14188. Metin
سُورَةُ الْجَاثِيَةِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Câsiye Suresi Mekkîdir (¬١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14189. Metin
{حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ (٣) وَفِي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَابَّةٍ آيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٤) وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ رِزْقٍ فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ آيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٥) تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ فَبِأَيِ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ (٦) وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ (٧) }
{حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ (٣) وَفِي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَابَّةٍ آيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٤) وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ رِزْقٍ فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ آيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٥) تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ فَبِأَيِ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ (٦) وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ (٧) } “Hâ-mîm. (1) Bu Kitab'ın indirilişi, mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır. (2) Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için ayetler vardır. (3) Sizin yaratılışınızda ve [yeryüzüne] yaydığı her canlıda da kesin olarak inanan bir kavim için ayetler vardır. (4) Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Allah'ın gökten bir rızık indirip onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde ve rüzgârları sevk etmesinde de aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır. (5) İşte bunlar, sana hak olarak okuduğumuz Allah'ın ayetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? (6) Vay haline her yalancı, günahkâr kimsenin! (7)”
14190. Metin
{حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ وَفِي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَابَّةٍ آيَاتٌ} ، قَرَأَ حَمْزَةُ، وَالْكِسَائِيُّ، وَيَعْقُوبُ: "آيَاتٍ" وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ آيَاتٍ" بِكَسْرِ التَّاءِ فِيهِمَا رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: "لِآيَاتٍ" وَهُوَ فِي مَوْضِعِ النَّصْبِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِرَفْعِهِمَا عَلَى الِاسْتِئْنَافِ، عَلَى أَنَّ الْعَرَبَ تَقُولُ: إِنَّ لِي عَلَيْكَ مَالًا وَعَلَى أَخِيكَ مَالٌ، يَنْصِبُونَ الثَّانِي وَيَرْفَعُونَهُ، {لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} أَنَّهُ لَا إِلَهَ غَيْرُهُ.
{حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ وَفِي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَابَّةٍ آيَاتٌ} “Hâ-mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır. Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve yaydığı her canlıda da ayetler vardır”, Hamza, Kisâî ve Ya'kûb; {لِآيَاتٍ} “ayetler vardır” ifadesine atıfla ve nasb konumunda olduğu için her iki yerdeki t harfini esre ile "آيَاتٍ" ve "وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ آيَاتٍ" şeklinde okudular. Diğerleri ise istînâf (yeni başlangıç) olarak merfû okudular. Nitekim Araplar: "İnne lî aleyke mâlen ve alâ ahîke mâlün" derler; ikinciyi hem mansub hem de merfû kılarlar. {لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} “kesin olarak inanan bir kavim için” yani O'ndan başka ilah olmadığına [kesin olarak inananlar için].
14191. Metin
{وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ رِزْقٍ} يَعْنِي الْغَيْثَ الَّذِي هُوَ سَبَبُ أَرْزَاقِ الْعِبَادِ، {فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ آيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} .
{وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ رِزْقٍ} “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Allah'ın gökten bir rızık indirmesinde” yani kulların rızıklarına vesile olan yağmuru [indirmesinde], {فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ آيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “ve onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde ve rüzgârları sevk etmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır.”
14192. Metin
{تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ} يُرِيدُ هَذَا الَّذِي قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ نَقُصُّهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ، {فَبِأَيِ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ} بَعْدَ كِتَابِ اللَّهِ، {وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ} قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ وَيَعْقُوبُ: "تُؤْمِنُونَ" بِالتَّاءِ، عَلَى مَعْنَى قُلْ لَهُمْ يَا مُحَمَّدُ: فَبِأَيِّ حَدِيثٍ تُؤْمِنُونَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ.
{تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ} “İşte bunlar, sana hak olarak okuduğumuz Allah'ın ayetleridir”, Allah'ın sana anlattığımız bu ayetlerini hak ile anlatıyoruz demektir. {فَبِأَيِ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ} “Artık Allah'tan sonra hangi söze” yani Allah'ın Kitabı'ndan sonra, {وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ} “ve O'nun ayetlerinden [sonra] inanacaklar?” İbn Âmir, Hamza, Kisâî, Ebû Bekir ve Ya'kûb: [Ey Muhammed!] Onlara: "Hangi söze inanacaksınız?" de, anlamında te harfi ile "تُؤْمِنُونَ" şeklinde okudular. Diğerleri ise ye harfi ile okudular.
14193. Metin
{وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ} كَذَّابٍ صَاحِبِ إِثْمٍ، يَعْنِي: النَّضِرَ بْنَ الْحَارِثِ.
{وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ} “Vay haline her yalancı, günahkâr kimsenin!” Çok yalancı, günah sahibi kimsedir; yani Nadr b. el-Hâris'tir.1
14194. Metin
{يَسْمَعُ آيَاتِ اللَّهِ تُتْلَى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (٨) وَإِذَا عَلِمَ مِنْ آيَاتِنَا شَيْئًا اتَّخَذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ (٩) مِنْ وَرَائِهِمْ جَهَنَّمُ وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (١٠) هَذَا هُدًى وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ (١١) اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢) وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١٣) }
{يَسْمَعُ آيَاتِ اللَّهِ تُتْلَى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (٨) وَإِذَا عَلِمَ مِنْ آيَاتِنَا شَيْئًا اتَّخَذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ (٩) مِنْ وَرَائِهِمْ جَهَنَّمُ وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (١٠) هَذَا هُدًى وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ (١١) اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢) وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١٣) } “Kendisine Allah'ın ayetlerinin okunduğunu işitir, sonra sanki onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak [küfründe] ısrar eder. Artık onu can yakıcı bir azapla müjdele! (8) Ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman onu alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. (9) Önlerinde cehennem vardır. Kazandıkları şeyler de Allah'tan başka edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda vermez. Ve onlar için büyük bir azap vardır. (10) Bu [Kur'an] bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere gelince, onlar için elem verici en kötü cinsten bir azap vardır. (11) Gemilerin kendi emriyle onda akıp gitmesi ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız için denizi sizin hizmetinize veren Allah'tır. Umulur ki şükredersiniz. (12) Göklerde ve yerde olan her şeyi de kendi katından bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır. (13)”
14195. Metin
{قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤) }
{قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤) } “İnananlara söyle: Allah'ın [ceza] günlerinden korkmayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah, bir toplumu kazandıklarıyla cezalandıracaktır. (14)”
14196. Metin
{يَسْمَعُ آيَاتِ اللَّهِ تُتْلَى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ وَإِذَا عَلِمَ مِنْ آيَاتِنَا} قَالَ مُقَاتِلٌ: مِنَ الْقُرْآنِ، {شَيْئًا اتَّخَذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ} وَذُكِرَ بِلَفْظِ الْجَمْعِ رَدًّا إِلَى "كُلِّ" فِي قَوْلِهِ: "لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ".
