16210. Metin
٨٠ سورة عبس (١ ٣)
80 Abese Suresi (1-3)
16211. Metin
سورة عبس مكية وآياتها اثنان وأربعون
Abese Suresi Mekkîdir ve kırk iki ayettir.
16212. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla.
16213. Metin
عَبَسَ وتولى
{ عَبَسَ وَتَوَلَّىٰ } “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi,”
16214. Metin
أَن جَاءهُ الأعمى
{ أَن جَاءَهُ الْأَعْمَىٰ } “Kendisine o âmâ geldi diye.”
16215. Metin
رُويَ أنَّ ابنَ أمِّ مكتومٍ واسمُه عبدُ اللَّه بنُ شُريحِ بنِ مالكِ بنِ أبي ربيعةَ الفهريُّ وأمُّ مكتومٍ اسمُ أم أبيهِ أتَى رسولَ الله ﷺ وعندَهُ صناديدُ قريشٍ عتبةُ وشيبةُ ابنا ربيعةَ وأبُو جهل بنُ هشامٍ والعباسُ بنُ عبدِ المطلبِ وأميةُ بنُ خلفٍ والوليدُ بنُ المغيرةِ يدعُوهم إلى الإسلامِ رجاءَ أنْ يسلمَ بإسلامِهم غيرُهم فقالَ له يا رسولَ الله أقرئْنِي وعلمنِي مما علمكَ الله تعالَى وكررَ ذلكَ وهو لا يعلمُ تشاغلَهُ ﵊ بالقوم فكرِه رسولُ الله ﷺ قطعه لكلامه وعبس اعرض عنه فنزلتْ فكانَ رسولُ الله ﷺ يكرمُه ويقولُ إذا رآه مرحباً بمن عاتبَني فيه ربِّي ويقولُ لهُ هل لكَ من حاجةٍ واستخلفَهُ على المدينة مرتينِ وقرىء عبَّس بالتشديدِ للمبالغةِ وأنْ جاءَهُ علةٌ لتولَّى أو عَبَس على اختلافِ الرأيينِ أيْ لأَنْ جاءَهُ الأعمى والتعرضُ لعنوانِ عماهُ إمَّا لتمهيدِ عُذرِه في الإقدامِ على قطعِ كلامِه ﵊ بالقومِ والإيذانِ باستحقاقه بالرفق والرأفة وما لزيادةِ الإنكارِ كأنَّه قيلَ تولَّى لكونِه أَعْمى كما أنَّ الالتفاتَ في قولِه تعالى
Rivayet edildiğine göre İbn Ümmü Mektûm –ki adı Abdullah b. Şüreyh b. Mâlik b. Ebî Rebîa el-Fihrî'dir, Ümmü Mektûm ise babasının annesinin adıdır– Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldi. O sırada onun yanında Kureyş'in ileri gelenlerinden Utbe ve Şeybe b. Rebîa kardeşler, Ebû Cehil b. Hişâm, Abbâs b. Abdilmuttalib, Ümeyye b. Halef ve Velîd b. Mugīre bulunuyor; [Resûlullâh] onların Müslüman olmasıyla başkalarının da İslam'a gireceği ümidiyle kendilerini İslam'a davet ediyordu. [İbn Ümmü Mektûm] ona: "Ey Allâh'ın Resûlü! Bana [Kur'an] okut ve Allâh Teâlâ'nın sana öğrettiği şeylerden bana da öğret!" dedi ve onun aleyhisselâm o toplulukla meşgul olduğunu bilmediği için bu isteğini tekrarladı. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem sözünün kesilmesini hoş karşılamadı, yüzünü ekşitti ve ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine [bu ayetler] indi. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem bundan sonra ona ikramda bulunur, onu gördüğünde: "Rabbimin kendisi sebebiyle beni uyardığı zata merhaba!" der ve ona: "Bir ihtiyacın var mı?" diye sorardı; nitekim onu iki defa Medine'ye vekil (vali) tayin etmiştir. Mübalağa ifade etmesi için [fiil] şeddeli olarak { عَبَّسَ } şeklinde de okunmuştur. { أَن جَاءَهُ } ifadesi, iki farklı görüşe göre ya yüz çevirmesinin ya da yüzünü ekşitmesinin gerekçesidir (illetidir); yani "kendisine o âmâ geldi diye" [böyle yaptı] demektir. Onun âmâlık vasfının açıkça belirtilmesi, ya toplulukla meşgul olan [Peygamber'in] aleyhisselâm sözünü kesmeye cüret etmesindeki mazeretini ortaya koymak ve şefkat ile merhamete layık olduğunu hissettirmek içindir ya da kınamayı pekiştirmek içindir; zira sanki "onun âmâ oluşundan ötürü yüz çevirdi" denilmiş gibidir. Nitekim Allâh Teâlâ'nın şu buyruğundaki iltifat da,
16216. Metin
وَمَا يُدْرِيكَ
{ وَمَا يُدْرِيكَ } “Sana ne bildirir ki,”
16217. Metin
لذلكَ فإنَّ المشافهةَ أدخلُ في تشديدِ العتابِ أيْ وأيُّ شيءٍ يجعلُكَ دارياً بحالِه حتى تُعرضَ عنْهُ وقولُه تعالى
bunun içindir. Çünkü doğrudan muhatap almak (hitaba dönmek), azarlamayı daha da şiddetlendirir. Yani: "Ondan yüz çevirecek kadar onun durumunu sana bildiren şey de nedir?" demektir. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu ise:
16218. Metin
لَعَلَّهُ يزكى
{ لَعَلَّهُ يَزَّكَّىٰ } “Belki o arınacaktı,”
16219. Metin
استئنافٌ واردٌ لبيانِ ما يلوحُ به ما قبلَه فإنه معَ إشعارِه بأنَّ له شأناً منافياً للإعراضِ عنه خارجاً عن درايةِ الغيرِ وادرائِه مؤذنٌ بأنه تعالَى يُدريه ذلكَ أي لعلَّه يتطهرُ بما يقتبسُ منكَ من أوضارِ الأوزارِ بالكليةِ وكلمةُ لعلَّ مع تحققِ التزكِّي واردةٌ على سَننِ الكِبْرِياء أو على اعتبارِ مَعْنى الترجِّي بالنسبةِ إليه ﵊ للتنبيه على أن الإعراضَ عنه عند كونِه مرجوَّ التزكِّي مما لا يجوزُ فكيفَ إذا كان مقطوعاً بالتزكِّي كما في قولِك لعلَّك ستندمُ على ما فعلتَ وفيه إشارةٌ إلى أنَّ من تصدَّى لتزكيتهم من الكفرة لا يُرجى منهم التزكِّي والتذكر أصلا
öncesinin ima ettiği hususu açıklamak üzere gelen bir istînâftır (yeni bir cümledir). Zira bu ifade, o zatın yüz çevrilmeye aykırı ve başkalarının bilip kavrayamayacağı bir konuma sahip olduğunu hissettirmekle birlikte, bunu Allâh Teâlâ'nın bildirdiğini de haber vermektedir; yani "Belki o, senden alacağı feyizle günah kirlerinden bütünüyle temizlenecektir" demektir. { لَعَلَّ } (belki/umulur ki) kelimesi, arınmanın kesinliğiyle birlikte büyüklük ve celal üslubu üzere gelmiştir; yahut onun aleyhisselâm arınması umulan kimseden yüz çevirmesinin caiz olmadığına dikkat çekmek için onun açısından umma (teraccî) manası göz önünde bulundurularak kullanılmıştır. Durum böyleyken, senin "Belki de yaptığına pişman olacaksın" demen gibi, arınacağı kesin olarak bilinen kimseden yüz çevirmek nasıl caiz olabilir? Bu ifadede, [Peygamber'in] arınmalarına çabaladığı kâfirlerin ise arınmalarının ve öğüt almalarının asla umulamayacağına da bir işaret vardır.
