Secde

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12044. Metin

سُورَةُ السَّجْدَةِ

SECDE SURESİ

12045. Metin

مَكِّيَّةٌ (١) ، قَالَ عَطَاءٌ: إِلَّا ثَلَاثَ آيَاتٍ مِنْ قَوْلِهِ "أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا" [إِلَى آخر ثلاث آيان] (٢) (٣) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir (١). Atâ dedi ki: "İnanan kimse..." kavlinden itibaren [son üç ayete kadar] (٢) (٣) olan üç ayet müstesnadır. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12046. Metin

{الم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣) اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ (٤) }

{ الم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣) اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ (٤) } “Elif. Lâm. Mîm. Bu Kitab’ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Yoksa ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? Hayır, o Rabbinden gelen haktır; senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir kavmi, doğru yolu bulsunlar diye uyarman içindir. Allah O’dur ki; gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı, sonra Arş’a istivâ etti. Sizin O’ndan başka hiçbir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”

12047. Metin

{الم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} قَالَ مُقَاتِلٌ: لَا شَكَّ فِيهِ أَنَّهُ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ. {أَمْ يَقُولُونَ} بَلْ يَقُولُونَ {افْتَرَاهُ} وَقِيلَ الْمِيمُ صِلَةٌ، أَيْ: أَيَقُولُونَ افْتَرَاهُ؟ اسْتِفْهَامُ تَوْبِيخٍ. وَقِيلَ: "أَمْ" بِمَعْنَى الْوَاوِ، أَيْ: وَيَقُولُونَ افْتَرَاهُ. وَقِيلَ: فِيهِ إِضْمَارٌ، مَجَازُهُ فَهَلْ يُؤْمِنُونَ، أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ، ثُمَّ قَالَ: {بَلْ هُوَ} يَعْنِي الْقُرْآنَ، {الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ} أَيْ: لَمْ يَأْتِهِمْ، {مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ} قَالَ قَتَادَةُ: كَانُوا أُمَّةً أُمِّيَّةً لَمْ يَأْتِهِمْ نَذِيرٌ قَبِلَ مُحَمَّدٍ ﷺ ٤ . وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَمُقَاتِلٌ: ذَلِكَ فِي الْفَتْرَةِ الَّتِي كَانَتْ بَيْنَ عِيسَى وَمُحَمَّدٍ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمَا ٥ {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ}

{الم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Elif. Lâm. Mîm. Bu Kitab'ın âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda hiçbir şüphe yoktur.” Mukâtil şöyle dedi: Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda hiçbir şüphe yoktur. {أَمْ يَقُولُونَ} “Yoksa ... diyorlar mı?” Bilakis şöyle diyorlar: {افْتَرَاهُ} “«Onu kendisi uydurdu.»” [Buradaki] mîm harfinin sıla (zâit) olduğu, yani: “Onu uydurduğunu mu söylüyorlar?” takdirinde bir kınama (tevbih) sorusu olduğu söylenmiştir. "Em" (أَمْ) edatının vâv anlamında olduğu, yani: “Ve onu kendisi uydurdu diyorlar” takdirinde olduğu da söylenmiştir. Burada gizli bir takdir (izmâr) bulunduğu ve mecazî açılımının: “İman mı edecekler, yoksa onu kendisi uydurdu mu diyecekler?” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Sonra şöyle buyurdu: {بَلْ هُوَ} “Aksine o,” yani Kur'an, {الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ} “Rabbinden [gelen] haktır; kendilerine gelmemiş olan bir topluluğu uyarman için,” yani kendilerine gelmemiştir, {مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ} “senden önce hiçbir uyarıcı...” Katâde şöyle dedi: Onlar ümmî bir topluluktu; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemişti.4 İbn Abbâs ve Mukâtil ise şöyle dediler: Bu durum, Îsâ ile Muhammed -salavâtullâhi aleyhimâ- arasındaki fetret dönemindedir.5 {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “Umulur ki doğru yolu bulurlar.” {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ} “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden Allah'tır. Sizin O'ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”

12048. Metin

{يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (٥) }

{يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (٥) } “O, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir; sonra da o iş, sizin sayageldiklerinize göre bin yıl süren bir günde O'na yükselir.”

12049. Metin

{يُدَبِّرُ الْأَمْرَ} أَيْ: يُحْكِمُ الْأَمْرَ وَيُنْزِلُ الْقَضَاءَ وَالْقَدَرَ، {مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ} وَقِيلَ: يُنْزِلُ الْوَحْيَ مَعَ جِبْرِيلَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ، {ثُمَّ يَعْرُجُ} يَصْعَدُ، {إِلَيْهِ} جِبْرِيلُ بِالْأَمْرِ، {فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ} أَيْ: فِي يَوْمٍ وَاحِدٍ مِنْ أَيَّامِ الدُّنْيَا وَقَدْرِ مَسِيرَةِ أَلْفِ سَنَةٍ، خمسمائة نزوله، وخسمائة صُعُودُهُ، لِأَنَّ مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ خَمْسُمِائَةِ عَامٍ، يَقُولُ: لَوْ سَارَ فِيهِ أَحَدٌ مِنْ بَنِي آدَمَ لَمْ يَقْطَعْهُ إِلَّا فِي أَلْفِ سَنَةٍ، وَالْمَلَائِكَةُ يَقْطَعُونَ فِي يَوْمٍ وَاحِدٍ، هَذَا فِي وَصْفِ عُرُوجِ الْمَلَكِ مِنَ الْأَرْضِ إِلَى السَّمَاءِ، وَأَمَّا قَوْلُهُ: "تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ" (الْمَعَارِجِ-٤) ، أَرَادَ مُدَّةَ الْمَسَافَةِ بَيْنَ الْأَرْضِ إِلَى سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى الَّتِي هِيَ مَقَامُ جِبْرِيلَ، يَسِيرُ جِبْرِيلُ وَالْمَلَائِكَةُ الَّذِينَ مَعَهُ مَنْ أَهْلِ مَقَامِهِ مَسِيرَةَ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ فِي يَوْمٍ وَاحِدٍ مِنْ أَيَّامِ الدُّنْيَا. هَذَا كُلُّهُ مَعْنَى قَوْلِ مُجَاهِدٍ وَالضَّحَّاكِ (١) وَقَوْلُهُ: "إِلَيْهِ" أَيْ: إِلَى اللَّهِ. وَقِيلَ: عَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ، أَيْ: إِلَى مَكَانِ الْمَلَكِ الَّذِي أَمَرَهُ اللَّهُ ﷿ أَنْ يَعْرُجَ إِلَيْهِ.

{يُدَبِّرُ الْأَمْرَ} “İşi düzenleyip yönetir” yani işi sağlam yapar, kaza ve kaderi indirir, {مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ} “gökten yere kadar.” Şöyle de denilmiştir: Cebrail ile vahyi gökten yere indirir, {ثُمَّ يَعْرُجُ} “sonra yükselir” çıkar, {إِلَيْهِ} “O'na” Cebrail emirle birlikte [yükselir], {فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ} “sizin sayageldiklerinizle bin yıl süren bir günde” yani dünya günlerinden bir günde ve bin yıllık bir mesafe mikdarında; beş yüzü inişi, beş yüzü çıkışıdır. Çünkü gök ile yer arası beş yüz yıldır. Şöyle denilmektedir: Şayet ademoğlundan biri bu mesafeyi yürüseydi, ancak bin yılda kat edebilirdi; melekler ise onu bir günde kat ederler. Bu, meleğin yerden göğe yükselişinin vasfıdır. Allah Teâlâ'nın: "Melekler ve Ruh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir" (el-Meâric, 4) ayetine gelince; bununla yeryüzünden Cebrail'in makamı olan Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar olan mesafenin süresini kastetmiştir. Cebrail ve onun makamından beraberindeki melekler, elli bin yıllık mesafeyi dünya günlerinden bir günde kat ederler. Bunların hepsi Mücâhid ve Dahhâk'in (١) sözünün anlamıdır. Ayetteki: "O'na" kavli, yani Allah'a [yükselir demektir]. Bu tefsire göre: Yani Allah Azze ve Celle'nin meleğe kendisine doğru yükselmesini emrettiği mekânına [çıkar] şeklinde de açıklanmıştır.

12050. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ: أَلْفُ سَنَةٍ [وَخَمْسُونَ أَلْفَ] ٢ سَنَةٍ كُلُّهَا فِي الْقِيَامَةِ، يَكُونُ عَلَى بَعْضِهِمْ أَطْوَلَ وَعَلَى بَعْضِهِمْ أَقْصَرَ، مَعْنَاهُ: يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ مُدَّةَ أَيَّامِ الدُّنْيَا، ثُمَّ يَعْرُجُ أَيْ: يَرْجِعُ الْأَمْرُ وَالتَّدْبِيرُ إِلَيْهِ بَعْدَ فَنَاءِ الدُّنْيَا، وَانْقِطَاعِ أَمْرِ الْأُمَرَاءِ وَحُكْمِ الْحُكَّامِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ، وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَأَمَّا قَوْلُهُ: "خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ" فَإِنَّهُ أَرَادَ عَلَى الْكَافِرِ يَجْعَلُ اللَّهُ ذَلِكَ الْيَوْمَ عَلَيْهِ مِقْدَارَ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ، وَعَلَى الْمُؤْمِنِ دُونَ ذَلِكَ حَتَّى جَاءَ فِي الْحَدِيثِ: "أَنَّهُ يَكُونُ عَلَى الْمُؤْمِنِ كَقَدْرِ صَلَاةٍ مَكْتُوبَةٍ صَلَّاهَا فِي الدُّنْيَا" ٣ . وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ التَّيْمِيُّ: لَا يَكُونُ عَلَى الْمُؤْمِنِ إِلَّا كَمَا بَيْنَ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ ٤ .

