15652. Metin
سُورَةُ الْحَدِيدِ مَدَنِيَّةٌ وَآيَاتُهَا تِسْعٌ وَعِشْرُونَ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Hadîd Suresi Medenîdir ve yirmi dokuz ayettir. (¬١) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
15653. Metin
{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١) لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢) هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٣) }
{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١) لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢) هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٣) } “Göklerde ve yerde olan her şey Allah'ı tesbih etmiştir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. (1) Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; diriltir ve öldürür. O, her şeye kadirdir. (2) O Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir. (3)”
15654. Metin
{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ} يَعْنِي هُوَ "الْأَوَّلُ" قَبْلَ كُلِّ شَيْءٍ بِلَا ابْتِدَاءٍ، كَانَ هُوَ وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ مَوْجُودًا وَ"الْآخِرُ" بَعْدَ فَنَاءِ كُلِّ شَيْءٍ، بِلَا انْتِهَاءٍ تَفْنَى الْأَشْيَاءُ وَيَبْقَى هُوَ، وَ"الظَّاهِرُ" الْغَالِبُ الْعَالِي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَ"الْبَاطِنُ" الْعَالِمُ بِكُلِّ شَيْءٍ، هَذَا مَعْنَى قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ} “Göklerde ve yerde olan her şey Allah'ı tesbih etmiştir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. O Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir ve Bâtın'dır.” Yani O; başlangıcı olmaksızın her şeyden önce olan "el-Evvel"dir, hiçbir şey mevcut değilken O vardı. Her şeyin yok oluşundan sonra sonu olmaksızın bâkî kalan "el-Âhir"dir; eşya yok olur, O ise bâkî kalır. Her şeye galip gelen ve her şeyden yüce olan "ez-Zâhir"dir. Her şeyi bilen "el-Bâtın"dır. İbn Abbâs'ın sözünün anlamı budur.
15655. Metin
وَقَالَ يَمَانٌ: "هُوَ الْأَوَّلُ" الْقَدِيمُ وَ"الْآخِرُ" الرَّحِيمُ وَ"الظَّاهِرُ" الْحَلِيمُ وَ"الْبَاطِنُ" الْعَلِيمُ.
Yemân şöyle demiştir: "O Evvel'dir" kadîmdir (ezelîdir), "Âhir'dir" rahîmdir, "Zâhir'dir" halîmdir, "Bâtın'dır" alîmdir.
15656. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ: هُوَ الْأَوَّلُ بِبِرِّهِ إِذْ عَرَّفَكَ تَوْحِيدَهُ، وَالْآخِرُ بِجُودِهِ إِذْ عَرَّفَكَ التَّوْبَةَ عَلَى مَا جَنَيْتَ، وَالظَّاهِرُ بِتَوْفِيقِهِ إِذْ وَفَّقَكَ لِلسُّجُودِ لَهُ وَالْبَاطِنُ بِسَتْرِهِ إِذْ عَصَيْتَهُ فَسَتَرَ عَلَيْكَ.
Süddî şöyle demiştir: Sana tevhidini tanıttığında ihsanıyla Evvel'dir, işlediğin günahlara karşı sana tövbeyi öğrettiğinde cömertliğiyle Âhir'dir, kendisine secde etmeye muvaffak kıldığında tevfikiyle Zâhir'dir, O'na isyan ettiğinde günahını örttüğü için Settâr oluşuyla Bâtın'dır.
15657. Metin
وَقَالَ الْجُنَيْدُ: هُوَ الْأَوَّلُ بِشَرْحِ الْقُلُوبِ، وَالْآخِرُ بِغُفْرَانِ الذُّنُوبِ، وَالظَّاهِرُ بِكَشْفِ الْكُرُوبِ، وَالْبَاطِنُ بِعِلْمِ الْغُيُوبِ. وَسَأَلَ عُمَرُ -رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ -كَعْبًا عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ فَقَالَ: مَعْنَاهَا إِنَّ عِلْمَهُ بِالْأَوَّلِ كَعِلْمِهِ بِالْآخَرِ، وَعِلْمَهُ بِالظَّاهِرِ كَعِلْمِهِ بِالْبَاطِنِ.
Cüneyd şöyle demiştir: O, kalpleri ferahlatmasıyla Evvel'dir, günahları bağışlamasıyla Âhir'dir, sıkıntıları gidermesiyle Zâhir'dir, gaybları bilmesiyle Bâtın'dır. Ömer -radıyallâhu teâlâ anh- Kâ'b'a bu ayeti sordu; o da şöyle dedi: Bunun anlamı; O'nun ilki bilmesi sonu bilmesi gibi, zâhir olanı bilmesi de bâtın olanı bilmesi gibidir.1
15658. Metin
{وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبَدِ الْقَاهِرِ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْغَفَّارِ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى الْجُلُودِيُّ حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ الْحَجَّاجِ، حَدَّثَنِي زُهَيْرُ ابن حَرْبٍ، حَدَّثَنَا جَرِيرٌ عَنْ سُهَيْلٍ قَالَ: كَانَ أَبُو صَالِحٍ يَأْمُرُنَا إِذَا أَرَادَ أَحَدُنَا أَنْ يَنَامَ أَنْ يَضْطَجِعَ عَلَى شِقِّهِ الْأَيْمَنِ ثُمَّ يَقُولُ: "اللهم رب السموات ورب الْأَرْضِ وَرَبَّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَيْءٍ، فَالِقَ الْحَبِّ وَالنَّوَى، مُنَزِّلَ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ، أَعَوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ ذِي شَرٍّ أَنْتَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهِ، أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ الْآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ اقْضِ عَنِّي الدَّيْنَ وَاغْنِنِي مِنَ الْفَقْرِ" ١ . وَكَانَ يُرْوَى ذَلِكَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ.
{وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} “O, her şeyi hakkıyla bilendir.” Bize İsmâil b. Abdilkâhir haber verdi, bize Abdülgaffâr b. Muhammed haber verdi, bize Muhammed b. Îsâ el-Cülûdî haber verdi, bize İbrâhim b. Muhammed b. Süfyân anlattı, bize Müslim b. el-Haccâc anlattı, bana Züheyr b. Harb anlattı, bize Cerîr, Süheyl'den anlattı; o şöyle dedi: Ebû Sâlih, birimiz uyumak istediğinde sağ yanına yatıp şöyle demesini emrederdi: «اللهم رب السموات ورب الْأَرْضِ وَرَبَّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَيْءٍ، فَالِقَ الْحَبِّ وَالنَّوَى، مُنَزِّلَ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ، أَعَوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ ذِي شَرٍّ أَنْتَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهِ، أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ الْآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ اقْضِ عَنِّي الدَّيْنَ وَاغْنِنِي مِنَ الْفَقْرِ» «Ey göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve yüce Arş'ın Rabbi! Bizim Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Tohumu ve çekirdeği yaran, Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'ı indiren Allahım! Perçeminden tuttuğun her şerlinin şerrinden Sana sığınırım. Sen Evvel'sin, Senden önce hiçbir şey yoktur; Sen Âhir'sin, Senden sonra hiçbir şey yoktur; Sen Zâhir'sin, Senin üstünde hiçbir şey yoktur; Sen Bâtın'sın, Senden öte hiçbir şey yoktur. Borcumu ödememi sağla ve beni fakirlikten kurtarıp zengin kıl.»1 Bu [rivayet], Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem nakledilirdi.
15659. Metin
{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٤) لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (٥) يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٦) آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ (٧) }
{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٤) لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (٥) يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٦) آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ (٧) } “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ edendir. Yere gireni ve oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (4) Göklerin ve yerin mülkü O'nundur ve bütün işler Allah'a döndürülür. (5) Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. (6) Allah'a ve Resûlüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden infak edin. Sizden iman edip infakta bulunanlar için büyük bir mükâfat vardır. (7)”
15660. Metin
{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ}
{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ edendir. Yere gireni ve oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur ve bütün işler Allah'a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
15661. Metin
{آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} يُخَاطِبُ كُفَّارَ مَكَّةَ {وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ} مُمَلَّكِينَ فِيهِ: يَعْنِي: الْمَالَ الَّذِي كَانَ بِيَدِ غَيْرِهِمْ فَأَهْلَكَهُمْ وَأَعْطَاهُ قُرَيْشًا فَكَانُوا فِي ذَلِكَ الْمَالِ خُلَفَاءَ عَمَّنْ مَضَوْا. {فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ}
{آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} “Allah'a ve Resûlüne iman edin” Mekke kâfirlerine hitap etmektedir. {وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ} “ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden infak edin.” [Yani] üzerinde mülk sahibi kılındığınız; başkalarının elinde bulunup da Allah'ın onları helak edip Kureyş'e verdiği ve böylece onların geçip gidenlerin yerine o mala vâris/halef oldukları maldan [infak edin]. {فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ} “Sizden iman edip infakta bulunanlar için büyük bir mükâfat vardır.”
15662. Metin
{وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٨) هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ (٩) وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١٠) }
{وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٨) هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ (٩) وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١٠) } “Peygamber sizi Rabbinize iman etmeye çağırırken ve eğer iman edecekseniz sizden kesin söz de almışken size ne oluyor da Allah'a iman etmiyorsunuz? (8) Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah size karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (9) Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olduğu hâlde, size ne oluyor da Allah yolunda infak etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infak eden ve savaşan kimse [başkalarıyla] bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine en güzel olanı vadetmiştir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (10)”
15663. Metin
{وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو: "أُخِذَ" بِضَمِّ الْهَمْزَةِ وَكَسْرِ الْخَاءِ "مِيثَاقُكُمْ" بِرَفْعِ الْقَافِ عَلَى مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ وَالْخَاءِ وَالْقَافِ، أَيْ: أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَكُمْ حِينَ أَخْرَجَكُمْ مِنْ ظَهْرِ آدَمَ ﵇ بِأَنَّ اللَّهَ رَبُّكُمْ لَا إِلَهَ لَكُمْ سِوَاهُ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ.
{وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ} “Peygamber sizi Rabbinize iman etmeye çağırırken ve sizden kesin söz de almışken size ne oluyor da Allah'a iman etmiyorsunuz?” Ebû Amr, meçhul fiil kalıbında hemzenin zammesi ve hânın kesresiyle "أُخِذَ" ve kâfın zammesiyle "مِيثَاقُكُمْ" şeklinde okumuştur. Diğerleri ise hemzenin, hânın ve kâfın fethasıyla ["أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ"] okumuşlardır; yani Mücâhid'in belirttiğine göre: Allah sizi Âdem aleyhisselâm'ın sulbünden çıkardığında, Allah'ın sizin Rabbiniz olduğu ve O'ndan başka ilahınız bulunmadığı hususunda sizden söz almıştır.
15664. Metin
وَقِيلَ: أَخَذَ مِيثَاقَكُمْ بإقامة الحجج ١٥٣/أوَالدَّلَائِلِ الَّتِي تَدْعُو إِلَى مُتَابَعَةِ الرَّسُولِ ﷺ {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} يَوْمًا، فَالْآنَ أَحْرَى الْأَوْقَاتِ أَنْ تُؤْمِنُوا لِقِيَامِ الْحُجَجِ وَالْإِعْلَامِ بِبَعْثَةِ مُحَمَّدٍ ﷺ وَنُزُولِ الْقُرْآنِ. {هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ} مُحَمَّدٍ ﷺ {آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} [يَعْنِي الْقُرْآنَ] ١ . {لِيُخْرِجَكُمْ} اللَّهُ بِالْقُرْآنِ {مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ} وَقِيلَ: لِيُخْرِجَكُمُ الرَّسُولُ بِالدَّعْوَةِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ أَيْ مِنْ ظُلُمَاتِ الشِّرْكِ إِلَى نُورِ الْإِيمَانِ {وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ} {وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} يَقُولُ: أَيُّ شَيْءٍ لَكُمْ فِي تَرْكِ الْإِنْفَاقِ فِيمَا يُقَرِّبُ مِنَ اللَّهِ وَأَنْتُمْ مَيِّتُونَ تَارِكُونَ أَمْوَالَكُمْ ثُمَّ بَيَّنَ فَضْلَ مَنْ سَبَقَ بِالْإِنْفَاقِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَبِالْجِهَادِ فَقَالَ: {لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ} يَعْنِي فَتْحَ مَكَّةَ فِي قَوْلِ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ، وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: هُوَ صُلْحُ الْحُدَيْبِيَةِ {وَقَاتَلَ} يَقُولُ: لَا يَسْتَوِي فِي الْفَضْلِ مَنْ أَنْفَقَ مَالَهُ وَقَاتَلَ الْعَدُوَّ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَبْلَ فَتْحِ مَكَّةَ مَعَ مَنْ أَنْفَقَ وَقَاتَلَ بَعْدَهُ {أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا} وَرَوَى مُحَمَّدُ بْنُ فَضِيلٍ عَنِ الْكَلْبِيِّ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي أَبِي بَكْرٍ الصَّدِّيقِ ﵁ -فَإِنَّهُ أَوَّلُ مَنْ أَسْلَمَ وَأَوَّلُ مَنْ أَنْفَقَ مَالَهُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ٢ .
