17150. Metin
سورة التين مكية وقيل مدنية وآيها ثمان
Tîn Suresi Mekkîdir, Medenî olduğu da söylenmiştir; sekiz ayettir.
17151. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
17152. Metin
{والتين والزيتون} هما هذا التين وهذا الزيتون خصهماالله سبحانَهُ من بينِ الثمارِ بالإقسامِ بهما لاختصاصِهما بخواصَّ جليلةٍ فإنَّ التينَ فاكهةٌ طيبةٌ لا فُضلَ لهُ غذاء لطيفٌ سريعُ الهضمِ ودواءٌ كثيرُ النفعِ يلينُ الطبعَ ويحللُ البلغمَ ويطهرُ الكليتينِ ويزيلُ ما في المثانةِ من الرملِ ويسمن البدنَ ويفتحُ سددَ الكبدِ والطِّحالِ ورَوَى أبو ذرَ ﵁ أنَّه أهدَى للنبي ﷺ سلٌّ من تينٍ فأكلَ منْهُ وقالَ لأصحابِه كُلوا فلَو قلتُ إن فاكهةً نزلتْ من الجنةِ لقلتُ هذا لأنَّ فاكهةَ الجنَّةِ بلا عجمَ فكلُوهَا فإنَّها تقطعُ البواسيرَ وتنفعُ منَ النِقرسِ وعَنْ عليِّ بنِ مُوسى الرِّضَا التينُ يزيلُ نكهةَ الفمِ ويطولُ الشعرَ وهُوَ أمانٌ منَ الفالجِ وأما الزيتونُ فهو فاكهةٌ وإدامٌ ودواءٌ ولو لم يكنْ له سِوى اختصاصِه بدهنِ كثيرِ المنافعِ معَ حصولِه في بقاعٍ لا دهنيةَ فيهَا لكَفى به فضلاً وشجرتُه هيَ الشجرةُ المباركةُ المشهودُ لهَا في التنزيلِ ومرَّ معاذُ بنُ جبلٍ ﵁ بشجرةِ الزيتونِ فأخذَ منهَا قضيا واستاكَ بهِ وقالَ سمعتُ النبيِّ ﷺ يقولُ نعمَ السواكُ الزيتونُ من الشجرةِ المباركةِ يطيبُ الفمَ ويذهبُ بالحفرةِ وسمعتُه يقولُ هوَ سواكِي وسواكُ الأنبياءِ قبلِي وقيلَ هما جبلانِ من الأرضِ المقدسةِ يقال لهما بالسريانية طور تينا وطور زيتا لأنهمَا منبِتا التينِ والزيتونِ وقيل التين جبل ما بينَ حلوانَ وهمدانَ والزيتونُ جبالُ الشامِ لأنهمَا منابتَهما كأنه قيلَ ومنابتِ التينِ والزيتونِ وَقالَ قَتَادةُ التينُ الجبلُ الذي عليهِ دمشقُ والزيتونُ الجبلُ الذي عليهِ بيتُ المقدسِ وقال عكرمةُ وَابنُ زيدِ التينُ دمشقُ والزيتونُ بيتُ المقدسِ وهو اختيارالطبري وقالَ محمدُ بنُ كعبٍ التينُ مسجدُ أصحابِ الكهفِ والزيتونُ مسجدُ إِيْليَا وعن ابن عباس رضي الله عنهماالتين مسجدُ نوحٍ ﵇ الذي بناهُ على الجُودِيِّ والزيتونُ مسجدُ بيتِ المقدسِ وقالَ الضحَّاكُ التينُ المسجدُ الحرامُ والزيتونُ المسجدُ الأَقْصى والصحيحُ هُوَ الأولُ قالَ ابن عباس ﵄ هو تينُكُم الذي تأكلونَ وزيتونُكم الذي تعصِرونَ منْهُ الزيتَ وبه قالَ مجاهدٌ وعكرمةُ وإبراهيمُ النخعيُّ وعطاءٌ وجابرٌ وزيدٌ ومقاتلٌ والكلبيُّ
{والتين والزيتون} “İncire ve zeytine andolsun” Bu ikisi, bildiğimiz incir ve zeytindir. Allah Sübhânehu, taşıdıkları yüce özellikler sebebiyle meyveler arasından bu ikisini yemin etmekle özelleştirmiştir. Zira incir, atığı/posası olmayan hoş bir meyve, sindirimi hızlı latif bir gıda ve çok faydalı bir ilaçtır; tabiatı yumuşatır, balgamı söktürür, böbrekleri temizler, mesanedeki kumu giderir, bedeni semirtir, karaciğer ve dalak tıkanıklıklarını açar. Ebû Zer radıyallâhu anh'den rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir sepet incir hediye edildi. Ondan yedi ve ashabına: “Yiyiniz! Şayet 'Cennetten bir meyve indi' diyecek olsaydım, bunun olduğunu söylerdim. Çünkü cennet