Talâk

Ebüssuûd Efendi · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

15001. Metin

الطلاق {

Talâk {

15002. Metin

{بسم الله الرحمن الرحيم}

{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”

15003. Metin

{يا أيها النبى إِذَا طَلَّقْتُمُ النساء} تخصيصُ النداءِ بهِ ﵊ مع عُمومِ الخطابِ لأمتِهِ أيضاً لتشريفه ﵊ وإظهارِ جلالةِ منصبِهِ وتحقيقِ أنَّه المخاطبُ حقيقةً ودخولِهِم في الخطابِ بطريقِ استتباعِهِ ﵊ إيَّاهُم وتغليبِهِ عليهِم لَا لأنَّ نداءَهُ كندائهم فإذ ذلكَ الاعتبارَ لو كانَ في حيزِ الرعايةِ لكانَ الخطابُ هو الأحقَّ بهِ لشمولِ حُكمهِ للكلِّ قطعاً والمَعْنَى إذا أردتُم تطليقهنَّ وعزمتُم عليهِ كما في قولِهِ تعالَى إِذَا قُمتُم إِلَى الصلاة {فَطَلّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} أي مستقبلاتٍ لها كقولكَ أتيته ليلة خلتْ من شهرِ كَذَا فإن المرأةَ إذا طُلقَتْ في طُهرٍ يعقبُهُ القُرْءُ الأولُ من أقرائِهَا فقد طُلقَتْ مستقبلةً لعدتِهَا والمرادُ أن يطلقن فيطهر لم يقعْ فيهِ جماعٌ ثم يُخلَّينَ حتى تنقضيَ عدتها وهَذا أحسنُ الطلاقِ وأدخلُهُ في السنةِ {وَأَحْصُواْ العدة} واضبِطُوها وأكملوها ثلاثةَ أقراءٍ كواملَ {واتقوا الله رَبَّكُمْ} في تطويل العدة عليهم والإضرارِ بهنَّ وفي وصفِهِ تعالى بربويته لهم تأكيدٌ للأمر ومبالغةٌ في إيجابِ الاتقاءِ {لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِن بُيُوتِهِنَّ} من مساكنِهِنَّ عندَ الفراقِ إلى أنْ تنقضيَ عِدتُهُنَّ وإضافتُهَا إليهنَّ وهيَ لأزواجهنَّ لتأكيدِ النَّهيِ ببيانِ كمالِ استحقاقهِنَّ لسُكنَاهَا كأنها أملاكهُنَّ {وَلَا يَخْرُجْنَ} ولو بإذنٍ منكُم فإنَّ الإذنَ بالخروجِ في حُكمِ الإخراجِ وقيلَ المَعْنَى لا يخرجنَّ باستبدادٍ منهنَّ أما إذَا اتفقَا على الخروجِ جازَ إذِ الحقُّ لا يعدوهُمَا {إِلَاّ أَن يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيّنَةٍ} استثناءٌ من الأولِ قيلَ هيَ الزنا فيخرجنَ لإقامة الحدِّ عليهنَّ وقيلَ إلا أنْ يبذُونَ على الأزواجِ فيحلُّ حينئذٍ إخراجهُنَّ ويؤيدُهُ قراءةُ إلا أنْ يُفْحِشْن عليكُم أو من الثانِي للمبالغةِ في النَّهيِ عن الخروجِ ببيانِ أنَّ خروجَهَا فاحشةٌ {تِلْكَ} إشارة إلى ما ذكر من الأحكامِ وما في إسمِ الإشارةِ من مَعْنَى البعد مع قُرب العهدِ بالمُشار إليه للإيذان بعلو درجتها وبعدمنزلتها {حُدُودَ الله} التي عيَّنَهَا لعباده {وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ الله} أي حدودَهُ المذكورةَ بأن أخل بشيءٍ منها على أنَّ الإظهارَ في حيزِ الإضمارِ لتهويلِ أمرِ التعدِّي والإشعارِ بعلةِ الحكمِ في قولِهِ تعالَى {فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ} اى اضربها وتفسيرُ الظلمِ بتعريضِهَا للعقابِ يأباهُ

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ} “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman...” Hitabın ümmetini de kapsayacak şekilde genel olmasına rağmen nidanın sadece Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tahsis edilmesi; onu onurlandırmak, makamının yüceliğini göstermek, asıl muhatabın kendisi olduğunu ve ümmetinin bu hitaba ancak ona tabi kılınarak ve tağlib yoluyla dahil edildiğini ortaya koymak içindir. Yoksa ona yapılan nida onların nidası gibi olduğundan değildir. Zira şayet bu durum gözetilmiş olsaydı, hükmü kesin olarak herkesi kapsadığı için hitaba doğrudan ümmet daha lâyık olurdu. Anlamı şudur: Onları boşamak istediğiniz ve buna kesin karar verdiğiniz zaman –nitekim Yüce Allah’ın {إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ} [ayetinde] olduğu gibi– {فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} “...onları iddetleri vaktinde (iddetlerine doğru) boşayın...” yani iddetlerini karşılayacak şekilde boşayın. Bu, tıpkı senin “Falan ayın geçen bir gecesinde ona geldim” demen gibidir. Çünkü kadın, peşinden ilk hayız döngüsü gelecek bir temizlik döneminde boşandığında, iddetini karşılayacak şekilde boşanmış olur. Kastedilen, kadınların cinsel birliktelik yaşanmamış bir temizlik döneminde boşanmaları, sonra da iddetleri bitene kadar kendi hallerine bırakılmalarıdır. Boşamanın en güzeli ve sünnete en uygun olanı budur. {وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ} “...ve iddeti sayın...” İddeti tam zapt edin ve onu tam üç hayız/temizlik süresi olarak tamamlayın. {وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ} “...Rabbiniz olan Allah’tan korkun...” Kadınların iddetini uzatarak onlara zarar verme konusunda [Allah'tan korkun]. Yüce Allah’ın kendisini onların Rabbi olarak vasfetmesinde, emri tekit ve sakınmanın gerekliliğinde mübalağa vardır. {لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِن بُيُوتِهِنَّ} “Onları evlerinden çıkarmayın...” Yani ayrılık anında iddetleri bitene kadar [oturdukları] meskenlerinden [çıkarmayın]. Evlerin, aslında kocalarına ait olduğu halde kadınlara izafe edilmesi; sanki kendi mülkleriymiş gibi orada oturmaya tam hak sahibi olduklarını açıklayarak yasağı pekiştirmek içindir. {وَلَا يَخْرُجْنَ} “...kendileri de çıkmasınlar...” Sizden izin almış olsalar bile çıkmasınlar; zira çıkışa izin vermek, çıkarmak hükmündedir. Denildi ki: Anlamı, kendi başlarına buyruk olarak çıkmasınlar demektir; çıkma hususunda anlaşırlarsa bu caiz olur, çünkü hak ikisinden başkasına ait değildir. {إِلَّا أَن يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيِّنَةٍ} “...meğer ki apaçık bir hayasızlık yapmış olsunlar...” Bu, ilk [yasaktan] bir istisnadır. Bunun zina olduğu, dolayısıyla kendilerine had cezası uygulanması için çıkarılacakları söylenmiştir. Kocalarına karşı edepsizlik edip kötü söz söylemeleri hali olduğu, bu durumda onları çıkarmanın helal olacağı da söylenmiştir; nitekim “üzerinize fahiş/kötü söz söylerlerse” kıraati de bunu destekler. Ya da çıkmanın kendisinin bir hayasızlık olduğunu beyan ederek çıkma yasağını pekiştirmek amacıyla ikinci [yasaktan] yapılmış bir istisnadır. {تِلْكَ} “İşte bunlar...” Zikredilen hükümlere işarettir. İşaret edilen şey yakın olduğu halde işaret isminde uzaklık anlamının bulunması, onun derecesinin yüceliğini ve makamının yüksekliğini bildirmek içindir. {حُدُودُ اللَّهِ} “...Allah'ın sınırlarıdır...” Kullarına belirlediği sınırlardır. {وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ} “Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa...” Yani bu sınırlardan herhangi birini ihlal ederek zikredilen sınırları aşarsa... Zamir yerine açık ismin getirilmesi, haddi aşma cürmünün büyüklüğünü göstermek ve Yüce Allah’ın {فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ} “...şüphesiz nefsine zulmetmiş olur.” kavlindeki hükmün illetini bildirmek içindir; yani kendine zarar vermiş olur. Zulmün, nefsi azaba maruz bırakmak şeklinde tefsir edilmesine ise [şu ayet] engeldir:

