14845. Metin
سُورَةُ ق مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Kaf Suresi Mekkîdir (١) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14846. Metin
{ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) }
{ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) } “Kāf. Şerefli Kur'an'a andolsun!”
14847. Metin
{ق} [قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ قَسَمٌ، وَقِيلَ:] (٢) هُوَ اسْمٌ لِلسُّورَةِ، وَقِيلَ هُوَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ الْقُرْآنِ.
{ق} “Kāf.” [İbn Abbas şöyle dedi: O bir yemindir. Denildi ki:] (٢) O surenin adıdır. Bir görüşe göre de o Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir.
14848. Metin
وَقَالَ الْقُرَظِيُّ (٣) : هُوَ مِفْتَاحُ اسْمِهِ "الْقَدِيرِ"، وَ"الْقَادِرِ" وَ"الْقَاهِرِ" وَ"الْقَرِيبِ" وَ"الْقَابِضِ".
el-Kurazî (٣) şöyle demiştir: O, O'nun "el-Kadîr", "el-Kâdir", "el-Kâhir", "el-Karîb" ve "el-Kâbıd" isimlerinin anahtarıdır.
14849. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَالضَّحَّاكُ: هُوَ جَبَلٌ مُحِيطٌ بِالْأَرْضِ مِنْ زُمُرُّدَةٍ خَضْرَاءَ، مِنْهُ خُضْرَةُ السَّمَاءِ وَالسَّمَاءُ مَقْبِيَّةٌ عَلَيْهِ، وَعَلَيْهِ كَتِفَاهَا (٤) ، وَيُقَالُ هُوَ وَرَاءِ الْحِجَابِ الَّذِي تَغِيبُ الشمس من ١٣٧/ب وَرَائِهِ بِمَسِيرَةِ سَنَةٍ (٥) .
İkrime ve Dahhâk ise şöyle demiştir: O, yeryüzünü kuşatan yeşil zümrütten bir dağdır; göğün yeşilliği ondandır, gök kubbe gibi onun üzerindedir ve iki omuzu onun üzerindedir (٤). Güneşin bir yıllık mesafe arkasında battığı perdenin arkasında olduğu da söylenir ١٣٧/b (٥).
14850. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ قُضِيَ الْأَمْرُ، أَوْ قُضِيَ مَا هُوَ كَائِنٌ، كَمَا قَالُوا فِي حم (٦) .
Hâ-Mîm hakkında söyledikleri gibi, anlamının "İş hükme bağlandı" veya "Olacak olan şey takdir edildi" olduğu da söylenmiştir (٦).
14851. Metin
{وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ} الشَّرِيفِ الْكَرِيمِ عَلَى اللَّهِ، الْكَثِيرِ الْخَيْرِ.
{وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ} “Şerefli Kur'an'a andolsun!” Allah katında şerefli, değerli ve hayrı çok olan.
14852. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي جَوَابِ الْقَسَمِ، فَقَالَ أَهْلُ الْكُوفَةِ: جَوَابُهُ: "بَلْ عَجِبُوا"، وَقِيلَ: جَوَابُهُ مَحْذُوفٌ،
Yeminin cevabı (cevâbü'l-kasem) hususunda ihtilaf ettiler. Kûfeliler: "Bunun cevabı: 'Bilakis şaştılar' [ifadesidir]" dediler. Bir görüşe göre de cevabı mahzuftur (cümlede zikredilmeyip gizlenmiştir),
14853. Metin
مَجَازُهُ: وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) لَتُبْعَثُنَّ. وَقِيلَ: جَوَابُهُ قَوْلُهُ: "مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ". وَقِيلَ: "قَدْ عَلِمْنَا (٢) " وَجَوَابَاتُ الْقَسَمِ سَبْعَةٌ: "إِنَّ" الشَّدِيدَةُ كَقَوْلِهِ: "وَالْفَجْرِ-إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ" (الْفَجْرِ-١٤) ، وَ"مَا" النَّفْيِ كَقَوْلِهِ: "وَالضُّحَى -مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ" (الضُّحَى-١-٣) ، وَ"اللَّامُ" الْمَفْتُوحَةُ كَقَوْلِهِ: "فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ" (الْحِجْرِ-٩٢) وَ"إِنْ" الْخَفِيفَةُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ" (الشُّعَرَاءِ -٣٨) وَ"لَا" كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ" (النَّحْلِ-٣٨) ، وَ"قَدْ" كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا -قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا" (الشَّمْسِ-١-٩) .
Mecâzı (takdiri): "Şanlı Kur'an'a andolsun ki (١) muhakkak diriltileceksiniz" şeklindedir. Bir görüşe göre cevabı: "Hiçbir söz telaffuz etmez ki..." kavlidir. Bir görüşe göre de: "Biz muhakkak bilmişizdir (٢)" kavlidir. Yeminin cevapları yedi tanedir: Şeddeli "inne"; nitekim Allah Teâlâ: "Fecr'e andolsun ki... Şüphesiz Rabbin gözetleme yerindedir" (Fecr-14) buyurmuştur. Olumsuzluk bildiren "mâ"; nitekim Allah Teâlâ: "Kuşluk vaktine andolsun ki... Rabbin seni terk etmedi" (Duhâ-1-3) buyurmuştur. Üstünlü "lâm"; nitekim Allah Teâlâ: "Rabbine andolsun ki elbette onların hepsine soracağız" (Hicr-92) buyurmuştur. Hafifletilmiş "in"; nitekim Allah Teâlâ: "Gerçekten biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz" (Şuarâ-38) buyurmuştur. "Lâ"; nitekim Allah Teâlâ: "Allah'ın ölen kimseyi diriltmeyeceğine dair var güçleriyle yemin ettiler" (Nahl-38) buyurmuştur. "Kad"; nitekim Allah Teâlâ: "Güneşe ve aydınlığına andolsun ki... Muhakkak nefsini arındıran kurtulmuştur" (Şems-1-9) buyurmuştur.
14854. Metin
{بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢) أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣) قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ (٤) بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ (٥) }
{بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢) أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣) قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ (٤) بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ (٥) } “Aksine aralarından bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da o kâfirler: 'Bu şaşılacak bir şey!' dediler. 'Ölüp de toprak olduğumuz zaman mı? Bu, uzak bir dönüştür.' Biz yerin onlardan ne eksilttiğini muhakkak bilmişizdir. Katımızda koruyan bir kitap vardır. Aksine hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar; onlar karışık bir iş içindedirler.”
14855. Metin
وَ"بَلْ" كَقَوْلِهِ: "وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ -بَلْ عَجِبُوا".
Ve "bel" edatıdır; nitekim: "Şerefli Kur'an'a andolsun! - Aksine şaştılar" buyrulmuştur.
14856. Metin
{أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ} مُخَوِّفٌ، {مِنْهُمْ} يَعْرِفُونَ نَسَبَهُ وَصِدْقَهُ وَأَمَانَتَهُ، {فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ} غَرِيبٌ.
{أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ} “bir uyarıcının kendilerine gelmesine” korkutucunun, {مِنْهُمْ} “aralarından” soyunu, doğruluğunu ve güvenilirliğini bildikleri, {فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ} “o kâfirler: 'Bu şaşılacak bir şey!' dediler” tuhaf.
14857. Metin
{أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا} نُبْعَثُ، تَرَكَ ذِكْرَ الْبَعْثِ لِدَلَالَةِ الْكَلَامِ عَلَيْهِ، {ذَلِكَ رَجْعٌ} أَيْ رَدٌّ إِلَى الْحَيَاةِ {بَعِيدٌ} وَغَيْرُ كَائِنٍ، أَيْ: يَبْعُدُ أَنْ نُبْعَثَ بَعْدَ الْمَوْتِ.
{أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا} “Ölüp de toprak olduğumuz zaman mı?” diriltileceğiz? Kelâmın delaletinden ötürü diriltilme zikredilmemiştir. {ذَلِكَ رَجْعٌ} “Bu bir dönüştür” yani hayata döndürülüştür {بَعِيدٌ} “uzak” ve gerçekleşmeyecek olan, yani: öldükten sonra diriltilmemiz uzaktır/imkânsızdır.
14858. Metin
قَالَ اللَّهُ ﷿: {قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ} أَيْ تَأْكُلُ مِنْ لُحُومِهِمْ وَدِمَائِهِمْ وَعِظَامِهِمْ لَا يَعْزُبُ عَنْ عِلْمِهِ شَيْءٌ. قَالَ السُّدِّيُّ: هُوَ الْمَوْتُ، يَقُولُ: قَدْ عَلِمْنَا مَنْ يَمُوتُ مِنْهُمْ وَمَنْ يَبْقَى، {وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ} [مَحْفُوظٌ مِنَ الشَّيَاطِينِ وَمِنْ أَنْ يَدْرُسَ وَيَتَغَيَّرَ وَهُوَ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ، وَقِيلَ: حَفِيظٌ] (٣) أَيْ: حَافِظٌ لِعِدَّتِهِمْ وَأَسْمَائِهِمْ.
Allah Azze ve Celle buyurdu ki: {قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ} “Biz yerin onlardan ne eksilttiğini muhakkak bilmişizdir” yani etlerinden, kanlarından ve kemiklerinden yediğini; O'nun ilminden hiçbir şey gizli kalmaz. es-Süddî şöyle demiştir: Bu ölümdür; [Allah] şöyle buyuruyor: Onlardan kimin öleceğini ve kimin kalacağını muhakkak bilmişizdir. {وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ} “Katımızda koruyan bir kitap vardır” [şeytanlardan, yıpranmaktan ve değişmekten korunmuş bir kitaptır ki o Levh-i Mahfûzdur. Bir görüşe göre hafîz] (٣) yani: onların sayılarını ve isimlerini muhafaza edendir.
14859. Metin
{بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ} بِالْقُرْآنِ، {لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ} مُخْتَلِطٍ، قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَمُجَاهِدٌ: مُلْتَبِسٌ. قَالَ قَتَادَةُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: مَنْ تَرَكَ الْحَقَّ مُرِجَ عَلَيْهِ أَمْرُهُ وَالْتَبَسَ عَلَيْهِ دِينُهُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: مَا تَرَكَ قَوْمٌ الْحَقَّ إِلَّا مُرِجَ أَمْرُهُمْ. وَذَكَرَ الزَّجَّاجُ مَعْنَى اخْتِلَاطِ أَمْرِهِمْ، فَقَالَ: هُوَ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ لِلنَّبِيِّ ﷺ، مَرَّةً شَاعِرٌ، وَمَرَّةً سَاحِرٌ، وَمَرَّةً مُعَلَّمٌ، وَيَقُولُونَ لِلْقُرْآنِ مَرَّةً سِحْرٌ، وَمَرَّةً
{بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ} “Aksine onlar hakkı yalanladılar” Kur'an'ı, {لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ} “kendilerine geldiğinde; bundan dolayı onlar karışık bir durum içindedirler” birbirine karışmış [bir hâldedirler]. Saîd b. Cübeyr ve Mücâhid: «Karmaşık/belirsizdir» demiştir. Katâde bu ayet hakkında şöyle demiştir: «Kim hakkı terk ederse işi birbirine karışır ve dini kendisine karmaşık gelir.» el-Hasan ise şöyle demiştir: «Bir kavim hakkı terk ettiğinde durumları mutlaka birbirine girer.» ez-Zeccâc, onların işlerinin karışıklığının anlamını zikrederek şöyle demiştir: Bu, onların Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir keresinde şair, bir keresinde büyücü, bir keresinde öğretilmiş [biri] demeleri; Kur'an için de bir keresinde büyü, bir keresinde...
