15045. Metin
٦٧ سورة الملك (١ ٢)
67- MÜLK SURESİ (1-2)
15046. Metin
(سورة الملك مكية وتسمى الواقية والمنجية لأنها تقي وتنجي قارئها من عذاب القبر وآياتها ثلاثون) (بسم الله الرحمن الرحيم)
(Mülk Suresi Mekkîdir; okuyanını kabir azabından koruyup kurtardığı için 'Vâkıye' [koruyucu] ve 'Münciye' [kurtarıcı] diye de adlandırılır. Otuz ayettir.) (Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)
15047. Metin
(تَبَارَكَ الذى بِيَدِهِ الملك) البركة والنماء والزِّيادةُ حسيَّةً كانتْ أو عقليةً وكثرةُ الخيرِ ودوامُه أيضاً ونسبتُها إلى الله ﷿ على المَعْنى الأوَّل وهُو الأليقُ بالمقامِ باعتبارِ تعاليهِ عمَّا سواهُ في ذاتِهِ وصفاتِهِ وأفعالِهِ وصيغةُ التفاعلِ للمبالغةِ في ذلك فان مالا يتصورُ نسبتُهُ إليهِ تعالَى من الصِّيغ كالتَّكبر ونحوِه إنَّما تنسبُ إليه سبحانَهُ باعتبارِ غاياتِهَا وعلى الثَّاني باعتبارِ كثرةِ ما يفيضُ منهُ على مخلوقاتِهِ من فنونِ الخيراتِ والصِّيغةُ حينئذٍ يجوزُ أنْ تكونَ لإفادةِ نماءِ تلكَ الخيراتِ وازديادِها شيئاً فشيئاً وآناً فآناً بحسبِ حدوثِها أو حدوثِ متعلَّقاتِها ولاستقلالِها بالدِّلالة على غايةِ الكمالِ وإنبائِها عن نهايةِ التَّعظيمِ لم يجُز استعمالُها في حقِّ غيرِه سبحانَهُ ولا استعمالُ غيرِها من الصيغِ في حقِّه ﵎ وإسنادُها إلى الموصولِ للاستشهادِ بما في حيزِ الصَّلةِ على تحققِ مضمونِهَا واليدُ مجازٌ عن القدرةِ التامَّةِ والاستيلاءِ الكاملِ أي تعالَى وتعاظَم بالذاتِ عن كلِّ ما سواهُ ذاتاً وصفةً وفعلاً الذي بقبضةِ قُدرتِهِ التَّصرفُ الكليُّ في كلِّ الأمورِ {وَهُوَ على كُلّ شَىْء} منَ الأشياءِ {قَدِيرٌ} مبالِغٌ في القُدرة عليهِ يتصرفُ فيهِ حسبما تقتضيه مشيئته المببنية على الحكمِ البالغةِ والجملةُ معطوفةٌ على الصِّلةِ مقررةٌ لمضمونِهَا مفيدةٌ لجريانِ أحكامِ مُلكِهِ تعالَى في جَلائلِ الأُمورِ ودقائِقها وقولُه تعالَى
{(تَبَارَكَ الذى بِيَدِهِ الملك)} “Mülk [ve mutlak hâkimiyet] elinde olan [Allah] ne yücedir!” Bereket; gerek hissî gerek aklî olsun artma, büyüme ve fazlalaşmadır; ayrıca hayrın çokluğu ve sürekliliğidir. Bunun Allah Teâlâ’ya nispet edilmesi, birinci anlamı itibariyledir ki makama en uygun olanı da zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde O'nun dışındaki her şeyden yüce olması bakımındandır. Tefâ‘ul (تَفَاعُل) kalıbı ise bu hususta mübalağa içindir. Zira tekebbür ve benzeri gibi zâtına nispeti düşünülemeyen kalıplar, ancak neticeleri ve gayeleri itibariyle Cenâb-ı Hakk’a nispet edilir. İkinci anlama göre ise O’ndan mahlûkatına taşan çeşitli hayırların çokluğu bakımındandır. Bu durumda kalıp, söz konusu hayırların ve bunların varoluşlarının veya taalluk ettikleri şeylerin meydana gelişine göre peyderpey ve anbean artıp çoğalmasını ifade etmek için olabilir. [Tebâreke kelimesi] yetkinliğin zirvesine delalet etmede ve tazimin en üst derecesini bildirmede müstakil bir ifade olduğundan, Cenâb-ı Hak’tan başkası hakkında kullanılması caiz olmadığı gibi O’nun hakkında da başka sîgaların kullanılması caiz görülmemiştir. Bu fiilin ism-i mevsûle isnat edilmesi ise sıla cümlesinin ifade ettiği hükümle bu mananın gerçekleştiğine şahitlik getirmek içindir. 'El' (el-Yed) lafzı, tam kudret ve mutlak hâkimiyetten mecazdır. Yani zâtı, sıfatı ve fiilleriyle Kendisinden başka her şeyden bizzat yüce ve ulu olan ve bütün işlerdeki küllî tasarruf kudret kabzasında bulunan [Allah ne yücedir]! {وَهُوَ على كُلّ شَىْء} “O, her şeye” var olan her şeye {قَدِيرٌ} “hakkıyla güç yetirendir.” O şey üzerinde tasarruf etmeye son derece kadirdir; kemâl-i hikmetine dayalı meşîetinin gerektirdiği şekilde onda dilediğince tasarruf eder. Bu cümle sıla üzerine matuf olup onun içeriğini pekiştirmekte ve Yüce Allah'ın mülkiyet hükümlerinin büyük küçük her meselede cereyan ettiğini bildirmektedir. Yüce Allah'ın şu kavli:
15048. Metin
{الذى خَلَقَ الموت والحياة} شروعٌ في تفصيلِ بعضٍ أحكامِ المُلكِ وآثارِ القُدرةِ وبيانِ ابتنائِهِما على قوانينِ الحِكَمِ والمَصالحِ واستتباعِهِما لغاياتٍ جليلةٍ والموصولُ بدلٌ من الموصولِ الأولِ داخلٌ معهُ في حُكمِ الشهادةِ بتعاليهِ تعالَى والموتُ عندَ أصحابِنَا صفةٌ وجُوديةٌ مضادةٌ للحياةِ وأمَّا ما رُوي عن ابنِ عباس ﵄ منْ أنَّهُ تعالَى خلقَ الموتُ في صُورةِ كبشٍ أملحَ لا يمرُّ بشيءٍ ولا يجدُ رائحتَهَا شيء الا حي وخلقَ الحياةَ في صورةِ فرسٍ بَلقاءَ لا تمرُّ بشيءٍ ولا يجدُ رائحتَهَا شيء إلا حي فكلامٌ واردٌ على منهاجِ التمثيلِ والتصويرِ وقيلَ هو عدمُ الحياةِ فمعنَى خلقِه حينئذٍ تقديرُهُ أو إزالةُ الحياةِ وأيَّاً ما كانَ فالأقربُ أنَّ المرادَ بهِ الموتُ الطارىءُ وبالحياةِ ما قبلَهُ وما بعدَهُ لظهورِ مداريتِهِما لما ينطقُ بهِ قولُه تعالَى {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً} فإن استدعاءَ ملاحظتهما لاحسان العمل مما لا ريبَ فيه معَ أنَّ نفسَ العملِ لا يتحققُ بدونِ الحياةِ الدنيويةِ وتقديمُ الموتِ لكونِهِ
{الذى خَلَقَ الموت والحياة} “O ki, ölümü ve hayatı yaratmıştır;” mülk hükümlerinin ve kudret eserlerinin bir kısmını detaylandırmaya, bunların hikmet ve maslahat kurallarına dayandığını ve yüce gayeleri netice verdiğini açıklamaya giriştir. Mevsûl (ellezî), birinci mevsûlden bedel olup Yüce Allah'ın yüceliğine şahitlik etme hükmünde onunla ortaktır. Ashabımıza (Ehl-i Sünnet’e) göre ölüm, hayata zıt varlıksal (vücûdî) bir sıfattır. İbn Abbâs’tan radıyallâhu anhümâ rivayet edilen; Yüce Allah'ın ölümü alaca bir koç suretinde yarattığı, onun hiçbir şeye uğramayıp kokusunu alan her şeyin öldüğü; hayatı ise alaca bir kısrak suretinde yarattığı, onun hiçbir şeye uğramayıp kokusunu alan her şeyin dirildiği şeklindeki rivayet ise temsil ve tasvir kabilinden söylenmiş bir sözdür. [Ölümün] hayatın yokluğu (adem-i hayât) olduğu da söylenmiştir; bu takdirde onun yaratılmasının anlamı takdir edilmesi yahut hayatın giderilmesidir. Hangisi olursa olsun, en yakın ihtimal, bununla kastedilenin sonradan arız olan ölüm; hayat ile kastedilenin de ölümden önceki ve sonraki hayat olmasıdır. Çünkü Yüce Allah'ın {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً} “hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için” kavlinin açıkça ifade ettiği hususun mihveri oldukları aşikârdır. Zira bu ikisinin mülahaza edilmesinin amelin güzelleşmesini gerektireceğinde şüphe yoktur; bununla birlikte amelin kendisi de dünya hayatı olmadan gerçekleşemez. Ölümün öne alınması ise...
