16411. Metin
سُورَةُ الْحَاقَّةِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Hâkka Suresi Mekkîdir (¬١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
16412. Metin
{الْحَاقَّةُ (١) مَا الْحَاقَّةُ (٢) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ (٣) كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ (٤) فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥) }
{ الْحَاقَّةُ (١) مَا الْحَاقَّةُ (٢) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ (٣) كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ (٤) فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥) } “Gerçekleşecek olan (kıyamet)! (1) Nedir o gerçekleşecek olan? (2) O gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana bildiren nedir? (3) Semûd ve Âd [kavimleri], o çarpacak olanı (kıyameti) yalanladılar. (4) Semûd'a gelince, onlar azgın [bir çığlık/haddi aşan bir ceza] ile helak edildiler. (5)”
16413. Metin
{الْحَاقَّةُ} يَعْنِي الْقِيَامَةَ سُمِّيَتْ حَاقَّةً لِأَنَّهَا حَقَّتْ فَلَا كَاذِبَةَ لَهَا. وَقِيلَ لِأَنَّ فِيهَا حَوَاقُّ الْأُمُورِ وَحَقَائِقُهَا وَلِأَنَّ فِيهَا يَحِقُّ الْجَزَاءُ عَلَى الْأَعْمَالِ، أَيْ يَجِبُ يُقَالُ: حَقَّ عَلَيْهِ الشَّيْءُ إِذَا وَجَبَ يَحِقُّ [حُقُوقًا] ٢ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ" (الزُّمَرِ-٧١) قَالَ الْكِسَائِيُّ: "الْحَاقَّةُ" يَوْمُ الْحَقِّ. {مَا الْحَاقَّةُ} هَذَا اسْتِفْهَامٌ مَعْنَاهُ التَّفْخِيمُ لِشَأْنِهَا كَمَا يُقَالُ: زَيْدٌ مَا زَيدٌ عَلَى التَّعْظِيمِ لِشَأْنِهِ. {وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ} أَيْ أَنَّكَ لَا تَعْلَمُهَا إِذْ لَمْ تُعَايِنْهَا وَلَمْ تَرَ مَا فِيهَا مِنَ الْأَهْوَالِ. {كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: بِالْقِيَامَةِ سُمِّيَتْ قَارِعَةً لِأَنَّهَا تَقْرَعُ قُلُوبَ الْعِبَادِ بِالْمَخَافَةِ. وَقِيلَ: كَذَّبَتْ بِالْعَذَابِ الَّذِي أَوْعَدَهُمْ نَبِيُّهُمْ حَتَّى نَزَلَ بِهِمْ فَقَرَعَ قُلُوبَهُمْ. {فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ} أَيْ بِطُغْيَانِهِمْ وَكُفْرِهِمْ. قِيلَ: هِيَ مَصْدَرٌ، وَقِيلَ: نَعْتٌ أَيْ بِفِعْلِهِمُ الطَّاغِيَةِ وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ مُجَاهِدٍ، كَمَا قَالَ: "كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا" (الشَّمْسِ-١١) وَقَالَ قَتَادَةُ: بِالصَّيْحَةِ الطَّاغِيَةِ، وَهِيَ الَّتِي جَاوَزَتْ مَقَادِيرَ الصِّيَاحِ فَأَهْلَكَتْهُمْ. وَقِيلَ: طَغَتْ عَلَى الخُزَّانِ [فَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ عَلَيْهَا سَبِيلٌ وَلَمْ يَعْرِفُوا كَمْ خَرَجَ مِنْهَا] ٣ كَمَا طَغَى الْمَاءُ عَلَى قَوْمِ نُوحٍ.
{ الْحَاقَّةُ } “Gerçekleşecek olan”; yani kıyamettir. Ona "Hâkka" denilmiştir; çünkü o kesin olarak gerçekleşecektir ve onda hiçbir yalan/şüphe yoktur. Bir görüşe göre, işlerin asılları ve hakikatleri onda [ortaya çıkacağı] için ve amellerin karşılığı onda hak olacağı, yani vacip/kesinleşeceği için bu isim verilmiştir. Bir şey vacip/kesin olduğunda حَقَّ عَلَيْهِ الشَّيْءُ يَحِقُّ [حُقُوقًا] 2 denilir. Nitekim Allah Teâlâ: { وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ } “Fakat inkârcıların aleyhine azap sözü hak olmuştur” (Zümer, 71) buyurmuştur. el-Kisâî şöyle demiştir: "el-Hâkka, hak (gerçekleşecek) gündür." { مَا الْحَاقَّةُ } “Nedir o gerçekleşecek olan?”; bu bir soru olup anlamı onun şanını yüceltmektir; nitekim bir kimsenin durumunu yüceltmek için "Zeyd de ne Zeyd'dir!" denilmesi gibidir. { وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحَاقَّةُ } “O gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana bildiren nedir?”; yani sen onu bizzat görmediğin ve onda vuku bulacak korkunç halleri müşahede etmediğin için bilemezsin. { كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ } “Semûd ve Âd [kavimleri], o çarpacak olanı (kıyameti) yalanladılar”. İbn Abbâs ve Katâde şöyle demiştir: "Kıyameti [yalanladılar]." Ona "Kâria" denilmiştir; çünkü o, dehşetiyle kulların kalplerine çarpar (korku salar). Bir görüşe göre de: Peygamberlerinin kendilerini tehdit ettiği azabı, nihayet üzerlerine inip kalplerini çarpıncaya kadar yalanladılar. { فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ } “Semûd'a gelince, onlar azgın [bir ses/ceza] ile helak edildiler”; yani azgınlıkları ve inkârları sebebiyle. Bunun mastar olduğu söylenmiştir; sıfat olduğu, yani azgınca fiilleri sebebiyle [helak edildikleri] de söylenmiştir. Mücâhid'in sözünün anlamı da budur; nitekim Allah Teâlâ: { كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا } “Semûd [kavmi], azgınlığı sebebiyle yalanladı” (Şems, 11) buyurmuştur. Katâde ise şöyle demiştir: "Haddi aşan azgın çığlık (sayha) ile [helak edildiler] ki bu, normal çığlıkların haddini aşıp onları helak eden [korkunç bir sestir]." Bir görüşe göre de: Nuh'un kavmine suyun haddi aşıp taştığı gibi, o da görevli meleklere üstün gelmiş/haddi aşmış [böylece onların ona engel olacak bir yolları olmamış ve ondan ne kadar çıktığını bilememişlerdir] 3.