15004. Metin

} {

} {

15005. Metin

قولُهُ تعالَى {لا تَدْرِى لَعَلَّ الله يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْراً} فإنه استئنافٌ مَسوقٌ لتعليلِ مضمونِ الشرطيةِ وقد قالُوا إن الأمرَ الذي يحدثُهُ الله تعالى أنْ يقلبَ قلبَهُ عمَّا فعلَهُ بالتعدِّي إلى خلافِهِ فلا بد أن يكون الظلمُ عبارةً عن ضررٍ دنيويَ يلحقُهُ بسببِ تعدِّيهِ ولا يُمكنُ تدارُكُهُ أو عنْ مُطلقِ الضررِ الشاملِ للدنيويِّ والأُخرويِّ ويخُصُّ التعليلُ بالدنيويِّ لكونِ احترازِ الناسِ منهُ أشدَّ واهتمامِهِمْ بدفْعِهِ أوقى وقولُهُ تعالَى لا تَدْرِى خطابٌ للمتعدِّي بطريقِ الالتفاتِ لمزيدِ الاهتمامِ بالزجرِ عن التعدِّي لا للنبيِّ ﵊ كما توهِّمَ فالمَعْنَى وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ الله فقدْ أضرَّ بنفسِهِ فإنك لا نردي أيُّها المتعدِّي عاقبَة الأمرِ لعلَّ الله يحدثُ في قلبكَ بعدَ ذلكَ الذي فعلتَ من التعدِّي أمراً يقتضِي خلافَ ما فعلتَهُ فيبدَّل ببغضِهَا محبةً وبالإعراضِ عنعا إقبالاً إليها ويتسنَّى تَلَافيهِ رجعةً أو استئنافَ نكاحٍ

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: {لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْراً} “Bilemezsin, olur ki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır.” Zira bu, şart cümlesinin içeriğini gerekçelendirmek için getirilmiş yeni bir cümledir. Âlimler şöyle demiştir: Yüce Allah’ın ortaya çıkaracağı durum, onun haddi aşarak yaptığı şeyden kalbini tersine çevirmesidir. Dolayısıyla zulmün; haddi aşması sebebiyle kişiye isabet eden ve telafisi mümkün olmayan dünyevî bir zarar veya hem dünyevî hem uhrevî olanı kapsayan mutlak bir zarar olması gerekir. Gerekçelendirmenin dünyevî zarara tahsis edilmesi ise, insanların ondan sakınmasının daha şiddetli ve onu defetmeye verdikleri önemin daha güçlü olmasındandır. Yüce Allah’ın {لَا تَدْرِي} “Bilemezsin...” buyruğu, haddi aşmaktan caydırma hususuna daha fazla önem vermek amacıyla iltifat yoluyla haddi aşan kimseye hitaptır; zannedildiği gibi Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap değildir. Anlamı şudur: Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa nefsine zarar vermiş olur; çünkü ey haddi aşan kişi, sen işin sonunu bilemezsin; olur ki Allah, işlediğin bu taşkınlıktan sonra kalbinde yaptığın şeyin aksini gerektirecek bir durum yaratır da kadına duyduğun buğuz sevgiye, ondan yüz çevirme ona yönelmeye dönüşür ve böylece geri dönmekle ya da nikâhı yenilemekle telafisi mümkün hale gelir.

15006. Metin

{فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ} شارفنَ آخرَ عدتِهِنَّ {فَأَمْسِكُوهُنَّ} فراجعوهنَّ {بِمَعْرُوفٍ} بحسنِ معاشرةٍ وإنفاقٍ لائقٍ {أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} بإيفاء الحق واتقاء الضرار بأنْ يراجعَهَا ثم يُطلقهَا تطويلاً للعدةِ {وَأَشْهِدُواْ ذَوِى عَدْلٍ مّنْكُمْ} عند الرجعةِ والفرقة قطعا للتنازع وهذ أمرُ ندبٍ كما في قولِهِ تعالَى وَأَشْهِدُواْ إِذَا تَبَايَعْتُمْ ويُروَى عن الشافعي أنه للوجوبِ في الرَّجعَةِ {وَأَقِيمُواْ الشهادة لِلَّهِ} أيُّها الشهودُ عندَ الحاجةِ خالصاً لوجهه تعالى {ذلكم} إشارةٌ إلى الحثِّ على الإشهادِ والإقامةِ أو على جميعِ ما في الآيةِ {يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ مِنكُمْ يُؤْمِنُ بالله واليوم الأخر} إذْ هو المنتفعُ بهِ والمقصودُ تذكيرُهُ وقولُهُ تعالَى {وَمَن يَتَّقِ الله} الخ جملةٌ اعتراضيةٌ مؤكدةٌ لما سبقَ منْ وجوبِ مراعاةِ حدودِ الله تعالى بالوعدِ على الاتقاءِ عن تعدِّيها كَما أن ما تقدمَ من قولِهِ تعالَى وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ الله فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ مؤكدٌ لهُ بالوعيدِ على تعدِّيها فالمعنَى ومنْ يتقَ الله فطلقَ للسنةِ ولم يُضارَّ المعتدةَ ولم يُخرجها من مسكنِهَا واحتاطَ في الإشهادِ وغيرِهِ من الأمورِ {يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجاً} مما عَسَى يقعُ في شأنِ الأزواجِ من الغُمومِ والوقوعِ في المضايقِ ويفرجْ عنه ما يعتريهِ من الكُروبِ

{فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ} “Sürelerinin sonuna vardıklarında...” İddetlerinin sonuna yaklaştıklarında, {فَأَمْسِكُوهُنَّ} “...onları tutun...” yani onlara geri dönün, {بِمَعْرُوفٍ} “...güzellikle...” iyi geçimle ve layık bir harcamayla; {أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} “...yahut onlardan güzellikle ayrılın...” hakkını tam vererek ve iddeti uzatmak amacıyla önce dönüp sonra tekrar boşamak gibi zarar verme yollarına sapmayarak [ayrılın]. {وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِّنكُمْ} “...ve sizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun...” Anlaşmazlığı kökünden kesmek için ric’at (dönüş) ve ayrılık anında [şahit tutun]. Bu, Yüce Allah’ın {وَأَشْهِدُوا إِذَا تَبَايَعْتُمْ} kavlinde olduğu gibi mendubiyet bildiren bir emirdir. İmam Şâfiî’den bunun ric’atte vücub (farziyet) ifade ettiği rivayet edilmiştir. {وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ} “...şahitliği de Allah için dosdoğru yapın.” Ey şahitler, ihtiyaç duyulduğunda yalnızca Yüce Allah’ın rızası için [şahitliği yerine getirin]. {ذَٰلِكُمْ} “İşte bununla...” Şahit tutmaya ve şahitliği eda etmeye yahut ayette geçen hükümlerin tamamına teşviktir. {يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ مِنكُمْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ} “...içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseye öğüt verilir.” Çünkü bundan faydalanacak olan ve uyarılması hedeflenen kimse odur. Yüce Allah’ın {وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ...} “Kim Allah'tan korkarsa...” buyruğu, hadleri aşmaktan sakınmaya karşılık verilen vaad ile Yüce Allah’ın sınırlarını gözetmenin gerekliliğini pekiştiren bir ara cümlesidir. Nitekim daha önce geçen {وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ} buyruğu da sınırları aşmaya karşılık yapılan tehditle bunu pekiştirmiştir. Anlamı şudur: Kim Allah’tan korkup sünnete uygun olarak boşar, iddet bekleyen kadına zarar vermez, onu meskeninden çıkarmaz ve şahit tutma ile diğer hususlarda ihtiyatlı davranırsa, {يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجاً} “...O, ona bir çıkış yolu sağlar.” Eşler hususunda meydana gelebilecek kederlerden ve içine düşülebilecek darlıklardan [bir çıkış yolu sağlar] ve başına gelen sıkıntıları giderir.

15007. Metin

{وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يحتسبُ} أي من وجهٍ لا يخطرُ ببالِهِ ولا يحتسبُهُ ويجوزُ أن يكونَ كلاماً جيءَ بهِ على نهجِ الاستطرادِ عند ذكرِ قولِهِ تعالى ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ يُؤْمِنُ بالله إلى آخرِهِ فالمَعْنَى ومن يتق الله في كلِّ ما يأتي وما يدر يجعلْ لهُ مخرجاً ومخلصاً من غمومِ الدُّنيا والآخرةِ فيندرجُ فيهِ ما نحنُ فيهِ اندراجاً أولياً عن النبي عله الصلاة والسلام أنه قرأها فقالَ مخرجاً من شبهاتِ الدُّنيا ومن غمراتِ الموتِ ومن شدائدِ

{وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ} “Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır...” Yani hiç aklına gelmeyen ve hesap etmediği bir cihetten [rızıklandırır]. Bu cümlenin, Yüce Allah’ın {ذَٰلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ...} buyruğu zikredilirken istitrad (konu dışı tamamlama) yoluyla getirilmiş bir söz olması da mümkündür. O takdirde anlam: “Kim yapacağı ve terk edeceği her işte Allah’tan korkarsa, Allah ona dünya ve ahiret gamlarından bir çıkış ve kurtuluş yolu açar” demek olur; böylece üzerinde bulunduğumuz konu da öncelikli olarak buna dahil olur. Peygamber’den (aleyhisselâtü vesselâm) rivayet edildiğine göre o, bu ayeti okumuş ve “Dünyanın şüphelerinden, ölümün sarhoş edici baygınlıklarından ve

15008. Metin

٥ ٤

kıyamet gününün

15009. Metin

يومِ القيامةِ وقالَ ﵊ إِنّى لأعلمُ أخذَ الناسُ بها لكفتْهُم ومن يتقِ الله فما زال يقرؤها ويعيدُهَا ورُوِيَ أن عوف بن الأشجعيَّ أسرَ المشركونَ ابنَهُ سالماً فأتى رسولَ الله ﷺ فقال أسرَ ابنِي وشكَا إليهِ الفاقةَ فقالَ ﵊ اتقِ الله وأكثِرْ قولَ لا حولَ ولا قوَّةَ إلَاّ بالله العليِّ العظيمِ ففعلَ فبينَا في بيتِهِ إذ قرعَ ابنُهُ البابَ ومعهُ مائةٌ من الإبلِ غفلَ عنها العدو فاستقها فنزلتْ {وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى الله فَهُوَ حَسْبُهُ} أيْ كافيهِ في جميعِ أمورِهِ {إِنَّ الله بالغ أَمْرِهِ} بالإضافةِ أي منفذُ أمرِهِ وقُرِىءَ بتنوينِ بالغُ ونصبِ أمره أى يريدُهُ لا يفوتُهُ مرادٌ ولا يعجزه مطلوب وقرئ برفعِ أمرِهِ على أنَّه مبتدأٌ وبالغٌ خبرٌ مقدّمٌ والجملةُ خبرُ إنَّ أو بالغٌ خبر إنَّ وأمرُهُ مرتفعٌ به على الفاعليةِ أي نافذ أمرُهُ وقُرِىءَ بالغاً أمرَهُ على أنَّه حال وخبرإن قولُهُ تعالَى {قَدْ جَعَلَ الله لِكُلّ شَىْء قَدْراً} أى تقدير وتوقيتا أو مقدار وهُو بيانٌ لوجوبِ التوكلِ عليهِ تعالَى وتفويضِ الأمرِ إليهِ لأنَّه إذا علمَ أنَّ كلَّ شيءٍ من الرزقِ وغيرِه لا يكونُ إلا بتقديرِه تعالَى لا يبقى إلا التسليمُ للقدرِ والتوكلُ على الله تعالى