16220. Metin
٨٠ سورة عبس (٤ ١١)
80 Abese Suresi (4-11)
16221. Metin
وقولُه تعالى
Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16222. Metin
(أَوْ يَذَّكَّرُ
{ أَوْ يَذَّكَّرُ } “Yahut öğüt alacaktı da,”
16223. Metin
عطفٌ على يزكَّى داخلٌ معه في حكم الترجِّي وقولُه تعالَى
{ يَزَّكَّىٰ } lafzına matuftur ve onunla birlikte umma (teraccî) hükmüne dâhildir. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu ise:
16224. Metin
فَتَنفَعَهُ الذكرى
{ فَتَنفَعَهُ الذِّكْرَىٰ } “Bu öğüt kendisine fayda verecekti!”
16225. Metin
بالنصب على جواب لعلَّ وقرىء بالرفع عطفا على يذكَّرُ أي أو يتذكرُ فتنفعُه موعظتُك إنْ لم يبلغْ درجةَ التزكِّي التامِّ وقيلَ الضميرُ في لعلَّه للكافر فالمَعْنى أنك طمعتَ في أنْ يتزكَّى أو يذكرَ فتقربُه الذكرَى إلى قبولِ الحقِّ ولذلكَ توليتَ عن الأَعْمى وما يُدريكَ أن ذلكَ مرجُّوُ الوقوعِ
{ لَعَلَّ } kelimesinin cevabı olarak mansub kılınmıştır. { يَذَّكَّرُ } fiiline atıfla merfû olarak da okunmuştur; yani "yahut tam bir arınma derecesine ulaşamasa bile öğüt alacak da senin nasihatin ona fayda verecekti" demektir. { لَعَلَّهُ } ifadesindeki zamirin kâfire ait olduğu da söylenmiştir; buna göre mana şöyledir: "Sen onun arınmasını veya öğüt almasını umdun ki bu öğüt onu hakkı kabule yaklaştırsın; bundan dolayı da o âmâdan yüz çevirdin. Oysa bunun gerçekleşmesinin umulur olduğunu sana bildiren nedir?"
16226. Metin
أَمَّا مَنِ استغنى
{ أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَىٰ } “Kendini müstağni görene (ihtiyaçsız sayana) gelince;”
16227. Metin
أي عن الإيمان وعما عندك من العلومِ والمعارفِ التي ينطوي عليها القرآنُ
Yani imana ve senin katındaki, Kur'an'ın ihtiva ettiği ilim ve marifetlere ihtiyaç duymayana [gelince].
16228. Metin
فَأَنتَ لَهُ تصدى
{ فَأَنتَ لَهُ تَصَدَّىٰ } “Sen ona yöneliyorsun.”
16229. Metin
أي تتصدَّى وتتعرضُ بالإقبالِ عليهِ والاهتمامِ بإرشادِه واستصلاحِه وفيه مزيدُ تنفيرٍ له ﵊ عن مصاحبتِهم فإن الإقبالَ على المُدبرِ ليسَ من شيمِ الكبارِ وقُرِىءَ تصَّدَّى بإدغامِ التَّاءِ في الصَّادِ وقُرِىءَ تُصدى بضمِّ التاءِ أيْ تُعرضُ ومعناهُ يدعوكَ إلى التصدِّي له داعٍ من الحرص والتهالكُ على إسلامِه
Yani ona yöneliyor, ona ilgi gösterip irşadına ve ıslahına önem veriyorsun. Bunda, onun aleyhisselâm o kimselerle beraberlikten daha da sakındırılması söz konusudur; zira arkasını dönüp gidene yönelmek büyük zatların şanından değildir. [Bu fiil] tâ (ت) harfinin sâd (ص) harfine idğamıyla { تَصَّدَّى } şeklinde ve tâ harfinin zammesiyle { تُصَدَّى } şeklinde de okunmuştur; yani "ona yönlendiriliyorsun/yüzün ona çevriliyor" demektir. Bunun manası: Onun İslam'a girmesine duyduğun aşırı hırs ve düşkünlükten kaynaklanan bir saik seni ona yönelmeye sevk ediyor, demektir.
16230. Metin
وما عليك ان لا يزكى
{ وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّىٰ } “Onun arınmamasından sana ne?”
16231. Metin
وليسَ عليكَ بأسٌ في أن لا يتزكى بالإسلام حتَّى تهتمَّ بأمره وتعرضَ عمَّن أسلمَ والجملةُ حالٌ من ضمير تصدى وقيل ما استفهامية للإنكار أيْ أيُّ شيء عليك في أن لا يتزكى ومآله النفيُ أيضاً
Onun durumuyla ilgilenip Müslüman olandan yüz çevireceğin derecede, onun İslam ile arınmamasından dolayı sana bir sorumluluk (vebal) yoktur. Cümle, { تَصَدَّى } fiilindeki zamirden hâldir. [Ayetin başındaki] { مَا } edatının inkâr ifade eden istifhâm (soru) olduğu da söylenmiştir; yani "onun arınmamasından sana ne sorumluluk var ki?" demektir ve neticesi yine olumsuzluktur.
16232. Metin
وَأَمَّا مَن جَاءكَ يسعى
{ وَأَمَّا مَن جَاءَكَ يَسْعَىٰ } “Fakat sana koşarak gelen kimseye gelince;”
16233. Metin
أيْ حالَ كونِه مسرعاً طالباً لما عندكَ من أحكام الرشدِ وخصالِ الخيرِ
Yani senin katındaki hidayet hükümlerini ve hayır hasletlerini isteyerek aceleyle geldiği hâlde [gelene gelince].
16234. Metin
وَهُوَ يخشى
{ وَهُوَ يَخْشَىٰ } “Ve o, [Allâh'tan] korkmaktadır.”
16235. Metin
أي الله تعالَى وقيلَ يخشَى أذيةَ الكفارِ في إتيانِك وقيلَ يخشى الكبوةَ إذ لم يكن معهُ قائدٌ والجملةُ حال من فاعل يعسى كما أنه حالٌ من فاعل جاءك
Yani Allâh Teâlâ'dan [korkmaktadır]. Sana gelirken kâfirlerin eziyet etmesinden korktuğu da söylenmiştir. Kendisini yönlendiren bir rehberi bulunmadığı için tökezleyip düşmekten korktuğu da ifade edilmiştir. Cümle, { يَسْعَى } fiilinin failinden hâldir; tıpkı o [fiilin] de { جَاءَكَ } fiilinin failinden hâl olması gibi.
16236. Metin
فَأَنتَ عَنْهُ تلهى
{ فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّىٰ } “Sen ise onunla ilgilenmiyorsun!”
16237. Metin
تتشاغلُ يقالُ لَهَى عنه والتهِى وتَلهَّى وقُرِىءَ تتلهى وتلهى أي يُلهيك شأنُ الصناديدِ في تقديم ضميرِه ﵊ على الفعلين تبيه على أنَّ مناطَ الإنكارِ خصوصيتُه ﵊ أي مثلُك خصوصاً لا ينبغِي أن يتصدَّى للمستغنِي ويتلهَّى الفقيرَ الطالبَ للخيرِ وتقديمُ لَه وعنْهُ للتعريض باهتمامه ﵊ بمضمونهما رُويَ أنه ﵊ ما عبسَ بعذ ذلكَ في وجهِ فقيرٍ قط ولا تصدَّى لغنى
[Ondan] meşgul olup gafil kalıyorsun. [Bu manada] "لَهَى عَنْهُ", "الْتَهَى" ve "تَلَهَّى" denilir. [Fiil] { تَتَلَهَّى } ve { تُلْهَى } şeklinde de okunmuştur; yani "ileri gelenlerin durumu seni ondan alıkoyuyor/meşgul ediyor" demektir. Peygamber'in aleyhisselâm zamirinin her iki fiilden önce getirilmesi, kınamanın odağının onun aleyhisselâm hususi makamı olduğuna bir uyarıdır; yani: "Özellikle senin gibi birinin, kendisini ihtiyaçsız görene yönelip hayrı talep eden fakiri ihmal etmesi yakışmaz" demektir. { لَهُ } ve { عَنْهُ } ifadelerinin öne alınması ise onun aleyhisselâm bu iki durumun gereğine gösterdiği alakayı hissettirmek içindir. Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm, bundan sonra asla hiçbir fakire yüzünü ekşitmemiş ve hiçbir zengine de [bu şekilde] yönelmemiştir.
