14105. Metin
سُورَةُ الدُّخَانِ مَكِّيَّةٌ (١)
Duhân Suresi Mekkîdir (¬١)
14106. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14107. Metin
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) } .
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) } “Hâ-mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz uyarıcılarız. Onda hikmetli her iş ayırt edilir.”
14108. Metin
{حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ} قَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ زَيْدٍ: هِيَ لَيْلَةُ الْقَدْرِ أَنْزَلَ اللَّهُ الْقُرْآنَ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ مِنْ أُمِّ الْكِتَابِ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، ثُمَّ نَزَلَ بِهِ جِبْرِيلُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ نُجُومًا فِي عِشْرِينَ سَنَةً (٢) . وَقَالَ آخَرُونَ: هِيَ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ (٣) .
{حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ} “Hâ-mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik.” Katâde ve İbn Zeyd şöyle dediler: O, Kadir Gecesi'dir. Allah Kur'an'ı Kadir Gecesi'nde Ümmü'l-Kitâb'dan (Levh-i Mahfuz'dan) dünya semasına indirdi. Sonra Cebrail onu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yirmi yılda parça parça indirdi (¬٢). Başkaları ise: O, Şaban ayının ortasındaki (Berat) gecesidir, dediler (¬٣).
14109. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ السَّمْعَانِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرٍ الرَّيَّانِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا الْأَصْبَغُ بْنُ الْفَرَجِ، أَخْبَرَنِي ابْنُ وَهْبٍ، أَخْبَرَنِي عَمْرُو بْنُ الْحَارِثِ أَنَّ عَبْدَ الْمَلِكِ بْنَ عَبْدِ الْمَلِكِ حَدَّثَهُ أَنَّ ابْنَ أَبِي ذِئْبٍ وَاسْمُهُ مُصْعَبٌ حَدَّثَهُ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِيهِ أَوْ عَمِّهِ عَنْ جَدِّهِ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "يَنْزِلُ اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ لَيْلَةَ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا فَيَغْفِرُ لِكُلِّ نَفْسٍ إِلَّا إِنْسَانًا فِي قَلْبِهِ شَحْنَاءُ أَوْ مُشْرِكًا بِاللَّهِ" (٤) {إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr es-Sem'ânî haber verdi, bize Ebû Ca'fer er-Reyyânî anlattı, bize Humeyd b. Zenceveyh anlattı, bize el-Asbağ b. el-Ferec anlattı, bana İbn Vehb bildirdi, bana Amr b. el-Hâris, Abdülmelik b. Abdilmelik'in kendisine anlattığını bildirdi; ona da İbn Ebî Zi'b -ki adı Mus'ab'dır- Kâsım b. Muhammed'den, o da babasından veya amcasından, o da dedesinden, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayetle anlattığına göre şöyle buyurmuştur: "Şanı yüce olan Allah, Şaban ayının yarı gecesinde dünya semasına iner ve kalbinde kin bulunan bir kimse veya Allah'a ortak koşan müstesna, her nefsi bağışlar." (¬٤) {إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} “Şüphesiz biz uyarıcılarız.”
14110. Metin
{فِيهَا} أَيْ فِي اللَّيْلَةِ الْمُبَارَكَةِ، {يُفْرَقُ} يُفْصَلُ، {كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} مُحْكَمٍ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَكْتُبُ مِنْ أُمِّ الْكِتَابِ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ مَا هُوَ كَائِنٌ فِي السَّنَةِ مِنَ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ وَالْأَرْزَاقِ وَالْآجَالِ
{فِيهَا} “Onda” yani mübarek gecede, {يُفْرَقُ} “ayırt edilir” [yani] belirlenip ayrılır, {كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} “hikmetli her iş” [yani] muhkem kılınmış [her iş]. İbn Abbâs şöyle demiştir: Kadir Gecesi'nde Ümmü'l-Kitâb'dan (Levh-i Mahfuz'dan), o yıl içinde olacak hayır, şer, rızıklar ve eceller yazılır.
14111. Metin
حَتَّى الْحُجَّاجِ، يُقَالُ: يَحُجُّ فُلَانٌ [وَيَحُجُّ فُلَانٌ] (١) ، قَالَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: يُبْرَمُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ فِي شَهْرِ رَمَضَانَ كُلُّ أَجَلٍ وَعَمَلٍ وَخَلْقٍ وَرِزْقٍ، وَمَا يَكُونُ فِي تِلْكَ السَّنَةِ.
Hatta hacılar bile [yazılır]. 'Falan hacca gidecek, [falan hacca gidecek]' (¬١) denilir. Hasan, Mücâhid ve Katâde şöyle dediler: Ramazan ayındaki Kadir Gecesi'nde her ecel, amel, yaratılış, rızık ve o yıl içinde olacak her şey kesin hükme bağlanır.
14112. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ: هِيَ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ يُبْرَمُ فِيهَا أَمْرُ السَّنَةِ وَتُنْسَخُ الْأَحْيَاءُ مِنَ الْأَمْوَاتِ فَلَا يُزَادُ فِيهِمْ أَحَدٌ وَلَا يُنْقَصُ مِنْهُمْ أَحَدٌ (٢) .
İkrime ise şöyle dedi: O, Şaban ayının ortasındaki gecedir; o gecede senenin işleri kesin karara bağlanır ve diriler ölülerden ayırt edilip kopyalanır; böylece onlara ne bir kimse eklenir ne de onlardan bir kimse eksiltilir (¬٢).
14113. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ السَّمْعَانِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرٍ الرَّيَّانِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنِي اللَّيْثُ، حَدَّثَنِي عُقَيْلٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَخْبَرَنِي عُثْمَانُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ الْأَخْنَسِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "تُقْطَعُ الْآجَالُ مِنْ شَعْبَانَ إِلَى شَعْبَانَ، حَتَّى إِنَّ الرَّجُلَ لَيَنْكِحُ وَيُولَدُ لَهُ وَلَقَدْ أُخْرِجَ اسْمُهُ فِي الْمَوْتَى" (٣) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr es-Sem'ânî haber verdi, bize Ebû Ca'fer er-Reyyânî anlattı, bize Humeyd b. Zenceveyh anlattı, bize Abdullah b. Sâlih anlattı, bana el-Leys anlattı, bana Ukayl İbn Şihâb'dan anlattı, bana Osman b. Muhammed b. el-Mugîre b. el-Ahnes haber verdi ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Eceller Şaban'dan Şaban'a kesin olarak belirlenir; öyle ki kişi evlenir ve çocuğu doğar, hâlbuki adı ölüler arasına çıkarılmıştır bile." (¬٣)
14114. Metin
وَرَوَى أَبُو الضُّحَى عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: أَنَّ اللَّهَ يَقْضِي الْأَقْضِيَةَ فِي لَيْلَةِ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ، وَيُسَلِّمُهَا إِلَى أَرْبَابِهَا فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ.
Ebû'd-Duhâ, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet etti ki: Allah hükümleri Şaban ayının ortasındaki gecede takdir edip karara bağlar ve Kadir Gecesi'nde onları [görevli] sahiplerine teslim eder.
14115. Metin
{أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩) }
{أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩) } “Katımızdan bir emirle. Şüphesiz biz peygamberler gönderenleriz; Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir, eğer kesin olarak inananlar iseniz. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; yaşatır ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir. Hayır, onlar bir şüphe içinde eğlenip durmaktadırlar.”
14116. Metin
{أَمْرًا} أَيْ أَنْزَلْنَا أَمْرًا، {مِنْ عِنْدِنَا} قَالَ الْفَرَّاءُ: نَصَبَ عَلَى مَعْنَى: فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ فَرْقًا وَأَمْرًا، أَيْ نَأْمُرُ بِبَيَانِ ذَلِكَ أَمْرًا {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} مُحَمَّدًا ﷺ وَمَنْ قَبْلَهُ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ.
{أَمْرًا} “Bir emirle” yani bir emir indirdik, {مِنْ عِنْدِنَا} “katımızdan”. Ferrâ dedi ki: 'Onda her iş bir ayırt edilme ve emredilme olarak ayırt edilir' anlamında nasb edilmiştir; yani biz bunun açıklanmasını kesin bir emirle emrederiz. {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} “Şüphesiz biz gönderenleriz” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve ondan önceki peygamberleri.
14117. Metin
{رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: رَأْفَةً مِنِّي بِخَلْقِي وَنِعْمَتِي عَلَيْهِمْ بِمَا بَعَثَنَا إِلَيْهِمْ مِنَ الرُّسُلِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ لِلرَّحْمَةِ، {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ رَبِّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ: "رَبِّ" جَرًّا، رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: "مِنْ رَبِّكَ"، وَرَفَعَهُ الْآخَرُونَ رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: "هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ"، وَقِيلَ: عَلَى الِابْتِدَاءِ، {إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} أَنَّ الله رب السموات وَالْأَرْضِ.
{رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden bir rahmet olarak”. İbn Abbâs dedi ki: Kendilerine peygamberler göndermemiz sebebiyle mahlûkatıma olan bir şefkatim ve onlara olan nimetim olarak. Zeccâc ise: Biz onu rahmet olsun diye mübarek bir gecede indirdik, dedi. {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ رَبِّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir”. Kûfe ehli, O'nun “Rabbinden” sözüne atfen “Rabbi” kelimesini mecrur okudu. Diğerleri ise O'nun “O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” sözüne atfen merfû okudu; mübteda olarak [merfû olduğu] da söylenmiştir. {إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “eğer kesin olarak inananlar iseniz” Allah'ın göklerin ve yerin Rabbi olduğuna.
14118. Metin
{لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ} مِنْ هَذَا القرآن، {يَلْعَبُونَ} يهزؤون بِهِ لَاهُونَ عَنْهُ.
{لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ} “O'ndan başka ilâh yoktur; O diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, önceki atalarınızın da Rabbidir. Fakat onlar şüphe içindedirler” bu Kur'an'dan yana, {يَلْعَبُونَ} “oyalanıp dururlar” onunla alay ederler ve ondan gafil kalıp eğlenirler.
14119. Metin
{فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) }
{فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) } “Öyleyse göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle. İnsanları bürüyecektir; bu, elem verici bir azaptır. 'Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır, muhakkak ki biz inananlarız' [diyecekler].”