16414. Metin
{وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ (٦) سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ (٧) فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ (٨) }
{ وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ (٦) سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ (٧) فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ (٨) } “Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu, dondurucu ve azgın bir kasırga ile helak edildiler. (6) [Allah] onu kesintisiz olarak yedi gece sekiz gün üzerlerine musallat etti. Öyle ki o kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş halde görürdün. (7) Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun? (8)”
16415. Metin
{وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ (٩) فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَابِيَةً (١٠) إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ (١١) }
{ وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ (٩) فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَابِيَةً (١٠) إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ (١١) } “Firavun, ondan öncekiler ve altüst olan şehirler halkı da o günahı (şirki) işleyerek geldiler. (9) Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler; O da onları şiddeti katbekat artan bir yakalayışla yakalayıverdi. (10) Gerçekten su taştığı zaman sizi akıp giden [gemide] taşıdık. (11)”
16416. Metin
{وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ} عَتَتْ عَلَى خُزَّانِهَا فَلَمْ تُطِعْهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ عَلَيْهَا سَبِيلٌ، وَجَاوَزَتِ الْمِقْدَارَ فَلَمْ يَعْرِفُوا كَمْ خَرَجَ مِنْهَا. {سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ} أَرْسَلَهَا عَلَيْهِمْ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: سَلَّطَهَا عَلَيْهِمْ {سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ} قَالَ وَهْبٌ: هِيَ الْأَيْامُ الَّتِي تُسَمِّيهَا الْعَرَبُ أَيْامَ الْعَجُوزِ، ذَاتُ بَرْدٍ وَرِيَاحٍ شَدِيدَةٍ. قِيلَ: سُمِّيَتْ عَجُوزًا لِأَنَّهَا فِي عَجُزِ الشِّتَاءِ. وَقِيلَ: سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّ عَجُوزًا مِنْ قَوْمِ عَادٍ دَخَلَتْ سِرْبًا فَتَبِعَتْهَا الرِّيحُ، فَقَتَلَتْهَا الْيَوْمَ الثَّامِنَ مِنْ نزولِ الْعَذَابِ وَانْقَطَعَ الْعَذَابُ {حُسُومًا} قَالَ مُجَاهِدُ وَقَتَادَةُ: مُتَتَابِعَةً لَيْسَ لَهَا فَتْرَةٌ، فَعَلَى هَذَا فَهُوَ مِنْ حَسْمِ الْكَيِّ وَهُوَ أَنْ يُتَابَعَ عَلَى مَوْضِعِ الدَّاءِ بِالْمِكْوَاةِ حَتَّى يَبْرَأَ، ثُمَّ قِيلَ لِكُلِّ شَيْءٍ تُوبِعَ: حَاسِمٌ وَجَمْعُهُ حُسُومٌ، مِثْلَ شَاهِدٍ وَشُهُودٌ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: حُسُومًا دَائِمَةً. وَقَالَ النَّضِرُ بْنُ شُمَيْلٍ: حَسَمَتْهُمْ قَطَعَتْهُمْ وَأَهْلَكَتْهُمْ، وَالْحَسْمُ: الْقَطْعُ وَالْمَنْعُ وَمِنْهُ حَسْمُ الدَّاءِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: [الَّذِي تُوجِبُهُ الْآيَةُ فَعَلَى مَعْنَى] ١ تَحْسِمُهُمْ حُسُومًا تُفْنِيهِمْ وَتُذْهِبْهُمْ. وَقَالَ عَطِيَّةُ: حُسُومًا كَأَنَّهَا حَسَمَتِ الْخَيْرَ عَنْ أَهْلِهَا {فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا} أَيْ فِي تِلْكَ اللَّيَالِي وَالْأَيْامِ {صَرْعَى} هَلْكَى جَمْعُ صَرِيعٍ {كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ} سَاقِطَةٍ، وَقِيلَ: خَالِيَةِ الْأَجْوَافِ. {فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ} أَيْ مِنْ نَفْسٍ بَاقِيَةٍ، يَعْنِي: لَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ أَحَدٌ. {وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ} قَرَأَ أَهْلُ الْبَصْرَةِ وَالْكِسَائِيُّ بِكَسْرِ الْقَافِ وَفَتْحِ الْبَاءِ، أَيْ وَمَنْ مَعَهُ مِنْ جُنُودِهِ وَأَتْبَاعِهِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الْقَافِ وَسُكُونِ الْبَاءِ، أَيْ وَمَنْ قَبْلَهُ مِنَ الْأُمَمِ الْكَافِرَةِ {وَالْمُؤْتَفِكَاتُ} أَيْ: قُرَى قَوْمِ لُوطٍ، يُرِيدُ: أَهَّلَ الْمُؤْتَفِكَاتِ. وَقِيلَ يُرِيدُ الْأُمَمَ الَّذِينَ ائْتَفَكُوا بِخَطِيئَتِهِمْ، أَيْ أُهْلِكُوا بِذُنُوبِهِمْ {بِالْخَاطِئَةِ} أَيْ بِالْخَطِيئَةِ وَالْمَعْصِيَةِ وَهِيَ الشِّرْكُ. {فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ} يَعْنِي لُوطًا وَمُوسَى {فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَابِيَةً} نَامِيَةً. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا: شَدِيدَةً. وَقِيلَ: زَائِدَةً عَلَى عَذَابِ الْأُمَمِ. {إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَاءُ} أَيْ عَتَا وَجَاوَزَ حَدَّهُ حَتَّى عَلَا عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَارْتَفَعَ فَوْقَهُ، يَعْنِي زَمَنَ
{ وَأَمَّا عَادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ } “Âd kavmine gelince, onlar da uğultulu, dondurucu ve azgın bir kasırga ile helak edildiler.” [Bu rüzgâr] onu koruyup gözeten [meleklere] başkaldırdı, onlara itaat etmedi ve onların ona güçleri yetmedi; ölçüyü aştı da melekler ondan ne kadar çıktığını bilemediler. { سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ } “[Allah] onu üzerlerine musallat etti”, üzerlerine gönderdi. Mukâtil: "Onların başına musallat kıldı" demiştir. { سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ } “Yedi gece sekiz gün”. Vehb şöyle demiştir: Bunlar, Arapların kocakarı soğukları (eyyâmü'l-acûz) dedikleri, şiddetli soğuk ve rüzgârların bulunduğu günlerdir. Şöyle de denilmiştir: Kışın sonunda (acüz) yer aldığı için buna 'acûz' denilmiştir. Yine denilmiştir ki Âd kavminden yaşlı bir kadın (acûz) bir yer altı sığınağına girmiş, rüzgâr peşinden giderek azabın inişinin sekizinci gününde onu öldürmüş ve azap sona ermiştir. { حُسُومًا } “Kesintisiz olarak”. Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: Aralıksız, kesintisi olmaksızın. Buna göre bu kelime, dağlama tedavisinin peş peşe uygulanmasından (hasmü'l-keyy) gelmektedir ki o da yara iyileşinceye kadar dağlama aletinin hastalık yerine peş peşe basılmasıdır. Daha sonra peş peşe sürdürülen her şeye 'hâsim', çoğuluna da 'şâhid' ve 'şühûd' gibi 'husûm' denilmiştir. Kelbî ve Mukâtil: "Husûmen, sürekli olarak demektir" demiştir. Nadr b. Şümeyl: "Onları kökünden kesti (hasemethüm), helak etti demektir. Hasm; kesmek ve engellemek anlamına gelir, hastalığın kökünü kazımak (hasmü'd-dâ) ifadesi de bundandır" demiştir. Zeccâc şöyle demiştir: [Ayetin gerektirdiği mana şöyledir:]1 Onları kökten yok edecek ve ortadan kaldıracak bir kesişle köklerini kazıdı. Atıyye ise: "Husûmen, sanki ehlinden hayrı büsbütün kesip almış gibi demektir" demiştir. { فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا } “Orada o kavmi görürsün”, yani o gecelerde ve günlerde. { صَرْعَى } “Yere serilmiş”, helak olmuş halde; 'sarî' kelimesinin çoğuludur. { كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ } “Sanki içi boş hurma kütükleri gibi”, devrilmiş [hurma kütükleri]. İçi boşalmış gövdeler olduğu da söylenmiştir. { فَهَلْ تَرَى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ } “Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?”, yani geriye kalan tek bir kimse? Yani onlardan hiç kimse kalmamıştır. { وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ } “Firavun ve ondan öncekiler de geldi”. Basra ehli ve Kisâî, kaf harfinin kesresi ve bâ harfinin fethasıyla (ve men kıbelehu) okumuştur; yani 'onunla beraber olan askerleri ve tâbileri' demektir. Diğer kıraat imamları ise kaf harfinin fethası ve bâ harfinin sükûnuyla (ve men kablehu) okumuştur; yani 'ondan önceki inkârcı ümmetler' manasındadır. { وَالْمُؤْتَفِكَاتُ } “Ve altüst olan şehirler de”, yani Lût kavminin yurtları; altüst olan şehirlerin halkını kastetmektedir. Günahları sebebiyle altüst edilen, yani günahlarıyla helak edilen ümmetlerin kastedildiği de söylenmiştir. { بِالْخَاطِئَةِ } “O günahı (şirki) işleyerek”, yani hata ve isyan ile ki o da şirktir. { فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ } “Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler”, yani Lût'a ve Mûsâ'ya. { فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رَابِيَةً } “O da onları şiddeti katbekat artan bir yakalayışla yakaladı”, artan ve büyüyen. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: "Şiddetli bir yakalayışla" demiştir. Diğer ümmetlerin azabından daha fazla olduğu da söylenmiştir. { إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَاءُ } “Şüphesiz su taştığı zaman”, yani azgınlaşıp haddini aşarak her şeyin üstüne çıkıp yükseldiği vakit; yani
16417. Metin
نُوحٍ ﵇ {حَمَلْنَاكُمْ} أَيْ حَمَلْنَا آبَاءَكُمْ وَأَنْتُمْ فِي أَصْلَابِهِمْ {فِي الْجَارِيَةِ} فِي السَّفِينَةِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْمَاءِ.
