17660. Metin
سُورَةُ الْهُمَزَةِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Hümeze Suresi Mekkîdir (¬١). Bismillâhirrahmânirrahîm.
17661. Metin
{وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ (١) }
{وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ (١) } “Arkadan çekiştiren, kaş göz hareketiyle alay eden her bir kimsenin vay haline!”
17662. Metin
{وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُمُ الْمَشَّاءُونَ بِالنَّمِيمَةِ، الْمُفَرِّقُونَ بَيْنَ الْأَحِبَّةِ، الْبَاغُونَ لِلْبُرَآءِ الْعَيْبَ (٢) ، وَمَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ وَهُوَ الْعَيَّابُ.
{وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} “Arkadan çekiştiren, kaş göz hareketiyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” İbn Abbâs şöyle dedi: Bunlar koğuculuk peşinde koşanlar, sevdiklerin arasını ayıranlar, suçsuz kimselere kusur arayanlardır (¬٢). İkisinin anlamı da birdir; o da [insanları] çokça ayıplayandır.
17663. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ: "الْهُمَزَةُ": الَّذِي يَعِيبُكَ فِي الْغَيْبِ، وَ"اللُّمَزَةُ": الَّذِي يَعِيبُكَ فِي الْوَجْهِ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَالْحَسَنُ بِضِدِّهِ.
Mukātil şöyle dedi: "el-Hümeze", gıyabında seni ayıplayandır; "el-lümeze" ise yüzüne karşı seni ayıplayandır. Ebü'l-Âliye ve Hasan ise bunun aksini söylemiştir.
17664. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، وَقَتَادَةُ: "الْهَمْزَةُ" الَّذِي يَأْكُلُ لُحُومَ النَّاسِ وَيَغْتَابُهُمْ، وَ"اللُّمَزَةُ": الطَّعَّانُ عَلَيْهِمْ.
Saîd b. Cübeyr ve Katâde şöyle dedi: "el-Hemze", insanların etini yiyen ve onları gıybet edendir; "el-lümeze" ise onları kötüleyip ayıplayandır.
17665. Metin
وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: "الْهُمَزَةُ" الَّذِي يَهْمِزُ النَّاسَ بِيَدِهِ وَيَضْرِبُهُمْ، وَ"اللُّمَزَةُ": الَّذِي يَلْمِزُهُمْ بِلِسَانِهِ وَيَعِيبُهُمْ.
İbn Zeyd şöyle dedi: "el-Hümeze", insanları eliyle dürtüp vuran; "el-lümeze" ise diliyle onları ayıplayıp kötüleyendir.
17666. Metin
وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ: وَيَهْمِزُ بِلِسَانِهِ وَيَلْمِزُ بِعَيْنِهِ. وَمِثْلُهُ قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: "الْهُمَزَةُ" الَّذِي يُؤْذِي جَلِيسَهُ بِسُوءِ اللَّفْظِ وَ"اللُّمَزَةُ" الَّذِي يُومِضُ بِعَيْنِهِ وَيُشِيرُ بِرَأْسِهِ، وَيَرْمُزُ بِحَاجِبِهِ وَهُمَا نَعْتَانِ لِلْفَاعِلِ، نَحْوُ سُخَرَةٍ وَضُحَكَةٍ: لِلَّذِي يَسْخَرُ وَيَضْحَكُ مِنَ النَّاسِ [وَالْهُمْزَةُ وَاللُّمْزَةُ، سَاكِنَةُ الْمِيمِ، الَّذِي يُفْعَلُ ذَلِكَ بِهِ] ٣ .
Süfyân es-Sevrî şöyle dedi: "Diliyle ayıplar ve gözüyle kaş göz işareti yapar." İbn Keysân da benzer şekilde şöyle dedi: "el-Hümeze (الْهُمَزَةُ), kötü sözle meclis arkadaşını inciten kimsedir; el-lümeze (اللُّمَزَةُ) ise gözünü kırpan, başıyla işaret eden ve kaşıyla ima edendir. Bu ikisi, insanlarla alay eden ve onlara gülen kimse için kullanılan sühara (سُخَرَة) ve duhaka (ضُحَكَة) gibi fâil için kullanılan nitelemelerdir. [Mîm harfi sakin olan el-hümze (الْهُمْزَةُ) ve el-lümze (اللُّمْزَةُ) ise kendisine bu yapılan kimsedir.]3
17667. Metin
وَأَصْلُ الْهَمْزِ: الْكَسْرُ وَالْعَضُّ عَلَى الشَّيْءِ بِالْعُنْفِ.
