Tûr

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

15024. Metin

سُورَةُ الطُّورِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Tûr Suresi Mekkîdir (1). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

15025. Metin

{وَالطُّورِ (١) وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ (٢) فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ (٣) وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (٤) وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ (٥) }

{وَالطُّورِ (١) وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ (٢) فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ (٣) وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (٤) وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ (٥) } “Andolsun Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana”

15026. Metin

{وَالطُّورِ} أَرَادَ بِهِ الْجَبَلَ الَّذِي كَلَّمَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَيْهِ مُوسَى ﵇ بِالْأَرْضِ الْمُقَدَّسَةِ، أَقْسَمَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ.

{وَالطُّورِ} “Andolsun Tûr'a” [ifadesiyle], mukaddes topraklarda Allah Teâlâ'nın üzerinde Mûsâ aleyhisselâm ile konuştuğu dağı kastetmiştir. Allah Teâlâ ona yemin etmiştir.

15027. Metin

{وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ} مَكْتُوبٍ.

{وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ} “ve yazılmış kitaba” yani kaleme alınmışa.

15028. Metin

{فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ} "وَالرَّقُّ": مَا يُكْتَبُ فِيهِ، وَهُوَ أَدِيمُ الصُّحُفِ، وَ"الْمَنْشُورُ": الْمَبْسُوطُ، وَاخْتَلَفُوا فِي هَذَا الْكِتَابِ، قَالَ الْكَلْبِيُّ: هُوَ مَا كَتَبَ اللَّهُ بِيَدِهِ لِمُوسَى مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُوسَى يَسْمَعُ صَرِيرَ الْقَلَمِ.

{فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ} “yayılmış ince deri üzerine”. er-Rakk (الرَّقُّ), üzerine yazı yazılan şey olup sahifelerin derisidir. el-Menşûr (الْمَنْشُورُ) ise açılmış/yayılmış olandır. Bu kitap hakkında ihtilaf ettiler. Kelbî şöyle dedi: “O, Mûsâ kalemin cızırtısını işitirken Allah'ın Tevrat'tan bizzat Kendi eliyle Mûsâ için yazdığı şeydir.”

15029. Metin

وَقِيلَ: هُوَ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ. وَقِيلَ: دَوَاوِينُ الْحَفَظَةِ تَخْرُجُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَنْشُورَةً، فَآخِذٌ بِيَمِينِهِ وَآخِذٌ بِشِمَالِهِ. دَلِيلُهُ قَوْلُهُ ﷿: "وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا"، (الْإِسْرَاءِ-١٣) .

Onun Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir. Koruyucu meleklerin divanları (amel defterleri) olduğu da söylenmiştir; kıyamet gününde onlara açılmış olarak çıkarılır, kimi sağından alır, kimi de solundan alır. Bunun delili Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: “Kıyamet gününde onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız” (İsrâ-13) buyruğudur.

15030. Metin

{وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ} بِكَثْرَةِ الْغَاشِيَةِ وَالْأَهْلِ، وَهُوَ بَيْتٌ فِي السَّمَاءِ حِذَاءَ الْعَرْشِ بِحِيَالِ الْكَعْبَةِ يُقَالُ لَهُ: الضُّرَاحُ، حُرْمَتُهُ فِي السَّمَاءِ كَحُرْمَةِ الْكَعْبَةِ فِي الْأَرْضِ، يَدْخُلُهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَطُوفُونَ بِهِ وَيُصَلُّونَ فِيهِ ثُمَّ لَا يَعُودُونَ إِلَيْهِ أَبَدًا (٢) .

{وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ} “Beyt-i Ma'mûr'a” ziyaretçilerinin ve cemaatinin çokluğu ile [mamurdur]. O, gökte Arş'ın hizasında, Kâbe'nin tam karşısında bir evdir; ona ed-Durâh denilir. Gökteki hürmeti, Kâbe'nin yerdeki hürmeti gibidir. Oraya her gün yetmiş bin melek girer, onu tavaf eder ve orada namaz kılarlar, sonra bir daha oraya ebediyen dönmezler (2).

15031. Metin

{وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ} يَعْنِي: السَّمَاءَ، نَظِيرُهُ قَوْلُهُ ﷿: "وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا". (الْأَنْبِيَاءِ-٣٢)

{وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ} “Yükseltilmiş tavana [andolsun]”1 yani semadır. Bunun benzeri, Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: {وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا} “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık” (el-Enbiyâ-32) buyruğudur.2

15032. Metin

{وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ (٦) إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ (٧) مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ (٨) }

{وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ (٦) إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ (٧) مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ (٨) } “Kaynatılmış denize [andolsun ki], şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir. Onu savacak hiçbir şey yoktur.”

15033. Metin

{وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ} قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ وَالضَّحَّاكُ: يَعْنِي الْمُوقَدَ الْمُحْمَى بِمَنْزِلَةِ التَّنُّورِ الْمَسْجُورِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَذَلِكَ مَا رُوِيَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَجْعَلُ الْبِحَارَ كُلَّهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ نَارًا فَيُزَادُ بِهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ"، (التَّكْوِيرِ-٦) وَجَاءَ فِي الْحَدِيثِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَا يَرْكَبَنَّ رَجُلٌ بَحْرًا إِلَّا غَازِيًا أَوْ مُعْتَمِرًا أَوْ حَاجًّا، فَإِنَّ تَحْتَ الْبَحْرِ نَارًا وَتَحْتَ النَّارِ بَحْرًا" (١) .

{وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ} “Kaynatılmış denize”. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ve Dahhâk şöyle dediler: Yani tutuşturulmuş, fırın gibi kızdırılmış [deniz]. Bu, İbn Abbâs'ın da görüşüdür. Nitekim rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ kıyamet gününde bütün denizleri ateş yapar, böylece onlarla cehennem ateşi artırılır; Allah Teâlâ'nın: “Denizler kaynatıldığı zaman” (Tekvîr-6) buyurduğu gibi. Hadiste Abdullah b. Amr'dan rivayetle şöyle gelmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir kimse gazaya çıkan, umre yapan veya hacceden dışında asla denize binmesin; çünkü denizin altında bir ateş, ateşin altında da bir deniz vardır” (1).

15034. Metin

وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَالْكَلْبِيُّ: "الْمَسْجُورُ": الْمَمْلُوءُ، يُقَالُ: سَجَّرْتُ الْإِنَاءَ إِذَا مَلَأْتُهُ.

Mücâhid ve Kelbî: “el-Mescûr, dolu olandır; bir kabı doldurduğun zaman [Arapçada] ‘seccertu’l-inâe’ denir” dediler.

15035. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ، وقَتَادَةُ، وَأَبُو الْعَالِيَةِ: هُوَ الْيَابِسُ الَّذِي قَدْ ذَهَبَ مَاؤُهُ وَنَضَبَ

Hasan, Katâde ve Ebu'l-Âliye ise: “O, suyu gitmiş ve kurumuş olan kurak [denizdir]” dediler.

15036. Metin

وَقَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: الْمُخْتَلِطُ الْعَذْبُ بِالْمَالِحِ.

Rebî' b. Enes de: “Tatlısı tuzlusuna karışmış olandır” dedi.

15037. Metin

وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ النَّزَّالِ بْنِ سَبْرَةَ عَنْ عَلِيٍّ أَنَّهُ قَالَ فِي الْبَحْرِ الْمَسْجُورِ: هُوَ بَحْرٌ تَحْتَ الْعَرْشِ، غَمْرُهُ (٢) كَمَا بَيْنَ سَبْعِ سَمَوَاتٍ إِلَى سَبْعِ أَرْضِينَ، فِيهِ مَاءٌ غَلِيظٌ يُقَالُ لَهُ: بَحْرُ الْحَيَوَانِ. يُمْطِرُ الْعِبَادَ بَعْدَ النَّفْخَةِ الْأُولَى مِنْهُ أَرْبَعِينَ صَبَاحًا فَيَنْبُتُونَ فِي قُبُورِهِمْ (٣) . هَذَا قَوْلُ مُقَاتِلٍ: أَقْسَمَ اللَّهُ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ. {إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ} نَازِلٌ كَائِنٌ.

Dahhâk, en-Nezzâl b. Sebre'den, o da Ali'den rivayet ettiğine göre o, kaynatılmış deniz (el-bahru'l-mescûr) hakkında şöyle demiştir: “O, Arş'ın altındaki bir denizdir; derinliği yedi kat gök ile yedi kat yer arası kadardır. Onda koyu bir su vardır ve ona Hayat Denizi denir. Birinci sûra üfürülüşten sonra kulların üzerine ondan kırk sabah yağdırılır da kabirlerinde biterler (3).” Bu Mukâtil'in görüşüdür: Allah bu şeylere yemin etmiştir. {إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ} “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir” yani inecek, vuku bulacaktır.