14120. Metin
{فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} اخْتَلَفُوا فِي هَذَا الدُّخَانِ:
{فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} “Öyleyse göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle.” Bu duman hakkında ihtilaf ettiler:
14121. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ كَثِيرٍ، عَنْ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مَنْصُورٌ وَالْأَعْمَشُ، عَنْ أَبِي الضُّحَى، عَنْ مَسْرُوقٍ قَالَ: بَيْنَمَا رَجُلٌ يُحَدِّثُ فِي كِنْدَةَ، فَقَالَ: يَجِيءُ دُخَانٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيَأْخُذُ بِأَسْمَاعِ الْمُنَافِقِينَ وَأَبْصَارِهِمْ، وَيَأْخُذُ الْمُؤْمِنَ [كَهَيْئَةِ] (١) الزُّكَامِ، فَفَزِعْنَا فَأَتَيْتُ ابْنَ مَسْعُودٍ وَكَانَ مُتَّكِئًا فَغَضِبَ فَجَلَسَ، فَقَالَ: مَنْ عَلِمَ فَلْيَقُلْ، وَمَنْ لَمْ يَعْلَمْ فَلْيَقُلْ: اللَّهُ أَعْلَمُ، فَإِنَّ مِنَ الْعِلْمِ أَنْ يَقُولَ لِمَا لَا يَعْلَمُ: لَا أَعْلَمُ، فَإِنَّ اللَّهَ قَالَ لِنَبِيِّهِ ﷺ: "قل ما أسئلكم عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ" (ص-٨٦) ، وإن قريشًا أبطؤوا عَنِ الْإِسْلَامِ فَدَعَا عَلَيْهِمُ النَّبِيُّ ﷺ فَقَالَ: "اللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَيْهِمْ بِسَبْعٍ كَسَبْعِ يُوسُفَ" فَأَخَذَتْهُمْ سَنَةٌ حَتَّى هَلَكُوا فِيهَا وَأَكَلُوا الْمَيْتَةَ وَالْعِظَامَ، وَيَرَى الرَّجُلُ مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ كَهَيْئَةِ الدُّخَانِ، فَجَاءَ أَبُو سُفْيَانَ فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ جِئْتَ تَأْمُرُ بِصِلَةِ الرَّحِمِ، وَإِنَّ قَوْمَكَ قَدْ هَلَكُوا فَادْعُ اللَّهَ لَهُمْ، فَقَرَأَ: "فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ" إِلَى قَوْلِهِ: "إِنَّكُمْ عَائِدُونَ"، أَفَيُكْشَفُ عَنْهُمْ عَذَابَ الْآخِرَةِ إِذَا جَاءَ؟ ثُمَّ عَادُوا إِلَى كُفْرِهِمْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ: {يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى} يَعْنِي يَوْمَ بَدْرٍ وَ {لِزَامًا} يَوْمَ بَدْرٍ، "الم غُلِبَتِ الرُّومُ"، إِلَى "سَيَغْلِبُونَ" (الرُّومِ-٣) ، الرُّومُ قَدْ مَضَى (٢) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nu'aymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Muhammed b. Kesîr Süfyân'dan anlattı, bize Mansûr ve el-A'meş Ebû'd-Duhâ'dan, o da Mesrûk'tan anlattı; o şöyle dedi: Kinde'de bir adam konuşurken şöyle dedi: Kıyamet günü bir duman gelecek, münafıkların kulaklarını ve gözlerini alacak, mümine ise nezle gibi gelecektir. Biz dehşete düştük ve İbn Mes'ûd'a geldim; o yaslanmış durumdaydı, öfkelendi ve doğrulup oturdu, sonra şöyle dedi: Bilen söylesin, bilmeyen ise 'Allah en iyisini bilir' desin; zira bilmediği şey için 'Bilmiyorum' demesi kişinin ilmindendir. Çünkü Allah Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmuştur: "(Ey Muhammed!) De ki: Ben buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir şey uyduranlardan da değilim." (Sâd-86). Kureyş İslam'a girmekte ağır davranınca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara beddua edip şöyle dedi: "Allah'ım! Yûsuf'un yedi [kıtlık yılı] gibi yedi yılla onlara karşı bana yardım et!" Bunun üzerine onları öyle bir [kıtlık] yılı yakaladı ki onda helak oldular, leşleri ve kemikleri yediler. Kişi gökle yer arasını duman gibi görüyordu. Bunun üzerine Ebû Süfyân gelip: 'Ey Muhammed! Sen akrabalık bağını gözetmeyi emretmeye geldin; oysa kavmin helak oldu, onlar için Allah'a dua et' dedi. Bunun üzerine [Resûlullah]: "Öyleyse göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle" ayetinden "Şüphesiz siz döneceksiniz" sözüne kadar okudu. Ahiret azabı geldiğinde onlardan kaldırılır mı hiç? Sonra onlar yine inkârlarına döndüler. İşte bu, O'nun şu sözüdür: {يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى} “O büyük yakalayışla yakalayacağımız gün” yani Bedir günü, ve {لِزَامًا} “ayrılmaz bir ceza” Bedir günüdür. "Elif, Lâm, Mîm. Rûmlar yenilgiye uğratıldı" ayetinden "yenilgiye uğratacaklardır" (er-Rûm-3) kısmına kadar; Rûm geçmiştir (¬٢).
14122. Metin
وَرَوَاهُ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ عَنْ يَحْيَى عَنْ وَكِيعٍ عَنِ الْأَعْمَشِ، قَالَ: قَالُوا: {رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ} فَقِيلَ لَهُ: إِنْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَادُوا إِلَى كُفْرِهِمْ، فَدَعَا رَبَّهُ فَكَشَفَ عَنْهُمْ فَعَادُوا فَانْتَقَمَ اللَّهُ مِنْهُمْ يَوْمَ بَدْرٍ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ: "فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ"، إِلَى قَوْلِهِ: "إِنَّا مُنْتَقِمُونَ" (٣) .
Bunu Muhammed b. İsmâil, Yahyâ'dan, o Vekî'den, o el-A'meş'ten rivayet etti; o şöyle dedi: Onlar dediler ki: {رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ} “Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, şüphesiz biz inananlarız.” Bunun üzerine ona: 'Eğer onlardan azabı kaldırırsak inkârlarına dönerler' denildi. O da Rabbine dua etti, Allah da onlardan kaldırdı; fakat onlar geri döndüler ve Allah Bedir gününde onlardan intikam aldı. İşte bu, O'nun şu sözüdür: "Öyleyse göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle" ayetinden "Şüphesiz biz intikam alıcılarız" sözüne kadar (¬٣).
14123. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، حَدَّثَنَا وَكِيعٌ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ مُسْلِمٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: خَمْسٌ قَدْ مَضَيْنَ اللِّزَامُ وَالرُّومُ وَالْبَطْشَةُ وَالْقَمَرُ وَالدُّخَانُ (٤) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nu'aymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Yahyâ anlattı, bize Vekî' el-A'meş'ten, o Müslim'den, o Mesrûk'tan, o da Abdullah'tan anlattı; o şöyle dedi: Beş şey geçmiştir: Lizâm (yakaya yapışan azap), Rûm, o büyük yakalayış (Batşe), ayın yarılması (Kamer) ve duman (Duhân) (¬٤).
14124. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ: هُوَ دُخَانٌ يَجِيءُ قَبْلَ قِيَامِ السَّاعَةِ وَلَمْ يَأْتِ بَعْدُ، فَيَدْخُلُ فِي أَسْمَاعِ الْكُفَّارِ وَالْمُنَافِقِينَ حَتَّى يَكُونَ كَالرَّأْسِ الْحَنِيذِ، وَيَعْتَرِي الْمُؤْمِنَ مِنْهُ كَهَيْئَةِ الزُّكَامِ وَتَكُونُ الْأَرْضُ كُلُّهَا كَبَيْتٍ أُوقِدَ فِيهِ النَّارُ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَابْنِ عُمَرَ وَالْحَسَنِ ٥ .
Bir topluluk da şöyle demiştir: O, kıyamet kopmadan önce gelecek olan ve henüz gelmemiş bulunan bir dumandır. Kâfirlerin ve münafıkların kulaklarına girer; öyle ki [başları] ateşte kızartılmış kelle gibi olur. Mümine ise ondan nezle benzeri bir hâl arız olur ve bütün yeryüzü içinde ateş yakılmış bir ev gibi olur. Bu, İbn Abbâs, İbn Ömer ve el-Hasan'ın görüşüdür5.
14125. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا عَقِيلُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْجُرْجَانِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الْفَرَجِ الْمُعَافَى بْنُ زَكَرِيَّا الْبَغْدَادِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَرِيرٍ الطَّبَرِيُّ، حَدَّثَنِي عِصَامُ بْنُ رَوَّادِ بْنِ الْجَرَّاحِ، حَدَّثَنَا أَبِي، أَخْبَرَنَا أَبُو سُفْيَانَ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا مَنْصُورُ بْنُ الْمُعْتَمِرِ عَنْ ربعي بن خراش قَالَ: سَمِعْتُ حُذَيْفَةَ بن اليمان ١٢٠/ب يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَوَّلُ الْآيَاتِ الدُّخَانُ، وَنُزُولُ عِيسَى بْنِ مَرْيَمَ، وَنَارٌ تَخْرُجُ مِنْ قَعْرِ عَدَنِ أَبْيَنَ، تَسُوقُ النَّاسَ إِلَى الْمَحْشَرِ تَقِيلُ مَعَهُمْ إِذَا قَالُوا"، قَالَ حُذَيْفَةُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الدُّخَانُ؟ فَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ: "يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ"، يَمْلَأُ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ يَمْكُثُ أَرْبَعِينَ يَوْمًا وَلَيْلَةً، أَمَّا الْمُؤْمِنُ فَيُصِيبُهُ مِنْهُ كَهَيْئَةِ الزُّكَامِ، وَأَمَّا الْكَافِرُ فَكَمَنْزِلَةِ السَّكْرَانِ يَخْرُجُ مِنْ مَنْخَرَيْهِ وَأُذُنَيْهِ وَدُبُرِهِ (١) .
Bize Ebû Saîd eş-Şerîhî haber verdi, bize Ebû İshak es-Sa'lebî haber verdi, bize Ukayl b. Muhammed el-Cürcânî haber verdi, bize Ebü'l-Ferec el-Muâfâ b. Zekeriyyâ el-Bağdâdî anlattı, bize Muhammed b. Cerîr et-Taberî anlattı, bana İsâm b. Ravvâd b. el-Cerrâh anlattı, bize babam anlattı, bize Ebû Süfyân b. Saîd haber verdi, bize Mansûr b. el-Mu'temir Rib'î b. Hırâş'tan anlattı; o dedi ki: Huzeyfe b. el-Yemân'ı 120/b şöyle derken işittim: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Ayetlerin (kıyamet alametlerinin) ilki dumandır; Meryem oğlu İsa'nın inmesidir; ve Aden-Ebyen'in dibinden çıkıp insanları mahşere süren, onlar kaylûle (öğle istirahati) yaptıklarında onlarla birlikte kalan ateştir." Huzeyfe: 'Ey Allah'ın Resûlü, duman nedir?' dedi. Resûlullah şu ayeti okudu: "Göğün apaçık bir duman getireceği gün". Doğu ile batı arasını doldurur; kırk gün kırk gece kalır. Mümine gelince, ona bundan nezle gibi bir şey isabet eder. Kâfire gelince, o sarhoş konumunda olur; duman onun burun deliklerinden, kulaklarından ve arkasından çıkar (¬١).