Hemz (هَمْز) kelimesinin asıl anlamı kırmak ve bir şeyi şiddetle ısırmaktır.
17668. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِيمَنْ نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ؟ قَالَ الْكَلْبِيُّ: نَزَلَتْ فِي الْأَخْنَسِ بْنِ شُرَيْقِ بْنِ وَهْبٍ الثَّقَفِيِّ كَانَ يَقَعُ فِي النَّاسِ وَيَغْتَابُهُمْ (١) .
Bu ayetin kimin hakkında indiği hususunda ihtilaf ettiler. Kelbî şöyle dedi: [Bu ayet] İnsanlara dil uzatan ve onları gıybet eden Ahnes b. Şurayk b. Vehb es-Sekafî hakkında indi (¬١).
17669. Metin
وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: مَا زِلْنَا نَسْمَعُ أَنَّ سُورَةَ الْهُمَزَةِ [نَزَلَتْ فِي أُمَيَّةَ بْنِ خَلَفٍ الْجُمَحِيِّ] (٢) .
Muhammed b. İshâk şöyle dedi: Hümeze Suresi'nin [Ümeyye b. Halef el-Cümahî hakkında indiğini] işitip dururduk (¬٢).
17670. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ، كَانَ يَغْتَابُ النَّبِيَّ ﷺ مِنْ وَرَائِهِ وَيَطْعَنُ عَلَيْهِ فِي وَجْهِهِ.
Mukātil şöyle dedi: [Bu ayet], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in arkasından gıybetini eden, yüzüne karşı da onu kötüleyen Velîd b. Muğîre hakkında indi.
17671. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ عَامَّةٌ فِي حَقِّ كُلِّ مَنْ هَذِهِ صِفَتُهُ.
Mücâhid şöyle dedi: Bu [ayet], bu niteliği taşıyan herkes hakkında umumidir (geneldir).
17672. Metin
{الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (٢) يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧) }
{الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (٢) يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧) } “O ki malı toplayıp onu sayıp durandır. Sanır ki malı kendisini ebedî kılmıştır. Hayır! Andolsun ki o Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. Öyle ki yüreklere işler.”
17673. Metin
ثُمَّ وَصَفَهُ فَقَالَ: {الَّذِي جَمَعَ مَالًا} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ، وَابْنُ عَامِرٍ، وَحَمْزَةُ، وَالْكِسَائِيُّ: "جَمَّعَ" بِتَشْدِيدِ الْمِيمِ عَلَى التَّكْثِيرِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّخْفِيفِ. {وَعَدَّدَهُ} أَحْصَاهُ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: اسْتَعَدَّهُ وَادَّخَرَهُ وَجَعَلَهُ عَتَادًا لَهُ، يُقَالُ: أَعْدَدْتُ [الشَّيْءَ] (٣) وَعَدَّدْتُهُ إِذَا أَمْسَكْتُهُ. {يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ} فِي الدُّنْيَا، يَظُنُّ أَنَّهُ لَا يَمُوتُ مَعَ يَسَارِهِ. {كَلَّا} رَدًّا عَلَيْهِ أَنْ لَا يُخَلِّدَهُ مَالُهُ، {لَيُنْبَذَنَّ} لَيُطْرَحَنَّ، {فِي الْحُطَمَةِ} فِي جَهَنَّمَ، وَالْحَطْمَةُ مِنْ أَسْمَاءِ النَّارِ، مِثْلُ: سَقَرَ، وَلَظَى (٤) سُمِّيَتْ "حُطَمَةَ" لِأَنَّهَا تَحْطِمُ الْعِظَامَ وَتَكْسِرُهَا. {وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ} أَيِ الَّتِي يَبْلُغُ أَلَمُهَا وَوَجَعُهَا إِلَى الْقُلُوبِ، وَالِاطِّلَاعُ وَالْبُلُوغُ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، يُحْكَى عَنِ الْعَرَبِ: مَتَى طَلَعْتَ أَرْضَنَا؟ أَيْ بَلَغْتَ.