{يَسْمَعُ آيَاتِ اللَّهِ تُتْلَى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ وَإِذَا عَلِمَ مِنْ آيَاتِنَا} “Kendisine Allah'ın ayetlerinin okunduğunu işitir, sonra sanki onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak [küfründe] ısrar eder. Artık onu can yakıcı bir azapla müjdele! Ayetlerimizden [bir şey] öğrendiği zaman”, Mukâtil: Kur'an'dan [öğrendiği zaman], dedi, {شَيْئًا اتَّخَذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ} “onu alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” {لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ} “her yalancı, günahkâr kimsenin” buyruğundaki "külli (her biri)" lafzına binaen çoğul kipiyle zikredilmiştir.
14197. Metin
{مِنْ وَرَائِهِمْ} أَمَامَهُمْ، {جَهَنَّمُ} يَعْنِي أَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا [مُمَتَّعُونَ بِأَمْوَالِهِمْ] (١) وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ النَّارُ يَدْخُلُونَهَا، {وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا} مِنَ الْأَمْوَالِ، {شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ} وَلَا مَا عَبَدُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنَ الْآلِهَةِ، {وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} .
{مِنْ وَرَائِهِمْ} “Önlerinde”, yani önlerinde, {جَهَنَّمُ} “cehennem vardır”, yani onlar dünyada [mallarıyla faydalanırlar] (¬١) ve ahirette girecekleri ateş onlar içindir. {وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا} “Kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermez”, mallardan [kazandıkları], {شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ} “hiçbir şey [fayda vermez], Allah'tan başka edindikleri dostlar da”, Allah'tan başka taptıkları ilahlar da [fayda vermez], {وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} “ve onlar için büyük bir azap vardır.”
14198. Metin
{هَذَا} يَعْنِي هَذَا الْقُرْآنَ، {هُدًى} بَيَانٌ مِنَ الضَّلَالَةِ، {وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ} .
{هَذَا} “Bu”, yani bu Kur'an, {هُدًى} “bir hidayettir”, sapıklıktan kurtaran bir açıklamadır, {وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ} “Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere gelince, onlar için elem verici en kötü cinsten bir azap vardır.”
14199. Metin
{اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ} وَمَعْنَى تَسْخِيرِهَا أَنَّهُ خَلَقَهَا لِمَنَافِعِنَا. فَهُوَ مُسَخَّرٌ لَنَا مِنْ حَيْثُ إِنَّا نَنْتَفِعُ بِهِ، {جَمِيعًا مِنْهُ} فَلَا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: "جَمِيعًا مِنْهُ"، كُلُّ ذَلِكَ رَحْمَةً مِنْهُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: كُلُّ ذَلِكَ تَفَضُّلٌ مِنْهُ وَإِحْسَانٌ. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} .
{اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ} “Gemilerin kendi emriyle onda akıp gitmesi ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız için denizi sizin hizmetinize veren Allah'tır. Umulur ki şükredersiniz. Göklerde ve yerde olan her şeyi de sizin hizmetinize vermiştir”, onların hizmete verilmesinin anlamı, Allah'ın onları bizim faydamız için yaratmış olmasıdır. Dolayısıyla biz ondan yararlandığımız cihetle o bizim hizmetimize verilmiştir. {جَمِيعًا مِنْهُ} “kendi katından hepsi”, o halde Allah'a ortaklar koşmayın. İbn Abbâs: "Hepsi O'ndan", bunların hepsi O'ndan bir rahmettir, dedi. Zeccâc: Bunların hepsi O'ndan bir lütuf ve ihsandır, dedi. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır.”
14200. Metin
{قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ} أَيْ لَا يَخَافُونَ وَقَائِعَ اللَّهِ وَلَا يُبَالُونَ نِقْمَتَهُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ، وَذَلِكَ أَنَّ رَجُلًا مِنْ بَنِي غِفَارٍ شَتْمَهُ بِمَكَّةَ فَهَمَّ عُمَرُ -رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ-أَنْ يَبْطِشَ بِهِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ،
{قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ} “İman edenlere söyle: Allah'ın [azapla tecelli edeceği] günlerini beklemeyen (ummayan) kimseleri bağışlasınlar”, yani Allah'ın [geçmiş kavimlerin başına getirdiği] cezalandırma vakalarından korkmayan ve O'nun intikamını umursamayanları [bağışlasınlar]. İbn Abbâs ve Mukâtil şöyle dediler: [Bu ayet] Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu teâlâ anh hakkında indi. Şöyle ki: Benî Gıfâr'dan bir adam Mekke'de ona hakaret etti; bunun üzerine Ömer -radıyallâhu teâlâ anh- onu cezalandırmaya (yakalayıp hırpalamaya) yeltendi. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi1,
14201. Metin
وَأَمَرُهُ أَنْ يَعْفُوَ عَنْهُ (١) .
ve ona onu affetmesini emretti (¬١).
14202. Metin
وَقَالَ الْقُرَظِيُّ وَالسُّدِّيُّ: نَزَلَتْ فِي أُنَاسٍ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مَنْ أَهْلِ مَكَّةَ كَانُوا فِي أَذًى شَدِيدٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ، مِنْ قَبْلِ أَنْ يُؤْمَرُوا بِالْقِتَالِ، فَشَكَوْا ذَلِكَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ (٢) ثُمَّ نَسَخَتْهَا آيَةُ الْقِتَالِ (٣) . {لِيَجْزِيَ قَوْمًا} قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ "لِنَجْزِيَ" بِالنُّونِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ، أَيْ لِيَجْزِيَ اللَّهُ، وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ "لِيُجْزَى" بِضَمِّ الْيَاءِ الْأُولَى وَسُكُونِ الثَّانِيَةِ وَفَتْحِ الزَّايِ، قَالَ أَبُو عَمْرٍو: وَهُوَ لَحْنٌ، قَالَ الْكِسَائِيُّ: مَعْنَاهُ لِيَجْزِيَ الْجَزَاءَ قَوْمًا، {بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} .
