Âdiyât

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17604. Metin

سُورَةُ الْعَادِيَاتِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Âdiyât Suresi Mekkîdir (١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17605. Metin

{وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا (١) }

{وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا (١)} “Soluk soluğa koşan [at]lara andolsun,”

17606. Metin

{وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَعَطَاءٌ وَمُجَاهِدٌ، وَعِكْرِمَةُ، وَالْحَسَنُ، وَالْكَلْبِيُّ، وَقَتَادَةُ، وَالْمُقَاتِلَانِ (٢) ، وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَغَيْرُهُمْ: هِيَ الْخَيْلُ الْعَادِيَةُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ﷿ تَضْبَحُ، وَالضَّبْحُ: صَوْتُ أَجْوَافِهَا إِذَا عَدَتْ.

{وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا} “Soluk soluğa koşan [at]lara andolsun,” İbn Abbâs, Atâ, Mücâhid, İkrime, el-Hasan, el-Kelbî, Katâde, her iki Mukâtil (٢), Ebu'l-Âliye ve başkaları şöyle demişlerdir: Bunlar, Allah azze ve celle yolunda koşan ve soluyan atlardır. Dabh (ضَبْح) ise koştukları zaman göğüslerinden çıkan sestir.

17607. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَلَيْسَ شَيْءٌ مِنَ الْحَيَوَانَاتِ تَضْبَحُ غَيْرُ الْفَرَسِ وَالْكَلْبِ وَالثَّعْلَبِ، وَإِنَّمَا تَضْبَحُ هَذِهِ الْحَيَوَانَاتُ إِذَا تَغَيَّرَ حَالُهَا مِنْ تَعَبٍ أَوْ فَزَعٍ، وَهُوَ مِنْ [قَوْلِهِمْ] (٣) ضَبَحَتْهُ النَّارُ، إِذَا غَيَّرَتْ لَوْنَهُ.

İbn Abbâs şöyle demiştir: Hayvanlardan at, köpek ve tilkiden başka hiçbir şey solumaz (dabh yapmaz). Bu hayvanlar da ancak yorgunluk veya korkudan dolayı durumları değiştiğinde böyle solurlar. Bu, Arapların rengini değiştirdiğinde [söyledikleri] "Dabehat-hu'n-nâr" (Ateş onu kavurup rengini değiştirdi) sözündendir (٣).

17608. Metin

[وَقَوْلُهُ: "ضَبْحًا" نُصِبَ عَلَى الْمَصْدَرِ، مَجَازُهُ: وَالْعَادِيَّاتُ تَضْبَحُ ضَبْحًا] (٤) .

[Yüce Allah'ın "Dabhan" (ضَبْحًا) kelimesi meful-i mutlak (mastar) olarak nasb edilmiştir. Takdiri şöyledir: "Ve'l-âdiyâti tadbahu dabhan" (Nefes nefese koşanlara andolsun)] (٤).

17609. Metin

وَقَالَ عَلِيٌّ: هِيَ الْإِبِلُ فِي الْحَجِّ، تَعْدُو مِنْ عَرَفَةَ إِلَى الْمُزْدَلِفَةِ، وَمِنَ الْمُزْدَلِفَةِ إِلَى مِنًى، وَقَالَ إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي وَقْعَةِ بَدْرٍ، [كَانَتْ أَوَّلُ غَزْوَةٍ فِي الْإِسْلَامِ بَدْرًا] (٥) وَمَا كَانَ مَعَنَا إِلَّا فَرَسَانِ، فَرَسٌ لِلزُّبَيْرِ وَفَرَسٌ لِلْمِقْدَادِ بْنِ الْأَسْوَدِ فَكَيْفَ تَكُونُ الْخَيْلُ الْعَادِيَاتُ؟ وَإِلَى هَذَا ذَهَبَ ابْنُ مَسْعُودٍ، وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ، وَالسُّدَّيُّ.