14860. Metin
رَجَزٌ، وَمَرَّةً مُفْتَرًى، فَكَانَ أَمْرُهُمْ مُخْتَلِطًا مُلْتَبِسًا عَلَيْهِمْ.
recez (şiir), bir keresinde uydurma demeleridir; böylece durumları kendilerine karışık ve karmaşık gelmiştir.
14861. Metin
{أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ (٦) وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٧) تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨) وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ (٩) وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ (١٠) رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ (١١) }
{أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ (٦) وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٧) تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨) وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ (٩) وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ (١٠) رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ (١١) } “Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik, süsledik ve onun hiçbir yarığı yoktur? Yeri de yayıp uzattık, içine sarsılmaz dağlar yerleştirdik ve onda gönül açıcı her çiftten bitirdik; [bunu] yönelen her kula bir basiret ve bir ibret olsun diye [yaptık]. Gökten bereketli bir su indirdik de onunla bahçeler ve hasat edilen taneler bitirdik; ve kullara rızık olmak üzere dizilmiş tomurcukları olan uzun hurma ağaçları [bitirdik]. Onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir.”
14862. Metin
ثُمَّ دَلَّهُمْ عَلَى قُدْرَتِهِ، فَقَالَ: {أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا} بِغَيْرِ عَمَدٍ، {وَزَيَّنَّاهَا} بِالْكَوَاكِبِ، {وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ} شُقُوقٍ وَفُتُوقٍ وَصُدُوعٍ، وَاحِدُهَا فَرْجٌ.
Sonra onlara kudretine delil getirerek buyurdu ki: {أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا} “Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik” direksiz olarak, {وَزَيَّنَّاهَا} “ve süsledik” yıldızlarla, {وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ} “ve onun hiçbir yarığı yoktur?” yarıkları, çatlakları ve delikleri yoktur; tekili furûc (فُرُوج) kelimesinin "ferc"dir.
14863. Metin
{وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا} بَسَطْنَاهَا عَلَى وَجْهِ الْمَاءِ، {وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} جِبَالًا ثَوَابِتَ، {وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} حَسَنٍ كَرِيمٍ يُبْهَجُ بِهِ، أَيْ: يَسُرُّ.
{وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا} “Yeri de yayıp uzattık” onu suyun yüzeyinde yaydık, {وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} “içine sarsılmaz dağlar yerleştirdik” sabit dağlar, {وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} “ve onda gönül açıcı her çiftten bitirdik” güzel, değerli, kendisiyle ferahlanılan yani sevindiren [bitkiler].
14864. Metin
{تَبْصِرَةً} [أَيْ جَعَلْنَا ذَلِكَ تَبْصِرَةً] (١) {وَذِكْرَى} أَيْ تَبْصِيرًا وَتَذْكِيرًا، {لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} أَيْ: لِيُبْصِرَ بِهِ وَيَتَذَكَّرَ بِهِ.
{تَبْصِرَةً} “bir basiret” [yani bunu bir basiret kıldık] (١) {وَذِكْرَى} “ve bir ibret/öğüt” yani basiret ve öğüt olmak üzere, {لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} “yönelen her kul için” yani onunla görsün ve onunla düşünsün diye.
14865. Metin
{وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا} كَثِيرَ الْخَيْرِ وَفِيهِ حَيَاةُ كُلِّ شَيْءٍ، وَهُوَ الْمَطَرُ، {فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ} يَعْنِي الْبُرَّ وَالشَّعِيرَ وَسَائِرَ الْحُبُوبِ الَّتِي تَحْصُدُ، فَأَضَافَ الْحَبَّ إِلَى الْحَصِيدِ، وَهُمَا وَاحِدٌ لِاخْتِلَافِ اللَّفْظَيْنِ، كَمَا يُقَالُ: مَسْجِدُ الْجَامِعِ وَرَبِيعُ الْأَوَّلِ. وَقِيلَ: "وَحَبُّ الْحَصِيدِ" أَيْ: وَحَبُّ النَّبْتِ [الْحَصِيدِ] (٢) .
{وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا} “Gökten bereketli bir su indirdik” hayrı bol ve kendisinde her şeyin hayatı olan; o da yağmurdur, {فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ} “onunla bahçeler ve hasat edilen taneler bitirdik” yani buğday, arpa ve hasat edilen diğer bütün taneler. Tane kelimesini hasata izafe etmiştir, ikisi lafızların farklılığından dolayı aynıdır; nitekim el-Mescidü'l-Câmi ve Rebîü'l-Evvel denilmesi gibidir. Şöyle de denilmiştir: "Ve habbe'l-hasîd", yani [hasat edilen] bitkinin tanesi (٢).
14866. Metin
{وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ} قَالَ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وقَتَادَةُ: طِوَالًا يُقَالُ: بَسَقَتِ [النَّخْلَةُ] (٣) بُسُوقًا إِذَا طَالَتْ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: مُسْتَوِيَاتٌ. {لَهَا طَلْعٌ} ثَمَرٌ وَحَمْلٌ، سُمِّيَ بِذَلِكَ لِأَنَّهُ يَطَّلِعُ، وَالطَّلْعُ أَوَّلُ مَا يَظْهَرُ قَبْلَ أَنْ يَنْشَقَّ (٤) {نَضِيدٌ} مُتَرَاكِبٌ مُتَرَاكِمٌ مَنْضُودٌ بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ فِي أَكْمَامِهِ، فَإِذَا خَرَجَ مِنْ أَكْمَامِهِ فَلَيْسَ بِنَضِيدٍ.
{وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ} “ve uzun hurma ağaçları” Mücâhid, İkrime ve Katâde şöyle demiştir: Uzun; hurma ağacı uzadığında "Besekati'n-nahletü busûkan" (hurma ağacı uzadı) denir. Saîd b. Cübeyr: Dümdüz, demiştir. {لَهَا طَلْعٌ} “onun tomurcukları vardır” meyvesi ve ürünü vardır; açtığı (çıktığı) için böyle isimlendirilmiştir. Tal' (طَلْع), yarılmadan önce ilk beliren şeydir (٤). {نَضِيدٌ} “dizilmiş” tomurcuk kılıfları içinde birbiri üstüne dizilmiş, kümelenmiş ve kat kat yerleşmiş. Kılıflarından çıktığında artık nadîd (dizilmiş) sayılmaz.
14867. Metin
{رِزْقًا لِلْعِبَادِ} أَيْ جَعَلْنَاهَا رِزْقًا لِلْعِبَادِ، {وَأَحْيَيْنَا بِهِ} أَيْ بِالْمَطَرِ، {بَلْدَةَ مَيْتًا} أَنْبَتْنَا فِيهَا الْكَلَأَ {كَذَلِكَ الْخُرُوجُ} مِنَ الْقُبُورِ.
{رِزْقًا لِلْعِبَادِ} “Kullara rızık olmak üzere” yani onları kullara rızık kıldık. {وَأَحْيَيْنَا بِهِ} “Ve onunla can verdik” yani yağmurla, {بَلْدَةَ مَيْتًا} “ölü bir beldeye” orada ot bitirdik. {كَذَلِكَ الْخُرُوجُ} “İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir” kabirlerden [dirilip çıkış da böyledir].
14868. Metin
{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ (١٢) وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ (١٣) وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَ وَعِيدِ (١٤) أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (١٥) }
{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ (١٢) وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ (١٣) وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَ وَعِيدِ (١٤) أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (١٥) } “Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd da yalanladı; Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri de; Eyke halkı ve Tübba' kavmi de. Hepsi peygamberleri yalanladı da tehdidim hak oldu. İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Aksine onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindedirler.”
14869. Metin
{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (١٦) إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ (١٧) }
{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (١٦) إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ (١٧) } “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. Sağında ve solunda oturmuş iki alıcı [kaydedici melek] alıp kaydederken.”
14870. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةَ وَقَوْمُ تُبَّعٍ} وَهُوَ تُبَّعٌ الْحِمْيَرِيُّ، وَاسْمُهُ أَسْعَدُ أَبُو كَرِبٍ، قَالَ قَتَادَةُ: ذَمَّ اللَّهُ تَعَالَى قَوْمَ تُبَّعٍ وَلَمْ يَذُمَّهُ، ذَكَرْنَا قِصَّتَهُ فِي سُورَةِ الدُّخَانِ (١) .
Allah Azze ve Celle'nin kavli: {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةَ وَقَوْمُ تُبَّعٍ} “Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı, Semûd, Âd, Firavun, Lût'un kardeşleri, Eyke halkı ve Tübba' kavmi de yalanladı.” O, Himyerli Tübba'dır, ismi Es'ad Ebû Kerib'dir; Katâde şöyle demiştir: Allah Teâlâ Tübba'ın kavmini yermiştir, kendisini yermemiştir; onun kıssasını Duhan Suresi'nde zikretmiştik (١).
14871. Metin
{كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ} أَيْ: كُلٌّ مِنْ هَؤُلَاءِ الْمَذْكُورِينَ كَذَّبَ الرُّسُلَ، {فَحَقَ وَعِيدِ} وَجَبَ لَهُمْ عَذَابِي. ثُمَّ أَنْزَلَ جَوَابًا لِقَوْلِهِمْ "ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ":
{كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ} “Hepsi peygamberleri yalanladı” yani: Bu zikredilenlerin hepsi elçileri yalanladı, {فَحَقَ وَعِيدِ} “tehdidim hak oldu” azabım onlara vacip oldu. Sonra onların: "Bu uzak bir dönüştür" sözlerine bir cevap olarak indirdi:
14872. Metin
{أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ} يَعْنِي: أَعَجَزْنَا حِينَ خَلَقْنَاهُمْ أَوَّلًا [فَنَعْيَا] (٢) بِالْإِعَادَةِ. وَهَذَا تَقْرِيرٌ لَهُمْ لِأَنَّهُمُ اعْتَرَفُوا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ وَأَنْكَرُوا الْبَعْثَ، وَيُقَالُ لِكُلِّ مَنْ عَجَزَ عَنْ شَيْءٍ: عَيِيَ بِهِ. {بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ} أَيْ: فِي شَكٍّ، {مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ} وَهُوَ الْبَعْثُ.
{أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ} “İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik?” Yani: Onları ilk olarak yarattığımızda âciz mi kaldık ki yeniden yaratmaktan da [âciz kalalım] (٢). Bu onlara bir ikrardır; zira onlar ilk yaratılışı itiraf edip dirilişi inkâr ediyorlardı. Bir şeyden âciz kalan her kimse için: "Ayîye bihî" (Ondan âciz kaldı) denir. {بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ} “Aksine onlar şüphe içindedirler” yani şüphede, {مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ} “yeni bir yaratılıştan” ki o da dirilmektir.
14873. Metin
{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ} يُحَدِّثُ بِهِ قَلْبُهُ وَلَا يَخْفَى عَلَيْنَا سَرَائِرُهُ وَضَمَائِرُهُ، {وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ} أَعْلَمُ بِهِ، {مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ} لِأَنَّ أَبْعَاضَهُ وَأَجْزَاءَهُ يَحْجُبُ بَعْضُهَا بَعْضًا، وَلَا يَحْجُبُ عِلْمَ اللَّهِ شَيْءٌ، وَ"حَبْلِ الْوَرِيدِ": عِرْقُ الْعُنُقِ، وَهُوَ عِرْقٌ بَيْنَ الْحُلْقُومِ وَالْعِلْبَاوَيْنِ، يَتَفَرَّقُ فِي الْبَدَنِ، وَالْحَبْلُ هُوَ الْوَرِيدُ، فَأُضِيفَ إِلَى نَفْسِهِ لِاخْتِلَافِ اللَّفْظَيْنِ.
{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ} “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz” kalbinin fısıldadıklarını biliriz ve onun sırları ve iç dünyası bize gizli kalmaz, {وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ} “Biz ona daha yakınız” onu daha iyi biliriz, {مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ} “şah damarından” çünkü insanın kendi cüzleri ve parçaları birbirini perdeler, Allah'ın ilmini ise hiçbir şey perdeleyemez. Hablü'l-verîd (حَبْلِ الْوَرِيدِ): Boyun damarıdır; o da gırtlak ile iki boyun kası arasında bulunan ve bedene yayılan bir damardır. Habl (ip/damar) bizzat verîddir (şah damarı); lafızların farklılığından ötürü kendisine izafe edilmiştir.
14874. Metin
{إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ} أَيْ: يَتَلَقَّى وَيَأْخُذُ الْمَلَكَانِ الْمُوَكَّلَانِ بِالْإِنْسَانِ عَمَلَهُ وَمَنْطِقَهُ يَحْفَظَانِهِ وَيَكْتُبَانِهِ، {عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ} أَيْ أَحَدُهُمَا عَنْ يَمِينِهِ وَالْآخَرُ عَنْ شِمَالِهِ، فَالَّذِي عَنِ الْيَمِينِ يَكْتُبُ الْحَسَنَاتِ، وَالَّذِي عَنِ الشِّمَالِ يَكْتُبُ السَّيِّئَاتِ. {قَعِيدٌ} أَيْ: قَاعِدٌ، وَلَمْ يَقُلْ: قَعِيدَانِ، لِأَنَّهُ أَرَادَ: عَنِ الْيَمِينِ قَعِيدٌ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ، فَاكْتَفَى بِأَحَدِهِمَا عَنِ الْآخَرِ، هَذَا قَوْلُ أَهْلِ الْبَصْرَةِ. وَقَالَ أَهْلُ الْكُوفَةِ: أَرَادَ: قُعُودًا، كَالرَّسُولِ فَجُعِلَ لِلِاثْنَيْنِ وَالْجَمْعِ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي الِاثْنَيْنِ: "فَقُولَا
{إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ} “İki alıcı melek aldıkları zaman” Yani: İnsana görevlendirilen iki melek onun amelini ve sözünü alıp kaydeder, onu muhafaza eder ve yazarlar. {عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ} “sağında ve solunda” Yani onlardan biri onun sağında, diğeri ise solundadır. Sağdaki melek iyilikleri yazar, soldaki melek ise kötülükleri yazar. {قَعِيدٌ} “oturan” Yani oturucudur. "Kaîdân" (iki oturan) demedi; çünkü "sağında bir oturan ve solunda bir oturan [vardır]" demek istemiş ve birini zikrederek diğeriyle yetinmiştir. Bu, Basra ehlinin görüşüdür. Kûfe ehli ise şöyle demiştir: [Buradaki kaîd ile] "resûl" kelimesi gibi ikil ve çoğul için de ortak kullanılan "kuûd" (oturanlar) kastedilmiştir; nitekim Allah Teâlâ iki kişi hakkında şöyle buyurmuştur: "De ki...
14875. Metin
إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ" (الشُّعَرَاءِ-١٦) ، وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْقَعِيدِ الْمُلَازِمَ الَّذِي لَا يَبْرَحُ، لَا الْقَاعِدَ الَّذِي هُوَ ضِدُّ الْقَائِمِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْقَعِيدُ الرَّصِيدُ.
{"Şüphesiz biz Âlemlerin Rabbinin elçisiyiz"} (Şuarâ-16). Bir görüşe göre, kaîd ile ayakta duranın zıddı olan oturan değil, ayrılmayan sürekli beraber bulunan kastedilmiştir. Mücâhid: Kaîd, gözetleyicidir, demiştir.
14876. Metin
{مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ (١٨) وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ (١٩) }
{مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ (١٨) وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ (١٩) } “Ağzından hiçbir söz çıkarmaz ki yanında hazır bir gözetleyici bulunmasın. Ölüm sarhoşluğu hak ile geldi; işte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir.”
14877. Metin
{مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ} مَا يَتَكَلَّمُ مِنْ كَلَامٍ فَيَلْفِظُهُ أَيْ: يَرْمِيهِ مِنْ فِيهِ، {إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ} حَافِظٌ، {عَتِيدٌ} حَاضِرٌ أَيْنَمَا كان. قال ١٣٨/أالْحَسَنُ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ يَجْتَنِبُونَ الْإِنْسَانَ عَلَى حَالَيْنِ: عِنْدُ غَائِطِهِ وَعِنْدَ جِمَاعِهِ.
{مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ} “Ağzından hiçbir söz çıkarmaz ki” ağzından atarak konuştuğu hiçbir söz yoktur ki, {إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ} “mutlaka yanında bir gözetleyici bulunsun” muhafaza eden, {عَتِيدٌ} “hazır” nerede olursa olsun yanında hazır. Hasan[-ı Basrî] ١٣٨/a şöyle demiştir: Şüphesiz melekler iki durumda insandan uzak dururlar: büyük abdestini bozarken ve cinsi münasebet anında.
14878. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: يَكْتُبَانِ عَلَيْهِ حَتَّى أَنِينَهُ فِي مَرَضِهِ (١) . وَقَالَ عِكْرِمَةُ: لَا يَكْتُبَانِ إِلَّا مَا يُؤْجَرُ عَلَيْهِ أَوْ يُؤْزَرُ فِيهِ (٢) .
Mücâhid şöyle demiştir: Hastalığındaki inlemesini dahi onun aleyhine yazarlar (١). İkrime ise şöyle demiştir: Yalnızca mükâfat alacağı veya günaha gireceği şeyleri yazarlar (٢).
14879. Metin
وَقَالَ الضَّحَّاكُ: مَجْلِسُهُمَا تَحْتَ الضِّرْسِ (٣) عَلَى الْحَنَكِ، وَمِثْلُهُ عَنِ الْحَسَنِ، وَكَانَ الْحَسَنُ يُعْجِبُهُ أَنْ يُنَظِّفَ عَنْفَقَتَهُ.
Dahhâk şöyle demiştir: İkisinin oturduğu yer, çenenin üzerindeki azı dişinin altıdır (٣); aynısı Hasan[-ı Basrî]'den de rivayet edilmiştir. Hasan sakalının altındaki tüyleri (anfaka) temizlemekten hoşlanırdı.
14880. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ الدِّينَوَرِيُّ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ جَعْفَرِ بْنِ حَمْدَانَ، حَدَّثَنَا الْفَضْلُ بْنُ الْعَبَّاسِ بْنِ مِهْرَانَ، حَدَّثَنَا طَالُوتُ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ، أَخْبَرَنَا جَعْفَرُ بْنُ الزُّبَيْرِ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "كَاتِبُ الْحَسَنَاتِ عَلَى يَمِينِ الرَّجُلِ، وَكَاتِبُ السَّيِّئَاتِ عَلَى يَسَارِ الرَّجُلِ، وَكَاتِبُ الْحَسَنَاتِ أَمِيرٌ عَلَى كَاتِبِ السَّيِّئَاتِ، فَإِذَا عَمِلَ حَسَنَةً كَتَبَهَا صَاحِبُ الْيَمِينِ عَشْرًا؛ وَإِذَا عَمِلَ سَيِّئَةً قَالَ صَاحِبُ الْيَمِينِ لِصَاحِبِ الشِّمَالِ: دَعْهُ سَبْعَ سَاعَاتٍ لَعَلَّهُ يُسَبِّحُ أَوْ يَسْتَغْفِرُ" (٤) .
Bize Ebû Saîd eş-Şerîhî haber verdi, bize Ebû İshak es-Sa'lebî haber verdi, bize el-Hüseyin b. Muhammed ed-Dîneverî haber verdi, bize Ahmed b. Ca'fer b. Hamdân anlattı, bize el-Fadl b. el-Abbâs b. Mihrân anlattı, bize Tâlût anlattı, bize Hammâd b. Seleme anlattı, bize Ca'fer b. ez-Zübeyr, el-Kâsım b. Muhammed'den, o da Ebû Ümâme'den rivayetle haber verdi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İyilikleri yazan kişinin sağındadır, kötülükleri yazan kişinin solundadır; iyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan melek üzerine emirdir. Kul bir iyilik işlediğinde sağdaki melek onu on olarak yazar; bir kötülük işlediğinde ise sağdaki melek soldaki meleğe: 'Onu yedi saat beklet, belki tesbih eder veya istiğfar eder' der" (٤).
14881. Metin
{وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ} غَمْرَتُهُ وَشِدَّتُهُ الَّتِي تَغْشَى الْإِنْسَانَ وَتَغْلِبُ عَلَى عَقْلِهِ، {بِالْحَقِّ} أَيْ بِحَقِيقَةِ الْمَوْتِ، وَقِيلَ: بِالْحَقِّ مِنْ أَمْرِ الْآخِرَةِ حَتَّى يَتَبَيَّنَهُ الْإِنْسَانُ وَيَرَاهُ بِالْعِيَانِ. وقيل: بما يؤول
{وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ} “Ölüm sarhoşluğu geldi” insanın üzerini kaplayan ve aklına galip gelen baygınlığı ve şiddeti; {بِالْحَقِّ} “gerçekle” yani ölümün hakikatiyle [geldi]. Bir görüşe göre: İnsan onu açıkça anlayıp bizzat gözleriyle görünceye kadar ahiret işine dair hakikatle [geldi]. Bir görüşe göre de: [İnsanın işinin] varacağı...