Kurazî ve Süddî şöyle dediler: [Bu ayet] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından, savaşla emrolunmadan önce Mekke halkından olup müşriklerden şiddetli eziyet gören kimseler hakkında indi. Onlar bu durumu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet ettiler, Allah da bu ayeti indirdi (¬٢). Sonra bu ayeti savaş ayeti neshetti (hükmünü kaldırdı) (¬٣). {لِيَجْزِيَ قَوْمًا} “Bir toplumu cezalandırması için” İbn Âmir, Hamza ve Kisâî nûn ile "لِنَجْزِيَ" şeklinde okudular. Diğerleri ise ye ile okudular, yani Allah'ın cezalandırması için. Ebû Ca'fer ise ilk ye'nin zammesi, ikincisinin sükûnu ve zâ harfinin fethasıyla "لِيُجْزَى" şeklinde okudu. Ebû Amr: "Bu bir hatadır" dedi. Kisâî ise: Anlamı, cezanın bir kavme ulaşması / karşılığının verilmesi içindir, dedi. {بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “kazandıklarıyla”.
14203. Metin
{مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١٥) وَلَقَدْ آتَيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ (١٦) وَآتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْأَمْرِ فَمَا اخْتَلَفُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٧) ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (١٨) }
{مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١٥) وَلَقَدْ آتَيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ (١٦) وَآتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْأَمْرِ فَمَا اخْتَلَفُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٧) ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ (١٨) } “Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. (15) Andolsun biz İsrâiloğullarına Kitab'ı, hükümranlığı ve peygamberliği verdik; onları temiz rızıklarla rızıklandırdık ve onları âlemlere üstün kıldık. (16) Onlara din konusunda açık deliller verdik. Ancak onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. (17) Sonra seni de din konusunda bir şeriat üzere kıldık; ona uy, bilmeyenlerin heveslerine uyma! (18)”
14204. Metin
{مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ وَلَقَدْ آتَيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ} التَّوْرَاةُ، {وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ} الحلالات، يعني ١٢٢/أالْمَنَّ وَالسَّلْوَى، {وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ} أَيْ عَالَمِي زَمَانِهِمْ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ لَمْ يَكُنْ أَحَدٌ مِنَ الْعَالَمِينَ فِي زَمَانِهِمْ أَكْرَمَ عَلَى اللَّهِ وَلَا أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْهُمْ.
{مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ وَلَقَدْ آتَيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ} “Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. Andolsun biz İsrâiloğullarına Kitab'ı verdik” yani Tevrat'ı, {وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ} “hükümranlığı ve peygamberliği verdik; onları temiz rızıklarla rızıklandırdık” helal olanlarla; yani kudret helvası ve bıldırcın etiyle, {وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ} “ve onları âlemlere üstün kıldık” yani kendi zamanlarının âlemlerine. İbn Abbâs: Kendi dönemlerinde âlemlerden hiç kimse Allah katında onlardan daha değerli ve O'na daha sevimli değildi, dedi.
14205. Metin
{وَآتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْأَمْرِ} يَعْنِي الْعِلْمَ بِمَبْعَثِ مُحَمَّدٍ ﷺ وَمَا بَيَّنَ لَهُمْ مِنْ أَمْرِهِ، {فَمَا اخْتَلَفُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} .
{وَآتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْأَمْرِ} “Onlara din konusunda açık deliller verdik” yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönderileceğine dair bilgiyi ve onun durumuna dair kendilerine açıklananları, {فَمَا اخْتَلَفُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “Ancak onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.”
14206. Metin
{ثُمَّ جَعَلْنَاكَ} [يَا مُحَمَّدُ] ٤ {عَلَى شَرِيعَةٍ} سُنَّةٍ وَطَرِيقَةٍ بَعْدَ مُوسَى، {مِنَ الْأَمْرِ} مِنَ الدِّينِ، {فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} يَعْنِي مُرَادَ الْكَافِرِينَ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا
{ثُمَّ جَعَلْنَاكَ} “Sonra seni kıldık” [Ey Muhammed]4 {عَلَى شَرِيعَةٍ} “bir şeriat üzere” [yani] Mûsâ'dan sonra bir sünnet ve yol [üzere], {مِنَ الْأَمْرِ} “emirden” yani dinden [bir yol üzere], {فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} “artık sen ona uy ve bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma” yani kâfirlerin isteklerine [uyma]. Şöyle ki onlar
14207. Metin
يَقُولُونَ لَهُ: ارْجِعْ إِلَى دِينِ آبَائِكِ، فَإِنَّهُمْ كَانُوا أَفْضَلَ مِنْكَ، فَقَالَ جَلَّ ذِكْرُهُ:
ona: "Atalarının dinine dön, çünkü onlar senden daha üstündü" diyorlardı. Bunun üzerine şanı yüce olan [Allah] şöyle buyurdu:
14208. Metin
{إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} .
{إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} “Şüphesiz onlar Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar.”
14209. Metin
{إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُ الْمُتَّقِينَ (١٩) هَذَا بَصَائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٢٠) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَوَاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ (٢١) وَخَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٢٢) }
{إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُ الْمُتَّقِينَ (١٩) هَذَا بَصَائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٢٠) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَوَاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ (٢١) وَخَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٢٢) } “Şüphesiz onlar Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Muhakkak ki zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur. (19) Bu [Kur'an], insanlar için basiretler (kalp gözlerini açan deliller), kesin olarak inanan bir kavim için de bir hidayet ve rahmettir. (20) Yoksa kötülükleri işleyenler, kendilerini inanıp salih ameller işleyenler gibi kılacağımızı, hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! (21) Allah, gökleri ve yeri hak ile ve her can kazandığıyla cezalandırılsın diye yaratmıştır; onlara haksızlık edilmez. (22)”
14210. Metin
{إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} [لَنْ يَدْفَعُوا عَنْكَ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ شَيْئًا] (١) إِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُمْ، {وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُ الْمُتَّقِينَ} .
{إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} “Şüphesiz onlar Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar” onların heveslerine uyarsan [Allah'ın azabından hiçbir şeyi senden savamazlar] (¬١), {وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُ الْمُتَّقِينَ} “Muhakkak ki zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur.”