14126. Metin
{أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤) إِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦) وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) }
{أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤) إِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦) وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) } “Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: 'Öğretilmiş bir delidir' dediler. Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz kesinlikle [eski hâlinize] döneceksiniz. O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız. Andolsun, onlardan önce Firavun kavmini de imtihan etmiştik; onlara pek değerli bir elçi gelmişti. 'Allah'ın kullarını bana teslim edin; doğrusu ben sizin için güvenilir bir elçiyim' [demişti].”
14127. Metin
{أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى} مِنْ أَيْنَ لَهُمُ التَّذَكُّرُ وَالِاتِّعَاظُ؟ يَقُولُ: كَيْفَ يَتَذَكَّرُونَ وَيَتَّعِظُونَ؟ {وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ} ظَاهِرُ الصِّدْقِ يَعْنِي مُحَمَّدًا ﷺ.
{أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى} “Nerede onlarda öğüt almak?” Nereden onlara hatırlamak ve öğüt almak olacak? Şöyle der: Nasıl hatırlayıp öğüt alırlar? {وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ} “oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti” doğruluğu açık olan, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem.
14128. Metin
{ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ} أَعْرَضُوا عَنْهُ، {وَقَالُوا مُعَلَّمٌ} أَيْ يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ، {مَجْنُونٌ} .
{ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ} “Sonra ondan yüz çevirdiler” sırt çevirdiler, {وَقَالُوا مُعَلَّمٌ} “ve dediler ki: Öğretilmiştir” yani ona bir insan öğretiyor, {مَجْنُونٌ} “bir delidir”.
14129. Metin
قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {إِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ} أَيْ عَذَابِ الْجُوعِ، {قَلِيلًا} أَيْ زَمَانًا يَسِيرًا، قَالَ مُقَاتِلٌ: إِلَى يَوْمِ بَدْرٍ. {إِنَّكُمْ عَائِدُونَ} إِلَى كُفْرِكُمْ.
Allah Teâlâ buyurdu ki: {إِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ} “Şüphesiz biz azabı kaldıracağız” yani açlık azabını, {قَلِيلًا} “birazcık” yani kısa bir süre. Mukâtil: Bedir gününe kadar, dedi. {إِنَّكُمْ عَائِدُونَ} “şüphesiz siz döneceksiniz” küfrünüze.
14130. Metin
{يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى} وَهُوَ يَوْمُ بَدْرٍ، {إِنَّا مُنْتَقِمُونَ} وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ مَسْعُودٍ وَأَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ، وَقَالَ الْحَسَنُ: يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَرَوَى عِكْرِمَةُ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
{يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى} “O büyük yakalayışla yakalayacağımız gün” ki o Bedir günüdür, {إِنَّا مُنْتَقِمُونَ} “şüphesiz biz intikam alıcılarız”. Bu, İbn Mes'ûd ve âlimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Hasan: Kıyamet günüdür, dedi. İkrime de bunu İbn Abbâs'tan rivayet etti.
14131. Metin
{وَلَقَدْ فَتَنَّا} بَلَوْنَا، {قَبْلَهُمْ} قَبْلَ هَؤُلَاءِ، {قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} عَلَى اللَّهِ وَهُوَ مُوسَى بْنُ عِمْرَانَ.
{وَلَقَدْ فَتَنَّا} “Andolsun, imtihan ettik” sınadık, {قَبْلَهُمْ} “onlardan önce” bunlardan önce, {قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} “Firavun kavmini ve onlara şerefli bir elçi gelmişti” Allah katında [değerli olan], o da Mûsâ b. İmrân'dır.
14132. Metin
{أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ} يَعْنِي بَنِي إِسْرَائِيلَ أَطْلِقْهُمْ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ، {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} عَلَى الْوَحْيِ.
{أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ} “Allah'ın kullarını bana teslim edin” yani İsrâiloğullarını; onları serbest bırak ve onlara azap etme, {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} “şüphesiz ben sizin için güvenilir bir elçiyim” vahiy konusunda.1
14133. Metin
{وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤) كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ (٢٧) }
{وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤) كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ (٢٧) } “Ve Allah'a karşı ululuk taslamayın. Şüphesiz ben size apaçık bir delil getiriyorum. Doğrusu ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım. Eğer bana inanmazsanız benden uzak durun. Bunun üzerine Rabbine: 'Bunlar suçlu bir kavimdir' diye dua etti. 'Öyleyse kullarımı geceleyin yürüt; şüphesiz siz takip edileceksiniz. Denizi de açık/durgun halde bırak; şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur.' Geride nice bahçeler ve pınarlar bıraktılar! Ekinler ve güzel makamlar! Ve içinde zevk sürdükleri nice nimetler!”
14134. Metin
{وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ} لَا تَتَجَبَّرُوا عَلَيْهِ بِتَرْكِ طَاعَتِهِ، {إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} بِبُرْهَانٍ بَيِّنٍ عَلَى صِدْقِ قَوْلِي، فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ تَوَعَّدُوهُ بِالْقَتْلِ، فَقَالَ:
{وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ} “Ve Allah'a karşı ululuk taslamayın” O'na itaati terk ederek O'na karşı büyüklük taslamayın, {إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “şüphesiz ben size apaçık bir delil getiriyorum” sözümün doğruluğuna açık bir delil ile. O böyle söyleyince, onu öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine dedi ki:
14135. Metin
{وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ} . {وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ} أَيْ: تَقْتُلُونِي، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تَشْتُمُونِي وَتَقُولُوا هُوَ سَاحِرٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ: تَرْجُمُونِي بِالْحِجَارَةِ.
{وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ} . {وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ} “Doğrusu ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım.” Yani beni öldürmenizden. İbn Abbâs: Bana sövmenizden ve 'O bir büyücüdür' demenizden, dedi. Katâde ise: Beni taşla taşlamanızdan, dedi.
14136. Metin
{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ} فَاتْرُكُونِي لَا مَعِيَ وَلَا عَلَيَّ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فَاعْتَزِلُوا أَذَايَ بِالْيَدِ وَاللِّسَانِ، فَلَمْ يُؤْمِنُوا.
{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ} “Eğer bana inanmazsanız benden uzak durun” beni kendi halime bırakın; ne benimle olun ne de bana karşı olun. İbn Abbâs dedi ki: Elinizle ve dilinizle bana eziyet etmekten uzak durun. Fakat iman etmediler.
14137. Metin
{فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ} مُشْرِكُونَ، فَأَجَابَهُ اللَّهُ وَأَمَرَهُ أَنْ يَسْرِيَ، فَقَالَ:
{فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ} “Bunun üzerine Rabbine: 'Bunlar suçlu bir kavimdir' diye dua etti” yani müşriktirler. Allah da onun duasını kabul etti ve ona geceleyin yola çıkmasını emredip şöyle buyurdu:
14138. Metin
{فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا} أَيْ بِبَنِي إِسْرَائِيلَ، {إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} يَتْبَعُكُمْ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ.
{فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا} “Öyleyse kullarımı geceleyin yürüt” yani İsrailoğullarını, {إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} “şüphesiz siz takip edileceksiniz” Firavun ve kavmi sizin peşinize düşecektir.
14139. Metin
{وَاتْرُكِ الْبَحْرَ} إِذَا قَطَعْتَهُ أَنْتَ وَأَصْحَابُكَ، {رَهْوًا} سَاكِنًا عَلَى حَالَتِهِ وَهَيْئَتِهِ، بَعْدَ أَنْ ضَرَبْتَهُ وَدَخَلْتَهُ، مَعْنَاهُ: لَا تَأْمُرْهُ أَنْ يَرْجِعَ، اتْرُكْهُ حَتَّى يَدْخُلَهُ آلُ فِرْعَوْنَ، وَأَصْلُ "الرَّهْوِ": السُّكُونُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: مَعْنَاهُ: اتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا [رَاهِيًا] (١) أَيْ: سَاكِنًا، فَسُمِّيَ بِالْمَصْدَرِ، أَيْ ذَا رَهْوٍ. وَقَالَ كَعْبٌ: اتْرُكْهُ طَرِيقًا. قَالَ قَتَادَةُ: طَرِيقًا يَابِسًا. قَالَ قَتَادَةُ: لَمَّا قَطَعَ مُوسَى الْبَحْرَ عَطَفَ لِيَضْرِبَ الْبَحْرَ بِعَصَاهُ لِيَلْتَئِمَ وَخَافَ أَنْ يَتْبَعَهُ فِرْعَوْنُ [وَجُنُودُهُ] (٢) فَقِيلَ لَهُ: اتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا كَمَا هُوَ، {إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ} أَخْبَرَ مُوسَى أَنَّهُ يُغْرِقُهُمْ لِيُطَمْئِنَ قَلْبَهُ فِي تَرْكِهِ الْبَحْرَ كَمَا جَاوَزَهُ. ثُمَّ ذَكَرَ مَا تَرَكُوا بِمِصْرَ.
{وَاتْرُكِ الْبَحْرَ} “Denizi de bırak” sen ve arkadaşların onu geçtiğiniz zaman, {رَهْوًا} “açık/durgun halde” ona vurup içine girdikten sonraki hali ve şekli üzere sakin olarak. Manası: Ona geri kapanmasını emretme; Firavun hanedanı içine girinceye kadar onu bırak. 'Rehv' (رَهْو) kelimesinin aslı durgunluk ve sükûnettir. Mukâtil dedi ki: Bunun manası, denizi sakin halde bırak demektir; masdar ile isimlendirilmiştir yani durgunluk sahibi demektir. Kâ'b: Onu bir yol olarak bırak, dedi. Katâde: Kuru bir yol olarak, dedi. Katâde dedi ki: Mûsâ denizi geçince, deniz kapansın diye asasıyla denize vurmak üzere geri döndü; Firavun ve [ordularının] peşine düşmesinden korktu (¬٢). Bunun üzerine ona: 'Denizi olduğu gibi sakin/açık bırak' denildi. {إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ} “Şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur”. Denizi geçtiği gibi bırakması hususunda kalbini yatıştırmak için Mûsâ'ya onları boğacağını bildirdi. Sonra Mısır'da geride bıraktıkları şeyleri zikretti.