15049. Metin
٦٧ سورة الملك (٣)
67- MÜLK SURESİ (3)
15050. Metin
أدعى إلى إحسانِ العملِ واللامُ متعلقةٌ بخلقَ أي خلقَ موتَكُم وحياتَكُم على أنَّ الألفَ واللامَ عوضٌ عن المضافِ إليهِ ليعاملَكُم معاملةَ مَنْ يختبرُكم أيكُم احسن عملا فيجازيكم على مراتبَ متفاوتةٍ حسبَ تفاوتِ طبقاتِ علومِكُم وأعمالِكُم فإنَّ العملَ غيرُ مختصَ بعملِ الجوارحِ ولذلكَ فسَّره ﵊ بقولِه أيُكم أحسنُ عقلاً وأورَعُ عن محارمِ الله وأسرعُ في طاعةِ الله فإنَّ لكلٍ من القلبِ والقالَب عملاً خاصَّاً به فكَما أنَّ الأولِ أشرفَ من الثَّانِي كذلكَ الحالُ في عملِه كيفَ لَا ولا عملَ بدونِ معرفةِ الله ﷿ الواجبةِ على العبادِ آثرَ ذي أثيرٍ وإنما طريقُها النظريُّ التفكرُ في بدائعِ صُنْعِ الله تعالَى والتدبرُ في آياتِه المنصوبةِ في الأنفس والآفاق وقد وقَد رُوي عنْهُ ﵊ أنه قال لا تُفضِّلوني على يونسَ بنِ مَتَّى فإنَّهُ كانَ يُرفع لهُ كلَّ يومٍ مثلُ عملِ أهلِ الأرض قالُوا وإنَّما كانَ ذلكَ التفكّرَ في أمرِ الله ﷿ الذي هُو عملُ القلبِ ضرورةَ أنَّ أحداً لا يقدرُ على أنْ يعملَ بجوارحِهِ كلَّ يومٍ مثلُ عملِ أهلِ الأرضِ وتعليقُ فعلِ البَلْوَى أي تعقيبُه بحرفِ الاستفهامِ لا التعليقُ المشهورُ الذي يقتضِي عدمَ إيرادِ المفعولِ أصلاً مع اختصاصِهِ بأفعالِ القلوبِ لما فيهِ من مَعْنَى العلمِ باعتبارِ عاقبتِه كالنظرِ ونظائرِه ولذلك أُجرَي مَجْرَاه بطريقِ التمثيلِ وقيلَ بطريقِ الاستعارةِ التبعيةِ وإيرادُ صيغةِ التَّفضيل معَ أنَّ الابتلاء شاملٌ لهم باعتبارِ أعمالهِم المنقسمةِ إلى الحسنِ والأحسنِ فقطْ للإيذانِ بأنَّ المرادَ بالذاتِ والمقصدِ الأصليَّ من الابتلاءِ هو ظهورُ كمالِ إحسانِ المحسنينَ مع تحققِ أصلِ الإيمانِ والطاعةِ في الباقينَ أيضاً لكمالِ تعاضدِ الموجباتِ له وأما الاعارض عن ذلكَ فبمعزلٍ من الاندراجِ تحتَ الوقوعِ فضلاً عن الانتظامِ في سلكِ الغاية للأفعال الاليهة وإنَّما هُو عملٌ يصدُر عن عاملِهِ بسوءِ اختيارِه من غيرِ مصحِّحٍ لهُ ولا تقريبٍ وفيهِ من الترغيبِ في الترقِّي إلى معارجِ العلومِ ومدارجِ الطاعاتِ والزجرِ عن مباشرةِ نقائِضِها ما لا يخفى {وهو العزيز} الغالب الذي لا يفوتُهُ من أساءَ العملَ {الغفور} لمن تابَ منهُم
...ameli güzelleştirmeye daha çok sevk edici olmasındandır. [Âyetteki] lâm harfi 'halaka' (yarattı) fiiline müteallıktır; yani elif ve lâmın muzâfun ileyhin yerini tutmasıyla 'hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınayan kimsenin muamelesiyle muamele etmek üzere sizin ölümünüzü ve hayatınızı yarattı' demektir. Böylece ilim ve amellerinizin mertebelerinin farklılığına göre sizleri farklı derecelerle mükâfatlandıracaktır. Zira amel sadece uzuvların ameline mahsus değildir. Nitekim Peygamber aleyhisselâm bunu: 'Hanginizin aklı daha güzel, Allah’ın haram kıldığı şeylerden daha çok sakınan ve Allah’a itaatte daha hızlı olanı' şeklinde tefsir etmiştir. Zira hem kalbin hem de bedenin kendine has bir ameli vardır. Nitekim birincisi ikincisinden daha şerefli olduğu gibi, onun ameli de böyledir. Nasıl olmasın ki kullara her şeyden önce vacip olan Allah Teâlâ’yı tanıma (marifetullah) olmaksızın hiçbir amel [makbul] olmaz. O’na ulaştıran nazarî yol ise ancak Allah Teâlâ’nın harika sanatını tefekkür etmek ve nefislerde ve ufuklarda yer alan ayetleri üzerinde düşünmektir. Nitekim Peygamber’den aleyhisselâm şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: 'Beni Yûnus b. Mettâ’ya üstün tutmayın; zira her gün onun için bütün yeryüzü ehlinin ameli kadar amel yükseltilirdi.' Dediler ki: 'Bu, ancak kalbin ameli olan Allah’ın işi hakkındaki tefekkür idi; çünkü hiç kimse her gün azalarıyla yeryüzü ehlinin ameli kadar amel yapmaya güç yetiremez.' İmtihan (belvâ) fiilinin talik edilmesi, yani ardından istifham harfinin gelmesi -ki bu, kalb fiillerine mahsus olup mefulün hiç getirilmemesini gerektiren meşhur talik değildir- neticesi itibariyle 'nazar' ve benzeri gibi ilim manası taşıdığı içindir. Bu sebeple temsil yoluyla onun yerine geçirilmiştir; tebe‘î istiare yoluyla olduğu da söylenmiştir. İmtihan insanları sadece 'güzel' ve 'daha güzel' şeklinde ayrılan amelleri bakımından kuşattığı halde ism-i tafdil sîgasının getirilmesi, imtihandan bizzat kastedilen ve asıl gayenin, iyilik edenlerin ihsanındaki kemâlin ortaya çıkmasıyla birlikte diğerlerinde de imanın ve itaatin aslının tahakkuk ettiğini bildirmek içindir; zira bunu gerektiren sebepler son derece güçlüdür. Bundan yüz çevirmeye gelince, bu durum vuku altına girmekten uzaktır; nerede kaldı ki ilahî fiillerin gayesi dizisine dahil olsun! Bu, sadece failinden hiçbir meşru gerekçesi ve izahı olmaksızın kötü tercihi sebebiyle sadır olan bir ameldir. Bunda ilimlerin yüce derecelerine ve itaatlerin makamlarına yükselmeye teşvik ve bunların zıtlarını işlemekten sakındırma hususunda gizli kalmayacak bir mana vardır. {وهو العزيز} “O, mutlak galiptir;” kötülük işleyen O'ndan kaçıp kurtulamaz; {الغفور} “çok bağışlayıcıdır;” onlardan tövbe edenleri bağışlayandır.
15051. Metin
{الذي خلق سبع سماوات} قيلَ هو نعتٌ للعزيزُ الغفورُ أو بيانٌ أو بدلٌ والأوجهُ أنه نُصِب أو رُفع على المدحِ متعلق بالموصولين السابقينِ مَعْنَى وإنْ كانَ منقطعاً عنهُما إعراباً كما مرَّ تفصيلُه في قولِهِ تعالى الذين يؤمنون بالغيب من سورةِ البقرةِ منتظَمٌ معهما في سلكِ الشهادةِ بتعاليه اليه سبحانَهُ ومع الموصولِ الثَّاني في كونِه مداراً للبلوى كما نطق به قوله تعالَى وَهُوَ الذى خَلَقَ السموات والأرض فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الماء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وقولُه تعالَى {طِبَاقاً} صفةٌ لسبعَ سمواتٍ أي مطابقةً على أنَّه مصدرُ طابقتَ النعلَ إذا خصفتَها وُصفَ بهِ المفعولُ أو مصدره مؤكدٌ لمحذوفٍ هو صفتُها أي طُوبقتْ طباقاً وقولُه تعالَى {مَّا ترى فِى خَلْقِ الرحمن مِن تفاوت} صفةٌ أُخرى لسبعَ سمواتٍ وضع فيها خلقُ الرحمنِ موضوع الضميرِ للتعظيمِ والإشعارِ بعلةِ الحكمِ وبأنَّه تعالى خلقَها بقدرتِهِ القاهرةِ رحمةً وتفضلاً وبأنَّ في إبداعِها نعماً
{الذي خلق سبع سماوات} “O, yedi göğü yaratan kimsedir.” Bunun 'el-Azîz el-Gafûr' için sıfat, beyan veya bedel olduğu söylenmiştir. En uygun olanı ise Bakara Suresi’nde 'gayba iman edenler' kavlinde tafsilatı geçtiği üzere, irap bakımından onlardan kesilmiş olsa da mana yönünden önceki iki mevsûle bağlı olarak medih üzere mensub veya merfû olmasıdır. [Bu mevsûl], Yüce Allah’ın yüceliğine şahitlik bağlamında o ikisiyle bir arada yer almakta; Yüce Allah’ın: 'Hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur; O’nun arşı su üstündeydi' kavlinde buyrulduğu gibi imtihanın mihveri olma hususunda da ikinci mevsûl ile birliktedir. Yüce Allah'ın {طِبَاقاً} “birbiriyle uyumlu tabakalar halinde” kavli, 'yedi gök' ifadesinin sıfatıdır; yani birbirine uygun demektir. Bu, 'ayakkabıyı yamayıp üst üste getirdiğinde' kullanılan masdar olup meful bununla nitelenmiştir; yahut onun sıfatı olan mahzuf bir fiilin tekit edici masdarıdır, yani 'tabaka tabaka üst üste getirilmiş' demektir. Yüce Allah'ın {مَّا ترى فِى خَلْقِ الرحمن مِن تفاوت} “Rahmân’ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin” kavli, yedi göğün diğer bir sıfatıdır. Burada zamir yerine 'Rahmân’ın yaratışı' ifadesi tazim için, hükmün illetini hissettirmek, Allah Teâlâ’nın onları kahredici kudretiyle bir rahmet ve lütuf olarak yarattığını ve onları benzersiz yaratmasında yüce nimetler bulunduğunu bildirmek için konulmuştur.
15052. Metin
سورة الملك (٤ ٧)
MÜLK SURESİ (4-7)
15053. Metin
جليلةً أو استئنافٌ والخطابُ للرسول ﷺ أو لكل أحد ممن يصلحُ للخطابِ ومنْ لتأكيدِ النَّفي أي ما تَرى فيه شيئا من تفاوتٍ أي اختلافٍ وعدم تناسُبٍ من الفَوتِ فإنَّ كلاً من المتفاوتينَ يفوتُ منهُ بعضُ ما في الآخرِ وقُرِىءَ من تفوتٍ ومعناهُمَا واحدٌ وقولُه تعالَى {فارجع البصر هَلْ ترى مِن فُطُورٍ} متعلقٌ به على معنى التسبيب حيثُ أخبرَ أولاً بأنه لا تفاوتَ في خلقهنَّ ثم قيلَ فارجعِ البصرَ حتَّى يتضحَ لك ذلكَ بالمعاينةِ ولا يبقى عندكَ شبهةٌ ما والفطورُ الشقوقُ والصدوعُ جمعُ فِطْرٍ وهو الشقُّ يقالُ فطرَهُ فانفطَرَ
...yahut istinaf cümlesidir. Hitap, Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem veya hitaba elverişli olan herkese yöneliktir. 'Min' edatı nefyi tekit içindir; yani 'onda hiçbir tefâvüt göremezsin' demektir. Tefâvüt, fevt (فَوْت) kökünden olup uyumsuzluk ve tenasüpsüzlük demektir; zira birbiriyle uyuşmayan iki şeyden her biri, diğerinde bulunan bazı şeyleri kaçırır. 'Min tefevvüt' (تَفَوُّت) şeklinde de okunmuştur; ikisinin manası birdir. Yüce Allah'ın {فارجع البصر هَلْ ترى مِن فُطُورٍ} “Haydi, gözü(nü) çevir de bak, bir çatlak görebilir misin?” kavli, sebep bildirme manasıyla buna bağlıdır; zira önce onların yaratılışında hiçbir tenasüpsüzlük olmadığı haber verilmiş, ardından bizzat görerek bu durumun sana açıklığa kavuşması ve katında hiçbir şüphe kalmaması için 'gözünü çevir de bak' denilmiştir. 'Futûr', yarıklar ve çatlaklar demektir; 'fıtr' (فِطْر) kelimesinin çoğuludur, o da yarık demektir; nitekim 'onu yardı, o da yarıldı' denir.