Onlardan bazısı da şöyle demiştir: Bin yıl [ve elli bin]2 yılın hepsi kıyamet günündedir; bazısına daha uzun, bazısına daha kısa gelecektir. Bunun anlamı şudur: Dünya günleri müddetince işi gökten yere düzenleyip yönetir; sonra [o iş] O'na yükselir; yani dünyanın yok oluşundan, emir sahiplerinin emrinin ve hüküm verenlerin hükmünün kesilmesinden sonra iş ve yönetim, süresi bin yıl olan bir günde O'na döner ki o da kıyamet günüdür. "Elli bin yıl" buyruğuna gelince; O, kâfiri kastetmiştir. Allah o günü kâfir için elli bin yıl kadar [uzun] kılar; mûmin için ise bundan daha az [kılar]. Hatta hadiste şöyle rivayet edilmiştir: «O [gün], mümin için dünyada kıldığı farz bir namazın süresi kadar olur.»3 İbrâhim et-Teymî de şöyle demiştir: Mümin için ancak öğle ile ikindi arası kadar olur.4

12051. Metin

وَيَجُوزُ أَنَّ يَكُونَ هَذَا إِخْبَارًا عَنْ شِدَّتِهِ وَهَوْلِهِ وَمَشَقَّتِهِ. وَقَالَ ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ: دَخَلْتُ أَنَا وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ فَيْرُوزَ مَوْلَى عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ عَلَى ابْنِ عَبَّاسٍ فَسَأَلَهُ ابْنُ فَيْرُوزَ عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ وَعَنْ قَوْلِهِ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ؟ فَقَالَ لَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيَّامٌ سَمَّاهَا اللَّهُ لَا أَدْرِي مَا هِيَ وَأَكْرَهُ أَنْ أَقُولَ فِي كِتَابِ اللَّهِ مَا لَا أَعْلَمُ (١) .

Bunun, o günün şiddetini, dehşetini ve meşakkatini haber vermesi de caizdir. İbn Ebî Müleyke dedi ki: Ben ve Osman b. Affân'ın azatlısı Abdullah b. Feyrûz, İbn Abbâs'ın yanına girdik. İbn Feyrûz ona bu ayeti ve "elli bin yıl" sözünü sordu. İbn Abbâs ona şöyle dedi: "Bunlar Allah'ın isimlendirdiği günlerdir, ne olduklarını bilmiyorum ve Allah'ın Kitabı hakkında bilmediğim şeyi söylemekten hoşlanmam." (١)

12052. Metin

{ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٦) الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ (٧) ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (٨) ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٩) وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ (١٠) }

{ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٦) الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ (٧) ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (٨) ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٩) وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ (١٠) } “İşte gaybı da görünen âlemi de bilen, mutlak güç sahibi, çok merhametli olan O'dur. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı ve insanın yaratılışına çamurdan başladı. Sonra onun neslini değersiz bir suyun özünden kıldı. Sonra onu düzeltip tamamladı ve ona ruhundan üfledi; sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Dediler ki: 'Biz toprakta kaybolup yok olduğumuz zaman, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?' Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.”

12053. Metin

{ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ} يَعْنِي: ذَلِكَ الَّذِي صَنَعَ مَا ذَكَرَهُ من خلق السموات والأرض ٧٤/أعَالِمُ مَا غَابَ عَنِ الْخَلْقِ وَمَا حَضَرَ، {الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} {الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ} قَرَأَ نَافِعٌ وَأَهْلُ الْكُوفَةِ: " خَلَقَهُ " بِفَتْحِ اللَّامِ عَلَى الْفِعْلِ وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِسُكُونِهَا، أَيْ: أَحْسَنَ خَلْقَ كُلِّ شَيْءٍ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَتْقَنَهُ وَأَحْكَمَهُ. قَالَ قَتَادَةُ: حَسَّنَهُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: عَلِمَ كَيْفَ يَخْلُقُ كُلَّ شَيْءٍ، مِنْ قَوْلِكَ: فُلَانٌ يُحْسِنُ كَذَا إِذَا كَانَ يَعْلَمُهُ. وَقِيلَ: خَلَقَ كُلَّ حَيَوَانٍ عَلَى صُورَتِهِ لَمْ يَخْلُقِ الْبَعْضَ عَلَى صُورَةِ الْبَعْضِ، فَكُلُّ حَيَوَانٍ كَامِلٌ فِي خَلْقِهِ حُسْنٌ، وَكُلُّ عُضْوٍ مِنْ أَعْضَائِهِ مُقَدَّرٌ بِمَا يَصْلُحُ بِهِ مَعَاشُهُ. {وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ} يَعْنِي آدَمَ. {ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ} يَعْنِي ذُرِّيَّتَهُ، {مِنْ سُلَالَةٍ} نُطْفَةٍ، سُمِّيَتْ سُلَالَةً لِأَنَّهَا تُسَلُّ مِنَ الْإِنْسَانِ {مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} أَيْ: ضَعِيفٍ وَهُوَ نُطْفَةُ الرَّجُلِ. {ثُمَّ سَوَّاهُ} ثُمَّ سَوَّى خَلْقَهُ، {وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ} ثُمَّ عَادَ إِلَى ذُرِّيَّتِهِ، فَقَالَ: {وَجَعَلَ لَكُمْ} بَعْدَ أَنْ كُنْتُمْ نُطَفًا، {السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ} يَعْنِي: لَا تَشْكُرُونَ رَبَّ هَذِهِ النِّعَمِ فَتُوَحِّدُونَهُ. {وَقَالُوا} يَعْنِي مُنْكِرِي الْبَعْثِ، {أَئِذَا ضَلَلْنَا} هَلَكْنَا، {فِي الْأَرْضِ} وَصِرْنَا تُرَابًا، وَأَصْلُهُ

{ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ}1 “İşte O, gaybı da görünen âlemi de bilendir”; yani göklerin ve yerin yaratılışı gibi zikrettiklerini var eden O Zât, yaratılmışların idrakinden gizli olanı da hazır olanı da bilendir. {الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir”. {الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ} “O ki, yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır”. Nâfi‘ ve Kûfe ehli “خَلَقَهُ” kelimesini fiil olarak lâm harfinin fethasıyla (halekahû) okudular. Diğerleri ise lâm'ın sükûnuyla (halkahû) yani “her şeyin yaratılışını güzel yaptı” şeklinde okudular. İbn Abbâs: “Onu sapasağlam ve muhkem kıldı” dedi. Katâde: “Onu güzelleştirdi” dedi. Mukâtil: “Her şeyi nasıl yaratacağını bildi” dedi; bu da bir kimsenin bir şeyi bildiği zaman söylediğin: “Falanca şu işi iyi bilir/yapar (ahsene kezâ)” sözündendir. Şöyle de denildi: Her canlıyı kendine has suretinde yarattı, bir kısmını diğerinin suretinde yaratmadı; dolayısıyla her canlı kendi yaratılışında tam ve güzeldir; her bir uzvu da geçimini sağlayacağı şekilde takdir edilmiştir. {وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ} “İnsanın yaratılışına da çamurdan başladı”; yani Âdem'in. {ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ} “Sonra onun neslini var etti”; yani zürriyetini, {مِنْ سُلَالَةٍ} “bir sülâleden” [yani] nutfeden [var etti]. İnsandan çekilip çıkarıldığı (tüsellü) için ona sülâle denilmiştir. {مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} “değersiz bir sudan”; yani zayıf [bir sudan ki] o da erkeğin menisidir. {ثُمَّ سَوَّاهُ} “Sonra onu düzeltip şekillendirdi”; sonra onun yaratılışını tesviye etti, {وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ} “ve ona kendi ruhundan üfledi”. Sonra onun zürriyetine dönerek şöyle buyurdu: {وَجَعَلَ لَكُمُ} “ve sizin için var etti”; sizler birer nutfe iken, {السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ} “işitmeyi, gözleri ve kalpleri [bahşetti]; ne kadar da az şükrediyorsunuz!”; yani bu nimetlerin Rabbine şükredip O'nu birlemiyorsunuz. {وَقَالُوا} “Ve dediler ki”; yani dirilişi inkâr edenler, {أَئِذَا ضَلَلْنَا} “kaybolup yok olduğumuzda mı”; helak olup, {فِي الْأَرْضِ} “toprağın içinde” toprak haline geldiğimizde [mi]? Bunun aslı

12054. Metin

مِنْ قَوْلِهِمْ: ضَلَّ الْمَاءُ فِي اللَّبَنِ إِذَا ذَهَبَ، {أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} اسْتِفْهَامُ إِنْكَارٍ. قَالَ اللَّهُ ﷿: {بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ} أَيْ: بِالْبَعْثِ بَعْدَ الْمَوْتِ.

onların: 'Sütün içinde su kaybolup gittiğinde su sütte zayi oldu (dallet)' sözündendir. {أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} “gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” Bu, inkârî bir istifhamdır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: {بَلْ هُمْ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ} “Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir” yani ölümden sonra dirilmeyi [inkâr edenlerdir].

12055. Metin

{قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١١) }

{قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١١) } “De ki: 'Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.'”

12056. Metin

{وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ (١٢) }

{وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ (١٢) } “O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğerek: 'Rabbimiz! Gördük ve işittik; artık bizi geri gönder de salih amel işleyelim, biz kesin olarak inandık' diyecekleri zamanı bir görsen!”