15038. Metin

{مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ} مَانِعٍ ٤ قَالَ جُبَيْرُ بْنُ مُطْعِمٍ: قَدِمْتُ الْمَدِينَةَ لِأُكَلَّمَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فِي أُسَارَى بَدْرٍ فَدَفَعْتُ إِلَيْهِ وَهُوَ يُصَلِّي بِأَصْحَابِهِ الْمَغْرِبَ، وَصَوْتُهُ يَخْرُجُ من المسجد ١٤١/أفَسَمِعْتُهُ يَقْرَأُ "وَالطُّورِ" إِلَى قَوْلِهِ "إِنَّ عَذَابَ ربك لواقع ماله مِنْ دَافِعٍ"، فَكَأَنَّمَا صُدِعَ قَلْبِي حِينَ سَمِعْتُهُ، وَلَمْ يَكُنْ أَسْلَمَ يَوْمَئِذٍ، قَالَ: فَأَسْلَمْتُ خَوْفًا مِنْ نُزُولِ الْعَذَابِ، وَمَا كُنْتُ أَظُنُّ أَنِّي أَقُومُ مِنْ مَكَانِي حَتَّى يَقَعَ بِيَ الْعَذَابُ ٥ .

{مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ} “Onu engelleyecek hiçbir güç yoktur” [ifadesi], engelleyecek (mâni olacak) [hiçbir şey yoktur demektir] 4. Cübeyr b. Mut‘ım şöyle demiştir: Bedir esirleri hakkında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşmak üzere Medine’ye gelmiştim. Ashabına akşam namazını kıldırırken yanına vardım; sesi mescidin dışına çıkıyordu. Onun {وَالطُّورِ} “Tûr'a andolsun” [suresini], {إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ * مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ} “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Onu engelleyecek hiçbir güç yoktur” kavline kadar okuduğunu işittim. Bunu işittiğimde sanki kalbim yarılmış gibi oldu -o gün henüz Müslüman olmamıştı-. [Cübeyr] dedi ki: “Azabın inmesinden korkarak Müslüman oldum; yerimden kalkamadan azabın başıma ineceğini sanmıştım” 5.

15039. Metin

{يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا (٩) وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا (١٠) فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١١) الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (١٢) يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (١٣) هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (١٤) }

{يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا (٩) وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا (١٠) فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١١) الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (١٢) يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (١٣) هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (١٤) } “O gün gök şiddetle çalkalanır, dağlar bir yürüyüşle yürür. Artık o gün daldıkları batılda oynayıp duran yalanlayıcıların vay haline! O gün cehennem ateşine şiddetle itilip kakılırlar. [Onlara]: ‘İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!’ [denir].”

15040. Metin

{أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥) اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ (١٧) فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (١٨) }

{أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥) اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ (١٧) فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (١٨) } “‘Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz? Girin oraya! Artık ister sabredin ister sabretmeyin, sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekmektesiniz.’ Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve nimet içindedirler. Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler; Rableri onları cehennem azabından korumuştur.”

15041. Metin

ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّهُ مَتَى يَقَعُ فَقَالَ:

Sonra onun ne zaman vuku bulacağını açıklayarak şöyle buyurdu:

15042. Metin

{يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا} أَيْ: تَدُورُ كَدَوَرَانِ الرَّحَى وَتَتَكَفَّأُ بِأَهْلِهَا تَكَفُّؤَ السَّفِينَةِ. قَالَ قَتَادَةُ: تَتَحَرَّكُ. قَالَ عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ: تَخْتَلِفُ أَجْزَاؤُهَا بَعْضُهَا فِي بَعْضٍ. وَقِيلَ: تَضْطَرِبُ، وَ"الْمَوْرُ" يَجْمَعُ هَذِهِ الْمَعَانِي، فَهُوَ فِي اللُّغَةِ: الذَّهَابُ وَالْمَجِيءُ وَالتَّرَدُّدُ وَالدَّوَرَانُ وَالِاضْطِرَابُ.

{يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا} “O gün gök şiddetle çalkalanır” yani değirmenin dönmesi gibi döner ve içindekilerle birlikte geminin yalpaladığı gibi yalpalar. Katâde: “Harekete geçer” dedi. Atâ el-Horasânî: “Parçaları birbirine girer” dedi. “Çalkalanır” da denilmiştir. el-Mevr (الْمَوْرُ) bütün bu anlamları kapsar; zira o dilde: gidip gelmek, tereddüt etmek, dönmek ve çalkalanmaktır.

15043. Metin

{وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا} فَتَزُولُ عَنْ أَمَاكِنِهَا وَتَصِيرُ هَبَاءً مَنْثُورًا.

{وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا} “dağlar bir yürüyüşle yürür” yerlerinden kopup savrulan toz haline gelirler.

15044. Metin

{فَوَيْلٌ} فَشِدَّةُ عَذَابٍ، {يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ} يَخُوضُونَ (١) فِي الْبَاطِلِ يَلْعَبُونَ غَافِلِينَ لَاهِينَ.

{فَوَيْلٌ} “Artık vay haline!” yani şiddetli bir azap vardır; {يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ} “o gün daldıkları batılda oynayıp duran yalanlayıcıların!” Batıla dalarlar; gafil ve eğlenceye kapılmış olarak oynarlar.

15045. Metin

{يَوْمَ يُدَعُّونَ} يُدْفَعُونَ، {إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا} دَفْعًا بِعُنْفٍ وَجَفْوَةٍ، وَذَلِكَ أَنَّ خَزَنَةَ جَهَنَّمَ يَغُلُّونَ أَيْدِيَهُمْ إِلَى أَعْنَاقِهِمْ، وَيَجْمَعُونَ نَوَاصِيَهُمْ إِلَى أَقْدَامِهِمْ، ثُمَّ يَدْفَعُونَ بِهِمْ إِلَى النَّارِ دَفْعًا عَلَى وُجُوهِهِمْ، وَزَجًّا فِي أَقْفِيَتِهِمْ حَتَّى يَرِدُوا النَّارَ، فَإِذَا دَنَوْا مِنْهَا قَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا:

{يَوْمَ يُدَعُّونَ} itilirler, {إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا} “cehennem ateşine şiddetle itilip kakılırlar” şiddet ve kabalıkla itilirler. Bu da cehennem bekçilerinin onların ellerini boyunlarına bağlamaları, alın saçlarını ayaklarıyla birleştirmeleri, sonra da ateşe varıncaya kadar yüzüstü itip enselerinden kakmaları suretiyledir. Ateşe yaklaştıklarında onun bekçileri onlara şöyle der:

15046. Metin

{هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} فِي الدُّنْيَا. {أَفَسِحْرٌ هَذَا} وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَنْسُبُونَ مُحَمَّدًا ﷺ إِلَى السِّحْرِ، وَإِلَى أَنَّهُ يُغَطِّي عَلَى الْأَبْصَارِ بِالسِّحْرِ، فَوُبِّخُوا بِهِ، وَقِيلَ لَهُمْ: {أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ} .

{هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!” dünyada [yalanladığınız]. {أَفَسِحْرٌ هَذَا} “Bu bir büyü müdür?” Bu da onların Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i büyücülükle ve gözleri büyüyle perdelemekle itham etmelerindendir; bu sebeple azarlandılar ve onlara: {أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ} “‘Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz?’” denildi.

15047. Metin

{اصْلَوْهَا} قَاسُوا شِدَّتَهَا، {فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ} الصَّبْرُ وَالْجَزَعُ، {إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .

{اصْلَوْهَا} “Girin oraya!” onun şiddetini tadın; {فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ} “artık ister sabredin ister sabretmeyin, sizin için birdir” sabretmek de feryat etmek de [birdir], {إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekmektesiniz.”

15048. Metin

{إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ فَاكِهِينَ} مُعْجَبِينَ بِذَلِكَ نَاعِمَيْنِ {بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} وَيُقَالُ لَهُمْ:

{إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ فَاكِهِينَ} “Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler; zevk ve sefa sürerler” bundan dolayı sevinçli ve nimetler içinde olarak, {بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} “Rablerinin kendilerine verdikleriyle ve Rablerinin onları cehennem azabından korumuş olmasıyla.” Ve onlara [şöyle] denilir:1

15049. Metin

{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٩) مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٢٠) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ (٢١) }

{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٩) مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٢٠) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ (٢١) } “‘Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin için.’ Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanırlar. Biz onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir. İman edenler ve soyları da imanda kendilerine uyanlar var ya; işte onların soylarını da kendilerine katarız ve onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmeyiz. Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir.”

15050. Metin

{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا} مَأْمُونُ الْعَاقِبَةِ مِنَ التُّخَمَةِ وَالسَّقَمِ، {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .

{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا} “Afiyetle yiyin için” tıkanma ve hastalıktan sonu emniyette olarak, {بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yaptıklarınıza karşılık.”

15051. Metin

{مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ} مَوْضُوعَةٍ بَعْضُهَا إِلَى جَنْبِ بَعْضٍ، {وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ} .

{مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ} “Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanırlar” yan yana konulmuş [tahtlara], {وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ} “ve biz onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.”

15052. Metin

{وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو: "وَأَتْبَعْنَاهُمْ"، بِقَطْعِ الْأَلْفِ عَلَى التَّعْظِيمِ، "ذُرِّيَّاتِهِمْ"، بِالْأَلْفِ وَكَسْرِ التَّاءِ فِيهِمَا لِقَوْلِهِ: "أَلْحَقَنَا بِهِمْ" "وَمَا أَلَتْنَاهُمْ"، لِيَكُونَ الْكَلَامُ عَلَى نَسَقٍ وَاحِدٍ.

{وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ} “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine uyanlar”. Ebû Amr, yüceltme kipi olarak elif'i hemzeli (katı' ile) "وَأَتْبَعْنَاهُمْ" ve her iki yerde de elif ve tâ'nın kesresiyle "ذُرِّيَّاتِهِمْ" şeklinde okumuştur; bu, sözün tek bir düzen üzere olması için “أَلْحَقْنَا بِهِمْ” ve “وَمَا أَلَتْنَاهُمْ” buyruklarına dayanmaktadır.

15053. Metin

وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "وَاتَّبَعَتْهُمْ" بِوَصْلِ الْأَلِفِ وَتَشْدِيدِ التَّاءِ بَعْدَهَا وَسُكُونِ التَّاءِ الْأَخِيرَةِ.

Diğerleri ise elif'in vaslı, sonrasındaki tâ'nın şeddesi ve son tâ'nın sükûnu ile "وَاتَّبَعَتْهُمْ" şeklinde okudular.

15054. Metin

ثُمَّ اخْتَلَفُوا فِي "ذُرِّيَّتُهُمْ": قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ الْأُولَى (١) بِغَيْرِ أَلْفٍ وَضَمِّ التَّاءِ، وَالثَّانِيَةَ بِالْأَلْفِ وَكَسْرِ التَّاءِ، وَقَرَأَ أَهْلُ الشَّامِ وَيَعْقُوبُ كِلَاهُمَا بِالْأَلْفِ وَكَسْرِ التَّاءِ فِي الثَّانِيَةِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِغَيْرِ أَلْفٍ فِيهِمَا وَرَفْعِ التَّاءِ فِي الْأُولَى وَنَصْبِهَا فِي الثَّانِيَةِ.

Sonra "ذُرِّيَّتُهُمْ" lafzında ihtilaf ettiler: Medineliler birinciyi elifsiz ve tâ'nın dammesiyle, ikinciyi ise elifli ve tâ'nın kesresiyle okudular. Şamlılar ve Ya'kûb her ikisini de ikincide elifli ve tâ'nın kesresiyle okudular. Diğerleri ise her ikisinde de elifsiz, birincide tâ'nın raf'ı, ikincide ise nasbı ile okudular.

15055. Metin

وَاخْتَلَفُوا فِي مَعْنَى الْآيَةِ، فَقَالَ قَوْمٌ: مَعْنَاهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ، يَعْنِي: أَوْلَادَهُمُ الصِّغَارَ وَالْكِبَارَ، فَالْكِبَارُ بِإِيمَانِهِمْ بِأَنْفُسِهِمْ، وَالصِّغَارُ بِإِيمَانِ آبَائِهِمْ، فَإِنَّ الْوَلَدَ الصَّغِيرَ يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ تَبَعًا لِأَحَدِ الْأَبَوَيْنِ {أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ} الْمُؤْمِنِينَ [فِي الْجَنَّةِ بِدَرَجَاتِهِمْ وَإِنْ لَمْ يَبْلُغُوا بِأَعْمَالِهِمْ دَرَجَاتِ آبَائِهِمْ] (٢) تَكْرِمَةً لِآبَائِهِمْ لِتَقَرَّ بِذَلِكَ أَعْيُنُهُمْ. وَهِيَ رِوَايَةُ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ.

Ayetin manasında da ihtilaf ettiler. Bir topluluk şöyle dedi: Manası; iman edenler ve küçük büyük soyları da kendilerine uyanlar [demektir]; büyükler kendi imanlarıyla, küçükler ise babalarının imanıyladır. Çünkü küçük çocuğun Müslümanlığına ana babasından birine tabi olarak hükmolunur. {أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ} “onların soylarını da kendilerine katarız” yani mümin olanlarını, babalarına bir ikram olsun ve bununla gözleri aydınlansın diye amelleriyle babalarının derecelerine ulaşamasalar bile [cennette derecelerine ulaştırırız]. Bu, Saîd b. Cübeyr'in İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayetidir.

15056. Metin

وَقَالَ آخَرُونَ: مَعْنَاهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمُ الْبَالِغُونَ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمُ الصِّغَارَ الَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْإِيمَانَ بِإِيمَانِ آبَائِهِمْ. وَهُوَ قَوْلُ الضَّحَّاكِ، وَرِوَايَةُ الْعَوْفِيِّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا، أَخْبَرَ اللَّهُ ﷿ أَنَّهُ يَجْمَعُ لِعَبْدِهِ الْمُؤْمِنِ ذُرِّيَّتَهُ فِي الْجَنَّةِ كَمَا كَانَ يُحِبُّ فِي الدُّنْيَا أَنْ يَجْتَمِعُوا إِلَيْهِ، يُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ بِفَضْلِهِ وَيُلْحِقُهُمْ بِدَرَجَتِهِ بِعَمَلِ أَبِيهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ الْآبَاءَ مِنْ أَعْمَالِهِمْ شَيْئًا، فَذَلِكَ قَوْلُهُ: {وَمَا أَلَتْنَاهُمْ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ بِكَسْرِ اللَّامِ، وَالْبَاقُونَ بِفَتْحِهَا أَيْ مَا نَقَصْنَاهُمْ يَعْنِي الْآبَاءَ {مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ} .

Diğerleri ise şöyle demiştir: Bunun manası; iman edenler ve bülûğa ermiş zürriyetleri de bir iman ile kendilerine uyanların, henüz imana [erişecek yaşa] ulaşmamış küçük çocuklarını babalarının imanı vesilesiyle kendilerine kattık [şeklindedir]. Bu, ed-Dahhâk'ın görüşü ve el-Avfî'nin İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan1 rivayetidir. Allah Azze ve Celle, mümin kulu dünyada çocuklarının yanında toplanmasını nasıl arzu ediyorsa, cennette de onun için zürriyetini bir araya getireceğini; onları lütfuyla cennete girdireceğini ve babaların amellerinden hiçbir şey eksiltmeksizin babasının ameli vesilesiyle onları onun derecesine ulaştıracağını haber vermiştir. İşte O'nun: {وَمَا أَلَتْنَاهُمْ} “Biz onların ... eksiltmedik” buyruğu budur. İbn Kesîr lâm harfinin kesresiyle, diğer [kıraat imamları] ise fethasıyla okumuştur. Yani babalardan {مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ} “amellerinden hiçbir şeyi”2 eksiltmedik [demektir].

15057. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْحَدِيثِيُّ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ الصَّيْرَفِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عُثْمَانَ بْنِ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا جُبَارَةُ بْنُ الْمُغَلِّسِ، حَدَّثَنَا قَيْسُ بْنُ الرَّبِيعِ، حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ مُرَّةَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ اللَّهَ يَرْفَعُ ذُرِّيَّةَ الْمُؤْمِنِ فِي دَرَجَتِهِ وَإِنْ كَانُوا دُونَهُ فِي الْعَمَلِ، لِتَقَرَّ بِهِمْ عَيْنُهُ"، ثُمَّ قَرَأَ: "وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ"، إِلَى آخَرِ الْآيَةِ (١) .

Bize Ebû Saîd Ahmed b. İbrâhîm eş-Şerîhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa'lebî haber verdi, bana el-Huseyn b. Muhammed b. Abdillâh el-Hadîsî haber verdi, bize Saîd b. Muhammed b. İshâk es-Sayrafî anlattı, bize Muhammed b. Osmân b. Ebî Şeybe anlattı, bize Cübâre b. el-Muğallis anlattı, bize Kays b. er-Rebî' anlattı, bize Amr b. Mürre, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan anlattı, dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah, amelde kendisinden aşağıda olsalar bile, gözü aydın olsun diye müminin soyunu onun derecesine yükseltir.” Sonra ayetin sonuna kadar: “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine uyanlar var ya; işte onların soylarını da kendilerine katarız...” ayetini okudu (1).

15058. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ فَنْجَوَيْهِ الدِّينَوَرِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ مَالِكٍ الْقُطَيْعِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ، حَدَّثَنِي عُثْمَانُ ابن أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عُثْمَانَ عَنْ زَاذَانَ عَنْ عَلِيٍّ ﵁ قَالَ: سَأَلَتْ خَدِيجَةُ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهَا النَّبِيَّ ﷺ عَنْ وَلَدَيْنِ مَاتَا لَهَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "هُمَا فِي النَّارِ"، فَلَمَّا رَأَى الْكَرَاهَةَ فِي وَجْهِهَا، قَالَ: "لَوْ رَأَيْتِ مَكَانَهُمَا لَأَبْغَضْتِهِمَا"، قَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ فَوَلَدِي مِنْكَ؟ قَالَ: "فِي الْجَنَّةِ" ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ الْمُؤْمِنِينَ وَأَوْلَادَهُمْ فِي الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الْمُشْرِكِينَ وَأَوْلَادَهُمْ فِي النَّارِ"، ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ "وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ" (٢) .