Sonra onu niteleyerek şöyle buyurdu: {الَّذِي جَمَعَ مَالًا} “O ki malı toplayıp”. Ebû Ca‘fer, İbn Âmir, Hamza ve Kisâî, çokluk ifade etmek üzere mîm harfinin şeddesiyle “جَمَّعَ” şeklinde; diğerleri ise şeddesiz (tahfif ile) okudular. {وَعَدَّدَهُ} “onu sayıp durandır”, onu saydı, hesapladı demektir. Mukātil şöyle dedi: Onu hazırladı, biriktirdi ve kendisi için bir azık kıldı. [Bir şeyi] elinde tuttuğun zaman: "أَعْدَدْتُ [الشَّيْءَ] وَعَدَّدْتُهُ" (Şeyi hazırladım ve biriktirdim) denilir (¬٣). {يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ} “Sanır ki malı kendisini ebedî kılmıştır”, dünyada [ebedî kıldığını sanır]; zenginliğiyle beraber ölmeyeceğini zanneder. {كَلَّا} “Hayır!”, malının kendisini ebedî kılmayacağını bildirerek ona bir reddiyedir. {لَيُنْبَذَنَّ} “Andolsun ki o atılacaktır”, fırlatılıp atılacaktır. {فِي الْحُطَمَةِ} “Hutame’ye”, Cehennem’e [atılacaktır]. Hutame; Sekar ve Lezâ gibi cehennemin isimlerindendir (¬٤). Kemikleri kırıp ufaladığı için "Hutame" diye isimlendirilmiştir. {وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ} “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. Öyle ki yüreklere işler.” Yani acısı ve elemi kalplere kadar ulaşan [ateştir]. İttılâ (اطِّلَاع) ile bulûğ (بُلُوغ) aynı anlamdadır. Araplardan şöyle rivayet edilir: "مَتَى طَلَعْتَ أَرْضَنَا؟" yani: "Bizim topraklarımıza ne zaman ulaştın?"
17674. Metin
وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّهَا تَأْكُلُ كُلَّ شَيْءٍ مِنْهُ حَتَّى تَنْتَهِيَ إِلَى فُؤَادِهِ قَالَهُ الْقُرَظِيُّ وَالْكَلْبِيُّ.
Ayetin anlamı şudur:1 O [ateş], onun her şeyini yiyip bitirir,2 nihayet kalbine kadar ulaşır.3 Bunu el-Kurazî ve el-Kelbî söylemiştir.4
17675. Metin
{إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩) }
{إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩) } “Şüphesiz o, uzatılmış sütunlar içinde üzerlerine kapatılmıştır.”
17676. Metin
{إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ} مُطْبَقَةٌ مُغْلَقَةٌ. {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ: {فِي عُمُدٍ} بِضَمِّ الْعَيْنِ وَالْمِيمِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِهِمَا، كَقَوْلِهِ تعالى: "رفع السموات بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا" (الرَّعْدِ -٢) وَهْمًا جَمِيعًا جَمْعُ عَمُودٍ، مِثْلُ: أَدِيمٍ وَأَدَمٍ [وَأُدُمٍ] (١) ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ (٢) .
{إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ} “Şüphesiz o, üzerlerine kapatılmıştır”, kilitlenmiş, kapatılmıştır. {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ} “uzatılmış sütunlar içinde”. Hamza, Kisâî ve Ebû Bekr, ayn ve mîm harflerinin zammeleriyle {فِي عُمُدٍ} şeklinde; diğerleri ise Yüce Allah’ın: "رفع السموات بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا" (Gökleri gördüğünüz gibi direksiz yükseltti) (er-Ra‘d, 2) ayetinde olduğu gibi her iki harfin fethasıyla [عَمَدٍ şeklinde] okudular. Her ikisi de, tıpkı edîm (أَدِيم) kelimesinin çoğulunun edem (أَدَم) [ve üdüm (أُدُم)] (¬١) gelmesi gibi amûd (عَمُود) kelimesinin çoğuludur. Bunu Ferrâ söylemiştir (¬٢).