Bir diğer görüşe göre: Resûl'e sallallâhu aleyhi ve sellem tâbi olmaya çağıran kesin delilleri ve hüccetleri ortaya koymak suretiyle [Allah] sizden kesin söz almıştır. {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “Eğer inanıyorsanız” [yani] bir gün inanacaksanız, Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilmesi ve Kur'an'ın indirilmesiyle hüccetlerin ve bildirimin ikâme edilmiş olmasından ötürü iman etmek için en uygun vakit şimdidir. {هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ} “Kulu” Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem {آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} “apaçık ayetler” [yani Kur'an'ı] 1 indiren O'dur; {لِيُخْرِجَكُمْ} Allah Kur'an vasıtasıyla {مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ} “sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye.” Bir diğer görüşe göre: Resûl [yaptığı] davetle sizi karanlıklardan aydınlığa, yani şirkin karanlıklarından imanın aydınlığına çıkarsın diye [indirmiştir]. {وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ} “Şüphesiz ki Allah size karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” {وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerin ve yerin mirası Allah'a ait olduğu halde, Allah yolunda harcamayacak neyiniz var?” [Cenâb-ı Hak] şöyle buyurmaktadır: Sizler nihayetinde ölecek ve mallarınızı bırakıp gidecek olduğunuz halde, Allah'a yaklaştıracak şeylere harcamaktan geri durmanıza sebep nedir? Sonra Allah yolunda harcamada ve cihadda öne geçenlerin üstünlüğünü beyan ederek şöyle buyurdu: {لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ} “İçinizden fetihten önce harcayan... bir olmaz.” Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre bu, Mekke'nin fethidir. Şa'bî ise: "O, Hudeybiye Sulhudur" demiştir. {وَقَاتَلَ} “ve savaşan [kimseler].” Şöyle buyurmaktadır: Mekke'nin fethinden önce malını harcayan ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte düşmanla savaşan kimse ile fetihten sonra harcayıp savaşan kimse fazilet bakımından eşit olmaz. {أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا} “İşte onlar, sonradan harcayan ve savaşanlardan derece bakımından daha büyüktür.” Muhammed b. Fudayl, el-Kelbî'den bu ayetin Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh hakkında indiğini rivayet etmiştir; zira o, ilk Müslüman olan ve malını Allah yolunda ilk harcayan kimsedir 2.
15665. Metin
وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ: أَوَّلُ مَنْ أَظْهَرَ إِسْلَامَهُ بِسَيْفِهِ النَّبِيُّ ﷺ وَأَبُو بَكْرٍ.
Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: İslâm'ını kılıcıyla ilk açığa vuranlar Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekir'dir.
15666. Metin
أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ حَامِدِ بْنِ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِسْحَاقَ بْنِ أَيُّوبَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُونُسَ، حَدَّثَنَا الْعَلَاءُ بْنُ عَمْرٍو الشَّيْبَانِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الْفَزَارِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ سَعِيدٍ عَنْ آدَمَ بْنِ عَلِيٍّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: كُنْتُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَعِنْدَهُ أَبُو بَكْرٍ الصَّدِّيقُ ﵁، وَعَلَيْهِ عَبَاءَةٌ قَدْ خَلَّهَا فِي صَدْرِهِ بِخِلَالٍ، فَنَزَلَ عَلَيْهِ جِبْرِيلُ فَقَالَ: مَالِي أَرَى أَبَا بَكْرٍ عَلَيْهِ عَبَاءَةٌ قَدْ خَلَّهَا فِي صَدْرِهِ بِخِلَالٍ؟ فَقَالَ: "أَنْفَقَ مَالَهُ عَلَيَّ قَبْلَ الْفَتْحِ" قَالَ: فَإِنَّ اللَّهَ ﷿ يَقُولُ: اقْرَأْ ﵇ وَقُلْ لَهُ: أَرَاضٍ أَنْتِ عَنِّي فِي فَقْرِكَ هَذَا أَمْ سَاخِطٌ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ "يَا أَبَا بَكْرٍ إِنَّ اللَّهَ ﷿ يَقْرَأُ عَلَيْكَ السَّلَامَ وَيَقُولُ لَكَ: أَرَاضٍ أَنْتِ فِي فَقْرِكَ هَذَا أَمْ سَاخِطٌ؟ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: أَأَسْخَطُ عَلَى رَبِّي؟ إِنِّي عَنْ رَبِّي رَاضٍ إِنِّي عَنْ رَبِّي رَاضٍ (١) .
Bize Ahmed b. İbrâhim eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk Ahmed b. Muhammed b. İbrâhim es-Sa'lebî haber verdi, bize Abdullah b. Hâmid b. Muhammed haber verdi, bize Ahmed b. İshâk b. Eyyûb haber verdi, bize Muhammed b. Yûnus haber verdi, bize el-Alâ b. Amr eş-Şeybânî anlattı, bize Ebû İshâk el-Fezârî anlattı, bize Süfyân b. Saîd, Âdem b. Alî'den, o da İbn Ömer'den anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanındaydım, yanında Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh da vardı. Üzerinde göğsünü bir iğneyle (hilâl ile) tutturduğu bir abâ vardı. Cibrîl ona indi ve şöyle dedi: "Ebû Bekir'in üzerinde göğsünü bir iğneyle tutturduğu bir abâ görüyorum, bunun sebebi nedir?" [Peygamberimiz] buyurdu ki: "Fetihten önce malını benim için infak etti." Cibrîl dedi ki: "Allah Azze ve Celle buyuruyor ki: Ona selâm söyle ve ona de ki: Şu fakir hâlinde Benden razı mısın, yoksa kırgın/öfkeli misin?" Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ey Ebû Bekir! Allah Azze ve Celle sana selâm söylüyor ve sana 'Şu fakir hâlinde Benden razı mısın, yoksa kırgın mısın?' diye soruyor" buyurdu. Ebû Bekir de: "Rabbime mi kırılacağım? Ben Rabbimden razıyım, ben Rabbimden razıyım!" dedi. (¬١)
15667. Metin
{وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى} أَيْ كِلَا الْفَرِيقَيْنِ وَعَدَهُمُ اللَّهُ الْجَنَّةَ. قَالَ عَطَاءٌ: دَرَجَاتُ الْجَنَّةِ تَتَفَاضَلُ، فَالَّذِينَ أَنْفَقُوا قَبْلَ الْفَتْحِ فِي أَفْضَلِهَا. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ: "وَكُلٌّ" بِالرَّفْعِ {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ}
{وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى} “Bununla beraber Allah hepsine en güzel olanı vadetmiştir.” Yani her iki gruba da Allah cenneti vadetmiştir. Atâ şöyle demiştir: Cennetin dereceleri birbirinden üstündür; fetihten önce infak edenler cennetin en üstün derecelerindedirler. İbn Âmir ise ref' ile "وَكُلٌّ" şeklinde okumuştur. {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
15668. Metin
{مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ (١١) }
{مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ (١١) } “Kimdir o kişi ki Allah'a güzel bir borç versin de, [Allah da] bunu kendisi için kat kat artırsın? Onun için pek değerli bir mükâfat da vardır. (11)”1
15669. Metin
{يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١٢) }
{يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١٢) } “O gün mümin erkeklerle mümin kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. [Kendilerine:] 'Bugün müjdeniz, içlerinde ebedî kalacağınız, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. İşte büyük kurtuluş budur' [denir]. (12)”
15670. Metin
{مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُمْ} يَعْنِي عَلَى الصِّرَاطِ {بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ} يَعْنِي عَنْ أَيْمَانِهِمْ. قَالَ بَعْضُهُمْ: أَرَادَ جَمِيعَ جَوَانِبِهِمْ، فَعَبَّرَ بِالْبَعْضِ عَنِ الْكُلِّ وَذَلِكَ دَلِيلُهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ.
{مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُمْ} “Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir ki, Allah da bunu kendisi için kat kat artırsın? Onun için değerli bir mükâfat da vardır. O gün mümin erkeklerle mümin kadınları, nurları koşarken görürsün” yani Sırat üzerinde [koşarken görürsün]. {بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ} “önlerinde ve sağlarında” yani sağ taraflarında. Bazıları şöyle demiştir: [Ayetle] onların her yönü kastedilmiştir; parçayı zikredip bütünü kastetmiştir ve bu nur onların cennete giden kılavuzudur.
15671. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: "إِنَّ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ مَنْ يُضِيءُ نُورُهُ مِنَ الْمَدِينَةِ إِلَى عَدَنِ أَبْيَنَ وَصَنْعَاءَ وَدُونَ ذَلِكَ حَتَّى إِنَّ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ مَنْ لَا يُضِيءُ نُورُهُ إِلَّا مَوْضِعَ قَدَمَيْهِ" ١
Katâde şöyle demiştir: Bize nakledildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Müminlerden öylesi vardır ki nuru Medine'den Aden-i Ebyen'e, San'a'ya veya bundan daha az bir mesafeye kadar aydınlatır; hatta müminlerden öylesi de vardır ki nuru yalnızca iki ayağının bastığı yeri aydınlatır.» 1
15672. Metin
وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ ﵄: يُؤْتَوْنَ نُورَهُمْ عَلَى قَدْرِ أَعْمَالِهِمْ، فَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْتَى نُورَهُ كَالنَّخْلَةِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُؤْتَى نُورَهُ كَالرَّجُلِ الْقَائِمِ، وَأَدْنَاهُمْ نُورًا مَنْ نُورُهُ أَعْلَى إِبْهَامِهِ فَيُطْفَأُ مَرَّةً وَيَقِدُ مَرَّةً. (١)
Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh şöyle demiştir: Onlara nurları amelleri miktarınca verilir. Kimine nuru hurma ağacı gibi verilir, kimine nuru ayakta duran bir adam kadar verilir. Nuru en az olana ise nuru ayak başparmağının ucunda verilir; bir söner bir parlar. (¬١)
15673. Metin
وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَمُقَاتِلٌ: "يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ" كُتُبُهُمْ، يُرِيدُ أَنَّ كُتُبَهُمُ الَّتِي أُعْطُوهَا بِأَيْمَانِهِمْ وَنُورِهِمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ (٢) . وَتَقُولُ لَهُمُ الْمَلَائِكَةُ: {بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ}
Dahhâk ve Mukâtil şöyle demiştir: "Nurları önlerinde ve sağlarında koşar" ifadesi onların amel defterleridir; yani sağ ellerine verilen kitapları ve önlerindeki nurlarıdır. (¬٢) Melekler onlara şöyle der: {بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “Bugün müjdeniz, içlerinde ebedî kalacağınız, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. İşte büyük kurtuluş budur.”
15674. Metin
{يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (١٣) }
{يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (١٣) } “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, iman edenlere: 'Bizi bekleyin de nurunuzdan bir parça ışık alalım' derler. 'Arkanıza dönün de bir nur arayın!' denilir. Derken aralarına, içinde rahmet bulunan bir kapısı olan ve dış tarafı azaba bakan bir sur çekilir. (13)”
15675. Metin
{يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انْظُرُونَا} قَرَأَ الْأَعْمَشُ وَحَمْزَةُ: "أَنْظِرُونَا" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ وَكَسْرِ الظَّاءِ يَعْنِي أَمْهِلُونَا. وَقِيلَ انْتَظِرُونَا. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِحَذْفِ الْأَلْفِ فِي الْوَصْلِ وَضَمِّهَا فِي الِابْتِدَاءِ وَضَمِّ الظَّاءِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: انْظُرْنِي وَأَنْظِرْنِي، يَعْنِي انْتَظِرْنِي. {نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ} نَسْتَضِيءُ مِنْ نُورِكُمْ، وَذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُعْطِي الْمُؤْمِنِينَ نُورًا عَلَى قَدْرِ أَعْمَالِهِمْ يَمْشُونَ بِهِ عَلَى الصِّرَاطِ، وَيُعْطِي الْمُنَافِقِينَ أَيْضًا نُورًا خَدِيعَةً لَهُمْ، وَهُوَ قَوْلُهُ ﷿ "وَهُوَ خادعهم" (النساء -١٤١) فبيناهم يَمْشُونَ إِذْ بَعَثَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ رِيحًا وَظُلْمَةً فَأَطْفَأَتْ نُورَ الْمُنَافِقِينَ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ: "يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا" (التَّحْرِيمِ -٨) مَخَافَةَ أَنْ يُسْلَبُوا نُورَهُمْ كَمَا سُلِبَ نُورُ الْمُنَافِقِينَ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: بَلْ يَسْتَضِيءُ الْمُنَافِقُونَ بِنُورِ الْمُؤْمِنِينَ، وَلَا يُعْطَوْنَ النُّورَ، فَإِذَا سَبَقَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَبَقُوا فِي الظُّلْمَةِ قَالُوا لِلْمُؤْمِنِينَ، انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ (٣)
{يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ آمَنُوا انْظُرُونَا} “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, iman edenlere: 'Bizi bekleyin' derler.” A'meş ve Hamza, hemzenin fethası ve zânın kesresiyle "أَنْظِرُونَا" şeklinde okumuşlardır; yani bize mühlet verin demektir. Bizi bekleyin anlamına geldiği de söylenmiştir. Diğerleri ise vasıl halinde elifi hazfedip ibtida halinde zammeli okuyarak ve zâyı da zammeli olarak ["انْظُرُونَا"] okumuşlardır. Araplar [bu manada] "انْظُرْنِي" ve "أَنْظِرْنِي" yani beni bekle derler. {نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ} “nurunuzdan bir parça ışık alalım” nurunuzla aydınlanalım. Şöyle ki: Allah Teâlâ müminlere amelleri miktarınca Sırat üzerinde yürüyecekleri bir nur verir. Münafıklara da onları aldatmak için bir nur verir; bu, Allah Azze ve Celle'nin: "O da onları aldatır" (en-Nisâ, 142) buyruğudur. Onlar yürürken birden Allah onların üzerine bir rüzgâr ve karanlık gönderir de münafıkların nuru söner. İşte bu, Allah'ın şu buyruğudur: "O gün Allah, Peygamber'i ve onunla beraber iman edenleri utandırmaz. Nurları önlerinde ve sağlarında koşar da 'Rabbimiz! Nurumuzu tamamla' derler" (et-Tahrîm, 8), münafıkların nuru ellerinden alındığı gibi kendi nurlarının da alınması korkusuyla [böyle derler]. Kelbî ise şöyle demiştir: Bilakis münafıklar müminlerin nuruyla aydınlanırlar, kendilerine doğrudan nur verilmez. Müminler öne geçip de münafıklar karanlıkta kalınca, müminlere: 'Bizi bekleyin de nurunuzdan bir parça ışık alalım' derler. (¬٣)
15676. Metin
{قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَقُولُ لَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ ٤ وَقَالَ قَتَادَةُ: تَقُولُ لَهُمُ الْمَلَائِكَةُ: ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ مِنْ حَيْثُ جِئْتُمْ ٥
{قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ} “[Onlara]: 'Arkanıza dönün...' denilir.” İbn Abbâs [şöyle] demiştir: Müminler onlara [böyle] der.4 Katâde ise şöyle demiştir: Melekler onlara: “Geldiğiniz yere, arkanıza dönün!” derler.5
15677. Metin
{فَالْتَمِسُوا نُورًا} فَاطْلُبُوا هُنَاكَ لِأَنْفُسِكُمْ نُورًا فَإِنَّهُ لَا سَبِيلَ لَكُمْ إِلَى الِاقْتِبَاسِ مِنْ نُورِنَا، فَيَرْجِعُونَ فِي طَلَبِ النُّورِ فَلَا يَجِدُونَ شَيْئًا فَيَنْصَرِفُونَ إِلَيْهِمْ لِيَلْقُوهُمْ فَيُمَيَّزُ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ، وَهُوَ قَوْلُهُ: {فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ} أَيْ سُورٌ، وَ"الْبَاءُ" صِلَةٌ يَعْنِي بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُنَافِقِينَ وَهُوَ حَائِطٌ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ {لَهُ} أَيْ لِذَلِكَ السُّورِ {بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ} أَيْ فِي بَاطِنِ ذَلِكَ السُّورِ الرَّحْمَةُ وَهِيَ الْجَنَّةُ {وَظَاهِرُهُ} أَيْ خَارِجَ ذَلِكَ السُّورِ {مِنْ قِبَلِهِ} أَيْ مِنْ قِبَلِ ذَلِكَ الظَّاهِرِ {الْعَذَابُ} وَهُوَ النَّارُ.