meyvesi çekirdeksizdir. Onu yiyin; zira o, basuru keser ve nikristen (gut hastalığı) fayda sağlar.” buyurdu. Ali b. Mûsâ er-Rızâ'dan da şöyle rivayet edilmiştir: “İncir, ağız kokusunu giderir, saçı uzatır ve felce karşı güvencedir.” Zeytine gelince; o hem bir meyve, hem katık, hem de ilaçtır. Yağ barındırmayan bölgelerde yetişmesiyle birlikte pek çok faydası bulunan bir yağa sahip olma ayrıcalığından başka bir vasfı dahi olmasaydı, bu fazilet olarak yeterdi. Onun ağacı, indirilen vahiyde [hakkında] şahitlik edilen mübarek ağaçtır. Muâz b. Cebel radıyallâhu anh bir zeytin ağacına uğradı, ondan bir dal alıp onunla misvaklandı ve şöyle dedi: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: 'Mübarek ağaçtan olan zeytin ne güzel bir misvaktır! Ağzı güzelleştirir ve diş pasını/çürüğünü giderir.' Yine O'nun şöyle buyurduğunu işittim: 'O benim ve benden önceki peygamberlerin misvakıdır.'” Şöyle de denilmiştir: Onlar, Mukaddes Topraklardaki iki dağdır; incir ve zeytinin bittiği yerler olduğu için Süryanice bunlara Tûr Tînâ ve Tûr Zeytâ denir. İncirin Hulvân ile Hemedân arasındaki bir dağ, zeytinin de Şam dağları olduğu da söylenmiştir; zira buralar onların yetişme yerleridir, sanki [ayeti kerimede] “İncir ve zeytinin yetiştiği yerlere andolsun” denilmiş gibidir. Katâde: “İncir, üzerinde Şam'ın bulunduğu dağ; zeytin ise üzerinde Beytülmakdis'in bulunduğu dağdır.” demiştir. İkrime ve İbn Zeyd: “İncir Dımaşk (Şam), zeytin ise Beytülmakdis'tir.” demiştir ki Taberî'nin tercihi de budur. Muhammed b. Kâ'b: “İncir Ashâb-ı Kehf'in mescidi, zeytin ise İlyâ (Kudüs) mescididir.” demiştir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan: “İncir, Nûh aleyhisselâm'ın Cûdî üzerinde inşa ettiği mescid, zeytin ise Beytülmakdis mescididir.” rivayeti gelmiştir. Dahhâk ise: “İncir Mescid-i Harâm, zeytin ise Mescid-i Aksâ'dır.” demiştir. Doğru olan ise birinci görüştür. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: “O, yediğiniz şu inciriniz ve kendisinden zeytinyağı sıktığınız şu zeytininizdir.” demiştir. Mücâhid, İkrime, İbrâhîm en-Nehaî, Atâ, Câbir, Zeyd, Mukâtil ve Kelbî de bu görüştedir.
17153. Metin
{وَطُورِ سِينِينَ}
{وَطُورِ سِينِينَ} “Sînâ Dağı'na”
17154. Metin
هو الجبلُ الذي ناجَى عليهِ موسى ربَّهُ وسينينَ وسيناءُ علمانِ للموضعِ الذي هُوَ فيهِ ولذلكَ أضيفَ إليهمَا وسينونَ كبيرونَ في جوازِ الإعرابِ بالواوِ والياءِ والإقرارِ على الياءِ وتحريكِ النونِ بالحركاتِ الإعرابيةِ
O, Mûsâ'nın Rabbi ile münâcâtta bulunduğu (konuştuğu) dağdır. Sînîn ve Sînâ, o dağın bulunduğu yerin iki özel ismidir; bu yüzden dağ bu isimlere izafe edilmiştir. [Kelimenin sonunun] vav ile ve yâ ile irab edilmesinin caiz oluşunda, yâ üzere sabit kılınıp nûn harfinin irab harekesiyle harekelenmesinde Sînûn da Yabrûn gibidir.