12057. Metin

{قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ} يَقْبِضُ أَرْوَاحَكُمْ، {مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ} أَيْ: وُكِّلَ بِقَبْضِ أَرْوَاحِكُمْ وَهُوَ عِزْرَائِيلُ، وَالتَّوَفِّي اسْتِيفَاءُ الْعَدَدِ، مَعْنَاهُ أَنَّهُ يَقْبِضُ أَرْوَاحَهُمْ حَتَّى لَا يَبْقَى أَحَدٌ مِنَ الْعَدَدِ الَّذِي كُتِبَ عَلَيْهِ الْمَوْتُ. وَرُوِيَ أَنَّ مَلَكَ الْمَوْتِ جُعِلَتْ لَهُ الدُّنْيَا مِثْلَ رَاحَةِ الْيَدِ يَأْخُذُ مِنْهَا صَاحِبُهَا مَا أَحَبَّ مِنْ غَيْرِ مَشَقَّةٍ، فَهُوَ يَقْبِضُ أَنْفُسَ الْخَلْقِ فِي مَشَارِقِ الْأَرْضِ وَمَغَارِبِهَا، وَلَهُ أَعْوَانٌ مِنْ مَلَائِكَةِ الرَّحْمَةِ وَمَلَائِكَةِ الْعَذَابِ (١) . وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ خُطْوَةَ مَلَكِ الْمَوْتِ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ (٢) . وَقَالَ مُجَاهِدٌ: جُعِلَتْ لَهُ الْأَرْضُ مِثْلَ طَسْتٍ يَتَنَاوَلُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَاءُ (٣) . وَفِي بَعْضِ الْأَخْبَارِ: أَنَّ مَلَكَ الْمَوْتِ عَلَى مِعْرَاجٍ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ فَيَنْزِعُ أَعْوَانُهُ رُوحَ الْإِنْسَانِ فَإِذَا بَلَغَ ثَغْرَهُ نَحْرُهُ قَبَضَهُ مَلَكُ الْمَوْتِ.

{قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ} “De ki: Canınızı alacak” ruhlarınızı kabzeder, {مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ} “sizin için görevlendirilen ölüm meleği” yani ruhlarınızı kabzetmekle görevlendirilen; o da Azrâil'dir. Teveffî (canı alma), sayıyı tam olarak tamamlamaktır. Manası: Üzerine ölüm yazılmış olan sayıdan hiç kimse kalmayıncaya kadar onların ruhlarını kabzeder. Rivayet edildiğine göre, dünya ölüm meleğine avuç içi gibi kılınmıştır; sahibi oradan dilediği şeyi meşakkatsizce alır. O, yeryüzünün doğularında ve batılarında yaratılmışların canlarını alır; onun rahmet meleklerinden ve azap meleklerinden yardımcıları vardır (١). İbn Abbâs dedi ki: Ölüm meleğinin adımı doğu ile batı arası kadardır (٢). Mücâhid dedi ki: Yeryüzü onun için bir leğen gibi kılınmıştır, oradan dilediği yerden alır (٣). Bazı haberlerde şöyle yer almaktadır: Ölüm meleği yer ile gök arasında bir merdiven üzerindedir; yardımcıları insanın ruhunu çeker, boğazına ulaştığında ise onu ölüm meleği kabzeder.

12058. Metin

وَرَوَى خَالِدُ بْنُ مَعْدَانَ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ قَالَ: إِنَّ لِمَلَكِ الْمَوْتِ حَرْبَةً تَبْلُغُ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ، وَهُوَ يَتَصَفَّحُ وُجُوهَ النَّاسِ، فَمَا مِنْ أَهْلِ بَيْتٍ إِلَّا وَمَلَكُ الْمَوْتِ يَتَصَفَّحُهُمْ فِي كُلِّ يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ، فَإِذَا رَأَى إِنْسَانًا قَدِ انْقَضَى أَجَلُهُ ضَرَبَ رَأَسَهُ بِتِلْكَ الْحَرْبَةِ، وَقَالَ: الْآنَ يُزَارُ بِكَ عَسْكَرُ الْأَمْوَاتِ. قَوْلُهُ: {ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ} أَيْ: تَصِيرُونَ إِلَيْهِ أَحْيَاءً فَيَجْزِيكُمْ بِأَعْمَالِكُمْ. {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ} الْمُشْرِكُونَ، {نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ} مُطَأْطِؤُ رُءُوسِهِمْ، {عِنْدَ رَبِّهِمْ} حَيَاءً وَنَدَمًا، {رَبَّنَا} أَيْ: يَقُولُونَ رَبَّنَا، {أَبْصَرْنَا} مَا كُنَّا بِهِ مُكَذِّبِينَ، {وَسَمِعْنَا} مِنْكَ تَصْدِيقَ مَا أَتَتْنَا بِهِ رُسُلُكَ. وَقِيلَ: أَبْصَرْنَا مَعَاصِيَنَا وَسَمْعَنَا مَا قِيلَ فِينَا، {فَارْجِعْنَا} فَأَرْدُدْنَا إِلَى الدُّنْيَا، {نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ} وَجَوَابُ لَوْ مُضْمَرٌ مَجَازُهُ لَرَأَيْتَ الْعَجَبَ.

Hâlid b. Ma‘dân, Mu‘âz b. Cebel'den [radıyallâhu anh] şöyle rivayet etmiştir: 1 «Ölüm meleğinin, doğu ile batı arasına ulaşan bir mızrağı vardır. O, insanların yüzlerini tek tek inceler. Hiçbir ev halkı yoktur ki ölüm meleği onları günde iki defa incelemesin. Eceli sona ermiş bir insan gördüğünde o mızrakla başına vurur ve: 'Şimdi ölüler ordusuna katılacaksın' der.»2 [Allah Teâlâ'nın] {ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ} “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” buyruğu; yani diriler olarak O'na varacaksınız, O da amellerinizin karşılığını size verecektir, demektir. {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ} “O günahkârların... zamanı bir görsen!” müşriklerin, {نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ} “başlarını öne eğerek” başlarını öne eğmiş olarak, {عِنْدَ رَبِّهِمْ} “Rableri huzurunda” utanç ve pişmanlıktan dolayı [başlarını öne eğdiklerini], {رَبَّنَا} “Rabbimiz!” yani 'Rabbimiz!' diyeceklerini [bir görsen], {أَبْصَرْنَا} “Gördük” [dünyada iken] yalanlamakta olduğumuz şeyleri, {وَسَمِعْنَا} “ve işittik” peygamberlerinin bize getirdiği şeyleri Senin tasdik ettiğini [işittik]. Şöyle de denilmiştir: Günahlarımızı gördük ve hakkımızda söylenenleri işittik. {فَارْجِعْنَا} “artık bizi geri gönder” bizi dünyaya geri döndür, {نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ} “de salih amel işleyelim, biz kesin olarak inandık”. 'Lev' (لَوْ - şayet/eğer) edatının cevabı mahzuftur (gizlidir), takdiri: “Elbette şaşılacak bir şey görürdün” şeklindedir.3

12059. Metin

{وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ (١٣) فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٤) إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ (١٥) تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (١٦) }

{وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ (١٣) فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٤) إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ (١٥) تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (١٦) } “Eğer dileseydik her nefse hidayetini verirdik. Fakat benden şu söz hak olmuştur: 'Cehennemi mutlaka cinlerden ve insanlardan bütünüyle dolduracağım!' Öyleyse bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın [azabı]! Şüphesiz biz de sizi unuttuk; yaptıklarınıza karşılık ebedî azabı tadın! Âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdeye kapanırlar ve büyüklük taslamaksızın Rablerini hamd ile tesbih ederler. Korkuyla ve umutla Rablerine yalvararak yanları yataklardan uzaklaşır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”

12060. Metin

{وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} رُشْدَهَا وَتَوْفِيقَهَا لِلْإِيمَانِ، {وَلَكِنْ حَقَّ} وَجَبَ، {الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ} وَهُوَ قَوْلُهُ لِإِبْلِيسَ: "لَأَمْلَأَنَّ جهنم منك ومن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ" (ص-٨٥) . ثُمَّ يُقَالُ لِأَهْلِ النَّارِ -وَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِذَا دَخَلُوا النَّارَ قَالَتْ لَهُمُ الْخَزَنَةُ-: {فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا} أَيْ: تَرَكْتُمُ الْإِيمَانَ بِهِ فِي الدُّنْيَا، {إِنَّا نَسِينَاكُمْ} تَرَكْنَاكُمْ، {وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} مِنَ الْكُفْرِ وَالتَّكْذِيبِ. قَوْلُهُ ﷿: {إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا} وُعِظُوا بِهَا، {خَرُّوا سُجَّدًا} سَقَطُوا عَلَى وُجُوهِهِمْ سَاجِدِينَ، {وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} قِيلَ: صَلُّوا بِأَمْرِ رَبِّهِمْ. وَقِيلَ: قَالُوا سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، {وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ} عَنِ الْإِيمَانِ وَالسُّجُودِ لَهُ. {تَتَجَافَى} تَرْتَفِعُ وَتَنْبُو، {جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ} جَمْعُ مَضْجَعٍ، وَهُوَ الْمَوْضِعُ الَّذِي يُضْطَجَعُ عَلَيْهِ، يَعْنِي الْفُرُشَ، وَهُمُ الْمُتَهَجِّدُونَ بِاللَّيْلِ، اللَّذَيْنِ يَقُومُونَ لِلصَّلَاةِ.

{وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا} “Eğer dileseydik her nefse hidayetini verirdik” doğru yolunu ve imana muvaffakiyetini [verirdik], {وَلَكِنْ حَقَّ} “fakat hak oldu” vacip oldu, {الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ} “benden şu söz: 'Cehennemi mutlaka cinlerden ve insanlardan bütünüyle dolduracağım!'” Bu, O'nun İblis'e: "Cehennemi mutlaka senden ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım" (Sâd, 85) sözüdür. Sonra cehennem ehline denilir -Mukâtil dedi ki: Onlar cehenneme girdiklerinde [cehennemin] bekçileri onlara şöyle der-: {فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا} “Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için tadın” yani dünyada ona inanmayı terk ettiğiniz için, {إِنَّا نَسِينَاكُمْ} “şüphesiz biz de sizi unuttuk” sizi terk ettik, {وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yaptıklarınıza karşılık ebedî azabı tadın” inkâr ve yalanlamadan [yaptıklarınıza karşılık]. Allah Azze ve Celle'nin şu kavli: {إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا} “Âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, kendilerine öğüt verildiği zaman” onunla kendilerine vaz’u nasihat edildiğinde, {خَرُّوا سُجَّدًا} “secdeye kapanırlar” yüzüstü secde ederek düşerler, {وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} “ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Denildi ki: Rablerinin emriyle namaz kıldılar. Şöyle de denildi: "Sübhânallâhi ve bihamdih" dediler, {وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ} “onlar büyüklük taslamazlar” imandan ve O'na secde etmekten [büyüklenmezler]. {تَتَجَافَى} “Uzaklaşır” yükselir ve ayrılır, {جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ} “yanları yataklardan.” Madâci', madca'ın çoğuludur; üzerine yan yatılan yerdir, yani döşeklerdir. Onlar namaz kılmak için kalkan, gece teheccüd kılan kimselerdir.

12061. Metin

وَاخْتَلَفُوا فِي الْمُرَادِ بِهَذِهِ الْآيَةِ؛ قَالَ أَنَسٌ: نَزَلَتْ فِينَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ، كُنَّا نُصَلِّي الْمَغْرِبَ فَلَا نَرْجِعُ إِلَى رِحَالِنَا حَتَّى نُصَلِّيَ الْعِشَاءَ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ (١) .

Bu ayetle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf ettiler; Enes dedi ki: Biz ensar topluluğu hakkında indi; biz akşam namazını kılar, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile yatsı namazını kılıncaya kadar evlerimize dönmezdik (١).

12062. Metin

وَعَنْ أَنَسٍ أَيْضًا قَالَ: نَزَلَتْ فِي أُنَاسٍ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ كَانُوا يُصَلُّونَ مِنْ صَلَاةِ الْمَغْرِبِ إِلَى صَلَاةِ الْعِشَاءِ (٢) وَهُوَ قَوْلُ أَبِي حَازِمٍ وَمُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ، وَقَالَا هِيَ صَلَاةُ الْأَوَّابِينَ (٣) .

Yine Enes'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından, akşam namazından yatsı namazına kadar namaz kılan kimseler hakkında indi (٢). Bu, Ebû Hâzim ile Muhammed b. el-Münkedir'in görüşüdür; onlar bunun evvâbîn namazı olduğunu söylemişlerdir (٣).

12063. Metin

وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵁ قَالَ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ لَتَحُفُّ بِالَّذِينِ يُصَلُّونَ بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ، وَهِيَ صَلَاةُ الْأَوَّابِينَ.

İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Şüphesiz melekler akşam ile yatsı arasında namaz kılanları kuşatırlar; o [namaz], evvâbîn namazıdır.

12064. Metin

وَقَالَ عَطَاءٌ: هُمُ الَّذِينَ لَا يَنَامُونَ حَتَّى يُصَلُّوا الْعِشَاءَ الْآخِرَةَ.

Atâ dedi ki: Onlar son yatsı namazını kılıncaya kadar uyumayan kimselerdir.

12065. Metin

وَعَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ، وَأَبِي ذَرٍ، وَعُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ ﵃: هُمُ الَّذِينَ يُصَلُّونَ الْعِشَاءَ الْآخِرَةَ وَالْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ.

Ebû'd-Derdâ, Ebû Zer ve Ubâde b. es-Sâmit radıyallâhu anhüm'den rivayet edildiğine göre: Onlar son yatsı namazını ve sabah namazını cemaatle kılan kimselerdir.

12066. Metin

وَرُوِّينَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: "مَنْ صَلَّى الْعَشَاءَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامِ نِصْفِ لَيْلَةٍ، [وَمَنْ صَلَّى الْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامِ لَيْلَةٍ] (١) (٢) .

Bize rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa gece yarısını ihya etmiş gibi olur, [kim de sabah namazını cemaatle kılarsa bütün geceyi ihya etmiş gibi olur]" (١) (٢).

12067. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ السَّرَخْسِيُّ، أَخْبَرَنَا زَاهِرُ بْنُ أَحْمَدَ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الْهَاشِمِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُصْعَبٍ، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ سُمَيٍّ مَوْلَى أَبِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنِ ابْنِ صَالِحٍ السَّمَّانِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "لَوْ يَعْلَمُ النَّاسُ مَا فِي النِّدَاءِ وَالصَّفِّ الْأَوَّلِ ثُمَّ لَمْ يَجِدُوا إِلَّا أَنْ يَسْتَهِمُوا عَلَيْهِ لَاسْتَهَمُّوا، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِي التَّهْجِيرِ لَاسْتَبَقُوا إِلَيْهِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِي الْعَتَمَةِ وَالصُّبْحِ لَأَتَوْهُمَا وَلَوْ حَبْوًا" (٣) .

Bize Ebu'l-Hasen es-Sarahsî haber verdi, bize Zâhir b. Ahmed haber verdi, bize Ebû İshak el-Hâşimî haber verdi, bize Ebû Mus'ab, Mâlik'ten, o Ebû Bekir b. Abdirrahmân'ın azatlısı Sümeyy'den, o İbn Sâlih es-Semmân'dan, o da Ebû Hüreyre'den haber verdi; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İnsanlar ezanda ve ilk safta ne olduğunu bilselerdi ve kura çekmekten başka çare bulamasalardı, mutlaka kura çekerlerdi. Eğer ilk vakitte namaza gitmekte ne olduğunu bilselerdi, ona yarışırlardı. Eğer yatsı ve sabah namazlarında ne olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa o ikisine gelirlerdi" (٣).

12068. Metin

وَأَشْهُرُ الْأَقَاوِيلِ أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ: صَلَاةُ اللَّيْلِ، وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ، وَمُجَاهِدٍ، وَمَالِكٍ، وَالْأَوْزَاعِيِّ وَجَمَاعَةٍ.

Görüşlerin en meşhuru ise bundan muradın gece namazı olduğudur; bu Hasan, Mücâhid, Mâlik, Evzâî ve bir topluluğun görüşüdür.

12069. Metin

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بِشْرَانَ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَلِيٍّ إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّفَّارُ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مَنْصُورٍ الرَّمَادِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّازِقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ عَنْ عَاصِمِ بْنِ أَبِي النَّجُودِ، عَنْ أَبِي وَائِلٍ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ قَالَ: كُنْتُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ فِي سَفَرِنَا فَأَصْبَحْتُ يَوْمًا قَرِيبًا مِنْهُ وَهُوَ يَسِيرُ فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَخْبِرْنِي بِعَمَلٍ يُدْخِلُنِي الْجَنَّةَ وَيُبَاعِدُنِي مِنَ النَّارِ، قَالَ: "قَدْ سَأَلْتَ عَنْ أَمْرٍ عَظِيمٍ، وَإِنَّهُ لِيَسِيرٌ عَلَى مَنْ يَسَّرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ، تَعْبُدُ اللَّهَ وَلَا تُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا وَتُقِيمُ الصَّلَاةَ، وَتُؤْتِي الزَّكَاةَ، وَتَصُومُ رَمَضَانَ، وَتَحْجُّ الْبَيْتَ"، ثُمَّ قَالَ: "أَلَا أَدُلُّكَ عَلَى أَبْوَابِ الْخَيْرِ: الصَّوْمُ جُنَّةٌ، وَالصَّدَقَةُ تُطْفِىءُ الْخَطِيئَةَ، وَصَلَاةُ الرَّجُلِ فِي جَوْفِ اللَّيْلِ"، ثُمَّ قرأ: "تتجافى ٧٤/ب جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ" حَتَّى بَلَغَ "جَزَاءً بما كانوا يعلمون"، ثُمَّ قَالَ أَلَا أُخْبِرُكَ بِرَأْسِ الْأَمْرِ وَعَمُودِهِ وَذُرْوَةِ سَنَامِهِ؟ قُلْتُ: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: "رَأْسُ الْأَمْرِ الْإِسْلَامُ، وَعَمُودُهُ الصَّلَاةُ، وَذُرْوَةُ سَنَامِهِ الْجِهَادُ. ثُمَّ قَالَ: أَلَا أُخْبِرُكَ بِمِلَاكِ ذَلِكَ كُلِّهِ؟ قُلْتُ: بَلَى يَا نَبِيَّ اللَّهِ، قَالَ: فَأَخَذَ بِلِسَانِهِ فَقَالَ: اكْفُفْ عَلَيْكَ هَذَا، فَقُلْتُ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ وَإِنَّا لمؤاخذون بما تتكلم بِهِ؟ قَالَ: ثَكِلَتْكَ أُمُّكَ يَا مُعَاذُ وَهَلْ يَكُبُّ

Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebu'l-Hasen Ali b. Muhammed b. Abdillâh b. Bişrân haber verdi, bize Ebû Ali İsmâîl b. Muhammed es-Saffâr haber verdi, bize Ahmed b. Mansûr er-Remâdî haber verdi, bize Abdürrezzâk haber verdi, bize Ma'mer, Âsım b. Ebi'n-Necûd'dan, o Ebû Vâil'den, o da Muâz b. Cebel'den [şöyle dediğini] haber verdi: Bir yolculukta Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Bir gün o yol alırken sabah vakti yakınına geldim ve: "Ey Allah'ın Resûlü! Beni cennete girdirecek ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana haber ver" dedim. Şöyle buyurdu: «Sen çok büyük bir meseleyi sordun; şüphesiz bu, Allah'ın kendisine kolaylaştırdığı kimseye pek kolaydır: Allah'a ibadet edip O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılarsın, zekâtı verirsin, Ramazan orucunu tutarsın ve Beytullah'ı haccedersin.» Sonra şöyle buyurdu: «Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç bir kalkandır; sadaka, günahı söndürür; kişinin gecenin ortasında kıldığı namaz da [öyledir].» Sonra { تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ } “Onların yanları yataklardan uzaklaşır” ayetinden itibaren { جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Yaptıklarına bir karşılık olarak” [kısmına] kadar okudu. Sonra şöyle buyurdu: «Sana bu işin (dinin) başını, direğini ve zirve noktasını haber vereyim mi?» Ben: "Evet, ey Allah'ın Resûlü!" dedim. Şöyle buyurdu: «Bu işin başı İslâm, direği namaz, zirvesi ise cihaddır.» Sonra: «Bütün bunların özünü (esasını) sana haber vereyim mi?» buyurdu. Ben: "Evet, ey Allah'ın Peygamberi!" dedim. [Muâz] dedi ki: Resûlullah dilini tuttu ve: «Bunu sıkı tut (dilini koru)!» buyurdu. Ben: "Ey Allah'ın Peygamberi! Biz konuştuklarımızdan ötürü de mi hesaba çekileceğiz?" dedim. Şöyle buyurdu: «Anan hasretine yansın ey Muâz! İnsanları...»123

12070. Metin

النَّاسَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ، أَوْ قَالَ عَلَى مَنَاخِرِهِمْ، إِلَّا حَصَائِدُ أَلْسِنَتِهِمْ" (١) .

yüzleri üstü -yahut burunları üstü dedi- ateşe döken dillerinin biçtiklerinden başkası mıdır?" (١)

12071. Metin

حَدَّثَنَا أَبُو الْفَضْلِ زِيَادُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْحَنَفِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَخْلَدِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَبْدِ الْجَبَّارِ الرياني، أخبرنا حمد بْنُ زَنْجُوَيْهِ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنِي مُعَاوِيَةُ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنِي رَبِيعَةُ بْنُ يَزِيدَ، عَنْ أَبِي إِدْرِيسَ الْخَوْلَانِيِّ، عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "عَلَيْكُمْ بِقِيَامِ اللَّيْلِ فَإِنَّهُ دَأْبُ الصَّالِحِينَ قَبْلَكُمْ، وَقُرْبَةٌ لَكُمْ إِلَى رَبِّكُمْ، وَمَكْفَرَةٌ لِلسَّيِّئَاتِ، وَمَنْهَاةٌ عَنِ الْإِثْمِ" (٢) .

Bize Ebu'l-Fadl Ziyâd b. Muhammed el-Hanefî anlattı, bize Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Ahmed el-Mahledî haber verdi, bize Muhammed b. Ahmed b. Abdilcebbâr er-Reyyânî haber verdi, bize Humeyd b. Zenceveyh haber verdi, bize Ebû Abdillâh b. Sâlih haber verdi, bana Muâviye b. Sâlih anlattı, bana Rebîa b. Yezîd, Ebû İdrîs el-Havlânî'den, o Ebû Ümâme el-Bâhilî'den, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den anlattı; şöyle buyurdu: "Gece ibadetine devam ediniz; çünkü o sizden önceki salihlerin âdetidir, sizin için Rabbinize bir yakınlıktır, kötülüklere kefarettir ve günahtan alıkoyucudur." (٢)

12072. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ مُحَمَّدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سَمْعَانَ، حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَبْدِ الْجَبَّارِ الرَّيَّانِيُّ، أَخْبَرَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجُوَيْهِ، أَخْبَرَنَا رَوْحُ بْنُ أَسْلَمَ، أَخْبَرَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، أَخْبَرَنَا عَطَاءُ بْنُ السَّائِبِ، عَنْ مُرَّةَ الْهَمْدَانِيِّ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "عَجِبَ رَبُّنَا مِنْ رَجُلَيْنِ: رَجُلٍ ثَارَ عَنْ وِطَائِهِ وَلِحَافِهُ من بين حبه وَأَهْلِهِ إِلَى صَلَاتِهِ"، فَيَقُولُ اللَّهُ لِمَلَائِكَتِهِ: انْظُرُوا إِلَى عَبْدِي ثَارَ عَنْ فِرَاشِهِ وَوِطَائِهِ من بين حبه وَأَهْلِهِ إِلَى صِلَاتِهِ رَغْبَةً فِيمَا عِنْدِي وَشَفَقًا مِمَّا عِنْدِي، وَرَجُلٍ غَزَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَانْهَزَمَ مَعَهُ أَصْحَابُهُ، فَعَلِمَ مَا عَلَيْهِ فِي الِانْهِزَامِ وَمَا لَهُ فِي الرُّجُوعِ، فَرَجَعَ فَقَاتَلَ حَتَّى أُهْرِيقَ دَمُهُ، [فَيَقُولُ اللَّهُ لِمَلَائِكَتِهِ: "انْظُرُوا إِلَى عَبْدِي رَجَعَ رَغْبَةً فِيمَا عِنْدِي وَشَفَقًا مِمَّا عِنْدِي حَتَّى أُهْرِيقَ دَمُهُ"] ٣ ٤ .

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Sem'ân haber verdi, bize Ebû Ca'fer Muhammed b. Ahmed b. Abdilcebbâr er-Reyyânî anlattı, bize Humeyd b. Zenceveyh haber verdi, bize Ravh b. Eslem haber verdi, bize Hammâd b. Seleme haber verdi, bize Atâ b. es-Sâib, Mürre el-Hemdânî'den, o da İbn Mes'ûd'dan haber verdi; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «عَجِبَ رَبُّنَا مِنْ رَجُلَيْنِ: رَجُلٍ ثَارَ عَنْ وِطَائِهِ وَلِحَافِهُ من بين حبه وَأَهْلِهِ إِلَى صَلَاتِهِ» «Rabbimiz iki kişiye taaccüb etti: [Biri], sevdiği ve ailesinin arasından, döşeğinden ve yorganından kalkıp namazına giden kimsedir.» Bunun üzerine Allah meleklerine şöyle buyurur: «Kulumun katımdakine rağbet ederek ve katımdakinden korkarak döşeğinden ve yatağından, sevdiğinin ve ailesinin arasından kalkıp namazına gidişine bakın! [Diğeri ise] Allah yolunda savaşa çıkan, [beraberindeki] arkadaşları hezimete uğradığı halde kaçmanın vebalini ve geri dönüp [savaşmanın] sevabını bilip geri dönen ve kanı dökülünceye kadar savaşan kimsedir.» [Allah meleklerine şöyle buyurur: «Kulumun katımdakine rağbet ederek ve katımdakinden korkarak kanı dökülünceye kadar geri dönüp [savaşmasına] bakın!»] 3 4

12073. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو عُثْمَانَ الضَّبِّيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ الْجِرَاحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْمَحْبُوبِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ، أَخْبَرَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ أَبِي بِشْرٍ، عَنْ حُمَيْدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْحِمْيَرِيِّ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَفْضَلُ الصِّيَامِ بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ شَهْرُ اللَّهِ الْمُحَرَّمُ، وَأَفْضَلُ الصَّلَاةِ بَعْدَ الْفَرِيضَةِ صَلَاةُ اللَّيْلِ" (١) .

Bize Ebû Osmân ed-Dabbî haber verdi, bize Ebû Muhammed el-Cerâhî haber verdi, bize Ebu'l-Abbâs el-Mahbûbî haber verdi, bize Ebû Îsâ et-Tirmizî haber verdi, bize Kuteybe b. Saîd haber verdi, bize Ebû Avâne, Ebû Bişr'den, o Humeyd b. Abdirrahmân el-Hımyerî'den, o da Ebû Hüreyre'den haber verdi; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Ramazan ayından sonra en faziletli oruç Allah'ın ayı olan Muharrem'dir; farz namazdan sonra en faziletli namaz ise gece namazıdır." (١)

12074. Metin

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ بْنُ بِشْرَانَ، أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّفَارُ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مَنْصُورٍ الرَّمَادِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ يَحْيَى بْنِ أَبِي كَثِيرٍ، عَنْ ابْنِ مُعَانِقٍ، عَنْ أَبِي مَالِكٍ الْأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ فِي الْجَنَّةِ غُرَفًا يُرَى ظَاهِرُهَا مِنْ بَاطِنِهَا، وَبَاطِنُهَا مِنْ ظَاهِرِهَا، أَعَدَّهَا اللَّهُ لِمَنْ أَلَانَ الْكَلَامَ، وَأَطْعَمَ الطَّعَامَ، وَتَابَعَ الصِّيَامَ، وَصَلَّى بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ" (٢) .

Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebu'l-Hüseyn b. Bişrân haber verdi, bize İsmâîl b. Muhammed es-Saffâr haber verdi, bize Ahmed b. Mansûr er-Remâdî haber verdi, bize Abdürrezzâk haber verdi, bize Ma'mer, Yahyâ b. Ebî Kesîr'den, o İbn Muânık'tan, o da Ebû Mâlik el-Eş'arî'den haber verdi; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Cennette öyle odalar vardır ki dışı içinden, içi de dışından görünür. Allah onları tatlı söz söyleyen, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleyin namaz kılan kimseler için hazırlamıştır." (٢)

12075. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا أَصْبَغُ، أَخْبَرَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ وَهْبٍ، أَخْبَرَنِي يُونُسُ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَخْبَرَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ أَبِي سِنَانٍ، أَخْبَرَنِي أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ فِي قَصَصِهِ يَذْكُرُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ: "إِنَّ أَخًا لَكُمْ لَا يَقُولُ الرَّفَثَ" يَعْنِي بِذَلِكَ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ رَوَاحَةَ، قَالَ: وَفِينَا رَسُولُ اللَّهِ يَتْلُو كِتَابَهُ ... إِذَا انْشَقَّ مَعْرُوفٌ مِنَ الْفَجْرِ سَاطِعُ

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Asbağ haber verdi, bana Abdullah b. Vehb haber verdi, bana Yûnus, İbn Şihâb'dan haber verdi, bize Heysem b. Ebî Sinân haber verdi; o bana Ebû Hüreyre'yi kıssalarını anlatırken işittiğini ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu zikrettiğini bildirdi: "Sizin bir kardeşiniz var ki çirkin/müstehcen söz söylemez." Bununla Abdullah b. Revâha'yı kastetmiştir; o şöyle demiştir: 'Aramızda Allah'ın Resûlü var, Kitabını okur ... Fecirden aydınlık bir parıltı yarıldığı zaman.'

12076. Metin

أَرَانَا الْهُدَى بَعْدَ الْعَمَى فَقُلُوبُنَا ... بِهِ مُوقِنَاتٌ أَنَّ مَا قَالَ وَاقِعُ

'Körlükten sonra bize hidayeti gösterdi, bu yüzden kalplerimiz ... onun söylediğinin gerçekleşeceğine kesin olarak inanmıştır.'

12077. Metin

يَبِيتُ يُجَافِي جَنْبَهُ عَنْ فِرَاشِهِ ... إِذَا اسْتَثْقَلَتْ بِالْكَافِرِينَ الْمَضَاجِعُ (٣)

'Geceyi yatağından yanını uzaklaştırarak geçirir ... kâfirlere yataklar ağır geldiği vakit.' (٣)

12078. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: خَوْفًا مِنَ النَّارِ وَطَمَعًا فِي الْجَنَّةِ، {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} قِيلَ: أَرَادَ بِهِ الصَّدَقَةَ الْمَفْرُوضَةَ. وَقِيلَ: عَامٌّ فِي الْوَاجِبِ وَالتَّطَوُّعِ.

Allah Azze ve Celle'nin şu kavli: {يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا} “Korkuyla ve umutla Rablerine yalvararak” İbn Abbâs dedi ki: Ateşten korkarak ve cenneti umarak; {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} “ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Denildi ki: Bununla farz kılınan zekâtı kastetmiştir. Farzı da nâfileyi de kapsayan genel bir anlamda olduğu da söylenmiştir.

12079. Metin

{فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٧) }

{فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٧) } “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne göz aydınlıkları saklandığını hiç kimse bilemez.”

12080. Metin

{فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَيَعْقُوبُ: "أُخْفِي لَهُمْ" سَاكِنَةَ الْيَاءِ، أَيْ: أَنَا أُخْفِي لَهُمْ وَمِنْ حُجَّتِهِ قِرَاءَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ "نُخْفِي" بِالنُّونِ. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِهَا. {مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ} مِمَّا تَقَرُّ بِهِ أَعْيُنُهُمْ، {جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ}

{فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ} “Onlar için ne saklandığını hiç kimse bilemez” 1 Hamza ve Ya‘kūb, yâ harfini sâkin olarak “أُخْفِي لَهُمْ / Uhfî lehum” şeklinde okumuşlardır; yani “Ben onlar için gizlerim/saklarım” demektir. Bunun delillerinden biri de İbn Mes‘ûd'un nûn harfiyle “نُخْفِي / Nuhfî” (biz gizleriz) şeklindeki kıraatidir. 2 Diğer [kırâat imam]ları ise [yâ harfini] fethalı olarak okumuşlardır. {مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ} “göz aydınlığı olarak” yani gözlerinin kendisiyle aydınlanacağı şeylerden, {جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıklarına karşılık olarak.” 3

12081. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا إِسْحَاقُ بْنُ نَصْرٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو أُسَامَةَ عَنِ الْأَعْمَشِ، أَخْبَرَنَا أَبُو صَالِحٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "يَقُولُ اللَّهُ ﵎ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ذُخْرًا بَلْهَ مَا أُطْلِعْتُمْ عَلَيْهِ"، ثُمَّ قَرَأَ: {فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ}

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize İshak b. Nasr haber verdi, bize Ebû Üsâme, A'meş'ten haber verdi, bize Ebû Sâlih, Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den haber verdi; şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ buyurur ki: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım; bu size bildirilenlerin ötesinde bir azıktır/ödüldür." Sonra şu ayeti okudu: {فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne göz aydınlıkları saklandığını hiç kimse bilemez.”

12082. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: هَذَا مِمَّا لَا تَفْسِيرَ لَهُ. وَعَنْ بَعْضِهِمْ قَالَ: أَخْفَوْا أَعْمَالَهُمْ فَأَخْفَى اللَّهُ ثَوَابَهُمْ.

İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ dedi ki: Bu, tefsiri yapılamayacak şeylerdendir. Bazılarından da şöyle rivayet edilmiştir: Onlar amellerini gizlediler, Allah da onların mükâfatını gizledi.

12083. Metin

{أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُونَ (١٨) أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٩) وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٠) }

{أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُونَ (١٨) أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٩) وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٠) } “Hiç mümin olan kimse, yoldan çıkmış fasık kimse gibi olur mu? Onlar bir olmazlar. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, yaptıklarına karşılık bir konaklama yeri olarak onlar için Me'vâ cennetleri vardır. Yoldan çıkanlara gelince, onların barınağı da ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri döndürülürler ve kendilerine: 'Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın!' denilir.”

12084. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُونَ} نَزَلَتْ فِي عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ وَالْوَلِيدِ بْنِ عُقْبَةَ بْنِ أَبِي مُعَيْطٍ أَخِي عُثْمَانَ لِأُمِّهِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ كَانَ بَيْنَهُمَا تَنَازُعٌ وَكَلَامٌ فِي شَيْءٍ، فَقَالَ الْوَلِيدُ بْنُ عُقْبَةَ لَعَلِيٍّ اسْكُتْ فَإِنَّكَ صَبِيٌّ وَأَنَا وَاللَّهُ أَبْسَطُ مِنْكَ لِسَانًا، وَأَحَدُّ مِنْكَ سِنَانًا، وَأَشْجَعُ مِنْكَ جَنَانًا، وَأَمْلَأُ مِنْكَ حَشْوًا فِي الْكَتِيبَةِ. فَقَالَ لَهُ عَلِيُّ: اسْكُتْ فَإِنَّكَ فَاسِقٌ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُونَ} ١ وَلَمْ يَقُلْ: لَا يَسْتَوِيَانِ، لِأَنَّهُ لَمْ يُرِدْ مُؤْمِنًا وَاحِدًا وَفَاسِقًا وَاحِدًا، بَلْ أَرَادَ جَمِيعَ الْمُؤْمِنِينَ وَجَمِيعَ الْفَاسِقِينَ. {أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى} الَّتِي يَأْوِي إِلَيْهَا الْمُؤْمِنُونَ، {نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} {وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ}

Yüce Allah'ın: {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُونَ} “Hiç mümin olan kimse, yoldan çıkmış (fâsık) kimse gibi olur mu? Onlar bir olmazlar” buyruğu, Ali b. Ebî Tâlib ile Osmân'ın anne bir kardeşi olan Velîd b. Ukbe b. Ebî Muayt hakkında inmiştir. Şöyle ki, aralarında bir mesele hususunda bir münakaşa ve söz düellosu meydana gelmişti. Velîd b. Ukbe, Ali'ye: "Sus, çünkü sen bir çocuksun! Vallahi ben senden daha fasih ve düzgün konuşurum, mızrağım senden daha keskindir, yüreğim senden daha cesurdur ve süvari birliğinde senden daha fazla yer tutarım" dedi. Ali de ona: "Sus, çünkü sen bir fâsıksın!" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: {أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُونَ} “Hiç mümin olan kimse, yoldan çıkmış kimse gibi olur mu? Onlar bir olmazlar” [ayetini] indirdi.1 [Cenâb-ı Hak] "O ikisi bir olmaz" (lâ yesteviyân) demedi; çünkü bununla tek bir mümini ve tek bir fâsıkı değil, bilakis bütün müminleri ve bütün fâsıkları kastetmiştir. {أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için me'vâ cennetleri vardır” ki müminlerin sığındığı/barındığı yerdir; {نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıklarına karşılık bir ağırlanma yeri olarak.” {وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “Yoldan çıkanlara gelince, onların barınağı ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, tekrar oraya döndürülürler ve onlara: 'Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın!' denir.”

