17869. Metin
سُورَةُ الْمَسَدِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Mesed Suresi Mekkîdir (١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
17870. Metin
{تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (١) }
{تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (١) } “Ebû Leheb'in iki eli kurusun; kurudu da! (1)”
17871. Metin
{تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ} أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ الْحَسَنِ الْحِيرِيُّ، أَخْبَرَنَا حَاجِبُ بْنُ أَحْمَدَ الطُّوسِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ حَمَّادٍ، حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مُرَّةَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: صَعِدَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ ذَاتَ يَوْمٍ عَلَى الصَّفَا فقال: يا صاحباه، قَالَ: فَاجْتَمَعَتْ إِلَيْهِ قُرَيْشٌ، فَقَالُوا لَهُ: مَالَكَ؟ قَالَ: أَرَأَيْتُمْ لَوْ أخبرتُكم أن العدو مُصَبِّحَكُمْ أَوْ مُمَسِّيَكُمْ أَمَا كُنْتُمْ تُصَدِّقُونِي؟ قَالُوا: بَلَى، قَالَ: فَإِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ، فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: تَبًّا لَكَ، أَلِهَذَا دَعَوْتَنَا جَمِيعًا؟ فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: "تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ" إِلَى آخِرِهَا (٢) .
{تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ} “Ebû Leheb'in iki eli kurusun; kurudu da!” Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebû Bekr Ahmed b. el-Hasen el-Hîrî haber verdi, bize Hâcib b. Ahmed et-Tûsî haber verdi, bize Muhammed b. Hammâd anlattı, bize Ebû Muâviye, el-A'meş'ten, [o] Amr b. Mürre'den, [o] Saîd b. Cübeyr'den, [o da] İbn Abbâs'tan anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün Safâ [tepesine] çıktı ve şöyle seslendi: “Yâ sabâhah (Ey ahali, tehlike var)!” Dedi ki: Kureyş onun yanına toplandı ve ona: “Ne oldu sana?” dediler. [Resûlullah]: “Size düşmanın sabah veya akşam vakti üzerinize baskın yapacağını haber versem beni tasdik etmez misiniz?” buyurdu. “Evet [tasdik ederiz]” dediler. Buyurdu ki: “Şüphesiz ben, şiddetli bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıyım.” Bunun üzerine Ebû Leheb: “Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın?” dedi. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah, sonuna kadar “Ebû Leheb'in iki eli kurusun; kurudu da!” [suresini] indirdi (٢).
17872. Metin
قَوْلُهُ: {تَبَّتْ} أَيْ: خَابَتْ وَخَسِرَتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ، [أَيْ هُوَ] (٣) ، أَخْبَرَ عَنْ يَدَيْهِ، وَالْمُرَادُ بِهِ نَفْسُهُ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ فِي التَّعْبِيرِ بِبَعْضِ الشَّيْءِ عَنْ كُلِّهِ.
Allah Teâlâ'nın: {تَبَّتْ} “Kurusun” kavli; yani Ebû Leheb'in iki eli hüsrana uğradı ve kaybetti [yani kendisi] (٣) demektir. İki elinden haber vermiştir, ancak Arapların bir şeyin parçasıyla bütününü ifade etme âdeti üzere bununla bizzat kendisi kastedilmiştir.
17873. Metin
وَقِيلَ: "الْيَدُ" صِلَةٌ، كَمَا يُقَالُ: يَدُ الدَّهْرِ وَيَدُ الرَّزَايَا وَالْبَلَايَا.
Bir görüşe göre “el (yed)”, “yedü'd-dehr (zamanın eli)” ve “yedü'r-rezâyâ ve'l-belâyâ (musibet ve belaların eli)” denildiği gibi fazlalıktır (sıladır).
17874. Metin
وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهَا مَالُهُ وَمُلْكُهُ، يُقَالُ: فَلَانٌ قَلِيلُ ذَاتِ الْيَدِ، يَعْنُونَ بِهِ المال، و"الثياب": الْخَسَارُ وَالْهَلَاكُ.
Bir görüşe göre ise bununla onun malı ve mülkü kastedilmiştir. Nitekim “falancanın eli dardır (kalîlü zâti'l-yed)” denilir ve bununla mal kastedilir. “Tebâb” (تَبَاب) ise hüsran ve helak demektir.