17155. Metin
{وهذا البلد الأمين} أيْ الآمنِ من أمنَ الرجلُ أمانةً فهُو أمينٌ وهُوَ مكةَ شرَّفها الله تعَالَى وأمانتُها أنَّها تحفظُ من دخلَها كما يحفظُ الأمينُ ما يؤتمنُ عليهِ ويجوزُ أنْ يكونَ فعيلاً بمَعْنى مفعولٍ من أمنَهُ لأنَّه مأمونُ الغَوَائلِ كما وصفَ بالآمنِ في قولِه تعالَى {حَرَماً آمنا} بمَعْنى ذِي أمنٍ ووجْهُ الإقسامِ بهاتيكَ البقاع المباركةِ المشحونةِ ببركاتِ الدُّنيا والدِّينِ غنيٌّ عن الشَّرحِ والتبيينِ
{وهذا البلد الأمين} “Ve bu güvenli beldeye [andolsun].” Yani emniyetli [beldeye]. Bir adam güven verdiğinde 'emîn' olur; bu belde ise Allah Teâlâ'nın şerefli kıldığı Mekke'dir. Onun güvenilirliği, güvenilir bir kimsenin kendisine emanet edilen şeyi koruduğu gibi, oraya giren kimseyi korumasıdır. 'Faîl' vezninin, kendisinden emin olunduğu yani felaket ve tehlikelerinden güvende olunduğu için 'mef'ûl' anlamında olması da caizdir; nitekim Allah Teâlâ'nın: {حَرَماً آمنا} “güvenli bir harem” sözünde emniyet sahibi anlamında 'âmin' olarak nitelenmiştir. Dünya ve din bereketleriyle dopdolu bu mübarek beldelere yemin edilmesinin gerekçesi ise açıklamaya ve izahta bulunmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır.
17156. Metin
{لَقَدْ خَلَقْنَا الإنسان} أيْ جنسُ الإنسانِ {فِى أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ} أيْ كائناً في أحسنُ ما يكونُ من التقويمِ والتعديلِ صورةً ومَعْنى حيثُ برأه الله تعالَى مستويَ القامةِ متناسبَ الأعضاءِ متصفاً بالحياةِ والعلمِ والقدرةِ والإرادةِ والتكلمِ والسمعِ والبصرِ وغيرِ ذلكَ منَ الصفاتِ التي هيَ مِنْ أنموذجاتٍ منَ الصفاتِ السبحانيةِ وآثارٌ لهَا وقدْ عبرَ بعضُ العلماءِ عنْ ذلكَ بقولِه خلقَ آدمَ علَى صورتِه وفي روايةٍ على صورةِ الرحمن وبَنَى عليهِ تحقيقَ مَعْنى قولِه مَنْ عرفَ نفسَهُ فقدْ عرفَ رَبَّه وقالَ إنَّ النفسَ الإنسانيةَ مجردةٌ ليستْ حالّةً في البدنِ ولا خارجةً عنْهُ متعلقةً بهِ تعلقَ التدبيرِ والتصرفِ تستعملُه كيفمَا شاءتْ فإذَا أرادتْ فعلاً من الأفاعيلِ الجُسمانيةِ تلقيهِ إلى مَا في القلبِ منَ الروحِ الحيوانيِّ الذي هُوَ أعدلُ الأرواحِ وأصفاهَا وأقربُها منْهَا وأقواهَا مناسبةً إلى عالمِ المجرداتِ إلقاءً روحانياً وهو يلقيهِ بواسطةِ ما في الشرايينِ منَ الأرواحِ إلى الدماغِ الذي هُو منبتُ الأعصابِ التي فيهَا القُوَى المحركةُ للإنسانِ فعندَ ذلكَ يحركُ منَ الأعضاءِ ما يليقُ بذلكَ الفعلِ من مباديهِ البعيدةِ والقريبةِ فيصدرُ عنْهُ ذلكَ بهذه الطريقةِ فمَنْ عرفَ نفسَهُ على هذه الكيفيةِ من صفاتِها وأفعالِها تسنَّى لهُ أن يترقى إلى معرفةِ ربِّ العزةِ عَزَّ سلطانُهُ ويطلعُ على أنَّه سبحانَهُ منزهٌ عنْ كونِه داخلاً في العالمِ أو خارجاً عنْهُ يفعلُ فيهِ ما يشاء ويحكُم ما يريدُ بواسطةِ ما رتبَهُ فيهِ منَ الملائكةِ الذينَ يستدلُّ على شؤونِهم بما ذكرَ من الأرواحِ والقُوى المرتبةِ في العالمِ الإنسانيِّ الذي هُوَ نسخةٌ للعالمِ الأكبر وأنموذح مِنْهُ وقوله تعالى