15054. Metin
{ثُمَّ اْرجِعِ البَصَرَ كَرَّتَيْنِ} أي رجعتينِ أُخرَيينِ في ارتيادِ الخللِ والمرادُ بالتثنيةِ التكريرُ والتكثيرُ كما في لبَّيكَ وسَعديكَ أي رجعةً بعدَ رجعةٍ وإنْ كثُرتْ {يَنقَلِبْ إِلَيْكَ البَصَرُ خَاسِئًا} أي بعيداً محروماً من إصابةِ ما التمسَهُ من العيبِ والخللِ كأنَّه يُطردُ عن ذلكَ طرداً بالصَّغارِ والقَماءةِ {وَهُوَ حَسِيرٌ} أي كليلٌ لطولِ المعاودةِ وكثرةِ المُراجعةِ وقولُه تعالَى
{ثُمَّ اْرجِعِ البَصَرَ كَرَّتَيْنِ} “Sonra gözü(nü) iki kez daha çevir [tekrar tekrar bak];” yani kusur aramak üzere iki kere daha çevir. İkilikten maksat, 'lebbeyk' ve 'sa‘deyk' ifadelerinde olduğu gibi tekrar ve çokluktur; yani ne kadar çok olursa olsun tekrar tekrar [bak]. {يَنقَلِبْ إِلَيْكَ البَصَرُ خَاسِئًا} “göz, hor hakir olarak” aradığı ayıp ve kusuru bulmaktan mahrum ve uzak kalarak, sanki küçüklük ve aşağılanmayla oradan kovulurcasına {وَهُوَ حَسِيرٌ} “ve bitkin bir halde sana döner.” Yani bakışı defalarca tekrar etmekten ve çokça gözden geçirmekten ötürü yorgun ve bitkin düşmüş olarak sana geri döner. Yüce Allah'ın şu kavli:
15055. Metin
{وَلَقَدْ زَيَّنَّا السماء الدنيا} بيانٌ لكونِ خلقِ السمواتِ في غايةِ الحسنِ والبهاءِ إثرَ بيانِ خُلوِهَا عن شائبةِ القصورِ وتصديرُ الجملةِ بالقسمِ لإبرازِ كمالِ الاعتناءِ بمضمونِهَا أي وبالله لقد زيَّنا أقربَ السمواتِ إلى الأرضِ {بمصابيح} أي بكواكبَ مضيئةً بالليلِ إضاءةَ السرجِ من السياراتِ والثوابتِ تتراءى كأن كُلَّها مركوزةٌ فيها مع أنَّ بعضَها في سائرِ السمواتِ وما ذاكَ إلا لأنَّ كلَّ واحدةٍ منها مخلوقةٌ على نمطٍ رائقٍ تحارُ في فهمِهِ الأفكارُ وطرازٍ فائقٍ تهيمُ في دركِهِ الأنظارُ {وجعلناها رُجُوماً للشياطين} وجعلنَا لها فائدةً أُخرى هي رجمُ أعدائِكُم بانقضاضِ الشهبِ المقتبسةِ من نارِ الكواكبِ وقيلَ معناهُ وجعلنَاهَا ظنوناً ورجوماً بالغيبِ لشياطينِ الإنسِ وهم المنجمونَ ولا يساعدهُ المقامُ والرجومُ جمع رَجْمٍ بالفتحِ وهو ما يُرجمُ بهِ {وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ} في الآخرةِ {عَذَابِ السعير} بعد الاحتراقِ في الدُّنيا بالشهبِ
{وَلَقَدْ زَيَّنَّا السماء الدنيا} “Andolsun ki biz, en yakın göğü süsledik;” göklerin yaratılışının noksanlık şaibesinden uzak olduğunun açıklanmasının ardından son derece güzel ve parlak olduğunun beyanıdır. Cümlenin yeminle başlaması, içeriğine verilen tam önemi ortaya koymak içindir; yani 'Allah’a yemin olsun ki yere en yakın göğü süsledik', {بمصابيح} “kandillerle” yani gezegenlerden ve sabit yıldızlardan geceleri kandil gibi aydınlatan parlak yıldızlarla [süsledik]. Bir kısmı diğer göklerde olmasına rağmen hepsi onda yerleşikmiş gibi görünür. Bu da ancak her birinin fikirleri hayrete düşüren hoş bir tarzda ve bakışları şaşkına çeviren üstün bir biçimde yaratılmış olmasındandır. {وجعلناها رُجُوماً للشياطين} “ve onları şeytanlar için taşlama [vesilesi] kıldık;” yıldızların ateşinden kopan alevlerin (şihabların) inmesiyle düşmanlarınızı taşlama şeklinde onlara bir fayda daha kıldık. Bunun anlamının, 'onları insan şeytanları olan müneccimler için tahminler ve gayb taşlamaları kıldık' şeklinde olduğu da söylenmiştir; ancak makam buna uygun değildir. 'Rucûm', fethalı olan 'recm'in çoğuludur ve kendisiyle taş atılan şey demektir. {وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ} “Onlar için hazırladık;” ahirette, dünyada şihablarla yandıktan sonra {عَذَابِ السعير} “çılgın alevli cehennem azabını.”
15056. Metin
{وَلِلَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبّهِمْ} منَ الشياطينِ وغيرِهِم {عَذَابَ جَهَنَّمَ} وقرئ بالنصبِ على أنَّه عطفٌ على عذابِ السعيرِ وللذينَ على لهم {وَبِئْسَ المصير} أي جهنمُ
{وَلِلَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبّهِمْ} “Rablerini inkâr edenler için de” gerek şeytanlardan gerekse başkalarından inkâr edenler için {عَذَابَ جَهَنَّمَ} “cehennem azabı vardır.” 'Azâbe Cehennem' şeklinde mansub olarak da okunmuştur; bu durumda 'azâbe's-sa‘îr' üzerine, 've lillezîne' ise 'lehum' üzerine matuftur. {وَبِئْسَ المصير} “O ne kötü bir varış yeridir!” Yani cehennem ne kötüdür!
15057. Metin
{إِذَا أُلْقُواْ فِيهَا سَمِعُواْ لَهَا} أي لجهنَم وهو متعلقٌ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من قولِهِ تعالَى {شَهِيقًا} لأنه في الأصلِ صفتُه فلما قُدمتْ صارتْ حالاً أي سمعُوا كائناً لَها شهيقاً أي صوتاً كصوتِ الحميرِ وهو حسيسُها المنكرُ الفظيعُ قالوا الشهيقُ في الصدرِ والزفيرُ في الحلقِ {وَهِىَ تَفُورُ} أي والحالُ أنها تغلِي بهم غليانَ المِرْجِلِ بما فيهِ وجعلُ الشهيقِ لأهلِهَا منهُم وممن طُرحَ فيها قبلَهُم كما في قولِهِ تعالَى لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ يرده قوله تعالى
{إِذَا أُلْقُواْ فِيهَا سَمِعُواْ لَهَا} “Oraya atıldıklarında, onun için işitirler;” yani cehennem için [işitirler]. Bu, Yüce Allah'ın {شَهِيقًا} “korkunç bir uğultu” kavlinden hâl olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. Çünkü aslen onun sıfatı iken öne geçirilince hâl olmuştur. Yani onun eşek sesi gibi korkunç ve çirkin homurtusu olan bir sesini işitirler. Demişlerdir ki: Şehîk göğüsten çıkan ses, zefîr ise boğazdan çıkan sestir. {وَهِىَ تَفُورُ} “ve o kaynayıp dururken.” Yani o, içindekilerle birlikte kazanın kaynaması gibi onlarla kaynamaktadır. Şehîkin, 'Onlar için orada zefîr ve şehîk vardır' ayetinde olduğu gibi cehennem ehline ve onlardan önce oraya atılanlara ait kılınması ihtimalini Yüce Allah'ın şu kavli reddetmektedir:
15058. Metin
٦٧ سورة اتلملك (٨ ١٠)
67- MÜLK SURESİ (8-10)
15059. Metin
{تَكَادُ تَمَيَّزُ} أي تتميزُ وتتفرقُ {مِنَ الغيظ} أي منْ شدةِ الغضبِ عليهِم فإنَّه صريحٌ في أنَّهُ من آثارِ الغضبِ عليهِم كما في قوله تعالى سَمِعُواْ لَهَا تَغَيُّظاً وَزَفِيراً فأينَ هُو من شهيقِهِم الناشىءِ من شدةِ ما يقاسونَهُ من العذابِ الأليمِ والجملةُ إما حالٌ من فاعلِ تفورُ أو خبرٌ آخرُ وقولُه تعالَى {كُلَّمَا أُلْقِىَ فِيهَا فَوْجٌ} استئنافٌ مسوقٌ لبيانِ حالِ أهلِها بعد بيانِ حالِ نفسِها وقيلَ حالٌ من ضميرِها أي كلما أُلقَى فيها جماعةٌ من الكفرةِ {سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا} بطريقِ التوبيخِ والتقريعِ ليزدادُوا عذاباً فوقَ عذابٍ وحسرةً على حسرةٍ {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ} يتلُو عليكُم آياتِ ربِّكُم وينذركُم لقاءَ يومِكُم هذا كما وقعَ في سورةِ الزمرِ ويعربُ عنه جوابهُم أيضاً
{تَكَادُ تَمَيَّزُ} “Neredeyse parçalanacak” ayrılıp dağılacak, {مِنَ الغيظ} “öfkeden.” Yani onlara duyduğu şiddetli öfkeden ötürü [parçalanacak]. Zira bu ifade, Yüce Allah'ın: 'Onun öfkelenişini ve uğultusunu işitirler' kavlinde olduğu gibi bunun onlara duyulan öfkenin eseri olduğunu açıkça göstermektedir. Nerede bunun [cehennemin öfkesinin] onların çektikleri elem verici azabın şiddetinden kaynaklanan iniltileriyle bir olması! Bu cümle ya 'tefûru' fiilinin failinden hâldir yahut başka bir haberdir. Yüce Allah'ın {كُلَّمَا أُلْقِىَ فِيهَا فَوْجٌ} “Oraya her bir topluluk atıldıkça” kavli, cehennemin bizzat kendi durumunun açıklanmasından sonra ehlinin durumunu açıklamak üzere sevk edilmiş bir istinaf cümlesidir; onun zamirinden hâl olduğu da söylenmiştir. Yani kâfirlerden bir topluluk oraya her atıldığında, {سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا} “oradaki bekçiler onlara sorar;” azap üstüne azap, hasret üstüne hasret çeksinler diye azarlama ve kınama yoluyla [şöyle sorarlar]: {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ} “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” Zümer Suresi’nde geçtiği ve onların vereceği cevabın da açıkça ortaya koyduğu üzere, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve sizi bu gününüze kavuşmakla uyaran bir uyarıcı gelmedi mi?