14882. Metin
إِلَيْهِ أَمْرُ الْإِنْسَانِ مِنَ السَّعَادَةِ وَالشَّقَاوَةِ. وَيُقَالُ لِمَنْ جَاءَتْهُ سَكْرَةُ الْمَوْتِ: {ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ} تَمِيلُ، قَالَ الْحَسَنُ: تَهْرُبُ وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تَكْرَهُ، وَأَصْلُ الْحَيْدِ الْمَيْلُ، يُقَالُ: حِدْتُ عَنِ الشَّيْءِ أَحِيدُ حَيْدًا ومَحِيدًا: إِذَا مِلْتُ عَنْهُ.
mutluluk ve bedbahtlık akıbetiyle [geldi]. Kendisine ölüm sarhoşluğu gelen kimseye şöyle denir: {ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ} “işte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir” yüz çevirdiğin. Hasan[-ı Basrî]: Kaçtığın, demiştir; İbn Abbas: İstemediğin/hoşlanmadığın, demiştir. Hayd (حَيْد) kelimesinin aslı meyletmektir; bir şeyden saptığım/meylettiğim zaman "Hıdtü ani'ş-şey'i ehîdü hayden ve mahîden" denir.
14883. Metin
{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠) وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١) لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢) وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ (٢٣) أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ (٢٤) }
{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠) وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١) لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢) وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ (٢٣) أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ (٢٤) } “Sûra üflenmiştir; işte bu, tehdit günüdür. Her nefis, yanında bir sevk edici ve bir şahitle gelmiştir. [Ona şöyle denir:] 'Andolsun sen bundan gaflette idin; artık senden perdeni kaldırdık, bugün artık gözün keskindir.' Beraberindeki [melek]: 'İşte bu yanımdaki hazır olandır' dedi. [Allah buyurur:] 'Atın cehenneme her inatçı kâfiri!'”
14884. Metin
{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ} يَعْنِي نَفْخَةَ الْبَعْثِ، {ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ} أَيْ: ذَلِكَ الْيَوْمُ يَوْمُ الْوَعِيدِ الَّذِي وَعَدَهُ اللَّهُ لِلْكُفَّارِ أَنْ يُعَذِّبَهُمْ فِيهِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي بِالْوَعِيدِ الْعَذَابَ، أَيْ: يَوْمَ وُقُوعِ الْوَعِيدِ.
{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ} “Sûra üflenmiştir” yani diriliş üflemesi, {ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ} “işte bu, tehdit günüdür” yani o gün, Allah'ın kâfirlere kendilerini cezalandıracağını vaad ettiği tehdit günüdür. Mukâtil: Tehditten kasıt azaptır, yani tehdidin vuku bulacağı gündür, demiştir.
14885. Metin
{وَجَاءَتْ} ذَلِكَ الْيَوْمَ، {كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ} يَسُوقُهَا إِلَى الْمَحْشَرِ {وَشَهِيدٌ} يَشْهَدُ عَلَيْهَا بِمَا عَمِلَتْ، قَالَ الضَّحَّاكُ: السَّائِقُ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، وَالشَّاهِدُ مِنْ أَنْفُسِهِمُ الْأَيْدِي وَالْأَرْجُلُ، وَهِيَ رِوَايَةُ الْعَوْفِيِّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (١) . وَقَالَ الْآخَرُونَ: هُمَا جَمِيعًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ، فَيَقُولُ اللَّهُ:
{وَجَاءَتْ} “Ve gelmiştir” o gün, {كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ} “her nefis, yanında bir sevk edici ile” onu mahşere sevk eden {وَشَهِيدٌ} “ve bir şahitle” yaptığı amellere aleyhine şahitlik eden; Dahhâk şöyle demiştir: Sevk edici meleklerdendir, şahit ise eller ve ayaklar olmak üzere kendilerindendir; bu el-Avfî'nin İbn Abbas'tan rivayetidir (١). Diğerleri ise şöyle demiştir: İkisi de meleklerdendir. Allah buyurur ki:
14886. Metin
{لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا} . {لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا} الْيَوْمِ فِي الدُّنْيَا، {فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ} الَّذِي كَانَ فِي الدُّنْيَا عَلَى قَلْبِكَ وَسَمْعِكَ وَبَصَرِكَ، {فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ} نَافِذٌ تُبْصِرُ مَا كُنْتَ تُنْكِرُ فِي الدُّنْيَا. وَرُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: يَعْنِي نَظَرَكَ إِلَى لِسَانِ مِيزَانِكَ حِينَ تُوزَنُ حَسَنَاتُكَ وَسَيِّئَاتُكَ.
{لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا} “Andolsun sen bundan gaflette idin”. {لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا} “Andolsun sen bundan” yani bu günden dünyada gaflet içindeydin, {فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ} “artık senden perdeni kaldırdık” dünyada kalbinde, kulağında ve gözünde bulunan [perdeyi], {فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ} “bugün artık gözün keskindir” nüfuz edicidir; dünyada inkâr ettiğin şeyleri görüyorsun. Mücâhid'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Yani iyiliklerin ve kötülüklerin tartıldığı anda terazinin ibresine bakışındır.
14887. Metin
{وَقَالَ قَرِينُهُ} الْمَلِكُ الْمُوَكَّلُ بِهِ، {هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ} مُعَدٌّ مَحْضَرٌ، وَقِيلَ: "مَا" بِمَعْنَى {مِنْ} ، قَالَ مُجَاهِدٌ: يَقُولُ هَذَا الَّذِي وَكَّلَتْنِي بِهِ مِنَ ابْنِ آدَمَ حَاضِرٌ عِنْدِي قَدْ أَحْضَرْتُهُ وَأَحْضَرْتُ دِيوَانَ أَعْمَالِهِ، فَيَقُولُ اللَّهُ ﷿ لِقَرِينِهِ: {أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ} هَذَا خِطَابٌ لِلْوَاحِدِ بِلَفْظِ التَّثْنِيَةِ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ، تَقُولُ: وَيْحَكَ وَيْلَكَ ارْحَلَاهَا وَازْجُرَاهَا وَخُذَاهَا وَأَطْلِقَاهَا، لِلْوَاحِدِ، قَالَ الْفَرَّاءُ (٢) : وَأَصْلُ ذَلِكَ أَنَّ أَدْنَى أَعْوَانِ الرَّجُلِ فِي إِبِلِهِ وَغَنَمِهِ وَسِفْرِهِ اثْنَانِ، فَجَرَى كَلَامُ الْوَاحِدِ عَلَى صَاحِبَيْهِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ فِي الشِّعْرِ لِلْوَاحِدِ: خَلِيلَيَّ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: هَذَا أَمْرٌ لِلسَّائِقِ وَالشَّهِيدِ، وَقِيلَ: لِلْمُتَلَقِّيَيْنِ. {كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ}
{وَقَالَ قَرِينُهُ} “Beraberindeki dedi ki” ona vekil kılınan melek, {هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ} “İşte bu yanımdaki hazır olandır” hazırlanmış ve getirilmiştir. Bir görüşe göre "mâ" (مَا), "min" (مِنْ) manasındadır. Mücâhid şöyle demiştir: [Melek] der ki: İşte bana görevlendirdiğin bu âdemoğlu yanımda hazırdır; kendisini getirdim, amel defterini de getirdim. Allah Azze ve Celle onun yoldaşına (meleğe) buyurur ki: {أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ} “Atın cehenneme” Bu, Arapların âdeti üzere tesniye (ikil) lafzıyla tekile bir hitaptır. Nitekim bir kişiye: 'Yazıklar olsun sana, veyl sana, ikiniz yola düşün, ikiniz onu engelleyin, ikiniz onu tutun, ikiniz onu salın' denilir. el-Ferrâ (٢) şöyle demiştir: Bunun aslı şudur ki, kişinin devesinde, koyununda ve yolculuğunda en az yardımcısı ikidir; böylece tekil bir kişinin konuşması iki arkadaşına yönelik [kalıp] olarak cari olmuştur; şiirde tek bir kişiye 'ey iki dostum' demeleri de bundandır. ez-Zeccâc ise: Bu, sevk edici ile şahide bir emirdir, demiştir. İki alıcı [meleğe emirdir] de denilmiştir. {كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ} “her inatçı kâfiri”
14888. Metin
عَاصٍ مُعْرِضٍ عَنِ
isyankâr, 1 yüz çeviren 2
14889. Metin
الْحَقِّ. قَالَ عِكْرِمَةُ وَمُجَاهِدٌ: مُجَانِبٌ لِلْحَقِّ مُعَانِدٌ لِلَّهِ.
haktan. İkrime ve Mücâhid: Haktan uzaklaşan, Allah'a karşı inatçılık edendir, demiştir.
14890. Metin
{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ (٢٥) الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ (٢٦) قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (٢٧) قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨) مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (٢٩) يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠) }
{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ (٢٥) الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ (٢٦) قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (٢٧) قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨) مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (٢٩) يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠) } “Hayra engel olan, haddi aşan, şüpheciyi; Allah ile beraber başka bir ilah edineni! Artık onu şiddetli azaba atın! Yoldaşı: 'Rabbimiz, onu ben azdırmadım; fakat o zaten koyu bir sapıklık içindeydi' dedi. [Allah] buyurdu ki: 'Huzurumda çekişmeyin! Size daha önce tehdidimi göndermiştim. Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim.' O gün cehenneme: 'Doldun mu?' deriz; o da: 'Daha var mı?' der.”
14891. Metin
{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ} أَيْ لِلزَّكَاةِ الْمَفْرُوضَةِ وَكُلِّ حَقٍّ وَجَبَ فِي مَالِهِ، {مُعْتَدٍ} ظَالِمٍ لَا يُقِرُّ بِتَوْحِيدِ اللَّهِ، {مُرِيبٍ} شَاكٍّ فِي التَّوْحِيدِ، وَمَعْنَاهُ: دَاخِلٌ فِي الرَّيْبِ.
{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ} “Hayra engel olanı” yani farz kılınan zekâta ve malında vacip olan her hakka, {مُعْتَدٍ} “haddi aşanı” Allah'ın birliğini ikrar etmeyen zalimi, {مُرِيبٍ} “şüpheciyi” tevhidde şüphe eden, manası: şüpheye düşendir.
14892. Metin
{الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ} وَهُوَ النَّارُ.
{الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ} “Allah ile beraber başka bir ilah edineni! Artık onu şiddetli azaba atın!” o da ateştir.