12085. Metin

{وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢١) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ (٢٢) وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ (٢٣) }

{وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢١) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ (٢٢) وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ (٢٣) } “Belki dönerler diye onlara o en büyük azaptan önce mutlaka o daha yakın azaptan da tattıracağız. Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz biz o günahkârlardan intikam alıcıyız. Andolsun ki biz Musa'ya Kitab'ı verdik; sakın sen ona kavuşacağından şüphede olma! Onu İsrailoğullarına bir hidayet kıldık.”

12086. Metin

{وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ} أَيْ: سِوَى الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ، {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} قَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ، وَالضَّحَّاكُ، وَالْحَسَنُ، وَإِبْرَاهِيمُ: "الْعَذَابِ الْأَدْنَى" مَصَائِبِ الدُّنْيَا وَأَسْقَامِهَا، وَهُوَ رِوَايَةُ الْوَالِبِيِّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ (١) . وَقَالَ عِكْرِمَةُ عَنْهُ: الْحُدُودُ (٢) . وَقَالَ مُقَاتِلٌ: الْجُوعُ سَبْعَ سِنِينَ بِمَكَّةَ حَتَّى أَكَلُوا الْجِيَفَ وَالْعِظَامَ وَالْكِلَابَ (٣) . وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: هُوَ الْقَتْلُ بِالسَّيْفِ يَوْمَ بَدْرٍ (٤) وَهُوَ قَوْلُ قَتَادَةَ وَالسُّدِّيِّ، {دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ} يَعْنِي: عَذَابَ الْآخِرَةِ، {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} إِلَى الْإِيمَانِ، يَعْنِي: مَنْ بَقِيَ مِنْهُمْ بَعْدَ بَدْرٍ وَبَعْدَ الْقَحْطِ. قَوْلُهُ ﷿: {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ} يَعْنِي: الْمُشْرِكِينَ، {مُنْتَقِمُونَ} {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ} يَعْنِي: فَلَا تَكُنْ فِي شَكٍّ مِنْ لِقَاءِ مُوسَى لَيْلَةَ الْمِعْرَاجِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَغَيْرُهُ.

{وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ} “En büyük azaptan önce mutlaka o daha yakın azaptan da tattıracağız” yani en büyük azabın dışında [bir azaptan], {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “belki dönerler diye.” Übey b. Ka'b, Dahhâk, Hasan ve İbrâhim dediler ki: "Daha yakın azap", dünyanın musibetleri ve hastalıklarıdır; bu, el-Vâlibî'nin İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayetidir (١). İkrime ise ondan: "Had cezalarıdır" diye rivayet etmiştir (٢). Mukâtil: "Mekke'deki yedi yıllık kıtlıktır; öyle ki leşleri, kemikleri ve köpekleri yediler" demiştir (٣). İbn Mes'ûd: "O, Bedir gününde kılıçla öldürülmektir" demiştir (٤) ve bu Katâde ile Süddî'nin de sözüdür. {دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ} “En büyük azaptan önce” yani ahiret azabından [önce], {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “belki dönerler diye” imana [dönerler diye]; yani Bedir'den ve kıtlıktan sonra onlardan geriye kalanlar. Allah Azze ve Celle'nin şu kavli: {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ} “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz biz o günahkârlardan” yani müşriklerden, {مُنْتَقِمُونَ} “intikam alıcıyız.” {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ} “Andolsun ki biz Musa'ya Kitab'ı verdik; sakın sen ona kavuşacağından şüphede olma!” Yani Miraç gecesinde Musa ile karşılaşacağından hiçbir şüphede olma; bunu İbn Abbâs ve başkaları söylemiştir.

12087. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، أَخْبَرَنَا غُنْدَرٌ، عَنْ شُعْبَةَ، عَنْ قَتَادَةَ ﵀ قَالَ: وَقَالَ لِي خَلِيفَةُ، أَخْبَرَنَا يَزِيدُ بْنُ زُرَيْعٍ، أَخْبَرَنَا سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ قَالَ: أَخْبَرَنَا ابْنُ عَمِّ نَبِيِّكُمْ -يَعْنِي ابْنَ عَبَّاسٍ-عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "رَأَيْتُ لَيْلَةَ أُسَرِيَ بِي مُوسَى رَجُلًا آدَمَ طُوَالًا جَعْدًا كَأَنَّهُ مِنْ رِجَالِ شَنُوءَةَ، وَرَأَيْتُ عِيسَى رَجُلًا مَرْبُوعًا مَرْبُوعَ الْخَلْقِ إِلَى الْحُمْرَةِ والبياض، سبط ٧٥/أ

Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Muhammed b. Beşşâr haber verdi, bize Gunder, Şu'be'den, o da Katâde rahimehullâh'tan rivayetle haber verip dedi ki: Ve bana Halîfe dedi ki: Bize Yezîd b. Zürey' haber verdi, bize Saîd, Katâde'den, o Ebü'l-Âliye'den haber verdi; o şöyle dedi: Bize Peygamberinizin amcasının oğlu -yani İbn Abbâs- Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den haber verdi; [Efendimiz] şöyle buyurdu: «İsrâ gecesinde Mûsâ'yı esmer, uzun boylu, kıvırcık saçlı, sanki Şenûe kabilesi erkeklerinden biriymiş gibi gördüm. Îsâ'yı ise orta boylu, endamı mutedil, kırmızı ile beyaz arası tenli, düz [saçlı]...»

12088. Metin

الرَّأْسِ، وَرَأَيْتُ مَالِكًا خَازِنَ النَّارِ، وَالدَّجَّالَ فِي آيَاتٍ أَرَاهُنَّ اللَّهُ إِيَّاهُ فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ" (١) .

saçlı bir adam olarak gördüm. Cehennemin bekçisi Mâlik'i ve Deccâl'i de Allah'ın ona gösterdiği ayetler içinde gördüm. Sakın sen onunla karşılaşacağından şüphede olma!" (١)

12089. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو صَالِحٍ أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ الْمَلِكِ الْمُؤَذِّنُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ الْمَحَامِلِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ الْبَزَّازُ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُونُسَ، أَخْبَرَنَا عُمَرُ بْنُ حَبِيبٍ الْقَاضِي، أَخْبَرَنَا سُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ، عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَمَّا أُسْرِيَ بِي إِلَى السَّمَاءِ رَأَيْتُ مُوسَى يُصَلِّي فِي قَبْرِهِ" (٢) .

Bize Ebû Sâlih Ahmed b. Abdilmelik el-Müezzin haber verdi, bize Abdullah el-Mehâmilî haber verdi, bize Ebû Bekir Muhammed b. Abdillâh b. İbrâhîm el-Bezzâz haber verdi, bize Muhammed b. Yûnus haber verdi, bize Kadı Ömer b. Habîb haber verdi, bize Süleymân et-Teymî, Enes'ten haber verdi; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Göğe miraca çıkarıldığımda Musa'yı kabrinde namaz kılarken gördüm." (٢)

12090. Metin

وَرُوِّينَا فِي الْمِعْرَاجِ أَنَّهُ رَآهُ فِي السَّمَاءِ السَّادِسَةِ وَمُرَاجَعَتِهِ فِي أَمْرِ الصَّلَاةِ (٣) .

Miraç kıssasında bize rivayet edildiğine göre, onu altıncı kat semada görmüş ve namaz hususunda ona tekrar başvurmuştur (٣).

12091. Metin

قَالَ السُّدِّيُ: "فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ"، أَيْ: مِنْ تَلَقِّي مُوسَى كِتَابَ اللَّهِ بِالرِّضَا وَالْقَبُولِ.

Süddî dedi ki: "Sakın sen ona kavuşacağından şüphede olma"; yani Musa'nın Allah'ın Kitabını rıza ve kabulle karşılayıp almasından [şüphede olma].

12092. Metin

{وَجَعَلْنَاهُ} يَعْنِي: الْكِتَابَ وَهُوَ التَّوْرَاةُ، وَقَالَ قَتَادَةُ: مُوسَى، {هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ}

{وَجَعَلْنَاهُ} “Onu kıldık” yani Kitab'ı ki o Tevrat'tır; Katâde ise 'Musa'yı' demiştir, {هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrailoğullarına bir hidayet [kıldık].”

12093. Metin

{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ (٢٤) إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٢٥) أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ أَفَلَا يَسْمَعُونَ (٢٦) أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنْفُسُهُمْ أَفَلَا يُبْصِرُونَ (٢٧) }

{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ (٢٤) إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٢٥) أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ أَفَلَا يَسْمَعُونَ (٢٦) أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنْفُسُهُمْ أَفَلَا يُبْصِرُونَ (٢٧) } “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler kıldık. Şüphesiz Rabbin, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir. Kendilerinden önce yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır; hâlâ işitmezler mi? Görmediler mi ki biz suyu kupkuru ve çorak toprağa sevk ediyoruz da onunla hayvanlarının ve kendilerinin yediği ekinleri çıkarıyoruz; hâlâ görmezler mi?”