14211. Metin
{هَذَا} يَعْنِي الْقُرْآنَ، {بَصَائِرُ لِلنَّاسِ} [مَعَالِمُ لِلنَّاسِ] (٢) فِي الْحُدُودِ وَالْأَحْكَامِ يُبْصِرُونَ بِهَا، {وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} .
{هَذَا} “Bu” yani Kur'an, {بَصَائِرُ لِلنَّاسِ} “insanlar için basiretlerdir” hadler ve hükümler konusunda onunla görecekleri [insanlar için kılavuz ilkelerdir] (¬٢), {وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} “kesin olarak inanan bir kavim için de bir hidayet ve rahmettir.”
14212. Metin
{أَمْ حَسِبَ} [بَلْ حَسِبَ] (٣) {الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ} اكْتَسَبُوا الْمَعَاصِيَ وَالْكُفْرَ {أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} نَزَلَتْ فِي نَفَرٍ مِنْ مُشْرِكِي مَكَّةَ، قَالُوا لِلْمُؤْمِنِينَ: لَئِنْ كَانَ مَا تَقُولُونَ حَقًّا لَنُفَضَّلَنَّ عَلَيْكُمْ فِي الْآخِرَةِ كَمَا فُضِّلْنَا عَلَيْكُمْ فِي الدُّنْيَا (٤) . {سَوَاءً مَحْيَاهُمْ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ وَيَعْقُوبُ: "سَوَاءً" بِالنَّصْبِ، أَيْ: نَجْعَلُهُمْ سَوَاءً، يَعْنِي: أَحَسِبُوا أَنَّ حَيَاةَ الْكَافِرِينَ {وَمَمَاتُهُمْ} كَحَيَاةِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَوْتِهِمْ سَوَاءً كَلَّا وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَالْخَبَرِ أَيْ مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ سَوَاءٌ فَالضَّمِيرُ فِيهِمَا يَرْجِعُ إِلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْكَافِرِينَ جَمِيعًا، مَعْنَاهُ: الْمُؤْمِنُ مُؤْمِنٌ مَحْيَاهُ وَمَمَاتَهُ أَيْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَالْكَافِرُ كَافِرٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، {سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} بِئْسَ مَا يَقْضُونَ، قَالَ مَسْرُوقٌ: قَالَ لِي رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ: هَذَا مَقَامُ أَخِيكَ تَمِيمٍ الدَّارِيِّ، لَقَدْ رَأَيْتُهُ ذَاتَ لَيْلَةٍ حَتَّى أَصْبَحَ أَوْ كَادَ أَنْ يُصْبِحَ يَقْرَأُ آيَةً مِنْ كِتَابِ اللَّهِ يَرْكَعُ بِهَا وَيَسْجُدُ وَيَبْكِي (٥) . "أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينِ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ" الْآيَةَ.
{أَمْ حَسِبَ} “Yoksa sandılar mı?” [bilakis sandılar] (¬٣), {الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ} “kötülükleri işleyenler” günahları ve küfrü kazananlar, {أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “kendilerini inanıp salih ameller işleyenler gibi kılacağımızı [mı sandılar?]” Mekke müşriklerinden bir topluluk hakkında indi. Onlar müminlere: "Eğer sizin dediğiniz doğruysa, dünyada size üstün kılındığımız gibi ahirette de kesinlikle size üstün kılınacağız" demişlerdi (¬٤). {سَوَاءً مَحْيَاهُمْ} “hayatları bir olarak” Hamza, Kisâî, Hafs ve Ya'kûb nasb ile "سَوَاءً" şeklinde okudular; yani "onları bir kılacağımızı [mı sandılar?]". Yani kâfirlerin hayatlarının {وَمَمَاتُهُمْ} “ve ölümlerinin” müminlerin hayatı ve ölümü gibi eşit olacağını mı sandılar? Asla! Diğerleri ise mübteda ve haber olarak ref ile okudular; yani onların hayatları ve ölümleri eşittir. Buradaki zamir hem müminlere hem de kâfirlere döner. Anlamı şudur: Mümin hayatında da ölümünde de yani dünyada da ahirette de mümindir; kâfir de dünyada da ahirette de kâfirdir. {سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} “Ne kötü hüküm veriyorlar!” ne kötü hükmediyorlar. Mesrûk şöyle dedi: Mekke halkından bir adam bana dedi ki: "Şurası kardeşin Temîm ed-Dârî'nin makamıdır. Bir gece onu sabaha kadar veya neredeyse sabah oluncaya dek Allah'ın Kitabı'ndan bir ayet okurken, onunla rükû edip secdeye varırken ve ağlarken gördüm (¬٥): 'Yoksa kötülükleri işleyenler, kendilerini inanıp salih ameller işleyenler gibi kılacağımızı mı sandılar...' ayetini."
14213. Metin
{وَخَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} .
{وَخَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} “Allah, gökleri ve yeri hak ile ve her nefis kazandığının karşılığını görsün diye yarattı; onlara haksızlık edilmez.”
14214. Metin
{أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٢٣) وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ (٢٤) }
{أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٢٣) وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ (٢٤) } “Hevasını (arzu ve hevesini) ilah edinen, Allah'ın da bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üzerine de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra onu kim doğru yola iletebilir? Hâlâ düşünmüyor musunuz? (23) Dediler ki: 'Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.' Onların bu hususta hiçbir bilgisi yoktur; onlar sadece zanda bulunuyorlar. (24)”
14215. Metin
{أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَقَتَادَةُ: ذَلِكَ الْكَافِرُ اتَّخَذَ دِينَهُ مَا يَهْوَاهُ، فَلَا يَهْوَى شَيْئًا إِلَّا رَكِبَهُ لِأَنَّهُ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَلَا يَخَافُهُ، وَلَا يُحَرِّمُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ. وَقَالَ آخَرُونَ: مَعْنَاهُ اتَّخَذَ مَعْبُودَهُ هَوَاهُ فَيَعْبُدُ مَا تَهْوَاهُ نَفْسُهُ.
{أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ} “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” İbn Abbâs, Hasan ve Katâde şöyle dediler: O kâfir, canının istediği şeyi din edinmiştir; canı ne çekerse onu yapar; çünkü Allah'a inanmaz, O'ndan korkmaz ve Allah'ın haram kıldığını haram saymaz. Diğerleri ise şöyle dedi: Bunun anlamı, hevasını mabudu kılmış olup nefsinin arzuladığı şeye tapmasıdır.
