16494. Metin
سُورَةُ نُوحٍ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Nûh Suresi Mekkîdir (١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
16495. Metin
{إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (١) قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢) أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ (٣) يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٤) قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا (٥) فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا (٦) }
{إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (١) قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢) أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ (٣) يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٤) قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا (٥) فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا (٦) } “Şüphesiz biz Nûh'u, ‘Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar’ diye kavmine gönderdik. (1) Dedi ki: ‘Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.’ (2) ‘Allah'a kulluk edin, O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.’ (3) ‘Ki günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelesin. Şüphesiz Allah'ın belirlediği ecel geldiğinde ertelenmez; keşke bilseydiniz!’ (4) [Nûh] Dedi ki: ‘Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz davet ettim.’ (5) ‘Fakat benim davetim, onların kaçışından başka bir şeyi artırmadı.’ (6)”
16496. Metin
{إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ} أَيْ: بِأَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ {مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} الْمَعْنَى: إِنَّا أَرْسَلْنَاهُ لِيُنْذِرَهُمْ بِالْعَذَابِ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا. {قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} أُنْذِرُكُمْ وَأُبَيِّنُ لَكُمْ [رِسَالَةَ اللَّهِ بِلُغَةٍ تَعْرِفُونَهَا] ٢ . {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ} "مِنْ" صِلَةٌ، أَيْ: يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ. وَقِيلَ: يَعْنِي مَا سَلَفَ مِنْ ذُنُوبِكُمْ إِلَى وَقْتِ الْإِيمَانِ، وَذَلِكَ بَعْضُ ذُنُوبِهِمْ {وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} أَيْ: يُعَافِيكُمْ إِلَى مُنْتَهَى آجَالِكُمْ فَلَا يُعَاقِبْكُمْ {إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} يَقُولُ: آمِنُوا قَبْلَ الْمَوْتِ تَسْلَمُوا [مِنَ الْعَذَابِ] ٣ فَإِنَّ أَجْلَ الْمَوْتِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ وَلَا يُمْكِنُكُمُ الْإِيمَانُ. {قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا} نِفَارًا وَإِدْبَارًا عَنِ الْإِيمَانِ [وَالْحَقِّ] ٤ .
{إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ} “Şüphesiz biz Nûh'u: ‘Kavmini uyar’ diye kavmine gönderdik” yani kavmini uyarman için [gönderdik]. {مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Kendilerine elem verici bir azap gelmeden önce.” Manası şudur: Şayet iman etmezlerse onları azapla uyarsın diye onu gönderdik. {قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} “[Nûh] dedi ki: ‘Ey kavmim! Şüphesiz ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.’” Sizi uyarıyor ve size [Allah'ın elçiliğini bildiğiniz bir dille] 2 açıklıyorum. {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ} “‘Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının ve bana itaat edin ki günahlarınızı bağışlasın...’” [Buradaki] “min” sıladır (zâidedir), yani günahlarınızı bağışlasın demektir. Şöyle de denilmiştir: İman ettiğiniz ana kadar geçmiş günahlarınızı kastetmektedir ki bu da onların günahlarının bir kısmıdır. {وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “‘Ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelesin.’” Yani ecellerinizin sonuna kadar size afiyet versin de sizi cezalandırmasın. {إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “‘Şüphesiz Allah'ın eceli geldiği zaman asla ertelenmez; keşke bilseydiniz!’” Şöyle demektedir: Ölümden önce iman edin ki [azaptan] 3 kurtulasınız; zira ölüm eceli geldiği zaman ertelenmez ve [artık] iman etmeniz mümkün olmaz. {قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا} “[Nûh] dedi ki: ‘Rabbim! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat davetim, onların kaçışından başka bir şeyi artırmadı.’” İmandan [ve haktan] 4 nefret edip yüz çevirmelerini [artırdı].