şiddetlerinden bir çıkış yolu” buyurmuştur. Yine o (aleyhisselâm): “Ben öyle bir ayet biliyorum ki, eğer insanlar ona sarılsalardı hepsine yeterdi: {وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ...}” buyurmuş ve bunu durmaksızın okuyup tekrarlamıştır. Rivayet edildiğine göre Avf b. Mâlik el-Eşcaî’nin oğlu Sâlim’i müşrikler esir almıştı. Bunun üzerine Avf, Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelip: “Oğlum esir edildi” diyerek fakirliğini ona arz etti. Efendimiz (aleyhisselâm): “Allah’tan kork ve ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm’ sözünü çokça söyle” buyurdu. O da bunu yaptı. Evinde bulunduğu bir sırada kapı çalındı; meğer düşmanın gafletinden yararlanıp peşine taktığı yüz deve ile birlikte oğlu gelmişti. Bunun üzerine şu ayet indi: {وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ} “Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter.” Yani bütün işlerinde ona kâfidir. {إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ} “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir.” İzafetle [okunmuştur]; yani emrini infaz edendir. “Bâliğun” kelimesi tenvinli ve “emrahû” mansub olarak da okunmuştur; yani dilediği şeye ulaşır, hiçbir muradı O’ndan kaçmaz ve istediği hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. “Emruhû” merfu olarak da okunmuştur; bu durumda [“emruhû”] mübteda, “bâliğun” öne geçmiş haberdir ve cümle “inne”nin haberidir; ya da “bâliğun” inne’nin haberi olup “emruhû” da onun faili olarak merfudur; yani emri geçerlidir demektir. [“Bâliğan”] hâl ve inne’nin haberi de Yüce Allah’ın şu kavli olmak üzere “bâliğan emrahû” şeklinde de okunmuştur: {قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً} “Gerçekten Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” Yani bir takdir ve vakit yahut bir miktar [koymuştur]. Bu, Yüce Allah’a tevekkül etmenin ve işi O’na havale etmenin gerekliliğini beyandır. Çünkü rızık ve diğer şeylerin ancak O’nun takdiriyle olduğunu bilen kimse için kadere teslim olmaktan ve Allah’a tevekkül etmekten başka yol kalmaz.

15010. Metin

{واللائى يَئِسْنَ مِنَ المحيض مِن نّسَائِكُمْ} لِكبرهنَّ وقد قدروه بستين سنة ويخمس وخمسينَ {إِنِ ارتبتم} أي شككتُم وجهِلْتُم كيفَ عدّتُهُن {فَعِدَّتُهُنَّ ثلاثة أَشْهُرٍ واللائى لَمْ يَحِضْنَ} بعدُ لصغرِهِنَّ أي فعدَّتهنَّ أيضاً كذلكَ فحذفَ ثقةً بدِلالة ما قبلَهُ عليهِ {وأولات الأحمال أَجَلُهُنَّ} أي مُنْتهى عدتِّهِنَّ {أَن يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} سواءً كُنَّ مطلقاتٍ أو مُتوفيًّ عنهُنَّ أزواجُهُنَّ وقد نُسخَ بهِ عمومُ قولِه تعالَى والذين يُتَوَفَّوْنَ مِنكُمْ وَيَذَرُونَ أزواجا يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرْبَعَةَ أشهر وعشرا لتراخى نزلوله عن ذلكَ لما هُو المشهورُ من قولِ ابنِ مسعود ﵁ من شاءَ باهلتُه أنَّ سورةَ النساءِ القُصْرى نزلتْ بعدَ التي في سورةِ البقرةِ وقد صحَّ أن سبيعة بنت الحرث الأسلميةَ ولدتْ بعدَ وفاةِ زوجِهَا بليالٍ فذكرتْ ذلكَ لرسول الله ﷺ قال لَهَا قدْ حللتِ فتزوَّجِي {ومن يتق الله} في شأنِ أحكامِهِ ومراعاةِ حقوقِهَا {يَجْعَل لَّهُ مِنْ أَمْرِهِ يسرا} أى يسهل عله أمرَهُ ويوفِّقْهُ للخيرِ

{وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِن نِّسَائِكُمْ} “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar...” Yaşlılıkları sebebiyle [âdetten kesilmiş olanlar ki] bunun süresini altmış yahut elli beş yaş olarak takdir etmişlerdir; {إِنِ ارْتَبْتُمْ} “...eğer şüpheye düşerseniz...” yani onların iddetinin nasıl olacağı hususunda şüpheye düşer ve [hükmünü] bilmezseniz; {فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ} “...onların iddeti üç aydır; henüz âdet görmemiş olanların da böyledir...” Yaşlarının küçüklüğü sebebiyle henüz hayız görmeyenlerin de iddeti aynı şekildedir. Kendinden önceki ifadenin buna delalet etmesine güvenilerek [hüküm kısmı] hazfedilmiştir. {وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ} “...Yüklü kadınların süreleri ise...” yani iddetlerinin sonu, {أَن يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} “...yüklerini bırakmalarıdır...” İster boşanmış ister kocaları vefat etmiş olsun [hüküm aynıdır]. Nüzulü daha sonra olduğu için Yüce Allah’ın {وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْراً} kavlinin genel hükmü bu ayetle neshedilmiştir. Nitekim İbn Mes’ûd’un (radıyallâhu anh) şu meşhur sözü de bunu ifade eder: “Dileyenle lanetleşirim ki, kısa Kadınlar (Talâk) Suresi, Bakara Suresi’ndekinden sonra inmiştir.” Sahih rivayette sabit olduğuna göre Sübey’a bint el-Hâris el-Eslemiyye kocasının vefatından birkaç gece sonra doğum yapmış ve durumu Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır; o da kendisine: “Artık helal oldun, evlenebilirsin” buyurmuştur. {وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ} “...Kim Allah'tan korkarsa...” O’nun hükümleri ve bunların haklarını gözetme hususunda [Allah'tan korkarsa], {يَجْعَل لَّهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْراً} “...O, ona işinde bir kolaylık sağlar.” Yani işini kolaylaştırır ve onu hayra muvaffak kılar.

15011. Metin

{ذلك} إشارة إلى ما ذكر من الأحكام وما فيه من معنى البعد مع قُرب العهدِ بالمُشار إليه للإيذان ببعد منزلِته في الفضلِ وإفرادُ الكافِ معَ أن الخطابَ للجمعِ كما يفصح عن قولُه تعالى {أَمْرُ الله أَنزَلَهُ إِلَيْكُمْ} لِما أنها لمجردِ الفَرْق بين الحاضرِ والمنقضي لا لتعين خصوصية المخاطبين وقدمر في قولِه تعالَى ذلك بوعظ به كَانَ مِنكُمْ يُؤْمِنُ بالله من سورةِ البقرةِ {وَمَن يَتَّقِ الله} بالمحافظةِ على أحكامِهِ {يُكَفّرْ عَنْهُ سيئاته} فإنَّ الحسناتِ يُذهبنَ السيئاتِ {وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْراً} بالمضاعفةِ

{ذَٰلِكَ} “İşte bu...” Zikredilen hükümlere işarettir. İşaret edilen şey yakın olduğu halde işaret isminde uzaklık manasının bulunması, onun faziletteki makamının yüceliğini bildirmek içindir. Yüce Allah’ın {أَمْرُ اللَّهِ أَنزَلَهُ إِلَيْكُمْ} “...Allah'ın size indirdiği buyruğudur...” kavlinin açıkça gösterdiği üzere hitap çoğula olduğu halde [“zâlike”deki] kâf harfinin tekil getirilmesi; bu harfin sadece hazır olan ile geçmiş olanı ayırt etmek için olup muhatapların hususiyetini belirlemek için olmamasındandır. Bakara Suresi’ndeki {ذَٰلِكَ يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ مِنكُمْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ} kavlinde de bu geçmişti. {وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ} “...Kim Allah'tan korkarsa...” O’nun hükümlerini koruyarak [takvalı davranırsa], {يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ} “...onun kötülüklerini örter...” Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, {وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْراً} “...ve onun mükafatını büyütür.” [Ecrini] kat kat artırarak [büyütür].