17875. Metin
وَأَبُو لَهَبٍ: هُوَ ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عم النبي ﷺ ٢٠٥/أوَاسْمُهُ عَبْدُ الْعُزَّى. قَالَ مُقَاتِلٌ: كُنِّيَ بِأَبِي لَهَبٍ لِحُسْنِهِ وَإِشْرَاقِ وَجْهِهِ.
Ebû Leheb1: O, Abdülmuttalib’in oğlu, Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem2 amcasıdır3 ve adı Abdüluzzâ’dır. Mukâtil şöyle demiştir: “Güzelliği ve yüzünün parlaklığı sebebiyle kendisine Ebû Leheb künyesi verilmiştir.”
17876. Metin
وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ "أَبِي لَهْبٍ" سَاكِنَةَ الْهَاءِ، وَهِيَ مِثْلُ: نَهْرٍ وَنَهَرٍ. وَاتَّفَقُوا فِي "ذَاتَ لَهَبٍ" أَنَّهَا مَفْتُوحَةُ الْهَاءِ لِوِفَاقِ الْفَوَاصِلِ.
İbn Kesîr, he (هـ) harfinin sükûnu ile “Ebî Lehb” şeklinde okumuştur; bu da “nehr” (نَهْر) ve “neher” (نَهَر) kelimeleri gibidir. {ذَاتَ لَهَبٍ} lafzında ise ayet sonlarının uyumu için he harfinin fethalı olduğunda ittifak etmişlerdir.
17877. Metin
{وَتَبَّ} أَبُو لَهَبٍ، وَقَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ: وَقَدْ تَبَّ (١) . قَالَ الْفَرَّاءُ: الْأَوَّلُ دُعَاءٌ، وَالثَّانِي خَبَرٌ، كَمَا يُقَالُ: أَهْلَكَهُ اللَّهُ، وَقَدْ فَعَلَ (٢) .
{وَتَبَّ} “ve kurudu”; Ebû Leheb [helak oldu]. Abdullah [b. Mes'ûd] ise “ve kad tebbe (وَقَدْ تَبَّ)” şeklinde okumuştur (١). Ferrâ şöyle demiştir: “Birincisi beddua, ikincisi ise haberdir; tıpkı ‘Allah onu helak etsin, nitekim etti de’ denilmesi gibi” (٢).
17878. Metin
{مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ (٢) سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ (٣) وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (٤) }
{مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ (٢) سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ (٣) وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (٤) } “Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı. (2) O, alevli bir ateşe girecektir. (3) Odun taşıyıcısı olarak karısı da [oraya girecektir]. (4)”
17879. Metin
{مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ} قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: لَمَّا دَعَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَقْرِبَاءَهُ إِلَى اللَّهِ ﷿ قَالَ أَبُو لَهَبٍ: إِنْ كَانَ مَا يَقُولُ ابْنُ أَخِي حَقًا فَإِنِّي أَفْتَدِي نَفْسِي وَمَالِي وَوَلَدِي (٣) ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:
{مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ} “Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı.” İbn Mes'ûd dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem akrabalarını Azîz ve Celîl olan Allah'a davet ettiğinde Ebû Leheb: “Eğer kardeşimin oğlunun söylediği doğruysa, ben malımı ve çocuğumu fidye verip kendimi kurtarırım” dedi (٣). Bunun üzerine Allah Teâlâ şunu indirdi:
17880. Metin
{مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ} أَيْ مَا يُغْنِي، وَقِيلَ: أَيُّ شَيْءٍ يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُ، أَيْ: مَا يَدْفَعُ عَنْهُ عَذَابَ اللَّهِ مَا جَمَعَ مِنَ الْمَالِ، وَكَانَ صَاحِبُ مَوَاشٍ {وَمَا كَسَبَ} قِيلَ: يَعْنِي وَلَدَهُ، لِأَنَّ وَلَدَ الْإِنْسَانِ مِنْ كَسْبِهُ كَمَا جَاءَ فِي الْحَدِيثِ: "أَطْيَبُ مَا يَأْكُلُ أَحَدُكُمْ مِنْ كَسْبِهِ، وَإِنَّ وَلَدَهُ مِنْ كَسْبِهِ" (٤) . ثُمَّ أَوْعَدَهُ بِالنَّارِ فَقَالَ: {سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ} أَيْ نَارًا تَلْتَهِبُ عَلَيْهِ. {وَامْرَأَتُهُ} أُمُّ جَمِيلٍ بِنْتُ حَرْبِ بْنِ أُمَيَّةَ أُخْتُ أَبِي سُفْيَانَ {حَمَّالَةَ الْحَطَبِ} قَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَالضَّحَّاكُ: كَانَتْ تَحْمِلُ الشَّوْكَ وَالْعَضَاةَ فَتَطْرَحُهُ فِي طَرِيقِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَأَصْحَابِهُ لِتَعْقِرَهُمْ، وَهِيَ رِوَايَةُ عَطِيَّةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
{مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ} “Ona malı fayda vermedi”; yani fayda vermez. Bir görüşe göre: “Malı ona ne fayda sağlayacak?” demektir; yani topladığı mal Allah'ın azabını ondan savamaz. O, davar sahibi bir kimseydi. {وَمَا كَسَبَ} “ve kazandığı da [fayda vermedi]”; bir görüşe göre çocuğu demektir; çünkü insanın çocuğu kendi kazancındandır. Nitekim hadiste şöyle buyrulmuştur: “Birinizin yediği en temiz şey kendi kazancındandır ve şüphesiz onun çocuğu da kazancındandır” (٤). Sonra onu cehennem ateşiyle tehdit ederek şöyle buyurdu: {سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ} “O, alevli bir ateşe girecektir”; yani kendisini sarıp alevlenen bir ateşe. {وَامْرَأَتُهُ} “ve karısı da”; [bu kadın] Ebû Süfyân'ın kız kardeşi olan Ümmü Cemîl bint Harb b. Ümeyye'dir. {حَمَّالَةَ الْحَطَبِ} “odun taşıyıcısı olarak”; İbn Zeyd ve Dahhâk dediler ki: Diken ve çalı çırpı taşır, ayaklarını yaralasın diye Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ve ashabının yoluna atardı. Bu, Atiyye'nin İbn Abbâs'tan yaptığı rivayettir.
17881. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ، وَمُجَاهِدٌ، وَالسُّدِّيُّ: كَانَتْ تَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ وَتَنْقُلُ الْحَدِيثَ فَتُلْقِي الْعَدَاوَةَ بَيْنَ النَّاسِ،
Katâde, Mücâhid ve es-Süddî şöyle dediler: [O kadın] koğuculuk yapar, laf taşır ve böylece insanlar arasına düşmanlık sokardı;
17882. Metin
وَتُوقِدُ نَارَهَا كَمَا تُوقَدُ النَّارُ [بِالْحَطَبِ] (١) . يُقَالُ: فُلَانٌ يَحْطِبُ عَلَى فُلَانٍ، إِذَا كَانَ يُغْرِي بِهِ (٢) .
ve tıpkı ateşin [odunla] tutuşturulduğu gibi onun ateşini körüklemekteydi (١). Bir kimse bir başkasını kışkırttığında “falanca, falancanın aleyhine odun taşıyor (yahdıbu alâ fülân)” denir (٢).
17883. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: حَمَّالَةَ الْخَطَايَا، دَلِيلُهُ: قَوْلُهُ: "وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ" (الْأَنْعَامِ -٣١) .
Saîd b. Cübeyr ise: “Günahları yüklenen” dedi. Bunun delili: “Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar” (el-En'âm: 31) ayetidir.
17884. Metin
قَرَأَ عَاصِمٌ "حَمَّالَةَ" بِالنَّصْبِ عَلَى الذَّمِّ، كَقَوْلِهِ: "مَلْعُونِينَ".
Âsım, “mel'ûnîne” (مَلْعُونِينَ) kavlinde olduğu gibi yerme (zemm) üzere nasb ile “hammâlete” (حَمَّالَةَ) şeklinde okumuştur.
17885. Metin
وَقَرَأَ. الْآخَرُونَ بِالرَّفْعِ، وَلَهُ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا سَيَصْلَى نَارًا هُوَ وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةُ الْحَطَبِ. وَالثَّانِي: وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةُ الْحَطَبِ فِي النَّارِ أَيْضًا.
Diğer [kıraat imamları] ise ref ile okumuşlardır ve bunun iki yönü vardır: Birincisi, hem kendisi hem de odun taşıyıcısı olan karısı ateşe girecektir. İkincisi, odun taşıyıcısı olan karısı da ateşte olacaktır.