{لَقَدْ خَلَقْنَا الإنسان} “Biz insanı gerçekten yarattık” yani insan cinsini; {فِى أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ} “en güzel biçimde” yani suret ve mana bakımından kıvama koyma ve düzenlemenin en güzelinde bulunacak şekilde [yarattık]. Şöyle ki, Allah Teâlâ onu dik bir boyda, birbiriyle uyumlu uzuvlarla; hayat, ilim, kudret, irade, kelam, işitme, görme ve Yüce Zât'ın sıfatlarının birer numunesi ve eseri olan diğer sıfatlarla nitelenmiş olarak var etmiştir. Nitekim bazı âlimler bunu: “Allah Âdem'i kendi suretinde yarattı” ve bir rivayette “Rahmân'ın suretinde yarattı” sözüyle ifade etmiş ve “Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir” sözünün hakiki manasını bunun üzerine bina etmişlerdir. Onlar şöyle demiştir: İnsan nefsi soyuttur; bedene hulûl etmiş olmadığı gibi ondan tamamen ayrı da değildir. Ona tedbir ve tasarruf bağıyla bağlıdır, onu dilediği gibi kullanır. Cismani fiillerden bir fiil murat ettiği zaman, bunu kalpte bulunan ve ruhların en dengelisi, en safı, nefse en yakını ve soyutlar âlemine münasebeti en kuvvetli olan hayvani ruha ruhani bir sevk ile intikal ettirir. O da atardamarlarda bulunan ruhlar vasıtasıyla bunu, insandaki hareket ettirici kuvvetleri barındıran sinirlerin kaynağı olan beyne iletir. İşte o anda, uzak ve yakın başlangıçlarından itibaren o fiile uygun düşen uzuvları harekete geçirir ve fiil bu yolla ondan sâdır olur. İşte nefsini, sıfatları ve fiilleri bakımından bu mahiyet üzere tanıyan kimse için İzzet Sahibi Rabbin -ki O'nun şanı yücedir- marifetine yükselmek ve Sübhânehu Teâlâ'nın âlemin içinde veya dışında olmaktan münezzeh bulunduğunu, âlemde dilediğini yaptığını ve murat ettiğini, âlemde nizama koyduğu melekler vasıtasıyla hükmettiğini idrak etmek kolaylaşır; meleklerin bu durumlarına ise, büyük âlemin bir nüshası ve ondan bir numune olan insan âleminde nizama konulmuş ruhlar ve kuvvetlerden delil getirilir. Allah Teâlâ'nın şu kavli:
17157. Metin
{ثُمَّ رددناه أَسْفَلَ سافلين} أيْ جعلنَاهُ من أهلِ النَّارِ الذينَ هُم أقبحُ من كُلِّ قبيحٍ وأسفلُ من كُلِّ سافلٍ لعدمِ جريانِه على موجبِ ما خلقناهُ عليهِ منَ الصفاتِ التي لو عملَ بمقتضاهَا لكانَ في أعْلَى عليينَ وقيلَ رددناهُ إلى أَرْذَلِ العمرِ وهُو الهرمُ بعدَ الشبابِ والضعفُ بعدَ القوةِ كقولِه تعالَى {وَمَن نّعَمّرْهُ نُنَكّسْهُ فِى الخلق} وأياً ما كانَ فأسفلُ سافلينَ إمَّا حالٌ منَ المفعولِ أيْ رددناهُ حالَ كونِه أسفلَ سافلينَ أو صفةٌ لمكانٍ محذوفٍ أيْ رددناهُ مكاناً أسفلَ سافلينَ والأولُ أظهر وقرىء