Nûh aleyhisselâm zamanında. { حَمَلْنَاكُمْ } “Sizi taşıdık”, yani siz onların sulblerinde iken atalarınızı taşıdık. { فِي الْجَارِيَةِ } “Akıp giden [gemide]”, suyun üzerinde akıp giden gemide.
16418. Metin
{لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌ (١٢) فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ (١٣) وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً (١٤) فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ (١٥) وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ (١٦) وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ (١٧) }
{ لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا أُذُنٌ وَاعِيَةٌ (١٢) فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ (١٣) وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً (١٤) فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ (١٥) وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ (١٦) وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ (١٧) } “Bunu size bir ibret kılalım ve kavrayan kulaklar kavrasın diye. (12) Sûra bir tek üfleme ile üflendiği, (13) Yer ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, (14) İşte o gün olacak olan olmuş (kıyamet kopmuş)tur. (15) Gök yarılmış, artık o gün o bomboş ve gevşektir. (16) Melekler de onun kenarlarındadır. O gün Rabbinin Arş'ını, onların üstünde sekiz [melek] taşır. (17)”
16419. Metin
{لِنَجْعَلَهَا} أَيْ لِنَجْعَلَ تِلْكَ الْفَعْلَةَ الَّتِي فَعَلْنَا مِنْ إِغْرَاقِ قَوْمِ نُوحٍ وَنَجَاةِ مَنْ حَمَلْنَا مَعَهُ {لَكُمْ تَذْكِرَةً} عِبْرَةً وَمَوْعِظَةً {وَتَعِيَهَا} قَرَأَ الْقَوَّاسُ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ وَسُلَيْمٍ عَنْ حَمْزَةَ بِاخْتِلَاسِ الْعَيْنِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِكَسْرِهَا أَيْ تَحْفَظُهَا {أُذُنٌ وَاعِيَةٌ} أَيْ: حَافِظَةٌ لِمَا جَاءَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ. قَالَ قَتَادَةُ: [أُذُنٌ] (١) سَمِعَتْ وَعَقَلَتْ مَا سَمِعَتْ. قَالَ الْفَرَّاءُ: لِتَحْفَظَهَا كُلُّ أُذُنٍ فَتَكُونُ عِبْرَةً وَمَوْعِظَةً لِمَنْ يَأْتِي بَعْدُ (٢) . {فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ} وَهِيَ النَّفْخَةُ الْأُولَى. {وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ} رُفِعَتْ مِنْ أَمَاكِنِهَا {فَدُكَّتَا} كُسِرَتَا {دَكَّةً} كَسْرَةً {وَاحِدَةً} فَصَارَتَا هَبَاءً [مَنْثُورًا] (٣) . {فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ} قَامَتِ الْقِيَامَةُ. {وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ} ضَعِيفَةٌ. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَهْيُهَا: تَشَقُّقُهَا (٤) . {وَالْمَلَكُ} يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ {عَلَى أَرْجَائِهَا} نَوَاحِيهَا وَأَقْطَارِهَا ما لم ١٧٣/ب يَنْشَقَّ مِنْهَا واحدها: "رجا" مقصورًا وَتَثْنِيَتُهُ رِجَوَانِ. قَالَ الضَّحَّاكُ: تَكُونُ الْمَلَائِكَةُ عَلَى حَافَّتِهَا حَتَّى يَأْمُرَهُمُ الرَّبُّ فَيَنْزِلُونَ فَيُحِيطُونَ بِالْأَرْضِ وَمَنْ عَلَيْهَا {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ} أَيْ فَوْقَ رُءُوسِهِمْ يَعْنِي الْحَمْلَةَ {يَوْمَئِذٍ} يَوْمَ الْقِيَامَةِ {ثَمَانِيَةٌ} أَيْ ثَمَانِيَةُ أَمْلَاكٍ.
{ لِنَجْعَلَهَا } “Bunu kılalım diye”, yani Nûh kavmini boğup onunla birlikte taşıdıklarımızı kurtarmak suretiyle yaptığımız o fiili kılalım diye. { لَكُمْ تَذْكِرَةً } “Size bir ibret”, bir ders ve öğüt [kılalım diye]. { وَتَعِيَهَا } “Ve onu kavrasın”. Kavvâs İbn Kesîr'den ve Süleym Hamza'dan ayn harfini ihtilas ile okumuşlar, diğerleri ise kesre ile okumuşlardır; yani onu ezberleyip korusun. { أُذُنٌ وَاعِيَةٌ } “Kavrayan bir kulak”, yani Allah katından geleni belleyen/koruyan bir kulak. Katâde: "İşiten ve işittiğini akleden [bir kulak] (¬١)" demiştir. Ferrâ: "Her kulak onu belleyip korusun da sonradan gelenler için bir ibret ve öğüt olsun diye (¬٢)" demiştir. { فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ } “Sûra bir tek üfleme ile üflendiği zaman”, bu birinci üflemedir. { وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ } “Yer ve dağlar kaldırılıp”, yerlerinden sökülüp kaldırıldığında. { فَدُكَّتَا } “Birbirine çarpılıp kırıldığı”. { دَكَّةً } “Bir vuruşla”. { وَاحِدَةً } “Tek bir”, böylece [saçılmış] toz duman haline geldiklerinde (¬٣). { فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ } “İşte o gün olacak olan olmuş (kıyamet kopmuş)tur”, kıyamet gerçekleşmiştir. { وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ } “Gök yarılmış, artık o gün o bomboş ve gevşektir”, zayıflamıştır. Ferrâ: "Onun vehyi, yarılmasıdır (¬٤)" demiştir. { وَالْمَلَكُ } “Melekler de”, yani melek cinsi. { عَلَى أَرْجَائِهَا } “Onun kenarlarındadır”, yani göğün yarılmamış olan kenarlarında ve uçlarındadır. Tekili maksûr olarak 'recâ', tesniyesi 'recevân' gelir. Dahhâk şöyle demiştir: Melekler, Rab kendilerine emredene kadar onun kenarlarında dururlar; sonra inip yeryüzünü ve üzerindekileri kuşatırlar. { وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ } “Rabbinin Arş'ını onların üstünde taşır”, yani taşıyıcıların başları üstünde. { يَوْمَئِذٍ } “O gün”, kıyamet günü. { ثَمَانِيَةٌ } “Sekiz [melek]”, yani sekiz melek [taşır].