Ali [radıyallâhu anh] ise şöyle demiştir: Onlar, hacda Arafat'tan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mina'ya koşan develerdir. O şöyle demiştir: Bu ayet Bedir Savaşı hakkında inmiştir; [İslam'daki ilk gazve Bedir idi] (٥) ve yanımızda biri Zübeyr'e, biri de Mikdâd b. el-Esved'e ait iki attan başka at yoktu. O halde nasıl koşan atlar olabilir? İbn Mes'ûd, Muhammed b. Ka'b ve es-Süddî de bu görüşe varmışlardır.

17610. Metin

وَقَالَ بَعْضُ مَنْ قَالَ: هِيَ الْإِبِلُ: قَوْلُهُ "ضَبْحًا" يَعْنِي ضِبَاحًا تَمُدُّ أَعْنَاقَهَا فِي السَّيْرِ ٦ .

Onların deve olduğunu söyleyenlerden bazıları ise şöyle demiştir: Yüce Allah'ın “Dabhan” (ضَبْحًا) ifadesi, dıbâh (ضِبَاحًا) manasında olup [develerin] yürüyüş esnasında boyunlarını öne doğru uzatmaları demektir.6

17611. Metin

{فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا (٢) فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا (٣) فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا (٤) فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا (٥) }

{فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا (٢) فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا (٣) فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا (٤) فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا (٥)} “[Tırnaklarıyla] çakarak kıvılcım saçanlara, sabah vakti baskın yapanlara, orada tozu dumana katanlara, böylece bir topluluğun ta ortasına dalanlara andolsun ki!”

17612. Metin

{فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا} قَالَ عِكْرِمَةُ، وَعَطَاءٌ، وَالضَّحَّاكُ، وَمُقَاتِلٌ، وَالْكَلْبِيُّ،:هِيَ الْخَيْلُ تُورِي النَّارَ بِحَوَافِرِهَا إِذَا سَارَتْ فِي الْحِجَارَةِ. يَعْنِي: وَالْقَادِحَاتِ قَدْحًا يَقْدَحْنَ بِحَوَافِرِهِنَّ.

{فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا} “[Tırnaklarıyla] çakarak kıvılcım saçanlara,” İkrime, Atâ, ed-Dahhâk, Mukâtil ve el-Kelbî şöyle demişlerdir: Bunlar, taşlık yerde yürüdüklerinde nallarıyla ateş çıkaran atlardır. Yani: Nallarıyla kıvılcım çakanlardır.

17613. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ: هِيَ الْخَيْلُ تُهَيِّجُ الْحَرْبَ وَنَارَ الْعَدَاوَةِ بَيْنَ فُرْسَانِهَا.

Katâde ise şöyle demiştir: Onlar, süvarileri arasında savaşı ve düşmanlık ateşini alevlendiren atlardır.

17614. Metin

وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: هِيَ الْخَيْلُ تَغْزُو فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ تَأْوِي بِاللَّيْلِ [إِلَى مَأْوَاهَا] (١) فَيُوَرُّونَ نَارَهُمْ، وَيَصْنَعُونَ طَعَامَهُمْ.

Saîd b. Cübeyr'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: Onlar, Allah yolunda savaşıp sonra geceleyin [barınaklarına] (١) sığınan, ateşlerini yakıp yemeklerini pişiren [süvarilerin] atlarıdır.

17615. Metin

وَقَالَ مُجَاهِدٌ، وَزَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: هِيَ مَكْرُ الرِّجَالِ، يَعْنِي رِجَالَ الْحَرْبِ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ إِذَا أَرَادَ الرَّجُلُ أَنْ يَمْكُرَ بِصَاحِبِهِ: أَمَا وَاللَّهِ لِأَقْدَحَنَّ لَكَ ثُمَّ لْأُوَرِّيَنَّ لَكَ.