16238. Metin
كلا
{ كَلَّا } “Hayır, [öyle yapma]!”
16239. Metin
٨٠ سورة عبس (١٢ ١٥) ردع له ﵊ عمَّا عُوتبَ عليهِ من التصدِّي لمن استغنَى عمادعاه إليهِ من الإيمانِ والطاعةِ وما يوجبهُما من القرآنِ الكريمِ مبالغاً في الاهتمامِ بأمره متهالكا على إسلامِه معرضاً بسببِ ذلكَ عن إرشادِ من يسترشدُه وقولُه تعالى
80 Abese Suresi (12-15) Kendisini davet ettiği iman ve itaatten ve Kur'ân-ı Kerîm'in emrettiklerinden müstağni davranan kimseye, onun durumuna aşırı ilgi gösterip Müslüman olmasına düşkünlük sergileyerek ve bu sebeple kendisinden irşad isteyen kimseden yüz çevirerek yönelmesi sebebiyle azarlandığı tutumdan onu aleyhisselâm menetmektedir. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu ise:
16240. Metin
إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ أي موعظةٌ يجبُ أن يتعظَ بها ويعملَ بموجبِها تعليلٌ للردعِ عما ذُكِرَ ببيانِ علوِّ رتبةِ القرآنِ العظيمِ الذي استغنى عنه من تصدَّى ﵊ لهُ وتحقيقُ أن شأنه أن يكونُ موعظةً حقيقةً بالاتعاظِ بها فمن رغبَ فيها اتَّعظَ بها كما نطقَ به قولُه تعالى
{ إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ } “Şüphesiz o bir öğüttür.” Yani kendisiyle öğüt alınması ve gereğince amel edilmesi vacip olan bir nasihattir; [bu ifade], Peygamber'in aleyhisselâm kendisine yöneldiği kimsenin müstağni davrandığı o Yüce Kur'an'ın yüksek mertebesini açıklayarak zikredilen tutumdan menetmenin gerekçesini ortaya koymaktadır ve onun şanının, kendisiyle öğüt alınmaya layık bir nasihat olmak olduğunu pekiştirmektedir. Artık kim ona rağbet ederse, Allâh Teâlâ'nın şu buyruğunda dile getirildiği gibi ondan öğüt alır:
16241. Metin
فَمَن شَاء ذَكَرَهُ أي حفظَهُ واتَّعظَ بهِ ومن رغبَ عنهَا كما فعلَ المستغنيُّ فلا حاجةَ إلى الاهتمامِ بأمرِه فالضميرانِ للقرآنِ تأنيث الأولُ لتأنيثِ خبرِه وقيلَ الأولُ للسورةِ أو للآياتِ السابقةِ والثانِي للتذكرةِ والتذكيرِ لأنها في مَعْنى الذكرِ والوعظ وليس بذاك فإن السورةَ والآياتِ وإن كانتْ متصفةً بما سيأتِي من الصفاتِ الشريفةِ لكنها ليستْ مما أُلقي على من استغنى عنه واستحقَ بسببِ ذلكَ ما سيأتِي من الدعاءِ عليهِ والتعجبِ من كفرِه المفرطِ لنزولِها بعد الحادثةِ وأما من جوَّز رجوعَهما إلى العتابِ المذكورِ فقد أخطأَ وأساءَ الأدبَ وخبطَ خبطاً يقضي منه العجبُ فتأمَّل وكُن على الحقِّ المبينِ وقولُه وتعالى
{ فَمَن شَاءَ ذَكَرَهُ } “Artık dileyen onu düşünüp öğüt alır.” Yani onu ezberler/hıfzeder ve onunla öğüt alır. Ondan yüz çeviren kimseye gelince –müstağni davranan kişinin yaptığı gibi–, onun durumuyla ilgilenmeye gerek yoktur. Bu iki zamir de Kur'an'a aittir; birincisinin müennes kılınması haberinin müennes olmasından ötürüdür. Birincisinin sureye veya önceki ayetlere, ikincisinin ise tezkireye veya tezkîre ait olduğu da söylenmiştir; çünkü o zikir ve vaaz manasındadır. Ancak bu görüş isabetli değildir; zira sure ve ayetler her ne kadar ileride gelecek şerefli vasıflarla nitelenmiş olsalar da, kendisinden yüz çeviren kimseye okunan ve bu sebeple ileride gelecek olan bedduayı ve onun aşırı küfrüne karşı şaşkınlığı hak ettiren şeylerden değildir; çünkü bunlar o hadiseden sonra inmiştir. Bu iki zamirin zikredilen azarlamaya dönmesini caiz gören kimse ise hata etmiş, edepten uzaklaşmış ve şaşkınlık uyandıracak bir çıkmaza sapmıştır. İyice düşün ve apaçık hak üzere ol! Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16242. Metin
فَى صُحُفٍ متعلقٌ بمضمرٍ هُو صفةٌ لتذكرةٌ وما بينهما اعتراضٌ جيءَ به للترغيبِ فيها والحثِّ على حفظِها أي كائنةٌ في صحفٍ منتسخةٍ من اللوحِ أو خبرٌ ثانٍ لأنَّ
{ فِي صُحُفٍ } “Sahifelerdedir,” [ifadesi], { تَذْكِرَةٌ } lafzının sıfatı olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır; ikisinin arasındaki ifade ise ona rağbet ettirmek ve ezberlenmesini teşvik etmek için getirilmiş bir itiraziyyedir (ara cümledir). Yani: Levh-i Mahfûz'dan istinsah edilmiş (yazılıp çıkarılmış) sahifelerdedir; yahut { إِنَّ } edatının ikinci haberidir.
16243. Metin
مُّكَرَّمَةٍ عندَ الله عزَّ وجلَّ
{ مُّكَرَّمَةٍ } “Değerli [sahifelerdedir],” Allâh Azze ve Celle katında [değerli].
16244. Metin
مَّرْفُوعَةٍ أي في السماءِ السابعةِ أو مرفوعةِ المقدارِ والذكرِ
{ مَّرْفُوعَةٍ } “Yüceltilmiş,” yani yedinci semada olan yahut kadr-u kıymeti ve şanı yüce olan.
16245. Metin
مُّطَهَّرَةٍ منزهةٍ عن مساسِ أيدِي الشياطينِ
{ مُّطَهَّرَةٍ } “Tertemiz [sahifelerdedir],” şeytanların ellerinin dokunmasından arındırılmış.