14140. Metin
فَقَالَ: {كَمْ تَرَكُوا} [يَعْنِي بَعْدَ الْغَرَقِ] (٣) {مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} مَجْلِسٍ شَرِيفٍ، قَالَ قَتَادَةُ: الْكَرِيمُ الْحَسَنُ.
Ve şöyle buyurdu: {كَمْ تَرَكُوا} [yani boğulduktan sonra geride] (¬٣) {مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} “Geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler ve güzel makamlar bıraktılar!” yani şerefli bir meclis. Katâde: 'el-Kerîm' güzel olandır, dedi.
14141. Metin
{وَنَعْمَةٍ} وَمُتْعَةٍ وَعَيْشٍ لَيِّنٍ، {كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ} نَاعِمِينَ وَفَكِهِينَ: أَشِرِينَ بَطِرِينَ.
{وَنَعْمَةٍ} “Ve nice nimetler” ve faydalanılan şeyler, refah dolu rahat bir hayat, {كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ} “içinde zevk ve sefa sürdükleri” nimet içinde yüzen kimseler [idiler]. Fekihîn (فَكِهِينَ) ise şımarıp azan, nimetle kibirlenen kimseler demektir.
14142. Metin
{كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ (٢٨) فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩) وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ (٣٢) }
{كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ (٢٨) فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩) وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ (٣٢) } “İşte böyle! Ve biz onları başka bir kavme miras bıraktık. Gök ve yer onların üzerine ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. Andolsun biz, İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; Firavun'dan. Gerçekten o, haddi aşanlardan bir zorba idi. Andolsun biz onları bir bilgiye göre âlemlerin üzerine seçtik.”
14143. Metin
{كَذَلِكَ} قَالَ الْكَلْبِيُّ: كَذَلِكَ أَفْعَلُ بِمَنْ عَصَانِي، {وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ} يَعْنِي بَنِي إِسْرَائِيلَ.
{كَذَلِكَ} “İşte böyle!” Kelbî dedi ki: Bana isyan edene işte böyle yaparım. {وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ} “ve biz onları başka bir kavme miras bıraktık” yani İsrailoğullarına.
14144. Metin
{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ} وَذَلِكَ أَنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا مَاتَ تَبْكِي عَلَيْهِ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ أَرْبَعِينَ صَبَاحًا، وَهَؤُلَاءِ لَمْ يَكُنْ يَصْعَدُ لَهُمْ عَمَلٌ صَالِحٌ فَتَبْكِي السَّمَاءُ عَلَى فَقْدِهِ، وَلَا لَهُمْ عَلَى الْأَرْضِ عُمْرٌ صَالِحٌ فَتَبْكِي الْأَرْضُ عَلَيْهِ.
{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ} “Gök ve yer onların üzerine ağlamadı.” Bu şundandır: Mümin öldüğü zaman gök ve yer onun üzerine kırk sabah ağlar. Bunlara gelince; onların kayboluşuna göğün ağlayacağı salih bir amelleri göğe yükselmezdi, yeryüzünde de üzerine ağlayacağı salih bir ömürleri yoktu.
14145. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْفَنْجَوِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو عَلِيٍّ الْمَقْرِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو يَعْلَى الْمُوصِلِيُّ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِسْحَاقَ الْبَصْرِيُّ، حَدَّثَنَا مَكِّيُّ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ عُبَيْدَةَ الرِّبْذِيُّ، أَخْبَرَنِي يَزِيدُ الرُّقَاشِيُّ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: "مَا مِنْ عَبْدٍ إِلَّا لَهُ فِي السَّمَاءِ بَابَانِ بَابٌ يَخْرُجُ مِنْهُ رِزْقُهُ، وَبَابٌ يَدْخُلُ فِيهِ عَمَلُهُ، فَإِذَا مَاتَ فَقَدَاهُ وَبَكَيَا عَلَيْهِ" وَتَلَا "فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ" (١) .
Bize Ebû Saîd eş-Şerîhî haber verdi, bize Ebû İshak es-Sa'lebî haber verdi, bize Ebû Abdillâh el-Fencevî haber verdi, bize Ebû Ali el-Makrî anlattı, bize Ebû Ya'lâ el-Mevsılî anlattı, bize Ahmed b. İshâk el-Basrî anlattı, bize Mekkî b. İbrâhîm anlattı, bize Mûsâ b. Ubeyde er-Rıbezî anlattı, bana Yezîd er-Rakkâşî Enes b. Mâlik'ten, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bildirdi ki O şöyle buyurmuştur: "Hiçbir kul yoktur ki gökte onun iki kapısı bulunmasın; bir kapıdan rızkı çıkar, bir kapıdan ameli girer. Öldüğü zaman o iki kapı onu kaybeder ve onun için ağlarlar." Ve: "Gök ve yer onların üzerine ağlamadı" ayetini okudu (¬١).
14146. Metin
قَالَ عَطَاءٌ: بُكَاءُ السَّمَاءِ حُمْرَةُ أَطْرَافِهَا.
Atâ dedi ki: Göğün ağlaması, ufuklarının kızarmasıdır.
14147. Metin
قَالَ السُّدِّيُّ: لَمَّا قُتِلَ الْحُسَيْنُ بْنُ عَلِيٍّ بَكَتْ عَلَيْهِ السَّمَاءُ، وَبُكَاؤُهَا حُمْرَتُهَا (٢) .
Süddî dedi ki: Hüseyin b. Ali öldürüldüğünde gök onun üzerine ağladı; onun ağlaması ise kızarmasıydı (¬٢).
14148. Metin
{وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} لَمْ يَنْظُرُوا حِينَ أَخَذَهُمُ الْعَذَابُ لِتَوْبَةٍ وَلَا لِغَيْرِهَا.
{وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} “Ve onlara mühlet de verilmedi” azap onları yakaladığı zaman tövbe için de başka bir şey için de bekletilmediler.
14149. Metin
{وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ} قَتْلِ الْأَبْنَاءِ وَاسْتِحْيَاءِ النِّسَاءِ وَالتَّعَبِ فِي الْعَمَلِ.
{وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ} “Andolsun biz, İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık” yani erkek çocuklarının öldürülmesinden, kadınlarının sağ bırakılmasından ve ağır işlerde çalıştırılmaktan.
14150. Metin
{مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ} يَعْنِي مُؤْمِنِي بَنِي إِسْرَائِيلَ، {عَلَى عِلْمٍ} بِهِمْ، {عَلَى الْعَالَمِينَ} عَلَى عَالِمِي زَمَانِهِمْ.
{مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ} “Firavun'dan [da kurtardık]. Şüphesiz o, haddi aşanlardan bir zorba idi. Andolsun biz onları seçtik”1 yani İsrailoğullarının müminlerini, {عَلَى عِلْمٍ} “bir bilgi üzere” yani onları bilerek, {عَلَى الْعَالَمِينَ} “âlemlere [üstün kıldık]” kendi dönemlerinin âlemlerine karşı.2
14151. Metin
{وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاءٌ مُبِينٌ (٣٣) إِنَّ هَؤُلَاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧) }
{وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاءٌ مُبِينٌ (٣٣) إِنَّ هَؤُلَاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧) } “Ve onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan ayetler/mucizeler verdik. Gerçekten bunlar diyorlar ki: 'O, bizim ilk ölümümüzden başka bir şey değildir ve biz yeniden diriltilecek de değiliz. Eğer doğru sözlüler iseniz atalarımızı getirin!' Onlar mı daha hayırlıdır yoksa Tübba' kavmi ve onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik; çünkü onlar suçlu idiler.”
14152. Metin
{وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاءٌ مُبِينٌ} قَالَ قَتَادَةُ: نِعْمَةٌ بَيِّنَةٌ مَنْ فَلْقِ الْبَحْرِ، وَتَظْلِيلِ الْغَمَامِ، وَإِنْزَالِ الْمَنِّ وَالسَّلْوَى، وَالنِّعَمِ الَّتِي أَنْعَمَهَا عَلَيْهِمْ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: ابْتَلَاهُمْ بِالرَّخَاءِ وَالشِّدَّةِ، وَقَرَأَ: "وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً" (الْأَنْبِيَاءِ-٣٥) .
{وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاءٌ مُبِينٌ} “Ve onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan ayetler/mucizeler verdik.” Katâde dedi ki: Denizin yarılması, bulutun gölgelik yapması, kudret helvası ile bıldırcının indirilmesi ve onlara bahşettiği nimetlerden apaçık bir nimettir. İbn Zeyd ise: Onları bolluk ve darlıkla imtihan etti, dedi ve şu ayeti okudu: "Sizi bir imtihan olarak şer ile de hayır ile de deneriz." (el-Enbiyâ-35).
14153. Metin
{إِنَّ هَؤُلَاءِ} يَعْنِي مُشْرِكِي مَكَّةَ {لَيَقُولُونَ إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولَى} أَيْ لَا مَوْتَةَ إِلَّا هَذِهِ الَّتِي نَمُوتُهَا فِي الدُّنْيَا، ثُمَّ لَا بَعْثَ بَعْدَهَا. وَهُوَ قَوْلُهُ: {وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} بِمَبْعُوثِينَ بَعْدَ مَوْتَتِنَا.
{إِنَّ هَؤُلَاءِ} “Gerçekten bunlar” yani Mekke müşrikleri {لَيَقُولُونَ إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولَى} “kesinlikle şöyle diyorlar: O, bizim ilk ölümümüzden başka bir şey değildir” yani dünyada öleceğimiz bu ölümden başka bir ölüm yoktur, ondan sonra yeniden diriliş de yoktur. Nitekim O'nun şu sözü de budur: {وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} “ve biz diriltilecek de değiliz” ölümümüzden sonra tekrar diriltilecek değiliz.