Bize Ebû Saîd eş-Şerîhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa'lebî haber verdi, bize Ebû Abdillâh b. Fencüveyh ed-Dîneverî haber verdi, bize Ebû Bekr b. Mâlik el-Katîî anlattı, bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, bana Osmân b. Ebî Şeybe anlattı, bize Muhammed b. Fudayl, Muhammed b. Osmân'dan, o Zâzân'dan, o da Ali radıyallâhu anh'tan anlattı, dedi ki: Hatice radıyallâhu anhâ Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Câhiliye devrinde ölen iki çocuğu hakkında sordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “İkisi de ateştedir” buyurdu. Yüzündeki hoşnutsuzluğu görünce: “Eğer onların yerini görseydin onlara buğzederdin” buyurdu. Hatice: “Ey Allah'ın Resûlü, senden olan çocuğum nerede?” dedi. O da: “Cennettedir” buyurdu. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Müminler ve çocukları cennettedir, müşrikler ve çocukları ise ateştedir” buyurdu. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine uyanlar var ya; işte onların soylarını da kendilerine katarız...” ayetini okudu (2).

15059. Metin

{كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ} قَالَ مُقَاتِلٌ: كُلُّ امْرِئٍ كَافِرٍ بِمَا عَمِلَ مِنَ الشِّرْكِ مُرْتَهَنٌ فِي النَّارِ، وَالْمُؤْمِنُ لَا يَكُونُ مُرْتَهَنًا، لِقَوْلِهِ ﷿: "كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ"، ثُمَّ ذَكَرَ مَا يَزِيدُهُمْ مِنَ الْخَيْرِ وَالنِّعْمَةِ فَقَالَ:

{كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ}12 “Herkes kazandığına karşılık bir rehindir” Mukâtil şöyle dedi: "Her kâfir kişi, işlediği şirk sebebiyle ateşte rehin tutulmuştur. Mümin ise rehin tutulmaz; zira Azîz ve Celîl olan [Allah] şöyle buyurmuştur: {كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ} “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir; ancak amel defteri sağından verilenler (ashâb-ı yemîn) müstesna”. Sonra [Allah], onlara artıracağı hayır ve nimeti zikrederek şöyle buyurdu:

15060. Metin

{وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢٢) يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ (٢٣) وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ (٢٤) وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ (٢٥) قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ (٢٦) }

{وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢٢) يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ (٢٣) وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ (٢٤) وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ (٢٥) قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ (٢٦) } “Onlara canlarının çektiği meyve ve etten bol bol verdik. Orada, içinde boş söz ve günaha sokma bulunmayan kadehleri elden ele alıp verirler. Kendilerine ait, sanki saklı birer inci gibi olan civanlar çevrelerinde dönüp dolaşır. Birbirlerine dönüp soruşurlar. Derler ki: ‘Doğrusu biz daha önce ailemiz içinde [korkuyla] titrerdik.’”

15061. Metin

{وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ} زِيَادَةً عَلَى مَا كَانَ لَهُمْ، {وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ} مِنْ أَنْوَاعِ اللُّحْمَانِ.

{وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ} “Onlara meyveden bol bol verdik” kendilerinde olana ziyade olarak, {وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ} “ve canlarının çektiği etten” et çeşitlerinden.

15062. Metin

{يَتَنَازَعُونَ} يَتَعَاطَوْنَ وَيَتَنَاوَلُونَ، {فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا} وَهُوَ الْبَاطِلُ، وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنْ قَتَادَةَ، وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: لَا فُضُولَ فِيهَا. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيِّبِ: لَا رَفَثَ فِيهَا. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: لَا سِبَابَ وَلَا تَخَاصُمَ فِيهَا. وَقَالَ الْقُتَيْبِيُّ: لَا تَذْهَبُ عُقُولُهُمْ فَيَلْغُوا وَيَرْفُثُوا، {وَلَا تَأْثِيمٌ} أَيْ لَا يَكُونُ مِنْهُمْ مَا يُؤَثِّمُهُمْ. قَالَ الزَّجَّاجُ: لَا يَجْرِي بَيْنَهُمْ مَا يُلْغِي وَلَا مَا فِيهِ إِثْمٌ كَمَا يَجْرِي فِي الدُّنْيَا لشربة الخمر. ١٤١/ب وَقِيلَ: لَا يَأْثَمُونَ فِي شُرْبِهَا.

{يَتَنَازَعُونَ} alıp verirler, {فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا} “orada, içinde boş söz bulunmayan kadehleri” yani batıl söz [bulunmayan]. Bu Katâde'den rivayet edilmiştir. Mukâtil b. Hayyân: “İçinde fuzuli söz yoktur” dedi. Saîd b. el-Müseyyeb: “İçinde çirkin söz yoktur” dedi. İbn Zeyd: “İçinde sövüşme ve çekişme yoktur” dedi. el-Kuteybî: “Akılları gitmez ki boş ve çirkin söz söylesinler” dedi. {وَلَا تَأْثِيمٌ} “ve günaha sokma [bulunmayan]” yani kendilerinden onları günaha sokacak bir şey meydana gelmez. Zeccâc: “Dünyada şarap içenlerin arasında geçtiği gibi aralarında boş veya günah içeren bir şey geçmez” dedi. 141/b Onu içmekle günaha girmezler de denilmiştir.

15063. Metin

{وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ} بِالْخِدْمَةِ، {غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ} فِي الْحُسْنِ وَالْبَيَاضِ وَالصَّفَاءِ، {لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ} مَخْزُونٌ مَصُونٌ لَمْ تَمَسَّهُ الْأَيْدِي. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: يَعْنِي فِي الصَّدَفِ.

{وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ} “Çevrelerinde dönüp dolaşır” hizmet için, {غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ} “kendilerine ait civanlar, sanki onlar” güzellikte, beyazlıkta ve saflıkta, {لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ} “saklı birer inci gibidir” saklanmış, korunmuş, el değmemiş [inciler]. Saîd b. Cübeyr: “Yani sedefin içinde” dedi.

15064. Metin

قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ: وَمَا مِنْ أَحَدٍ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ إِلَّا يَسْعَى عَلَيْهِ أَلْفُ غُلَامٍ، وَكُلُّ غُلَامٍ عَلَى عَمَلٍ مَا عَلَيْهِ صَاحِبُهُ (١) .

Abdullah b. Ömer şöyle dedi: “Cennet ehlinden hiç kimse yoktur ki etrafında bin hizmetçi koşuşturmasın; her bir hizmetçi arkadaşının yapmadığı bir işle meşguldür (1).”

15065. Metin

وَرُوِيَ عَنِ الْحَسَنِ أَنَّهُ لَمَّا تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ قَالَ: قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ: الْخَادِمُ كَاللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ، فَكَيْفَ الْمَخْدُومُ؟ (٢) .

Hasan'dan rivayet edildiğine göre o bu ayeti okuduğunda şöyle dedi: Dediler ki: “Ey Allah'ın Resûlü! Hizmetçi saklı inci gibi olursa, hizmet edilen nasıldır?” (2)

15066. Metin

وَعَنْ قَتَادَةَ أَيْضًا قَالَ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّ رَجُلًا قَالَ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ هَذَا الْخَادِمُ فَكَيْفَ الْمَخْدُومُ؟ قَالَ: "فَضْلُ الْمَخْدُومِ عَلَى الْخَادِمِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ" (٣) .

Yine Katâde'den rivayetle o şöyle dedi: Bize anlatıldığına göre bir adam: “Ey Allah'ın Peygamberi! Hizmetçi böyle ise kendisine hizmet edilen nasıldır?” dedi. [Peygamber] buyurdu ki: “Kendisine hizmet edilenin hizmetçiye üstünlüğü, dolunay gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir” (3).

15067. Metin

{وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} يَسْأَلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فِي الْجَنَّةِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَتَذَاكَرُونَ مَا كَانُوا فِيهِ مِنَ التَّعَبِ وَالْخَوْفِ فِي الدُّنْيَا.

{وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} “Birbirlerine dönüp soruşurlar” cennette birbirlerine sorarlar. İbn Abbâs: “Dünyada içinde bulundukları yorgunluğu ve korkuyu birbirlerine hatırlatırlar” dedi.

15068. Metin

{قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا} فِي الدُّنْيَا {مُشْفِقِينَ} خَائِفِينَ مِنَ الْعَذَابِ.

{قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا} “Dediler ki: ‘Şüphesiz biz daha önce ailemiz içinde...’” [yani] dünyada, {مُشْفِقِينَ} “korku içindeydik” azaptan korkan kimselerdik.

15069. Metin

{فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ (٢٧) إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ (٢٨) فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ (٢٩) أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ (٣٠) قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ (٣١) }

{فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ (٢٧) إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ (٢٨) فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ (٢٩) أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ (٣٠) قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ (٣١) } “‘Allah bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen kavurucu azaptan korudu. Doğrusu biz bundan önce O'na dua ederdik. Şüphesiz O, iyiliği bol, çok merhametli olandır.’ Artık sen öğüt ver! Sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Yoksa onlar: ‘O bir şairdir; onun hakkında zamanın felaketlerini gözetliyoruz’ mu diyorlar? De ki: ‘Gözetleyin; doğrusu ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim!’”

15070. Metin

{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ (٣٢) }

{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ (٣٢) } “Yoksa bunu onlara akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?”

15071. Metin

{فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا} بِالْمَغْفِرَةِ، {وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ} قَالَ الْكَلْبِيُّ: عَذَابَ النَّارِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: "السَّمُومُ" اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ جَهَنَّمَ.

{فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا} “Allah bize lütfetti” bağışlamak suretiyle, {وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ} “ve bizi iliklere işleyen kavurucu azaptan korudu.” Kelbî: “Ateşin azabından” dedi. Hasan ise: “es-Semûm, cehennemin isimlerinden bir isimdir” dedi.

15072. Metin

{إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ} فِي الدُّنْيَا، {نَدْعُوهُ} نُخْلِصُ لَهُ الْعِبَادَةَ، {إِنَّهُ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ [وَالْكِسَائِيُّ] (١) "أَنَّهُ" بِفَتْحِ الْأَلِفِ، أَيْ: لِأَنَّهُ أَوْ بِأَنَّهُ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْكَسْرِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ، {هُوَ الْبَرُّ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: اللَّطِيفُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: الصَّادِقُ فِيمَا وَعَدَ {الرَّحِيمُ} .

{إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ} “Doğrusu biz bundan önce” dünyada, {نَدْعُوهُ} “O'na dua ederdik” ibadeti O'na halis kılardık. {إِنَّهُ} “Şüphesiz O”. Medineliler [ve Kisâî] elif'in fethasıyla “çünkü O” veya “O olduğu için” manasında "أَنَّهُ" okudular; diğerleri ise yeni bir başlangıç cümlesi olarak kesre ile okudular. {هُوَ الْبَرُّ} “O, iyiliği bol olandır”. İbn Abbâs: “Lütufkârdır” dedi. Dahhâk ise: “Vaat ettiğinde sadıktır” dedi. {الرَّحِيمُ} “çok merhametli olandır.”

15073. Metin

{فَذَكِّرْ} يَا مُحَمَّدُ بِالْقُرْآنِ أَهْلَ مَكَّةَ، {فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ} بِرَحْمَتِهِ وَعِصْمَتِهِ، {بِكَاهِنٍ} تَبْتَدِعُ الْقَوْلَ وَتُخْبِرُ بِمَا فِي غَدٍ مِنْ غَيْرِ وَحْيٍ، {وَلَا مَجْنُونٍ} نَزَلَتْ فِي الَّذِينَ اقْتَسَمُوا عِقَابَ مَكَّةَ يَرْمُونَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بِالْكِهَانَةِ وَالسِّحْرِ وَالْجُنُونِ وَالشِّعْرِ.

{فَذَكِّرْ} “Artık sen öğüt ver!” ey Muhammed, Kur'an ile Mekke ehline, {فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ} “sen Rabbinin nimeti sayesinde” O'nun rahmeti ve korumasıyla, {بِكَاهِنٍ} “ne bir kâhinsin” kendi kafasından söz uyduran ve vahiy olmaksızın yarından haber veren, {وَلَا مَجْنُونٍ} “ne de bir mecnun.” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e kâhinlik, büyücülük, delilik ve şairlik isnat ederek Mekke geçitlerini paylaşanlar hakkında indi.

15074. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ} بَلْ يَقُولُونَ، يَعْنِي: هَؤُلَاءِ الْمُقْتَسِمِينَ الْخَرَّاصِينَ، {شَاعِرٌ} أَيْ: هُوَ شَاعِرٌ، {نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ} حَوَادِثَ الدَّهْرِ وَصُرُوفَهُ فَيَمُوتُ وَيَهْلَكُ كَمَا هَلَكَ مَنْ قَبْلَهُ مِنَ الشُّعَرَاءِ، وَيَتَفَرَّقُ أَصْحَابُهُ وَإِنَّ أَبَاهُ مَاتَ شَابًّا وَنَحْنُ نَرْجُو أَنْ يَكُونَ مَوْتُهُ كَمَوْتِ أَبِيهِ، وَ"الْمَنُونُ" يَكُونُ بِمَعْنَى الدَّهْرِ، وَيَكُونُ بِمَعْنَى الْمَوْتِ، سُمِّيَا بِذَلِكَ لِأَنَّهُمَا يَقْطَعَانِ الْأَجَلَ.

{أَمْ يَقُولُونَ} “Yoksa onlar [...] mu diyorlar?” bilakis diyorlar, yani: o bölüşen yalancılar, {شَاعِرٌ} “‘[O] bir şairdir,” yani: O bir şairdir, {نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ} “onun hakkında zamanın felaketlerini gözetliyoruz’” zamanın hadiselerini ve değişken durumlarını; böylece kendisinden önceki şairlerin helak olduğu gibi o da ölür ve helak olur, arkadaşları da dağılır. Şüphesiz babası genç yaşta öldü, biz de onun ölümünün babasının ölümü gibi olmasını umuyoruz. Menûn (الْمَنُون), zaman manasına geldiği gibi ölüm manasına da gelir. Eceli kestikleri için bu şekilde isimlendirilmişlerdir.

15075. Metin

{قُلْ تَرَبَّصُوا} انْتَظَرُوا بِيَ الْمَوْتَ، {فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} [مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ] (٢) حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ فِيكُمْ، فَعُذِّبُوا يَوْمَ بَدْرٍ بِالسَّيْفِ.

{قُلْ تَرَبَّصُوا} “De ki: ‘Gözetleyin;” benim hakkımda ölümü bekleyin, {فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ} “doğrusu ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim!’” [bekleyenlerdenim] Allah'ın sizin hakkınızdaki emri gelinceye kadar. Nitekim Bedir günü kılıçla cezalandırıldılar.

15076. Metin

{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُمْ} عُقُولُهُمْ، {بِهَذَا} وَذَلِكَ أَنَّ عُظَمَاءَ قُرَيْشٍ كَانُوا يُوصَفُونَ بِالْأَحْلَامِ وَالْعُقُولِ، فَأَزْرَى اللَّهُ بِعُقُولِهِمْ حِينَ لَمْ تَتَمَيَّزْ لَهُمْ مَعْرِفَةُ الْحَقِّ مِنَ الْبَاطِلِ، {أَمْ هُمْ} بَلْ هُمْ {قَوْمٌ طَاغُونَ} .

{أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُمْ} “Yoksa onların akılları” akılları1, {بِهَذَا} “bunu mu emrediyor?” Bu da şundandır ki Kureyş'in ileri gelenleri hilm (sağduyu) ve akıl sahibi olmakla nitelenirdi. Hak ile bâtılı birbirinden ayırt edemediklerinde Allah onların akıllarını ayıpladı/kınadı. {أَمْ هُمْ} “Yoksa onlar” bilakis onlar2 {قَوْمٌ طَاغُونَ} “azgın bir topluluk mudur?”

15077. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ (٣٣) فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ (٣٤) أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ (٣٥) أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ (٣٦) أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ (٣٧) }

{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ (٣٣) فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ (٣٤) أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ (٣٥) أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ (٣٦) أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ (٣٧) } “Yoksa ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler. Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir söz getirsinler! Yoksa onlar hiçbir şey olmadan [kendiliğinden] mi yaratıldılar, yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin bir bilgiyle inanmazlar. Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa hâkim ve hükümran olanlar kendileri midir?”

15078. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ} أَيْ: يَخْلُقُ الْقُرْآنَ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِهِ، "وَالتَّقَوُّلُ"، تَكَلُّفُ الْقَوْلِ، وَلَا يُسْتَعْمَلُ إِلَّا فِي الْكَذِبِ، لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا زَعَمُوا، {بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ} بِالْقُرْآنِ اسْتِكْبَارًا. ثُمَّ أَلْزَمَهُمُ الْحُجَّةَ فَقَالَ: {فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ} ،أَيْ: مِثْلَ الْقُرْآنِ وَنَظْمِهِ وَحُسْنِ بَيَانِهِ، {إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ} أَنْ مُحَمَّدًا يَقُولُهُ مِنْ قِبَلِ نَفْسِهِ.

{أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ} “Yoksa ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar?” yani: Kur'an'ı kendi tarafından uyduruyor. Tekavvul (التَّقَوُّل), sözü zoraki uydurmaktır ve sadece yalan hakkında kullanılır. Durum iddia ettikleri gibi değildir. {بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ} “Hayır, onlar iman etmezler” kibirlerinden dolayı Kur'an'a inanmazlar. Sonra delili aleyhlerine kesinleştirerek şöyle buyurdu: {فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ} “onun benzeri bir söz getirsinler!” yani: Kur'an'ın, onun nazmının ve güzel beyanının benzerini, {إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ} “Eğer doğru sözlü iseler” Muhammed'in bunu kendiliğinden söylediği iddiasında.

15079. Metin

{أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مِنْ غَيْرِ رَبٍّ، وَمَعْنَاهُ: أَخُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ خَلَقَهُمْ فَوُجِدُوا بِلَا خَالِقٍ؟ وَذَلِكَ مِمَّا لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ، لِأَنَّ تَعَلُّقَ الْخَلْقِ بِالْخَالِقِ مِنْ ضَرُورَةِ الِاسْمِ، فَإِنْ أَنْكَرُوا الْخَالِقَ لَمْ يَجُزْ أَنْ يُوجَدُوا بِلَا خَالِقٍ، {أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ} لِأَنْفُسِهِمْ وَذَلِكَ فِي الْبُطْلَانِ أَشَدُّ، لِأَنَّ مَا لَا وُجُودَ لَهُ كَيْفَ يَخْلُقُ؟

{أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ} “Yoksa onlar hiçbir şey olmadan [kendiliğinden] mi yaratıldılar”. İbn Abbâs: “Bir Rab olmaksızın mı?” dedi. Anlamı şudur: Kendilerini yaratan bir şey olmaksızın mı yaratıldılar da bir yaratıcı olmadan var oldular? Bu ise olması caiz olmayan bir şeydir; zira yaratmanın yaratıcıya bağlılığı ismin zorunlu gereğidir. Yaratıcıyı inkâr ettilerse yaratıcısız var olmaları caiz değildir. {أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ} “yoksa [...] yaratıcılar kendileri midir?” kendi kendilerinin yaratıcısı mıdırlar? Bu ise batıl olma yönünden daha da şiddetlidir; zira varlığı olmayan şey nasıl yaratabilir?