14893. Metin
{قَالَ قَرِينُهُ} يَعْنِي الشَّيْطَانَ الَّذِي قُيِّضَ لِهَذَا الْكَافِرِ: {رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ} مَا أَضْلَلْتُهُ وَمَا أَغْوَيْتُهُ، {وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ} عَنِ الْحَقِّ فَيَتَبَرَّأُ عَنْهُ شَيْطَانُهُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَمُقَاتِلٌ: "قَالَ قَرِينُهُ" يَعْنِي: الْمَلِكَ، قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: يَقُولُ الْكَافِرُ يَا رَبِّ إِنَّ الْمَلِكَ زَادَ عَلَيَّ فِي الْكِتَابَةِ، فَيَقُولُ الْمَلِكُ "رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ"، يَعْنِي مَا زِدْتُ عَلَيْهِ وَمَا كَتَبْتُ إِلَّا مَا قَالَ وَعَمِلَ (١) ، وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ، طَوِيلٍ لَا يَرْجِعُ عَنْهُ إِلَى الْحَقِّ.
{قَالَ قَرِينُهُ} “Yoldaşı dedi” yani bu kâfire musallat kılınan şeytan: {رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ} “Rabbimiz, onu ben azdırmadım” onu ben saptırmadım ve yoldan çıkarmadım, {وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ} “fakat o haktan uzak bir sapıklık içindeydi” diyerek şeytanı ondan teberrî eder (uzaklaşır). İbn Abbas, Saîd b. Cübeyr ve Mukâtil şöyle demiştir: "Yoldaşı dedi" yani: Melek. Saîd b. Cübeyr: Kâfir, 'Ey Rabbim! Melek yazmada benim aleyhime fazlalık yaptı' der; melek de 'Rabbimiz, onu ben azdırmadım' yani ben onun aleyhine fazlalık yapmadım, söylediği ve yaptığı şeyden başkasını yazmadım (١), fakat kendisi haktan geri dönmeyeceği derin ve uzun bir sapıklık içindeydi, der.
14894. Metin
{قَالَ} فَيَقُولُ اللَّهُ {لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ} فِي الْقُرْآنِ وَأَنْذَرَتْكُمْ وَحَذَّرَتْكُمْ عَلَى لِسَانِ الرَّسُولِ، وَقَضَيْتُ عَلَيْكُمْ مَا أَنَا قَاضٍ.
{قَالَ} “Buyurdu” Allah Teâlâ buyurur ki: {لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ} “Huzurumda çekişmeyin! Size daha önce tehdidimi göndermiştim” Kur'an'da; elçinin diliyle sizi uyarmış ve sakındırmıştım; hükmedeceğim şeyi aleyhinizde hükme bağladım.
14895. Metin
{مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ} لَا تَبْدِيلَ لِقَوْلِي، وَهُوَ قَوْلُهُ: "لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ" (السَّجْدَةِ-١٣) ، وَقَالَ قَوْمٌ: مَعْنَى قَوْلِهِ: "مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ" أَيْ: لَا يُكْذَبُ عِنْدِي، وَلَا يُغَيَّرُ الْقَوْلُ عَنْ وَجْهِهِ لِأَنِّي أَعْلَمُ الْغَيْبَ. وَهَذَا قَوْلُ الْكَلْبِيِّ، وَاخْتِيَارُ الْفَرَّاءِ (٢) ، لِأَنَّهُ قَالَ: "مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ" وَلَمْ يَقُلْ مَا يُبَدَّلُ قَوْلِي.
{مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ} “Benim katımda söz değiştirilmez” Benim sözüm için bir değişiklik yoktur; o da O'nun şu sözüdür: "Cehennemi mutlaka cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım" (Secde, 13). Bir topluluk da şöyle demiştir: O'nun "Benim katımda söz değiştirilmez" sözünün anlamı şudur: Benim katımda yalan söylenmez ve söz aslından saptırılmaz; çünkü Ben gaybı bilirim. Bu, el-Kelbî'nin görüşü ve el-Ferrâ'nın tercihidir (٢); zira O: "Benim katımda söz değiştirilmez" buyurmuş, 'benim sözüm değiştirilmez' dememiştir.
14896. Metin
{وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ} فَأُعَاقِبُهُمْ بِغَيْرِ جُرْمٍ.
{وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ} “Ve Ben kullara asla zulmedici değilim” suçsuz yere onlara ceza vermem.
14897. Metin
{يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ} قَرَأَ نَافِعٌ وَأَبُو بَكْرٍ "يَقُولُ" بِالْيَاءِ، أَيْ: يَقُولُ اللَّهُ، لِقَوْلِهِ: "قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا"، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنُّونِ، {هَلِ امْتَلَأْتِ} وَذَلِكَ لِمَا سَبَقَ لَهَا مِنْ وَعْدِهِ إِيَّاهَا أَنَّهُ يَمْلَؤُهَا
{يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ} “O gün cehenneme deriz:” Nâfi‘ ve Ebû Bekr, {قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا} “[Huzurumda] çekişmeyin, dedi” buyruğundan dolayı “Allah der” manasında ye (ي) ile “يَقُولُ / der” şeklinde okumuştur.1 Diğer [kıraat imam]ları ise nûn (ن) ile [نَقُولُ / deriz şeklinde] okumuşlardır.2 {هَلِ امْتَلَأْتِ} “Doldun mu?” Bu da [Allah'ın], orayı dolduracağına dair ona daha önce vermiş olduğu vaadinden ötürüdür
14898. Metin
مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ، وَهَذَا السُّؤَالُ مِنَ اللَّهِ ﷿ لِتَصْدِيقِ خَبَرِهِ وَتَحْقِيقِ وَعْدِهِ، {وَتَقُولُ} جَهَنَّمُ، {هَلْ مِنْ مَزِيدٍ} قِيلَ: مَعْنَاهُ قَدِ امْتَلَأْتُ وَلَمْ يَبْقَ فِيَّ موضع لم يمتلىء، فَهُوَ اسْتِفْهَامُ إِنْكَارٍ، هَذَا قَوْلُ عَطَاءٍ وَمُجَاهِدٍ وَمُقَاتِلِ بْنِ سُلَيْمَانَ. وَقِيلَ: هَذَا اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى الِاسْتِزَادَةِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ أَبِي صَالِحٍ، وَعَلَى هَذَا يَكُونُ السُّؤَالُ بِقَوْلِهِ: "هَلِ امْتَلَأَتِ"، قَبْلَ دُخُولِ جَمِيعِ أَهْلِهَا فِيهَا، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى سَبَقَتْ كَلِمَتُهُ "لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ" (السَّجْدَةِ-١٣) ، فَلَمَّا سِيقَ أَعْدَاءُ اللَّهِ إِلَيْهَا لَا يُلْقَى فِيهَا فَوْجٌ إِلَّا ذَهَبَ فِيهَا وَلَا يَمْلَؤُهَا شَيْءٌ، فَتَقُولُ: ألست قد ١٣٨/ب أَقْسَمْتَ لَتَمْلَأَنِّي؟ فَيَضَعُ قَدَمَهُ عَلَيْهَا، ثُمَّ يَقُولُ: هَلِ امْتَلَأَتِ؟ فَتَقُولُ: قَطْ قَطْ قَدِ امْتَلَأْتُ فَلَيْسَ فِيَّ مَزِيدٌ (١) .
Cinlerden ve insanlardan [dolduracağına dair]. Allah Azze ve Celle'nin bu sorusu, haberini doğrulamak ve vaadini gerçekleştirmek içindir. {وَتَقُولُ} “Ve der” cehennem, {هَلْ مِنْ مَزِيدٍ} “Daha var mı?” Denildi ki: Bunun anlamı 'doldum ve içimde dolmadık hiçbir yer kalmadı' demektir; dolayısıyla bu, inkârî bir soru (istifhâm-ı inkârî)dir. Bu, Atâ, Mücâhid ve Mukâtil b. Süleyman'ın görüşüdür. Denildi ki: Bu, daha fazlasını isteme (istizâde) anlamında bir sorudur; bu da Ebû Sâlih rivayetinde İbn Abbas'ın görüşüdür. Buna göre "Doldun mu?" sorusu, oranın tüm ehli henüz oraya girmeden önce vaki olur. İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ'nın "Cehennemi mutlaka cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım" (Secde, 13) sözü önceden geçmiştir. Allah'ın düşmanları oraya sevk edildiğinde, oraya hangi topluluk atılsa içinde kaybolup gider ve hiçbir şey onu doldurmaz. Bunun üzerine [cehennem]: 'Beni dolduracağına yemin etmemiş miydin?' der. O da ayağını/kademini onun üzerine koyar, sonra: 'Doldun mu?' buyurur; o da: 'Yeter, yeter! Doldum, artık bende fazlasına yer kalmadı' der (١).
14899. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْعَبَّاسِ الْحُمَيْدِيُّ، أَخْبَرَنَا [أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ] (٢) حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحُسَيْنُ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ أَيُّوبَ الطُّوسِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَاتِمٍ مُحَمَّدُ بْنُ إِدْرِيسَ الرَّازِيُّ، حَدَّثَنَا آدَمُ بْنُ أَبِي إِيَاسٍ الْعَسْقَلَانِيُّ، حَدَّثَنَا شَيْبَانُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَا تَزَالُ جَهَنَّمُ تَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ، حَتَّى يَضَعَ رَبُّ الْعِزَّةِ فِيهَا قَدَمَهُ، فَتَقُولُ قَطْ قَطْ وَعِزَّتِكَ، وَيَزْوِي بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ، وَلَا يَزَالُ فِي الْجَنَّةِ فَضْلٌ حَتَّى يُنْشِئَ اللَّهُ خَلْقًا فَيُسْكِنَهُ فُضُولَ الْجَنَّةِ" (٣) .
Bize Ebû Saîd Ahmed b. Muhammed b. el-Abbâs el-Humeydî haber verdi, bize [Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh el-Hâfız] (٢) haber verdi, bize Ebû Abdillâh el-Hüseyn b. el-Hasen b. Eyyûb et-Tûsî anlattı, bize Ebû Hâtim Muhammed b. İdrîs er-Râzî haber verdi, bize Âdem b. Ebî İyâs el-Askalânî anlattı, bize Şeybân b. Abdirrahmân, Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'ten anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İzzet Rabbi ayağını/kademini içine koyuncaya kadar cehennem 'Daha var mı?' deyip durur. Bunun üzerine [cehennem]: 'İzzetine andolsun ki yeter, yeter!' der ve bir kısmı diğer kısmına büzüşüp toplanır. Cennette de bir fazlalık (boş yer) kalmaya devam eder, nihayet Allah yeni bir yaratılmış topluluk var eder ve onları cennetin fazla kısımlarına yerleştirir.” (٣)
14900. Metin
{وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةَ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١) هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ (٣٢) }
{وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةَ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١) هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ (٣٢) } “Cennet, takva sahiplerine uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmıştır. İşte size vadedilen budur; [Allah'a] çokça yönelen ve [O'nun emirlerini] koruyan herkes içindir.”