{فَالْتَمِسُوا نُورًا} “de bir nur arayın!” Orada kendinize bir nur arayın, çünkü bizim nurumuzdan faydalanmanıza imkân yoktur. Bunun üzerine nur aramak için geri dönerler ama hiçbir şey bulamazlar; onlarla karşılaşmak üzere geri dönerler fakat onlarla müminlerin arası ayrılır. İşte bu, O'nun şu buyruğudur: {فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ} “Derken aralarına bir sur çekilir.” Yani bir surdur; ba harfi sıladır (zâiddir), yani müminlerle münafıklar arasına [çekilir]. Bu, cennet ile cehennem arasında bir duvardır. {لَهُ} “onun” yani o surun {بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ} “içinde rahmet bulunan bir kapısı vardır” yani o surun iç tarafında rahmet vardır ki o da cennettir. {وَظَاهِرُهُ} “dış tarafı” yani o surun dış kısmı {مِنْ قِبَلِهِ} “tarafında ise” yani o dış yönünde {الْعَذَابُ} “azap vardır” o da cehennemdir.
15678. Metin
{يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ (١٤) }
{يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ (١٤) } “Onlara seslenirler: 'Biz sizinle beraber değil miydik?' [Müminler] derler ki: 'Evet, fakat siz kendinizi fitneye düşürdünüz, [müminlerin başına kötülük gelmesini] gözetip beklediniz, şüpheye düştünüz ve Allah'ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı; o çok aldatıcı [şeytan] da sizi Allah hakkında aldattı.' (14)”
15679. Metin
{يُنَادُونَهُمْ} رُوِيَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: إِنَّ السُّورَ الَّذِي ذَكَرَ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْقُرْآنِ " فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ" هُوَ سُورُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ الشَّرْقِيُّ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قَبَلِهِ الْعَذَابُ وَادِي جَهَنَّمَ (١) .
{يُنَادُونَهُمْ} “Onlara seslenirler” Abdullah b. Ömer'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın Kur'an'da "Aralarına bir kapısı olan bir sur çekilir" şeklinde zikrettiği sur, Beytü'l-Makdis'in doğu surudur; iç tarafında rahmet, dış tarafında ise cehennem vadisi azabı vardır. (¬١)
15680. Metin
وَقَالَ شُرَيْحٌ: كَانَ كَعْبٌ يَقُولُ: فِي الْبَابِ الَّذِي يُسَمَّى "بَابَ الرَّحْمَةِ" فِي بَيْتِ الْمَقْدِسِ: إِنَّهُ الْبَابُ الَّذِي قَالَ اللَّهُ ﷿: "فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ" الْآيَةَ (٢) . "يُنَادُونَهُمْ" يَعْنِي: يُنَادِي الْمُنَافِقُونَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْ وَرَاءِ السُّورِ حِينَ حُجِزَ بَيْنَهُمْ بِالسُّورِ وَبَقُوا فِي الظُّلْمَةِ:
Şüreyh şöyle demiştir: Kâ'b, Beytü'l-Makdis'teki "Rahmet Kapısı" denilen kapı hakkında: "Bu, Allah Azze ve Celle'nin 'Aralarına bir kapısı olan bir sur çekilir' buyurduğu kapıdır" derdi. (¬٢) "Onlara seslenirler": Yani münafıklar, aralarına surla engel konulduğunda ve karanlıkta kaldıklarında surun arkasından müminlere şöyle seslenirler:
15681. Metin
{أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ} فِي الدُّنْيَا نُصَلِّي وَنَصُومُ؟ {قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ} ١٥٣/ب أَهْلَكْتُمُوهَا بِالنِّفَاقِ وَالْكُفْرِ وَاسْتَعْمَلْتُمُوهَا فِي الْمَعَاصِي وَالشَّهَوَاتِ وَكُلُّهَا فِتْنَةٌ {وَتَرَبَّصْتُمْ} بِالْإِيمَانِ وَالتَّوْبَةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: وَتَرَبَّصْتُمُ الْمَوْتَ وَقُلْتُمْ يُوشِكُ أَنْ يَمُوتَ فَنَسْتَرِيحُ مِنْهُ {وَارْتَبْتُمْ} شَكَكْتُمْ فِي نُبُوَّتِهِ وَفِيمَا أَوْعَدَكُمْ بِهِ {وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ} الْأَبَاطِيلُ وَمَا كُنْتُمْ تَتَمَنَّوْنَ مِنْ نِزُولِ الدَّوَائِرِ بِالْمُؤْمِنِينَ {حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ} يَعْنِي الْمَوْتَ {وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ} يَعْنِي الشَّيْطَانَ، قَالَ قَتَادَةُ: مَا زَالُوا عَلَى خُدْعَةٍ مِنَ الشَّيْطَانِ حَتَّى قَذَفَهُمُ اللَّهُ فِي النَّارِ ٣ .
{أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ} “Biz sizinle beraber değil miydik?” [yani] dünyada namaz kılıp oruç tutmuyor muyduk? {قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ} “[Müminler de] dediler ki: Evet, fakat siz kendinizi fitneye düşürdünüz (helak ettiniz)”; nifak ve küfürle kendinizi helak ettiniz, nefislerinizi günahlarda ve şehevî arzularda kullandınız ki bunların tamamı fitnedir. {وَتَرَبَّصْتُمْ} “ve [tövbeye gelmeyip] bekleyip durdunuz” imana ve tövbeye yönelmeyi ertelediniz. Mukâtil şöyle demiştir: [Peygamber'in] ölümünü gözetip beklediniz ve "Neredeyse ölecek, biz de ondan kurtulacağız" dediniz. {وَارْتَبْتُمْ} “ve şüpheye düştünüz” onun peygamberliğinden ve sizi uyardığı şeylerden şüphe ettiniz. {وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ} “ve kuruntular sizi aldattı” bâtıl şeyler ve müminlerin başına felaketlerin gelmesini temenni edip durmanız [sizi aldattı], {حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ} “nihayet Allah'ın emri geldi” yani ölüm [gelip çattı]. {وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ} “ve çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah hakkında aldattı” yani şeytan. Katâde şöyle demiştir: Onlar, Allah kendilerini cehennem ateşine atıncaya kadar şeytanın aldatmacası üzere kalmaya devam ettiler. 3
15682. Metin
{فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٥) أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (١٦) }
{فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٥) أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (١٦) } “Bugün artık ne sizden ne de inkâr edenlerden bir fidye alınır. Barınağınız ateştir; size yaraşan odur. O ne kötü bir dönüş yeridir! (15) İman edenlerin Allah'ı anmak ve haktan inen şeyler için kalplerinin saygıyla yumuşaması ve daha önce kendilerine kitap verilip de üzerlerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmamalarının zamanı gelmedi mi? Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir. (16)”
15683. Metin
{فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ، وَابْنُ عَامِرٍ، وَيَعْقُوبُ: "تُؤْخَذُ" بِالتَّاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ {فِدْيَةٌ} بَدَلٌ وَعِوَضٌ بِأَنْ تَفْدُوا أَنْفُسَكُمْ مِنَ الْعَذَابِ {وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا} يَعْنِي الْمُشْرِكِينَ {مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ} صَاحِبُكُمْ وَأَوْلَى بِكُمْ، لِمَا أَسْلَفْتُمْ مِنَ الذُّنُوبِ {وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} قَوْلُهُ ﷿: {أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ} قَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي الْمُنَافِقِينَ بَعْدَ الْهِجْرَةِ بِسَنَةٍ وَذَلِكَ أَنَّهُمْ سَأَلُوا سَلْمَانَ الْفَارِسِيَّ ذَاتَ يَوْمٍ فَقَالُوا: حَدِّثْنَا عَنِ التَّوْرَاةِ فَإِنَّ فِيهَا الْعَجَائِبَ فَنَزَلَتْ: "نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ" (يُوسُفَ -٣) فَأَخْبَرَهُمْ أَنَّ الْقُرْآنَ أَحْسَنُ قَصَصًا مِنْ غَيْرِهِ، فَكَفُّوا عَنْ سُؤَالِ سَلْمَانَ مَا شَاءَ اللَّهُ، ثُمَّ عَادُوا فَسَأَلُوا سَلْمَانَ عَنْ مِثْلِ ذَلِكَ فَنَزَلَ: "اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا" (الزُّمَرِ -٢٣) فَكَفُّوا عَنْ سُؤَالِهِ مَا شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ عَادُوا فَقَالُوا: حَدِّثْنَا عَنِ التَّوْرَاةِ فَإِنَّ فِيهَا الْعَجَائِبَ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. فَعَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ، قَوْلُهُ "أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ" يَعْنِي فِي الْعَلَانِيَةِ وَبِاللِّسَانِ.
{فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ} “Bugün artık ne sizden bir fidye alınır” Ebû Ca'fer, İbn Âmir ve Ya'kûb tâ harfiyle "تُؤْخَذُ", diğerleri ise yâ harfiyle ["لَا يُؤْخَذُ"] okumuşlardır. {فِدْيَةٌ} “fidye” kendinizi azaptan kurtarmak için vereceğiniz bedel ve karşılık alınmaz. {وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “ne de inkâr edenlerden” yani müşriklerden. {مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ} “Barınağınız ateştir; size yaraşan odur.” İşlediğiniz günahlardan ötürü size en layık olandır. {وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “O ne kötü bir dönüş yeridir!” Allah Azze ve Celle'nin: {أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ} “İman edenlerin Allah'ı anmak için kalplerinin saygıyla yumuşamasının zamanı gelmedi mi?” buyruğu hakkında Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Bu ayet hicretten bir yıl sonra münafıklar hakkında indi. Şöyle ki onlar bir gün Selmân el-Fârisî'ye: "Bize Tevrat'tan anlat, çünkü onda şaşırtıcı şeyler var" dediler. Bunun üzerine: "Biz sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz" (Yûsuf, 3) ayeti indi ve onlara Kur'an'ın diğerlerinden daha güzel kıssalar içerdiğini bildirdi. Allah'ın dilediği bir müddet Selmân'a soru sormaktan vazgeçtiler. Sonra tekrar dönüp Selmân'a benzer şeyler sordular. Bunun üzerine: "Allah, sözün en güzelini birbirine benzer bir kitap olarak indirdi" (ez-Zümer, 23) ayeti indi. Yine Allah'ın dilediği bir müddet ona soru sormaktan vazgeçtiler. Sonra dönüp: "Bize Tevrat'tan anlat, zira onda şaşırtıcı şeyler var" dediler ve bu ayet indi. Bu tefsire göre "İman edenlerin Allah'ı anmak için kalplerinin saygıyla yumuşamasının zamanı gelmedi mi?" sözü, açıkça ve dille [iman eden münafıkları] kastetmektedir.