15080. Metin

فَإِذَا بَطَلَ الْوَجْهَانِ قَامَتِ الْحُجَّةُ عَلَيْهِمْ بِأَنْ لَهُمْ خَالِقًا فَلْيُؤْمِنُوا بِهِ، ذَكَرَ هَذَا الْمَعْنَى أَبُو سُلَيْمَانَ الْخَطَّابِيُّ.

Bu iki ihtimal de batıl olunca, onların bir yaratıcısı olduğuna dair aleyhlerindeki delil kesinleşmiş olur, öyleyse O'na iman etsinler. Bu anlamı Ebû Süleymân el-Hattâbî zikretmiştir.

15081. Metin

وَقَالَ الزَّجَّاجُ: مَعْنَاهُ: أَخُلِقُوا بَاطِلًا لَا يُحَاسَبُونَ وَلَا يُؤْمَرُونَ؟ وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: أَخُلِقُوا عَبَثًا وَتُرِكُوا سُدًى لَا يُؤْمَرُونَ وَلَا يُنْهَوْنَ، فَهُوَ كَقَوْلِ الْقَائِلِ: فَعَلْتُ كَذَا وَكَذَا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَيْ: لِغَيْرِ شَيْءٍ، أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ لِأَنْفُسِهِمْ فَلَا يَجِبْ عَلَيْهِمْ لِلَّهِ أَمْرٌ؟

Zeccâc şöyle dedi: Anlamı şudur: Hesaba çekilmeyecek ve emredilmeyecek şekilde boşuna mı yaratıldılar? İbn Keysân ise şöyle dedi: Emredilmeyecek ve yasaklanmayacak şekilde abes yere yaratılıp başıboş mu bırakıldılar? Bu, söyleyenin: “Şunu şunu bir şey olmaksızın (min gayri şey') yaptım” yani: “bir amaç olmaksızın/boş yere yaptım” demesi gibidir. Yoksa onlar kendilerini yaratanlar mıdır ki kendilerine Allah'ın hiçbir emri vacip olmasın?

15082. Metin

{أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ} فَيَكُونُوا هُمُ الْخَالِقِينَ، لَيْسَ الْأَمْرُ كَذَلِكَ، {بَلْ لَا يُوقِنُونَ} .

{أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ} “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?” ki yaratıcılar kendileri olsun? Durum öyle değildir. {بَلْ لَا يُوقِنُونَ} “Hayır, onlar kesin bir bilgiyle inanmazlar.”

15083. Metin

{أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ} قَالَ عِكْرِمَةُ: يَعْنِي النُّبُوَّةَ. قَالَ مُقَاتِلٌ: أَبِأَيْدِيهِمْ مَفَاتِيحُ رَبِّكَ بِالرِّسَالَةِ فيضعونها حيث شاؤوا؟ قَالَ الْكَلْبِيُّ: خَزَائِنُ الْمَطَرِ وَالرِّزْقِ، {أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} الْمُسَلَّطُونَ الْجَبَّارُونَ، قَالَ عَطَاءٌ: أَرْبَابٌ قَاهِرُونَ فَلَا يَكُونُوا تَحْتَ أَمْرٍ وَنَهْيٍ، يفعلون ما شاؤوا. وَيَجُوزُ بِالسِّينِ وَالصَّادِ جَمِيعًا، قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ بِالسِّينِ هَاهُنَا وَقَوْلُهُ: "بِمُسَيْطِرٍ"، وَقَرَأَ حَمْزَةُ بِإِشْمَامِ الزَّايِ فِيهِمَا، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ هَاهُنَا بِالسِّينِ وَ"بِمُصَيْطِرٍ" بِالصَّادِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالصَّادِ فِيهِمَا.

{أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ} “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” İkrime: “Peygamberliği kastediyor” dedi. Mukâtil: “Rabbinin risaletle ilgili anahtarları onların elinde midir ki onu diledikleri yere koysunlar?” dedi. Kelbî: “Yağmur ve rızık hazineleri” dedi. {أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ} “Yoksa hâkim ve hükümran olanlar kendileri midir?” musallat kılınmış zorbalar mıdır? Atâ: “Dilediklerini yapan, bir emir ve nehiy altında bulunmayan galip efendiler midir?” dedi. Sin (س) ve Sad (ص) harflerinin her ikisiyle de caizdir. İbn Âmir burada ve "بِمُسَيْطِرٍ" sözünde Sin ile okudu; Hamza her ikisinde Zâ'nın işmâmı ile okudu; İbn Kesîr burada Sin ile, "بِمُصَيْطِرٍ" sözünde ise Sad ile okudu; diğerleri ise her ikisinde Sad ile okudular.

15084. Metin

{أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٣٨) أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبْنُونَ (٣٩) أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (٤٠) أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤١) أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ (٤٢) }

{أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٣٨) أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبْنُونَ (٣٩) أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (٤٠) أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤١) أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ (٤٢) } “Yoksa onların, kendisine çıkıp [vahyi] dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri apaçık bir delil getirsin! Yoksa kızlar O'na da oğullar size mi? Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borç altında mı eziliyorlar? Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar? Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl o inkâr edenler tuzağa düşecek olanlardır!”

15085. Metin

{أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ} مَرْقًى وَمِصْعَدٌ إِلَى السَّمَاءِ، {يَسْتَمِعُونَ فِيهِ} أَيْ يَسْتَمِعُونَ عَلَيْهِ الْوَحْيَ، كَقَوْلِهِ: "وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ" (طه-٧١) أَيْ: عَلَيْهَا، مَعْنَاهُ: أَلَهُمْ سُلَّمٌ يَرْتَقُونَ بِهِ إِلَى السَّمَاءِ، فَيَسْتَمِعُونَ الْوَحْيَ وَيَعْلَمُونَ أَنَّ مَا هُمْ عَلَيْهِ حَقٌّ بِالْوَحْيِ، فَهُمْ مُسْتَمْسِكُونَ بِهِ كَذَلِكَ؟ {فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ} إِنِ ادَّعَوْا ذَلِكَ، {بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} حُجَّةٍ بَيِّنَةٍ.

{أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ} “Yoksa onların [...] bir merdivenleri mi var?” göğe bir basamak ve merdiven, {يَسْتَمِعُونَ فِيهِ} “kendisine çıkıp dinledikleri” yani üzerinde vahyi dinledikleri; nitekim: “Sizi hurma kütüklerine asacağım” (Tâhâ: 71) yani onların üzerine [asacağım] kavlinde olduğu gibidir. Anlamı şudur: Onların göğe tırmandıkları bir merdivenleri var da vahyi dinliyor ve üzerinde bulundukları şeyin vahiyle hak olduğunu bilip buna öylece mi sarılıyorlar? {فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ} “Öyleyse dinleyenleri [...] getirsin!” şayet bunu iddia ediyorlarsa, {بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “apaçık bir delil” açık bir hüccet.

15086. Metin

{أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ} هَذَا إِنْكَارٌ عَلَيْهِمْ حِينَ جَعَلُوا لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ، كَقَوْلِهِ: "فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبْنُونَ" (الصَّافَّاتِ-١٤٩) .

{أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ} “Yoksa kızlar O'na da oğullar size mi?” Bu, kendilerinin hoşlanmadığı şeyleri Allah'a isnat ettiklerinde onlara yönelik bir kınamadır; nitekim: “Şimdi sor onlara: Kızlar Rabbinin de erkek çocukları onların mı?” (es-Sâffât: 149) kavlinde olduğu gibidir.

15087. Metin

{أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا} جُعْلًا عَلَى مَا جِئْتَهُمْ بِهِ وَدَعَوْتَهُمْ إِلَيْهِ مِنَ الدِّينِ، {فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ} أَثْقَلَهُمْ ذَلِكَ الْمَغْرَمُ الَّذِي تَسْأَلُهُمْ، فَمَنَعَهُمْ مِنْ ذَلِكَ عَنِ الْإِسْلَامِ.

{أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا} “Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun” onlara getirdiğin ve onları davet ettiğin dine karşılık bir karşılık, {فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ} “da bu yüzden ağır bir borç altında mı eziliyorlar?” onlardan istediğin o borç/yükümlülük kendilerine ağır geldi de onları İslam'dan bu mu engelledi?

15088. Metin

{أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ} أَيْ: عِلْمُ مَا غَابَ عَنْهُمْ، حَتَّى عَلِمُوا أَنَّ مَا يُخْبِرُهُمُ الرَّسُولُ مِنْ أَمْرِ الْقِيَامَةِ وَالْبَعْثِ بَاطِلٌ.

{أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ} “Yoksa gayb onların yanında mı?” yani: kendilerine gizli olanın bilgisi [yanlarında mı ki], böylece Resûl'ün kıyamet ve yeniden dirilme konusunda kendilerine haber verdiği şeyin batıl olduğunu bilmiş olsunlar?

15089. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ: هَذَا جَوَابٌ لِقَوْلِهِمْ: "نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ"، يَقُولُ: أَعِنْدَهُمْ عِلْمُ الْغَيْبِ حَتَّى عَلِمُوا أَنَّ مُحَمَّدًا ﷺ يَمُوتُ قَبْلَهُمْ؟ {فَهُمْ يَكْتُبُونَ} أَيْ: يَحْكُمُونَ، وَالْكِتَابُ: الْحُكْمُ، قَالَ النَّبِيُّ ﷺ لِلرَّجُلَيْنِ اللَّذَيْنِ تَخَاصَمَا إِلَيْهِ: "أَقْضِي بَيْنَكُمَا بِكِتَابِ اللَّهِ" (١) أَيْ بِحُكْمِ اللَّهِ.

Katâde şöyle dedi: Bu, onların: “Onun hakkında zamanın felaketlerini gözetliyoruz” sözlerine bir cevaptır. Şöyle buyurmaktadır: Gaybın bilgisi onların yanında mıdır ki Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerinden önce öleceğini bilmiş olsunlar? {فَهُمْ يَكْتُبُونَ} “de onlar mı yazıyorlar?” yani: hükmediyorlar. Kitap (el-Kitâb) ise hükümdür. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, huzurunda davalaşan iki adama: “Aranızda Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim” buyurmuştur, yani Allah'ın hükmüyle.

15090. Metin

وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَعْنَاهُ أَمْ عِنْدَهُمُ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ مَا فِيهِ وَيُخْبِرُونَ النَّاسَ بِهِ؟

İbn Abbâs ise şöyle dedi: Bunun anlamı şudur: Yoksa Levh-i Mahfûz onların yanında mıdır ki içindekileri yazıp insanlara haber veriyorlar?

15091. Metin

{أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا} مَكْرًا بِكَ لِيُهْلِكُوكَ؟ {فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ} أَيْ: هُمُ الْمَجْزِيُّونَ بِكَيْدِهِمْ، يُرِيدُ أَنَّ ضَرَرَ ذَلِكَ يَعُودُ عَلَيْهِمْ، وَيَحِيقُ مَكْرُهُمْ بِهِمْ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ مَكَرُوا بِهِ فِي دَارِ النَّدْوَةِ فَقُتِلُوا بِبَدْرٍ.

{أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا} “Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar?” seni helak etmek için sana bir hile mi [düşünüyorlar]? {فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ} “O inkâr edenlerin kendileridir tuzağa düşecek olanlar!” Yani: Tuzaklarının cezası/karşılığı kendilerine verilecek olanlar onlardır. [Allah Teâlâ] bunun zararının kendilerine döneceğini ve kurdukları tuzağın başlarına geçeceğini kastetmektedir. Nitekim onlar Dâru'n-Nedve'de ona tuzak kurmuşlar ve nihayetinde Bedir'de öldürülmüşlerdir.

15092. Metin

{أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٤٣) وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ (٤٤) فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ (٤٥) يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤٦) وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٤٧) وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ (٤٨) }

{أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٤٣) وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ (٤٤) فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ (٤٥) يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤٦) وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٤٧) وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ (٤٨) } “Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir. Gökten düşen bir parça görseler: ‘Üst üste yığılmış bulutlardır’ derler. Artık çarpılıp helak edilecekleri günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak! O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez ve kendilerine yardım da edilmez. Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha vardır; fakat onların çoğu bilmezler. Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.”

15093. Metin

{أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ} ١٤٢/أيَرْزُقُهُمْ وَيَنْصُرُهُمْ؟ {سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} قَالَ الْخَلِيلُ: مَا فِي هَذِهِ السُّورَةِ مِنْ ذِكْرِ "أَمْ" كُلُّهُ اسْتِفْهَامٌ وَلَيْسَ بِعَطْفٍ.

{أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ} “Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahı mı var?” 142/a onları rızıklandıracak ve onlara yardım edecek? {سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.” Halîl şöyle dedi: Bu surede geçen "em" (أَمْ) edatlarının tamamı istifham olup atıf değildir.

15094. Metin

{وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا} قِطْعَةً، {مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا} هَذَا جَوَابٌ لِقَوْلِهِمْ: "فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ"، يَقُولُ: لَوْ عَذَّبْنَاهُمْ بِسُقُوطِ بَعْضٍ مِنَ السَّمَاءِ عَلَيْهِمْ لَمْ يَنْتَهُوا عَنْ كُفْرِهِمْ، {يَقُولُوا} -لِمُعَانَدَتِهِمْ-هَذَا، {سَحَابٌ مَرْكُومٌ} بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ يَسْقِينَا.

{وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا} “Görseler bir parça” bir parça, {مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا} “gökten düşen”. Bu, onların: “Gökten üzerimize parçalar düşür” sözlerine bir cevaptır. Şöyle buyurmaktadır: Şayet onları gökten üzerlerine bir parçanın düşmesiyle azaplandırsaydık küfürlerinden vazgeçmezlerdi. İnatlarından dolayı: Bu, {سَحَابٌ مَرْكُومٌ} “üst üste yığılmış bulutlardır” bize yağmur yağdıran üst üste [yığılmış buluttur], {يَقُولُوا} “derler.”

15095. Metin

{فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا} يعاينوا، {يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ} أَيْ: يموتون، حتى يعاينوا الْمَوْتَ، قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَعَاصِمٌ يُصْعَقُونَ بِضَمِّ الْيَاءِ، أَيْ: يُهْلَكُونَ.

{فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلاقُوا} “Artık [...] kavuşuncaya kadar onları bırak!” bizzat görünceye kadar, {يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ} “çarpılıp helak edilecekleri günlerine” yani: ölecekleri, ölümü bizzat görecekleri güne kadar. İbn Âmir ve Âsım, yâ harfinin zammesiyle "يُصْعَقُونَ" şeklinde okudular; yani: helak edilecekleri [manasında].

15096. Metin

{يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} أَيْ: لَا يَنْفَعُهُمْ كَيْدُهُمْ يَوْمَ الْمَوْتِ وَلَا يَمْنَعُهُمْ مِنَ الْعَذَابِ مَانِعٌ.

{يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} “O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez ve kendilerine yardım da edilmez.” Yani: Ölüm gününde tuzakları onlara fayda sağlamaz ve hiçbir engelleyici onları azaptan kurtaramaz.

15097. Metin

{وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا} [كَفَرُوا] (١) {عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ} أَيْ: عَذَابًا فِي الدُّنْيَا قَبْلَ عَذَابِ الْآخِرَةِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي الْقَتْلَ يَوْمَ بَدْرٍ، وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ الْجُوعُ وَالْقَحْطُ سَبْعَ سِنِينَ. وَقَالَ الْبَرَاءُ بْنُ عَازِبٍ: هُوَ عَذَابُ الْقَبْرِ. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} أَنَّ الْعَذَابَ نَازِلٌ بِهِمْ.

{وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا} “Şüphesiz zulmedenlere” [inkâr edenlere] {عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ} “bundan başka bir azap daha vardır” yani: ahiret azabından önce dünyada bir azap vardır. İbn Abbâs: “Bedir günündeki öldürülmeyi kastediyor” dedi. Dahhâk: “O, yedi yıl süren açlık ve kıtlıktır” dedi. Berâ b. Âzib ise: “O, kabir azabıdır” dedi. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “fakat onların çoğu bilmezler” azabın başlarına ineceğini.

15098. Metin

{وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ} إِلَى أَنْ يَقَعَ بِهِمُ الْعَذَابُ الَّذِي حَكَمْنَا عَلَيْهِمْ، {فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا} أَيْ بِمَرْأًى مِنَّا، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَرَى مَا يُعْمَلُ بِكَ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّكَ بِحَيْثُ نَرَاكَ وَنَحْفَظُكَ فَلَا يَصِلُونَ إِلَى مَكْرُوهِكَ. {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ} قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَعَطَاءٌ: أَيْ: قُلْ حِينَ تَقُومُ مِنْ مَجْلِسِكَ: سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، فَإِنْ كَانَ الْمَجْلِسُ خَيْرًا ازْدَدْتَ فِيهِ إِحْسَانًا، وَإِنْ كَانَ غَيْرَ ذَلِكَ كَانَ كَفَّارَةً لَهُ ٢ .

{وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ} “Rabbinin hükmüne sabret” onlar hakkında verdiğimiz hüküm olan azap başlarına gelinceye kadar. {فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا} “Çünkü sen gözetimimiz altındasın” yani nezaretimiz altındasın. İbn Abbâs: “Sana yapılanları görüyoruz [demektir]” dedi. Zeccâc ise şöyle dedi: “Şüphesiz sen bizim seni gördüğümüz ve koruduğumuz bir haldesin; dolayısıyla sana hoşlanmayacağın bir zarar veremezler.” {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ} “Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et”. Saîd b. Cübeyr ve Atâ şöyle dediler: “Yani meclisinden kalktığında: Sübhânekellâhumme ve bi-hamdik (Allah’ım! Seni hamdinle tenzih ederim) de. Şayet o meclis hayırlı idiyse o meclisteki iyiliğin artmış olur; şayet bundan başka bir meclis idiyse bu dua o meclise bir kefaret olur”2.