16497. Metin
{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا (٧) ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا (٨) ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا (٩) فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا (١٠) }
{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا (٧) ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا (٨) ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا (٩) فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا (١٠) } “‘Doğrusu ben onları senin bağışlaman için ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, [inkârda] direndiler ve büyüklendikçe büyüklendiler. (7) Sonra ben onları açıktan açığa çağırdım. (8) Sonra hem onlara açıkça ilan ettim hem de gizliden gizliye söyledim. (9) Dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (10)’”
16498. Metin
{يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا (١١) }
{يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا (١١) } “[Öyle yapın ki] üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. (11)”
16499. Metin
{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ} إِلَى الْإِيمَانِ بِكَ {لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ} لِئَلَّا يَسْمَعُوا دَعْوَتِي {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ} غَطَّوْا بِهَا وُجُوهَهُمْ لِئَلَّا يَرَوْنِي {وَأَصَرُّوا} عَلَى كُفْرِهِمْ {وَاسْتَكْبَرُوا} عَنِ الْإِيمَانِ بِكَ {اسْتِكْبَارًا} {ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا} مُعْلِنًا بِالدُّعَاءِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بِأَعْلَى صَوْتِي. {ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ} كَرَّرْتُ الدُّعَاءَ مُعْلِنًا {وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ الرَّجُلَ بَعْدَ الرَّجُلِ أُكَلِّمُهُ سِرًا بَيْنِي وَبَيْنَهُ أَدْعُوهُ إِلَى عِبَادَتِكَ وَتَوْحِيدِكَ. {فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} وَذَلِكَ أَنْ قَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوهُ زَمَانًا طَوِيلًا حَبَسَ اللَّهُ عَنْهُمُ الْمَطَرَ وَأَعَقَمَ أَرْحَامَ نِسَائِهِمْ أَرْبَعِينَ سَنَةً، فَهَلَكَتْ أَمْوَالُهُمْ وَمَوَاشِيهِمْ، فَقَالَ لَهُمْ نُوحٌ: اسْتَغْفَرُوا رَبَّكُمْ مِنَ الشِّرْكِ، أَيِ اسْتَدْعَوْا الْمَغْفِرَةَ بِالتَّوْحِيدِ، يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا.
{وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ} “‘Gerçekten ben onları her davet ettiğimde’” sana imana [davet ettiğimde], {لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ} “‘kendilerini bağışlaman için [çağırdığımda], parmaklarını kulaklarına tıkadılar’” davetimi duymamak için; {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ} “‘elbiselerine büründüler’” beni görmemek için yüzlerini elbiseleriyle örttüler; {وَأَصَرُّوا} “‘ve direndiler’” küfürlerinde; {وَاسْتَكْبَرُوا} “‘büyüklük tasladılar’” sana imandan [yüz çevirip]; {اسْتِكْبَارًا} “‘alabildiğine büyüklük tasladılar.’” {ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا} “‘Sonra şüphesiz ben onları açıkça davet ettim.’” Daveti açıktan yaptım. İbn Abbâs: “En yüksek sesimle” dedi. {ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ} “‘Sonra onlara hem ilan ettim’” daveti açıkça tekrarladım {وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا} “‘hem de gizliden gizliye fısıldadım.’” İbn Abbâs şöyle dedi: “Kişi kişi çağırıp, benimle onun arasında gizlice konuşarak onu senin kulluğuna ve tevhidinedavet ettiğimi kastetmektedir.” {فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} “‘Dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. [Öyle yapın ki] üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.’” Bu durum şundan kaynaklanmıştır: Nûh'un kavmi onu uzun bir süre yalanlayınca Allah onlardan yağmuru kesti ve kırk yıl boyunca kadınlarının rahimlerini kısırlaştırdı; böylece malları ve hayvanları telef oldu. Bunun üzerine Nûh onlara: “Rabbinizden şirkten dolayı bağışlanma dileyin -yani tevhid ile mağfiret talep edin- ki üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin” dedi.