14901. Metin
{وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ} قُرِّبَتْ وَأُدْنِيَتْ، {لِلْمُتَّقِينَ} الشِّرْكَ، {غَيْرَ بَعِيدٍ} يَنْظُرُونَ إِلَيْهَا قَبْلَ أَنْ يَدْخُلُوهَا.
{وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ} “Cennet yaklaştırılmıştır” yaklaştırılmış ve yakına getirilmiştir, {لِلْمُتَّقِينَ} “takva sahiplerine” şirkten sakınanlara, {غَيْرَ بَعِيدٍ} “uzak olmayacak şekilde” girmeden önce ona bakarlar.
14902. Metin
{هَذَا مَا تُوعَدُونَ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ بِالْيَاءِ وَالْآخَرُونَ بِالتَّاءِ، يُقَالُ لَهُمْ: هَذَا الَّذِي تَرَوْنَهُ مَا تُوعَدُونَ عَلَى أَلْسِنَةِ الْأَنْبِيَاءِ ﵈، {لِكُلِّ أَوَّابٍ} رَجَّاعٍ إِلَى الطَّاعَةِ عَنِ الْمَعَاصِي، قَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيِّبِ: هُوَ الَّذِي يُذْنِبُ ثُمَّ يَتُوبُ ثُمَّ يُذْنِبُ ثُمَّ يَتُوبُ. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ وَمُجَاهِدٌ: الَّذِي يَذْكُرُ ذُنُوبَهُ فِي الْخَلَاءِ فَيَسْتَغْفِرُ مِنْهَا. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ التَّوَّابُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَطَاءٌ: الْمُسَبِّحُ، مِنْ قَوْلِهِ:
{هَذَا مَا تُوعَدُونَ} “İşte size vadedilen budur” İbn Kesîr 'ya' harfiyle [yû'adûne], diğer [kıraat imamları] ise 'tâ' harfiyle [tû'adûne] okumuştur.1 Onlara şöyle denilir: İşte gördüğünüz bu şey, peygamberlerin aleyhimüsselâm2 diliyle size vadedilendir. {لِكُلِّ أَوَّابٍ} “[Allah'a] çokça yönelen herkes içindir” günahlardan vazgeçip itaate dönen kimsedir.3 Saîd b. el-Müseyyeb: "O, günah işleyip sonra tövbe eden, sonra [tekrar] günah işleyip sonra [yine] tövbe eden kimsedir" dedi. Şa'bî ve Mücâhid: "Yalnız kaldığında günahlarını hatırlayıp onlardan ötürü bağışlanma dileyen kimsedir" dediler. Dahhâk: "O, çokça tövbe edendir" dedi. İbn Abbâs ve Atâ ise: "[Buradaki evvâb] tesbih edendir; [nitekim bu anlam Allah Teâlâ'nın] şu buyruğundan [alınmıştır]:" dediler:
14903. Metin
"يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ" (سَبَأٍ-١٠) وَقَالَ قَتَادَةُ: الْمُصَلِّي. {حَفِيظٍ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْحَافِظُ لِأَمْرِ اللَّهِ، وَعَنْهُ أَيْضًا: هُوَ الَّذِي يَحْفَظُ ذُنُوبَهُ حَتَّى يَرْجِعَ عَنْهَا وَيَسْتَغْفِرَ مِنْهَا. قَالَ قَتَادَةُ حَفِيظٌ لِمَا اسْتَوْدَعَهُ اللَّهُ مِنْ حَقِّهِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: الْحَافِظُ عَلَى نَفْسِهِ الْمُتَعَهِّدُ لَهَا. قَالَ الشَّعْبِيُّ: الْمُرَاقِبُ. قَالَ سَهْلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: الْمُحَافِظُ عَلَى الطَّاعَاتِ وَالْأَوَامِرِ.
“Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin” (Sebe, 10). Katâde: "Namaz kılandır" dedi. {حَفِيظٍ} “[O'nun emirlerini] koruyan” İbn Abbas: "Allah'ın emrini koruyandır" dedi. Yine ondan: "Günahlarından dönünceye ve onlar için bağışlanma dileyinceye kadar onları aklında tutandır" rivayeti gelmiştir. Katâde: "Allah'ın kendisine emanet ettiği hakkını koruyandır" dedi. Dahhâk: "Nefsini koruyan ve onu gözeten kimsedir" dedi. Şa'bî: "Murakabe edendir (kendini denetleyendir)" dedi. Sehl b. Abdillâh ise: "İtaatleri ve emirleri koruyup sürdürendir" demiştir.
14904. Metin
{مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣) ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤) لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ (٣٥) }
{مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣) ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤) لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ (٣٥) } “Görmediği halde Rahmân'dan korkan ve [O'na] yönelmiş bir kalple gelen kimse içindir. Oraya esenlikle girin! İşte bu, ebedîlik günüdür. Orada kendileri için diledikleri her şey vardır ve katımızda daha fazlası da vardır.”
14905. Metin
{وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧) }
{وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧) } “Biz onlardan önce, kendilerinden daha güçlü nice nesilleri helak ettik; beldelerde delik deşik aradılar, [ama] bir kaçış var mı? Şüphesiz bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimse için bir öğüt vardır.”
14906. Metin
{مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ} مَحَلُّ "مَنْ" جَرٌّ (١) عَلَى نَعْتِ الْأَوَّابِ. وَمَعْنَى الْآيَةِ: مَنْ خَافَ الرَّحْمَنَ وَأَطَاعَهُ بِالْغَيْبِ وَلَمْ يَرَهُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ: يَعْنِي فِي الْخَلْوَةِ حَيْثُ لَا يَرَاهُ أَحَدٌ. قَالَ الْحَسَنُ: إِذَا أَرْخَى السِّتْرَ وَأَغْلَقَ الْبَابَ. {وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ} مُخْلِصٍ مُقْبِلٍ إِلَى طَاعَةَ اللَّهِ.
{مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ} “Görmediği halde Rahmân'dan korkan kimse” 'Men' kelimesinin iraptaki yeri, evvâb kelimesinin sıfatı olarak cerdir (١). Ayetin anlamı: Rahmân'dan korkan, O'nu görmediği halde gaybda O'na itaat eden kimsedir. Dahhâk ve es-Süddî şöyle demiştir: Yani kendisini kimsenin görmediği tenhada [korkan kimsedir]. Hasan şöyle dedi: Perdeyi çekip kapıyı kapattığında [korkandır]. {وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ} “ve [O'na] yönelmiş bir kalple gelen” ihlaslı, Allah'ın itaatine yönelmiş [bir kalple gelen].
14907. Metin
{ادْخُلُوهَا} [أَيْ: يُقَالُ لِأَهْلِ هَذِهِ الصِّفَةِ: ادْخُلُوهَا] (٢) أَيِ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ {بِسَلَامٍ} بِسَلَامَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَالْهُمُومِ. وَقِيلَ بِسَلَامٍ مِنَ اللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ عَلَيْهِمْ. وَقِيلَ: بِسَلَامَةٍ مِنْ زَوَالِ النِّعَمِ، {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ} .
{ادْخُلُوهَا} “Oraya girin” [yani bu nitelikteki kimselere: 'Oraya girin' denilir] (٢) yani cennete girin {بِسَلَامٍ} “esenlikle” azaptan ve kederlerden emin ve esen olarak. Denildi ki: Allah'tan ve meleklerinden onlara selam ile. Denildi ki: Nimetlerin yok olmasından emin olarak, {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ} “İşte bu, ebedîlik günüdür”.
14908. Metin
{لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا} ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ يَسْأَلُونَ اللَّهَ تَعَالَى حَتَّى تَنْتَهِيَ مَسْأَلَتُهُمْ فيعطون ما شاؤوا، ثُمَّ يَزِيدُهُمُ اللَّهُ مِنْ عِنْدِهِ مَا لَمْ يَسْأَلُوهُ، وَهُوَ قَوْلُهُ: {وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ} ، يَعْنِي الزِّيَادَةَ لَهُمْ فِي النَّعِيمِ مَا لَمْ يَخْطُرْ بِبَالِهِمْ. وَقَالَ جَابِرٌ وَأَنَسٌ: هُوَ النَّظَرُ إِلَى وَجْهِ اللَّهِ الْكَرِيمِ.
{لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا} “Orada kendileri için diledikleri her şey vardır”, bu şöyledir: Onlar istekleri son buluncaya kadar Allah Teâlâ'dan dilerler ve diledikleri kendilerine verilir; sonra Allah katından onlara istemedikleri şeyleri de fazladan verir. Bu da O'nun şu sözüdür: {وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ} “ve katımızda daha fazlası da vardır”, yani akıllarına bile gelmeyen nimet artışı onlar içindir. Câbir ve Enes: "Bu, Allah'ın Kerîm vechine bakmaktır" demişlerdir.
14909. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ} ، ضَرَبُوا وَسَارُوا وَتَقَلَّبُوا وَطَافُوا، وَأَصْلُهُ مِنَ النَّقْبِ، وَهُوَ الطَّرِيقُ كَأَنَّهُمْ سَلَكُوا كُلَّ طَرِيقٍ، {هَلْ مِنْ مَحِيصٍ} فَلَمْ يَجِدُوا مَحِيصًا مِنْ أَمْرِ اللَّهِ. وَقِيلَ: "هَلْ مِنْ مَحِيصٍ" مَفَرٍّ مِنَ الْمَوْتِ؟ فَلَمْ يَجِدُوا [مِنْهُ مَفَرًّا، وَهَذَا إِنْذَارٌ] (٣) لِأَهْلِ مَكَّةَ وَأَنَّهُمْ عَلَى مِثْلِ سَبِيلِهِمْ لَا يَجِدُونَ مَفَرًّا عَنِ الْمَوْتِ يَمُوتُونَ، فَيَصِيرُونَ إِلَى عَذَابِ اللَّهِ.
Allah Azze ve Celle'nin şu sözü: {وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ} “Biz onlardan önce, kendilerinden daha güçlü nice nesilleri helak ettik; beldelerde delik deşik aradılar”, dolaştılar, yürüdüler, gezip dolaştılar; aslı yol anlamına gelen "nakb" kökündendir, sanki her yolu tutmuş gibidirler, {هَلْ مِنْ مَحِيصٍ} “Bir kaçış var mı?” fakat Allah'ın emrinden hiçbir kaçış yeri bulamadılar. Denildi ki: "Bir kaçış var mı?" ölümden kaçacak bir yer var mı? [Ondan hiçbir kaçış yolu] bulamadılar [ve bu], Mekke halkına bir uyarıdır (٣); onlar da onların izindedirler, ölümden bir kaçış bulamayacaklar, ölecekler ve Allah'ın azabına varacaklardır.