15099. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَحْمَدَ الْقَفَّالُ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ أَحْمَدُ بْنُ الْفَضْلِ الْبَرْوَنْجِرْدِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو أَحْمَدَ بَكْرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّيْرَفِيُّ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْقُرَشِيُّ، حَدَّثَنَا حَجَّاجُ بْنُ مُحَمَّدٍ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، عَنْ مُوسَى بْنِ عُقْبَةَ، عَنْ سُهَيْلِ بْنِ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "مَنْ جَلَسَ مَجْلِسًا وَكَثُرَ فِيهِ لَغَطُهُ، فَقَالَ قَبْلَ أَنْ يَقُومَ: سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ، إِلَّا كَانَ كَفَّارَةً لِمَا بَيْنَهُمَا" (١) .

Bize Ebû Abdillâh Abdurrahmân b. Abdillâh b. Ahmed el-Kaffâl haber verdi, bize Ebû Mansûr Ahmed b. el-Fadl el-Berveyncirdî haber verdi, bize Ebû Ahmed Bekr b. Muhammed es-Sayrafî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh el-Kureşî anlattı, bize Haccâc b. Muhammed, İbn Cüreyc'den, [o] Mûsâ b. Ukbe'den, [o] Süheyl b. Ebî Sâlih'ten, [o] babasından, [o da] Ebû Hüreyre radıyallâhu teâlâ anh'tan anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir mecliste oturur ve orada boş sözleri çoğalır da kalkmadan önce: ‘Sübhânekellâhumme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk (Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim. Şehadet ederim ki senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden bağışlanma diler ve sana tövbe ederim)’ derse, mutlaka o mecliste olanlara bir kefaret olur.” (¬١)

15100. Metin

وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا: مَعْنَاهُ صَلِّ لِلَّهِ حِينَ تَقُومُ مِنْ مَقَامِكَ (٢) .

İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâ şöyle dedi: Bunun anlamı; yerinden kalktığın vakit Allah için namaz kıl demektir (¬٢).

15101. Metin

وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالرَّبِيعُ: إِذَا قُمْتُ إِلَى الصَّلَاةِ فَقُلْ: "سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ وَتَعَالَى جَدُّكَ وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ" (٣) .

Dahhâk ve Rebî‘ şöyle dediler: Namaza kalktığın zaman: “Sübhânekellâhumme ve bihamdik ve tebârakesmuk ve teâlâ cedduk ve lâ ilâhe gayruk (Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim, senin ismin mübarektir, şanın yücedir ve senden başka hiçbir ilah yoktur)” de (¬٣).

15102. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو عُثْمَانَ الضَّبِّيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ الْجِرَاحِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْمَحْبُوبِي، حَدَّثَنَا أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ، حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عَرَفَةَ وَيَحْيَى بْنُ مُوسَى قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ عَنْ حَارِثَةَ بْنِ أَبِي الرِّجَالِ، عَنْ عَمْرَةَ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ إِذَا افْتَتَحَ الصَّلَاةَ قَالَ: "سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ وَتَعَالَى جَدُّكَ وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ" (٤) .

Bize Ebû Osmân ed-Dabbî haber verdi, bize Ebû Muhammed el-Cerrâhî haber verdi, bize Ebû'l-Abbâs el-Mahbûbî anlattı, bize Ebû Îsâ et-Tirmizî anlattı, bize el-Hasan b. Arafe ve Yahyâ b. Mûsâ anlattılar, dediler ki: Bize Ebû Muâviye, Hârise b. Ebi'r-Ricâl'den, [o] Amre'den, [o da] Âişe'den anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaza başladığı zaman şöyle derdi: “Sübhânekellâhumme ve bihamdik ve tebârakesmuk ve teâlâ cedduk ve lâ ilâhe gayruk (Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim, senin ismin mübarektir, şanın yücedir ve senden başka hiçbir ilah yoktur).” (¬٤)

15103. Metin

وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: هُوَ ذِكْرُ اللَّهِ بِاللِّسَانِ حِينَ تَقُومُ مِنَ الْفِرَاشِ إِلَى أَنْ تَدْخُلَ فِي الصَّلَاةِ.

Kelbî ise şöyle dedi: O, yataktan kalktığın andan namaza girinceye kadar diliyle Allah'ı zikretmektir.

15104. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ الْقَاشَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عُمَرَ الْقَاسِمُ بْنُ جَعْفَرِ بْنِ عَبْدِ الْوَاحِدِ الْهَاشِمِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَلِيٍّ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بن عمر اللؤلؤي، حَدَّثَنَا أَبُو دَاوُدَ سُلَيْمَانُ بْنُ الْأَشْعَثِ، حَدَّثَنَا

Bize Ebû Tâhir Ömer b. Abdilazîz el-Kâşânî haber verdi, bize Ebû Ömer el-Kâsım b. Ca'fer b. Abdilvâhid el-Hâşimî haber verdi, bize Ebû Alî Muhammed b. Ahmed b. Ömer el-Lü'lüî haber verdi, bize Ebû Dâvûd Süleymân b. el-Eş'as anlattı, bize...

15105. Metin

مُحَمَّدُ بْنُ نَافِعٍ، حَدَّثَنَا زَيْدُ بْنُ حُبَابٍ، أَخْبَرَنِي مُعَاوِيَةُ بْنُ صَالِحٍ، أَخْبَرَنَا أَزْهَرُ بْنُ سَعِيدٍ الْحُرَّازِيُّ عَنْ عَاصِمِ بْنِ حُمَيْدٍ قَالَ: سَأَلْتُ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهَا بِأَيِّ شَيْءٍ كَانَ يَفْتَتِحُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ قِيَامَ اللَّيْلِ؟ فَقَالَتْ: كَانَ إِذَا قَامَ كَبَّرَ اللَّهَ عَشْرًا، وَحَمِدَ اللَّهَ عَشْرًا، وَسَبَّحَ اللَّهَ عَشْرًا، وَهَلَّلَ عَشْرًا، وَاسْتَغْفَرَ عَشْرًا، وَقَالَ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَاهْدِنِي وَارْزُقْنِي وَعَافِنِي، وَيَتَعَوَّذُ مِنْ ضِيقِ الْمَقَامِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ" (١) .

Muhammed b. Nâfi' anlattı, bize Zeyd b. Hubâb anlattı, bana Muâviye b. Sâlih haber verdi, bize Ezher b. Saîd el-Harrâzî, Âsım b. Humeyd'den haber verdi; dedi ki: Âişe radıyallâhu teâlâ anhâ'ya Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in gece namazına ne ile başladığını sordum. Şöyle dedi: Kalktığı zaman on defa tekbir getirir, on defa tahmid eder, on defa tesbih eder, on defa tehlil getirir, on defa istiğfar eder ve: “Allahım! Beni bağışla, bana hidayet ver, beni rızıklandır ve bana afiyet ver” der, kıyamet günündeki duruş yerinin darlığından [Allah'a] sığınırdı. (¬١)

15106. Metin

{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ (٤٩) }

{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ (٤٩) } “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışının ardından da O'nu tesbih et.”

15107. Metin

{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ} أَيْ: صَلِّ لَهُ، قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي صَلَاةَ الْمَغْرِبِ وَالْعَشَاءِ. {وَإِدْبَارَ النُّجُومِ} يَعْنِي الرَّكْعَتَيْنِ قَبْلَ صَلَاةِ الْفَجْرِ، وَذَلِكَ حِينَ تُدْبِرُ النُّجُومُ أَيْ تَغِيبُ بِضَوْءِ الصُّبْحِ، هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ فَرِيضَةُ صَلَاةِ الصُّبْحِ.

{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ} “Gecenin bir kısmında [...] O'nu tesbih et” yani: O'nun için namaz kıl. Mukâtil: “Akşam ve yatsı namazını kastediyor” dedi. {وَإِدْبَارَ النُّجُومِ} “ve yıldızların batışının ardından da” sabah namazından önceki iki rekâtı kastediyor. Bu da yıldızların arkasını döndüğü, yani sabah aydınlığıyla kaybolduğu vakittir; bu, müfessirlerin çoğunun görüşüdür. Dahhâk ise: “O, sabah namazının farzıdır” dedi.

15108. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ السَّرْخَسِيُّ، أَخْبَرَنَا زَاهِرُ بْنُ أَحْمَدَ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الْهَاشِمِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُصْعَبٍ، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعَمٍ، عَنْ أَبِيهِ أَنَّهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَرَأَ فِي الْمَغْرِبِ بِالطُّورِ ٢ .

Bize Ebu'l-Hasan es-Serahsî haber verdi, bize Zâhir b. Ahmed haber verdi, bize Ebû İshak el-Hâşimî haber verdi, bize Ebû Mus'ab, Mâlik'ten, [o] İbn Şihâb'dan, [o] Muhammed b. Cübeyr b. Mut'ım'den, [o da] babasından haber verdi ki o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in akşam namazında Tûr [suresini] okuduğunu işittim.2