{ثُمَّ رددناه أَسْفَلَ سافلين} “sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” Yani gereğince amel etseydi 'illiyyîn'in en yücesinde bulunacağı sıfatlara uygun hareket etmemesi sebebiyle, onu her çirkinden daha çirkin ve her aşağılıktan daha aşağı olan cehennem ehlinden kıldık. Şöyle de denilmiştir: Onu ömrün en rezil çağına, yani Allah Teâlâ'nın: {وَمَن نّعَمّرْهُ نُنَكّسْهُ فِى الخلق} “Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılışta baş aşağı ederiz (güçten düşürürüz)” sözünde olduğu gibi, gençlikten sonra ihtiyarlığa ve güçten sonra zayıflığa döndürdük. Her nasıl olursa olsun, 'esfele sâfilîn' ifadesi ya mef'ûlden hâldir; yani “onu aşağıların aşağısı olmuş halde döndürdük” demektir veya mahzuf bir mekânın sıfatıdır; yani “onu aşağıların aşağısı bir mekâna indirdik” demektir. Birinci mana daha açıktır. Ve şöyle de kıraat edilmiştir:
17158. Metin
٩٥ سورة التين آية (٦ ٨) أسفلَ السافلينَ وقولُه تعالَى
95 Tîn Suresi Ayet (6-8) “esfele's-sâfilîn” şeklinde okunmuştur. Allah Teâlâ'nın şu kavli:
17159. Metin
{إلا الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} على الأولِ استثناءٌ متصلٌ منْ ضميرِ رددناه فإنَّه فِي معْنَى الجمعِ وعلى الثاني منقطعٌ أيْ لكنْ الذينَ كانُوا صالحينَ منْ الهَرْمَى {فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} غيرُ منقطعٍ عَلى طاعتِهم وصبرِهم على بلاء الله تعالَى بالشيخوخةِ والهرمِ وعَلى مقاساةِ المشاقِّ والقيامِ بالعبادةِ على تخاذلِ نهوضِهم أو غيرِ ممنونٍ بهِ عليهمْ وهذِه الجملةُ على الأولِ مقررةٌ لمَا يفيدهُ الاستثناءُ منْ خروجِ المؤمنين عن حكم الرد ومبينة لكيفيةِ حالِهم والخطابُ في قولِه تعالَى
{إلا الذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnadır.” Birinci görüşe göre bu, 'radadnâhu'daki zamirden muttasıl bir istisnadır; zira o mana bakımından çoğuldur. İkinci görüşe göre ise munkatıdır; yani “ancak ihtiyarlardan salih kimseler olanlar hariç” demektir. {فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} “Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.” İtaatlerine, Allah Teâlâ'nın yaşlılık ve düşkünlük ile yaptığı imtihana sabretmelerine, meşakkatlere katlanmalarına ve kalkıp doğrulmaktaki zaafiyetlerine rağmen ibadeti yerine getirmelerine karşılık kesintisiz [bir ecir vardır]; ya da kendilerine başa kakılmayacak [bir mükâfat vardır]. Bu cümle, birinci görüşe göre istisnanın ifade ettiği müminlerin bu aşağı indirilme hükmünden çıktıklarını teyit etmekte ve onların halinin nasıl olacağını açıklamaktadır. Allah Teâlâ'nın şu sözündeki hitap ise:
17160. Metin
{فَمَا يُكَذّبُكَ بَعْدُ بالدين} للرسول ﷺ أيْ فأيُّ شيءٍ يكذبكَ دلالةً أو نطقاً بالجزاءِ بعدَ ظهورِ هذهِ الدلائلِ الناطقةِ بهِ وقيلَ ما بمعنَى مَنْ وقيلَ الخطابُ للإنسانِ على طريقِ الالتفاتِ لتشديدِ التوبيخِ والتبكيتِ أيْ فَما يجعلكَ كاذباً بسببِ الدينِ وأنكارِه بعدَ هذهِ الدلائلِ والمَعنى أنَّ خلقَ الإنسانِ منْ نطفةٍ وتقويمَهُ بشراً سوياً وتحويلِه منْ حالٍ إلى حالٍ كمالاً ونُقصاناً من أوضحِ الدلائلِ على قُدرةِ الله ﷿ على البعثِ والجزاءِ فأيُّ شيءٍ يضطركَ بعدَ هَذَا الدليلِ القاطعِ إلى أنْ تكونَ كاذباً بسببِ تكذيبهِ أيُّها الإنسانُ