14154. Metin
{فَأْتُوا بِآبَائِنَا} [الَّذِينَ مَاتُوا] (١) {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} أَنَّا نُبْعَثُ أَحْيَاءً بَعْدَ الْمَوْتِ، ثُمَّ خَوَّفَهُمْ مِثْلَ عَذَابِ الْأُمَمِ الْخَالِيَةِ فَقَالَ: {أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ} أَيْ لَيْسُوا خَيْرًا مِنْهُمْ، يَعْنِي أَقْوَى وَأَشَدَّ وَأَكْثَرَ مِنْ قَوْمٍ تُبَّعٍ. قَالَ قَتَادَةُ: هُوَ تُبَّعٌ الْحِمْيَرِيُّ، وَكَانَ سَارَ بِالْجُيُوشِ حَتَّى حَيَّرَ الْحِيرَةَ، وَبَنَى سَمَرْقَنْدَ وَكَانَ مِنْ مُلُوكِ الْيَمَنِ، سُمِّيَ تُبَّعًا لِكَثْرَةِ أَتْبَاعِهِ، وَكُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ يُسَمَّى: "تُبَّعًا" لِأَنَّهُ يَتْبَعُ صَاحِبَهُ، وَكَانَ هَذَا يَعْبُدُ النَّارَ فَأَسْلَمَ وَدَعَا قَوْمَهُ إِلَى الْإِسْلَامِ وَهُمْ حِمْيَرُ، فَكَذَّبُوهُ وَكَانَ مِنْ خَبَرِهِ مَا ذَكَرَهُ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ وَغَيْرُهُ (٢) .
{فَأْتُوا بِآبَائِنَا} “Atalarımızı getirin” [ölen atalarımızı] (¬١) {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru sözlüler iseniz” ölümden sonra diri olarak diriltileceğimiz hususunda. Sonra geçmiş ümmetlerin azabı gibi bir azapla onları korkuttu da şöyle buyurdu: {أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ} “Onlar mı daha hayırlıdır yoksa Tübba' kavmi mi?” Yani onlar bunlardan daha hayırlı -yani Tübba' kavminden daha güçlü, daha çetin ve daha çok- değildirler. Katâde dedi ki: O, Himyerî olan Tübba'dır. Ordularla yürümüş, nihayet Hîre'yi şaşkına çevirmiş (veya kurmuş), Semerkand'ı inşa etmişti ve Yemen krallarındandı. Tâbilerinin çokluğundan dolayı Tübba' diye isimlendirilmiştir. Onlardan her birine, arkadaşını takip ettiği (ona uyduğu) için 'Tübba'' denir. Bu kimse ateşe tapardı, sonra Müslüman oldu ve kavmini de İslam'a davet etti ki onlar Himyer'dir; fakat onu yalanladılar. Onun haberinden olanlar Muhammed b. İshâk ve başkalarının zikrettiği gibidir (¬٢).
14155. Metin
وَذَكَرَ عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالُوا: كَانَ تُبَّعٌ الْآخَرُ وَهُوَ أَسْعَدُ أَبُو كَرِبِ بْنِ مليك [جاء بكر] ٣ حِينَ أَقْبَلَ مِنَ الْمَشْرِقِ وَجَعَلَ طَرِيقَهُ عَلَى الْمَدِينَةِ، وَقَدْ كَانَ حِينَ مَرَّ بِهَا خَلَفَ بَيْنَ أَظْهُرِهِمِ ابْنًا لَهُ فُقِتَلَ غَيْلَةً، فَقَدِمَهَا وَهُوَ مُجْمِعٌ لِإِخْرَابِهَا وَاسْتِئْصَالِ أَهْلِهَا، فَجَمْعَ لَهُ هَذَا الْحَيُّ مِنَ الْأَنْصَارِ حِينَ سَمِعُوا ذَلِكَ مِنْ أَمْرِهِ، فَخَرَجُوا لِقِتَالِهِ وَكَانَ الْأَنْصَارُ يُقَاتِلُونَهُ بِالنَّهَارِ وَيُقِرُّونَهُ بِاللَّيْلِ، فَأَعْجَبَهُ ذَلِكَ وَقَالَ: إِنَّ هَؤُلَاءِ لِكِرَامٌ، إِذْ جَاءَهُ حَبْرَانِ اسْمُهُمَا: كَعْبٌ وَأَسَدٌ مِنْ أَحْبَارِ بَنِي قُرَيْظَةَ، عَالِمَانِ وَكَانَا ابْنَيْ عَمٍّ، حِينَ سَمِعَا مَا يُرِيدُ من إهلاك ١٢١/أالْمَدِينَةِ وَأَهْلِهَا، فَقَالَا لَهُ: أَيُّهَا الْمَلِكُ لَا تَفْعَلْ فَإِنَّكَ إِنْ أَبَيْتَ إِلَّا مَا تُرِيدُ حِيلَ بَيْنَكَ وَبَيْنَهَا، وَلَمْ نَأْمَنْ عَلَيْكَ عَاجِلَ الْعُقُوبَةِ. فَإِنَّهَا مَهَاجِرُ نَبِيٍّ يَخْرُجُ مِنْ هَذَا الْحَيِّ مِنْ قُرَيْشٍ اسْمُهُ مُحَمَّدٌ، مَوْلِدُهُ مَكَّةُ، وَهَذِهِ دَارُ هِجْرَتِهِ وَمَنْزِلُكَ الَّذِي أَنْتَ بِهِ يَكُونُ بِهِ مِنَ الْقَتْلِ وَالْجِرَاحِ أَمْرٌ كَبِيرٌ فِي أَصْحَابِهِ، وَفِي عَدُوِّهِمْ. قَالَ تُبَّعٌ: مَنْ يُقَاتِلُهُ وَهُوَ نَبِيٌّ؟ قَالَا يَسِيرُ إِلَيْهِ قومه فيقتلون ها هنا، فَتَنَاهَى لِقَوْلِهِمَا عَمَّا كَانَ يُرِيدُ بِالْمَدِينَةِ، ثُمَّ إِنَّهُمَا دَعَوَاهُ إِلَى دِينِهِمَا فَأَجَابَهُمَا وَاتَّبَعَهُمَا عَلَى دِينِهِمَا وَأَكْرَمَهُمَا وَانْصَرَفَ عَنِ الْمَدِينَةِ، وَخَرَجَ بِهِمَا وَنَفَرٍ مِنَ الْيَهُودِ عَامِدِينَ إِلَى الْيَمَنِ،
İkrime, İbn Abbâs'tan nakletti; dediler ki: Diğer Tübba' -ki o, Melik oğlu Es'ad Ebû Kerib'dir [Câe Bekr] 3- doğudan gelip yolunu Medine üzerinden geçirdiğinde, daha önce oradan geçerken aralarında bir oğlunu bırakmıştı ve [oğlu] ansızın öldürülmüştü. Bu yüzden orayı harap etmeye ve halkının kökünü kazımaya kesin karar vermiş olarak Medine'ye geldi. Ensâr'dan olan bu kabile onun bu niyetini işitince, onun için toplandılar ve onunla savaşmak üzere çıktılar. Ensâr gündüzleri onunla savaşıyor, geceleri ise onu ağırlayıp ikramda bulunuyordu. Bu durum onun hoşuna gitti ve: 'Şüphesiz bunlar çok cömert/asil kimselerdir!' dedi. O sırada, Kurayzaoğulları hahamlarından, iki âlim ve amca çocuğu olan Kâ'b ve Esed isimli iki haham, onun Medine'yi ve halkını helak etmek istediğini işitince ona geldiler ve ona şöyle dediler: 'Ey Hükümdar! Yapma; zira eğer yapmak istediğin şeyde diretirsen, seninle orası arasına engel konur ve senin hemen çarptırılacağın bir cezadan güvende olduğunu düşünmeyiz. Çünkü orası, Kureyş'in bu kabilesinden çıkacak olan, adı Muhammed, doğum yeri Mekke olan bir peygamberin hicret yurdudur; burası onun hicret diyarıdır. Senin bulunduğun bu konaklama yerinde de onun ashabı ile düşmanları arasında öldürme ve yaralanma hususunda büyük bir hadise meydana gelecektir.' Tübba': 'O peygamber iken onunla kim savaşır ki?' dedi. Onlar: 'Kendi kavmi onun üzerine yürür ve burada öldürülürler' dediler. Bunun üzerine [Tübba'], onların sözü sebebiyle Medine hakkında yapmak istediği şeyden vazgeçti. Sonra o ikisi onu kendi dinlerine davet ettiler; o da onlara icabet etti, dinleri hususunda onlara tâbi oldu, onlara ikramda bulundu ve Medine'den ayrıldı. O ikisiyle ve Yahudilerden bir grupla birlikte Yemen'e yönelerek yola çıktı.