15684. Metin
وَقَالَ آخَرُونَ نَزَلَتْ فِي الْمُؤْمِنِينَ (١) قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ: مَا كَانَ بَيْنَ إِسْلَامِنَا وَبَيْنَ أَنْ عَاتَبْنَا اللَّهُ بِهَذِهِ الْآيَةِ: " أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ" إِلَّا أَرْبَعُ سِنِينَ (٢) .
Diğerleri ise bunun müminler hakkında indiğini söylemişlerdir. (¬١) Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: Müslüman oluşumuz ile Allah'ın bizi bu 'İman edenlerin Allah'ı anmak için kalplerinin saygıyla yumuşamasının zamanı gelmedi mi?' ayetiyle azarlaması/uyarması arasında sadece dört yıl vardı. (¬٢)
15685. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ اللَّهَ اسْتَبْطَأَ قُلُوبَ الْمُؤْمِنِينَ فَعَاتَبَهُمْ عَلَى رَأْسِ ثَلَاثَ عَشْرَةَ سَنَةً مِنْ نِزُولِ الْقُرْآنِ، فَقَالَ: "أَلَمْ يَأْنِ" ٣ أَلَمْ يَحِنْ لِلَّذِينِ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ: تَرِقَّ وَتَلِينَ وَتَخْضَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ {وَمَا نَزَلَ} قَرَأَ نَافِعٌ وَحَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ بِتَخْفِيفِ الزَّايِ وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِتَشْدِيدِهَا {مِنَ الْحَقِّ} وَهُوَ الْقُرْآنُ {وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ} وَهُمُ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى {فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ} الزَّمَانُ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ أَنْبِيَائِهِمْ {فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَالُوا إِلَى الدُّنْيَا وَأَعْرَضُوا
İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] şöyle demiştir: "Şüphesiz Allah, müminlerin kalplerini [huşûya yönelmekte] yavaş buldu da Kur'an'ın inişinin on üçüncü yılının başında onları uyararak şöyle buyurdu: 'أَلَمْ يَأْنِ' 3 [Yani] vakti gelmedi mi? {أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ} [kısmındaki] 'en tahşea' (أَنْ تَخْشَعَ), Allah'ı zikretmek için kalplerinin incelmesi, yumuşaması ve boyun eğmesidir. {وَمَا نَزَلَ} “ve inen”; Nâfi' ve Âsım'dan rivayetle Hafs [zâ harfini] şeddesiz ["نَزَلَ"], diğer [kıraat imamları] ise şeddeli ["نَزَّلَ"] okumuşlardır. {مِنَ الْحَقِّ} “haktan” ki o da Kur'an'dır. {وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ} “ve daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar” ki onlar Yahudiler ve Hristiyanlardır. {فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ} “Üzerlerinden uzun zaman geçti” yani kendileri ile peygamberleri arasındaki zaman [uzadı]. {فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ} “ve kalpleri katılaştı”. İbn Abbâs şöyle demiştir: Dünyaya meylettiler ve...
15686. Metin
عَنْ مَوَاعِظِ اللَّهِ وَالْمَعْنَى أَنَّ اللَّهَ ﷿ يَنْهَى الْمُؤْمِنِينَ أَنْ يَكُونُوا فِي صُحْبَةِ الْقُرْآنِ كَالْيَهُودِ وَالنَّصَارَى الَّذِينَ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ لَمَّا طَالَ عَلَيْهِمُ الدَّهْرُ.
Allah'ın öğütlerinden [yüz çevirdiler]. Mana şudur: Allah Azze ve Celle müminleri, üzerlerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaşan Yahudiler ve Hristiyanlar gibi Kur'an'a karşı tutum takınmaktan nehyetmektedir.
15687. Metin
رُوِيَ أَنَّ أَبَا مُوسَى الْأَشْعَرِيَّ بُعِثَ إِلَى قُرَّاءِ أَهْلِ الْبَصْرَةِ فَدَخْلَ عَلَيْهِ ثَلَاثمِائَةُ رجل قد قرؤا الْقُرْآنَ فَقَالَ لَهُمْ: أَنْتُمْ خِيَارُ أَهْلِ الْبَصْرَةِ وَقُرَّاؤُهُمْ فَاتْلُوهُ وَلَا يَطُولَنَّ عَلَيْكُمُ الْأَمَدُ فَتَقْسُو قُلُوبُكُمْ كَمَا قَسَتْ قُلُوبُ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ (١) .
Rivayet edildiğine göre Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Basra ehlinin kurrâsına gönderilmişti. Yanına Kur'an'ı okumuş (ezberlemiş) üç yüz kişi girdi. Onlara şöyle dedi: "Sizler Basra ehlinin hayırlıları ve kurrâsısınız. Onu okuyun; üzerinizden uzun zaman geçip de sizden öncekilerin kalplerinin katılaştığı gibi sizin de kalpleriniz katılaşmasın!" (¬١)
15688. Metin
{وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ} يَعْنِي الَّذِينَ تَرَكُوا الْإِيمَانَ بِعِيسَى وَمُحَمَّدٍ عَلَيْهِمَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ.
{وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ} “Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” Yani Îsâ ve Muhammed aleyhimesselâtü vesselâm'a iman etmeyi terk edenlerdir.
15689. Metin
{اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (١٧) إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ (١٨) }
{اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (١٧) إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ (١٨) } “Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Aklınızı kullanasınız diye size ayetleri açıkladık. (17) Şüphesiz sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar ile Allah'a güzel bir borç verenler var ya, onlara [bu verdikleri] kat kat artırılır. Onlar için pek değerli ve şerefli bir mükâfat vardır. (18)”1
15690. Metin
{وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُولَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (١٩) }
{وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُولَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (١٩) } “Allah'a ve resullerine iman edenler var ya, işte onlar Rableri katında sıddîk olanlar ve şahitlerdir (şehitlerdir). Onların mükâfatları ve nurları vardır. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise cehennem ehlidirler. (19)”
15691. Metin
{اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ، وَأَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ بِتَخْفِيفِ الصَّادِ فِيهِمَا مِنَ "التَّصْدِيقِ" أَيِ: الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِتَشْدِيدِهِمَا أَيِ الْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ أُدْغِمَتِ التَّاءُ فِي الصَّادِ {وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا} بِالصَّدَقَةِ وَالنَّفَقَةِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ﷿ {يُضَاعَفُ لَهُمُ} ذَلِكَ الْقَرْضُ {وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ} ثَوَابُ حَسُنٌ وَهُوَ الْجَنَّةُ. {وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُولَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ} والصدِّيق: الكثيرالصدق، قَالَ مُجَاهِدٌ: كُلُّ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَهُوَ صِدِّيقٌ وَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ.
{اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ} “Bilin ki Allah, ölümünden sonra toprağı diriltir. Aklınızı kullanasınız diye size ayetleri açıkladık. Şüphesiz sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar” İbn Kesîr ve Âsım'dan Ebû Bekir her ikisinde de sâd harfini şeddesiz olarak "tasdîk"ten [türemiş biçimde] yani "inanan erkekler ve inanan kadınlar" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise sâd harfini şeddeli olarak ["المُتَصَدِّقِينَ" den te harfinin sâda idgamıyla] "sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar" manasında okumuşlardır. {وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا} “ve Allah'a güzel bir borç verenlere” sadaka vererek ve Allah Azze ve Celle yolunda infak ederek [borç verenlere]. {يُضَاعَفُ لَهُمُ} “kat kat artırılır” bu borç onlara kat kat verilir {وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ} “ve onlar için değerli bir mükâfat vardır” güzel bir mükâfat ki o da cennettir. {وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُولَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ} “Allah'a ve resullerine iman edenler var ya, işte onlar sıddîklardır.” Sıddîk: Çokça doğru söyleyen ve tasdik edendir. Mücâhid şöyle demiştir: Allah'a ve Resûlüne iman eden herkes sıddîktır; ve bu ayeti okumuştur.
15692. Metin
قَالَ الضَّحَّاكُ: هُمْ ثَمَانِيَةُ نَفَرٍ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، سَبَقُوا أَهْلَ الْأَرْضِ فِي زَمَانِهِمْ إِلَى الْإِسْلَامِ: أَبُو بَكْرٍ وَعَلِيٌّ وَزَيْدٌ وَعُثْمَانُ وَطَلْحَةُ وَالزُّبَيْرُ وَسَعْدٌ وَحَمْزَةُ وَتَاسِعُهُمْ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رِضْوَانُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ أَلْحَقَهُ اللَّهُ بِهِمْ لِمَا عَرَفَ مِنْ صِدْقِ نِيَّتِهِ. {وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ} اخْتَلَفُوا فِي نَظْمِ هَذِهِ الْآيَةِ، مِنْهُمْ مَنْ قَالَ: هِيَ مُتَّصِلَةٌ بِمَا قَبْلَهَا، وَ"الْوَاوُ" وَاوُ النَّسَقِ، وَأَرَادَ بِالشُّهَدَاءِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُخْلِصِينَ. قَالَ الضَّحَّاكُ: هُمُ الَّذِينَ سَمَّيْنَاهُمْ. قَالَ
Dahhâk şöyle demiştir: Onlar bu ümmetten sekiz kişidir ki kendi zamanlarında yeryüzü ahalisi içinde İslâm'a ilk koşanlardır: Ebû Bekir, Ali, Zeyd, Osman, Talha, Zübeyr, Sa'd ve Hamza; dokuzuncuları ise niyetinin doğruluğunu bildiği için Allah Teâlâ'nın onlara kattığı Ömer b. el-Hattâb'dır -rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn-. {وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ} “ve Rableri katında şahitlerdir (şehitlerdir)” Bu ayetin tertibi hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bazıları bunun önceki kısma bağlı olduğunu, vav harfinin atıf vavı olduğunu ve şehitlerle ihlaslı müminlerin kastedildiğini söylemişlerdir. Dahhâk: "Onlar adlarını saydığımız kimselerdir" demiştir.
15693. Metin
مُجَاهِدٌ: كُلُّ مُؤْمِنٍ صِدِّيقٌ شَهِيدٌ، وَتلَا هَذِهِ الْآيَةَ (١) .
Mücâhid şöyle demiştir: Her mümin sıddîktır ve şehittir; ve bu ayeti okumuştur. (¬١)
15694. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ: تَمَّ الْكَلَامُ عِنْدَ قَوْلِهِ: "هُمُ الصِّدِّيقُونَ" ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ، وَ"الْوَاوُ" وَاوُ الِاسْتِئْنَافِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمَسْرُوقٍ وَجَمَاعَةٍ. ثُمَّ اخْتَلَفُوا فِيهِمْ فَقَالَ قَوْمٌ: هُمُ الْأَنْبِيَاءُ الَّذِينَ يَشْهَدُونَ عَلَى الْأُمَمِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يُرْوَى ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (٢) هُوَ قَوْلُ مُقَاتِلِ بْنِ حَيَّانَ. وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ سُلَيْمَانَ: هُمُ الَّذِينَ اسْتُشْهِدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ (٣) .
Bir topluluk ise sözün "onlar sıddîklardır" ifadesinde tamamlandığını, sonra "Ve Rableri katında şahitler..." diye yeni bir cümleye başlandığını, buradaki vav harfinin istînâf (başlangıç) vavı olduğunu söylemişlerdir ki bu İbn Abbâs, Mesrûk ve bir grubun kavlidir. Sonra bunlar hakkında da ihtilaf ettiler; bir grup: "Onlar kıyamet gününde ümmetler aleyhine şahitlik edecek peygamberlerdir" demiştir ki bu İbn Abbâs'tan rivayet edilmiş (¬٢) olup Mukâtil b. Hayyân'ın da kavlidir. Mukâtil b. Süleymân ise: "Onlar Allah yolunda şehit edilenlerdir" demiştir. (¬٣)
15695. Metin
{لَهُمْ أَجْرُهُمْ} بِمَا عَمِلُوا مِنَ الْعَمَلِ الصَّالِحِ {وَنُورُهُمْ} عَلَى الصِّرَاطِ {وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ}
{لَهُمْ أَجْرُهُمْ} “onların mükâfatları” yaptıkları salih ameller sebebiyle [verilecek mükâfatları] {وَنُورُهُمْ} “ve nurları” Sırat üzerindeki [nurları] vardır. {وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ} “İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise cehennem ehlidirler.”