15012. Metin

٩ ٦

6 9

15013. Metin

وقولُه تعالى

Yüce Allah’ın şu kavli:

15014. Metin

{أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنتُم} استئنافٌ وقع جوابا عن سؤال نشأ مما قبله من الحثِّ عَلى التَّقوى كأنَّه قيلَ كيفَ نعملُ بالتَّقوى في شأنِ المعتداتِ فقيلَ أسكنوهنَّ مسكناً من حيثُ سكنتُم أي بعضَ مكانٍ سكناكم وقولُه تعالَى {مّن وُجْدِكُمْ} أي من وُسعِكم أي مما تطيقونَهُ عطفُ بيانٍ لقولِهِ من حيثُ سكنتُم وتفسيرٌ لهُ {وَلَا تُضَارُّوهُنَّ} أيْ في السكنى {لتضيقوا عليهن} وتلتجئوهن إلى الخروجِ {وَإِن كُنَّ} أي المطلقاتُ {أولات حَمْلٍ فَأَنفِقُواْ عَلَيْهِنَّ حتى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} فيخرُجنَ من العدةِ أما المُتوفَّى عنهنَّ أزواجُهنَّ فلا نفقةَ لهُنَّ {فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ} بعدَ ذلكَ {فآتوهن أُجُورَهُنَّ} على الإرضاعِ {وَأْتَمِرُواْ بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ} أي تشاورُوا وحقيقتُه ليأمرْ بعضُكم بعضاً بجميلٍ في الإرضاعِ والأجرِ ولا يكون من الأب مماسكة ولا من الأمِّ مُعاسرةٌ {وَإِن تَعَاسَرْتُمْ} أي تضايقتُم {فَسَتُرْضِعُ لَهُ أخرى} أي فستوجَدُ ولا تُعوزُ مرضعةٌ أُخرى وفيه معاتبةٌ للأمِّ على المعاسرةِ

{أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنتُم} “Onları oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun...” Daha önce geçen takvaya teşvikten doğan bir soruya cevap olarak gelmiş müstakil bir başlangıç cümlesidir; sanki “İddet bekleyen kadınlar hakkında takvayı nasıl uygulayacağız?” denilmiş de “Onları oturduğunuz yerin bir bölümünde, yani ikamet ettiğiniz yerin bir kısmında iskân edin” buyrulmuştur. Yüce Allah’ın {مِّن وُجْدِكُمْ} “...gücünüz nispetinde...” yani gücünüz yettiği ölçüde kavli; “oturduğunuz yerin bir bölümünde” ifadesinin atf-ı beyânı ve tefsiridir. {وَلَا تُضَارُّوهُنَّ} “...onlara zarar vermeyin...” Yani barınma konusunda [zarar vermeyin], {لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ} “...onları sıkıntıya sokmak için...” ve çıkmak zorunda bırakmak amacıyla [zarar vermeyin]. {وَإِن كُنَّ} “...Ve eğer... iseler...” yani boşanmış kadınlar, {أُولَاتِ حَمْلٍ فَأَنفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّىٰ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} “...yüklü kadınlar iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin...” böylece iddetten çıkmış olurlar. Kocaları vefat eden kadınlara gelince, onların nafakası yoktur. {فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ} “...Eğer sizin için emzirirlerse...” bundan sonra [sizin çocuğunuzu emzirirlerse], {فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ} “...onlara ücretlerini verin...” emzirme karşılığındaki ücretlerini verin. {وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُم بِمَعْرُوفٍ} “...ve aranızda güzellikle danışıp anlaşın...” Yani birbirinizle istişare edin; hakikati şudur: Emzirme ve ücret konusunda birbirinize güzel olanı emretsin; babadan cimrilik, anneden de zorluk çıkarma olmasın. {وَإِن تَعَاسَرْتُمْ} “...Eğer güçlük çekerseniz...” yani birbirinize zorluk çıkarırsanız, {فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرَىٰ} “...o zaman çocuğu onun için başka bir kadın emzirecektir.” Yani başka bir emzirici bulunur, çocuk emziricisiz kalmaz. Bu ifadede, zorluk çıkardığı için anneye yönelik bir sitem vardır.

15015. Metin

{لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مّن سَعَتِهِ وَمَن قُدِرَ عَلَيْهِ رزقه فلينفق مما آتاه الله} وإنْ قلَّ أي لينفقْ كُلُّ واحدٍ من الموسرِ والمعسرِ ما يبلغُه وسعُه {لَا يُكَلّفُ الله نَفْسًا إلا ما آتاها} جَلَّ أو قَلَّ فإنَّه تعالَى لا يكلفُ نفساً إلا وُسعَها وفيهِ تطييبٌ لقلبِ المُعسرِ وترغيبٌ لهُ في بذل مجهود وقد أُكِّدَ ذلكَ بالوعدِ حيثُ قيلَ {سَيَجْعَلُ الله بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً} أي عاجلاً أو آجلاً

{لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مِّن سَعَتِهِ وَمَن قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ} “Geniş imkânı olan, genişliğine göre harcasın; rızkı daraltılmış olan da Allah’ın kendisine verdiğinden infak etsin...” az bile olsa [harcasın]; yani zengin ve fakir olan herkes gücünün yettiği ölçüde harcasın. {لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْساً إِلَّا مَا آتَاهَا} “...Allah hiç kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez...” çok olsun az olsun [durum böyledir]; çünkü Yüce Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Bunda darlık içinde olanın gönlünü hoş etme ve onu elinden gelen gayreti göstermeye teşvik etme vardır. Bu durum {سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً} “...Allah, bir zorluktan sonra bir kolaylık yaratacaktır.” denilerek bir vaad ile tekit edilmiştir; yani hemen yahut ileride [kolaylık yaratacaktır].