17677. Metin
وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: جَمْعُ عِمَادٍ، مِثْلُ: إِهَابٍ وَأَهَبٍ وَأُهُبٍ (٣) .
Ebû Ubeyde şöyle dedi: Tıpkı ihâb (إِهَاب) kelimesinin çoğulunun eheb (أَهَب) ve ühüb (أُهُب) (¬٣) gelmesi gibi imâd (عِمَاد) kelimesinin çoğuludur.
17678. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَدْخَلَهُمْ فِي عَمَدٍ فَمُدَّتْ عَلَيْهِمْ بِعِمَادٍ.
İbn Abbâs şöyle dedi: Onları sütunlara soktu, sonra üzerlerine direklerle uzatıldı.
17679. Metin
[وَقِيلَ: "فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ] : (٤) فِي أَعْنَاقِهِمُ الْأَغْلَالُ السَّلَاسِلُ.
[Şöyle de denildi: "فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ"] (¬٤): Boyunlarında bukağılar ve zincirler [vardır].
17680. Metin
[وَقِيلَ: "هِيَ عَمَدٌ مُمَدَّدَةٌ": عَلَى بَابِ جَهَنَّمَ] (٥) ، سُدَّتْ عَلَيْهِمْ بِهَا الْأَبْوَابُ [لَا يُمْكِنُهُمُ الْخُرُوجُ] (٦) .
[Şöyle de denildi: "هِيَ عَمَدٌ مُمَدَّدَةٌ" (Onlar uzatılmış direklerdir)]: Cehennemin kapısındadır (¬٥), [çıkmaları mümkün olmasın diye] (¬٦) kapılar bu direklerle üzerlerine kapatılıp kilitlenmiştir.
17681. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: بَلَغَنَا أَنَّهَا عُمُدٌ يُعَذَّبُونَ بِهَا فِي النَّارِ.
Katâde şöyle dedi: Bize ulaştığına göre bunlar, ateşte kendileriyle azap edildikleri direklerdir.
17682. Metin
وَقِيلَ: هِيَ أَوْتَادُ الْأَطْبَاقِ الَّتِي تُطْبِقُ عَلَى أَهْلِ النَّارِ، أَيْ أَنَّهَا مُطْبِقَةٌ عَلَيْهِمْ بِأَوْتَادٍ مُمَدَّدَةٍ، وَهِيَ فِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ "بِعُمُدٍ" بِالْبَاءِ.
Şöyle de denildi: Bunlar, cehennem ehlinin üzerine kapatılan tabakaların kazıklarıdır; yani cehennem uzatılmış kazıklarla onların üzerine kapatılmıştır. Abdullah'ın kıraatinde bu kelime bâ harfiyle "بِعُمُدٍ" şeklindedir.
17683. Metin
قَالَ مُقَاتِلٌ: أَطْبَقَتِ الْأَبْوَابُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ سُدَّتْ بِأَوْتَادٍ مِنْ حَدِيدٍ مِنْ نَارٍ حَتَّى يَرْجِعَ عَلَيْهِمْ غَمُّهَا وَحَرُّهَا، فَلَا يُفْتَحُ عَلَيْهِمْ بَابٌ وَلَا يُدْخَلُ عَلَيْهِمْ رَوْحٌ، وَالْمُمَدَّدَةُ مِنْ صِفَةِ الْعَمَدِ، أَيْ مُطَوَّلَةٍ فَتَكُونُ أَرْسَخُ مِنَ الْقَصِيرَةِ.
Mukâtil şöyle dedi: Kapılar onların üzerine kapatılır1, sonra onun gamı ve harareti üzerlerine geri dönsün diye ateşten demir kazıklarla sağlamca kilitlenir2; böylece üzerlerine hiçbir kapı açılmaz ve kendilerine hiçbir esinti girmez3. 'Uzatılmış' (el-Mumeddede)4, direklerin (el-Amed)5 sıfatıdır; yani uzatılmış olup kısa olandan daha sağlamdır6.