15060. Metin
{قَالُواْ} اعترافاً بأنه تعالَى قد أزاحَ عللَهُم بالكليةِ {بلى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ} جامعينَ بينَ حرفِ الجوابِ ونفسِ الجملةِ المجابِ بها مبالغةً في الاعترافِ بمجىءِ النذيرِ وتحسراً على ما فاتَهُم من السعادةِ في تصديقِهِم وتمهيداً لبيانِ ما وقعَ منهُم من التفريطِ تندماً واغتماماً على ذلكَ أيْ قالَ كلُّ فوجٍ من تلكَ الأفواجِ قد جاءنا نذير اي واحدة حقيقةً أو حكماً كأنبياءِ بني اسرائيل فانهم حكمِ نذيرٍ واحدٍ فأنذرنا وتَلا علينا ما نزَّل الله تعالى عليه من آياتِهِ {فَكَذَّبْنَا} ذلكَ النذيرَ في كونِهِ نذيراً من جهتِهِ تعالَى {وَقُلْنَا} في حقِّ ما تلاهُ من الآياتِ إفراطاً في التكذيبِ وتمادياً في النكيرِ {ما نزل الله} أحدٍ {مِن شَىْء} من الأشياءِ فضلاً عن تنزيلِ الآياتِ عليكُم {إِنْ أَنتُمْ} أي ما أنتُم في ادعاء أنَّه تعالَى نزَّل عليكُم آياتٍ تُنذرونَنا بِمَا فيها {إِلَاّ فِى ضلال كَبِيرٍ} بَعِيدٍ عن الحقِّ والصوابِ وجمعُ ضميرِ الخطابِ مع أنَّ مخاطِبَ كلِّ فوجٍ نذيرُهُ لتغليبِهِ على أمثاله مبالغةً في التكذيبِ وتمادياً في التضليلِ كما ينبىءُ عنهُ تعميمُ المُنزِّلِ مع تركِ ذكرِ المُنزَّلِ عليهِ فإنَّه مُلوِّحٌ بعمومِهِ حتماً وأما إقامةُ تكذيبِ الواحدِ مُقامَ تكذيبِ الكلِّ فأمرٌ تحقيقيٌّ يصارُ إليهِ لتهويلِ ما ارتكبُوه من الجنايات لامساغ لاعتبارِهِ من جهتِهِم ولا لإدراجِهِ تحت عبارَتِهِم كيفَ لا وهو منوطٌ بملاحظةِ اجماع النذر على مالا يختلفُ من الشرائعِ والأحكامِ باختلافِ العصورِ والأعوامِ وأين هُم من ذلك وقد حال الجريضُ دونَ القريضِ هَذا إذا جَعلَ ما ذُكِرَ حكايةً عن كلِّ واحدٍ من الأفواجِ وأما إذا جُعلَ حكايةً عن الكلِّ فالنذيرُ إمَّا بمَعْنَى الجمعِ لأنَّه فعيلٌ أو مصدرٌ مقدرٌ بمضافٍ عامَ أي أهلُ نذيرٍ أو منعوتٌ بهِ فيتفقُ كلا طَرَفَي الخطابِ في الجمعيةِ ومن اعتبرَ الجمعيةَ بأحدِ الوجوهِ الثلاثةِ على التقديرِ الأولِ ولم يخصَّ اعتبارَهَا بالتقديرِ الأخيرِ فقد اشتَبَه عليه الشئون واختلطَ بهِ الظنونُ وقد جُوِّزَ أنْ يكونَ الخطابُ من كلامِ الخزنةِ للكفارِ على إرادةِ القولِ على أنَّ مرادَهُم بالضَّلالِ ما كانُوا عليهِ في الدُّنيا أو هلاكهُم أو عقابُ ضلالِهِم تسميةً لهُ باسمِ سببِهِ وأن يكونَ من كلامِ الرسلِ للكفرةِ وقد حكموه للخزانة فتأمل وكن على الحق المبينِ
{قَالُواْ} “Dediler ki:” Allah Teâlâ’nın mazeretlerini tamamen ortadan kaldırdığını itiraf ederek, {بلى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ} “'Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi.'” Uyarıcının geldiğini tam olarak itiraf etmek, onları tasdik etmekteki mutluluğu kaçırdıklarına yanmak ve yaptıkları kusurları pişmanlık ve üzüntüyle bildirmeye zemin hazırlamak için cevap harfi ile cevaplanan cümlenin kendisini bir arada getirdiler. Yani o topluluklardan her biri: 'Bize hakikatte bir yahut İsrâiloğulları peygamberleri gibi hükmen bir uyarıcı mesabesinde olan bir uyarıcı geldi; bizi uyardı ve Allah Teâlâ’nın kendisine indirdiği ayetlerini bize okudu' dediler. {فَكَذَّبْنَا} “Fakat biz yalanladık;” o uyarıcının Allah katından gelen bir uyarıcı olduğunu yalanladık, {وَقُلْنَا} “ve dedik ki:” yalanlamada aşırı giderek ve inkârda direterek okuduğu ayetler hakkında: {ما نزل الله} “Allah indirmedi” hiç kimseye, {مِن شَىْء} “hiçbir şey;” size ayetler indirmek şöyle dursun, hiçbir şey indirmemiştir. {إِنْ أَنتُمْ} “Siz ancak” yani Allah Teâlâ’nın size bizi içindekilerle uyaracağınız ayetler indirdiği iddianızda siz ancak, {إِلَاّ فِى ضلال كَبِيرٍ} “büyük bir sapıklık içindesiniz.” Haktan ve doğrudan uzak bir sapıklıktasınız. Her topluluğun muhatabı tek bir uyarıcı olduğu halde hitap zamirinin çoğul getirilmesi, yalanlamada aşırı gitmek ve saptırmada ileri gitmek için onu benzerlerine galebe çalmak suretiyledir. Nitekim indirilenin kime indirildiğini zikretmeksizin indiren zâtın genellenmesi de bunu bildirmektedir; zira bu durum kesinlikle bir genellemeye işaret eder. Bir kişinin yalanlanmasının bütün peygamberlerin yalanlanması yerine konulmasına gelince, bu işledikleri cinayetlerin büyüklüğünü göstermek için başvurulan hakiki bir durumdur; onların açısından veya onların ifadeleri altına sokularak değerlendirilmesi mümkün değildir. Nasıl olsun ki bu, asırların ve yılların değişmesiyle değişmeyen şeriat ve hükümlerde uyarıcıların ittifakını göz önünde bulundurmaya bağlıdır. İş boğaza dayanmışken onlar nerede, bunu düşünmek nerede! Bu açıklama, zikredilenlerin o topluluklardan her birinin sözü olarak kabul edilmesi halindedir. Şayet hepsinin ortak sözü olarak kabul edilirse, 'nezîr' lafzı 'fe‘îl' vezninde olduğu için ya çoğul manasındadır yahut 'uyarıcıya muhatap olanlar' takdirinde genel bir muzâf takdir edilmiş bir masdardır yahut kendisiyle nitelenendir; böylece hitabın her iki tarafı da çoğullukta birleşir. Birinci ihtimale göre bu üç vecihten biriyle çoğulluğu kabul edip bunu son ihtimale hasretmeyen kimse için işler karışmış ve zanlar birbirine girmiştir. Hitabın, bir söz takdiriyle bekçilerin kâfirlere yönelik sözü olması da caiz görülmüştür; bu takdirde dalâletten maksatları dünyada üzerinde bulundukları hal yahut helakleri veya sebebinin adıyla anılması kabilinden dalâletlerinin cezasıdır. Yine bunun peygamberlerin kâfirlere hitabı olup onların bunu bekçilere aktarmış olmaları da caiz görülmüştür. Artık düşün ve apaçık hak üzere ol!
15061. Metin
{وَقَالُواْ} أيضاً معترفينَ بأنَّهم لم يكونوا
{وَقَالُواْ} “Ve dediler ki:” yine kendilerinin...
15062. Metin
سورة الملك (١١ ١٤)
MÜLK SURESİ (11-14)
15063. Metin
ممَّن يسمعُ أو يعقلُ {لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ} كلاماً {أَوْ نَعْقِلُ} شيئاً {مَا كُنَّا فِى أصحاب السعير} أي في عدادِهِم ومن أتباعِهِم وهم الشياطينُ لقولِهِ تعالَى وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السعير كأنَّ الخزنةَ قالُوا لهم في تضاعيفِ التوبيخِ ألم تسمعُوا آياتِ ربِّكُم ولم تعقِلُوا معانِيهَا حتَّى لا تُكذبُوا بها فأجابُوا بذلكَ
...işiten veya akleden kimselerden olmadıklarını itiraf ederek: {لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ} “'Eğer işitmiş olsaydık'” bir sözü, {أَوْ نَعْقِلُ} “'yahut akletseydik'” bir şeyi, {مَا كُنَّا فِى أصحاب السعير} “'şu çılgın alevli cehennemin yaranı arasında olmazdık.'” Yani onların sayısında ve tâbileri arasında bulunmazdık; onlar da Yüce Allah'ın: 'Onlar için alevli cehennem azabını hazırladık' kavli gereğince şeytanlardır. Sanki bekçiler onlara kınama esnasında: 'Onları yalanlamamanız için Rabbinizin ayetlerini işitmediniz mi ve manalarını akletmediniz mi?' demişler, onlar da buna böyle cevap vermişlerdir.
15064. Metin
{فاعترفوا بِذَنبِهِمْ} الذي هو كُفرهم وتكذيبُهُم بآياتِ الله ورسله {فَسُحْقًا} بسكونِ الحاءِ وقُرِىءَ بضمِّها مصدرٌ مؤكدٌ إمَّا لفعلٍ متعدَ من المزيدِ بحذفِ الزوائدِ كَما في قعدكَ الله أي فأسحقَهُم الله أي أبعدهم من رحمتِهِ سُحْقَاً أي إسْحَاقاً أو لفعلٍ مترتبٍ على ذلكَ الفعلِ أي فأسحقَهُم الله فسَحقُوا أي بُعدوا سُحقاً أي بُعْداً كما في قول من قال او عضة دهريا ابنَ مروانَ لم تَدَع مِنَ المالِ إلا مُسْحَتٌ أو مُجلّفُ أيْ لَم تدعَ فلمْ يبْقَ إلا مسحتٌ الخ وعلى هذينِ الوجهينِ قولُه تعالَى وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا واللامُ في قولِهِ تعالَى {لاصحاب السعير} للبيانِ كما في هَيْتَ لكَ ونحوِهِ والمرادُ بهم الشياطينُ والداخلونَ في عدادِهِم بطريقِ التغليبِ
{فاعترفوا بِذَنبِهِمْ} “Böylece günahlarını itiraf ettiler;” o da küfürleri ve Allah’ın ayetlerini ve peygamberlerini yalanlamalarıdır. {فَسُحْقًا} “Artık uzak olsun!” Hâ harfinin sükûnu ile okunmuştur, zammeli olarak da okunmuştur. Bu, zevâidin hazfiyle mezîd geçişli bir fiilin tekit edici masdarıdır; tıpkı 'Ka‘adekellâh' (Allah seni oturtsun) sözünde olduğu gibi; yani 'Allah onları rahmetinden uzaklaştırsın' demektir. Yahut bu fiile terettüp eden bir fiilin masdarıdır; yani 'Allah onları uzaklaştırdı, onlar da büsbütün uzaklaştılar' demektir; nitekim şairin: 'Zamanın ısırığı ey Mervân oğlu, maldan ancak kökünden sökülmüş veya budanmış olandan başkasını bırakmadı' sözünde olduğu gibi; yani 'bırakmadı da geriye sadece kökünden sökülmüş olan kaldı' demektir. Bu iki veche göre Yüce Allah'ın: 'Ve onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi' kavli de böyledir. Yüce Allah'ın {لاصحاب السعير} “çılgın alevli cehennem yaranı!” kavlindeki lâm, 'Heyte leke' ve benzerlerinde olduğu gibi beyan içindir. Onlarla kastedilen şeytanlar ve tağlîb yoluyla onların safına dahil olanlardır.
15065. Metin
{إِنَّ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بالغيب} أي يخافونَ عذابَهُ غائبا عنهم أو غائبين عنْهُ أو عن أعينِ النَّاسِ أو بما خَفِيَ منهُم وهو قلوبُهُم {لَهُم مَّغْفِرَةٌ} عظيمةٌ لذنوبهم {وأجر كبيرٌ} لا يُقادرُ قدرُه
{إِنَّ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بالغيب} “Şüphesiz Rablerinden gıyaben korkanlar var ya;” yani O’nun azabından kendileri için gayb iken yahut kendileri O’ndan veya insanların gözlerinden uzakta iken yahut içlerinde gizli olan şeyle yani kalpleriyle korkanlar var ya, {لَهُم مَّغْفِرَةٌ} “onlar için bir bağışlanma” günahları için büyük bir mağfiret, {وأجر كبيرٌ} “ve büyük bir mükâfat vardır;” paha biçilmez bir ecir vardır.