15696. Metin
{اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ (٢٠) }
{اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ (٢٠) } “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme, mallarda ve evlatlarda bir çoğalma yarışıdır. Bu, bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir; sonra o ekin kurur da sen onu sararmış görürsün, sonra da çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap, Allah'tan bir bağışlanma ve rıza vardır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir. (20)”
15697. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا} أَيْ: أَنَّ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا، وَ"مَا" صِلَةٌ، أَيْ: أَنَّ الْحَيَاةَ فِي هَذِهِ الدَّارِ {لَعِبٌ} بَاطِلٌ لَا حَاصِلَ لَهُ {وَلَهْوٌ} فَرَحٌ ثُمَّ يَنْقَضِي {وَزِينَةٌ} مَنْظَرٌ تَتَزَيَّنُونَ بِهِ {وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ} يَفْخَرُ بِهِ بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ {وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ} أَيْ: مُبَاهَاةٌ بِكَثْرَةِ الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ، ثُمَّ ضَرَبَ لَهَا مَثَلًا فَقَالَ: {كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ} أَيِ: الزُّرَّاعَ {نَبَاتُهُ} مَا نَبَتَ مِنْ ذَلِكَ الْغَيْثِ {ثُمَّ يَهِيجُ} يَيْبَسُ {فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا} بَعْدَ خُضْرَتِهِ وَنَضْرَتِهِ {ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا} يَتَحَطَّمُ وَيَتَكَسَّرُ بَعْدَ يُبْسِهِ وَيَفْنَى {وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ} قَالَ مُقَاتِلٌ: لِأَعْدَاءِ اللَّهِ {وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ} لِأَوْلِيَائِهِ وَأَهْلِ طَاعَتِهِ.
Allah Azze ve Celle'nin: {اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا} “Bilin ki dünya hayatı...” yani dünya hayatı; buradaki "mâ" sıladır (zâiddir), yani bu yurttaki hayat {لَعِبٌ} “bir oyundur” neticesi olmayan bâtıl bir şeydir, {وَلَهْوٌ} “bir eğlencedir” sonra sona eren bir sevinçtir, {وَزِينَةٌ} “bir süstür” kendisiyle süslendiğiniz bir manzaradır, {وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ} “aranızda bir övünmedir” bazınızın bazınıza karşı onunla övündüğü bir şeydir, {وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ} “mallarda ve evlatlarda bir çoğalma yarışıdır” yani mal ve evlat çokluğuyla böbürlenmektir. Sonra ona bir misal vererek şöyle buyurdu: {كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ} “çiftçilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir” yani ziraatçıların hoşuna giden, {نَبَاتُهُ} “bitkisi” o yağmur sebebiyle biten ekin, {ثُمَّ يَهِيجُ} “sonra kurur” {فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا} “sen onu sararmış görürsün” yeşilliğinden ve tazeliğinden sonra sararır, {ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا} “sonra da çerçöp olur” kuruduktan sonra parçalanıp ufalanır ve yok olur. {وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “Ahirette ise çetin bir azap vardır” Mukâtil: "Allah'ın düşmanları için" demiştir, {وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ} “Allah'tan bir bağışlanma ve rıza vardır” O'nun dostları ve O'na itaat edenler için.
15698. Metin
{وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ} قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: مَتَاعُ الْغُرُورِ لِمَنْ يَشْتَغِلُ فِيهَا بِطَلَبِ الْآخِرَةِ، وَمَنِ اشْتَغَلَ بِطَلَبِهَا فَلَهُ مَتَاعُ بِلَاغٍ إِلَى مَا هُوَ خير منه ١٥ / ٤ أ
{وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ} “Dünya hayatı, aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.”1 Saîd b. Cübeyr şöyle dedi:2 [Dünya], onda âhiret talebiyle meşgul olan kimse için aldatıcı bir geçimliktir; kim de onu aramakla meşgul olursa, kendisi için ondan daha hayırlı olana ulaştıracak bir azık olur.3
15699. Metin
{سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٢١) مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (٢٢) لِكَيْ لَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ (٢٣) الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٢٤) }
{سَابِقُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٢١) مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (٢٢) لِكَيْ لَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ (٢٣) الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٢٤) } “Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun! O, Allah'a ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah büyük lütuf sahibidir. (21) Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır. (22) Bu, elinizden çıkana üzülmemeniz ve O'nun size verdikleriyle şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez. (23) Onlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse bilsin ki şüphesiz Allah ganîdir, hamîddir. (24)”
15700. Metin
{سَابِقُوا} سَارَعُوا {إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} لَوْ وُصِلَ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ {أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ} فَبَيَّنَ أَنَّ أَحَدًا لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا بِفَضْلِ اللَّهِ. قَوْلُهُ ﷿: {مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ} يَعْنِي: قَحْطَ الْمَطَرِ وَقِلَّةَ النَّبَاتِ وَنَقْصَ الثِّمَارِ {وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ} يَعْنِي: الْأَمْرَاضَ وَفَقْدَ الْأَوْلَادِ {إِلَّا فِي كِتَابٍ} يَعْنِي: اللَّوْحَ الْمَحْفُوظَ {مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا} مِنْ قَبْلِ أَنْ نَخْلُقَ الْأَرْضَ وَالْأَنْفُسَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَ الْمُصِيبَةَ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: يَعْنِي النَّسَمَةَ {إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} أَيْ إِثْبَاتَ ذَلِكَ عَلَى كَثْرَتِهِ هَيِّنٌ عَلَى اللَّهِ ﷿. {لِكَيْ لَا تَأْسَوْا} تَحْزَنُوا {عَلَى مَا فَاتَكُمْ} مِنَ الدُّنْيَا {وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو بِقَصْرِ الْأَلْفِ، لِقَوْلِهِ "فَاتَكُمْ" فَجَعَلَ الْفِعْلَ لَهُ وَقَرَأَ الْآخَرُونَ {آتَاكُمْ} بِمَدِّ الْأَلِفِ، أَيْ: أَعْطَاكُمْ. قَالَ عِكْرِمَةُ: لَيْسَ أَحَدٌ إِلَّا وَهُوَ يَفْرَحُ وَيَحْزَنُ وَلَكِنِ اجْعَلُوا الْفَرَحَ شُكْرًا وَالْحُزْنَ صَبْرًا (١) {وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ} مُتَكَبِّرٍ بِمَا أُوتِيَ مِنَ الدُّنْيَا "فَخُورٍ" يَفْخَرُ بِهِ عَلَى النَّاسِ.
{سَابِقُوا} “Koşuşun” acele edin {إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} “Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete” şayet birbirine eklenecek olsaydı. {أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ} “O, Allah'a ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah büyük lütuf sahibidir.” Böylece hiç kimsenin ancak Allah'ın lütfuyla cennete girebileceğini beyan etmiştir. Allah Azze ve Celle'nin: {مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ} “Yeryüzünde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki” yani yağmurun kesilmesi, bitkilerin azalması ve meyvelerin eksilmesi {وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ} “ve nefislerinizde” yani hastalıklar ve evlatların kaybedilmesi {إِلَّا فِي كِتَابٍ} “ancak bir kitaptadır” yani Levh-i Mahfûz'dadır {مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا} “Biz onu yaratmadan önce” yeri ve nefisleri yaratmamızdan önce. İbn Abbâs: "Musibeti yaratmadan önce" demiştir. Ebu'l-Âliye ise: "Yani canı [yaratmadan önce]" demiştir. {إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} “Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır.” Yani çokluğuna rağmen bunların kaydedilmesi Allah Azze ve Celle'ye pek kolaydır. {لِكَيْ لَا تَأْسَوْا} “üzülmemeniz için” kederlenmemeniz için {عَلَى مَا فَاتَكُمْ} “elinizden çıkana” dünyalıktan elinizden kaçana {وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ} “ve O'nun size verdikleriyle şımarmamanız için” Ebû Amr, [önceki] "fâteküm" buyruğu sebebiyle fiili ona isnat ederek elifin kasrıyla ["أَتَاكُمْ" şeklinde] okumuştur. Diğerleri ise elifin mediyle {آتَاكُمْ} okumuşlardır; yani size verdiği şeylerle [şımarmamanız içindir]. İkrime şöyle demiştir: Sevinen ve üzülen hiçbir insan yoktur; ancak sevinci şükre, hüznü ise sabra dönüştürünüz. (¬١) {وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ} “Allah, kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez.” Kendisine dünyadan verilen şeyle kibirlenen, "fahûr" insanlara karşı onunla övünen kimsedir.
15701. Metin
قَالَ جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّادِقُ: يَا ابن آدم مالك تَأْسَفُ عَلَى مَفْقُودٍ لَا يَرُدُّهُ إليك الفوت، ومالك تَفْرَحُ بِمَوْجُودٍ لَا يَتْرُكُهُ فِي يَدِكَ الْمَوْتُ ٢ . {الَّذِينَ يَبْخَلُونَ} قِيلَ: هُوَ فِي مَحَلِّ الْخَفْضِ عَلَى نَعْتِ الْمُخْتَالِ. وَقِيلَ: هُوَ رَفْعٌ بِالِابْتِدَاءِ
Ca‘fer b. Muhammed es-Sâdık şöyle demiştir: "Ey âdemoğlu! Kaçıp gitmesi sebebiyle bir daha sana geri dönmeyecek olan kayıp bir şeye niçin üzülürsün ve ölümün elinde bırakmayacağı mevcut bir şeyle niçin sevinirsin?" 2 {الَّذِينَ يَبْخَلُونَ} "O kimseler ki cimrilik ederler" [ifadesi hakkında]; bunun, kendisini beğenip övünen kimsenin (el-Muhtâl) sıfatı olarak cer (esre) mahallinde olduğu söylenmiştir. Mübteda (özne) olarak ref (ötre) mahallinde olduğu da söylenmiştir.
15702. Metin
وَخَبَرُهُ فِيمَا بَعْدَهُ. {وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ} أَيْ: يُعْرِضْ عَنِ الْإِيمَانِ {فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ: "فَإِنَّ اللَّهَ الْغَنِيُّ" بِإِسْقَاطِ "هُوَ" وَكَذَلِكَ هُوَ فِي مَصَاحِفِهِمْ.
Haberi ise sonrasındaki kısımdadır. {وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ} “ve insanlara cimriliği emrederler. Kim de yüz çevirirse” yani imandan yüz çevirirse {فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ} “şüphesiz Allah, zengin olandır, övgüye layık olandır.” Medine ve Şam ehli "هُوَ" lafzını düşürerek "فَإِنَّ اللَّهَ الْغَنِيُّ" şeklinde okumuştur; onların mushaflarında da bu şekildedir.
15703. Metin
{لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ (٢٥) }
{لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ (٢٥)} “Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik; insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde Kitab'ı ve mizanı indirdik. Bir de kendisinde büyük bir güç ve insanlar için faydalar bulunan demiri indirdik; ta ki Allah, görmedikleri halde kendisine ve elçilerine yardım edenleri bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah çok güçlüdür, mutlak galiptir.”
15704. Metin
قَوْلُهُ ﷿ {لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْآيَاتِ وَالْحُجَجِ {وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ} يَعْنِي: الْعَدْلَ. وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ سُلَيْمَانَ: هُوَ مَا يُوزَنُ بِهِ أَيْ: وَوَضَعْنَا الْمِيزَانَ كَمَا قَالَ: "وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ" (الرَّحْمَنِ -٧) {لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ} لِيَتَعَامَلُوا بَيْنَهُمْ بِالْعَدْلِ.
Allah Azze ve Celle'nin: {لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ} “Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik” ayetlerle ve delillerle {وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ} “beraberlerinde Kitab'ı ve mizanı indirdik” yani adaleti. Mukâtil b. Süleyman şöyle demiştir: O, kendisiyle tartılan şeydir; yani: Tıpkı “Göğü yükseltti ve mizanı koydu” (Rahmân, 7) buyurduğu gibi, mizanı koyduk [demektir]. {لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ} “insanların adaleti ayakta tutmaları için” aralarında adaletle muamele etsinler diye.
15705. Metin
{وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ} رُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ يَرْفَعُهُ: إِنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ أَرْبَعَ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ: الْحَدِيدَ وَالنَّارَ وَالْمَاءَ وَالْمِلْحَ (١) وَقَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي مَعْنَى قَوْلِهِ: "أَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ" [أَنْشَأْنَا وَأَحْدَثْنَا أَيْ: أَخْرَجَ لَهُمُ الْحَدِيدَ] (٢) مِنَ الْمَعَادِنِ وَعَلَّمَهُمْ صَنَعْتَهُ بِوَحْيهِ.
{وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ} “Demiri de indirdik” İbn Ömer'den merfû olarak şöyle rivayet edilmiştir: “Şüphesiz Allah, gökten yere dört bereket indirmiştir: Demiri, ateşi, suyu ve tuzu.” (¬١) Mâni ehli (dil âlimleri), O'nun: "Demiri indirdik" sözünün anlamının: [Madenlerden demiri çıkardık, var ettik ve meydana getirdik] (¬٢) ve vahyiyle onlara onun işlenişini öğrettik [demek olduğunu] söylemişlerdir.
15706. Metin
وَقَالَ قُطْرُبٌ هَذَا مِنَ النَّزْلِ كَمَا يُقَالُ: أَنْزَلَ الْأَمِيرُ عَلَى فُلَانٍ نَزْلًا حَسَنًا فَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّهُ جَعَلَ ذَلِكَ نَزْلًا لَهُمْ. وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ: "وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ" (الزُّمَرِ -٦) . {فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ} قُوَّةٌ شَدِيدَةٌ يَعْنِي: السِّلَاحَ لِلْحَرْبِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: فِيهِ جُنَّةٌ وَسِلَاحٌ يَعْنِي آلَةُ الدَّفْعِ وَآلَةُ الضَّرْبِ {وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ} مِمَّا يَنْتَفِعُونَ بِهِ فِي مَصَالِحِهِمْ كَالسِّكِّينِ وَالْفَأْسِ وَالْإِبْرَةِ وَنَحْوِهَا إِذْ هُوَ آلَةٌ لِكُلِّ صَنْعَةٍ {وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ} أَيْ: أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمْ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ لِيَتَعَامَلَ النَّاسُ بِالْحَقِّ وَالْعَدْلِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ وَلِيَرَى اللَّهُ {مَنْ يَنْصُرُهُ} أَيْ: دِينَهُ {وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ} أَيْ: قَامَ بِنُصْرَةِ الدِّينِ وَلَمْ يَرَ اللَّهَ وَلَا الْآخِرَةَ، وَإِنَّمَا يُحْمَدُ وَيُثَابُ مَنْ أَطَاعَ اللَّهَ بِالْغَيْبِ {إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ} قَوِيٌّ فِي أَمْرِهِ، عَزِيزٌ فِي مُلْكِهِ.