17886. Metin
{فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥) }
{فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ (٥) } “Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde. (5)”
17887. Metin
{فِي جِيدِهَا} فِي عُنُقِهَا، وَجَمْعُهُ أَجْيَادٌ، {حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ} وَاخْتَلَفُوا فِيهِ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَعُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ: سِلْسِلَةٌ مِنْ حَدِيدٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا، تَدْخُلُ فِي فِيهَا وَتَخْرُجُ مِنْ دُبُرِهَا، وَيَكُونُ سَائِرُهَا فِي عُنُقِهَا، وَأَصْلُهُ مِنَ "الْمَسْدِ" وَهُوَ الْفَتْلُ، وَ"الْمَسَدُ" مَا فُتِلَ وَأُحْكِمَ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ كَانَ، يَعْنِي: السِّلْسِلَةَ الَّتِي فِي عُنُقِهَا فَفُتِلَتْ مِنَ الْحَدِيدِ فَتْلًا مُحْكَمًا.
{فِي جِيدِهَا} “Boynunda”; onun boynundadır, çoğulu ecyâd (أَجْيَاد) gelir. {حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ} “Hurma lifinden [bükülmüş] bir ip”; bu hususta ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbâs ve Urve b. ez-Zübeyr dediler ki: “Uzunluğu yetmiş arşın olan demirden bir zincirdir; ağzından girer, arkasından çıkar ve geri kalanı boynunda bulunur.” [Mesed kelimesinin] aslı bükmek manasına gelen “mesd” (الْمَسْد) kelimesindendir. “Mesed” (الْمَسَد) ise her neyden olursa olsun sağlamca bükülmüş olan şeydir; yani boynundaki sağlamca bükülmüş demir zinciri kastetmektedir.
17888. Metin
وَرَوَى الْأَعْمَشُ عَنْ مُجَاهِدٍ: "مِنْ مَسَدٍ" أَيْ مِنْ حَدِيدٍ، وَالْمَسَدُ: الْحَدِيدَةُ الَّتِي تَكُونُ فِي الْبَكَرَةِ، يُقَالُ لَهَا الْمِحْوَرُ.
el-A'meş, Mücâhid'den rivayet etti: “Hurma lifinden (min mesed)” yani demirdendir. Mesed: Makarada bulunan demir parçadır ki ona mil (mihver) denilir.
17889. Metin
وَقَالَ الشَّعْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: مِنْ لِيفٍ. قَالَ الضَّحَّاكُ وَغَيْرُهُ: فِي الدُّنْيَا مِنْ لِيفٍ، وَفِي الْآخِرَةِ مِنْ نَارٍ. وَذَلِكَ اللِّيفُ هُوَ الْحَبْلُ الَّذِي كَانَتْ تَحْتَطِبُ بِهِ، فَبَيْنَمَا هِيَ ذَاتَ يَوْمٍ حَامِلَةٌ حُزْمَةً فَأَعْيَتْ فَقَعَدَتْ عَلَى حَجَرٍ تَسْتَرِيحُ فَأَتَاهَا مَلَكٌ فَجَذَبَهَا مِنْ خَلْفِهَا فَأَهْلَكَهَا.
eş-Şa'bî ve Mukâtil: “Hurma lifindendir” dediler. Dahhâk ve başkaları ise: “Dünyada liften, ahirette ise ateştendir” dediler. O lif, [kadının] onunla odun topladığı iptir. Bir gün bir deste [odun] taşırken yoruldu ve dinlenmek üzere bir taşın üzerine oturdu. Bunun üzerine bir melek gelip onu arkasından çekti ve onu helak etti.
17890. Metin
قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: حَبْلٌ مِنْ شَجَرٍ يَنْبُتُ بِالْيَمَنِ يُقَالُ لَهُ مَسَدٌ.
İbn Zeyd dedi ki: “Yemen'de yetişen ve kendisine mesed denilen bir ağaçtan [yapılmış] bir iptir.”
17891. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: قِلَادَةٌ مَنْ وَدَعٍ ٣ وَقَالَ الْحَسَنُ: كَانَتْ خَرَزَاتٌ فِي عُنُقِهَا [فَاخِرَةٌ] ٤ وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ: كَانَتْ لَهَا قِلَادَةٌ فِي عُنُقِهَا فَاخِرَةٌ، فَقَالَتْ: لَأُنْفِقَنَّهَا فِي عَدَاوَةِ مُحَمَّدٍ ﷺ.
Katâde şöyle dedi: “Deniz kabuğundan [yapılmış] bir kolyedir.”3 el-Hasan da şöyle dedi: “Boynunda [kıymetli]4 boncuklar vardı.” Saîd b. el-Müseyyeb ise şöyle dedi: “Onun boynunda kıymetli bir kolye vardı da: ‘Andolsun onu Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşmanlık yolunda harcayacağım’ demişti.”