16420. Metin
جَاءَ فِي الْحَدِيثِ: "إِنَّهُمُ الْيَوْمَ أَرْبَعَةٌ فَإِذَا كَانَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَيَّدَهُمُ اللَّهُ بِأَرْبَعَةٍ أُخْرَى، فَكَانُوا
Hadiste şöyle gelmiştir: «Şüphesiz onlar bugün dörttür. Kıyamet günü olduğunda ise Allah onları diğer bir dört [melek] ile destekler; böylece...»
16421. Metin
ثَمَانِيَةً عَلَى صُورَةِ الْأَوْعَالِ مَا بَيْنَ أَظْلَافِهِمْ إِلَى رُكَبِهِمْ كَمَا بَيْنَ سَمَاءٍ إِلَى سَمَاءٍ" (١) .
dağ keçileri suretinde sekiz [melek] olurlar. Tırnakları ile dizlerinin arası, bir sema ile diğer sema arası kadardır (¬١)."
16422. Metin
وَجَاءَ فِي الْحَدِيثِ: "لِكُلِّ مَلَكٍ مِنْهُمْ وَجْهُ رَجُلٍ وَوَجْهُ أَسَدٍ وَوَجْهُ ثَوْرٍ وَوَجْهُ نَسْرٍ" (٢) .
Hadiste şöyle de gelmiştir: "Onlardan her bir meleğin bir insan yüzü, bir aslan yüzü, bir boğa yüzü ve bir kartal yüzü vardır (¬٢)."
16423. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ الْهَيْثَمِ التُّرَابِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْفَضْلِ مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْحَدَّادِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى الْخَالِدِيُّ، أَخْبَرَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ [الْحَنْظَلِيُّ] (٣) حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ الْعَلَاءِ، عَنْ عَمِّهِ شُعَيْبِ بْنِ خَالِدٍ، حَدَّثَنَا سِمَاكُ بْنُ حَرْبٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمِيرَةَ، عَنِ الْعَبَّاسِ بْنِ عَبَدِ الْمَطْلَبِ قَالَ: كُنَّا جُلُوسًا عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ بِالْبَطْحَاءِ فَمَرَّتْ سَحَابَةٌ فَقَالَ: النَّبِيُّ ﷺ: "أَتُدْرُونَ مَا هَذَا؟ قُلْنَا: السَّحَابُ. قَالَ: وَالْمُزْنُ؟ قُلْنَا: وَالْمُزْنُ، قَالَ: وَالْعَنَانُ؟ فَسَكَتْنَا فَقَالَ: هَلْ تَدْرُونَ كَمْ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ؟ قُلْنَا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: بَيْنَهُمَا مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ سَنَةٍ، وَبَيْنَ كُلِّ سَمَاءٍ إِلَى سَمَاءٍ مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ سَنَةٍ، وَكَذَلِكَ غِلَظُ كُلِّ سَمَاءٍ خَمْسُمِائَةِ سَنَةٍ، وَفَوْقَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ بَحْرٌ بَيْنَ أَعْلَاهُ وَأَسْفَلِهِ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ [ثُمَّ بَيْنَ ذَلِكَ ثَمَانِيَةُ أَوَعَالٍ بَيْنَ أَظْلَافِهِنَّ وَرُكَبِهِنَّ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ] (٤) ثُمَّ فَوْقَ ذَلِكَ الْعَرْشُ بَيْنَ أَسْفَلِهِ وَأَعْلَاهُ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ تَعَالَى فَوْقَ ذَلِكَ، لَيْسَ يَخْفَى عَلَيْهِ مِنْ أَعْمَالِ بَنِي آدَمَ شَيْءٌ" (٥) .
Bize Ebû Bekr b. el-Heysem et-Türâbî haber verdi, bize Ebü'l-Fadl Muhammed b. el-Hüseyin el-Haddâdî haber verdi, bize Muhammed b. Yahyâ el-Hâlidî haber verdi, bize İshâk b. İbrâhîm [el-Hanzalî] (¬٣) haber verdi, bize Abdürrezzâk rivayet etti, bize Yahyâ b. el-Alâ, amcası Şuayb b. Hâlid'den rivayet etti, bize Simâk b. Harb, Abdullah b. Umeyre'den, o da el-Abbâs b. Abdilmuttalib'den rivayet etti, o şöyle dedi: Bathâ'da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında oturuyorduk. Bir bulut geçti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?" buyurdu. Biz: "Buluttur (sehâb)" dedik. O: "Ve müzn?" buyurdu. Biz: "Ve müzn" dedik. O: "Ve anân?" buyurdu, biz sustuk. Bunun üzerine: "Gök ile yer arasının ne kadar olduğunu biliyor musunuz?" buyurdu. Biz: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedik. Buyurdu ki: "İkisinin arası beş yüz yıllık mesafedir. Her bir gök ile diğer gök arası da beş yüz yıllık mesafedir. Aynı şekilde her göğün kalınlığı beş yüz yıldır. Yedinci göğün üstünde, üstü ile altı arası gök ile yer arası kadar olan bir deniz vardır. [Sonra bunun üzerinde, tırnakları ile dizleri arası gök ile yer arası kadar olan sekiz dağ keçisi (melek) vardır] (¬٤). Sonra bunun üzerinde, altı ile üstü arası gök ile yer arası kadar olan Arş vardır. Allah Teâlâ ise bunların üzerindedir; Âdemoğullarının amellerinden hiçbir şey O'na gizli kalmaz (¬٥)."
16424. Metin
وَيُرْوَى هَذَا عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمِيرَةَ عَنِ الْأَحْنَفِ بْنِ قَيْسٍ عَنِ الْعَبَّاسِ.
Bu rivayet Abdullah b. Umeyre'den, o Ahnef b. Kays'tan, o da Abbâs'tan şeklinde de rivayet edilmiştir.
16425. Metin
وَرَوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: "فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ" أَيْ: ثَمَانِيَةُ صُفُوفٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ لَا يَعْلَمُ
İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “O gün onların üzerinde sekiz [vardır]”; yani meleklerden sekiz saf [vardır], [onların sayısını] bilmez...
16426. Metin
عِدَّتَهُمْ إِلَّا اللَّهُ (١) .
bilmediği sekiz melek safı [vardır] (¬١).