16246. Metin
بِأَيْدِى سَفَرَةٍ أي كتبةٍ من الملائكةِ ينتسخونَ الكتبَ من اللوحِ على أنه جمعُ سافرٍ من السفرِ وهو الكتبِ وقيل بأيدِي رسلٍ من الملائكةِ يسفرونَ بالوحْي بينَهُ تعالَى وبين الأنبياءِ على أنه جمعُ سفيرٍ من السفارةِ وحملُهم على الأنبياءِ ﵈ بعيدٌ فإن وظيفتَهم التلقِّي من الوَحْي لا الكتبُ منه وإرشادُ الأمةِ بالأمرِ والنَّهي وتعليمُ الشرائعِ والأحكامِ لا مجردُ السفارةِ إليهم وكذَا حملُهم على القراءِ لقراءتِهم الأسفارَ أو على أصحابِه ﵊ وقد قالُوا هذه اللفظةُ مختصةٌ بالملائكةِ لا تكادُ تطلقُ على غيرِهم وإن جازَ الإطلاقُ بحسبِ اللغةِ والباءُ متعلقةٌ بمطهرةٍ قال القَفَّالُ لما لم يمسَّها إلا الملائكةُ المطهرونَ أضيفَ التطهيرُ إليها لطهارة من يمسُّها وقال القرطبيُّ إن المرادَ بما في قوله تعالى لَا يَمَسُّهُ إِلَاّ المطهرون هؤلاء السفرةُ الكرامُ البررة
{ بِأَيْدِي سَفَرَةٍ } “Kâtiplerin ellerindedir;” yani Levh'ten kitapları istinsah eden meleklerden kâtiplerin [ellerindedir]; bu, yazmak manasındaki sefr (السِّفْر) kökünden gelen sâfir (سَافِر) kelimesinin çoğuludur. Elçilik manasındaki sefâret (السِّفَارَة) kökünden gelen sefîr (سَفِير) kelimesinin çoğulu olarak, Allâh Teâlâ ile peygamberler arasında vahiy ile elçilik yapan meleklerden elçilerin ellerindedir, şeklinde de açıklanmıştır. Bu ifadenin peygamberlere aleyhimüsselâm hamledilmesi uzaktır; çünkü onların vazifesi vahyi yazmak değil vahyi telakki etmek ve ümmete emir ve nehiylerle rehberlik edip şeriat ve hükümleri öğretmektir, sadece onlara elçilik yapmak değildir. Aynı şekilde kitapları okudukları için bu ifadenin kârilere yahut onun aleyhisselâm ashabına hamledilmesi de böyledir. Nitekim âlimler şöyle demiştir: Bu lafız meleklere mahsustur, lügat açısından caiz olsa bile başkaları için neredeyse hiç kullanılmaz. [Ayetin başındaki] bâ (بِـ) harfi { مُطَهَّرَةٍ } lafzına müteallıktır. el-Kaffâl şöyle demiştir: "Ona ancak tertemiz kılınmış melekler dokunduğu için, dokunanların temizliğinden ötürü arındırılma vasfı sahifelere nispet edilmiştir." Kurtubî de Allâh Teâlâ'nın: { لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ } buyruğundaki muradın, bu şerefli, itaatkâr elçiler (melekler) olduğunu ifade etmiştir.
16247. Metin
سورة عبس (١٦ ٢٣)
Abese Suresi (16-23)
16248. Metin
كِرَامٍ عند الله ﷿ أو متعطفينَ على المؤمنين يكلمونهم ويستغفرونَ لهم
{ كِرَامٍ } “Saygıdeğer,” Allâh Azze ve Celle katında [şerefli] yahut müminlere şefkat gösterip onlarla konuşan ve onlar için istiğfarda bulunan.
16249. Metin
بَرَرَةٍ أتقياءَ وقيل مطيعينَ لله تعالى من قولهم فلانٌ يبرُّ خالقه أي يطيعه وقيل صادقينَ من برَّ في يمينه
{ بَرَرَةٍ } “İtaatkâr [kâtiplerin].” Takva sahibi kimselerdir. Allâh Teâlâ'ya itaat edenler olduğu da söylenmiştir; nitekim "فُلَانٌ يَبَرُّ خَالِقَهُ" (falan kimse Yaratıcısına itaat ediyor) denir. Yemininde sadık kalan kimse için kullanılan "بَرَّ فِي يَمِينِهِ" ifadesinden hareketle dürüst/sadık kimseler olduğu da söylenmiştir.
16250. Metin
قُتِلَ الإنسان دعاءٌ عليه بأشنعِ الدعواتِ وقوله تعالى
{ قُتِلَ الْإِنسَانُ } “Kahrolası o insan!” [Bu ifade], bedduaların en şiddetlisiyle ona yapılmış bir bedduadır. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu ise:
16251. Metin
مَا أَكْفَرَهُ تعجبٌ من إفراطه في الكفران وبيانٌ لاستحقاقِه للدعاءِ عليه والمرادُ به إمَّا من استغنَى عن القُرآن الكريمِ الذي ذكرت نعوته الجليلة الموجبة للإقبال عليه والإيمان به وإما الجنسُ باعتبار انتظامه له ولأمثاله من أفراده لا باعتبار جميعِ أفرادِه وفيه مع قصرِ متنه وتقاربِ قُطريه من الإنباءِ عن سخطٍ عظيمٍ ومذمةٍ بالغة مالا غايةَ وراءَهُ وقولُه تعالَى
{ مَا أَكْفَرَهُ } “Ne kadar da nankördür!” [Bu], onun nankörlükteki aşırılığına karşı bir taaccüp (hayret) ve ona beddua edilmeyi hak ettiğinin bir beyanıdır. Bununla kastedilen, ya kendisine yönelmeyi ve iman etmeyi gerektiren yüce nitelikleri zikredilmiş olan Kur'ân-ı Kerîm'den müstağni davranan kimsedir; ya da bütün fertleri itibarıyla değil, o şahsı ve onun benzeri fertleri kapsaması bakımından insan cinsidir. Bu ifade, lafzının kısalığına ve cümle yapısının özlülüğüne rağmen, ardında daha ötesi bulunmayan büyük bir gazabı ve son derece ağır bir kınamayı bildirmektedir. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16252. Metin
مِنْ أَىّ شَىْء خَلَقَهُ شروعٌ في بيانِ إفراطِه في الكفرانِ بتفصيلِ ما أفاضَ عليه من مبدأ فطرتِه إلى مُنْتهَى عمرِه من فُنونِ النعمِ الموجبةِ بالشكرِ والطاعةِ مع إخلالِه بذلكَ وفي الاستفهامِ عن مبدأ خلقِه ثم بيانِه بقولِه تعالى
{ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ } “[Allâh] onu hangi şeyden yarattı?” yaratılışının başlangıcından ömrünün sonuna kadar, şükür ve itaati gerektiren envaiçeşit nimetleri ona bahşetmesine rağmen bunları hiçe saymasını ortaya koyarak küfür ve nankörlükteki aşırılığını açıklamaya bir giriştir. Yaratılışının başlangıcını sorup ardından Allâh Teâlâ'nın şu buyruğuyla bunu açıklamasında,
16253. Metin
مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ تحقيرٌ له أيِّ شيءٍ حَقيرٍ مهينٍ خلقه من نطفة قدرة خلقَهُ
{ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ } “Bir nutfeden (damlacıktan) yarattı onu,” onu hakir kılma anlamı vardır. Yani: Onu hangi hakir ve değersiz şeyden yarattı? Onu bir nutfeden/azıcık sudan yarattı.
16254. Metin
فَقَدَّرَهُ فهيَّأهُ لما يصلحُ لهُ ويليقُ به من الأعضاءِ والأشكالِ أو فقدَّرَهُ أطْواراً إلى أنْ تمَّ خلقُه وقولُه تعالَى
{ فَقَدَّرَهُ } “Ve ona biçim verdi.” Yani organlar ve şekillerden kendisine uygun ve layık olan şeylere onu hazırladı; yahut yaratılışı tamamlanıncaya kadar onu merhale merhale takdir edip şekillendirdi. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16255. Metin
ثُمَّ السبيل يَسَّرَهُ منصوبٌ بمُضمرٍ يفسرُهُ الظاهرُ أيْ ثم سهَّلَ مخرجَهُ من البطن بأن فتح فتحَ فمَ الرحمِ وألهمَهُ أنْ ينتكسَ أو يسرَ له سبيلَ الخيرِ والشرِّ ومكنه من السلوك وتعريفُ السبيلِ باللامِ دونَ الإضافةِ للإشعارِ بعمومِه
{ ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ } “Sonra ona yolu kolaylaştırdı.” açık lafzın tefsir ettiği mahzuf bir fiille mansubdur; yani: "Sonra rahim ağzını açıp ters dönmesini ilham ederek onun karından çıkışını kolaylaştırdı" yahut "ona hayır ve şer yolunu kolaylaştırıp o yola girme imkânı verdi" demektir. { السَّبِيلَ } (yol) kelimesinin izafet yerine harf-i tarif (el-) ile belirlenmesi, onun umumi oluşunu hissettirmek içindir.