14910. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ} ، فِيمَا ذَكَرْتُ مِنَ الْعِبَرِ وَإِهْلَاكِ الْقُرَى، {لَذِكْرَى} ، تَذْكِرَةً وَعِظَةً، {لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ}
{إِنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda”, zikrettiğim ibretlerde ve beldelerin helak edilmesinde, {لَذِكْرَى} “elbette bir öğüt vardır”, bir hatırlatma ve bir nasihat, {لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ} “kalbi olan kimse için”.
14911. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ عَقْلٌ. قَالَ الْفَرَّاءُ (١) : هَذَا جَائِزٌ فِي الْعَرَبِيَّةِ، تَقُولُ: مَا لَكَ قَلْبٌ، وَمَا قَلْبُكَ مَعَكَ، أَيْ مَا عَقْلُكَ مَعَكَ، وَقِيلَ: لَهُ قَلْبٌ حَاضِرٌ مَعَ اللَّهِ. {أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ} ، اسْتَمَعَ الْقُرْآنَ، وَاسْتَمَعَ مَا يُقَالُ لَهُ، لَا يُحَدِّثُ نَفْسَهُ بِغَيْرِهِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: أَلْقِ إِلَيَّ سَمْعَكَ، أَيِ اسْتَمِعْ، {وَهُوَ شَهِيدٌ} ، أَيْ حَاضِرُ الْقَلْبِ لَيْسَ بِغَافِلٍ وَلَا سَاهٍ.
İbn Abbas şöyle dedi: Yani aklı olan. el-Ferrâ şöyle dedi (١): Bu, Arapçada caizdir; dersin ki: 'Senin kalbin yok mu / kalbin seninle değil mi', yani aklın başında değil mi? Denildi ki: Allah ile beraber olan uyanık bir kalbi olan. {أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ} “yahut kulak veren”, Kur'an'ı dinleyen ve kendisine söyleneni içinden başka bir şey geçirmeksizin dinleyen; Araplar 'kulağını bana ver' derler, yani dinle, {وَهُوَ شَهِيدٌ} “ve o hazır bulunurken”, yani kalbi hazır bulunarak, gafil ve dalgın olmaksızın.
14912. Metin
{وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ (٣٨) فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ (٣٩) وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ (٤٠) }
{وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ (٣٨) فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ (٣٩) وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ (٤٠) } “Andolsun ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. Artık onların söylediklerine sabret; güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından da O'nu tesbih et.”
14913. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ} ، إِعْيَاءٌ وَتَعَبٌ.
Allah Azze ve Celle'nin şu sözü: {وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ} “Andolsun ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı”, güçsüzlük ve yorgunluk [dokunmadı].
14914. Metin
نَزَلَتْ فِي الْيَهُودِ حَيْثُ قَالُوا: يَا مُحَمَّدُ أَخْبِرْنَا بِمَا خَلَقَ اللَّهُ مِنَ الْخَلْقِ فِي هَذِهِ الْأَيَّامِ السِّتَّةِ؟ فَقَالَ: "خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ يَوْمَ الْأَحَدِ وَالِاثْنَيْنِ، وَالْجِبَالَ يَوْمَ الثُّلَاثَاءِ، وَالْمَدَائِنَ وَالْأَنْهَارَ وَالْأَقْوَاتَ يوم الأربعاء، والسموات وَالْمَلَائِكَةَ يَوْمَ الْخَمِيسِ إِلَى ثَلَاثِ سَاعَاتٍ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ، وَخَلَقَ فِي أَوَّلِ الثَّلَاثِ السَّاعَاتِ الْآجَالِ، وَفِي الثَّانِيَةِ الْآفَةَ، وَفِي الثَّالِثَةِ آدَمَ"، قَالُوا: صَدَقْتَ إِنْ أَتْمَمْتَ، قَالَ: وَمَا ذَاكَ؟ قَالُوا: ثُمَّ اسْتَرَاحَ يَوْمَ السَّبْتِ، وَاسْتَلْقَى عَلَى الْعَرْشِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى هَذِهِ الْآيَةَ رَدًّا عَلَيْهِمْ (٢) .
Yahudiler hakkında indi; zira onlar: 'Ey Muhammed! Allah'ın bu altı günde yarattığı varlıkları bize haber ver' demişlerdi. Bunun üzerine o şöyle buyurdu: "Allah yeri pazar ve pazartesi günü, dağları salı günü, şehirleri, nehirleri ve rızıkları çarşamba günü, gökleri ve melekleri perşembe günü cuma gününün üç saatine kadar yarattı; bu üç saatin ilkinde ecelleri, ikincisinde âfetleri, üçüncüsünde ise Âdem'i yarattı." Onlar: 'Eğer tamamlarsan doğru söyledin' dediler. O: "O nedir?" diye sordu. Onlar: 'Sonra cumartesi günü dinlendi ve Arş'ın üzerine uzandı' dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara reddiye olarak bu ayeti indirdi (٢).
14915. Metin
{فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} ، مِنْ كَذِبِهِمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَهُمْ بِالْمِرْصَادِ، وَهَذَا قَبْلَ الْأَمْرِ بِقِتَالِهِمْ، {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ} ، أَيْ: صَلِّ حَمْدًا لِلَّهِ، {قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ} ، يَعْنِي: صَلَاةَ الصُّبْحِ، {وَقَبْلَ الْغُرُوبِ} ، يَعْنِي: صَلَاةَ الْعَصْرِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: "قَبْلَ الْغُرُوبِ" الظُّهْرُ وَالْعَصْرُ.
{فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} “Artık onların söylediklerine sabret”, yalanlarına [sabret], şüphesiz Allah onları gözetlemektedir; bu, onlarla savaş emredilmeden önceydi, {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ} “ve Rabbini hamd ile tesbih et”, yani: Allah'a hamdederek namaz kıl, {قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ} “güneşin doğuşundan önce”, yani: sabah namazını, {وَقَبْلَ الْغُرُوبِ} “ve batışından önce”, yani: ikindi namazını. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre o: "'Batışından önce' [ifadesi] öğle ve ikindidir" demiştir.
14916. Metin
{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ} ، يَعْنِي: صَلَاةَ الْمَغْرِبِ وَالْعَشَاءِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: "وَمِنَ اللَّيْلِ" أَيْ: صَلَاةِ اللَّيْلِ أَيَّ وَقْتٍ صَلَّى. {وَأَدْبَارَ السُّجُودِ} قَرَأَ أَهْلُ الْحِجَازِ وَحَمْزَةَ "وَإِدْبَارَ السُّجُودِ" بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ، مَصْدَرُ أَدْبَرَ إِدْبَارًا، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِهَا عَلَى جَمْعِ الدُّبُرِ.
{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ} “Gecenin bir kısmında da O'nu tesbih et”, yani: akşam ve yatsı namazını [kıl]. Mücâhid ise şöyle demiştir: “Gecenin bir kısmında”, yani: hangi vakitte kılarsa kılsın gece namazı demektir. {وَأَدْبَارَ السُّجُودِ} “Ve secdelerin ardından da [O'nu tesbih et]”. Hicaz ehli ve Hamza, hemzenin kesresiyle, “edbere-idbâr” (أَدْبَرَ إِدْبَارًا) fiilinin masdarı olarak “ve idbâra’s-sücûd” (وَإِدْبَارَ السُّجُودِ) şeklinde okumuştur.1 Diğer [kıraat imamları] ise “dübür” (دُبُر) kelimesinin çoğulu olarak [hemzenin] fethasıyla [“ve edbâra’s-sücûd” şeklinde] okumuştur.2
14917. Metin
قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخِطَابِ، وَعَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ، وَالْحَسَنُ، وَالشَّعْبِيُّ، وَالنَّخَعِيُّ، وَالْأَوْزَاعِيُّ: "أَدْبَارَ السُّجُودِ" الرَّكْعَتَانِ بَعْدَ صَلَاةِ الْمَغْرِبِ، وَأَدْبَارُ النُّجُومِ الرَّكْعَتَانِ قَبْلَ صَلَاةَ الْفَجْرِ. وَهِيَ رِوَايَةُ الْعَوْفِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (١) . وَرُوِيَ عَنْهُ مَرْفُوعًا (٢) ، هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ.
Ömer b. el-Hattâb, Ali b. Ebî Tâlib, Hasan, Şa'bî, en-Nehaî ve el-Evzâî şöyle demişlerdir: "Secdelerin ardından" [kastedilen] akşam namazından sonraki iki rekâttır; "yıldızların ardından" ise sabah namazından önceki iki rekâttır. Bu, el-Avfî'nin İbn Abbas'tan rivayetidir (١). Ondan merfû olarak da rivayet edilmiştir (٢); müfessirlerin çoğunun görüşü budur.
14918. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ مُحَمَّدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سَمْعَانَ، أَخْبَرَنَا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الْجَبَّارِ الرَّيَّانِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا أَبُو أَيُّوبَ الدِّمَشْقِيُّ، حَدَّثَنَا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ جُرَيْجٍ عَنْ عَطَاءٍ عَنْ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ عَنْ عَائِشَةَ ﵂ قَالَتْ: مَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَلَى شَيْءٍ مِنَ النَّوَافِلِ أَشَدَّ مُعَاهَدَةً مِنْهُ عَلَى الرَّكْعَتَيْنِ أَمَامَ الصُّبْحِ (٣) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Sem'ân haber verdi, bize Ebû Ca'fer Muhammed b. Abdilcebbâr er-Reyyânî haber verdi, bize Humeyd b. Zenceveyh anlattı, bize Ebû Eyyûb ed-Dımaşkî anlattı, bize el-Velîd b. Müslim anlattı, bize İbn Cüreyc, Atâ'dan, o Ubeyd b. Umeyr'den, o da Âişe'den radıyallâhu anhâ anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem nafile ibadetlerden hiçbirine sabah namazından önceki iki rekât kadar sımsıkı devam etmezdi (٣).
14919. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو عُثْمَانَ سَعِيدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ الضَّبِّيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْجِرَاحِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ الْمَحْبُوبِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ، حَدَّثَنَا صَالِحُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ زُرَارَةَ بْنِ أَبِي أَوْفَى، عَنْ سعيد بن ١٣٩ /أهِشَامٍ عَنْ عَائِشَةَ ﵂ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "رَكْعَتَا الْفَجْرِ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا" (٤) .
Bize Ebû Osmân Saîd b. İsmâîl ed-Dabbî haber verdi, bize Ebû Muhammed Abdülcebbâr b. Muhammed el-Cerrâhî haber verdi, bize Ebû'l-Abbâs Muhammed b. Ahmed el-Mahbûbî anlattı, bize Ebû Îsâ et-Tirmizî anlattı, bize Sâlih b. Abdillâh anlattı, bize Ebû Avâne, Katâde'den, o Zürâre b. Ebî Evfâ'dan, o Saîd b. Hişâm'dan, o da Âişe'den radıyallâhu anhâ anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sabah namazının iki rekâtı, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.” (٤)
14920. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو عُثْمَانَ الضَّبِّيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ الْجِرَاحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْمَحْبُوبِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا بَدَلُ بْنُ الْمُحَبَّرِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ مَعْدَانَ عَنْ عَاصِمِ بْنِ بَهْدَلَةَ عَنْ أَبِي وَائِلٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ أَنَّهُ قَالَ: مَا أَحْصَى مَا سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقْرَأُ فِي الرَّكْعَتَيْنِ بَعْدَ الْمَغْرِبِ وَفِي الرَّكْعَتَيْنِ قَبْلَ [صلاة الفجر] ٥ : بقل يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ، وقل هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ ٦ .