15066. Metin
{وَأَسِرُّواْ قَوْلَكُمْ أَوِ اجهروا بِهِ} بيانٌ لتساوِي السرِّ والجهرِ بالنسبةِ إلى علمِهِ تعالى كما في قوله سَوَاء مّنْكُمْ مَّنْ أَسَرَّ القول وَمَنْ جَهَرَ بِهِ قال ابن عباس ﵄ نزلت في المشركينَ كانُوا ينالُونَ من النبي ﵊ فيُوحَى إليهِ ﵊ فقال بعضُهُم لبعضٍ اسروا قولمكم كيلَا يسمعَ ربُّ محمدٍ فقيلَ لهُم أسِرُّوا ذلكَ أو اجهروا بهِ فإنَّ الله يعلمهُ وتقديمُ السرِّ على الجهرِ للإيذانِ بافتضاحِهِم ووقوعِ ما يحذَرونه من أولِ الأمرِ والمبالغةِ في بيانِ شمولِ علمِه المحيطِ لجميعِ المعلوماتِ كأنَّ علمِه تعالَى بما يُسرّونه أقدرُ منهُ بما يجهرونَ بهِ مع كونِهِما في الحقيقةِ على السويةِ فإنَّ علمَه تعالَى بمعلوماتهِ ليسَ بطريقِ حصولِ صُورِها بل وجودُ كلِّ شيءٍ في نفسِه عِلْمٌ بالنِّسبةِ إليهِ تعالَى أو لأنَّ مرتبةَ السرِّ متقدمةٌ على مرتبةِ الجهرِ إذْ مَا من شيءٍ يُجهرُ بهِ إلا وهُو أو مباديهِ مُضْمرٌ في القلبِ يتعلقُ بهِ الإسرارُ غالباً فتعلُقُ علمِه تعالَى بحالتِهِ الأُولى متقدمٌ على تعلقهِ بحالتِهِ الثانيةِ وقولُهُ تعالَى {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} تعليلٌ لما قبلَه وتقريرٌ لهُ وفي صيغةِ الفعيلِ وتحليةِ الصدورِ بلامِ الاستغراقِ ووصفِ الضمائرِ بصاحبِيتِها من الجزالة ما لا غاية وراءه كأنَّهُ قيلَ إنه مبالغٌ في الإحاطةِ بمضمراتِ جميعِ الناسِ وأسرارِهم الخفيةِ المستكنّةِ في صدورِهِمْ بحيثُ لا تكادُ تفارقُها أصلاً فكيفَ يَخْفى عليهِ ما تُسرُّونَهُ وتجهرونَ بهِ ويجوزُ أنْ يُرادَ بذاتِ الصُّدورِ القلوبُ التي في الصدرِ والمعنى أنه عليمٌ بالقلوبِ وأحوالِها فلا يَخْفَى عليهِ سرٌّ من أسرارِهَا وقولُهُ تعالَى
{وَأَسِرُّواْ قَوْلَكُمْ أَوِ اجهروا بِهِ} “Sözünüzü ister gizleyin, ister onu açığa vurun;” Yüce Allah’ın: 'Sizden sözü gizleyen ile onu açığa vuran eşittir' kavlinde olduğu gibi O’nun ilmine nispetle gizli ile açığın eşit olduğunun beyanıdır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Bu ayet müşrikler hakkında inmiştir; onlar Peygamber’in aleyhisselâm aleyhinde konuşurlardı, bunun üzerine ona vahiy gelirdi. Onlar da birbirlerine: 'Muhammed’in Rabbi işitmesin diye sözünüzü gizli tutun' dediler. Bunun üzerine onlara: 'İster gizleyin, ister açığa vurun; şüphesiz Allah onu bilir' denildi. Gizlinin açığa takdim edilmesi, rezil rüsva olduklarını, baştan beri sakındıkları şeyin başlarına geldiğini bildirmek ve O’nun her şeyi kuşatan ilminin bütün malumatı kapsadığını mübalağa ile beyan etmek içindir. Sanki gizledikleri şeyleri bilmesi, açığa vurduklarını bilmesinden daha muktedirdir; oysa hakikatte ikisi de eşittir. Zira Yüce Allah’ın malumatı bilmesi onların suretlerinin hâsıl olması yoluyla değildir; bilakis her şeyin kendi nefisindeki varlığı Yüce Allah’a nispetle bir ilimdir. Yahut gizlilik mertebesi açıklık mertebesinden önce geldiği içindir; çünkü açığa vurulan hiçbir şey yoktur ki o veya başlangıcı kalpte gizlenmiş olmasın ve gizlilik çoğunlukla ona taalluk etmesin. Dolayısıyla Yüce Allah’ın ilminin o şeyin birinci haline taalluk etmesi, ikinci haline taalluk etmesinden öncedir. Yüce Allah'ın {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” kavli, öncesinin illetini bildirmekte ve onu pekiştirmektedir. 'Fa‘îl' (فَعِيل) sîgasında, 'sudûr' lafzının istiğrâk lâmı ile süslenmesinde ve içteki duyguların ona ait kılınarak vasıflanmasında nihayetsiz bir edebî letafet ve fesahat vardır. Sanki şöyle denilmiştir: Şüphesiz O, bütün insanların göğüslerinde gizlenen ve onlardan neredeyse hiç ayrılmayan saklı sırlarını ve niyetlerini kuşatmada son derece yetkindir. Hal böyleyken gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyler O’na nasıl gizli kalabilir? 'Zâtü's-sudûr' ile göğüsteki kalplerin kastedilmiş olması da caizdir. Bu takdirde mana: O kalpleri ve onların hallerini çok iyi bilir; dolayısıyla onların hiçbir sırrı O’na gizli kalmaz, demektir. Yüce Allah'ın şu kavli:
15067. Metin
{أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ}
{أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ} “Yaratan bilmez mi?”
15068. Metin
٦٧ سورة الملك (١٥ ١٨)
67- MÜLK SURESİ (15-18)
15069. Metin
إنكارٌ ونفيٌ لعدمِ إحاطةِ علمِهِ تعالَى بالمُضمرِ والمُظهرِ أي ألا يعلمُ السرَّ والجهرَ من أوجدَ بموجبِ حكمتِهِ جميعَ الأشياءِ التي هُمَا من جُملَتِهَا وقولُهُ تعالَى {وَهُوَ اللطيف الخبير} حالٌ من فاعلِ يعلمُ مؤكدةٌ للإنكارِ والنَّفيِ أي ألا يعلمُ ذلكَ والحالُ أنَّه المتوصلُ علمُهُ إلى ما ظهرَ من خلقِهِ وما بطنَ ويجوزُ أنْ يكونَ مَنْ خَلَقَ منصوباً والمَعْنَى ألا يعلمُ الله مَنْ خلقَهُ والحالُ أنَّهُ بهذِهِ المثابةِ من شمولِ العلمِ ولا مساغَ لإخلاءِ العلم عن المفعولِ بإجرائِهِ مَجْرَى يُعْطِي ويمنعُ على مَعْنَى ألا يكونَ عالِماً مَنْ خلقَ لأنَّ الخلقَ لا يتأتَّى بدونِ العلمِ لخلوِّ الحالِ حينئذٍ من الإفادةِ لأنَّ نظمَ الكلامِ حينئذ ألا يكونُ عالماً وهو مبالغٌ في العلمِ
...Yüce Allah’ın ilminin gizliyi ve açığı kuşatmadığı iddiasını inkâr ve nefiydir. Yani gizli ve açık olanın da aralarında bulunduğu bütün varlıkları hikmetinin gereği olarak yoktan var eden Zât, gizliyi ve açığı bilmez mi? Yüce Allah'ın {وَهُوَ اللطيف الخبير} “O, lütuf sahibidir, her şeyden haberdardır” kavli, 'ya‘lemu' fiilinin failinden hâl olup inkâr ve nefyi tekit etmektedir. Yani ilmi yarattıklarının açığına ve gizlisine nüfuz eden Zât iken O bunu bilmez mi? 'Men halaka' ifadesinin mansub olması da caizdir; bu durumda mana: İlminin kuşatıcılığı bu derecede iken Allah yarattığı kimseyi bilmez mi, şeklinde olur. 'Verir ve engeller' kullanımında olduğu gibi [meful almaksızın] 'yaratan kimse âlim olmaz mı' manasına gelecek şekilde ilim fiilini mefulden yoksun bırakmaya imkân yoktur; çünkü yaratma ilim olmaksızın gerçekleşemez. Aksi halde hâl cümlesi faydadan yoksun kalır; zira o takdirde sözün dizilişi 'O ilimde son derece kâmil iken âlim olmaz mı' şeklini alır.
15070. Metin
{هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الأرض ذَلُولاً} لينةً يسهلُ عليكُم السلوكُ فيها وتقديمُ لكُم على مفعُولَي الجعلِ مع أن حقه التأخرُ عنهُما للاهتمامِ بِما قُدمَ والتشويق إلى ما أخر فإنَّ ما حقُّه التقديمُ إذا أُخّر لا سيَّما عند كونِ المقدمِ ممَّا يدلُّ على كونِ المؤخرِ من منافعِ المخاطبينَ تبقَى النفسُ مترقبةً لورودِهِ فيتمكنُ لديها عندَ ذكرِهِ فضلُ تمكنٍ والفاءُ في قولِه تعالَى {فامشوا فِى مَنَاكِبِهَا} لترتيبِ الأمرِ على الجعلِ المذكورِ أي فاسلكُوا في جوانِبِهَا أو جِبَالِهَا وهو مَثَلٌ لفرطِ التذليلِ فإن منكبَ البعيرِ أرقُّ أعضائِهِ وأنباها عن أنْ يطأَهُ الراكبُ بقدمِهِ فإذا جُعل الأرضُ في الذُّلِّ بحيثُ يتأتَّى المشيُ في مناكبِهَا لم يبقَ منها شيءٌ لم يتذللْ {وَكُلُواْ مِن رّزْقِهِ} والتمسُوا من نعمِ الله تعالَى {وَإِلَيْهِ النشور} أي المرجعُ بعدَ البعثِ لا إلى غيرِه فبالِغُوا في شكرِ نعمِهِ وآلائِهِ
{هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الأرض ذَلُولاً} “Yeri sizin için boyun eğmiş [elverişli] kılan O'dur;” üzerinde yürümeniz kolay olsun diye yumuşak ve elverişli kılmıştır. 'Leküm' ifadesinin, hakkı geride olmak iken 'ce‘ale' fiilinin iki mefulünün önüne geçirilmesi, öne alınana önem vermek ve sona bırakılana teşvik etmek içindir. Zira öne alınması gereken şey ertelendiğinde -özellikle de öne alınan şey geriye bırakılanın muhatapların menfaatlerinden olduğunu gösteriyorsa- nefis onun gelişini bekler durur ve zikredildiğinde zihinde fazlasıyla yer eder. Yüce Allah'ın {فامشوا فِى مَنَاكِبِهَا} “O halde onun omuzlarında [yollarında] yürüyün” kavlindeki fâ harfi, emrin zikredilen kılma fiiline terettüp ettiğini bildirmek içindir; yani onun etrafında veya dağlarında yürüyün. Bu, boyun eğdirmenin son derecesini anlatan bir meseldir. Zira devenin omuzu (menkibi), azalarının en ince ve binicinin ayağıyla basmasından en uzak olan yeridir; dolayısıyla yeryüzü omuzlarında dahi yürünebilecek derecede boyun eğdirilmiş kılındığına göre, boyun eğdirilmemiş hiçbir yeri kalmamış demektir. {وَكُلُواْ مِن رّزْقِهِ} “ve O’nun rızkından yiyin;” Allah Teâlâ’nın nimetlerini talep edin. {وَإِلَيْهِ النشور} “Dönüş de ancak O’nadır.” Yani yeniden dirilişten sonraki dönüş başkasına değil, yalnızca O’nadır; öyleyse O’nun nimetlerine ve ihsanlarına bol bol şükredin.
15071. Metin
{أأمنتُم مَنْ في السَّماءِ} أي الملائكةَ الموكلينَ بتدبيرِ هذا العالمِ أو الله سبحانَهُ على تأويلِ من في السماءِ أمرُهُ وقضاؤهُ أو على زعمِ العربِ حيثُ كانُوا يزعمونَ أنَّه تعالَى في السماءِ أي أأمنتُم منْ تزعمُونَ أنَّهُ في السماءِ وهُو متعالٍ عن المكانِ {أَن يَخْسِفَ بكم الأرض} بعدما جعلها لكم ذلولا تشمون في مناكبِهَا وتأكلونَ من رزقه لكفر إنكم تلك النعمة أي يقبلها ملتبسة بكم فيغييكم فيهَا كما فعلَ بقارونَ وهو بدل اشتمال من مَنْ وقيلَ هو عَلى حذفِ الجارِّ أيْ مِنْ أنْ يخسفَ {فَإِذَا هِىَ تَمُورُ} أي تضطربُ ذهاباً ومجيئاً على خلافِ ما كانَتْ عليهِ من الذُّلِّ والاطمئنانِ
{أأمنتُم مَنْ في السَّماءِ} “Gökte olanın... emin mi oldunuz?” Yani bu âlemin idaresiyle görevli meleklerden yahut emri ve hükmü gökte olan zât teviline göre Allah Sübhânehu’dan veya Allah Teâlâ’nın gökte olduğunu zanneden Arapların zannına göre [emin mi oldunuz?]; yani mekândan münezzeh olduğu halde gökte olduğunu zannettiğiniz Zât’tan, {أَن يَخْسِفَ بكم الأرض} “sizi yere batırmasından” o yeri sizin için boyun eğdirilmiş kıldıktan, omuzlarında yürüdükten ve O'nun rızkından yedikten sonra bu nimete nankörlük etmeniz sebebiyle sizi yerin dibine geçirmesinden, yani قارûn'a yaptığı gibi sizi içine alıp yutmasından [emin mi oldunuz?] Bu, 'men' lafzından bedel-i iştimaldir; harf-i cerrin hazfiyle 'min en yahsife' takdirinde olduğu da söylenmiştir. {فَإِذَا هِىَ تَمُورُ} “Bir de bakarsınız ki o çalkalanıp duruyor!” Yani önceki sükûnet ve boyun eğmişliğinin aksine bir o yana bir bu yana şiddetle sarsılıp çalkalanmaktadır.