15016. Metin

{وَكَأَيّن مّن قَرْيَةٍ} أي كثيرٌ من أهلِ قريةٍ {عَتَتْ} أي أعرضتْ {عَنْ أَمْرِ رَبّهَا وَرُسُلِهِ} بالعُتوِّ والتمردِ والعنادِ {فحاسبناها حِسَاباً شديدا} بالاستقصاء والتنقير والمناقشةِ في كلِّ نقيرٍ وقِطْميرٍ {وعذبناها عَذَاباً نُّكْراً} أي مُنكراً عظيماً وقُرِىءَ نكراً والمرادُ حسابُ الآخرةِ وعذابُها والتعبيرُ عنهما بلفظِ الماضى للدلالة على تحقيقها كما في قوله تعالى وَنَادَى أصحاب الجنة

{وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ} “Nice memleketler vardı ki...” yani nice memleket halkı vardı ki, {عَتَتْ} “...baş kaldırmıştı...” yüz çevirmişti, {عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ} “...Rabbinin ve O'nun elçilerinin emrinden...” azgınlık, isyan ve inatla [yüz çevirmişti]; {فَحَاسَبْنَاهَا حِسَاباً شَدِيداً} “...bunun üzerine Biz de onu çetin bir hesaba çektik...” inceden inceye araştırarak, didik didik ederek ve her bir zerreye varıncaya kadar hesaba çekerek; {وَعَذَّبْنَاهَا عَذَاباً نُّكْراً} “...ve onu görülmemiş feci bir azapla cezalandırdık.” Yani çok büyük ve dehşetli bir azapla [cezalandırdık]. [Nükran kelimesi] “nükren” olarak da okunmuştur. Kastedilen, ahiret hesabı ve onun azabıdır; bunların geçmiş zaman kipiyle ifade edilmesi, tıpkı Yüce Allah’ın {وَنَادَىٰ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ} kavlinde olduğu gibi, vukuunun kesinliğini göstermek içindir.

15017. Metin

{فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عاقبة أَمْرِهَا خُسْراً} هائلاً لا خُسَر وراءَهُ

{فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْراً} “Böylece o, yaptığı işin vebalini tattı ve işinin sonu bir hüsran oldu.” Arkasında başka hiçbir ziyanın bulunmadığı korkunç [bir hüsran oldu].

15018. Metin

} ١ ١٠

} 10 11

15019. Metin

{أَعَدَّ الله لَهُمْ عَذَاباً شَدِيداً} تكريرٌ للوعيدِ وبيانٌ لكونه متقبا كأنَّه قيلَ أعدَّ الله لهم هَذا العذابَ {فاتقوا الله يا أولي الألباب} ويجوزُ أن يرادَ بالحسابِ استقصاءُ ذنوبهِم وإثباتُها في صحائفِ الحفظةِ وبالعذابِ ما أصابَهُم عاجلاً وقد جُوِّزَ أن يكونَ عتتْ وما عُطفَ عليهِ صفةً عليهِ صفةً للقريةِ وأعدَّ الله لهم جواباً لقولِه تعالَى كأى {الذين آمنوا} منصوبٌ بإضمارِ أعنِي بياناً للمُنادَى أو عطفُ بيانٍ لهُ أو نعتٌ وفي إبدالهِ منهُ ضعفٌ لتعذرِ حلولِهِ محلَّه {قَدْ أَنزَلَ الله إِلَيْكُمْ ذِكْراً} هُو جبريلُ ﵇ سمِّيَ بهِ لكثرةِ ذكرِهِ أو لنزولِه بالذِكر الذي هُو القرآنُ كما ينبىءُ عنْهُ إبدالُ قولِه تعالَى

{أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَاباً شَدِيداً} “Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır...” Bu, tehdidin tekrarlanması ve azabın kesin olduğunu beyandır; sanki “Allah onlar için bu azabı hazırlamıştır” denilmiştir. {فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ} “...O halde Allah'tan korkun ey akıl sahipleri!...” Hesaptan kastın günahlarının inceden inceye sayılıp koruyucu meleklerin sahifelerine yazılması, azaptan kastın da dünyada başlarına gelen felaketler olması caizdir. “Âtet” fiilinin ve ona atfedilenlerin memleket kelimesinin sıfatı, “eaddallâhu lehum” cümlesinin de “keeyyin” kelimesinin cevabı olması da caiz görülmüştür. {الَّذِينَ آمَنُوا} “...Ey iman edenler!...” Münadâyı açıklamak üzere takdirî bir “a’nî” (kastediyorum) fiiliyle mansubdur ya da onun atf-ı beyânı veya sıfatıdır; onun yerine geçmesi imkânsız olduğundan bedel yapılması zayıf bir görüştür. {قَدْ أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْراً} “...Gerçekten Allah size bir zikir indirmiştir.” Bu, Cebrail’dir (aleyhisselâm); Allah’ı çok zikretmesinden yahut Kur’an olan zikir ile inmesinden dolayı böyle isimlendirilmiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu kavlinin ondan bedel olması da buna işaret eder:

15020. Metin

{رَسُولاً} منْهُ أو لأنَّه مذكورٌ في السمواتِ وفي الأممِ أو أُريدَ بالذكرِ الشرفُ كما في قولِه تعالَى وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ كأنَّه في نفسِه شرفٌ إما لأنه شرفٌ للمنزلِ عليهِ وإما لأنَّه ذو مجدٌ وشرفٌ عند الله تعالَى كقولِه تعالَى عِندَ ذِى العرش مَكِينٍ أو هُو النبيُّ ﵊ وعليهِ الأكثرُ عبرَ عنهُ بالذكرِ لمواظبتِهِ على تلاوةِ القرآنِ أو تبليغِهِ والتذكيرِ بهِ وعبرَ عن إرسالِهِ بالإنزالِ بطريقِ الترشيحِ أو لأنه مسببٌ عن إنزالِ الوَحيِ إليهِ وأُبدلَ منهُ رسولاً للبيانِ أو هو القرآنُ ورسولاً منصوبٌ بمقدرٍ مثلُ أرسلَ أوْ بذكرَا على إعمالِ المصدرِ المنونِ أو بدلٌ منْهُ على أنَّه بمعنى الرسالةِ وقولُه تعالى {يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيات الله مبينات} نعتٌ لرسولاً وآيات الله القرآن وبينات حالٌ منها أي حالَ كونِهَا مبيناتٍ لكُم ما تحتاجونَ إليهِ من الأحكامِ وقُرِىءَ مبيَّناتٍ أي بينَها الله تعالَى لقولِه تعالَى قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الأيات واللام في قوله تعالى {ليخرج الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} متعلقة بيتلوا أو بأنزلَ وفاعلُ يخرجَ على الأولِ ضميرُ الرسولِ ﵊ أو ضميرُ الجلالةِ والموصولِ عبارةٌ عنِ المؤمنينَ بعد إنزالهِ أي ليحصلَ لهم الرسولُ أو الله عزَّ وعلَا ما هُم عليهِ الآنَ من الإيمان والعملِ الصالحِ أو ليخرجَ من علِمَ أو قدَّرَ أنَّه سيؤمنُ {مّنَ الظلمات إِلَى النور} من الضلالةِ إلى الهُدَى {وَمَن يُؤْمِن بالله وَيَعْمَلْ صالحا} حسبما بُيِّن في تضاعيفِ ما أُنزلَ من الآياتِ المبيناتِ {يُدْخِلْهُ جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} وقُرِىءَ نُدْخِلْهُ بالنون وقولُه تعالَى {خالدين فِيهَا أَبَداً} حالٌ من مفعولِ يُدخلْهُ والجمع باعتبار معنى من كما أن الإفراد في الضمائرِ الثلاثةِ باعتبارِ لفظِها وقولُه تعالَى {قَدْ أَحْسَنَ الله لَهُ رِزْقاً} حالٌ أُخرى منْهُ أو من الضميرِ في خالدينَ بطريقِ التداخلِ وإفرادُ ضميرِ لهُ قد مرَّ وجهُه وفيهِ مَعْنَى التعجبِ والتعظيمِ لما رزقَهُ الله المؤمنينَ من الثوابِ

