredilen diğer ibadetler gibi zikrinden alıkoymasın. Kastedilen, onlarla oyalanıp gaflete düşmelerini nehyetmektir; nehyin mallara ve çocuklara yöneltilmesi, Yüce Allah'ın “Bir kavme olan kininiz sizi sakın... sevk etmesin” buyruğunda olduğu gibi mübalağa içindir. {وَمَن يَفْعَلْ ذلك} “Kim bunu yaparsa”, yani din yerine dünya ile oyalanmayı tercih ederse, {فَأُوْلَئِكَ هُمُ الخاسرون} “işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir”; yani hüsranda tam olanlardır, zira onlar büyük ve baki olanı değersiz ve fani olan karşılığında satmışlardır.
14972. Metin
{وأنفقوا من ما رزقناكم} أي بعضَ ما أعطينَاكُم تفضلاً منْ غيرِ أنْ يكونَ حصولُهُ من جهتِكُم ادخاراً للآخرةِ {مّن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ أَحَدَكُمُ الموت} بأنْ يشاهدَ دلائلَهُ ويعاينَ أماراتِهِ ومخايلَهُ وتقديمُ المفعولِ على الفاعلِ لما مرَّ مراراً من الاهتمامِ بما قدم والتشويق إلى ما أُخِّر {فَيَقُولُ} عند تيقنِه بحلولِهِ {رَبّ لَوْلا أخرتني} اأمهلتني {إلى أَجَلٍ قَرِيبٍ} أي أمدٍ قصيرٍ {فَأَصَّدَّقَ} بالنصبِ على جوابِ التمنِي وقُرِىءَ فأتصدقَ {وَأَكُن مّنَ الصالحين} بالجزمِ عطفاً على محلِّ فأصدقَ كأنه قيلَ إنْ أخرتنِي أصدقْ وأكنْ وقُرِىءَ وأكونَ بالنصبِ عطفاً على لظفه وقُرِىءَ وأكونُ بالرفعِ أي وأنَا أكونَ عِدة منه بالصلاحِ
{وأنفقوا من ما رزقناكم} “Ve size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin”, yani ahiret azığı olmak üzere, elde edilmesi sizin tarafınızdan olmaksızın bir lütuf olarak size verdiğimiz şeylerin bir kısmını infak edin; {مّن قَبْلِ أَن يَأْتِىَ أَحَدَكُمُ الموت} “herhangi birinize ölüm gelip çatmadan önce”, yani onun delillerini görüp belirtilerini ve işaretlerini bizzat müşahede etmeden önce [infak edin]. Mefulün failin önüne geçirilmesi, daha önce defalarca geçtiği üzere, öne alınana verilen önem ve sonraya bırakılana yönelik iştiyak uyandırmak içindir. {فَيَقُولُ} “Bunun üzerine der ki”, ölümün gelip çattığını kesin olarak anladığı vakit şöyle der: {رَبّ لَوْلا أخرتني} “‘Rabbim! Beni erteleseydin ya’”, bana mühlet verseydin ya, {إلى أَجَلٍ قَرِيبٍ} “‘yakın bir vakte kadar’”, yani kısa bir süreye kadar; {فَأَصَّدَّقَ} “‘ben de sadaka versem’”, temenninin cevabı olarak nasb iledir; “fe-etessaddeka” (فأتصدقَ) şeklinde de okunmuştur; {وَأَكُن مّنَ الصالحين} “‘ve salihlerden olsam!’”, “fe-assaddeka” ifadesinin mahalli üzerine atıfla cezm iledir; sanki “Beni ertelersen sadaka veririm ve olurum” denilmiş gibidir. Lafzına atıfla nasb ile “ve ekûne” (وأكونَ) şeklinde okunduğu gibi, “ve ben salih olmaya söz veren biriyim” anlamında ref ile “ve ekûnu” (وأكونُ) şeklinde de okunmuştur.
14973. Metin
{وَلَن يُؤَخّرَ الله نَفْساً} أي ولَنْ يُمهلَهَا {إِذَا جَاء أَجَلُهَا} أي آخرُ عُمرِهَا أو انتهى إنْ أُريدَ بالأجلِ الزمانُ الممتدُ من أولِ العمرِ إلى آخرِهِ {والله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} فمجاز لكم عليهِ إنْ خيراً فخيرٌ وإنْ شراً فشرٌّ فسارَعُوا في الخيراتِ واستعدُّوا لما هُو آتٍ وقُرِىءَ يعملُونَ بالياءِ التحتانيةِ عن النبيِّ ﷺ مَنْ قَرأ سورةَ المنافقينَ برى من النفاق
{وَلَن يُؤَخّرَ الله نَفْساً} “Allah hiçbir kimseyi asla ertelemez”, yani ona mühlet vermez; {إِذَا جَاء أَجَلُهَا} “eceli geldiği zaman”, yani ömrünün sonu geldiği vakit; şayet ecel ile ömrün başından sonuna kadar uzanan süre kastediliyorsa bu süre sona erdiği vakit [ertelemez]. {والله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Ve Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdardır”; dolayısıyla bunun karşılığını size verecektir; hayırsa hayır, şerse şerdir. Öyleyse hayırlara koşun ve gelecek olana hazırlanın. “Ya'melûn” (يعملون) şeklinde [üçüncü şahıs] “ye” harfiyle de okunmuştur. Peygamber'den ﷺ rivayet edilmiştir: “Kim Münafikûn Suresi'ni okursa nifaktan beri olur.”