15072. Metin
{أَمْ أَمِنتُمْ مّن فِى السماء} إضرابٌ عن التهديدِ بما ذكر وانتقال التهديدِ بوجهٍ آخرَ أيْ بلْ أأمنتُم مَنْ في السَّماءِ {أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حاصبا} أي حجارةً من السماءِ كما أرسلَها على قومِ لوطٍ وأصحابِ الفيلِ وقيلَ ريحاً فيها حجارةٌ وحصباءُ كأنَّها تقلعُ الحصباءَ لشدَّتِهَا وقوتِهَا وقيلَ هي سحابٌ فيها حجارةٌ {فَسَتَعْلَمُونَ} عن قريبٍ البتةَ {كَيْفَ نَذِيرِ} أي إنذارِي عندَ مُشاهدتِكُم للمنذَرِ بهِ ولكنْ لا ينفعكُم العلمُ حينئذٍ وقُرِىءَ فسيعلمُونَ بالياءِ
{أَمْ أَمِنتُمْ مّن فِى السماء} “Yoksa gökte olanın... emin mi oldunuz?” Zikredilen tehditten vazgeçip (idrâb) başka bir tehdit şekline intikaldir; yani 'Yoksa gökte olanın, {أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حاصبا} üzerinize taş yağdıran bir rüzgâr göndermesinden' -Lût kavmine ve fil sahiplerine gönderdiği gibi gökten taş göndermesinden; şiddet ve kuvvetinden ötürü çakıl taşlarını yerinden söküp savuran taşlı ve çakıllı bir fırtına yahut içinde taşlar bulunan bir bulut göndermesinden [emin mi oldunuz?]- {فَسَتَعْلَمُونَ} “yakında kesinlikle bileceksiniz,” {كَيْفَ نَذِيرِ} “uyarımın nasıl olduğunu!” Yani kendisiyle uyarılan azabı gördüğünüzde uyarımın nasıl olduğunu bileceksiniz; fakat o vakit bilmek size fayda vermeyecektir. Yâ harfi ile 'feseya‘lemûn' şeklinde de okunmuştur.
15073. Metin
{وَلَقَدْ كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ} أي من قبل كفارِ مكةَ من كفارِ الأممِ السَّالفةِ كقومِ نوحٍ وعادٍ وأضرابِهم والالتفاتُ إلى الغيبة لابراز
{وَلَقَدْ كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ} “Andolsun ki onlardan öncekiler de yalanlamıştı;” yani Mekke kâfirlerinden önceki Nûh kavmi, Âd ve benzerleri gibi geçmiş ümmetlerin kâfirleri de yalanlamıştı. Gaib sîgasına iltifat, [onlardan]...
15074. Metin
٦٧ سورة الملك (١٩ ٢١)
67- MÜLK SURESİ (19-21)
15075. Metin
الإعراضِ عنهُم {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} أي إنكارِي عليهِم بإنزالِ العذابِ أي كانَ على غايةِ الهولِ والفظاعةِ وهذا هو موردُ التأكيدِ القسَمِي لا تكذيبُهُم فقطْ وفيهِ من المبالغةِ في تسلية رسول الله ﷺ وتشديد التهديد لقومه مالا يَخْفَى
...yüz çevrildiğini göstermek içindir. {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} “benim inkârım [cezalandırmam] nasıl oldu?” Yani azap indirerek onları inkâr edişim, cezalandırışım nasıl oldu? Son derece dehşetli ve korkunç oldu! Yeminle tekit edilen husus sadece onların yalanlaması değil, işte budur. Bunda Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem büyük bir teselli ve kavmine gizli kalmayacak şiddetli bir tehdit vardır.
15076. Metin
{أَوَ لَمْ يَرَوْاْ} أغفَلوا ولم ينظُروا {إِلَى الطير فَوْقَهُمْ صافات} باسطاتٍ أجنحتهنَّ في الجوِّ عند طيرانِهَا فإنهنَّ إذا بسطنَهَا صفَفنَ قوادِمها صفاً {وَيَقْبِضْنَ} ويضمُمنها إذا ضربنَ بها جنوبهنَّ حيناً فحيناً للاستظهارِ بهِ على التحركِ وهو السرُّ في إيثارِ يقبضنَ الدالِّ على تجددِ القبضِ تارةً بعد تارةٍ على قابضاتٍ {مَا يُمْسِكُهُنَّ} في الجوِّ عند الصفِّ والقبضِ على خلافِ مقتضى الطبعِ {إِلَاّ الرحمن} الواسعُ رحمتُهُ كلَّ شيءٍ بأنْ برأهُنَّ على أشكال وخصاصئص وهيأهُنَّ للجريِ في الهواءِ والجملةُ مستأنفةٌ أو حالٌ من الضميرِ في يقبضنَ {إِنَّهُ بِكُلّ شَىْء بَصِيرٌ} يعلمُ كيفيةَ إبداعِ المبدعاتِ وتدبيرِ المصنوعاتِ وقولِه تعالَى
{أَوَ لَمْ يَرَوْاْ} “Görmediler mi?” Gaflet edip bakmadılar mı, {إِلَى الطير فَوْقَهُمْ صافات} “üstlerinde kanatlarını aça aça” havada uçarken kanatlarını yayan; zira kanatlarını açtıklarında ön tüylerini sıra sıra düzerler, {وَيَقْبِضْنَ} “ve kapaya kapaya [uçan] kuşlara?” Hareket etmeye yardımcı olmak üzere kanatlarını zaman zaman yanlarına çarparak kapatırlar. 'Kâbidât' yerine peyderpey kapanmanın yenilendiğine delalet eden 'yakbıdne' fiilinin tercih edilmesinin sırrı budur. {مَا يُمْسِكُهُنَّ} “Onları havada tutan yoktur,” kanat açıp kapama esnasında tabiatın gereğinin aksine havada tutan yoktur, {إِلَاّ الرحمن} “Rahmân’dan başkası;” onları havada akıp gidecek şekil ve özelliklerde yaratıp hazırlamak suretiyle rahmeti her şeyi kuşatan [Rahmân’dan başkası tutmaz]. Bu cümle istinafiyedir yahut 'yakbıdne'deki zamirden hâldir. {إِنَّهُ بِكُلّ شَىْء بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir;” yaratılanların nasıl var edileceğini ve sanat eserlerinin nasıl sevk ve idare edileceğini hakkıyla bilir. Yüce Allah'ın şu kavli:
15077. Metin
{أم مّنْ هذا الذى هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُمْ مّن دُونِ الرحمن} تبكيتٌ لهم بنفي أنْ يكونَ لهم ناصرٌ غيرُ الله تعالَى كما يلوحُ به التعرضُ لعنوانِ الرحمانيةِ ويعضُدهُ قولُه تعالَى مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَاّ الرحمن أو ناصرٌ من عذابِهِ تعالَى كما هو الأنسبُ بما سيأتي من قولِه تعالَى إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ كقولِهِ تعالَى أَمْ لَهُمْ الِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مّن دُونِنَا في المعنيينِ معاً خَلا أنَّ الاستفهامِ هُناكَ متوجهٌ إلى نفسِ المانعِ وتحققهِ وههُنا إلى تعيينِ الناصرِ لتبكيتِهِم بإظهارِ عجزِهِم عن تعيينِهِ وأم منقطعةٌ مقدرةٌ ببل المفيدةِ للانتقالِ من توبيخِهِم على تركِ التأملِ فيما يشاهدونَهُ من أحوالِ الطيرِ المنبئةِ عن تعاجيبِ آثارِ قدرةِ الله ﷿ إلى التبكيتِ بما ذُكِرَ والالتفاتُ للتشديدِ في ذلكَ ولا سبيلَ إلى تقديرِ الهمزةِ معَها لأنَّ ما بعدَهَا مَنْ الاستفهاميةُ وهي مبتدأٌ وهذا خبرُهُ والموصولُ مع صلتِهِ صفتُهُ كما في قوله تعالى مَن ذَا الذى يَشْفَعُ عِندَهُ وإيثارُ هذا لتحقيرِ المشارِ إليهِ وينصرُكُم صفةٌ لجندٌ باعتبارِ لفظِهِ ومن دونِ الرحمنِ على الوجهِ الأولِ إما حالٌ من فاعلِ ينصركُم أو نعتٌ لمصدرِهِ وعلى الثاني متعلقٌ بينصركم كما في قولِهِ تعالَى مَن يَنصُرُنِى مِنَ الله فالمَعْنَى بلْ مَنْ هذا الحقيرُ الذي هُو في زعمِكُم جندٌ لكم ينصرُكُم نصراً كائناً من دونِ نصرِهِ تعالَى أو ينصرُكُم من عذابٍ كائنٍ من عندِ الله ﷿ وتوهمُ أنَّ أمَّ معادلة لقوله تعالى او لم يَرَوْاْ الخ معَ القولِ بأنَّ مَنِ استفهاميةٌ مما لا تقريبَ له أصلاً وقولُه تعالَى {إِنِ الكافرون إِلَاّ فِى غُرُورٍ} اعتراضٌ مقررٌ لما قبلَهُ ناعِ عليهِم ما هُم فيهِ من غايةِ الضلالِ أي ما هُم في زعمِهِم أنَّهم محفوظونَ من النوائبِ بحفظِ آلهتِهِم لا بحفظِهِ تعالَى فقطْ أو أنَّ آلهتَهُم تحفظهُم من بأسِ الله إلا في غرورٍ عظيمٍ وضلالٍ فاحشٍ من جهةِ الشيطانِ ليسَ لهُم في ذلكَ شيءٌ يعتدُّ بهِ في الجملةِ والالتفاتُ إلى الغَيبة للإيذانِ باقتضاءِ حالِهِم للإعراضِ عنهُم وبيانِ قبائِحِهِم لغيرِهِم والإظهارُ في موقعِ الإضمارِ لذمِّهِم بالكُفرِ وتعليلِ غرورِهِم بهِ والكلامُ في قوله تعالى
{أم مّنْ هذا الذى هُوَ جُندٌ لَّكُمْ يَنصُرُكُمْ مّن دُونِ الرحمن} “Yoksa Rahmân’dan başka size yardım edecek şu ordunuz kimdir?” Rahmâniyyet vasfına değinilmesinin hissettirdiği ve Yüce Allah'ın: 'Onları Rahmân’dan başkası tutamaz' kavlinin de desteklediği üzere, Allah Teâlâ’dan başka hiçbir yardımcılarının olmadığını bildirerek onları susturmaktır; yahut birazdan gelecek olan: 'Şayet O rızkını tutarsa' kavline daha uygun düşeceği üzere, O’nun azabına karşı bir yardımcı bulunmadığını bildirmektir. Nitekim her iki anlamda da Yüce Allah'ın: 'Yoksa onların bize karşı kendilerini koruyacak ilahları mı var?' kavli gibidir. Şu kadar var ki oradaki istifham engelleyicinin bizzat kendisine ve varlığına yöneliktir; buradaki ise yardımcıyı tayin etmekten aciz olduklarını ortaya koyarak onları susturmak amacıyla yardımcının tayinine yöneliktir. 'Em' edatı münkatıa olup, Allah Teâlâ’nın kudretinin hayret verici eserlerini bildiren kuşların hallerini müşahede ederken tefekkürü terk etmelerinden ötürü onları azarlamaktan zikredilen susturmaya geçişi (intikal) ifade eden 'bel' takdirindedir. Buradaki iltifat bu hususta şiddeti artırmak içindir. Onunla birlikte hemzenin takdir edilmesine imkân yoktur; çünkü ondan sonra gelen 'men', mübteda olan istifham edatıdır; 'hâzâ' onun haberidir; mevsûl sılasıyla birlikte Yüce Allah'ın: 'O’nun katında şefaat edecek olan kimdir?' kavlinde olduğu gibi onun sıfatıdır. 'Hâzâ'nın tercih edilmesi, işaret edilen kimseyi hakir görmek içindir. 'Yensuruküm', lafzı itibariyle 'cünd' kelimesinin sıfatıdır. Birinci veche göre 'min dûni’r-Rahmân', ya 'yensuruküm' fiilinin failinden hâldir yahut masdarının nâtıdır; ikinci veche göre ise Yüce Allah'ın: 'Bana Allah’a karşı kim yardım eder?' kavlinde olduğu gibi 'yensuruküm' fiiline müteallıktır. Buna göre mana şöyledir: 'Bilakis zannınızca Rahmân’ın yardımından başka size yardım eden yahut Allah Teâlâ katından gelen bir azaba karşı size yardım eden bu hakir varlık kimdir?' 'Em' edatının 'Görmediler mi...' kavline muadil olduğunu vehmetmek ve bununla birlikte 'men'in istifhamiyye olduğunu söylemek hiçbir şekilde izahı olmayan bir şeydir. Yüce Allah'ın {إِنِ الكافرون إِلَاّ فِى غُرُورٍ} “Kâfirler ancak bir aldanış içindedirler” kavli, öncesini pekiştiren ve içinde bulundukları derin sapıklığı yüzlerine vuran bir itiraz cümlesidir. Yani onların, sadece Allah’ın korumasıyla değil ilahlarının korumasıyla belalardan korundukları yahut ilahlarının kendilerini Allah’ın azabından koruyacağı şeklindeki zannı, şeytan tarafından gelen büyük bir aldanış ve apaçık bir sapıklıktan ibarettir; bu hususta ellerinde dikkate değer hiçbir şey yoktur. Gaib sîgasına iltifat, durumlarının kendilerinden yüz çevrilmesini gerektirdiğini bildirmek ve çirkinliklerini başkalarına açıklamak içindir. Zamir yerinde açık ismin getirilmesi ise onları küfürle yermek ve aldanışlarının sebebini buna bağlamak içindir. Yüce Allah'ın şu kavlindeki söz de böyledir:
15078. Metin
{أم من هذا الذى يَرْزُقُكُمْ إِنْ أمسك}
{أم من هذا الذى يَرْزُقُكُمْ إِنْ أمسك} “Yoksa O [rızkını] kesiverse, size rızık verecek olan kimdir?”