16427. Metin
{يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفَى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ (١٨) فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ (١٩) إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ (٢٠) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ (٢١) فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ (٢٢) قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ (٢٣) }
{ يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفَى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ (١٨) فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ (١٩) إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ (٢٠) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ (٢١) فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ (٢٢) قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ (٢٣) } “O gün [hesap için] huzura arz olunursunuz; hiçbir sırrınız gizli kalmaz. (18) Kitabı sağından verilen kimseye gelince; o, 'Alın, kitabımı okuyun!' der. (19) 'Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı sezmiştim (kesinlikle inanmıştım).' (20) Artık o, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. (21) Yüce bir cennette; (22) Meyveleri sarkan/kolayca toplanabilen [bir cennette]. (23)”
16428. Metin
{يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ} عَلَى اللَّهِ {لَا تَخْفَى} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "لَا يَخْفَى" بِالْيَاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّاءِ {مِنْكُمْ خَافِيَةٌ} أَيْ فِعْلَةٌ خَافِيَةٌ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْكُمْ شَيْءٌ. قَالَ أَبُو مُوسَى: يُعْرَضُ النَّاسُ ثَلَاثَ عَرَضَاتٍ، فَأَمَّا عَرْضَتَانِ فَجِدَالٌ وَمَعَاذِيرٌ وَأَمَّا الْعُرْضَةُ الثَّالِثَةُ فَعِنْدَهَا تَطَايُرُ الصُّحُفِ فَآخِذٌ بِيَمِينِهِ وَآخِذٌ بِشَمَالِهِ ٢ وَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿: {فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ} تَعَالَوِا اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ الْهَاءُ فِي "كِتَابِيَهْ" هَاءُ الْوَقْفِ. {إِنِّي ظَنَنْتُ} عَلِمْتُ وَأَيْقَنْتُ {أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ} أَيْ: [أَنِّي] ٣ أُحَاسَبُ فِي الْآخِرَةِ. {فَهُوَ فِي عِيشَةٍ} حَالَةٍ مِنَ الْعَيْشِ {رَاضِيَةٍ} مَرْضِيَّةٍ كَقَوْلِهِ: "مَاءٍ دَافِقٍ" (الطَّارِقِ-٦) يُرِيدُ: يَرْضَاهَا بِأَنْ لَقِيَ الثَّوَابَ وَأَمِنَ الْعِقَابَ. {فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ} رَفِيعَةٍ. {قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ} ثِمَارُهَا قَرِيبَةٌ لِمَنْ يَتَنَاوَلُهَا [فِي كُلِّ أَحْوَالِهِ يَنَالُهَا] ٤ قَائِمًا وَقَاعِدًا وَمُضْطَجِعًا يَقْطَعُونَ كَيْفَ شَاءُوا. وَيُقَالُ لَهُمْ:
{يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ} “O gün [hesap için] huzura arz olunursunuz” Allah'a [arz olunursunuz]. {لَا تَخْفَى} “gizli kalmaz”; Hamza ve el-Kisâî ye harfiyle "لَا يَخْفَى" şeklinde, diğer [kıraat imamları] ise te harfiyle okumuştur. {مِنْكُمْ خَافِيَةٌ} “hiçbir sırrınız” yani gizli hiçbir ameliniz [gizli kalmaz]. el-Kelbî: "Sizden hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz" demiştir. Ebû Mûsâ şöyle demiştir: "İnsanlar üç defa arz olunurlar; ilk iki arzda tartışma ve mazeretler ileri sürülür. Üçüncü arza gelince, işte o vakit amel defterleri uçar; kimi [kitabını] sağından alır, kimi de solundan alır."2 Nitekim Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın şu buyruğu buna işaret eder: {فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ} “Kitabı sağından verilen kimseye gelince; o, 'Alın, kitabımı okuyun!' der.” [Yani] gelin, kitabımı okuyun! "Kitâbiyeh" kelimesindeki he harfi, sekt (durak) he'sidir. {إِنِّي ظَنَنْتُ} “Şüphesiz ben zannetmiştim” [yani] bildim ve kesin olarak inandım {أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ} “hesabıma kavuşacağımı” yani ahirette [hesaba] çekileceğimi3 [bildim]. {فَهُوَ فِي عِيشَةٍ} “Artık o bir yaşayış içindedir” [yani] bir hayat hâli içindedir; {رَاضِيَةٍ} “hoşnut edici” razı olunmuş [bir yaşayış], tıpkı O'nun: {مَاءٍ دَافِقٍ} “atılan bir su” (Târık, 6) buyruğu gibidir. [Bununla], sevaba kavuştuğu ve azaptan emin olduğu için o yaşayıştan razı olacağını kastetmektedir. {فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ} “Yüksek bir cennette” [yani] yüce [bir cennette]. {قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ} “Meyveleri [toplayana] pek yakındır” [yani] meyveleri onu devşirene yakındır; [her hâlükârda ona ulaşır];4 ayakta, otururken ve yan yatarken diledikleri gibi koparırlar. Onlara şöyle denilir:
16429. Metin
{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ (٢٤) وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ (٢٥) وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ (٢٦) يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ (٢٧) مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ (٢٨) هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ (٢٩) خُذُوهُ فَغُلُّوهُ (٣٠) ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ (٣١) ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ (٣٢) }
{ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ (٢٤) وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ (٢٥) وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ (٢٦) يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ (٢٧) مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ (٢٨) هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ (٢٩) خُذُوهُ فَغُلُّوهُ (٣٠) ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ (٣١) ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ (٣٢) } “'Geçmiş günlerde önden takdim ettiğiniz şeylere karşılık afiyetle yiyin için!' (24) Kitabı solundan verilen kimseye gelince; o şöyle der: 'Keşke bana kitabım verilmeseydi!' (25) 'Ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!' (26) 'Keşke o [ölüm] işi bitirici olsaydı!' (27) 'Malım bana hiçbir fayda vermedi.' (28) 'Bütün gücüm ve saltanatım benden yok olup gitti.' (29) [Görevli meleklere denir ki:] 'Onu yakalayın da bağlayın!' (30) 'Sonra onu cehenneme atın!' (31) 'Sonra boyu yetmiş arşın olan bir zincire vurun onu!' (32)”
16430. Metin