14216. Metin
قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كَانَتِ الْعَرَبُ يَعْبُدُونَ الْحِجَارَةَ وَالذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ، فَإِذَا وَجَدُوا شَيْئًا أَحْسَنَ مِنَ الْأَوَّلِ رَمَوْهُ أَوْ كَسَرُوهُ، وَعَبَدُوا الْآخَرَ (١) .
Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: Araplar taşa, altına ve gümüşe taparlardı. İlk taptıklarından daha güzel bir şey bulduklarında onu atar veya kırarlar, diğerine taparlardı (¬١).
14217. Metin
قَالَ الشِّعْبِيُّ: إِنَّمَا سُمِّيَ الْهَوَى لِأَنَّهُ يَهْوِي بِصَاحِبِهِ فِي النَّارِ (٢) .
Şa'bî şöyle dedi: Heva (heves) sahibini ateşe düşürdüğü (yehvi) için heva diye isimlendirilmiştir (¬٢).
14218. Metin
{وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ} مِنْهُ بِعَاقِبَةِ أَمْرِهِ، وَقِيلَ عَلَى مَا سَبَقَ فِي عِلْمِهِ أَنَّهُ ضَالٌّ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَهُ، {وَخَتَمَ} طَبَعَ، {عَلَى سَمْعِهِ} فَلَمْ يَسْمَعِ الْهُدَى، {وَقَلْبِهِ} فَلَمْ يَعْقِلِ الْهُدَى، {وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ "غَشْوَةً" بِفَتْحِ الْغَيْنِ وَسُكُونِ الشِّينِ، وَالْبَاقُونَ "غِشَاوَةً" ظُلْمَةً فَهُوَ لَا يُبْصِرُ الْهُدَى، {فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ} [أَيْ فَمَنْ يَهْدِيهِ] (٣) بَعْدَ أَنْ أَضَلَّهُ اللَّهُ، {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} .
{وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ} “Allah'ın da bir bilgiye göre saptırdığı” onun akıbetine dair olan bilgisine göre; onu yaratmadan önce sapık olduğuna dair ilminde önceden geçen bilgiye göre olduğu da söylenmiştir. {وَخَتَمَ} “ve mühürlediği” damgaladığı, {عَلَى سَمْعِهِ} “kulağını” böylece hidayeti işitmez, {وَقَلْبِهِ} “ve kalbini” böylece hidayeti akletmez, {وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً} “gözünün üzerine de bir perde çektiği” Hamza ve Kisâî gayn harfinin fethası ve şın harfinin sükûnu ile "غَشْوَةً", diğerleri ise karanlık manasında "غِشَاوَةً" şeklinde okudular; dolayısıyla o hidayeti görmez. {فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ} “Artık Allah'tan sonra onu kim doğru yola iletebilir?” [yani] Allah onu saptırdıktan sonra [onu kim doğru yola iletebilir?] (¬٣) {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünmüyor musunuz?”
14219. Metin
{وَقَالُوا} يَعْنِي مُنْكِرِي الْبَعْثِ، {مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا} أَيْ مَا الْحَيَاةُ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا، {نَمُوتُ وَنَحْيَا} أَيْ يَمُوتُ الْآبَاءُ وَيَحْيَا الْأَبْنَاءُ، وَقَالَ الزُّجَاجُ: يَعْنِي نَمُوتُ وَنَحْيَا، فَالْوَاوُ لِلِاجْتِمَاعِ، {وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ} أَيْ وَمَا يُفْنِينَا إِلَّا مَرُّ الزَّمَانِ وَطُولُ الْعُمْرِ وَاخْتِلَافُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ. {وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ} الَّذِي قَالُوهُ، {مِنْ عِلْمٍ} أَيْ لَمْ يَقُولُوهُ عَنْ عِلْمٍ [عَلِمُوهُ] (٤) {إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ} .
{وَقَالُوا} “Dediler ki” yani dirilişi inkâr edenler, {مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا} “Dünya hayatımızdan başka bir şey yoktur” yani hayat ancak bizim dünya hayatımızdır, {نَمُوتُ وَنَحْيَا} “ölürüz ve yaşarız” yani babalar ölür, çocuklar yaşar. Zeccâc: "Ölürüz ve yaşarız" demektir, buradaki vâv harfi birliktelik içindir, dedi. {وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ} “Bizi ancak zaman yok eder” yani bizi ancak zamanın geçmesi, ömrün uzaması ve gece ile gündüzün değişmesi yok eder. {وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ} “Onların bu hususta” bu söyledikleri şeyde, {مِنْ عِلْمٍ} “hiçbir bilgisi yoktur” yani bunu [bildikleri] bir bilgiye dayanarak söylemediler (¬٤) {إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ} “onlar sadece zanda bulunuyorlar.”
14220. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو عَلِيٍّ حَسَّانُ بْنُ سَعِيدٍ الْمَنِيعِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ مُحَمَّدُ بْنُ مُحَمَّدٍ مُحَمَّشٌ الزِّيَادِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْقَطَّانُ، حَدَّثَنَا أَبُو الْحَسَنِ أَحْمَدُ بْنُ يُوسُفَ السُّلَمِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ، حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ ﵁، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: لَا يَقُلِ ابْنُ آدَمَ يَا خَيْبَةَ الدَّهْرِ، فَإِنِّي أَنَا الدَّهْرُ، أُرْسِلُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ، فَإِذَا شِئْتُ قَبْضَتُهُمَا" ٥ .
Bize Ebû Alî Hassân b. Saîd el-Menîî haber verdi, bize Ebû Tâhir Muhammed b. Muhammed b. Muhammeş ez-Ziyâdî haber verdi, bize Ebû Bekir Muhammed b. el-Hüseyn el-Kattân haber verdi, bize Ebû'l-Hasen Ahmed b. Yûsuf es-Sülemî anlattı, bize Abdürrezzâk anlattı, bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'ten haber verdi, bize Ebû Hureyre radıyallâhu anh anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: لَا يَقُلِ ابْنُ آدَمَ يَا خَيْبَةَ الدَّهْرِ، فَإِنِّي أَنَا الدَّهْرُ، أُرْسِلُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ، فَإِذَا شِئْتُ قَبْضَتُهُمَا » «Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Âdemoğlu, "Ey zamanın hüsranı/yazıklar olsun zamana!" demesin. Zira Dehr (zamanı yaratıp yöneten) Benim; geceyi ve gündüzü Ben gönderirim, dilediğim zaman da ikisini kabzederim (sona erdiririm).» 5.