15079. Metin
اي الله عزل وجلَّ {رِزْقَهُ} بإمساكِ المطرِ وسائرِ مباديهِ كالذي مرَّ تفصيلُه خَلا أنَّ قولَه تعالَى {بَل لَّجُّواْ فِى عُتُوّ وَنُفُورٍ} منبىءٌ عن مقدَّرٍ يستدعيهِ المقامُ كأنَّه قيلَ إثرَ تمامِ التبكيتِ والتعجيزِ لم يتأثَّروا بذلكَ ولم يُذعنُوا للحقِّ بل لجُّوا وتمادَوا في عتوَ أي عنادٍ واستكبارٍ وطغيانٍ ونفورٍ أيْ شرادٍ عن الحقِّ وقولُه تعالَى
Yani Aziz ve Celil olan Allah {رِزْقَهُ} “rızkını” yağmuru ve diğer rızık sebeplerini tutarak kesse [size kim rızık verebilir?]; nitekim bunun tafsilatı geçmişti. Şu kadar var ki Yüce Allah'ın {بَل لَّجُّواْ فِى عُتُوّ وَنُفُورٍ} “Bilakis onlar azgınlık ve nefrette direnip durdular” kavli, makamın gerektirdiği mahzuf bir ifadeyi bildirmektedir; sanki susturma ve aciz bırakma tamamlandıktan sonra şöyle denilmiştir: Bundan hiç etkilenmediler ve hakka boyun eğmediler; bilakis direttiler ve 'utüvv' yani inat, kibir ve taşkınlıkta; 'nüfûr' yani haktan kaçıp uzaklaşmakta ısrar ettiler. Yüce Allah'ın şu kavli:
15080. Metin
{أَفَمَن يَمْشِى مُكِبّاً على وَجْهِهِ أهدى} الخ مثلٌ ضُرِبَ للمشركِ والموحدِ توضيحاً لحالهما وتحقيقا لشأن مذهبهما والفاءُ لترتيبِ ذلكَ على ما ظهرَ من سوءِ حالِهِم وخرورِهِم في مهاوِي الغرورِ وركوبِهِم متنَ عشواءِ العتوِّ والنفورِ وعدمِ اهتدائِهِم في مسلكِ المُحاجَّةِ إلى جهةٍ يتوهمُ فيها رشدٌ في الجملةِ فإنَّ تقدمَ الهمزةِ عليها صورةً إنَّما هُو لاقتضائِهَا الصدارةَ وأما بحسبِ المعنى فالأمرُ بالعكسِ كَمَا هو المشهورُ حتَّى لو كانَ مكانُ الهمزةِ هلْ لقيلَ فهَلْ مَنْ يمشِي مُكباً الخ والمُكِبُّ الساقطُ على وجهِهِ يقالُ أكبَّ خرَّ على وجهِهِ وحقيقته صار ذاكب ودخلَ في الكبِّ كأقشعَ الغمام اي صار ذاقشع والمَعْنَى أفمنْ يمشِي وهو يعثرُ في كلِّ ساعةٍ ويخرُّ على وجهِهِ في كلِّ خُطوةٍ لتوعرِ طريقِه واختلالِ قُواه أهدَى إلى المقصد الذي يؤمه {أم من يَمْشِى سَوِيّاً} أي قائماً سالماً من الخبطِ والعثارِ {على صراط مُّسْتَقِيمٍ} مستوِي الأجزاءِ لا عِوَجَ فيهِ ولا انحرافَ قيلَ خبرٌ من الثانيةِ محذوفٌ لدلالةِ خبرِ الأُولَى عليهِ ولا حاجةَ إلى ذلكَ فإنَّ الثَّانيةَ معطوفةٌ على الأُولى عطف المفرد على المفردِ كقولِكَ أزيدٌ أفضلُ أم عمروٌ وقيل أُريدَ بالمكبِّ الأَعْمَى وبالسويِّ البصيرُ وقيلَ من يمشِي مُكباً هو الذي يُحشرُ على وجهِهِ إلى النَّارِ ومَنْ يمشِي سوياً الذي يُحشرُ على قدميهِ إلى الجنَّةِ
{أَفَمَن يَمْشِى مُكِبّاً على وَجْهِهِ أهدى} “Yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha doğru yoldadır...” ayeti, durumlarını açıklığa kavuşturmak ve tuttukları yolun mahiyetini ortaya koymak için müşrik ile muvahhid hakkında verilmiş bir meseldir. Fâ harfi, bu durumun onların hallerinin kötülüğüne, gurur uçurumlarına yuvarlanışlarına, azgınlık ve nefretin kör karanlığına binişlerine ve tartışma yolunda içinde zerre kadar doğruluk vehmedilebilecek bir yöne dahi hidayet bulamayışlarına terettüp ettiğini bildirmek içindir. Zira hemzenin şeklen onun önüne geçmesi, cümlenin başında yer alma hakkından ötürüdür; mana bakımından ise meşhur olduğu üzere durum bunun tam tersidir. Öyle ki şayet hemzenin yerinde 'hel' bulunsaydı 'fe hel men yemşî mükibben...' denirdi. 'Mükibb', yüzüstü düşen kimsedir. 'Ekebbe', yüzüstü kapandı demektir; hakikati ise 'kapanma sahibi oldu ve kapanmaya girdi' demektir; nitekim bulut dağıldığında 'akşa‘a'l-gamâm' denmesi gibidir. Mana şöyledir: Yolunun engebeli olması ve takatinin kesilmesi sebebiyle her an tökezleyen ve her adımda yüzüstü kapaklanan kimse mi yöneldiği hedefe daha doğru ulaşır, {أم من يَمْشِى سَوِيّاً} “yoksa dimdik yürüyen mi” yani sendeleyip tökezlemekten salim olarak dosdoğru yürüyen mi, {على صراط مُّسْتَقِيمٍ} “dosdoğru bir yol üzerinde?” Eğriliği ve sapması olmayan dümdüz bir yol üzerinde [yürüyen mi]? Birincinin haberinin delaleti sebebiyle ikincinin haberinin mahzuf olduğu söylenmiştir; ancak buna gerek yoktur, zira ikincisi 'Zeyd mi daha faziletlidir yoksa Amr mı?' sözünde olduğu gibi müfredin müfrede atfı kabilinden birincisine matuftur. 'Mükibb' ile körün, 'seviyy' ile de görenin kastedildiği söylenmiştir. Yine yüzüstü yürüyenin cehenneme yüzüstü haşredilecek kimse, dosdoğru yürüyenin ise cennete ayakları üzerinde haşredilecek kimse olduğu da söylenmiştir.
15081. Metin
{قُلْ هُوَ الذى أَنشَأَكُمْ} إنشاءً بديعاً {وَجَعَلَ لَكُمُ السمع} لتسمعُوا آياتِ الله وتمتثلُوا بما فيهَا من الأوامرِ والنواهِي وتتعظُوا بمواعظِهَا {والأبصار} لتنظرُوا بها إلى الآياتِ التكوينيةِ الشاهدةِ بشؤون الله ﷿ {والأفئدة} لتتفكَّروا بهَا فيمَا تسمعونَهُ وتشاهدونَهُ من الآياتِ التنزيليةِ والتكوينيةِ وترتقُوا في معارجِ الإيمانِ والطاعةِ {قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ} أي باستعمالِهَا فيما خُلقتْ لأجله من الأمورِ المذكورةِ وقليلاً نعتٌ لمحذوفٍ وما مزيدةٌ لتأكيدِ القِلة أيُ شكراً قليلاً أو زماناً قليلاً تشكرونَ وقيلَ القِلةُ عبارةٌ عن العدمِ
{قُلْ هُوَ الذى أَنشَأَكُمْ} “De ki: 'Sizi yaratan O'dur;'” eşsiz bir yaratışla yaratan, {وَجَعَلَ لَكُمُ السمع} “ve size işitme [duyusu] veren” Allah’ın ayetlerini işitip içindeki emir ve yasaklara uyasınız, öğütlerinden ibret alasınız diye [işitme veren], {والأبصار} “ve gözler” Allah Teâlâ’nın şanına şahitlik eden kevnî ayetlere onlarla bakasınız diye, {والأفئدة} “ve gönüller [veren O'dur]” işittiğiniz ve müşahede ettiğiniz tenzîlî ve kevnî ayetler üzerinde onlarla tefekkür edip iman ve itaat mertebelerine yükselesiniz diye [gönüller veren O'dur]. {قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ} “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” Yani söz konusu uzuvları yaratılış gayeleri olan bu zikredilen hususlarda kullanarak ne kadar az şükrediyorsunuz! 'Kalîlen', mahzuf bir mefulün sıfatıdır; 'mâ' ise azlığı tekit için zâidedir; yani 'pek az bir şükürle şükrediyorsunuz' yahut 'pek az bir zaman şükrediyorsunuz' demektir. Azlığın yokluktan kinaye olduğu da söylenmiştir.
15082. Metin
{قُلْ هُوَ الذى ذَرَأَكُمْ فِى الأرض} أي خلقكُم وكثركُم فيهَا لا غيرُهُ {وإليه تحشرون} للجزاء لا إلى غيرِهِ اشتراكاً أو استقلالاً فابنُوا أمورَكُم على ذلكَ
{قُلْ هُوَ الذى ذَرَأَكُمْ فِى الأرض} “De ki: 'Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O'dur;'” yani sizi orada yaratan ve çoğaltan başkası değil, yalnızca O'dur; {وإليه تحشرون} “ve ancak O’nun huzurunda toplanacaksınız;” ortaklık veya müstakillik yoluyla başkasının değil, ceza ve mükâfat için yalnızca O’nun huzurunda toplanacaksınız; öyleyse işlerinizi buna göre bina edin.