{رَسُولاً} “Bir peygamber [ki]...” Ondan [bedeldir]; yahut semalarda ve ümmetler arasında zikredildiği için böyledir; veya zikirden kasıt şereftir, nitekim Yüce Allah’ın {وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ} kavlinde olduğu gibi; sanki kendisi bizzat şereftir; ya kendisine indirilen kimse için bir şeref olduğundan yahut Yüce Allah’ın {عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ} kavlinde olduğu gibi Allah katında şan ve şeref sahibi olduğundandır. Yahut o, Peygamber’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem) –âlimlerin çoğunun görüşü de budur–; Kur’an okumaya yahut onu tebliğ edip onunla öğüt vermeye devam ettiği için zikir olarak adlandırılmıştır; onun gönderilmesi de istiare yoluyla indirme olarak ifade edilmiştir ya da kendisine vahiy indirilmesinin bir sonucu olduğu için böyle denilmiştir ve açıklama kabilinden ondan “resûlen” bedel yapılmıştır. Yahut zikir Kur’an’dır ve “resûlen” kelimesi “erselenâ” gibi takdirî bir fiille mansubdur ya da tenvinli masdarın amel etmesi kuralıyla “zikran” ile mansubdur yahut risalet anlamında olduğu kabul edilerek ondan bedeldir. Yüce Allah’ın {يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ} “...size Allah’ın apaçık âyetlerini okur...” buyruğu “resûlen” kelimesinin sıfatıdır. Allah’ın ayetleri Kur’an’dır; “mübeyyinât” ise ondan hâldir, yani muhtaç olduğunuz hükümleri size açıklayıcı oldukları halde [okur]. [Bu kelime] “mübeyyenât” şeklinde de okunmuştur; yani Yüce Allah’ın {قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ} buyruğu gereğince Allah’ın açıkladığı ayetler demektir. Yüce Allah’ın {لِّيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “...iman edip salih amel işleyenleri çıkarmak için...” kavlindeki lâm harfi, “yetlû”ya yahut “enzele”ye taalluk etmektedir. Birinci ihtimale göre “yuhrica” fiilinin faili Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait zamirdir veya lafza-i celâle ait zamirdir; ismi mevsul ise indirilmesinden sonra iman edenleri ifade eder; yani peygamber veya Azîz ve Yüce olan Allah onlara şu an üzerinde bulundukları iman ve salih ameli kazandırsın diye [indirmiştir]; yahut iman edeceği bilinen veya takdir edilen kimseleri çıkarmak için demektir: {مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ} “...karanlıklardan aydınlığa...” sapıklıktan hidayete [çıkarmak için]. {وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحاً} “...Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse...” indirilen apaçık ayetlerin satır aralarında beyan edildiği üzere [amel işlerse], {يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ} “...[Allah] onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar...” Bu fiil nûn ile “nüdhilhu” olarak da okunmuştur. Yüce Allah’ın {خَالِدِينَ فِيهَا أَبَداً} “...orada ebedî kalıcılar olarak...” buyruğu, “yudhilhu” fiilinin mef’ûlünden hâldir. Çoğul getirilmesi “men” şart isminin manası itibarıyladır; nitekim önceki üç zamirin tekil gelmesi de onun lafzı itibarıyladır. Yüce Allah’ın {قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقاً} “...Gerçekten Allah ona ne güzel bir rızık vermiştir!” buyruğu, ondan ikinci bir hâldir yahut tedâhül yoluyla “hâlidîne”deki zamirden hâldir. “Lehû”daki zamirin tekil gelme sebebi daha önce geçmişti. Bu ifadede, Allah’ın müminlere mükâfat olarak bahşettiği rızkın büyüklüğünü takdir ve ta’zim anlamı vardır.