14221. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ الطَّاهِرِيُّ، حَدَّثَنَا جَدِّي عَبْدُ الصَّمَدِ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْبَزَّازُ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ زَكَرِيَّا الْعُذَافِرِيُّ، أَخْبَرَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الدَّبَرِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ أَيُّوبَ عَنِ ابْنِ سِيرِينَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَا يَسُبُّ أَحَدُكُمُ الدَّهْرَ [فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الدَّهْرُ] (١) ، وَلَا يَقُولَنَّ لِلْعِنَبِ الْكَرْمُ، فَإِنَّ الْكَرْمَ هُوَ الرَّجُلُ الْمُسْلِمُ" (٢) .
Bize Ebû Saîd Abdullah b. Ahmed et-Tâhirî haber verdi, bize dedem Abdüssamed b. Abdurrahman el-Bezzâz anlattı, bize Muhammed b. Zekeriyyâ el-Uzâfirî haber verdi, bize İshâk b. İbrâhîm ed-Deberî haber verdi, bize Abdürrezzâk anlattı, bize Ma'mer, Eyyûb'dan, o İbn Sîrîn'den, o da Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan haber verdi; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Hiçbiriniz zamana sövmesin; [çünkü Allah zamanın bizzat yaratıcısı ve yöneticisidir] (¬١). Üzüme de sakın 'kerm' demesin, çünkü kerm (asıl cömert ve ikram sahibi olan) müslüman kişidir." (¬٢)
14222. Metin
وَمَعْنَى الْحَدِيثِ: أَنَّ الْعَرَبَ كَانَ مِنْ شَأْنِهِمْ ذَمُّ الدَّهْرِ، وَسَبِّهِ عِنْدَ النَّوَازِلِ، لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَنْسُبُونَ إِلَيْهِ مَا يُصِيبُهُمْ مِنَ الْمَصَائِبِ وَالْمَكَارِهِ، فَيَقُولُونَ: أَصَابَتْهُمْ قَوَارِعُ الدَّهْرِ، وَأَبَادَهُمُ الدَّهْرِ، كَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ: "وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ" فَإِذَا أَضَافُوا إِلَى الدَّهْرِ مَا نَالَهُمْ مِنَ الشَّدَائِدِ سَبُّوا فَاعِلَهَا، فَكَانَ مَرْجِعُ سَبِّهِمْ إِلَى اللَّهِ ﷿، إِذْ هُوَ الْفَاعِلُ فِي الْحَقِيقَةِ لِلْأُمُورِ الَّتِي يُضِيفُونَهَا إِلَى الدَّهْرِ، [فَنُهُوا عَنْ سَبِّ الدَّهْرِ] (٣) .
Hadisin manası şudur: Arapların âdeti, başlarına felaket geldiğinde zamana dil uzatmak ve ona sövmekti. Çünkü kendilerine isabet eden musibet ve kötülükleri ona nispet ederler; "Zamanın felaketleri onlara çarptı, zaman onları helak etti" derlerdi; nitekim Allah Teâlâ da onlardan haber vererek: "Bizi ancak zaman yok eder" buyurmuştur. Kendilerine gelen sıkıntıları zamana isnat ettiklerinde, onun failine (yapıcısına) sövmüş olurlar ve onların sövgüsü Allah azze ve celle'ye dönmüş olurdu. Zira zamana isnat ettikleri işlerin gerçek faili O'dur. [İşte bu yüzden zamana sövmekten nehyedildiler] (¬٣).
14223. Metin
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٥) قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٢٦) وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ (٢٧) وَتَرَى كُلَّ أُمَّةٍ جَاثِيَةً كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعَى إِلَى كِتَابِهَا الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) }
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٥) قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٢٦) وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ (٢٧) وَتَرَى كُلَّ أُمَّةٍ جَاثِيَةً كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعَى إِلَى كِتَابِهَا الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) } “Ayetlerimiz onlara açık açık okunduğu zaman: 'Eğer doğru söylüyorsanız atalarımızı getirin' demekten başka bir delilleri olmamıştır. (25) De ki: 'Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra da hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizi bir araya toplar; fakat insanların çoğu bilmezler.' (26) Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o gün bâtıla sapanlar hüsrana uğrayacaktır. (27) O gün her ümmeti diz üstü çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır: 'Bugün yaptıklarınızın karşılığı size verilecektir.' (28)”
14224. Metin
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ} [أَيْ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ] (٤) ، {لَا رَيْبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ} . {وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ} يَعْنِي الْكَافِرِينَ الَّذِينَ هُمْ أَصْحَابُ الْأَبَاطِيلِ، يَظْهَرُ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ خُسْرَانُهُمْ بِأَنْ يَصِيرُوا إِلَى النَّارِ.
{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ} “Ayetlerimiz onlara açık açık okunduğu zaman: 'Eğer doğru söylüyorsanız atalarımızı getirin' demekten başka bir delilleri olmamıştır. De ki: 'Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra da kıyamet gününde sizi bir araya toplar'” [yani kıyamet günü için] (¬٤), {لَا رَيْبَ فِيهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ} “hakkında hiçbir şüphe yoktur; fakat insanların çoğu bilmezler.” {وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ} “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o gün bâtıla sapanlar hüsrana uğrayacaktır”, yani bâtıl ehli olan kâfirler; ateşe gitmek suretiyle o gün hüsranları açığa çıkar.
14225. Metin
{وَتَرَى كُلَّ أُمَّةٍ جَاثِيَةً} بَارِكَةً عَلَى الرُّكَبِ، وَهِيَ جِلْسَةُ الْمُخَاصِمِ بَيْنَ يَدَيِ الْحَاكِمِ يَنْتَظِرُ الْقَضَاءَ.
{وَتَرَى كُلَّ أُمَّةٍ جَاثِيَةً} “O gün her ümmeti diz üstü çökmüş görürsün” dizlerinin üzerine çökmüş olarak. Bu, hâkimin huzurunda hükmü bekleyen hasmın oturuşudur.