Kutrub şöyle demiştir: Bu, *nüzl* (ikram/ziyafet) kelimesindendir; nitekim: "Emir falanca kimseye güzel bir ikramda bulundu" denir. Ayetin anlamı: [Allah'ın] bunu onlara bir ikram ve rızık kıldığıdır. Bunun bir benzeri de O'nun: “{وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ} Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi” (Zümer, 6) sözüdür. {فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ} “Onda çetin bir güç” yani savaş için silah [olan] şiddetli bir kuvvet [vardır]. Mücâhid şöyle demiştir: "Onda zırh ve silah [vardır]"; yani savunma aleti ve hücum/vuruş aleti. {وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ} “ve insanlar için [çeşitli] faydalar vardır” bıçak, balta, iğne ve benzeri gibi kendi menfaatlerinde yararlandıkları şeyler [kastedilmektedir]. Zira o, her sanatın aletidir. {وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ} “Allah bilsin diye” yani insanlar hak ve adaletle muamele etsinler; Allah, {مَنْ يَنْصُرُهُ} “kime yardım edeceğini” yani [kendi] dinine, {وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ} “ve görmedikleri halde O'nun elçilerine [kimin yardım edeceğini]” bilsin ve görsün diye elçilerimizi gönderdik ve onlarla beraber bu şeyleri indirdik. Yani Allah'ı ve ahireti görmediği halde dinin yardımına koşan kimseyi [bilip ortaya çıkarsın diye]. Övülen ve sevap kazanan kimse, ancak görmediği halde Allah'a itaat edendir. {إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ} “Şüphesiz Allah kavîdir (pek güçlüdür), azîzdir (mutlak galiptir)” emrinde pek güçlü, mülkünde mutlak galiptir.
15707. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (٢٦) ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (٢٧) }
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (٢٦) ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (٢٧)} “Andolsun, Nûh'u ve İbrâhim'i elçi olarak gönderdik; peygamberliği ve Kitab'ı da onların zürriyetine verdik. Onlardan doğru yolda olanlar vardır; fakat birçoğu da yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir. Sonra onların ardından peş peşe elçilerimizi gönderdik; arkalarından Meryem oğlu Îsâ'yı da gönderdik, ona İncil'i verdik ve ona uyanların kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu üzerlerine Biz farz kılmadık; ancak Allah'ın rızasını kazanmak için [kendileri uydurdular]. Fakat ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik; içlerinden birçoğu ise yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir.”
15708. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ} [عَلَى دِينِهِ] (١) {رَأْفَةً} وَهِيَ أَشَدُّ الرِّقَّةِ {وَرَحْمَةً} كَانُوا مُتَوَادِّينَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي وَصْفِ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ "رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ" (الْفَتْحِ -٢٩) {وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا} مِنْ قِبَلِ أَنْفُسِهِمْ، وَلَيْسَ هَذَا بِعَطْفٍ عَلَى مَا قَبْلَهُ، وَانْتِصَابُهُ بِفِعْلٍ مُضْمَرٍ كَأَنَّهُ قَالَ: وَابْتَدَعُوا رَهْبَانِيَّةً أَيْ جَاءُوا بِهَا مِنْ قِبَلِ أَنْفُسِهِمْ {مَا كَتَبْنَاهَا} أَيْ مَا فَرَضْنَاهَا {عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ} يَعْنِي: وَلَكِنَّهُمُ ابْتَغَوْا رِضْوَانَ اللَّهِ بِتِلْكَ الرَّهْبَانِيَّةِ، وَتِلْكَ الرَّهْبَانِيَّةُ مَا حَمَّلُوا أَنْفُسَهَمْ مِنَ الْمَشَاقِّ فِي الِامْتِنَاعِ مِنَ الْمَطْعَمِ وَالْمَشْرَبِ وَالْمَلْبَسِ وَالنِّكَاحِ وَالتَّعَبُّدِ فِي الْجِبَالِ {فَمَا رَعَوْهَا حَقَ رِعَايَتِهَا} أَيْ لَمْ يَرْعَوْا الرَّهْبَانِيَّةَ حَقَّ رِعَايَتِهَا بَلْ ضَيَّعُوهَا وَكَفَرُوا بِدِينِ عِيسَى فَتَهَوَّدُوا وَتَنَصَّرُوا وَدَخَلُوا فِي دِينِ مُلُوكِهِمْ وَتَرَكُوا التَّرَهُّبَ، وَأَقَامَ مِنْهُمْ أُنَاسٌ عَلَى دِينِ عِيسَى ﵊ حَتَّى أَدْرَكُوا مُحَمَّدًا ﷺ فَآمَنُوا بِهِ، وَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ} وَهُمُ الَّذِينَ ثَبَتُوا عَلَيْهَا وَهُمْ أَهْلُ الرَّأْفَةِ وَالرَّحْمَةِ {وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ} وَهُمُ الَّذِينَ تَرَكُوا الرَّهْبَانِيَّةَ وَكَفَرُوا بِدِينِ عِيسَى ﵊.
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ} [dini üzere ona tabi olanların] (¬١) {رَأْفَةً} “bir şefkat” ki bu kalbin en ileri derecedeki inceliğidir {وَرَحْمَةً} “ve merhamet [koyduk]” birbirlerine karşı sevgi doluydular; nitekim Allah Teâlâ, Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem ashabının vasfında: “Kendi aralarında pek merhametlidirler” (Fetih, 29) buyurmuştur. {وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا} “ve uydurdukları ruhbanlığı” kendi kendilerinden uydurdular; bu ifade önceki kısımlara matuf değildir. Mansûb olması ise gizli bir fiille takdir edilir, sanki: “Ve bir ruhbanlık icat ettiler” yani onu kendiliklerinden ortaya çıkardılar, demiştir. {مَا كَتَبْنَاهَا} “onu farz kılmadık” yani üzerlerine farz kılmadık {عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ} “ancak Allah'ın rızasını kazanmak için [uydurdular]” yani fakat onlar bu ruhbanlıkla Allah'ın rızasını arzuladılar. O ruhbanlık da yeme, içme, giyinme ve evlenmekten uzak durarak ve dağlarda ibadete çekilerek kendi nefislerine yükledikleri meşakkatlerdi. {فَمَا رَعَوْهَا حَقَ رِعَايَتِهَا} “fakat ona hakkıyla riayet etmediler” yani ruhbanlığa hakkıyla riayet etmeyip aksine onu zayi ettiler ve Îsâ'nın dinini inkâr ettiler. Böylece Yahudileştiler, Hristiyanlaştılar (şirke saptılar), krallarının dinine girdiler ve ruhbanlığı terk ettiler. İçlerinden bazı kimseler ise Îsâ aleyhisselam'ın dini üzere sebat gösterdiler ve nihayet Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e yetiştiler ve ona iman ettiler. İşte Allah Teâlâ'nın: {فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ} “Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik” buyruğu budur; bunlar o din üzere sebat eden, şefkat ve merhamet sahibi olan kimselerdir. {وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ} “içlerinden birçoğu ise yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir.” Onlar da ruhbanlığı terk edip Îsâ aleyhisselam'ın dinini inkâr eden kimselerdir.
15709. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ أَنْبَأَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ حَامِدٍ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْمُزَنِيُّ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سُلَيْمَانَ حَدَّثَنَا شَيْبَانُ بْنُ فَرُّوخَ، حَدَّثَنَا الصَّعْقُ بْنُ حَزْنٍ، عَنْ عَقِيلٍ الْجَعْدِيِّ عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ عَنْ سُوِيدِ بْنِ غَفْلَةَ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ قَالَ: دَخَلْتُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: "يَا ابْنَ مَسْعُودٍ اخْتَلَفَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ عَلَى اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً، نَجَا مِنْهَا ثَلَاثٌ وَهَلَكَ سَائِرُهُنَّ، فِرْقَةٌ آزَتِ الْمُلُوكَ وَقَاتَلُوهُمْ عَلَى دِينِ عِيسَى ﵊، فَأَخَذُوهُمْ وَقَتَلُوهُمْ، وَفُرْقَةٌ لَمْ تَكُنْ لَهُمْ طَاقَةٌ بِمُوَازَاةِ الْمُلُوكِ وَلَا بِأَنْ يُقِيمُوا بَيْنَ ظَهْرَانَيْهِمْ يَدْعُونَهُمْ
Ebû Saîd eş-Şüreyhî bize bildirdi, Ebû İshâk es-Sa'lebî bize bildirdi, Abdullah b. Hâmid bana haber verdi, Ahmed b. Abdillâh el-Müzenî bize bildirdi, Muhammed b. Abdillâh b. Süleymân bize anlattı, Şeybân b. Ferrûh bize anlattı, es-Sa'k b. Hazn bize Ukîl el-Ca'dî'den, o Ebû İshâk'tan, o Süveyd b. Gafele'den, o da İbn Mes'ûd radıyallâhu teâlâ anh'tan [naklen] anlattı; [İbn Mes'ûd] şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna girdim, şöyle buyurdu: «Ey İbn Mes'ûd! Sizden öncekiler yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bunlardan üçü kurtuldu, geri kalanları ise helâk oldu. Bir fırka krallara karşı durdu ve Îsâ aleyhisselâm'ın dini uğrunda onlarla savaştı; [krallar] onları yakalayıp öldürdüler. Bir fırkanın ise krallara karşı koymaya da aralarında barınıp onları davet etmeye de güçleri yetmedi...»
15710. Metin
إِلَى دِينِ اللَّهِ وَدِينِ عِيسَى ﵇ فَسَاحُوا فِي الْبِلَادِ وَتَرَهَّبُوا وَهُمُ الَّذِينَ قَالَ اللَّهُ ﷿ فِيهِمْ: "وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ" فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "مَنْ آمَنَ بِي وَصَدَّقَنِي وَاتَّبَعَنِي فَقَدْ رَعَاهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِي فَأُولَئِكَ هُمُ الْهَالِكُونَ" (١) .