14156. Metin
فَأَتَاهُ فِي الطَّرِيقِ نَفَرٌ مِنْ هُذَيْلٍ وَقَالُوا: إِنَّا نَدُلُّكَ عَلَى بَيْتٍ فِيهِ كَنْزٌ مِنْ لُؤْلُؤٍ وَزَبَرْجَدٍ وَفِضَّةٍ، قَالَ: أَيُّ بَيْتٍ؟ قَالُوا: بَيْتٌ بِمَكَّةَ، وَإِنَّمَا تُرِيدُ هُذَيْلٌ هَلَاكَهُ لِأَنَّهُمْ عَرَفُوا أَنَّهُ لَمْ يُرِدْهُ أَحَدٌ قَطُّ بِسُوءٍ إِلَّا هَلَكَ، فَذَكَرَ ذَلِكَ لِلْأَحْبَارِ، فَقَالُوا: مَا نَعْلَمُ لِلَّهِ فِي الْأَرْضِ بَيْتًا غَيْرَ هَذَا الْبَيْتِ، فَاتَّخِذْهُ مَسْجِدًا وَانْسُكْ عِنْدَهُ وَانْحَرْ وَاحْلِقْ رَأْسَكَ، وَمَا أَرَادَ الْقَوْمُ إِلَّا هَلَاكَكَ لِأَنَّهُ مَا نَاوَأَهُمْ أَحَدٌ قَطُّ إِلَّا هَلَكَ، فَأَكْرِمْهُ وَاصْنَعْ عِنْدَهُ مَا يَصْنَعُ أَهْلُهُ، فَلَمَّا قَالُوا لَهُ ذَلِكَ أَخَذَ النَّفَرَ مِنْ هُذَيْلٍ فَقَطَّعَ أَيْدِيَهُمْ وَأَرْجُلَهُمْ وَسَمَلَ أَعْيُنَهُمْ ثُمَّ صَلَبَهُمْ، فَلَمَّا قَدِمَ مَكَّةَ نَزَلَ الشِّعْبَ شِعْبَ الْبَطَائِحِ، وَكَسَا الْبَيْتَ الْوَصَائِلَ، وَهُوَ أَوَّلُ مَنْ كَسَا الْبَيْتَ، وَنَحَرَ بِالشِّعْبِ سِتَّةَ آلَافِ بَدَنَةً، وَأَقَامَ بِهِ سِتَّةَ أَيَّامٍ وَطَافَ بِهِ وَحَلَقَ وَانْصَرَفَ، فَلَمَّا دَنَا مِنَ الْيَمَنِ لِيَدْخُلَهَا حَالَتْ حِمْيَرُ بَيْنَ ذَلِكَ وَبَيْنَهُ، قَالُوا: لَا تَدْخُلْ عَلَيْنَا وَقَدْ فَارَقْتَ دِينَنَا، فَدَعَاهُمْ إِلَى دِينِهِ وَقَالَ إِنَّهُ دِينٌ خَيْرٌ مِنْ دِينِكُمْ، قَالُوا: فَحَاكِمْنَا إِلَى النَّارِ، وَكَانَتْ بِالْيَمَنِ نَارٌ فِي أَسْفَلِ جَبَلٍ يَتَحَاكَمُونَ إِلَيْهَا فِيمَا يَخْتَلِفُونَ فِيهِ، فَتَأْكُلُ الظَّالِمَ وَلَا تَضُرُّ الْمَظْلُومَ، فَقَالَ تُبَّعٌ: أَنْصَفْتُمْ، فَخَرَجَ الْقَوْمُ بِأَوْثَانِهِمْ وَمَا يَتَقَرَّبُونَ بِهِ فِي دِينِهِمْ وَخَرَجَ الْحَبْرَانِ بِمَصَاحِفِهِمَا فِي أَعْنَاقِهِمَا حَتَّى قَعَدُوا لِلنَّارِ عِنْدَ مَخْرَجِهَا الَّذِي تَخْرُجُ مِنْهُ، فَخَرَجَتِ النَّارُ فَأَقْبَلَتْ حَتَّى غَشِيَتْهُمْ، فَأَكَلَتِ الْأَوْثَانَ وَمَا قَرَّبُوا مَعَهَا، وَمَنْ حَمَلَ ذَلِكَ مِنْ رِجَالِ حِمْيَرَ، وَخَرَجَ الْحَبْرَانِ بِمَصَاحِفِهِمَا فِي أَعْنَاقِهِمَا، يَتْلُوَانِ التَّوْرَاةَ تَعْرَقُ جِبَاهُهُمَا لَمْ تَضُرَّهُمَا، وَنَكَصَتِ النَّارُ حَتَّى رَجَعَتْ إِلَى مَخْرَجِهَا الَّذِي خَرَجَتْ مِنْهُ فَأَصْفَقَتْ عِنْدَ ذَلِكَ حِمْيَرُ عَلَى دِينِهِمَا، فَمِنْ هُنَالِكَ كَانَ أَصْلُ الْيَهُودِيَّةِ فِي الْيَمَنِ (١) .
Yolda ona Hüzeyl'den bir grup gelip: 'Sana içinde inci, zebercet ve gümüşten bir hazine bulunan bir evi gösterelim mi?' dediler. O: 'Hangi ev?' dedi. 'Mekke'deki bir ev' dediler. Hüzeyl ise sadece onun helak olmasını istiyordu; çünkü oraya kim kötülük kastederse kesinlikle helak olduğunu biliyorlardı. Tübba' bunu hahamlara zikretti. Onlar: 'Yeryüzünde Allah'a ait bu Ev'den başka bir ev bilmiyoruz. Sen orayı bir ibadethane edin, yanında ibadet et, kurban kes ve başını tıraş et. O topluluk ise sadece senin helak olmanı istemiştir; zira oraya kim düşmanlık beslediyse mutlaka helak olmuştur. Sen ona saygı göster ve onun halkının yaptığı şeyleri orada yap' dediler. Onlar kendisine bunu söyleyince Hüzeyl'den olan o grubu yakalattı, ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerini oydurdu, sonra da onları astırdı. Mekke'ye vardığında Batâih vadisine indi, Ev'e (Kâbe'ye) vesâil (çizgili Yemen kumaşı) örtüsü örttü; Kâbe'ye örtü örten ilk kişi odur. Vadide altı bin deve kurban etti, orada altı gün kaldı, Kâbe'yi tavaf etti, başını tıraş etti ve ayrıldı. Yemen'e girmek üzere yaklaştığında Himyer onunla [şehir] arasına engel oldu ve: 'Bizim dinimizi terk etmiş olarak yanımıza giremezsin' dediler. O da onları kendi dinine davet etti ve: 'Şüphesiz bu, sizin dininizden daha hayırlı bir dindir' dedi. Onlar: 'O halde bizimle ateş huzurunda muhakeme ol' dediler. Yemen'de, bir dağın eteğinde ihtilafa düştükleri şeylerde aralarında hakem tuttukları bir ateş vardı; zâlim olanı yakar, mazluma ise zarar vermezdi. Tübba': 'İnsaflı davrandınız' dedi. Bunun üzerine o topluluk putlarıyla ve dinlerinde kendisiyle yakınlık aradıkları şeylerle çıktılar; iki haham da boyunlarında Mushafları ile çıktılar ve nihayet ateşin çıkacağı yarığın başında beklediler. Ateş çıktı, ilerledi ve nihayet onları sardı; putları, onlarla birlikte sunulan kurbanları ve Himyer erkeklerinden onları taşıyanları yiyip bitirdi (yaktı). İki haham ise alınlarından terler damlayarak Tevrat okur vaziyette, boyunlarında Mushaflarıyla çıktılar; ateş onlara hiçbir zarar vermedi. Ateş gerisin geri dönüp çıktığı yarığa girdi. Bunun üzerine Himyer topluca onların dini üzerinde birleşti. İşte Yemen'de Yahudiliğin aslı buradan gelmiştir (¬١).
14157. Metin
وَذَكَرَ أَبُو حَاتِمٍ عَنِ الرَّقَاشِيِّ قَالَ: كَانَ أَبُو كَرِبٍ أَسْعَدُ الْحِمْيَرِيُّ مِنَ التَّبَابِعَةِ، آمِنَ بِالنَّبِيِّ مُحَمَّدٍ ﷺ قَبْلَ أَنْ يُبْعَثَ بِسَبْعِمِائَةِ سَنَةٍ.
Ebû Hâtim, Rekāşî'den nakletti; o şöyle dedi: Tebâbiadan olan Ebû Kerib Es'ad el-Himyerî, Peygamber Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e gönderilmesinden yedi yüz yıl önce iman etmişti.
14158. Metin
وَذُكِرَ لَنَا أَنَّ كَعْبًا كَانَ يَقُولُ: ذَمَّ اللَّهُ قَوْمَهُ وَلَمْ يَذُمَّهُ (٢) .
Bize bildirildiğine göre Kâ'b şöyle diyordu: Allah onun kavmini yermiştir, kendisini yermemiştir (¬٢).
14159. Metin
وَكَانَتْ عَائِشَةُ تَقُولُ: لَا تَسُبُّوا تُبَّعًا فَإِنَّهُ كَانَ رَجُلًا صَالِحًا (٣) .
Âişe de şöyle derdi: Tübba'a sövmeyiniz, çünkü o salih bir kimseydi (¬٣).
14160. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هُوَ الَّذِي كَسَا الْبَيْتَ (٤) .
Saîd b. Cübeyr dedi ki: O, Ev'e (Kâbe'ye) örtü örten kişidir (¬٤).
14161. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ فَنْجَوَيْهِ الدِّينَوَرِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ مَالِكٍ الْقُطَيْعِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا حَسَنُ بْنُ مُوسَى، حَدَّثَنَا ابْنُ لَهِيعَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو زُرْعَةَ بْنُ عَمْرِو بْنِ جَرِيرٍ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ: "لَا تَسُبُّوا تُبَّعًا فَإِنَّهُ كَانَ قَدْ أَسْلَمَ" ٥ .
Bize Ebû Saîd eş-Şurayhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa'lebî haber verdi, bize Ebû Abdillâh b. Fencüveyh ed-Dîneverî haber verdi, bize Ebû Bekr b. Mâlik el-Kutay'î anlattı, bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, bize babam anlattı, bize Hasan b. Mûsâ anlattı, bize İbn Lehîa anlattı, bize Ebû Zür'a b. Amr b. Cerîr, Sehl b. Sa'd'dan naklen anlattı; o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: « لَا تَسُبُّوا تُبَّعًا فَإِنَّهُ كَانَ قَدْ أَسْلَمَ » «Tübba'a sövmeyiniz; zira o muhakkak ki Müslüman olmuştu.»5
14162. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي ابْنُ فَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ سَالِمٍ الْهَمْدَانِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الْأَزْهَرِ أَحْمَدُ بْنُ الْأَزْهَرِ النَّيْسَابُورِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، حَدَّثَنَا مَعْمَرٌ عَنِ ابْنِ أَبِي ذِئْبٍ، عَنِ الْمَقْبُرِيِّ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "مَا أَدْرِي تُبَّعٌ نَبِيًّا كَانَ أَوْ غَيْرَ نَبِيٍّ" (١) . {وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} مِنَ الْأُمَمِ الْكَافِرَةِ. {أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ} .
Bize Ebû Saîd eş-Şurayhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa'lebî haber verdi, bana İbn Fencüveyh haber verdi, bize İbn Ebî Şeybe anlattı, bize Muhammed b. Alî b. Sâlim el-Hemdânî anlattı, bize Ebü'l-Ezher Ahmed b. el-Ezher en-Nîsâbûrî anlattı, bize Abdurrezzâk anlattı, bize Ma'mer, İbn Ebî Zi'b'den, o Makbürî'den, o Ebû Hureyre'den anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Tübba' peygamber miydi yoksa peygamber değil miydi bilmiyorum." (¬١). {وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “ve onlardan öncekileri de” kâfir ümmetlerden olanları. {أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ} “Onları helak ettik; çünkü onlar suçlu kimselerdi.”
14163. Metin
{وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ (٣٨) مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٩) }
{وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ (٣٨) مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٩) } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. (38) Biz o ikisini ancak hak ile yarattık; fakat onların çoğu bilmezler. (39)”1
14164. Metin
{إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ (٤٠) يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤١) إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٤٢) إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ (٤٣) طَعَامُ الْأَثِيمِ (٤٤) }
{إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ (٤٠) يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤١) إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٤٢) إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ (٤٣) طَعَامُ الْأَثِيمِ (٤٤) } “Şüphesiz o hüküm günü, onların hepsinin buluşma vaktidir. O gün hiçbir dostun dosta hiçbir faydası olmaz ve onlara yardım da edilmez. Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesna. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârın yiyeceğidir.”
14165. Metin
{وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ} قِيلَ: يَعْنِي لِلْحَقِّ وَهُوَ الثَّوَابُ عَلَى الطَّاعَةِ وَالْعِقَابُ عَلَى الْمَعْصِيَةِ. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} .
{وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Biz onları ancak hak ile yarattık” denildi ki: Yani hak için [yarattık]; o da itaate sevap, isyana cezadır. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat onların çoğu bilmezler.”
14166. Metin
{إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ} يَوْمَ يَفْصِلُ الرَّحْمَنُ بَيْنَ الْعِبَادِ، {مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ} يُوَافِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْأَوَّلُونَ وَالْآخِرُونَ.
{إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ} “Şüphesiz o hüküm günü” Rahmân'ın kullar arasında hüküm vereceği gündür, {مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ} “onların hepsinin buluşma vaktidir” kıyamet gününde öncekiler ve sonrakiler hazır bulunurlar.
14167. Metin
{يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئًا} لَا يَنْفَعُ قَرِيبٌ قَرِيبَهُ وَلَا يَدْفَعُ عَنْهُ شَيْئًا، {وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} لَا يُمْنَعُونَ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ.
{يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئًا} “O gün hiçbir dostun dosta hiçbir faydası olmaz” akraba akrabasına fayda sağlamaz ve ondan hiçbir şeyi savamaz, {وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} “ve onlara yardım da edilmez” Allah'ın azabından alıkonulmazlar.
14168. Metin
{إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ} يُرِيدُ الْمُؤْمِنِينَ فَإِنَّهُ يَشْفَعُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ، {إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ} فِي انْتِقَامِهِ مِنْ أَعْدَائِهِ، {الرَّحِيمُ} بِالْمُؤْمِنِينَ.
{إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ} “Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesna” müminleri kastetmektedir; zira onların bazısı bazısına şefaat eder. {إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ} “Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir” düşmanlarından intikam almada, {الرَّحِيمُ} “çok merhametlidir” müminlere karşı.
14169. Metin
{إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ طَعَامُ الْأَثِيمِ} [أَيْ ذِي الْإِثْمِ] ١ وَهُوَ أَبُو جَهْلٍ.
{إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ طَعَامُ الْأَثِيمِ} “Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârın yiyeceğidir” [yani günah sahibinin]1; o da Ebû Cehil'dir.
14170. Metin
{كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ (٤٥) كَغَلْيِ الْحَمِيمِ (٤٦) خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ (٤٧) ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ (٤٨) ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ (٤٩) إِنَّ هَذَا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ (٥٠) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ أَمِينٍ (٥١) }
{كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ (٤٥) كَغَلْيِ الْحَمِيمِ (٤٦) خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ (٤٧) ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ (٤٨) ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ (٤٩) إِنَّ هَذَا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ (٥٠) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ أَمِينٍ (٥١) } “Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar, kaynar suyun kaynaması gibi. 'Tutun onu da cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün! Tat bakalım; hani sen çok güçlü, çok üstündün! İşte bu, hakkında şüphe edip durduğunuz şeydir.' Şüphesiz takva sahipleri güvenli bir makamdadırlar.”
14171. Metin
{كَالْمُهْلِ} هُوَ دُرْدِيُّ الزَّيْتِ الْأَسْوَدِ، {يَغْلِي فِي الْبُطُونِ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَحَفْصٌ "يَغْلِي" بِالْيَاءِ، جَعَلُوا الْفِعْلَ لِلْمُهْلِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّاءِ لِتَأْنِيثِ الشَّجَرَةِ، "فِي الْبُطُونِ" أَيْ بُطُونِ الْكُفَّارِ، {كَغَلْيِ الْحَمِيمِ} كَالْمَاءِ الْحَارِّ إِذَا اشْتَدَّ غَلَيَانُهُ.
{كَالْمُهْلِ} “Erimiş maden gibidir” o, siyah zeytinyağı tortusudur, {يَغْلِي فِي الْبُطُونِ} “karınlarda kaynar” İbn Kesîr ve Hafs 'yaglî' (يَغْلِي) şeklinde yâ ile okudular ve fiili mühl'e (erimiş madene) isnat ettiler; diğerleri ise ağacın müennesliği sebebiyle tâ ile okudular. 'Karınlarda' yani kâfirlerin karınlarında. {كَغَلْيِ الْحَمِيمِ} “kaynar suyun kaynaması gibi” kaynaması şiddetlendiğindeki sıcak su gibi.
14172. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ الْعَبْدُوسِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ حَمْدُونَ بْنِ خَالِدِ بْنِ يَزِيدَ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا وَهْبُ بْنُ جَرِيرٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ، فَلَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِّرَتْ عَلَى الْأَرْضِ لَأَمَرَّتْ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا مَعِيشَتَهُمْ، فَكَيْفَ بِمَنْ تَكُونُ طَعَامَهُ وَلَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ غَيْرُهُ" (١) .
Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Bekr el-Abdûsî haber verdi, bize Ebû Bekr Muhammed b. Hamdûn b. Hâlid b. Yezîd haber verdi, bize Süleymân b. Yûsuf anlattı, bize Vehb b. Cerîr anlattı, bize Şu'be, el-A'meş'ten, o Mücâhid'den, o Abdullâh b. Abbâs'tan anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Allah'tan O'na yaraşır şekilde korkun. Eğer zakkumdan bir damla yeryüzüne damlatılacak olsaydı, dünya ehlinin geçimini/hayatını zehir ederdi. Peki, yiyeceği o olan ve ondan başka bir yiyecekleri bulunmayan kimsenin hali nice olur?" (¬١).
14173. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {خُذُوهُ} أَيْ يُقَالُ لِلزَّبَانِيَةِ: خُذُوهُ، يَعْنِي الْأَثِيمَ، {فَاعْتِلُوهُ} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ، وَأَبُو جَعْفَرٍ، وَأَبُو عَمْرٍو: بِكَسْرِ التَّاءِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِضَمِّهَا، وَهُمَا لُغَتَانِ، أَيِ ادْفَعُوهُ وَسُوقُوهُ، يُقَالُ: عَتَلَهُ يَعْتِلُهُ عَتْلًا إِذَا سَاقَهُ بِالْعُنْفِ وَالدَّفْعِ وَالْجَذْبِ، {إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ} وَسَطِهِ.
Yüce Allah'ın şu sözü: {خُذُوهُ} “Tutun onu” yani zebânîlere: 'Onu, yani o günahkârı tutun' denilir, {فَاعْتِلُوهُ} “onu sürükleyin” Kûfe ehli, Ebû Ca'fer ve Ebû Amr tâ harfinin kesresiyle (fa'tilûhu) okudular; geri kalanlar ise zammesiyle (fa'tulûhu) okudular, ikisi de birer lehçedir; yani onu itin ve sürükleyin demektir. Bir kimseyi zor kullanarak, iterek ve çekerek sürüklediğinde 'Atelehû ya'tilühû atlen' (عَتَلَهُ يَعْتِلُهُ عَتْلًا) denilir. {إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ} “cehennemin ortasına” ortasına [sürükleyin].
14174. Metin
{ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ} قَالَ مُقَاتِلٌ، إِنْ خَازِنَ النَّارِ يَضْرِبُهُ عَلَى رَأْسِهِ فَيَنْقُبُ رَأْسَهُ عَنْ دِمَاغِهِ، ثُمَّ يَصُبُّ فِيهِ مَاءً حَمِيمًا قَدِ انْتَهَى حَرُّهُ (٢) .
{ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ} “Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün!” Mukātil dedi ki: Cehennemin bekçisi onun başına vurur da başını beynine kadar yarar; sonra onun içine sıcaklığı son dereceye ulaşmış kaynar bir su döker (¬٢).
14175. Metin
ثُمَّ يُقَالُ لَهُ: {ذُقْ} هَذَا الْعَذَابَ، {إِنَّكَ} قَرَأَ الْكِسَائِيُّ "أَنَّكَ" بِفَتْحِ الْأَلِفِ، أَيْ لِأَنَّكَ كُنْتَ تَقُولُ: أَنَا الْعَزِيزُ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِكَسْرِهَا عَلَى الِابْتِدَاءِ، {إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ} عِنْدَ قَوْمِكَ بِزَعْمِكَ، وَذَلِكَ أَنَّ أَبَا جَهْلٍ كَانَ يَقُولُ: أَنَا أَعَزُّ أَهْلِ الْوَادِي وَأَكْرَمُهُمْ، فَيَقُولُ لَهُ هَذَا خَزَنَةُ النَّارِ، عَلَى طَرِيقِ الِاسْتِحْقَارِ وَالتَّوْبِيخِ.
Sonra ona şöyle denilir: {ذُقْ} “Tat bakalım” bu azabı, {إِنَّكَ} “şüphesiz sen” Kisâî elifin fethasıyla 'enneke' (أَنَّكَ) okumuştur; yani 'Çünkü sen: Ben güçlüyüm diyordun' anlamındadır; diğerleri ise cümleye başlangıç olarak elifin kesresiyle ('inneke') okudular. {إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ} “hani sen çok güçlü, çok üstündün!” iddiana göre kavminin katında öyleydin. Şöyle ki, Ebû Cehil: 'Ben bu vadinin en güçlüsü ve en üstünüyüm' derdi. İşte cehennem bekçileri bunu ona hor görme ve azarlama kabilinden söylerler.
14176. Metin
{إِنَّ هَذَا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ} تَشُكُّونَ فِيهِ وَلَا تُؤْمِنُونَ بِهِ. ثُمَّ ذَكَرَ مُسْتَقَرَّ الْمُتَّقِينَ، فَقَالَ:
{إِنَّ هَذَا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ} “İşte bu, hakkında şüphe edip durduğunuz şeydir” şüpheye düştüğünüz ve kendisine inanmadığınız şeydir. Sonra takva sahiplerinin yerleşecekleri yeri zikretti de şöyle buyurdu:
14177. Metin
{إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ أَمِينٍ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ: "فِي مُقَامٍ" بِضَمِّ الْمِيمِ عَلَى الْمَصْدَرِ،
{إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ أَمِينٍ} “Şüphesiz takvâ sahipleri güvenli bir makamdadırlar”1 Medine ve Şam ehli [kârîleri], mîm harfinin zammesiyle masdar olarak “fî mukâmin” (فِي مُقَامٍ)2 şeklinde okumuştur;
14178. Metin
أَيْ فِي إِقَامَةٍ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الْمِيمِ، أَيْ فِي مَجْلِسٍ أَمِينٍ، أَمِنُوا فِيهِ مِنَ الْغَيْرِ، أَيْ مِنَ الْمَوْتِ وَمِنَ الخروج منه. ١٢١/ب
yani bir ikamette demektir. Diğerleri ise mîm'in fethasıyla okudular; yani içinde değişikliklerden, yani ölümden ve oradan çıkarılmaktan emin oldukları güvenli bir mecliste/makamda demektir.