{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ} قَدَّمْتُمْ لِآخِرَتِكُمْ مِنَ الْأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ {فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ} الْمَاضِيَةِ يُرِيدُ أَيْامَ الدُّنْيَا. {وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ} قَالَ ابْنُ السَّائِبِ: تُلْوَى يَدُهُ الْيُسْرَى [مِنْ صَدْرِهِ] ١ خَلْفَ ظَهْرِهِ ثُمَّ يُعْطَى كِتَابَهُ. وَقِيلَ: تُنْزَعُ يَدُهُ الْيُسْرَى مِنْ صَدْرِهِ إِلَى خَلْفِ ظَهْرِهِ ثُمَّ يُعْطَى كتابه؛ {فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ} يَتَمَنَّى أَنَّهُ لَمْ يُؤْتَ كِتَابَهُ لِمَا يَرَى فِيهِ مِنْ قَبَائِحِ أَعْمَالِهِ. {يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ} يَقُولُ: يَا لَيْتَ الْمَوْتَةَ الَّتِي مُتُّهَا فِي الدُّنْيَا كَانَتِ الْقَاضِيَةُ الْفَارِغَةُ مِنْ كُلِّ مَا بَعْدَهَا وَالْقَاطِعَةُ لِلْحَيَاةِ، فَلَمْ أَحْيَ بَعْدَهَا. وَ"الْقَاضِيَةُ" مَوْتٌ لَا حَيَاةَ بَعْدَهُ يَتَمَنَّى أَنَّهُ لَمْ يُبْعَثْ لِلْحِسَابِ. قَالَ قَتَادَةُ: يَتَمَنَّى الْمَوْتَ وَلَمْ يَكُنْ عِنْدَهُ فِي الدُّنْيَا شَيْءٌ أَكْرَهَ مِنَ الْمَوْتِ. {مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ} لَمْ يَدْفَعْ عَنِّي مِنْ عَذَابِ اللَّهِ شَيْئًا. {هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ} ضَلَّتْ عَنِّي حُجَّتِي، عَنْ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: زَالَ عَنِّي مِلْكِي وَقُوَّتِي. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي حِينَ شَهِدَتْ عَلَيْهِ الْجَوَارِحُ بِالشِّرْكِ، يَقُولُ اللَّهُ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ: {خُذُوهُ فَغُلُّوهُ} اجْمَعُوا يَدَهُ إِلَى عُنُقِهِ. {ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ} أَيْ: أَدْخِلُوهُ الْجَحِيمَ. {ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ} فَأَدْخِلُوهُ فِيهَا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: سَبْعُونَ ذِرَاعًا بِذِرَاعِ الْمَلَكِ، فَتَدْخُلُ فِي دُبُرِهِ وَتَخْرُجُ مِنْ مَنْخَرِهِ ٢ . وَقِيلَ: تَدْخُلُ فِي فِيهِ وَتَخْرُجُ مِنْ
{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ} “Geçmişte yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin için” [yani] salih amellerden ahiretiniz için önceden takdim ettiklerinize [karşılık]. {فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ} “Geçmiş günlerde” yani geçen günlerde; [bununla] dünya günlerini kastetmektedir. {وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ} “Kitabı solundan verilene gelince”, İbnü's-Sâib şöyle demiştir: "Onun sol eli [göğsünden] 1 sırtının arkasına doğru bükülür, sonra kitabı [kendisine] verilir." Şöyle de denilmiştir: "Sol eli göğsünden sırtının arkasına doğru sökülüp çekilir, sonra kitabı verilir." {فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ} “Der ki: Keşke bana kitabım verilmeseydi ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” İçinde gördüğü çirkin amellerinden ötürü kitabının kendisine verilmemiş olmasını temenni eder. {يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ} “Keşke o [ölüm] işi bitirmiş olsaydı!” Şöyle der: Keşke dünyada tattığım o ölüm; sonrasındaki her şeyden kurtaran, hayatı tamamen kesip bitiren bir son olsaydı da ondan sonra bir daha dirilmeseydim. el-Kâdıye (الْقَاضِيَةُ), kendisinden sonra hayat olmayan ölümdür; hesap için diriltilmemiş olmayı temenni eder. Katâde şöyle demiştir: "Ölümü temenni eder; oysa dünyada iken onun nazarında ölümden daha sevimsiz hiçbir şey yoktu." {مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ} “Malım bana hiçbir fayda sağlamadı” Allah'ın azabından hiçbir şeyi benden savamadı. {هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ} “Gücüm/delilim benden yok olup gitti” Müfessirlerin çoğundan [nakledildiğine göre]: Hüccetim (delilim) benden kaybolup gitti. İbn Zeyd ise şöyle demiştir: "Hükümranlığım ve gücüm benden yok olup gitti." Mukâtil şöyle demiştir: Yani organları şirk koştuğuna dair aleyhine şahitlik ettiği vakit. Allah cehennem bekçilerine şöyle buyurur: {خُذُوهُ فَغُلُّوهُ} “Yakalayın onu, hemen bağlayın!” [yani] Elini boynuna bağlayıp birleştirin. {ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ} “Sonra onu cehenneme sokun!” yani onu cehenneme girdirin. {ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ} “Sonra boyu yetmiş arşın olan bir zincire vurun onu!” yani onu o [zincirin] içine sokun. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Meleğin arşınıyla yetmiş arşındır; [zincir] onun arkasından girer ve burun deliğinden çıkar 2." Şöyle de denilmiştir: "Ağzından girer ve
16431. Metin
دُبُرِهِ. وَقَالَ نَوْفٌ الْبَكَالِيُّ: سَبْعُونَ ذِرَاعًا كُلُّ ذِرَاعٍ سَبْعُونَ بَاعًا كُلُّ بَاعٍ أَبْعَدُ مِمَّا بَيْنَكَ وَبَيْنَ مَكَّةَ، وَكَانَ فِي رَحْبَةِ الْكُوفَةِ (١) وَقَالَ سُفْيَانُ: كُلُّ ذِرَاعٍ سَبْعُونَ ذِرَاعًا. قَالَ الْحَسَنُ: اللَّهُ أَعْلَمُ أَيُّ ذِرَاعٍ هُوَ.
arkasından çıkar. Nevf el-Bikâlî şöyle demiştir: "Yetmiş arşındır, her bir arşın yetmiş kulaçtır, her bir kulaç da seninle Mekke arasındaki mesafeden daha uzaktır." Kendisi Kûfe meydanında bulunuyordu (¬١). Süfyân ise: "Her bir arşın yetmiş arşındır" demiştir. Hasan [el-Basrî]: "Onun hangi arşın olduğunu en iyi Allah bilir" demiştir.
16432. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي تَوْبَةَ، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ الْحَارِثِ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ الْكِسَائِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَحْمُودٍ، حَدَّثَنَا أَبُو إِسْحَاقَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْخَلَّالُ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ يَزِيدَ، عَنْ أَبِي السَّمْحِ، عَنْ عِيسَى بْنِ هِلَالٍ الصَّدَفِيِّ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَوْ أَنَّ [رُضَاضَةً] (٢) مِثْلَ هَذِهِ -وَأَشَارَ إِلَى مِثْلِ الْجُمْجُمَةِ -أُرْسِلَتْ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ، وَهِيَ مَسِيرَةُ خَمْسِمِائَةِ سَنَةٍ لَبَلَغَتِ الْأَرْضَ قَبْلَ اللَّيْلِ، وَلَوْ أَنَّهَا أُرْسِلَتْ مِنْ رَأْسِ السِّلْسِلَةِ لَسَارَتْ أَرْبَعِينَ خَرِيفًا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ قَبْلَ أَنْ تَبْلُغَ أَصْلَهَا أَوْ قَعْرَهَا" (٣) .
Bize Ebû Bekr Muhammed b. Abdillâh b. Ebî Tevbe haber verdi, bize Ebû Tâhir Muhammed b. Ahmed b. el-Hâris haber verdi, bize Ebü'l-Hasen Muhammed b. Ya'kūb el-Kisâî haber verdi, bize Abdullah b. Mahmûd haber verdi, bize Ebû İshâk İbrâhîm b. Abdillâh el-Hallâl rivayet etti, bize Abdullah b. el-Mübârek rivayet etti, Saîd b. Yezîd'den, o Ebü's-Semh'ten, o Îsâ b. Hilâl es-Sadefî'den, o Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan nakletti ki o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şayet kafatası büyüklüğünde bir [kaya parçası] (¬٢) —ve kafatasına benzer bir büyüklüğe işaret etti— semadan yere bırakılsa —ki bu beş yüz yıllık bir mesafedir— gece olmadan yere ulaşırdı. Şayet zincirin başından bırakılsaydı, dibine yahut çukuruna ulaşmadan önce kırk yıl gece gündüz yol alırdı (¬٣)."
16433. Metin
وَعَنْ كَعْبٍ قَالَ: لَوْ جُمِعَ حَدِيدُ الدُّنْيَا مَا وَزَنَ حَلَقَةً مِنْهَا.
Ka'b'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Dünyadaki bütün demirler toplansa, o zincirin bir tek halkasının ağırlığına denk gelmezdi."