12094. Metin

{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ} يَعْنِي: مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ، {أَئِمَّةً} قَادَةً فِي الْخَيْرِ يُقْتَدَى بِهِمْ، يَعْنِي: الْأَنْبِيَاءَ الَّذِينَ كَانُوا فِيهِمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ: أَتْبَاعُ الْأَنْبِيَاءِ، {يَهْدُونَ} يَدْعُونَ، {بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ، بِكَسْرِ اللَّامِ وَتَخْفِيفِ الْمِيمِ، أَيْ: لِصَبْرِهِمْ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِفَتْحِ اللَّامِ وَتَشْدِيدِ الْمِيمِ، أَيْ: حِينَ صَبَرُوا عَلَى دِينِهِمْ وَعَلَى الْبَلَاءِ مِنْ عَدُّوهُمْ بِمِصْرَ، {وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ} {إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ} يَقْضِي، {بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} {أَوَلَمْ يَهْدِ} لَمْ يَتَبَيَّنْ، {لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ أَفَلَا يَسْمَعُونَ} آيات الله وعظائه فَيَتَّعِظُونَ بِهَا. {أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ} أَيْ: الْيَابِسَةِ الْغَلِيظَةِ الَّتِي لَا نَبَاتَ فِيهَا، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هِيَ أَرْضٌ بِالْيَمَنِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ أَرْضُ بَابِينِ، {فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ}

{وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ} “Onlardan kıldık” yani: İsrailoğullarından, {أَئِمَّةً} “önderler [kıldık]” kendilerine uyulan hayırda önderler; yani: içlerindeki peygamberleri.1 Katâde ise: “Peygamberlerin tâbileridir” demiştir.2 {يَهْدُونَ} “doğru yola ileten” [halka] davet eden, {بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا} “sabrettikleri zaman emrimizle [doğru yola ileten]”. Hamza ve Kisâî, lâm’ın kesresi ve mîm’in şeddesiz okunmasıyla [limâ saberû şeklinde] okumuşlardır; yani: “sabretmelerinden dolayı” demektir.3 Diğerleri [kıraat imamları] ise lâm’ın fethası ve mîm’in şeddeli okunmasıyla [lemmâ saberû şeklinde] okumuşlardır; yani: “dinleri üzerinde ve Mısır’da düşmanlarından gelen belalara sabrettikleri vakit” demektir. {وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ} “ve âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı.” {إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ} “Şüphesiz Rabbin, O hüküm verecektir” hükmedecektir, {بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “kıyamet günü, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında.” {أَوَلَمْ يَهْدِ} “Açıklığa kavuşmadı mı / yol göstermedi mi?” beyan olmadı mı, {لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ أَفَلَا يَسْمَعُونَ} “onlardan önce nice nesilleri helak ettiğimiz, kendilerinin de onların yurtlarında gezip dolaştıkları? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ işitmezler mi?” Allah’ın ayetlerini ve öğütlerini [işitip] onlardan ibret almazlar mı? {أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ} “Görmediler mi ki biz, suyu çorak toprağa sevk ediyoruz” yani: üzerinde bitki bulunmayan kuru ve sert toprağa. İbn Abbâs: “O, Yemen’de bir arazidir” demiştir. Mücâhid ise: “O, Bâbîn arazisidir” demiştir. {فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ} “böylece onunla hayvanlarının yediği bir ekin çıkarıyoruz.”

12095. Metin

[مِنَ الْعُشْبِ وَالتِّبْنِ] (١) {وَأَنْفُسُهُمْ} مِنَ الْحُبُوبِ وَالْأَقْوَاتِ، {أَفَلَا يُبْصِرُونَ}

[Ottan ve samandan] (١) {وَأَنْفُسُهُمْ} “ve kendilerinin [yediği]” tanelerden ve gıdalardan, {أَفَلَا يُبْصِرُونَ} “hâlâ görmezler mi?”

12096. Metin

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٨) قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (٢٩) فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ (٣٠) }

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٨) قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (٢٩) فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ (٣٠) } “'Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih ne zaman?' derler. De ki: 'Fetih günü inkâr edenlere iman etmeleri fayda vermez ve onlara mühlet de verilmez.' Artık onlardan yüz çevir ve bekle; şüphesiz onlar da beklemektedirler.”

12097. Metin

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} قِيلَ: أَرَادَ بِيَوْمِ الْفَتْحِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الَّذِي فِيهِ الْحُكْمُ بَيْنَ الْعِبَادِ، قَالَ قَتَادَةُ: قَالَ أَصْحَابُ النَّبِيِّ ﷺ لِلْكُفَّارِ: إِنْ لَنَا يَوْمًا نَتَنَعَّمُ فِيهِ وَنَسْتَرِيحُ وَيُحْكَمُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ، فَقَالُوا اسْتِهْزَاءً: مَتَى هَذَا الْفَتْحُ (٢) ؟ أَيْ: الْقَضَاءُ وَالْحُكْمُ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: يَعْنِي فَتْحَ مَكَّةَ (٣) .وَقَالَ السُّدِّيُّ: يَوْمَ بَدْرٍ لِأَنَّ أَصْحَابَ النَّبِيِّ ﷺ يَقُولُونَ لَهُمْ: إِنَّ اللَّهَ نَاصِرُنَا وَمُظْهِرُنَا عَلَيْكُمْ، فَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ (٤) . {قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ} يَوْمَ الْقِيَامَةِ، {لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ} وَمَنْ حَمَلَ الْفَتْحَ عَلَى فَتْحِ مَكَّةَ أَوِ الْقَتْلِ يَوْمَ بَدْرٍ قَالَ: مَعْنَاهُ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ إِذَا جَاءَهُمُ الْعَذَابُ وَقُتِلُوا، {وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ} لَا يُمْهَلُونَ لِيَتُوبُوا وَيَعْتَذِرُوا. {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَسَخَتْهَا آيَةُ السَّيْفِ، {وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ} قِيلَ: انْتَظِرْ مَوْعِدِي لَكَ بِالنَّصْرِ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ بِكَ حَوَادِثَ الزَّمَانِ. وَقِيلَ: انْتَظِرْ عَذَابَنَا فِيهِمْ فَإِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ ذَلِكَ.

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “'Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih ne zaman?' derler.” Denildi ki: 'Fetih günü' ile kullar arasında hükmün verileceği kıyamet günü kastedilmiştir. Katâde dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı kâfirlere: "Bizim için, içinde nimetleneceğimiz, rahata kavuşacağımız ve bizimle sizin aranızda hüküm verilecek bir gün vardır" deyince, onlar da alay ederek: "Bu fetih ne zaman?" (٢) dediler; yani kaza ve hüküm [ne zaman?]. Kelbî ise: "Mekke'nin fethini kastetmektedir" dedi (٣). Süddî de şöyle dedi: "Bedir günüdür; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı onlara: 'Allah bize yardım edecek ve bizi size galip kılacaktır' diyorlardı, onlar da: 'Bu fetih ne zaman?' diyorlardı." (٤) {قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ} “De ki: 'Fetih günü'” kıyamet günü, {لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ} “inkâr edenlere iman etmeleri fayda vermez”. Fethi, Mekke'nin fethine veya Bedir günü öldürülmeye hamleden kimse ise şöyle demiştir: Bunun manası, azap kendilerine gelip öldürüldüklerinde inkâr edenlere iman etmeleri fayda vermez, demektir. {وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ} “ve onlara mühlet de verilmez” tevbe etmeleri ve özür dilemeleri için kendilerine mühlet tanınmaz. {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} “Artık onlardan yüz çevir”; İbn Abbâs dedi ki: "Bunu kılıç ayeti neshetmiştir." {وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ} “ve bekle; şüphesiz onlar da beklemektedirler.” Denildi ki: Sana vaat ettiğim zaferi bekle, şüphesiz onlar da senin başına gelecek zamanın felaketlerini beklemektedirler. Yine denildi ki: Onların başına gelecek azabımızı bekle, şüphesiz onlar da bunu beklemektedirler.

12098. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، أَخْبَرَنَا سُفْيَانُ، عَنْ سَعْدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ هُرْمُزَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَقْرَأُ فِي الْفَجْرِ يَوْمَ الْجُمُعَةَ {آلَمَ تَنْزِيلُ} وَ {هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ} ٥ .

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Ebû Nuaym haber verdi, bize Süfyân, Sa'd b. İbrâhîm'den, [o] Abdurrahmân b. Hürmüz'den, [o da] Ebû Hüreyre'den [naklen] haber verdi; o şöyle dedi: « كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَقْرَأُ فِي الْفَجْرِ يَوْمَ الْجُمُعَةَ {آلَمَ تَنْزِيلُ} وَ {هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ} » «Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem cuma günü sabah [namazında] {آلَمَ تَنْزِيلُ} “Elif. Lâm. Mîm. Tenzîl (es-Secde)” ve {هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ} “Hel etâ ale'l-insâni (el-İnsân)” [surelerini] okurdu.» 5.

12099. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ السَّمْعَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو جَعْفَرٍ الرَّيَّانِيُّ، أَخْبَرَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجَوَيْهِ، أَخْبَرَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، أَخْبَرَنَا سُفْيَانُ، عَنْ لَيْثٍ، عَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ، عَنْ جَابِرٍ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ لَا يَنَامُ حَتَّى يَقْرَأَ: "تَبَارَكَ" وَ"آلم تَنْزِيلُ" ١ .

Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr es-Sem'ânî haber verdi, bize Ebû Ca'fer er-Reyyânî haber verdi, bize Humeyd b. Zenceveyh haber verdi, bize Ebû Nuaym haber verdi, bize Süfyân, Leys'ten, o Ebü'z-Zübeyr'den, o da Câbir'den [radıyallâhu anh] rivayetle haber verdi ki o şöyle demiştir: « كَانَ النَّبِيُّ ﷺ لَا يَنَامُ حَتَّى يَقْرَأَ: "تَبَارَكَ" وَ"آلم تَنْزِيلُ" » «Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem "Tebâreke" ve "Elif-lâm-mîm Tenzîl" [surelerini] okumadıkça uyumazdı.»1