Mücâhid ve Zeyd b. Eslem şöyle demişlerdir: Bu, adamların yani savaş erlerinin tuzağıdır (hileleridir). Araplar bir adam arkadaşına tuzak kurmak istediğinde şöyle derler: "Vallahi senin için [çakmaktaşını] çakacağım, sonra da senin için ateşi tutuşturacağım."

17616. Metin

وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: هِيَ النِّيرَانُ تَجْتَمِعُ ٢ . {فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا} هِيَ الْخَيْلُ تُغِيرُ بِفُرْسَانِهَا، عَلَى الْعَدُوِّ عِنْدَ الصَّبَاحِ، هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ الْقُرَظِيُّ: هِيَ الْإِبِلُ تَدْفَعُ بِرُكْبَانِهَا يَوْمَ النَّحْرِ مِنْ جَمْعٍ ٣ إِلَى مِنًى، وَالسُّنَّةُ أَنْ لَا تَدْفَعُ [بَرُكْبَانِهَا يَوْمَ النَّحْرِ] ٤ حَتَّى تُصْبِحَ وَالْإِغَارَةُ سُرْعَةُ السَّيْرِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: أَشْرَقَ ثَبِيرٌ كَيْمَا نُغِيرُ. {فَأَثَرْنَ بِهِ} أَيْ هَيَّجْنَ بِمَكَانِ [سَيْرِهِنَّ] ٥ كِنَايَةٌ عَنْ غَيْرِ مَذْكُورٍ، لِأَنَّ الْمَعْنَى مَفْهُومٌ، {نَقْعًا} غُبَارًا، وَالنَّقْعُ: الْغُبَارُ. {فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا} أَيْ دَخَلْنَ بِهِ وَسَطَ جَمْعِ الْعَدُوِّ، وَهُمُ الْكَتِيبَةُ يُقَالُ: وَسَطْتُ، الْقَوْمَ بِالتَّخْفِيفِ، وَوَسَّطْتُهُمْ، بِالتَّشْدِيدِ، وَتَوَسَّطُّهُمْ بِالتَّشْدِيدِ، كُلُّهَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ. قَالَ الْقُرَظِيُّ: [هِيَ الْإِبِلُ تَوَسَّطُ بِالْقَوْمِ] ٦ يَعْنِي جَمْعَ مِنًى، [هَذَا مَوْضِعُ الْقَسَمِ] ، ٧ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ.

Muhammed b. Kâ‘b ise şöyle demiştir: "Onlar bir araya toplanan ateşlerdir." 2 {فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا} “Sabah vakti ansızın baskın yapanlara” [ifadesi], sabah vakti süvarileriyle birlikte düşmana baskın yapan atlardır; müfessirlerin çoğunun görüşü budur. el-Kurazî ise şöyle demiştir: "Onlar, Kurban bayramı günü süvarilerini Cem'den 3 (Müzdelife'den) Minâ'ya sevk eden develerdir. Sünnet olan, [Kurban bayramı günü süvarilerini] 4 sabah vaktine ermeden sevk etmemektir. İgâre (baskın/akın) ise hızlı yürümektir; [Câhiliye Araplarının] 'Güneş üzerine doğsun ey Sebîr, ta ki biz de hızla akın edelim (yola koyulalım)' sözü de bundandır." {فَأَثَرْنَ بِهِ} “Bununla savuranlara” yani [yürüyüşlerinin] 5 gerçekleştiği yerde [tozu] ayağa kaldıranlara demektir; anlam açık olduğu için [yer kelimesi] zikredilmemiş olandan kinayedir. {نَقْعًا} “Toz” [demektir]; en-nak‘ (النَّقْع), tozdur. {فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا} “Bununla bir topluluğun ortasına dalanlara” yani bununla düşman topluluğunun -ki o askerî birliktir- ortasına giren [atlara] demektir. [Arapçada] hafif (şeddesiz) olarak vesattü'l-kavme (وَسَطْتُ الْقَوْمَ), şeddeli olarak vessattühüm (وَسَّطْتُهُمْ) ve tevessettühüm (تَوَسَّطْتُهُمْ) denir; bunların hepsi aynı anlamdadır. el-Kurazî şöyle demiştir: "[Onlar, o toplulukla birlikte ortasına dalan develerdir] 6 yani Minâ kalabalığıdır." [Burası yeminin konusudur], 7 Allah bu şeylere yemin etmiştir.