16434. Metin
{إِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ (٣٣) وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ (٣٤) }
{ إِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ (٣٣) وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ (٣٤) } “Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu. (33) Yoksulu doyurmaya da teşvik etmiyordu. (34)”
16435. Metin
{فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَا هُنَا حَمِيمٌ (٣٥) وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ (٣٦) لَا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخَاطِئُونَ (٣٧) فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ (٣٨) وَمَا لَا تُبْصِرُونَ (٣٩) }
{ فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَا هُنَا حَمِيمٌ (٣٥) وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ (٣٦) لَا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخَاطِئُونَ (٣٧) فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ (٣٨) وَمَا لَا تُبْصِرُونَ (٣٩) } “Bu sebeple bugün onun için burada candan bir dost yoktur. (35) İrinden başka bir yiyecek de yoktur. (36) Onu sadece günahkârlar yer. (37) Hayır! Gördüklerinize yemin ederim, (38) Ve görmediklerinize de! (39)”
16436. Metin
{إِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ} لَا يُطْعِمُ الْمِسْكِينَ فِي الدُّنْيَا وَلَا يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِذَلِكَ. {فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ} قَرِيبٌ يَنْفَعُهُ وَيَشْفَعُ لَهُ. {وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ} وَهُوَ صَدِيدُ أَهْلِ النَّارِ، مَأْخُوذٌ مِنَ الْغَسْلِ، كَأَنَّهُ غُسَالَةُ جُرُوحِهِمْ وَقُرُوحِهِمْ. قَالَ الضَّحَّاكُ وَالرَّبِيعُ: هُوَ شَجَرٌ يَأْكُلُهُ أَهْلُ النَّارِ. {لَا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخَاطِئُونَ} أَيِ: الْكَافِرُونَ. {فَلَا أُقْسِمُ} "لَا" رَدٌّ لِكَلَامِ الْمُشْرِكِينَ، كَأَنَّهُ قَالَ: لَيْسَ كَمَا يَقُولُ الْمُشْرِكُونَ أُقْسِمُ
{ إِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ } “Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu. Yoksulun yedirilmesine de önayak olmuyordu.” Dünyada yoksulu doyurmaz ve ailesine de bunu emretmezdi. { فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ } “Bu sebeple bugün onun için burada candan bir dost yoktur”, kendisine fayda verecek veya şefaat edecek bir yakını yoktur. { وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ } “İrinden başka bir yiyecek de yoktur”. O, cehennem ehlinin irinidir; 'gasl' (yıkamak) kökünden alınmıştır, sanki yaralarının ve çıbanlarının yıkanmış kirli suyudur. Dahhâk ve Rebî': "O, cehennem ehlinin yediği bir ağaçtır" demişlerdir. { لَا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخَاطِئُونَ } “Onu sadece günahkârlar yer”, yani inkârcılar. { فَلَا أُقْسِمُ } “Hayır! Yemin ederim”. 'Lâ' edatı müşriklerin sözünü reddetmek içindir; sanki 'Müşriklerin dediği gibi değil, yemin ederim ki...' demektir.
16437. Metin
{بِمَا تُبْصِرُونَ} أَيْ بِمَا تَرَوْنَ وَبِمَا لَا تَرَوْنَ. قَالَ قَتَادَةُ: أَقْسَمَ بِالْأَشْيَاءِ كُلِّهَا فَيَدْخُلُ فِيهِ جَمِيعُ [الْمَخْلُوقَاتِ] (١) وَالْمَوْجُودَاتِ. وَقَالَ: أَقْسَمَ بِالدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ. وَقِيلَ: "مَا تُبْصِرُونَ" مَا عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، وَ"مَا لَا تُبْصِرُونَ" مَا فِي بَطْنِهَا. وَقِيلَ: "مَا تُبْصِرُونَ" مِنَ الْأَجْسَامِ وَ"مَا لَا تُبْصِرُونَ" مِنَ الْأَرْوَاحِ. وَقِيلَ: "مَا تُبْصِرُونَ" الْإِنْسُ وَ"مَا لَا تُبْصِرُونَ" الْمَلَائِكَةُ وَالْجِنُّ. وَقِيلَ النِّعَمُ الظَّاهِرَةُ وَالْبَاطِنَةُ. وَقِيلَ: "مَا تُبْصِرُونَ" مَا أَظْهَرَ اللَّهُ لِلْمَلَائِكَةِ وَاللَّوْحِ وَالْقَلَمِ: و"مَا لَا تُبْصِرُونَ" مَا اسْتَأْثَرَ بِعِلْمِهِ فَلَمْ يُطْلِعْ عَلَيْهِ أَحَدًا.
{ بِمَا تُبْصِرُونَ } “Gördüklerinize”, yani gördüklerinize ve görmediklerinize. Katâde: "Bütün varlıklara yemin etmiştir; dolayısıyla yaratılmışların (¬١) ve var olanların tamamı buna dahildir" demiştir. Yine o: "Dünyaya ve ahirete yemin etmiştir" demiştir. "Gördükleriniz" yeryüzünün üzerindekiler, "görmedikleriniz" ise yerin altındakilerdir denilmiştir. "Gördükleriniz" cisimler, "görmedikleriniz" ruhlardır denilmiştir. "Gördükleriniz" insanlar, "görmedikleriniz" melekler ve cinlerdir denilmiştir. Görünen ve görünmeyen nimetler olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre de: "Gördükleriniz" Allah'ın meleklere, Levh'e ve Kalem'e açıkladığı şeyler; "görmedikleriniz" ise ilmini kendine saklayıp hiç kimseye bildirmediği gayb bilgileridir.