14226. Metin
قَالَ سَلْمَانُ الْفَارِسِيُّ: إِنَّ فِي الْقِيَامَةِ سَاعَةٌ هِيَ عَشْرُ سِنِينَ، يَخِرُّ النَّاسُ فِيهَا جُثَاةً عَلَى رُكَبِهِمْ
Selmân el-Fârisî [şöyle] demiştir: "Kıyamette on yıl [süren] bir an vardır ki, insanlar orada dizleri üstüne çökerler
14227. Metin
حَتَّى إِبْرَاهِيمَ ﵇ يُنَادِي رَبَّهُ: لَا أَسْأَلُكَ إِلَّا نَفْسِي (١) .
hatta İbrâhîm aleyhisselâm bile Rabbine: "Senden yalnızca nefsimi [kurtarmanı] istiyorum" diye seslenir (¬١).
14228. Metin
{كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعَى إِلَى كِتَابِهَا} الَّذِي فِيهِ أَعْمَالُهَا، وَقَرَأَ يَعْقُوبُ "كُلَّ أُمَّةٍ" نَصَبَ، وَيُقَالُ لَهُمُ: {الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .
{كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعَى إِلَى كِتَابِهَا} “Her ümmet kendi kitabına çağrılır” amellerinin içinde bulunduğu kitaba. Ya'kûb nasb ile "كُلَّ أُمَّةٍ" okumuştur. Onlara şöyle denir: {الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Bugün yaptıklarınızın karşılığı size verilecektir.”
14229. Metin
{هَذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٩) فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (٣٠) وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا أَفَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمِينَ (٣١) وَإِذَا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ (٣٢) }
{هَذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٩) فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (٣٠) وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا أَفَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمِينَ (٣١) وَإِذَا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ (٣٢) } “'İşte bu, size karşı hakkı söyleyen kitabımızdır. Şüphesiz biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.' (29) İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine koyacaktır. İşte apaçık kurtuluş budur. (30) İnkâr edenlere gelince: 'Ayetlerim size okunmadı mı da siz büyüklük tasladınız ve günahkâr bir topluluk oldunuz?' [denilir]. (31) 'Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır ve kıyamette hiçbir şüphe yoktur' denildiği zaman: 'Kıyamet nedir bilmiyoruz, ancak bir zandan ibaret olduğunu sanıyoruz ve biz kesin bir bilgiye sahip değiliz' demiştiniz. (32)”
14230. Metin
{هَذَا كِتَابُنَا} يَعْنِي دِيوَانَ الْحَفَظَةِ، {يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ} يَشْهَدُ عَلَيْكُمْ بِبَيَانٍ شَافٍ، فكأنه ينطق ١٢٢/ب وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْكِتَابِ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ. {إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} أَيْ نَأْمُرُ الْمَلَائِكَةَ بِنَسْخِ أَعْمَالِكُمْ أَيْ بِكَتْبِهَا وَإِثْبَاتِهَا عَلَيْكُمْ.
{هَذَا كِتَابُنَا} “İşte bu bizim kitabımızdır” yani koruyucu meleklerin divanıdır/kaydıdır, {يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ} “size karşı hakkı söyler” apaçık bir beyanla aleyhinize şahitlik eder, adeta konuşur. Kitaptan kastın Levh-i Mahfûz olduğu da söylenmiştir. {إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Şüphesiz biz yaptıklarınızı kaydediyorduk” yani meleklere amellerinizi kaydetmelerini, aleyhinize yazıp tespit etmelerini emrediyorduk.
14231. Metin
وَقِيلَ: "نَسْتَنْسِخُ" أَيْ نَأْخُذُ نُسْخَتَهُ، وَذَلِكَ أَنَّ الْمَلِكَيْنِ يَرْفَعَانِ عَمَلَ الْإِنْسَانِ، فَيُثْبِتُ اللَّهُ مِنْهُ مَا كَانَ لَهُ فِيهِ ثَوَابٌ أَوْ عِقَابٌ، وَيَطْرَحُ مِنْهُ اللَّغْوَ نَحْوَ قَوْلِهِمْ: هَلُمَّ وَاذْهَبْ.
Bir görüşe göre de: "Nestensihu", yani onun bir nüshasını alıyorduk demektir. Şöyle ki; iki melek insanın amelini yukarı çıkarır, Allah da ondan sevap veya ceza gerektiren şeyleri tespit eder; "gel" ve "git" gibi boş sözleri ise bir kenara atar.
14232. Metin
وَقِيلَ: الِاسْتِنْسَاخُ مِنَ اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ تَنْسَخُ الْمَلَائِكَةُ كُلَّ عَامٍ مَا يَكُونُ مِنْ أَعْمَالِ بَنِي آدَمَ، وَالِاسْتِنْسَاخُ لَا يَكُونُ إِلَّا مِنْ أَصْلٍ، فَيُنْسَخُ كِتَابٌ مِنْ كِتَابٍ.
İstinsâhın Levh-i Mahfûz'dan olduğu da söylenmiştir; melekler her yıl Âdemoğullarının amellerinden olacak şeyleri oradan istinsah ederler (kopyalarlar). İstinsah ise ancak bir asıldan olur, dolayısıyla bir kitaptan bir kitap istinsah edilir (yazılır).
14233. Metin
وَقَالَ الضَّحَّاكُ: نَسْتَنْسِخُ أَيْ نُثْبِتُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: نَكْتُبُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: نَحْفَظُ.
Dahhâk: "İstinsah ediyoruz, yani tespit ediyoruz" dedi. Süddî: "Yazıyoruz" dedi. Hasan: "Koruyoruz" dedi.
14234. Metin
{فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ} [الظَّفْرُ] (٢) الظَّاهِرُ.
{فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ} “İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine koyacaktır. İşte apaçık kurtuluş budur” [apaçık bir zaferdir] (¬٢).
14235. Metin
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا} يُقَالُ لَهُمْ، {أَفَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمِينَ} مُتَكَبِّرِينَ كَافِرِينَ.
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenlere gelince” onlara şöyle denilir: {أَفَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمِينَ} “'Ayetlerim size okunmadı mı da siz büyüklük tasladınız ve günahkâr bir topluluk oldunuz?'” kibirlenen kâfirler [oldunuz].
14236. Metin
{وَإِذَا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا} قَرَأَ حَمْزَةُ: "وَالسَّاعَةَ" نَصَبَ عَطَفَهَا عَلَى الْوَعْدِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ، {قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا} أَيْ مَا نَعْلَمُ ذَلِكَ إِلَّا حَدْسًا وَتَوَهُّمًا. {وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ} أَنَّهَا كَائِنَةٌ.