15021. Metin

} {

} {

15022. Metin

{الله الذى خَلَقَ سَبْعَ سماوات} مبتدأٌ وخبرٌ {وَمِنَ الأرض مِثْلَهُنَّ} أي خلقَ من الأرضِ مثلَهُنَّ في العددِ وقُرِىءَ مثلهُن بالرَّفعِ على أنَّه مبتدأٌ ومِنَ الأرضِ خبرُهُ واختلفَ في كيفيةِ طبقات الأرض قالوا الجمهور على أنها سبع أراضين طباقاً بعضُها فوقَ بعضٍ بين كلِّ أرضٍ وأرضٍ مسافةٌ كما بينَ السماءِ والأرضِ وفي كلِّ أرضٍ سكانٌ من خلقِ الله تعالَى وقالَ الضحاكُ مطبقةٌ بعضها فوق من غيرِ فتوقٍ بخلافِ السمواتِ قال القرطبيُّ والأولُ أصحُّ لأنَّ الأخبارَ دالةٌ عليهِ كما رَوَى البخاريُّ وغيرُه مِنْ أنَّ كعباً حلفَ بالذي فلقَ البحرَ لمُوسى أنَّ صُهيباً حَدَّثهُ أن النبيِّ ﷺ لم يرَ قريةً يريدُ دخولَها إلا قالَ حينَ يراهَا اللَّهم ربِّ السمواتِ السبعِ وما أظللنَ وربَّ الأرضينَ السبعِ وما أقللنَ ورب الشيطاطين وما أضللنَ وربَّ الرياحِ وما أذرينَ نسألُكَ خيرَ هذه القريةِ وخيرَ أهلِهَا ونعوذ بكَ من شرِّها وشرِّ أهلها وشرِّ مَنْ فيهَا وعن ابن عباس ﵄ أنَّ نافعَ بنَ الأزرق سأله عن تحتَ الأرضينَ خلقٌ قالَ نعمْ قالَ فما الخلقُ قال إما ملائكةٌ أو جنٌّ قال الماورديُّ وعَلى هَذا تختصُّ دعوةُ الإسلامِ بأهلِ الأرضِ العُليا دونَ مَنْ عداهُم وإنْ كانَ فيهنَّ منْ يعقلُ منْ خلقٍ وفي مشاهدتِهِم السماءَ واستمدادِهِم الضوءَ منهَا قولانِ أحدُهما أنهم يشاهدونَ السماءَ مِن كُلّ جَانِبٍ من أرضِهِم ويستمدونَ الضياءَ منهَا والثاني أنهم لا يشاهدونَ السماءِ وأنَّ الله تعالَى خلقَ لهم ضياءً يشاهدُونَهُ وحَكَى الكلبيُّ عن أبي صالحٍ عن ابنِ عباسٍ ﵄ أنها سبعُ أرضينَ متفرقةٌ بالبحارِ وتُظِلُّ الجميعَ السماءُ {يَتَنَزَّلُ الأمر بَيْنَهُنَّ} أي يَجْرِي أمرُه وقضاؤُه بينهنَّ وينفذُ ملكُهُ فيهنَّ وعن قَتَادَةَ في كلِّ سماءٍ وفي كلِّ أرضٍ خلقٌ من خلقِه وأمرٌ من أمرِه وقضاءٌ من قضائِه وقيلَ هو مَا يُدبرُ فيهنَّ من عجائبِ تدبيرِه وقُرِىءَ ينزلُ الأمرُ {لّتَعْلَمُواْ أَنَّ الله على كُلّ شَىْء قَدِيرٌ} متعلقٌ بخلقَ أو بيتنزلُ أو بمضمرٍ يعمُّهمَا أيْ فعلَ ذلكَ لتعلَمُوا أن من قدر على ما ذُكرَ قادرٌ على كلِّ شيءٍ {وَأَنَّ الله قَدْ أَحَاطَ بِكُلّ شيءٍ عِلْمَا} لاستحالةِ صدورِ الأفاعيلِ المذكورةِ ممن ليسَ كذلكَ ويجوزُ أن يكونَ العاملُ في اللامِ بيانَ ما ذُكر من الخلقِ وتنزّلِ الأمرِ أيْ أَوْحى ذلكَ وبيَّنهُ لتعلمُوا بما ذكرَ من الأمورِ التي تشاهدونَها والتي تتلقَّونها من الوحي من عجائبِ المصنوعاتِ أنه لا يخرجُ عن قدرتِهِ وعلمِهِ شيءٌ ما أصلاً وقُرِىءَ ليعلمُوا عن النبيِّ ﷺ منْ قرأَ سورةَ الطلاقِ ماتَ على سنةِ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم

{اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ} “Allah, yedi göğü yaratandır...” Mübteda ve haberdir. {وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ} “...ve yerden de onların bir mislini...” Yani yeryüzünden de sayı bakımından onların bir benzerini yarattı demektir. “Mislihinne” kelimesi merfu olarak “misluhünne” şeklinde de okunmuştur; bu durumda mübteda, “ve mine’l-ardı” ise onun haberidir. Yeryüzünün tabakalarının keyfiyeti hakkında ihtilaf edilmiştir: Cumhurun görüşü; tıpkı gök ile yer arasında olduğu gibi her bir yer ile diğeri arasında bir mesafe bulunmak üzere, birbiri üstünde tabakalar halinde yedi arz olduğu ve her bir arzda Yüce Allah’ın yarattığı sakinlerin bulunduğu yönündedir. Dahhâk ise semaların aksine, aralarında yarık ve mesafe olmaksızın birbirine bitişik tabakalar olduğunu söylemiştir. Kurtubî şöyle der: Birinci görüş daha sahihtir; çünkü rivayetler buna delalet etmektedir. Nitekim Buhârî ve başkalarının rivayet ettiğine göre Ka’b, Mûsâ için denizi yaran [Allah’a] yemin ederek Süheyb’in kendisine Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) girmek istediği bir memleketi gördüğünde mutlaka şöyle dua ettiğini anlattığını söylemiştir: “Allah’ım! Yedi semanın ve gölgelediklerinin Rabbi, yedi arzın ve taşıdıklarının Rabbi, şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi, rüzgârların ve savurduklarının Rabbi! Senden bu memleketin hayrını, halkının hayrını dileriz; onun şerrinden, halkının şerrinden ve içindekilerin şerrinden de Sana sığınırız.” İbn Abbas’tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edildiğine göre Nâfi’ b. el-Ezrak ona: “Arzların altında yaratılmışlar var mıdır?” diye sormuş, o da “Evet” demiştir. “Bu yaratılmışlar nedir?” diye sorunca, “Ya melekler yahut cinlerdir” cevabını vermiştir. Mâverdî şöyle der: Buna göre İslâm daveti, oralarda akıl sahibi yaratılmışlar bulunsa bile, diğerlerine değil yalnızca üstteki yeryüzünün ehline mahsustur. Onların semayı görüp ondan ışık alıp alamayacakları hususunda iki görüş vardır: Birincisi, yeryüzlerinin her tarafından semayı gördükleri ve ışığı ondan aldıklarıdır; ikincisi ise semayı görmedikleri, Yüce Allah’ın onlar için gördükleri bir ışık yarattığıdır. Kelbî, Ebû Sâlih yoluyla İbn Abbas’tan (radıyallâhu anhümâ) nakleder ki: Bunlar denizlerle birbirinden ayrılmış yedi ayrı arz parçasıdır ve hepsini tek bir sema gölgeler. {يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ} “...Emir bunlar arasında inip durur...” Yani O’nun emri ve kazası bunlar arasında cereyan eder ve mülkü oralarda geçerli olur. Katâde’den [şöyle rivayet edilmiştir]: “Her bir semada ve her bir arzda O’nun yarattıklarından bir yaratılmış, O’nun emrinden bir emir ve O’nun kazasından bir hüküm vardır.” Denildi ki: Bu, O’nun o tabakalarda yürüttüğü eşsiz tedbirleridir. “Yenzilu’l-emru” şeklinde de okunmuştur. {لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “...Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bilmeniz için...” “Halaka” fiiline yahut “yetennezzelu”ya veya her ikisini de kapsayan takdirî bir fiile taalluk etmektedir; yani zikredilen şeylere güç yetirenin her şeye kadir olduğunu bilmeniz için bunu yaptı demektir. {وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً} “...ve gerçekten Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını [bilmeniz için].” Çünkü zikredilen bu muazzam işlerin böyle olmayan birinden sadır olması imkânsızdır. Lâm harfindeki amilin, zikredilen yaratma ve emrin inmesi hadisesinin beyanı olması da mümkündür; yani yaratılmışların bu hayret verici düzeninden bizzat müşahede ettiğiniz ve vahiyden aldığınız durumlar vasıtasıyla O’nun kudret ve ilminden hiçbir şeyin asla hariç kalamayacağını bilesiniz diye bunu vahyetti ve açıkladı demektir. [Bu fiil] “liya’lemû” (bilsinler diye) şeklinde de okunmuştur. Peygamber’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) [rivayet edilmiştir ki]: “Kim Talâk Suresi’ni okursa, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünneti üzere vefat eder.”