Allah'ın ve Îsâ aleyhisselam'ın dinine davet etmeye de güç yetiremedi. Bunun üzerine yeryüzünde dolaşıp ruhbanlığa çekildiler. İşte Allah Azze ve Celle'nin haklarında: ‘Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu üzerlerine Biz farz kılmadık’ buyurduğu kimseler bunlardır.” Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bana iman eden, beni tasdik edip bana uyan kimse, ona hakkıyla riayet etmiştir; bana iman etmeyenler ise helak olanların ta kendileridir.” (¬١)
15711. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ ﵁ قَالَ: كُنْتُ رَدِيفَ النَّبِيِّ ﷺ عَلَى حِمَارٍ فَقَالَ لِي: "يَا ابْنَ أُمِّ عَبْدٍ هَلْ تَدْرِي مِنْ أَيْنَ اتَّخَذَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ الرَّهْبَانِيَّةَ؟ قُلْتُ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: ظَهَرَتْ عَلَيْهِمُ الْجَبَابِرَةُ بَعْدَ عِيسَى ﵇ يَعْمَلُونَ بِالْمَعَاصِي فَغَضِبَ أَهْلُ الْإِيمَانِ فَقَاتَلُوهُمْ، فَهُزِمَ أَهْلُ الْإِيمَانِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ، فَلَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ إِلَّا الْقَلِيلُ، فَقَالُوا: إِنْ ظَهَرْنَا لِهَؤُلَاءِ أَفْنَوْنَا وَلَمْ يَبْقَ لِلدِّينِ أَحَدٌ يَدْعُو لَهُ فَقَالُوا: تَعَالَوْا نَتَفَرَّقْ فِي الْأَرْضِ إِلَى أَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ النَّبِيَّ الَّذِي وَعَدَنَا بِهِ عِيسَى ﵇، يعنون محمدا ﷺ ١٥٤/ب فَتَفَرَّقُوا فِي غِيرَانِ الْجِبَالِ، وَأَحْدَثُوا رَهْبَانِيَّةً فَمِنْهُمْ مَنْ تَمَسَّكَ بِدِينِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ، ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ: "وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا" الْآيَةَ. "فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ" يَعْنِي مَنْ ثَبَتُوا عَلَيْهَا أَجْرَهُمْ، ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "يَا ابْنَ أُمِّ عَبْدٍ أَتُدْرِي مَا رَهْبَانِيَّةُ أُمَّتِي؟ قُلْتُ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: الْهِجْرَةُ وَالْجِهَادُ، وَالصَّلَاةُ وَالصَّوْمُ وَالْحَجُّ وَالْعُمْرَةُ وَالتَّكْبِيرُ عَلَى التِّلَاعِ" (٢)
İbn Mes'ûd radıyallahu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir: Bir eşek üzerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in arkasında binek arkadaşı idim. Bana: “Ey Ümmü Abd'in oğlu! İsrâiloğullarının ruhbanlığı nereden edindiklerini bilir misin?” buyurdu. Ben: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedim. Şöyle buyurdu: “Îsâ aleyhisselam'dan sonra başlarına günahlar işleyen zâlim hükümdarlar musallat oldu. İman ehli buna öfkelenip onlarla savaştı; fakat iman ehli üç defa hezimete uğradı ve geride pek az kimse kaldı. Bunun üzerine: ‘Eğer bunlara görünürsek bizi yok ederler ve dinde ona davet edecek kimse kalmaz’ dediler. Ve şöyle konuştular: ‘Gelin, Îsâ aleyhisselam'ın bize müjdelediği peygamberi -Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'i kastediyorlar- Allah gönderinceye kadar yeryüzüne dağılalım.’ Dağlardaki mağaralara dağıldılar ve bir ruhbanlık icat ettiler. İçlerinden dinine sımsıkı sarılanlar olduğu gibi kâfir olanlar da çıktı.” Sonra şu ayeti okudu: “Uydurdukları ruhbanlığa gelince...” ayetini. “Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik” yani onun üzerinde sebat edenlere [mükâfatlarını verdik]. Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Abd'in oğlu! Benim ümmetimin ruhbanlığının ne olduğunu bilir misin?” Ben: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedim. Şöyle buyurdu: “Hicret, cihad, namaz, oruç, hac, umre ve tepelerde tekbir getirmektir.” (¬٢)
15712. Metin
وَرُوِيَ عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "إِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ رَهْبَانِيَّةً، وَرَهْبَانِيَّةُ هَذِهِ الْأُمَّةِ الْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ" (٣)
Enes'ten, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Şüphesiz her ümmetin bir ruhbanlığı vardır; bu ümmetin ruhbanlığı ise Allah yolunda cihaddır.” (¬٣)
15713. Metin
وَرَوَى سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ قَالَ: كَانَتْ مُلُوكٌ بَعْدَ عِيسَى ﵇ بَدَّلُوا التَّوْارَةَ وَالْإِنْجِيلَ، وَكَانَ فيهم مؤمنون يقرؤن التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَيَدْعُونَهُمْ إِلَى دِينِ اللَّهِ فَقِيلَ لملوكهم: لو جمعتهم هَؤُلَاءِ الَّذِينَ شَقُّوا عَلَيْكُمْ فَقَتَلْتُمُوهُمْ أَوْ دَخَلُوا فِيمَا نَحْنُ فِيهِ، فَجَمَعَهُمْ مُلُوكُهُمْ
Saîd b. Cübeyr'in İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:1 Îsâ aleyhisselâm'dan sonra Tevrat ve İncil'i değiştiren birtakım hükümdarlar vardı.2 İçlerinde Tevrat ve İncil'i [olduğu gibi] okuyan ve insanları Allah'ın dinine davet eden müminler bulunuyordu. Hükümdarlarına: "Size muhalefet edip zorluk çıkaran şu kimseleri bir araya toplasanız da onları ya öldürseniz yahut bizim içinde bulunduğumuz [dine] girseler!" denildi. Bunun üzerine hükümdarları onları topladı.3
15714. Metin
وَعُرِضَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلَ أَوْ يَتْرُكُوا قِرَاءَةَ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ إِلَّا مَا بَدَّلُوا مِنْهَا فَقَالُوا: نَحْنُ نَكْفِيكُمْ أَنْفُسَنَا فَقَالَتْ طَائِفَةٌ: ابْنُوا لَنَا أُسْطُوَانَةً، ثُمَّ ارْفَعُونَا إِلَيْهَا ثُمَّ أَعْطَوْنَا شَيْئًا نَرْفَعُ بِهِ طَعَامَنَا وَشَرَابَنَا وَلَا نَرِدُ عَلَيْكُمْ، وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: دَعُونَا نَسِيحُ فِي الْأَرْضِ وَنَهِيمُ وَنَشْرَبُ كَمَا يَشْرَبُ الْوَحْشُ، فَإِنْ قَدَرْتُمْ عَلَيْنَا بِأَرْضٍ فَاقْتُلُونَا وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: ابْنُوا لَنَا دَوْرًا فِي الْفَيَافِي نَحْتَفِرُ الْآبَارَ وَنَحْتَرِثُ الْبُقُولَ فَلَا نَرِدُ عَلَيْكُمْ وَلَا نَمُرُّ بِكُمْ، فَفَعَلُوا بِهِمْ ذَلِكَ فَمَضَى أُولَئِكَ عَلَى مِنْهَاجِ عِيسَى ﵊، وَخَلَفَ قَوْمٌ مِنْ بَعْدِهِمْ مِمَّنْ قَدْ غَيَّرَ الْكِتَابَ، فَجَعَلَ الرَّجُلُ يَقُولُ: نَكُونُ فِي مَكَانِ فُلَانٍ فَنَتَعَبَّدُ كَمَا تَعَبَّدَ فُلَانٌ وَنَسِيحُ كَمَا سَاحَ فُلَانٌ وَنَتَّخِذُ دَوْرًا كَمَا اتَّخَذَ فُلَانٌ، وَهُمْ عَلَى شِرْكِهِمْ لَا عِلْمَ لَهُمْ بِإِيمَانِ الَّذِينَ اقْتَدَوْا بِهِمْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿: "وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا" أَيِ ابْتَدَعَهَا هَؤُلَاءِ الصَّالِحُونَ {فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا} يَعْنِي الآخرين الذين جاؤا مِنْ بَعْدِهِمْ {فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ} يَعْنِي الَّذِينَ ابْتَدَعُوهَا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ "وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ" هم الذين جاؤا مِنْ بَعْدِهِمْ، قَالَ: فَلَمَّا بُعِثَ النَّبِيُّ ﷺ وَلَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ انْحَطَّ رَجُلٌ مِنْ صَوْمَعَتِهِ وَجَاءَ سَيَّاحٌ مِنْ سِيَاحَتِهِ وَصَاحِبُ دَيْرٍ مِنْ دَيْرِهِ وَآمَنُوا بِهِ (١)
ve onlara öldürülmeyi yahut Tevrat ve İncil'in tahrif ettikleri kısımları dışındaki yerlerini okumayı terk etmelerini teklif etti. Onlar: "Biz sizin yerinize bu işi kendimiz hallederiz" dediler. Bir grup: "Bize yüksek bir kule yapın, sonra bizi oraya çıkarın ve yiyeceğimizi içeceğimizi yukarı çekeceğimiz bir şey verin, bir daha yanınıza dönmeyelim" dedi. Başka bir grup: "Bizi bırakın, yeryüzünde dolaşalım, başıboş gezip yaban hayvanlarının içtiği gibi içelim; eğer bizi bir yerde yakalarsanız öldürün" dedi. Bir diğer grup ise: "Bize çöllerde evler yapın; kuyular kazar, sebze ekeriz; yanınıza ne döner ne de uğrarız" dedi. Onlara bunu yaptılar ve o kimseler Îsâ aleyhisselam'ın yolu üzere hayatlarını sürdürdüler. Onların ardından ise Kitab'ı değiştiren kimselerden bir topluluk geldi. Bir adam şöyle demeye başladı: "Filancanın bulunduğu yerde olalım, filancanın ibadet ettiği gibi ibadet edelim, filancanın gezdiği gibi gezelim ve filancanın ev edindiği gibi ev edinelim." Onlar şirkleri üzere bulunuyorlardı; kendilerine uydukları kişilerin imanına dair hiçbir bilgileri yoktu. İşte Allah Azze ve Celle'nin: "Uydurdukları ruhbanlığa gelince" yani bu salih kimselerin ortaya koyduğu ruhbanlığı {فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا} “fakat ona hakkıyla riayet etmediler” yani onların ardından gelen diğer kimseler [riayet etmediler] {فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ} “Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik” yani onu Allah'ın rızasını arzulayarak icat edenlere mükâfatlarını verdik. "İçlerinden birçoğu ise yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir" [buyruğuyla kastedilenler ise] onların ardından gelenlerdir. Dedi ki: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gönderildiğinde ve onlardan geriye pek az kimse kalmışken bir adam manastırından indi, bir seyyah seyahatinden geldi ve bir keşiş manastırından çıkıp geldi ve ona iman ettiler. (¬١)
15715. Metin
فَقَالَ اللَّهُ ﷿: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ}
Bunun üzerine Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ} “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının”
15716. Metin
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٨) لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٢٩) }
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٢٨) لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٢٩)} “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun Resûlü'ne iman edin ki size rahmetinden iki kat pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur var etsin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Ta ki Ehl-i Kitap, Allah'ın lütfundan hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerini ve şüphesiz lütfun Allah'ın elinde olup onu dilediğine vereceğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir.”
15717. Metin
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ} الْخِطَابُ لِأَهْلِ الْكِتَابَيْنِ مِنَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى، يَقُولُ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا بِمُوسَى وَعِيسَى اتَّقَوْا اللَّهَ فِي مُحَمَّدٍ ﷺ {وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ} مُحَمَّدٍ ﷺ {يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ} نَصِيبَيْنِ {مِنْ رَحْمَتِهِ} يَعْنِي يُؤْتِكُمْ أَجْرَيْنِ لِإِيمَانِكُمْ بِعِيسَى ﵊، وَالْإِنْجِيلِ وَبِمُحَمَّدٍ ﷺ وَالْقُرْآنِ.
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ} “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının” Bu hitap Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan iki Kitap ehline yöneliktir; şöyle buyurmaktadır: Ey Mûsâ'ya ve Îsâ'ya iman edenler! Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkında Allah'tan sakının {وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ} “ve O'nun Resûlü'ne iman edin” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e [iman edin] {يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ} “size iki pay versin” iki hisse {مِنْ رَحْمَتِهِ} “kendi rahmetinden” yani Îsâ aleyhisselam'a ve İncil'e, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e ve Kur'an'a imanınız sebebiyle size iki mükâfat versin.
15718. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ: انْقَطَعَ الْكَلَامُ عِنْدَ قَوْلِهِ "وَرَحْمَةً" ثُمَّ ابْتَدَأَ: وَرَهْبَانِيَّةٌ ابْتَدَعُوهَا وَذَلِكَ أَنَّهُمْ تَرَكُوا الْحَقَّ فَأَكَلُوا الْخِنْزِيرَ وَشَرِبُوا الْخَمْرَ وَتَرَكُوا الْوُضُوءَ وَالْغُسْلَ مِنَ الْجَنَابَةِ وَالْخِتَانَ، فَمَا رَعَوْهَا يَعْنِي: الطَّاعَةَ وَالْمِلَّةَ "حَقَ رِعَايَتِهَا" كِنَايَةً عَنْ غَيْرِ مَذْكُورٍ "فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ" وَهُمْ أَهْلُ الرَّأْفَةِ وَالرَّحْمَةِ "وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ" وهم الذين ابتدعواالرهبانية، وَإِلَيْهِ ذَهَبَ مُجَاهِدٌ.
Bir topluluk ise şöyle demiştir: Söz "ve rahmeten" ifadesinde kesilmiş, sonra: "ve kendilerinin icat ettiği bir ruhbanlık" diye yeniden başlanmıştır. Bu da onların hakkı terk edip domuz eti yemeleri, şarap içmeleri, abdesti, cünüplükten gusletmeyi ve sünnet olmayı terk etmelerinden ötürüdür. "Ona hakkıyla riayet etmediler" yani açıkça zikredilmemiş olana kinaye olarak itaate ve dine hakkıyla riayet etmediler. "Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik" bunlar şefkat ve merhamet ehlidir. "İçlerinden birçoğu ise yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdir" bunlar da ruhbanlığı uyduranlardır; Mücâhid bu görüşe meyletmiştir.
15719. Metin
مَعْنَى قَوْلِهِ: "إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ" [عَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ: مَا أَمَرْنَاهُمْ وَمَا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ، وَمَا أَمَرْنَاهُمْ بِالتَّرَهُّبِ] ٢ .
O'nun: "إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ" “ancak Allah'ın rızasını kazanmak için” kavlinin anlamı [bu yoruma göre: Biz onlara Allah'ın rızasını aramaktan başka bir şey emretmedik ve üzerlerine farz kılmadık; onlara ruhbanlığı emretmedik] 2 şeklindedir.
15720. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} بِمُوسَى وَعِيسَى {اتَّقُوا اللَّهَ} وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ مُحَمَّدٍ ﷺ "يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ".
Allah Azze ve Celle'nin: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} “Ey iman edenler!” Mûsâ ve Îsâ'ya [iman edenler] {اتَّقُوا اللَّهَ} “Allah'a karşı gelmekten sakının” ve O'nun Resûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e iman edin, “size rahmetinden iki pay versin.”