Bize Ebû Osmân ed-Dabbî haber verdi, bize Ebû Muhammed el-Cerrâhî haber verdi, bize Ebû'l-Abbâs el-Mahbûbî haber verdi, bize Ebû Îsâ et-Tirmizî anlattı, bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, bize Bedel b. el-Muhabber anlattı, bize Abdülmelik b. Ma'dân, Âsım b. Behdcle'den, o Ebû Vâil'den, o da Abdullâh b. Mes'ûd'dan anlattı; o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in akşam namazından sonraki iki rekâtta ve [sabah namazı]ndan 5 önceki iki rekâtta { قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ } ve { قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ } sûrelerini okuduğunu sayamayacağım kadar çok duydum.» 6
14921. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ: "وَأَدْبَارَ السُّجُودِ" هُوَ التَّسْبِيحُ بِاللِّسَانِ فِي أَدْبَارِ الصَّلَوَاتِ الْمَكْتُوبَاتِ.
Mücâhid şöyle dedi: "Secdelerin ardından" ifadesi, farz namazların arkasından dille yapılan tesbihtir.
14922. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ طَاهِرُ بْنُ الْحُسَيْنِ الرُّوقِيُّ الطُّوسِيُّ بِهَا، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَيُّوبَ، أَخْبَرَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا خَالِدٌ هُوَ ابْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُهَيْلٌ عَنْ أَبِي عُبَيْدٍ عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَزِيدَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "مِنْ سَبَّحَ فِي دُبُرِ كُلِّ صَلَاةٍ ثَلَاثًا وَثَلَاثِينَ، وَكَبَّرَ اللَّهَ ثَلَاثًا وَثَلَاثِينَ، وَحَمِدَ اللَّهَ ثَلَاثًا وَثَلَاثِينَ، فَذَلِكَ تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ، ثُمَّ قَالَ تَمَامُ الْمِائَةِ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، غُفِرَتْ خَطَايَاهُ وَإِنْ كَانَتْ مِثْلَ زَبَدِ الْبَحْرِ" (١) .
Bize Tûs'ta Ebû'l-Hüseyn Tâhir b. el-Hüseyn er-Rûkî et-Tûsî haber verdi, bize Ebû'l-Hasen Muhammed b. Ya'kûb haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. Eyyûb anlattı, bize Müsedded haber verdi, bize Hâlid -ki o İbn Abdillâh'tır- anlattı, bize Süheyl, Ebû Ubeyd'den, o Atâ b. Yezîd'den, o da Ebû Hüreyre'den anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim her namazın ardından otuz üç defa tesbih eder (sübhanallah der), otuz üç defa Allah'ı tekbir eder (Allahu ekber der), otuz üç defa Allah'a hamdeder (elhamdülillah der) -ki bu doksan dokuz eder-, sonra da yüzü tamamlayarak: 'Lâ ilâhe illallāhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr' derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa bağışlanır.” (١)
14923. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ، أَخْبَرَنَا يَزِيدُ، أَخْبَرَنَا وَرْقَاءُ عَنْ سُمَيٍّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ ذَهَبَ أَهْلُ الدُّثُورِ بِالدَّرَجَاتِ وَالنَّعِيمِ الْمُقِيمِ، قَالَ: كَيْفَ ذَاكَ؟ قَالُوا: صَلَّوْا كَمَا صَلَّيْنَا وَجَاهَدُوا كَمَا جَاهَدْنَا، وَأَنْفَقُوا مِنْ فُضُولِ أَمْوَالِهِمْ وَلَيْسَتْ لَنَا أَمْوَالٌ، قَالَ: "أَفَلَا أُخْبِرُكُمْ بِأَمْرٍ تُدْرِكُونَ بِهِ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ وَتَسْبَقُونَ مَنْ جَاءَ بَعْدَكُمْ، وَلَا يَأْتِي أَحَدٌ بِمِثْلِ مَا جِئْتُمْ بِهِ إِلَّا مَنْ جَاءَ بِمِثْلِهِ: تُسَبِّحُونَ فِي دُبُرِ كُلِّ صَلَاةٍ عَشْرًا، وَتَحْمَدُونَ عَشْرًا، وَتُكَبِّرُونَ عَشْرًا" (٢) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize İshak anlattı, bize Yezîd haber verdi, bize Verkâ, Sümeyy'den, o Ebû Sâlih'ten, o da Ebû Hüreyre'den haber verdi; o şöyle dedi: Dediler ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! Mal mülk sahipleri dereceleri ve kalıcı nimetleri alıp götürdüler.' O: "Bu nasıl oldu?" buyurdu. Şöyle dediler: 'Bizim namaz kıldığımız gibi namaz kıldılar, bizim cihat ettiğimiz gibi cihat ettiler; ayrıca fazla mallarından infak ettiler, bizim ise mallarımız yok.' O şöyle buyurdu: “Sizden öncekilere yetişebileceğiniz, sizden sonrakileri geçebileceğiniz ve sizin yaptığınızın aynısını yapan dışında hiç kimsenin sizin yaptığınız gibisini getiremeyeceği bir şeyi size haber vereyim mi? Her namazın ardından on defa tesbih edersiniz (sübhanallah dersiniz), on defa hamdedersiniz (elhamdülillah dersiniz) ve on defa tekbir getirirsiniz (Allahu ekber dersiniz).” (٢)
14924. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِي الْمُنَادِي مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ (٤١) يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ (٤٢) }
Allah Azze ve Celle'nin şu sözü: {وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِي الْمُنَادِي مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ (٤١) يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ (٤٢) } “Çağırıcının yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver! O gün o hak çığlığı işitirler. İşte bu, [kabirlerden] çıkış günüdür.”
14925. Metin
{وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِي الْمُنَادِي} ، أَيْ: وَاسْتَمِعْ يَا مُحَمَّدُ صَيْحَةَ الْقِيَامَةِ وَالنُّشُورِ يَوْمَ يُنَادِي الْمُنَادِي، قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي إِسْرَافِيلَ يُنَادِي بِالْحَشْرِ يَا أَيَّتُهَا الْعِظَامُ الْبَالِيَةُ وَالْأَوْصَالُ الْمُتَقَطِّعَةُ وَاللُّحُومُ الْمُتَمَزِّقَةُ وَالشُّعُورُ الْمُتَفَرِّقَةُ، إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُنَّ أَنْ تَجْتَمِعْنَ لِفَصْلِ الْقَضَاءِ {مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ} مِنْ صَخْرَةِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ، وَهِيَ وَسَطُ الْأَرْضِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: هِيَ أَقْرَبُ الْأَرْضِ إِلَى السَّمَاءِ بِثَمَانِيَةَ عَشَرَ مِيلًا.
{وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِي الْمُنَادِي} “Çağırıcının sesleneceği güne kulak ver”, yani: Ey Muhammed! Çağırıcının sesleneceği gün kıyamet ve yeniden diriliş çığlığına kulak ver. Mukâtil şöyle dedi: Yani İsrâfil haşir için şöyle seslenir: 'Ey çürümüş kemikler, kopmuş eklemler, parçalanmış etler ve dağılmış saçlar! Şüphesiz Allah, kesin hüküm (fasl-ı kazâ) için toplanmanızı emrediyor.' {مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ} “yakın bir yerden” Beytülmakdis'in kayasından ki orası yeryüzünün ortasıdır. el-Kelbî: "Orası yeryüzünün göğe on sekiz mil daha yakın olan yeridir" demiştir.
14926. Metin
{يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ} ، وَهِيَ الصَّيْحَةُ الْأَخِيرَةُ، {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ} ، مِنَ الْقُبُورِ.
{يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ} “O gün o hak çığlığı işitirler”, bu son çığlıktır (ikinci sûrdur), {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ} “İşte bu, [kabirlerden] çıkış günüdür”, kabirlerden [çıkış günüdür].12
14927. Metin
{إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ (٤٣) يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ (٤٤) نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ (٤٥) }
{إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ (٤٣) يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ (٤٤) نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ (٤٥) } “Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz; dönüş de ancak bizedir. O gün yer, üzerlerinden yarılıp açılır, hızlıca [koşarlar]; bu, bize göre pek kolay bir toplamadır. Onların ne dediklerini biz daha iyi biliyoruz; sen onların üzerinde bir zorba değilsin. O halde tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver!”
14928. Metin
{إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا} جَمْعُ سَرِيعٍ، أَيْ: يَخْرُجُونَ سِرَاعًا، {ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا} ، جَمْعٌ عَلَيْنَا {يَسِيرٌ} .
{إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا} “Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz; dönüş de ancak bizedir. O gün yer, üzerlerinden yarılıp açılır, hızlıca [koşarlar]” [sirâ'an] serî' kelimesinin çoğuludur, yani: Hızlıca çıkarlar, {ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا} “Bu, bize göre bir toplamadır”, bizim için bir toplamadır {يَسِيرٌ} “pek kolaydır”.
14929. Metin
{نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ} ، يَعْنِي: كَفَّارَ مَكَّةَ فِي تَكْذِيبِكَ، {وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ} ، بِمُسَلَّطٍ تُجْبِرُهُمْ عَلَى الْإِسْلَامِ إِنَّمَا بُعِثْتَ مُذَكِّرًا، {فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ} أَيْ: مَا أَوْعَدْتُ بِهِ مَنْ عَصَانِي مِنَ الْعَذَابِ.
{نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ} “Onların ne dediklerini biz daha iyi biliyoruz”, yani: Seni yalanlama konusunda Mekke kâfirlerinin [ne dediklerini], {وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ} “sen onların üzerinde bir zorba değilsin”, onları İslâm'a zorlayacak bir baskıcı değilsin; sen ancak bir hatırlatıcı/öğüt verici olarak gönderildin, {فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ} “O halde tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver!” yani: Bana isyan eden kimseye vadettiğim azaptan [korkanlara].
14930. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ لَوْ خَوَّفَتْنَا، فَنَزَلَتْ ١ "فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ".
İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] şöyle dedi: Onlar: "Ey Allah'ın Resûlü! Bizi korkutsan [uyarsan ne iyi olurdu]!" dediler. Bunun üzerine: 1 {فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ} “Benim tehdidimden korkan kimseye Kur'an ile öğüt ver” [ayeti] indi.