16256. Metin
ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ أي جعلَهُ ذَا قبرٍ يُوارَى فيه تكرمةً لهُ ولم يدعْهُ مطروحاً على وجهِ الأرض جرزا للسباعِ والطير كسائرِ الحيوانِ يقالُ قبرَ الميتَ إذَا دفنَهُ وأقبرَهُ إذا أمرَ بدفنِه أو مكنَ منْهُ وعَدُّ الإماتةِ من النعمِ لأنَّها وصلةٌ في الجُملةِ إلى الحياةِ الأبديةِ والنعيمِ المقيمِ
{ ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ } “Sonra onu öldürdü de kabre koydurdu.” Yani diğer hayvanlar gibi yerin yüzeyinde yırtıcı hayvanlara ve kuşlara yem olarak terk etmeyip, ona bir ikram olmak üzere içine defnedileceği bir kabir sahibi kıldı. Bir kimse ölüyü bizzat gömdüğünde "قَبَرَ المَيِّتَ", gömülmesini emrettiğinde veya buna imkân tanıdığında ise "أَقْبَرَهُ" denir. Öldürmenin nimetlerden sayılması, bunun genel itibarıyla ebedî hayata ve daimî nimete bir vasıta olmasından ötürüdür.
16257. Metin
ثُمَّ إِذَا شَاء أَنشَرَهُ أي إذا شاء أنشره وأنشر على القاعدةُ المستمرةُ في حذفِ مفعولِ المشيئةِ وفي تعليقِ الإنشارِ بمشيئتِه تعالى إيان بأنَّ وقتَهُ غيرُ متعينٍ بلْ هُو تابعٌ لهَا وقُرِىءَ نَشَرهُ
{ ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنشَرَهُ } “Sonra dilediği vakit onu diriltip kabrinden çıkarır.” Yani dilediğinde onu diriltir. Meşîet (dileme) fiilinin mef'ûlünün hazfedilmesi yönündeki yerleşik kaideye göre gelmiştir. Diriltmenin Allâh Teâlâ'nın dilemesine bağlanmasında, onun vaktinin muayyen olmadığına, bilakis O'nun meşîetine bağlı olduğuna dair bir bildirim vardır. [Bu fiil sülâsîden] { نَشَرَهُ } şeklinde de okunmuştur.
16258. Metin
كلا ردع للإنسان
{ كَلَّا } “Hayır!” İnsanı menetmektir,
16259. Metin
سورة (٢٤ ٢٧) عمَّا هو عليه وقولُه تعالى
Sure (24-27) içinde bulunduğu o nankörlükten [menetmektir]. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu ise:
16260. Metin
لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ بيانٌ لسبب الرَّدعِ أي لم يقضِ بعدُ من لدُنْ آدمَ ﵇ إلى هذه الغايةِ مع طولِ المَدَى وامتدادِه ما أمرَهُ الله تعالَى بأسرِه إذْ لا يخلُو أحد عن تقصير ما كذا قالُوا وهكَذا نُقلَ عن مجاهدٍ وقَتَادَةَ ولا ريبَ في أنَّ مساقَ الآياتِ الكريمةِ لبيان غاية عظم جنايةِ الإنسانِ وتحقيقِ كُفرانِه المفرطِ المستوجب للسخطِ العظيمِ وظاهرٌ أنَّ ذلكَ لا يتحققُ بهذا القدرِ من نوع تقصير لايخلو عنْهُ أحدٌ من أفرادِه كيفَ لا وقَدْ قالَ ﵊ شيَّبتني سورةُ هودٍ لمَا فيهَا من قولِه تعالى فاستقمْ كَما أُمرتَ فالوجُه أنْ يحملَ عدمُ القضاءِ على عمومِ النفي لا على نفي العمومِ إمَّا عَلى أنَّ المحكومَ عليهِ هُو المستغني أو هو الجنسُ لكنْ لا عَلى الإطلاقِ بَلْ على أنَّ مصداقَ الحكمِ بعدمِ القضاءِ بعضُ أفرادِه وقد أُسندَ إلى الكُلِّ كَما في قولِه تعالى إِنَّ الإنسان لَظَلُومٌ كَفَّارٌ للإشباعِ في اللومِ بحكمِ المجانسةِ على طريقةِ قولِهم بنُو فلان قتلُوا فلاناً والقاتلُ واحدٌ منهم وإمَّا على أنَّ مصداقَهُ الكلُّ من حيثُ هو كلٌّ بطريقِ رفعِ الإيجابِ الكليِّ دونَ السلبِ الكليِّ فالمَعْنى لَمَّا يقضِ جميعُ أفرادِه ما أمرَهُ بل أخلَّ به بعضُها بالكفرِ والعصيانِ مع أنْ مُقتضَى ما فُصل من فنون النعماءِ الشاملةِ للكلِّ أنْ لا يتخلفُ عنه أحدٌ أصلاً هذا وقد قيلَ كلَاّ بمَعْنى حقاً فيتعلقُ بما بعدَهُ أي حقَّاً لم يعملْ بِما أمرَهُ به
{ لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ } “[Allâh'ın] kendisine emrettiği şeyleri henüz yerine getirmedi.” buyruğu, [insanın nankörlükten] menedilme gerekçesinin açıklamasıdır. Yani Âdem aleyhisselâm'dan bu yana geçen uzun zamana ve mesafeye rağmen, [insanoğlu] Allâh Teâlâ'nın kendisine emrettiklerinin tamamını henüz yerine getirmemiştir; zira hiçbir fert bir kusur ve noksanlıktan uzak kalamaz. Âlimler böyle söylemişler; Mücâhid ve Katâde'den de bu şekilde rivayet edilmiştir. Şüphesiz bu kerim ayetlerin gelişi, insanın cinayet ve nankörlüğünün nihai büyüklüğünü açıklamak ve büyük bir gazabı hak ettiren aşırı küfrünü tespit etmek içindir. Açıktır ki bu durum, fertlerinden hiçbirinin hali kalamadığı böylesi bir kusur türüyle gerçekleşmez. Nasıl olsun ki Peygamber aleyhisselâm: "Hûd Suresi, içindeki { فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ } 'Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!' buyruğundan dolayı beni ihtiyarlattı" buyurmuştur. Bu durumda en uygun olan, [emri] yerine getirmemenin nefyin umumuna (topyekûn olumsuzlamaya) hamledilmesidir; umumun nefyine (kısmi olumsuzlamaya) değil. Bu da ya hükmün konusunun müstağni kimse olması veya [insan] cinsi olması iledir; ancak mutlak olarak değil, bilakis [emri] yerine getirmeme hükmünün bizzat gerçekleştiği kimselerin bu cinsin bazı fertleri olması ve Allâh Teâlâ'nın: { إِنَّ الْإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ } “Muhakkak ki insan çok zalimdir, çok nankördür” buyruğunda olduğu gibi, kınamayı pekiştirmek için, aralarındaki cins birliği hükmüyle, kabilenin bir ferdi katil olduğu halde Arapların 'Falanoğulları falancayı öldürdü' demeleri kabilinden genele isnat edilmiş olması iledir. Yahut da hükmün gerçekleştiği merciin, küllî selb (toptan inkâr) yoluyla değil, küllî icabın kaldırılması (herkesin yapmış olduğu iddiasının reddi) yoluyla küll olmasıdır. Buna göre mana: 'Onun bütün fertleri O'nun emrettiğini yerine getirmemiştir; bilakis genelini kuşatan envaiçeşit nimetlerin gereği hiçbirinin emirden geri kalmaması iken, bazıları küfür ve isyan ile bunu ihlal etmiştir' şeklinde olur. Bununla birlikte { كَلَّا } lafzının 'hakikaten/gerçekten' manasında olduğu, dolayısıyla sonrasına taalluk ettiği de söylenmiştir; yani: 'Gerçek şu ki, o kendisine emredileni yapmamıştır.'