15083. Metin
{وَيَقُولُونَ} من فَرْط عتوِّهم وعِنادِهم {متى هذا الوعد} أيِ الحشرُ الموعودُ كما ينبىء عنه قوله تعالى وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ {إِن كُنتُمْ صادقين} يخاطبونَ بهِ النبيُّ ﷺ والمؤمنين حيث كانوا
{وَيَقُولُونَ} “Ve derler ki:” aşırı azgınlıkları ve inatları sebebiyle: {متى هذا الوعد} “'Bu vaat ne zaman?'” Yani Yüce Allah'ın: 'O’nun huzurunda toplanacaksınız' kavlinin bildirdiği vaat olunan haşir ne zamandır? {إِن كُنتُمْ صادقين} “'Eğer doğru söyleyenler iseniz.'” Bu sözle Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlere hitap etmektedirler; çünkü onlar...
15084. Metin
٦ سورة الملك (٢٦ ٢٩)
67- MÜLK SURESİ (26-29)
15085. Metin
مشاركينَ لهُ ﵊ في الوعدِ وتلاوةِ الآياتِ المتضمنةِ له وجوابُ الشرطِ محذوفٌ أي إنْ كنتُم صادقينَ فيما تخبرونَهُ من مجىءِ الساعةِ والحشرِ فبيِّنُوا وقتَهُ
...bu vaatte ve onu içeren ayetlerin tilavetinde Peygamber’e aleyhisselâm ortak idiler. Şartın cevabı mahzuftur; yani 'Kıyametin kopması ve haşir hakkında haber verdiğiniz şeyde doğru söyleyenler iseniz, onun vaktini açıklayın' demektir.
15086. Metin
{قُلْ إِنَّمَا العلم} أي العلمُ بوقتِهِ {عَندَ الله} ﷿ لا يطلعُ عليهِ غيرُهُ كقولِهِ تعالَى قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّى {وَإِنَّمَا أَنَاْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ} أنذركُم وقوعَ الموعودِ لا محالةَ وأما العلمُ بوقتِ وقوعِهِ فليسَ من وظائفِ الإنذارِ والفاءُ في قوله تعالى
{قُلْ إِنَّمَا العلم} “De ki: 'O [vaktin] ilmi ancak'” yani onun vaktine dair bilgi, {عَندَ الله} “Allah katındadır.'” O’ndan başkası buna muttali olamaz; nitekim Yüce Allah'ın: 'De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır' kavli gibidir. {وَإِنَّمَا أَنَاْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ} “'Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.'” Sizi vaat olunan şeyin kesinlikle gerçekleşeceği hususunda uyarırım; gerçekleşme vaktini bilmeye gelince, bu uyarıcılık vazifelerinden değildir. Yüce Allah'ın şu kavlindeki fâ harfi:
15087. Metin
{فَلَمَّا رَأَوْهُ} فصيحةٌ معربةٌ عن تقديرِ جملتينِ وترتيبِ الشرطيةِ عليهِمَا كأنَّه قيلَ وقد أتاهُم الموعودُ فرأَوهُ فلما رأوه الى آخر كما مرَّ تحقيقُهُ في قوله تعالى فَلَمَّا رَآهُ مُستقرّاً عِندَه إلَاّ أنَّ المقدرَ هُناكَ أمرٌ واقعٌ مرتبٌ على ما قبلَهُ بالفاءِ وهَهُنَا أمرٌ منزلٌ منزلةَ الواقعِ واردٌ على طريقةِ الاستئنافِ وقولُهُ تعالَى {زُلْفَةً} حالٌ من مفعولِ رَأَوْا إمَّا بتقديرِ المضافِ أيْ ذَا زُلفةٍ وقربٍ أو على أنَّه مصدرٌ بمَعْنَى الفاعلِ أي مُزدَلِفاً أو على أنَّه مصدرٌ نُعت بهِ مبالغةً أو ظرفٌ أيْ رَأَوهُ في مكانٍ ذِي زُلفةٍ {سِيئَتْ وُجُوهُ الذين كَفَرُواْ} بأنْ غشيتها الكآبة ورهفها القَترُ والذلةُ ووضعُ الموصولِ موضعَ ضميرِهِم لذمِّهِم بالكُفرِ وتعليلِ المساءةِ بهِ {وَقِيلَ} توبيخاً لهم وتشديداً لعذابِهِم {وقيل هذا الذى كنتم به تَدَّعُونَ} أي تطلبُونَهُ في الدُّنيا وتستعجلونَهُ إنكاراً واستهزاءً على أنَّه تفتعلونَ من الدعاءِ وقيلَ هو من الدَّعْوَى أي تدَّعُونَ أنْ لا بعثَ ولا حشرَ وقُرِىءَ تَدْعُون هَذا وقَدْ رُويَ عن مجاهدٍ أن الموعودَ عذابُ يومِ بدرٍ وهو بعيد
{فَلَمَّا رَأَوْهُ} “Fakat onu gördükleri zaman;” buradaki fâ, fasîha olup iki cümlenin takdirini ve şart cümlesinin onlara terettübünü ifade etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: Vaat olunan şey onlara geldi ve onu gördüler; 'onu gördükleri zaman...' ilh. Nitekim Yüce Allah'ın: 'Onu yanı başında duruyor görünce' kavlinde geçtiği üzere tahkik edilmişti. Ancak oradaki takdir edilen şey fâ harfi ile öncesine bağlanan gerçekleşmiş bir durum iken, buradaki ise gerçekleşmiş yerine konulup istinaf yoluyla gelen bir husustur. Yüce Allah'ın {زُلْفَةً} “yakından” kavli, 're’ev' fiilinin mefulünden hâldir; ya muzâf takdiriyle 'yakınlık sahibi olarak' yahut fail manasında masdar olarak 'yaklaşmış olarak' yahut mübalağa için kendisiyle nitelenen bir masdar olarak yahut zarf olarak yani 'onu yakın bir mekânda gördüklerinde' demektir. {سِيئَتْ وُجُوهُ الذين كَفَرُواْ} “inkâr edenlerin yüzleri karardı [kötüleşti];” yüzlerini keder kapladı, üzerlerine toz duman ve zillet çöktü. Zamirleri yerine ism-i mevsûlün getirilmesi, onları küfürle yermek ve yüzlerinin kararmasının illetini buna bağlamak içindir. {وَقِيلَ} “ve denildi ki:” onları azarlamak ve azaplarını şiddetlendirmek üzere: {وقيل هذا الذى كنتم به تَدَّعُونَ} “'İşte sizin isteyip durduğunuz şey budur!'” Yani inkâr ve alay yollu dünyada aceleyle istediğiniz şeydir; 'tedde‘ûn', duâ kökünden ifti‘âl babındadır. Da‘vâdan olduğu da söylenmiştir; yani 'yeniden dirilme ve haşir olmadığını iddia ediyordunuz' demektir. 'Ted‘ûn' şeklinde de okunmuştur. Mücâhid’den, vaat olunan şeyin Bedir günü azabı olduğu rivayet edilmiştir; fakat bu uzak bir ihtimaldir.
15088. Metin
{قل أرأيتم} أي أخبروني {إِنْ أَهْلَكَنِىَ الله} أي أماتَنِي والتعبيرُ عنه بالإهلاكِ لما كانُوا يدعون عليه ﷺ وعلى المؤمنينَ بالهلاكِ {وَمَن مَّعِى} مِنَ المؤمنينَ {أَوْ رَحِمَنَا} بتأخيرِ آجالِنَا فنحنُ في جوارِ رحمَتِهِ متربصونَ لإحدَى الحُسنيينِ {فَمَن يُجِيرُ الكافرين مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} أي لا ينجِّيكُم منهُ أحدٌ مِتنا أو بَقِينا ووضعُ الكافرينَ موضعَ ضميرِهم للتسجيلِ عليهِم بالكفرِ وتعليلِ نَفي الإنجاءِ بهِ
{قل أرأيتم} “De ki: 'Söyleyin bana;'” yani bana haber verin, {إِنْ أَهْلَكَنِىَ الله} “'Allah beni helak etse [öldürse]'” -onlar Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlerin helakini diledikleri için ölüm ifadesi 'helak' kelimesiyle ifade edilmiştir- {وَمَن مَّعِى} “'ve benimle beraber olanları [müminleri],'” {أَوْ رَحِمَنَا} “'yahut bize merhamet etse'” ecellerimizi tehir etmek suretiyle merhamet etse -ki biz O’nun rahmetinin himayesindeyiz ve iki güzellikten birini gözetmekteyiz-, {فَمَن يُجِيرُ الكافرين مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} “'o takdirde kâfirleri elem verici bir azaptan kim kurtarabilir?'” Yani biz ölsek de kalsak da sizi bu azaptan hiç kimse kurtaramaz. Kâfirler isminin zamir yerine getirilmesi, küfürlerini tescil etmek ve kurtuluşun nefyini buna illet kılmak içindir.
15089. Metin
{قُلْ هُوَ الرحمن} أي الذي أدعُوكم إلى عبادَتِهِ مولى النعم كلها {آمنا بِهِ} وحدَهُ لَمَّا علمنَا أنَّ كلَّ ما سواهُ إما نعمةٌ أو مُنعَمٌ عليهِ {وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا} لا على غيرِه أصلاً لعلِمنا بأنَّ ما عداهُ كائناً ما كانَ بمعزلٍ من النفعِ والضُّرِّ {فَسَتَعْلَمُونَ} عن قريبٍ البتةَ {مَنْ هُوَ فِى ضلال مُّبِينٍ} منَّا ومنكُم وقُرِىءَ فسيعلمُونَ بالياءِ التحتانية
{قُلْ هُوَ الرحمن} “De ki: 'O, Rahmân’dır;'” yani sizi kulluğuna çağırdığım Zât bütün nimetlerin sahibidir; {آمنا بِهِ} “'O’na iman ettik;'” O’ndan başka her şeyin ya bir nimet yahut kendisine nimet verilen olduğunu bildiğimiz için yalnızca O’na [iman ettik]; {وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا} “'ve yalnız O’na tevekkül ettik;'” O’ndan başkasının ne olursa olsun fayda ve zarardan tamamen uzak olduğunu bildiğimiz için başkasına değil yalnızca O’na dayandık. {فَسَتَعْلَمُونَ} “'Yakında kesinlikle bileceksiniz,'” {مَنْ هُوَ فِى ضلال مُّبِينٍ} “'kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu!'” Bizim mi yoksa sizin mi [apaçık sapıklıkta olduğumuzu bileceksiniz]. Alttan iki noktalı yâ ile 'feseya‘lemûn' şeklinde de okunmuştur.
15090. Metin
{قل أرأيتم} أي أخبرونِي {إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْراً} أي غائراً في الأرضِ بالكليةِ وقيلَ بحيثُ لا تنالُهُ الدِّلاءُ وهو مصدر
{قل أرأيتم} “De ki: 'Söyleyin bana;'” yani bana haber verin: {إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْراً} “'Şayet suyunuz çekilip gitse'” yani tamamen yerin dibine çekilip batsa -kovaların ulaşamayacağı bir derinliğe inse de denilmiştir; bu bir masdar olup...
15091. Metin
وُصِفَ بِهِ {فَمَن يَأْتِيكُمْ بِمَاء مَّعِينٍ} جارٍ أو ظاهرٍ سهلِ المأخذِ عن النبيِّ ﷺ مَنْ قرأَ سورةَ المُلكِ فكأنَّهُ أحيَا ليلةَ القدر
...onunla niteleme yapılmıştır- {فَمَن يَأْتِيكُمْ بِمَاء مَّعِينٍ} “'size kim bir kaynak suyu [akarsu] getirebilir?'” Yani akan yahut görünür ve alınması kolay olan bir tatlı suyu [kim getirebilir?] Peygamber’den sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edilmiştir: 'Kim Mülk Suresi’ni okursa, sanki Kadir Gecesi’ni ihya etmiş gibi olur.'