16438. Metin
{إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (٤٠) وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ (٤١) وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٤٢) تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٣) وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ (٤٤) لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (٤٥) }
{ إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (٤٠) وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ (٤١) وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٤٢) تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٣) وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ (٤٤) لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (٤٥) } “Şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür. (40) O bir şairin sözü değildir; ne de az inanıyorsunuz! (41) Bir kâhinin sözü de değildir; ne de az düşünüyorsunuz! (42) Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. (43) Eğer o [peygamber], bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, (44) Elbette onu kuvvetle (sağ elinden) yakalardık. (45)”
16439. Metin
{إِنَّهُ} يَعْنِي الْقُرْآنَ {لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ َ} أَيْ تِلَاوَةُ رَسُولٍ كَرِيمٍ، يَعْنِي مُحَمَّدًا ﷺ. {وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} ١٧٤/أقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ عَامِرٍ وَيَعْقُوبُ: "يُؤْمِنُونَ وَيَذْكُرُونَ" بِالْيَاءِ فِيهِمَا، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّاءِ، وَأَرَادَ بِالْقَلِيلِ نَفْيَ إِيمَانِهِمْ أَصْلًا كَقَوْلِكَ لِمَنْ لَا يَزُورُكَ: قَلَّمَا تَأْتِينَا. وَأَنْتَ تُرِيدُ: لَا تَأْتِينَا أَصْلًا. {تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَوْ تَقَوَّلَ} تَخَرَّصَ وَاخْتَلَقَ {عَلَيْنَا} مُحَمَّدٌ {بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ} وَأَتَى بِشَيْءٍ مِنْ عِنْدِ نَفْسِهِ. {لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ} قِيلَ "مِنْ" صِلَةٌ مَجَازُهُ: لَأَخَذْنَاهُ وَانْتَقَمْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ أَيْ بِالْحَقِّ، كَقَوْلِهِ: "كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ" (الصَّافَّاتِ-٢٨) أَيْ: مِنْ قِبَلِ الْحَقِّ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَأَخَذْنَاهُ بِالْقُوَّةِ وَالْقُدْرَةِ. قَالَ الشَّمَّاخُ فِي عَرَابَةُ مَلِكِ الْيَمَنِ: إِذَا مَا رَايَةٌ رُفِعَتْ لمَجْدٍ ... تَلَقَّاهَا عُرَابَةُ بِاليَمِينِ (٢)
{ إِنَّهُ } “Şüphesiz o”, yani Kur'an. { لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ } “Çok şerefli bir elçinin sözüdür”, yani şerefli bir elçinin tilavetidir; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastediyor. { وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ } “O bir şairin sözü değildir; ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir; ne de az düşünüyorsunuz!” İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ya'kūb her iki fiili de yâ ile (yü'minûne ve yezzekkerûne) okumuşlardır; diğerleri ise tâ ile okumuşlardır. 'Az' ifadesiyle onların imanını kökten nefyetmeyi kastetmiştir; nitekim seni hiç ziyaret etmeyen birine: "Bize ne de az geliyorsun!" demen gibi ki bununla 'Bize hiç gelmiyorsun' demek istersin. { تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ } “Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” { وَلَوْ تَقَوَّلَ } “Eğer uydursaydı”, yalan uydurup iftira etseydi, { عَلَيْنَا } “Bize karşı”, Muhammed, { بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ } “Bazı sözler”, ve kendi katından bir şey getirseydi; { لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ } “Elbette onu kuvvetle yakalardık”. Buradaki 'min' edatının sıla (fazlalık) olduğu, mecazen: 'Elbette onu yakalar ve ondan hak ile intikam alırdık' manasına geldiği söylenmiştir. Nitekim: "Siz bize sağdan (haktan) geliyordunuz" (Sâffât, 28) ayeti de 'hak cihetinden' demektir. İbn Abbâs: "Elbette onu kuvvet ve kudretle yakalardık" demiştir. Şemmâh, Yemen Meliki Urâbe hakkında şöyle demiştir: 'Ne zaman şeref için bir sancak dikilse ... Urâbe onu sağ eliyle (kuvvetle) karşılar.' (¬٢)
16440. Metin
أَيْ بِالْقُوَّةِ، عَبَّرَ عَنِ الْقُوَّةِ بِالْيَمِينِ لِأَنَّ قُوَّةَ كُلِّ شَيْءٍ فِي مُيَامِنِهِ.
Yani kuvvetle karşılar; kuvvetten 'sağ el' (yemîn) diye söz edilmiştir, zira her şeyin kuvveti sağ tarafındadır.
16441. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ لَأَخَذْنَا بِيَدِهِ الْيُمْنَى، وَهُوَ مِثْلُ مَعْنَاهُ: لَأَذْلَلْنَاهُ وَأَهَنَّاهُ كَالسُّلْطَانِ إِذَا أَرَادَ الِاسْتِخْفَافَ
Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; "Biz onun sağ elinden yakalardık"1 demektir. Bu da "onu zelil kılar ve küçük düşürürdük" manasındadır; nitekim hükümdar, küçük düşürmeyi istediğinde...2
16442. Metin
بِبَعْضِ مَنْ يُرِيدُ يَقُولُ لِبَعْضِ أَعْوَانِهِ: خُذْ بِيَدِهِ فَأَقِمْهُ.
'Onun elinden tut ve ayağa kaldır!' demesi gibidir.
16443. Metin
{ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ (٤٦) فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ (٤٧) وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (٤٨) وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (٤٩) وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ (٥٠) وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ (٥١) فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٥٢) }
{ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ (٤٦) فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ (٤٧) وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (٤٨) وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (٤٩) وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ (٥٠) وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ (٥١) فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٥٢) } “Sonra da onun şah damarını keserdik. (46) Hiçbiriniz de buna engel olamazdınız. (47) Şüphesiz o (Kur'an), takva sahipleri için bir öğüttür. (48) Doğrusu biz, içinizden yalanlayanlar olduğunu elbette biliyoruz. (49) Şüphesiz o, inkârcılar için bir pişmanlıktır. (50) Ve şüphesiz o, kesin gerçeğin ta kendisidir (hakku'l-yakîndir). (51) Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et! (52)”
16444. Metin
{ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ نِيَاطَ الْقَلْبِ وَهُوَ قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْحَبْلُ الَّذِي فِي الظَّهْرِ. وَقِيلَ هُوَ عِرْقٌ يَجْرِي فِي الظَّهْرِ حَتَّى يَتَّصِلَ بِالْقَلْبِ، فَإِذَا انْقَطَعَ مَاتَ صَاحِبُهُ. {فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ} مَانِعِينَ يَحْجِزُونَنَا عَنْ عُقُوبَتِهِ، وَالْمَعْنَى: أَنْ مُحَمَّدًا لَا يَتَكَلَّفُ الْكَذِبَ لِأَجْلِكُمْ مَعَ عِلْمِهِ بِأَنَّهُ لَوْ تَكَلَّفَهُ لَعَاقَبْنَاهُ وَلَا يَقْدِرُ أَحَدٌ عَلَى دَفْعِ عُقُوبَتِنَا عَنْهُ، وَإِنَّمَا قَالَ: "حَاجِزِينَ" بِالْجَمْعِ وَهُوَ فِعْلٌ وَاحِدٌ ردًا عَلَى مَعْنَاهُ كَقَوْلِهِ: "لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ" (الْبَقَرَةِ-٢٨٥) . {وَإِنَّهُ} يَعْنِي الْقُرْآنَ {لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ} أَيْ لَعِظَةٌ لِمَنِ اتَّقَى عِقَابَ اللَّهِ. {وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ} يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَنْدَمُونَ عَلَى تَرْكِ الْإِيمَانِ بِهِ.
{ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ } “Sonra da onun şah damarını keserdik.” İbn Abbâs: "Yani kalp damarını [keserdik]" demiştir ve bu müfessirlerin çoğunun görüşüdür. Mücâhid: "Sırttaki bağ/damardır" demiştir. Sırttan akıp kalbe bağlanan bir damar olduğu, kesildiğinde sahibinin öldüğü de söylenmiştir. { فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ } “Hiçbiriniz de buna engel olamazdınız”, bizi ona ceza vermekten alıkoyamazdınız. Anlam şudur: Muhammed sizin hatırınız için bile bile yalan uydurmaz; çünkü bilir ki eğer bunu yapsa biz onu cezalandırırız ve hiç kimse bizim cezamızı ondan savmaya güç yetiremez. Âyette 'hâcizîn' ifadesinin tek bir fiil/fail olduğu halde çoğul gelmesi, manasına hamledilerek yapılmıştır; nitekim "O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz" (Bakara, 285) buyruğunda olduğu gibidir. { وَإِنَّهُ } “Şüphesiz o”, yani Kur'an. { لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ } “Takva sahipleri için bir öğüttür”, yani Allah'ın azabından sakınanlar için bir nasihattir. { وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ } “Doğrusu biz, içinizden yalanlayanlar olduğunu elbette biliyoruz. Şüphesiz o, inkârcılar için bir pişmanlıktır.” Kıyamet günü ona iman etmeyi terk ettikleri için pişman olacaklardır.
16445. Metin
{وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ} أَضَافَهُ إِلَى نَفْسِهِ لِاخْتِلَافِ اللَّفْظَيْنِ.
{ وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ } “Ve şüphesiz o, kesin gerçeğin ta kendisidir”. İki lafzın farklılığı sebebiyle onu kendisine izafe etmiştir.
16446. Metin
{فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ} .
{ فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ } “Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et!”