16261. Metin
فَلْيَنظُرِ الإنسان إلى طَعَامِهِ شروعٌ في تعدادِ النعمِ المتعلقةِ ببقائِه بعد تفصيلِ النعمِ المتعلقةِ بحدوثِه أي فلينظرْ إلى طعامِه الذي عليه يدورُ أمرُ معاشهِ كيفَ دبرنَاهُ وقولُه تعالى
{ فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ } “İnsan, yiyeceğine bir baksın!” [ayeti], insanın varoluşuna taalluk eden nimetlerin tafsilatından sonra, onun hayatta kalmasına taalluk eden nimetlerin sayımına bir giriştir. Yani: Geçim işinin etrafında döndüğü yiyeceğine bir baksın, onu nasıl çekip çevirmişiz! Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16262. Metin
أَنَّا صَبَبْنَا الماء صَبّاً أي الغيثَ بدلُ اشتمالٍ من طعامِه لأنَّ الماءَ سببٌ لحدوثِ الطعامِ فهُو مشتَملٌ عليهِ وقُرِىءَ إنَّا على الاستئنافِ وقُرِىءَ أنى بالإمالةِ أي كيفَ صببَنا إلى آخرِه أي صببنَاهُ صبا عجبا
{ أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبّاً } “Biz suyu bol bol akıttık.” yani yağmuru [yağdırdık]; { طَعَامِهِ } kelimesinden bedel-i iştimaldir; zira su, yiyeceğin meydana gelmesinin sebebidir ve yiyecek onu kapsamaktadır. İstinaf (yeni bir başlangıç) olarak { إِنَّا } şeklinde ve imale ile { أَنَّى } yani 'nasıl döktük' manasında da okunmuştur; ayetin sonuna kadar olan mana: 'Biz onu hayret verici bir döküşle döktük' demektir.
16263. Metin
ثُمَّ شَقَقْنَا الأرض أي بالنباتِ
{ ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ } “Sonra yeri yardık,” yani bitkilerle,
16264. Metin
شَقّاً بديعاً لائقاً بما يشقُّها من النباتِ صِغَراً وكِبرَاً وشكلاً وهيئةً وحملُ شقِّها على ما بالكرابِ بجعلِ إسنادِه إلى نونِ العظمةِ من قبيلِ إسنادِ الفعلِ إلى سببِه يأباهُ كلمةُ ثمَّ والفاءُ في قولِه تعالى
{ شَقّاً } “güzelce yardıkça yardık.” Yeri yaran bitkinin küçüklüğüne, büyüklüğüne, şekline ve heyetine layık eşsiz bir yarmayla [yardık]. Yerin yarılmasını, azamet 'nûn'una isnadını fiilin sebebine isnadı kabilinden kılarak çift sürmeye hamletmek, { ثُمَّ } kelimesi ve Allâh Teâlâ'nın şu buyruğundaki { فَـ } harfi sebebiyle kabul edilemez:
16265. Metin
فَأَنبَتْنَا فِيهَا حَبّاً فإنَّ الشقَّ بالمَعْنى المذكور لا ترتبَ بينَهُ وبين الأمطارِ أصلاً ولا بينَهُ وبينَ إنبات الحب بلا فإنَّ المرادَ بالنبات ما نبتَ من الأرضِ إلى أن يتكامل النمو وينقعد الحبُّ فإنَّ انشقاقَ الأرضِ بالنباتِ لا يزالُ يتزايدُ ويتسعُ إلى تلكَ المرتبةِ على أنَّ مَساقَ النظمِ الكريمِ لبيانِ النعمِ الفائضةِ من جنابهِ تعالى على وجهٍ بديعٍ خارجٍ عن العادات المعهودة كما ينبىءُ عنه تأكيدُ الفعلينِ بالمصدرينِ فتوسيطُ فعلِ المنعمِ عليهِ في حصولِ تلك النعمِ مخلٌّ بالمرامِ
{ فَأَنبَتْنَا فِيهَا حَبّاً } “Böylece orada taneler bitirdik.” Zira zikredilen manadaki [çift sürerek] yarma ile yağmurlar arasında ve yine onunla tanelerin bitmesi arasında asla bir tertip (sıralanış) ilişkisi yoktur. Bilakis bitkiden maksat, büyümesi tamamlanıp tane bağlanıncaya kadar yerden biten şeylerdir; çünkü yerin bitkiyle yarılması, o mertebeye ulaşıncaya kadar sürekli artar ve genişler. Kaldı ki bu yüce nazmın akışı, iki fiilin iki masdarla tekit edilmesinin de bildirdiği üzere, Allâh Teâlâ katından alışılagelmiş adetlerin dışındaki harikulade bir tarzda fışkıran nimetleri beyan etmek içindir. Dolayısıyla bu nimetlerin meydana gelişine nimet verilen kimsenin fiilinin aracı kılınması maksadı zedeler.
16266. Metin
سورة عبس (٢٨ ٣٤) وقوله تعالى
Abese Suresi (28-34). Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16267. Metin
وَعِنَباً عطفٌ على حباً وليسَ من لوازم العطفِ أنْ يُقيدَ المعطوفُ بجميع ما قُيِّد به المعطوفُ عليه فلا ضيرَ في خُلوِّ إنباتِ العنبِ عن شقِّ الأرضِ
{ وَعِنَباً } “Ve üzümler,” [kelimesi] { حَبّاً } üzerine matuftur. Matufun, matufun aleyhin kayıtlandığı her şeyle kayıtlanması atfın gereklerinden değildir; dolayısıyla üzümün bitirilmesinde yerin [tohum gibi] yarılmasının bulunmamasında bir sakınca yoktur.
16268. Metin
وَقَضْباً أي رطبة سُميتْ بمصدرِ قضَبهُ أي قطَعهُ مبالغةً كأنَّها لتكرر قطعِها وتكثرِه نفسُ القطعِ
{ وَقَضْباً } “Ve yoncalar/taze yeşillikler,” yani taze ottur; 'onu kesti' manasındaki { قَضَبَهُ } masdarıyla isimlendirilmiştir. Bu, kesilmesinin tekrar edip çokça gerçekleşmesinden ötürü bizzat kesmenin kendisiymiş gibi kabul edilerek mübalağa amacıyla yapılmıştır.
16269. Metin
وَزَيْتُوناً وَنَخْلاً الكلامُ فيهما وفي أمثلهما كما في العنبِ
{ وَزَيْتُوناً وَنَخْلاً } “Zeytinler ve hurmalıklar,” Bu ikisi ve benzerleri hakkındaki izah da üzümdeki gibidir.
16270. Metin
وَحَدَائِقَ غُلْباً أي عظاماً وصفَ به الحدائقُ لتكاثفها وكثرةِ أشجارِها أو لأنَّها ذات أشجارِها أو لأنَّها ذاتُ أشجارٍ غلاظٍ مستعارٌ من وصفِ الرقابِ
{ وَحَدَائِقَ غُلْباً } “Ve gür, sık ağaçlı bahçeler,” yani büyük bahçelerdir. Sıklaşması ve ağaçlarının çokluğu sebebiyle veya kalın gövdeli ağaçlara sahip olduğu için bahçeler bu şekilde nitelenmiştir; bu niteleme kalın boyunların vasfından eğretileme (istiâre) yoluyla alınmıştır.