15721. Metin
وَرُوِّينَا عَنْ أَبِي مُوسَى عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: " ثَلَاثَةٌ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ رَجُلٌ كَانَتْ لَهُ جَارِيَةٌ فَأَدَّبَهَا فَأَحْسَنَ تَأْدِيبَهَا ثُمَّ أَعْتَقَهَا وَتَزَوَّجَهَا وَرَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمَنَ بِكِتَابِهِ وَآمَنَ بِمُحَمَّدٍ ﷺ، وَعَبَدَ أَحْسَنَ عِبَادَةَ اللَّهِ وَنُصْحَ سَيِّدَهُ" (١)
Ebû Mûsâ'dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Üç kişi vardır ki onlara mükâfatları iki defa verilir: Yanında bir cariyesi bulunup onu terbiye eden ve terbiyesini güzel yapan, sonra da onu azat edip onunla evlenen adam; Ehl-i Kitap'tan olup kendi kitabına iman eden ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e de iman eden adam; ve Allah'a ibadetini en güzel şekilde yapan, efendisine de samimiyetle itaat eden köle.” (¬١)
15722. Metin
{وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُقَاتِلٌ: يَعْنِي عَلَى الصِّرَاطِ، كَمَا قَالَ: "نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ" (التَّحْرِيمِ -٨) وَيُرْوَى عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: أَنَّ النُّورَ هُوَ الْقُرْآنُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ الْهُدَى وَالْبَيَانُ، أَيْ يَجْعَلْ لَكُمْ سَبِيلًا وَاضِحًا فِي الدِّينِ تَهْتَدُونَ بِهِ {وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} وَقِيلَ: لَمَّا سَمِعَ مَنْ لَمْ يُؤْمِنْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ قَوْلَهُ ﷿: "أُولَئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ" (الْقَصَصِ -٥٤) قَالُوا لِلْمُسْلِمِينَ: أَمَّا مَنْ آمَنَ مِنَّا بِكِتَابِكُمْ فَلَهُ أَجْرُهُ مَرَّتَيْنِ لِإِيمَانِهِ بِكِتَابِكُمْ وَبِكِتَابِنَا وَأَمَّا مَنْ لَمْ يُؤْمِنْ مِنَّا فَلَهُ أَجْرٌ كَأُجُورِكُمْ فَمَا فَضْلُكُمْ عَلَيْنَا؟ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: "يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ" فَجَعَلَ لَهُمُ الْأَجْرَيْنِ إِذَا آمَنُوا بِرَسُولِهِ مُحَمَّدٍ ﷺ وَزَادَهُمُ النُّورَ وَالْمَغْفِرَةَ (٢) ثُمَّ قَالَ: {لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ} {لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ} قَالَ قَتَادَةُ: حَسَدَ الَّذِينَ لَمْ يُؤْمِنُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُمْ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى (٣) "لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ".
{وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ} “ve sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur var etsin” İbn Abbâs ve Mukâtil: Yani tıpkı “Nurları önlerinde koşar” (Tahrîm, 8) buyurduğu gibi Sırat üzerinde [demişlerdir]. İbn Abbâs radıyallahu anhümâ'dan nurun Kur'an olduğu da rivayet edilmiştir. Mücâhid ise: “O, hidayet ve beyandır; yani dinde kendisiyle hidayete ereceğiniz apaçık bir yol var eder” demiştir. {وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Şöyle de denilmiştir: Ehl-i Kitap'tan iman etmeyenler, Allah Azze ve Celle'nin: “İşte onlara mükâfatları iki defa verilir” (Kasas, 54) buyruğunu işitince Müslümanlara şöyle dediler: "Bizden sizin Kitabınıza iman eden kimseye, hem sizin Kitabınıza hem kendi Kitabımıza iman ettiği için iki defa ecir vardır. Bizden iman etmeyen kimseye gelince, ona da sizin ecirleriniz gibi bir ecir vardır; öyleyse sizin bize ne üstünlüğünüz var?" Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun Resûlü'ne iman edin ki size rahmetinden iki pay versin” ayetini indirdi; böylece Resûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e iman ettiklerinde onlara iki mükâfat kıldı ve onlara nuru ve bağışlanmayı da ziyadeleştirdi. (¬٢) Sonra şöyle buyurdu: {لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ} “Ta ki Ehl-i Kitap bilmesin diye” {لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ} Katâde şöyle demiştir: Ehl-i Kitap'tan iman etmeyenler, içlerinden iman edenleri kıskandılar; bunun üzerine Allah Teâlâ (¬٣) “Ehl-i Kitap bilmesin diye” [ayetini] indirdi.
15723. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ: قَالَتِ الْيَهُودُ يُوشِكُ أَنْ يَخْرُجَ [مِنَّا] ٤ . نَبِيٌّ يَقْطَعُ الْأَيْدِيَ وَالْأَرْجُلَ، فَلَمَّا خَرَجَ مِنَ الْعَرَبِ كَفَرُوا بِهِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى ٥ "لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ" أَيْ لِيَعْلَمَ وَ"لَا" صِلَةٌ {أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ} أَيْ لِيَعْلَمَ الَّذِينَ لَمْ يُؤْمِنُوا أَنَّهُمْ لَا أَجْرَ لَهُمْ وَلَا نَصِيبَ لَهُمْ فِي
Mücâhid şöyle demiştir: Yahudiler: "Bizden4 elleri ve ayakları kesecek bir peygamberin çıkması pek yakındır." dediler. Fakat [o peygamber] Araplardan çıkınca onu inkâr ettiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ5 {لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ} “Ehl-i Kitap bilsin diye...” [ayetini] indirdi; yani bilsinler diye [demektir], "lâ" (لَا) ise sıladır (zâiddir/pekiştirme içindir). {أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ} “Allah'ın lütfundan hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerini” yani iman etmeyen kimseler, kendileri için hiçbir ecir ve hiçbir nasip olmadığını bilsinler diye...
15724. Metin
فَضْلِ اللَّهِ {وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ} أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "إِنَّمَا أَجَلُكُمْ فِي أَجَلِ مَنْ خَلَا مِنَ الْأُمَمِ كَمَا بَيْنَ صَلَاةِ الْعَصْرِ إِلَى مَغْرِبِ الشَّمْسِ، وَإِنَّمَا مَثَلُكُمْ وَمَثَلُ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى كَرَجُلٍ اسْتَعْمَلَ عُمَّالًا فَقَالَ: مَنْ يَعْمَلُ لِي إِلَى نِصْفِ النَّهَارِ عَلَى قِيرَاطٍ؟ فَعَمِلَتِ الْيَهُودُ إِلَى نِصْفِ النَّهَارِ عَلَى قِيرَاطٍ قِيرَاطٍ، ثُمَّ قَالَ مَنْ يَعْمَلُ لِي مِنْ نِصْفِ النَّهَارِ إِلَى صَلَاةِ الْعَصْرِ عَلَى قِيرَاطٍ قِيرَاطٍ؟ فَعَمِلَتِ النَّصَارَى مِنْ نِصْفِ النَّهَارِ إِلَى صَلَاةِ الْعَصْرِ عَلَى قِيرَاطٍ قِيرَاطٍ، ثُمَّ قَالَ: مَنْ يَعْمَلُ لِي مِنْ صَلَاةِ الْعَصْرِ إِلَى مَغْرِبِ الشَّمْسِ عَلَى قِيرَاطَيْنِ قِيرَاطَيْنِ، أَلَا فَأَنْتُمُ الَّذِينَ تَعْمَلُونَ مِنْ صَلَاةِ الْعَصْرِ إِلَى مَغْرِبِ الشَّمْسِ أَلَا لَكُمُ الْأَجْرُ مَرَّتَيْنِ، فَغَضِبَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى وَقَالُوا: نَحْنُ أَكْثَرُ عَمَلًا وَأَقَلُّ عَطَاءً؟ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "هَلْ ظَلَمْتُكُمْ مِنْ حَقِّكُمْ شَيْئًا؟ " قَالُوا: لَا قَالَ: "فَإِنَّهُ فَضْلِي أُعْطِيهِ مَنْ شِئْتُ" (١) .
Allah'ın lütfundan {وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ} “ve şüphesiz lütfun Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine vereceğini ve Allah'ın büyük lütuf sahibi olduğunu [bilsinler].” Bize Abdülvâhid el-Melîhî bildirdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî bildirdi, bize Muhammed b. Yûsuf bildirdi, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize Kuteybe b. Saîd anlattı, bize el-Leys, Nâfi'den, o İbn Ömer'den, o da Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet etti: “Geçmiş ümmetlerin ömrüne kıyasla sizin eceliniz, ancak ikindi namazı ile güneşin batışı arasındaki vakit kadardır. Sizin ile Yahudi ve Hristiyanların misali şuna benzer: Bir adam işçiler tuttu ve: ‘Birer kırat karşılığında gün ortasına kadar benim için kim çalışır?’ dedi. Yahudiler gün ortasına kadar birer kırat karşılığında çalıştılar. Sonra adam: ‘Gün ortasından ikindi namazına kadar birer kırat karşılığında benim için kim çalışır?’ dedi. Hristiyanlar gün ortasından ikindi namazına kadar birer kırat karşılığında çalıştılar. Sonra: ‘İkindi namazından güneşin batışına kadar ikişer kırat karşılığında benim için kim çalışır?’ dedi. Dikkat edin! İkindi namazından güneşin batışına kadar çalışanlar sizlersiniz; dikkat edin, size iki kat mükâfat vardır! Bunun üzerine Yahudi ve Hristiyanlar öfkelenip: ‘Biz daha çok çalıştık ama daha az ücret aldık!’ dediler. Allah Teâlâ: ‘Hakkınızdan herhangi bir şeyi eksilterek size zulmettim mi?’ buyurdu. Onlar: ‘Hayır’ dediler. Allah: ‘İşte bu benim lütfumdur, onu dilediğime veririm’ buyurdu.” (¬١)
15725. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ الْعَلَاءِ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ عَنْ يَزِيدَ عَنْ أَبِي بُرْدَةَ عَنْ أَبِي مُوسَى عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "مَثَلُ الْمُسْلِمِينَ وَالْيَهُودِ وَالنَّصَارَى كَمَثَلِ رَجُلٍ اسْتَأْجَرَ قَوْمًا يَعْمَلُونَ لَهُ عَمَلًا إِلَى اللَّيْلِ عَلَى أَجْرٍ مَعْلُومٍ فَعَمِلُوا إِلَى نِصْفِ النَّهَارِ، فَقَالُوا: لَا حَاجَةَ لَنَا إِلَى أَجْرِكَ الَّذِي شَرَطْتَ لَنَا وَمَا عَمِلْنَاهُ بَاطِلٌ، فَقَالَ لَهُمْ: لَا تفعلوا أكملوا بقي عَمَلِكُمْ، وَخُذُوا أَجْرَكُمْ كَامِلًا فَأَبَوْا وَتَرَكُوا وَاسْتَأْجَرَ قَوْمًا آخَرِينَ بَعْدَهُمْ، فَقَالَ: أَكْمِلُوا بَقِيَّةَ يَوْمِكُمْ هَذَا وَلَكُمُ الَّذِي شَرَطْتُ لَهُمْ مِنَ الْأَجْرِ، فَعَمِلُوا حَتَّى إِذَا كَانَ حِينَ صَلَاةِ الْعَصْرِ قَالُوا: مَا عَمِلْنَا بَاطِلٌ وَلَكَ الْأَجْرُ الَّذِي جَعَلْتَ لَنَا فِيهِ، فَقَالَ: أَكْمِلُوا بَقِيَّةَ عَمَلِكُمْ فَإِنَّمَا بَقِيَ مِنَ النَّهَارِ شَيْءٌ يَسِيرٌ فَأَبَوْا فَاسْتَأْجَرَ قَوْمًا أَنْ يَعْمَلُوا لَهُ بَقِيَّةَ يَوْمِهِمْ فَعَمِلُوا بَقِيَّةَ يَوْمِهِمْ حَتَّى غَابَتِ الشَّمْسُ فَاسْتَكْمَلُوا أَجْرَ الْفَرِيقَيْنِ كِلَيْهِمَا فَذَلِكَ مَثَلُهُمْ وَمَثَلُ مَا قَبِلُوا مِنْ هَذَا النُّورِ" ٢
Bize Abdülvâhid el-Melîhî bildirdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî bildirdi, bize Muhammed b. Yûsuf bildirdi, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bana Muhammed b. el-Alâ anlattı, bize Ebû Üsâme, Yezîd'den, [o] Ebû Bürde'den, [o] Ebû Mûsâ'dan, [o da] Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den [naklen] anlattı; [Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: «Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların durumu; geceye kadar belirli bir ücret karşılığında kendisi için bir iş yapacak bir topluluğu işe tutan kimsenin durumuna benzer. [Bu işçiler] gün ortasına kadar çalıştılar ve: 'Senin bizim için belirlediğin ücrete ihtiyacımız yok, yaptığımız iş de boşa gitti' dediler. [İş sahibi] onlara: 'Böyle yapmayın, işinizin geri kalanını tamamlayın ve ücretinizi tam olarak alın' dedi. Fakat onlar kabul etmeyip [işi] bıraktılar. [Adam] onlardan sonra başka bir topluluğu işe tuttu ve: 'Bugününüzün geri kalan kısmını tamamlayın; [öncekiler için] şart koştuğum ücret sizin olsun' dedi. İkindi namazı vakti oluncaya kadar çalıştılar ve: 'Yaptığımız iş boşa gitti, bizim için belirlediğin ücret de senin olsun' dediler. [Adam] onlara: 'İşinizin kalan kısmını tamamlayın, zira günden sadece az bir vakit kaldı' dedi. Fakat onlar [yine] kabul etmediler. Bunun üzerine [adam], günün geri kalanında kendisi için çalışacak bir topluluğu işe tuttu. Onlar güneş batıncaya kadar günün geri kalanında çalıştılar ve her iki grubun da ücretini tam olarak aldılar. İşte onların durumu ve bu nurdan kabul ettikleri şeyin durumu böyledir.»2