17617. Metin

{إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ (٦) وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ (٧) وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ (٨) أَفَلَا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ (٩) }

{إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ (٦) وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ (٧) وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ (٨) أَفَلَا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ (٩)} “Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz kendisi de buna şahittir. Şüphesiz o, mal sevgisine de pek düşkündür. Kabirlerde olanlar dışarı atıldığı zaman bilmez mi?”

17618. Metin

{وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ (١٠) }

{وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ (١٠)} “Ve göğüslerde olanlar derlenip toparlandığı [zaman]?”

17619. Metin

{إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَمُجَاهِدٌ، وَقَتَادَةُ: "لَكَنُودٌ": لِكَفُورٌ جَحُودٌ لِنِعَمِ اللَّهِ تَعَالَى. قَالَ الْكَلْبِيُّ: هُوَ بِلِسَانِ مُضَرَ وَرَبِيعَةَ الْكَفُورُ، وَبِلِسَانِ كِنْدَةَ وَحَضْرَمَوْتَ الْعَاصِي (١) .

{إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ} “Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.” İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: "Lekenûd" (لَكَنُودٌ); Allah Teâlâ'nın nimetlerine karşı pek nankör, inkârcı demektir. el-Kelbî şöyle demiştir: Bu kelime Mudar ve Rebîa lehçesinde "nankör/kâfir", Kinde ve Hadramut lehçesinde ise "isyankâr" demektir (١).

17620. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ: هُوَ الَّذِي يَعُدُّ الْمَصَائِبَ وَيَنْسَى النِّعَمَ (٢) . وَقَالَ عَطَاءٌ: هُوَ الَّذِي لَا يُعْطِي فِي النَّائِبَةِ مَعَ قَوْمِهِ.

el-Hasan şöyle demiştir: O, musibetleri sayıp nimetleri unutan kimsedir (٢). Atâ ise şöyle demiştir: O, başına bir felaket geldiğinde kavmiyle birlikte [yardım] vermeyen kimsedir.

17621. Metin

وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هُوَ قَلِيلُ الْخَيْرِ، وَالْأَرْضُ الْكَنُودُ: الَّتِي لَا تُنْبِتُ شَيْئًا.

Ebû Ubeyde şöyle demiştir: O, hayrı az olan kimsedir. el-Ardu'l-kenûd (الْأَرْضُ الْكَنُودُ) ise hiçbir şey bitirmeyen çorak arazidir.

17622. Metin

وَقَالَ الْفُضَيْلُ بْنُ عِيَاضٍ: "الْكَنُودُ" الَّذِي أَنْسَتْهُ الْخَصْلَةُ، الْوَاحِدَةُ مِنَ الْإِسَاءَةِ الْخِصَالَ الْكَثِيرَةَ مِنَ الْإِحْسَانِ، وَ"الشَّكُورُ": الَّذِي أَنْسَتْهُ الْخَصْلَةُ الْوَاحِدَةُ مِنَ الْإِحْسَانِ الْخِصَالَ الْكَثِيرَةَ مِنَ الْإِسَاءَةِ. {وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ} قَالَ [أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ] : (٣) وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى كَوْنِهِ كَنُودًا لَشَاهِدٌ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: الْهَاءُ رَاجِعَةٌ إِلَى الْإِنْسَانِ أَيْ: إِنَّهُ شَاهِدٌ عَلَى نَفْسِهِ بِمَا يَصْنَعُ. {وَإِنَّهُ} يَعْنِي الْإِنْسَانَ، {لِحُبِّ الْخَيْرِ} أي لحب لمال، {لَشَدِيدٌ} أَيْ: لَبَخِيلٌ، أَيْ إِنَّهُ مِنْ أَجْلِ حُبِّ الْمَالِ لَبَخِيلٌ. يُقَالُ لِلْبَخِيلِ: شَدِيدٌ وَمُتَشَدِّدٌ.