{وَإِذَا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا} “'Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır ve kıyametin kopacağından hiçbir şüphe yoktur' denildiği zaman” Hamza, “وَالسَّاعَةَ” [kelimesini] 'el-va‘d' kelimesine atfederek mansub (üstünlü) okumuştur.1 Diğer [kıraat imamları] ise mübteda (özne) olarak merfû (ötreli) okumuşlardır. {قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا} “siz: 'Kıyamet nedir bilmiyoruz, sadece bir zandan ibaret sanıyoruz' demiştiniz.” Yani biz bunu ancak bir sezgi ve vehim olarak biliyoruz.2 {وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ} “'Biz kesin bir bilgiye sahip değiliz.'” [yani] onun gerçekleşeceğine dair.
14237. Metin
{وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٣٣) وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْسَاكُمْ كَمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٣٤) ذَلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آيَاتِ اللَّهِ هُزُوًا وَغَرَّتْكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ (٣٥) فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٣٦) وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣٧) }
{وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٣٣) وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْسَاكُمْ كَمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٣٤) ذَلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آيَاتِ اللَّهِ هُزُوًا وَغَرَّتْكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ (٣٥) فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٣٦) وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣٧) } “Yaptıklarının kötülükleri karşılarına çıktı ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi. (33) Ve denildi ki: 'Bugününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi, bugün de biz sizi unutuyoruz (azapta terk ediyoruz)! Barınağınız ateştir ve sizin hiçbir yardımcınız da yoktur. (34) Bunun sebebi, Allah'ın ayetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatmış olmasıdır.' Artık bugün ne oradan çıkarılırlar ne de tevbeleri kabul edilir (özür dilemelerine fırsat verilir). (35) Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (36) Göklerde ve yerde büyüklük O'nundur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir. (37)”
14238. Metin
{وَبَدَا لَهُمْ} [فِي الْآخِرَةِ] (١) {سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا} فِي الدُّنْيَا أَيْ جَزَاؤُهَا {وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} .
{وَبَدَا لَهُمْ} “Ve onlara açığa çıktı” [ahirette] (¬١) {سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا} “yaptıklarının kötülükleri” dünyada [yaptıklarının], yani cezası {وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi.”
14239. Metin
{وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْسَاكُمْ} نَتْرُكُكُمْ فِي النَّارِ، {كَمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا} تَرَكْتُمُ الْإِيمَانَ وَالْعَمَلَ لِلِقَاءِ هَذَا الْيَوْمِ، {وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} . {ذَلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آيَاتِ اللَّهِ هُزُوًا وَغَرَّتْكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا} حَتَّى قُلْتُمْ: لَا بَعْثَ وَلَا حِسَابَ، {فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِفَتْحِ الْيَاءِ وَضَمِّ الرَّاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ الرَّاءِ، {وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} لَا يَطْلُبُ مِنْهُمْ أَنْ يَرْجِعُوا إِلَى طَاعَةِ اللَّهِ، لِأَنَّهُ لَا يَقْبَلُ ذَلِكَ الْيَوْمَ عُذْرًا وَلَا تَوْبَةَ.
{وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْسَاكُمْ} “Ve denildi ki: 'Bugün biz sizi unutuyoruz'” sizi ateşte terk ediyoruz, {كَمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا} “tıpkı bugününüzle karşılaşmayı unuttuğunuz gibi” bu günle karşılaşmak için iman etmeyi ve amel etmeyi terk ettiğiniz [gibi], {وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “barınağınız ateştir ve sizin hiçbir yardımcınız da yoktur.” {ذَلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آيَاتِ اللَّهِ هُزُوًا وَغَرَّتْكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا} “Bunun sebebi, Allah'ın ayetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatmış olmasıdır” hatta: 'Yeniden dirilme de hesap da yok' demiştiniz. {فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا} “Artık bugün ne oradan çıkarılırlar” Hamza ve el-Kisâî yânın fethası ve rânın dammesiyle okudular, diğerleri ise yânın dammesi ve rânın fethasıyla okudular, {وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} “ne de tevbeleri kabul edilir (özür dilemelerine fırsat verilir)” Allah'ın itaatine dönmeleri kendilerinden istenmez; çünkü O, o gün ne bir özrü ne de bir tevbeyi kabul eder.
14240. Metin
{فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ} العظمة، {فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .
{فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ} “Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Büyüklük de O'nundur” azamet [O'nundur], {فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “göklerde ve yerde. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.”
14241. Metin
أَخْبَرَنَا الْإِمَامُ أَبُو عَلِيٍّ الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْقَاضِي، حَدَّثَنَا السَّيِّدُ أَبُو الْحَسَنِ مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْعَلَوِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَامِدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْحَسَنِ الشَّرْقِيُّ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ حَفْصٍ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْفَرَّاءُ وَقَطَنُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ قَالُوا، أَخْبَرَنَا حَفْصُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنِي إِبْرَاهِيمُ بْنُ طَهْمَانَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنِ الْأَغَرِّ أَبِي مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "يَقُولُ اللَّهُ ﷿: الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، وَالْعَظْمَةُ إِزَارِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِي وَاحِدٍ مِنْهُمَا أَدْخَلْتُهُ النَّارَ" ٢ .
İmam Ebû Ali el-Hüseyin b. Muhammed el-Kâdî bize haber verdi, Seyyid Ebu'l-Hasan Muhammed b. el-Hüseyin el-Alevî bize rivayet etti, Ebû Hâmid Ahmed b. Muhammed b. el-Hasan eş-Şarkî bize haber verdi, Ahmed b. Hafs, Abdullah b. Muhammed el-Ferrâ ve Katan b. İbrâhim bize rivayet edip dediler ki: Hafs b. Abdullah bize haber verdi, İbrâhim b. Tahmân bana Atâ b. es-Sâib'den, o el-Eğar Ebû Müslim'den, o da Ebû Hüreyre'den radıyallâhu anh rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « يَقُولُ اللَّهُ ﷿: الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، وَالْعَظْمَةُ إِزَارِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِي وَاحِدٍ مِنْهُمَا أَدْخَلْتُهُ النَّارَ » «Allah Azze ve Celle buyurur ki: Kibriyâ (büyüklük) Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim bu ikisinden birinde Benimle çekişirse onu ateşe sokarım.» 2