{فَمَا يُكَذّبُكَ بَعْدُ بالدين} “O halde bundan sonra sana dini yalanlatan nedir?” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaptır; yani “Onu açıkça dile getiren bu deliller ortaya çıktıktan sonra, delil veya beyan yönünden ceza gününü sana yalanlatan şey nedir?” demektir. Buradaki 'mâ' lafzının 'men' (kim) manasında olduğu da söylenmiştir. Hitabın, azarlama ve susturmayı şiddetlendirmek için iltifat yoluyla insana yönelik olduğu da söylenmiştir; yani “Ey insan! Bu delillerden sonra dini ve onu inkâr etmeyi sana yalan kıldıran (seni yalanlamaya sevk eden) nedir?” demektir. Anlam şudur: İnsanın bir nutfeden yaratılması, düzgün bir beşer haline getirilmesi, kemal ve noksanlık bakımından halden hale dönüştürülmesi; Allah Azze ve Celle'nin yeniden diriltmeye ve karşılık vermeye gücünün yettiğine dair en açık delillerdendir. Öyleyse ey insan, bu kesin delilden sonra seni dini yalanlama sebebiyle bir yalancı olmaya mecbur bırakan şey nedir?
17161. Metin
{أَلَيْسَ الله بِأَحْكَمِ الحاكمين} أي أليسَ الذي فعلَ ما ذُكرَ بأحكمِ الحاكمينَ صنعاً وتدبيراً حتَّى يتوهَم عدمُ الإعادةِ والجزاءِ وحيثُ استحالَ عدمُ كونهِ أحكَمَ الحاكمينَ تعينَ الإعادةُ والجزاءُ فالجملةُ تقريرٌ لما قبلَها وقيلَ الحكمُ بمعْنَى القضاءِ فهي وعيدٌ للكفارِ وأنَّه يحكمُ عليهم بما يستحقونَهُ منَ العذابِ
{أَلَيْسَ الله بِأَحْكَمِ الحاكمين} “Allah hüküm verenlerin en iyi hüküm vereni değil midir?” Yani zikredilen şeyleri yapan Zât, sanat ve tedbir bakımından hâkimlerin en hâkimi (hüküm verenlerin en iyisi) değil midir ki O'nun yeniden diriltmeyeceği ve karşılık vermeyeceği vehmedilsin? O'nun hüküm verenlerin en iyisi olmaması imkânsız olduğuna göre, yeniden dirilme ve karşılık zorunlu hale gelmiştir. Dolayısıyla bu cümle, öncesini pekiştiren bir ifadedir. 'Hüküm' kelimesinin 'kaza' (hüküm ve ceza verme) anlamında olduğu da söylenmiştir; bu durumda ayet kâfirlere bir tehdit olup, Allah'ın onlar hakkında hak ettikleri azapla hükmedeceğini bildirir.
17162. Metin
عن النبيِّ ﷺ أنَّه كانَ إذَا قَرأها يقولُ بَلَى وأنَا عَلى ذلكَ منَ الشاهدينَ وعنْهُ ﷺ من قرأ سورة التين أعطاهُ الله تعالى الخصلتينِ العافيةَ واليقينَ ما دامَ في دار الدُّنيا وإذا ماتَ أعطاهُ الله تعالى من الأجر بعدد من قرأ هذه السورة
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edildiğine göre, o bu sureyi okuduğunda: “Evet, ben de buna şahitlik edenlerdenim.” derdi. Yine O'ndan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Kim Tîn suresini okursa, dünya yurdunda kaldığı müddetçe Allah Teâlâ ona afiyet ve yakin olmak üzere iki haslet verir. Vefat ettiğinde ise Allah Teâlâ ona bu sureyi okuyanların sayısı kadar ecir verir.”