16271. Metin
وفاكهة وَأَبّاً أي مَرْعى من أبَّه إذَا أمَّه أي قصَدُه لأنَّه يُؤمُ ويُنتجعُ أو منْ أبَّ لكذا إذا تهيأ لأنه متهيء للرَّعِي أو فاكهةً يابسةً تؤبُ للشتاءِ وعن الصدِّيقِ ﵁ أنه سُئلَ عن الأبِّ فقالَ أيُّ سماءٍ تُظلِني وأيُّ أرضٍ تُقِلَني إذَا قلتُ في كتاب الله مالا علَم لى بهِ وعن عمر ﵁ أنَّه قرأَ هذه الآيةَ فقالَ كلُّ هذا قد عرفَنا فَما الأبُّ ثم رفض عصاً كانتْ بيدِه وقالَ هَذا لعَمْرُ الله التكلفُ وما عليكَ يا ابنَ أُمِّ عمرَ أنْ لا تدريَ ما الأبُّ ثم قالَ اتبعُوا ما تبينَ لكُم من هذا الكتابِ ومالا فدعُوه
{ وَفَاكِهَةً وَأَبّاً } “Meyveler ve çayırlar.” Yani otlak ve meradır. Bir şeyi hedefleyip kastettiğinde söylenen { أَبَّهُ } ifadesinden gelir; zira orası hedeflenir ve otlak aranarak gidilir. Yahut otlatmaya elverişli olduğu için bir şeye hazırlandığında söylenen { أَبَّ لِكَذَا } ifadesinden gelir. Veya kış için kurutulup saklanan kuru meyvedir. Sıddîk [Ebû Bekir]'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre kendisine { الْأَبّ } hakkında sorulmuş, o da: "Allâh'ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem beni hangi gök gölgelendirir, hangi yer taşır!" demiştir. Ömer'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre o, bu ayeti okumuş ve şöyle demiştir: "Bütün bunları bildik; peki el-Ebb (الْأَبّ) nedir?" Sonra elindeki asayı bırakıp: "Allâh'a yemin olsun ki bu tekellüftür (lüzumsuz yere zorlamaktır). Ey Ümmü Ömer'in oğlu! Ebb'in ne olduğunu bilmesen sana ne zarar gelir ki!" demiş, ardından da: "Bu Kitap'tan size açıklanana uyun, açıklanmayanı ise bırakın!" buyurmuştur.
16272. Metin
متاعا لَّكُمْ ولأنعامكم إمَّا مفعول له أي فعل ذلكَ تمتيعاً لكُم ولمواشيكُم فإنَّ بعضَ النعمِ المعدودةِ طعامٌ لهم وبعضَها علفٌ لدوابِّهم والالتفاتُ لتكميل الامتنانِ وإمَّا مصدرٌ مؤكِّدٌ لفعله المضمرِ بحذف الزوائدة أي متعكم بذلك متاعا أو لفعلٍ مترتبٍ عليهِ أي متعكم بذلك فتمتعتُم متاعاً أي تمتعا كما مر غيره مرةٍ أو مصدرٌ من غير لفظهِ فإنَّ ما ذُكر من الأفعالِ الثلاثةِ في مَعْنى التمتيعِ
{ مَّتَاعاً لَّكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ } “Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için.” Ya mef'ûlün lehdir; yani: 'Bunu size ve hayvanlarınıza bir faydalanma kılmak için yaptı' demektir; zira sayılan nimetlerin bir kısmı insanlar için yiyecek, bir kısmı da hayvanları için yemdir. Buradaki iltifat (üçüncü şahıstan ikinci şahsa geçiş) minneti tamamlamak içindir. Ya da ziyadeleri hazfedilerek mukadder fiilini tekit eden bir masdardır; yani: 'Bununla sizi faydalandırdıkça faydalandırdı' demektir. Veya ona terettüp eden bir fiilin masdarıdır; yani: 'Sizi bununla faydalandırdı, siz de güzelce faydalandınız' demektir ki bu daha önce defalarca geçtiği gibidir. Yahut kendi lafzından olmayan bir masdardır; zira zikredilen üç fiil de faydalandırma (temtî') manasındadır.
16273. Metin
فَإِذَا جَاءتِ الصاخة شروعٌ في بيان أحوالِ معادهم إثرَ بيانِ مبدأِ خلقِهم ومعاشِهم والفاءُ للدلالة على ترتب ما بعدها على ما قبلها من فُنون النعمِ عن قريب كما يشعرُ لفظُ المتاعِ بسرعة زَوَالِها وقربِ اضمحلالِها والصاخةُ هي الداهيةُ العظيمةُ التي يصخُّ لها الخلائقُ أي يصيخونَ لها من صخَّ لحديثِه إذا أصاخَ له واستمتع وصفتْ بها النفخةُ الثانيةُ لأنَّ الناسَ يصيخُونَ لها وقيل هي الصيحةُ التي تصخُّ الآذانَ أي تصمَّها لشدةِ وقعِها وقيلَ هي مأخوذةٌ من صخَّهُ بالحجرِ أي صكَّهُ وقولُه تعالى
{ فَإِذَا جَاءَتِ الصَّاخَّةُ } “O kulakları sağır eden ses geldiği zaman!” İnsanların yaratılışının başlangıcı ve maişetlerinin beyanının ardından ahiret hallerini beyana bir giriştir. { فَـ } harfi, { مَتَاعاً } lafzının nimetlerin çabuk yok olacağına ve zevalinin yakınlığına işaret etmesi gibi, sonrasındaki durumun önceki envaiçeşit nimetlere çok yakında terettüp edeceğini göstermek içindir. { الصَّاخَّةُ }, mahlukatın dikkat kesilip kulak kabarttığı dehşetli felakettir. Bir kimse sözü can kulağıyla dinlediğinde { صَخَّ لِحَدِيثِهِ } denir. İkinci sur üflemesi, insanlar ona kulak kabartacağı için bu lafızla nitelenmiştir. Şiddetli çarpması sebebiyle kulakları sağır eden sayha olduğu da söylenmiştir. Taşla vurup çarptığında kullanılan { صَخَّهُ بِالْحَجَرِ } ifadesinden alındığı da söylenmiştir. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16274. Metin
يَوْمَ يَفِرُّ المرء مِنْ
{ يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ } “Kişinin kaçacağı gün:”
16275. Metin
سورة عبس (٣٥ ٤١)
Abese Suresi (35-41)
16276. Metin
أَخِيهِ
{ أَخِيهِ } “kardeşinden,”
16277. Metin
وأمِّه وَأَبِيهِ
{ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ } “annesinden ve babasından,”
16278. Metin
وصاحبتِه وبنيه وإما منصوبٌ بأعِني تفسيراً للصاخَّة أو بدلٌ منها مبنيٌّ على الفتحِ بالإضافةِ إلى الفعل على رأي الكوفيين وقيلَ بدلٌ من إذَا جاءتْ كما مرَّ في قوله تعالى يوم يتذكر الخ أي يعرضُ عنُهم ولا يصاحبُهم ولا يسألُ عن حالِهم كما في الدُّنيا لاشتغالِه بحالِ نفسِه وأمَّا تعليلُ ذلكَ بعلمِه بأنهم لايغنون عنه شيئاً أو بالحذرِ من مطالبتِهم بالتبعاتِ فيأباهُ قولُه تعالى
{ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ } “eşinden ve çocuklarından.” [Buradaki { يَوْمَ } lafzı] ya { الصَّاخَّةُ } kelimesini açıklamak üzere 'kastediyorum' takdiriyle mansubdur ya da Kûfelilerin görüşüne göre fiile muzaf olması sebebiyle fetha üzere mebni olarak ondan bedeldir. Allâh Teâlâ'nın: { يَوْمَ يَتَذَكَّرُ } ayetinde geçtiği gibi { إِذَا جَاءَتِ } ifadesinden bedel olduğu da söylenmiştir. Yani dünyada olduğu gibi kendi derdine düştüğü için onlardan yüz çevirir, onlarla beraber bulunmaz ve hallerini sormaz. Bunun gerekçesinin, onların kendisine hiçbir fayda sağlayamayacağını bilmesi veya üzerindeki hakları talep etmelerinden sakınması şeklinde açıklanmasına gelince; Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu buna engeldir:
16279. Metin
لِكُلّ امرىء مّنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ فإنَّه استئنافٌ واردٌ لبيانِ سببِ الفرارِ أي لكُلِّ واحدٍ من المذكورينَ شغلٌ شاغلٌ وخطبٌ هائلٌ يكفيِه في الاهتمامِ به وأما الفرار حذار من مطالبتِهم أو بُغضاً لهُم كَما يُروَى عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهُمَا أنَّه يفرُّ قابيلُ من أخيِه هابيلَ ويفر النبي صلى النبيِّ ﷺ منْ أُمِّه ويفرُّ إبراهيمُ ﵇ من أبيهِ ونوحٌ ﵇ من ابنِه ولوطٌ ﵇ من امرأتِه فليسَ من قبيلِ هذا الفرارِ وكَذا مَا يُروَى أنَّ الرجلَ يفرُّ من أصحابِه وأقربائِه لئلَاّ يَروَه على ما هُو عليهِ من سُوءِ الحالِ وقُرِىءَ يَعْنِيه بالياءِ المفتوحةِ والعينِ المُهملةِ أي يُهمَّهُ من عناهُ الأمرُ إذا أهمَّه أي أوقعَهُ في الهمِّ ومنْهُ منْ حُسنِ إسلامِ المرءِ تركُه مالا يعنيه لامن عناهُ إذا قصدَهُ كما قيلَ وقولُه تعالى
{ لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ } “O gün onlardan her birinin, kendisine yetip artacak bir derdi vardır.” Zira bu ayet, kaçışın sebebini açıklamak üzere gelmiş bir istinaftır; yani zikredilenlerin her birinin, kendisiyle meşgul olmaya yetecek kadar başından aşkın bir meşgalesi ve korkunç bir hali vardır. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiği üzere, hak talep etmelerinden korkarak veya onlara duyduğu buğuzdan ötürü; Kâbil'in kardeşi Hâbil'den, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem annesinden, İbrâhim'in aleyhisselâm babasından, Nûh'un aleyhisselâm oğlundan ve Lût'un aleyhisselâm karısından kaçması şeklindeki kaçışa gelince; ayetteki kaçış bu türden değildir. Aynı şekilde kişinin, kendisini içinde bulunduğu kötü halde görmesinler diye arkadaşlarından ve akrabalarından kaçtığına dair rivayet edilen husus da bu türden değildir. Bu kelime, üstünlü yâ ve noktasız ayn ile { يَعْنِيهِ } şeklinde de okunmuştur; yani 'onu tasalandırır' demektir. Bir iş bir kimseyi tasalandırıp kedere boğduğunda { عَنَاهُ الْأَمْرُ } denir. "Kişinin kendisini ilgilendirmeyen (tasalandırmayan) şeyleri terk etmesi İslam'ının güzelliğindendir" hadisi de bu köktendir; söylendiği gibi bir şeyi kastetmek manasındaki { عَنَاهُ } fiilinden değildir. Allâh Teâlâ'nın şu buyruğu:
16280. Metin
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ بيانٌ لما أمرِ المذكورينَ وانقسامِهم إلى السعداءِ والأشقياءِ بعد ذكرِ وقوعِهم في داهيةٍ دهياءَ فوجوهٌ مبتدأٌ وإنْ كانتْ نكرةً لكونِها في حيزِ التنويعِ ومسفرةٌ خبرُهُ ويومئذٍ متعلقٌ به أي مضيئةٌ متهللةٌ منْ أسفرَ الصبحُ إذَا أضاءَ وعن ابنِ عباس ﵄ أنَّ ذلكَ من قيامِ الليلِ وفي الحديثِ مَنْ كثر صلاته باليل حسُن وجهُه بالنهارِ وعنِ الضحَّاكِ منْ آثارِ الوضوءِ وقيلَ من طولِ ما اغبرّتْ في سبيلِ الله
{ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ } “O gün birtakım yüzler parıl parıldır.” Korkunç bir felakete düştükleri zikredildikten sonra, adı geçenlerin durumunun ve bahtiyarlar ile bedbahtlar olarak ikiye ayrılışlarının açıklamasıdır. { وُجُوهٌ } kelimesi, çeşitlendirme makamında bulunduğu için nekre olmasına rağmen mübtedadır; { مُّسْفِرَةٌ } onun haberidir; { يَوْمَئِذٍ } ise ona taalluk eder. Yani aydınlık ve sevinçlidir; sabah aydınlandığında söylenen { أَسْفَرَ الصُّبْحُ } ifadesinden gelir. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ bunun gece ibadetinden ileri geldiği rivayet edilmiştir. Hadiste de: "Geceleyin namazı çok olanın gündüzün yüzü güzel olur" buyrulmuştur. Dahhâk'ten abdest izlerinden kaynaklandığı rivayet edilmiştir. Allâh yolunda uzun süre tozlanmaktan ileri geldiği de söylenmiştir.
16281. Metin
ضاحكة مُّسْتَبْشِرَةٌ بما تشاهدُ من النعيم المقيمِ والبهجةِ الدائمةِ
{ ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ } “Güler, sevinir.” Müşahede ettikleri ebedî nimet ve daimî neşeden ötürü [güler ve sevinirler].
16282. Metin
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ أي غبارٌ وكدورةٌ
{ وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ } “O gün birtakım yüzler de vardır ki üzerlerini toz toprak bürümüştür,” yani toz ve bulanıklık vardır.
16283. Metin
تَرْهَقُهَا أي تعلُوها وتغشاهَا
{ تَرْهَقُهَا } “Onları kaplar;” yani üstünü örter ve bürür,
16284. Metin
قترة أي سوادو ظلمة
{ قَتَرَةٌ } “bir karanlık.” Yani siyahlık ve zifiri karanlık.
16285. Metin
سورة عبس (٤٢) وسورة التكوير (١ ٣)
Abese Suresi (42) ve Tekvîr Suresi (1-3)
16286. Metin
أولئك إشارةٌ إلى أصحاب تلك الوجوهِ وما فيهِ من معنى البعد للإيذان ببُعد درجتِهم في سُوءِ الحالِ أي أولئكَ الموصوفونَ بسوادِ الوجوهِ وغيره
{ أُولَئِكَ } “İşte onlar,” bu yüzlerin sahiplerine işarettir. Bundaki uzaklık manası, onların durumlarının kötülükteki derecelerinin uzaklığını bildirmek içindir. Yani yüzlerinin kararması ve diğer hallerle nitelenen o kimseler,
16287. Metin
هُمُ الكفرة الفجرة الجامعونَ بين الكفرِ والفجورِ فلذلكَ جمعَ الله تعالى إلى سواد وجوهِهم الغبرةَ عن رسولِ الله ﷺ مَنْ قرأَ سورةَ عبسَ جاءَ يومَ القيامةِ وجهه ضاحك مستبشر سورة التكوير مكية وآياتها تسع وعشرون
{ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ } “kâfirlerin, günahkârların ta kendileridir.” Küfür ile fücuru (günahkârlığı) kendilerinde birleştirenlerdir. İşte bundan ötürü Allâh Teâlâ onların yüzlerinin siyahlığına tozu da eklemiştir. Resûlullâh'tan sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edildiğine göre: "Kim Abese Suresi'ni okursa, kıyamet günü yüzü güler ve sevinçli bir halde gelir." Tekvîr Suresi Mekkîdir ve yirmi dokuz ayettir.