14179. Metin
{فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٥٢) يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِلِينَ (٥٣) كَذَلِكَ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٥٤) يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِ فَاكِهَةٍ آمِنِينَ (٥٥) لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولَى وَوَقَاهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (٥٦) فَضْلًا مِنْ رَبِّكَ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٥٧) فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٥٨) فَارْتَقِبْ إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ (٥٩) }
{فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٥٢) يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِلِينَ (٥٣) كَذَلِكَ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٥٤) يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِ فَاكِهَةٍ آمِنِينَ (٥٥) لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولَى وَوَقَاهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (٥٦) فَضْلًا مِنْ رَبِّكَ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٥٧) فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٥٨) فَارْتَقِبْ إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ (٥٩) } “Cennetlerde ve pınarlardadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyerler, karşılıklı otururlar. İşte böyle; onları iri gözlü hurilerle de eşleştirdik. Orada güven içinde her türlü meyveyi isterler. Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve [Allah] onları cehennem azabından korumuştur. Rabbinden bir lütuf olarak; işte büyük kurtuluş budur. Biz onu, düşünüp öğüt alsınlar diye senin dilinle kolaylaştırdık. Artık bekle; şüphesiz onlar da beklemektedirler.”
14180. Metin
{فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِلِينَ كَذَلِكَ وَزَوَّجْنَاهُمْ} أَيْ كَمَا أَكْرَمْنَاهُمْ بِمَا وَصَفْنَا مِنَ الْجَنَّاتِ وَالْعُيُونِ وَاللِّبَاسِ كَذَلِكَ أَكْرَمْنَاهُمْ بِأَنْ زَوَّجْنَاهُمْ، {بِحُورٍ عِينٍ} أَيْ قَرَنَّاهُمْ بِهِنَّ، لَيْسَ مَنْ عَقْدِ التَّزْوِيجِ، لِأَنَّهُ لَا يُقَالُ: زَوَّجْتُهُ بِامْرَأَةٍ، قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: جَعَلْنَاهُمْ أَزْوَاجًا لَهُنَّ كَمَا يُزَوِّجُ الْبَعْلُ بِالْبَعْلِ، أَيْ جَعَلْنَاهُمُ اثْنَيْنِ اثْنَيْنِ، وَ"الْحُورُ": هُنَّ النِّسَاءُ النَّقِيَّاتُ الْبَيَاضِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: يَحَارُ فِيهِنَّ الطَّرْفُ مِنْ بَيَاضِهِنَّ وَصَفَاءِ لَوْنِهِنَّ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: "الْحُورُ": هُنَّ شَدِيدَاتُ بَيَاضِ الْأَعْيُنِ الشَّدِيدَاتُ سَوَادِهَا، وَاحِدُهَا أَحْوَرُ، وَالْمَرْأَةُ حَوْرَاءُ، وَ"الْعِينُ" جَمْعُ الْعَيْنَاءِ، وَهِيَ عَظِيمَةُ الْعَيْنَيْنِ.
{فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِلِينَ كَذَلِكَ وَزَوَّجْنَاهُمْ} “Cennetlerde ve pınarlardadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyerler, karşılıklı otururlar. İşte böyle; onları eşleştirdik” yani cennetler, pınarlar ve elbiselerden nitelediğimiz şeylerle onlara ikram ettiğimiz gibi, aynı şekilde onları evlendirerek de ikram ettik, {بِحُورٍ عِينٍ} “iri gözlü hurilerle” yani onları birbirine eş kıldık; bu nikâh akdinden değildir, çünkü 'zevvactühû bi-imreetin' denilmez. Ebû Ubeyde dedi ki: Kocanın koca ile eşleştirilmesi gibi biz onları kadınlara eşler yaptık, yani onları çifter çifter kıldık. 'Hûr' (الْحُورُ), beyazlığı tertemiz olan kadınlardır. Mücâhid dedi ki: Beyazlıklarından ve tenlerinin berraklığından dolayı gözler onlara bakarken kamaşır. Ebû Ubeyde ise şöyle dedi: 'Hûr', gözlerinin beyazı son derece beyaz, siyahı da son derece siyah olan kadınlardır; tekili ahver (أَحْوَرُ), kadını ise havrâ (حَوْرَاءُ) gelir. 'Îyn' (الْعِينُ) ise aynâ (الْعَيْنَاء) kelimesinin çoğuludur ki o da gözleri büyük olan demektir.
14181. Metin
{يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِ فَاكِهَةٍ} اشْتَهَوْهَا، {آمِنِينَ} مِنْ نَفَادِهَا وَمِنْ مَضَرَّتِهَا. وَقَالَ قَتَادَةُ: آمَنِينَ مِنَ الْمَوْتِ وَالْأَوْصَابِ وَالشَّيَاطِينِ.
{يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِ فَاكِهَةٍ} “Orada her türlü meyveyi isterler” canlarının çektiği her meyveyi, {آمِنِينَ} “güven içinde olarak” onun tükenmesinden ve zarar vermesinden [güven içindedirler]. Katâde dedi ki: Ölümden, hastalıklardan ve şeytanlardan yana güven içinde olarak.
14182. Metin
{لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولَى} أَيْ سِوَى الْمَوْتَةِ الَّتِي ذَاقُوهَا فِي الدُّنْيَا، وَبَعْدَهَا وَضَعَ: "إِلَّا" مَوْضِعَ سِوَى وَبَعْدَ، وَهَذَا كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ" (النِّسَاءِ-٢٢) ، أَيْ سِوَى مَا قَدْ سَلَفَ، وَبَعْدَ مَا قَدْ سَلَفَ، وَقِيلَ: إِنَّمَا اسْتَثْنَى الْمَوْتَةَ الْأُولَى وَهِيَ فِي الدُّنْيَا مِنْ مَوْتٍ فِي الْجَنَّةِ لِأَنَّ السُّعَدَاءَ حِينَ يَمُوتُونَ يَصِيرُونَ بِلُطْفٍ إِلَى أَسْبَابِ الْجَنَّةِ، يَلْقَوْنَ الرُّوحَ وَالرَّيْحَانَ وَيَرَوْنَ مَنَازِلَهُمْ فِي الْجَنَّةِ، فَكَانَ مَوْتُهُمْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّهُمْ فِي الْجَنَّةِ لِاتِّصَالِهِمْ بِأَسْبَابِهَا وَمُشَاهَدَتِهِمْ إِيَّاهَا. {وَوَقَاهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} .
{لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولَى} “Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar” yani dünyada tattıkları ölümden başka ve ondan sonra. Burada 'illâ' (إِلَّا) edatı 'sivâ' (başka) ve 'ba'de' (sonra) anlamında kullanılmıştır. Bu, Yüce Allah'ın şu sözü gibidir: "Geçmişte olanlar müstesna, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin." (en-Nisâ-22), yani geçmişte olanlar hariç ve geçmişte olandan sonra. Şöyle de denilmiştir: Cennetteki bir ölümden dünyadaki ilk ölümün istisna edilmesi şundandır: Bahtiyar kimseler öldüklerinde bir lütufla cennet sebeplerine kavuşurlar; huzur ve güzel rızık bulurlar ve cennetteki konaklarını görürler. Dolayısıyla onların dünyadaki ölümleri, cennetin sebeplerine kavuşmaları ve onu müşahede etmeleri sebebiyle sanki cennetteymiş gibi olmuştur. {وَوَقَاهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} “Ve [Allah] onları cehennem azabından korumuştur.”
14183. Metin
{فَضْلًا مِنْ رَبِّكَ} أَيْ فَعَلَ ذَلِكَ بِهِمْ فَضْلًا مِنْهُ، {ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} .
{فَضْلًا مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden bir lütuf olarak” yani O'ndan bir lütuf olarak bunu onlara yapmıştır, {ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “işte büyük kurtuluş budur.”
14184. Metin
{فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ} سَهَّلْنَا الْقُرْآنَ، كِنَايَةً عَنْ غَيْرِ مَذْكُورٍ، {بِلِسَانِكَ} أَيْ عَلَى لِسَانِكَ، {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ.
{فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ} “Biz onu kolaylaştırdık” Kur'an'ı kolaylaştırdık; açıkça zikredilmemiş olandan kinayedir, {بِلِسَانِكَ} “senin dilinle” yani senin dilin üzere, {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “düşünüp öğüt alsınlar diye” ibret alsınlar diye.
14185. Metin
{فَارْتَقِبْ} فَانْتَظِرِ النَّصْرَ مِنْ رَبِّكَ. وَقِيلَ: فَانْتَظِرْ لَهُمُ الْعَذَابَ. {إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ}
{فَارْتَقِبْ} “Artık bekle” Rabbinden gelecek yardımı bekle. Şöyle de denilmiştir: Onlar için gelecek azabı bekle. {إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ} “şüphesiz onlar da beklemektedirler”
14186. Metin
مُنْتَظِرُونَ قَهْرَكَ بِزَعْمِهِمْ.
iddialarınca senin mağlup olmanı beklemektedirler.
14187. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي الْحُسَيْنُ بْنُ فَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى، حَدَّثَنَا أَبُو عِيسَى مُوسَى بْنُ عَلِيٍّ الْخُتَّلِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو هَاشِمٍ الرِّفَاعِيُّ، حَدَّثَنَا زَيْدُ بْنُ الْحُبَابِ، حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي خَثْعَمَ، عَنْ يَحْيَى بْنِ كَثِيرٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "مَنْ قَرَأَ حم الدُّخَانِ فِي لَيْلَةٍ أَصْبَحَ يَسْتَغْفِرُ لَهُ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلِكٍ" ١
Bize Ebû Saîd eş-Şurayhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa‘lebî haber verdi, bana el-Hüseyn b. Fencüveyh haber verdi, bize Yahyâ b. Muhammed b. Yahyâ anlattı, bize Ebû Îsâ Mûsâ b. Alî el-Huttelî anlattı, bize Ebû Hâşim er-Rifâî anlattı, bize Zeyd b. el-Hubâb anlattı, bize Ömer b. Abdillâh b. Ebî Has‘am, Yahyâ b. Kesîr'den, o Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den [şöyle] rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «مَنْ قَرَأَ حم الدُّخَانِ فِي لَيْلَةٍ أَصْبَحَ يَسْتَغْفِرُ لَهُ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلِكٍ» «Kim bir gecede Hâ-mîm ed-Duhân [suresini] okursa, yetmiş bin melek kendisi için istiğfar eder halde sabaha erer.»1