Fudayl b. İyâz şöyle demiştir: "el-Kenûd" (الْكَنُودُ), kendisine yapılan tek bir kötülüğün pek çok iyiliği unutturduğu kimsedir. "eş-Şekûr" (الشَّكُورُ) ise kendisine yapılan tek bir iyiliğin pek çok kötülüğü unutturduğu kimsedir. {وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ} “Şüphesiz kendisi de buna şahittir.” [Müfessirlerin çoğu] şöyle demiştir (٣): Allah, onun nankör olduğuna elbette şahittir. İbn Keysân ise şöyle demiştir: [Ayetin başındaki] "hâ" zamiri insana dönmektedir; yani o, yaptıklarına bizzat kendisi şahittir. {وَإِنَّهُ} “Şüphesiz o,” yani insan, {لِحُبِّ الْخَيْرِ} “hayır sevgisine,” yani mal sevgisine, {لَشَدِيدٌ} “pek düşkündür,” yani pek cimridir; yani o, mal sevgisinden ötürü cimridir. Cimri kimse için "şedîd" ve "müteşeddid" denir.

17623. Metin

وَقِيلَ: مَعْنَاهُ وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَقَوِيٌّ، أَيْ شَدِيدٌ الْحُبِّ لِلْخَيْرِ أَيِ الْمَالِ. {أَفَلَا يَعْلَمُ} أَيْ: أَفَلَا يَعْلَمُ هَذَا الْإِنْسَانُ، {إِذَا بُعْثِرَ} أَيْ: أُثِيرَ وَأُخْرِجَ، {مَا فِي الْقُبُورِ} [مِنَ الْمَوْتَى] ٤ . {وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ} أَيْ: مُيِّزَ وَأُبْرِزَ مَا فِيهَا مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ.

Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; 'Şüphesiz o, hayır sevgisi hususunda pek güçlüdür', yani hayra -ki o maldır- olan sevgisi pek şiddetlidir. {أَفَلَا يَعْلَمُ} “Bilmez mi”, yani bu insan bilmez mi? {إِذَا بُعْثِرَ} “altüst edildiği zaman”, yani deşilip dışarı çıkarıldığı [zaman], {مَا فِي الْقُبُورِ} “kabirlerde bulunanlar” [yani ölüler]4. {وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ} “ve göğüslerdekiler derlenip ortaya konduğu zaman”, yani onların içindeki hayır yahut şer ayırt edilip açığa çıkarıldığı [zaman]?

17624. Metin

{إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ (١١) }

{إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ (١١)} “Şüphesiz Rableri o gün onlardan hakkıyla haberdardır.”

17625. Metin

{إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ} ، [جَمَعَ] ١ الْكِنَايَةَ لِأَنَّ الْإِنْسَانَ اسْمٌ لِجِنْسِ، {يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ} عَالِمٌ، قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِهِمْ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ وَفِي غَيْرِهِ، وَلَكِنَّ الْمَعْنَى أَنَّهُ يُجَازِيهِمْ عَلَى كُفْرِهِمْ فِي ذَلِكَ [الْيَوْمِ] ٢ .

{إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ} “Şüphesiz Rableri onlardan...”; zamiri çoğul getirdi 1, çünkü "insan" bir cins ismidir. {يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ} “o gün elbette hakkıyla haberdardır” [yani] her şeyi bilendir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah, o günde de diğer zamanlarda da onlardan hakkıyla haberdardır; fakat [ayetin asıl] anlamı, o günde 2 küfürleri sebebiyle onları cezalandıracağıdır.”