16500. Metin
وَرَوَى مُطَرِّفٌ عَنِ الشَّعْبِيِّ أَنَّ عُمْرَ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ خَرَجَ يَسْتَسْقِي بِالنَّاسِ، فَلَمْ يَزِدْ عَلَى الِاسْتِغْفَارِ حَتَّى رَجَعَ، فَقِيلَ لَهُ: مَا سَمِعْنَاكَ اسْتَسْقَيْتَ؟ فَقَالَ. طَلَبْتُ الْغَيْثَ [بِمَجَادِيحِ] ١ السَّمَاءِ الَّتِي يُسْتَنْزَلُ بِهَا الْمَطَرُ، ثُمَّ قَرَأَ: "اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا" ٢ .
Mutarrif, Şa‘bî’den şöyle rivayet etmiştir: Ömer radıyallâhu teâlâ anh insanlarla birlikte yağmur duasına (istiska) çıktı ve dönünceye kadar istiğfardan başka bir şey yapmadı. Kendisine: “Senin yağmur duası yaptığını duymadık?” denilince o şöyle dedi: “Ben yağmuru, kendisiyle yağmur indirilen semanın [yıldızlarıyla] 1 talep ettim.” Sonra da şu ayetleri okudu: {اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} “Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. [Öyle yapın ki] üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.” 2
16501. Metin
{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا (١٢) مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا (١٣) وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا (١٤) أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا (١٥) وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا (١٦) وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (١٧) ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا (١٨) وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا (١٩) }
{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا (١٢) مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا (١٣) وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا (١٤) أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا (١٥) وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا (١٦) وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا (١٧) ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا (١٨) وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا (١٩) } “‘Ve mallar ve oğullar vererek size yardım etsin, sizin için bahçeler var etsin ve sizin için ırmaklar kılsın.’ (12) ‘Size ne oluyor ki Allah için bir büyüklük ummuyorsunuz?’ (13) ‘Oysa O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.’ (14) ‘Görmediniz mi Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır?’ (15) ‘Ve onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır.’ (16) ‘Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirip yetiştirmiştir.’ (17) ‘Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi bir çıkarışla [yeniden] çıkaracaktır.’ (18) ‘Ve Allah yeryüzünü sizin için bir sergi kılmıştır.’ (19)”
16502. Metin
{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ} قَالَ عَطَاءٌ: يُكَثِّرْ أَمْوَالَكُمْ وَأَوْلَادَكُمْ {وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ: لَا تَرَوْنَ لِلَّهِ عَظَمَةً. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: مَا لَكَمَ لَا تُعَظِّمُونَ اللَّهَ حَقَّ عَظَمَتِهِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَا تَخَافُونَ اللَّهَ حَقَّ عَظَمَتِهِ.
{وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ} “‘Ve mallar ve oğullar vererek size yardım etsin’”. Atâ: “Mallarınızı ve çocuklarınızı çoğaltsın” dedi. {وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا} “‘sizin için bahçeler var etsin ve sizin için ırmaklar kılsın. Size ne oluyor ki Allah için bir büyüklük ummuyorsunuz?’” İbn Abbâs ve Mücâhid şöyle dediler: “Allah için bir azamet görmüyorsunuz.” Saîd b. Cübeyr: “Size ne oluyor da Allah'ı hakkıyla tazim etmiyorsunuz?” dedi. Kelbî ise: “Allah'tan hakkıyla korkmuyorsunuz” dedi.
16503. Metin
وَ"الرَّجَاءُ" بِمَعْنَى الْخَوْفِ، وَ"الْوَقَارُ" الْعَظَمَةُ اسْمٌ مِنَ التَّوْقِيرِ وَهُوَ التَّعْظِيمُ.
Recâ (الرَّجَاءُ) havf (korku) anlamındadır. Vakar (الْوَقَارُ) ise azamet demektir; tevkîr (التَّوْقِيرُ) kökünden bir isim olup tazim etmektir.
16504. Metin
قَالَ الْحَسَنُ: لَا تَعْرِفُونَ لِلَّهِ حَقًا وَلَا تَشْكُرُونَ لَهُ نِعْمَةً.
Hasan şöyle dedi: “Allah'ın hakkını tanımıyorsunuz ve O'nun nimetine şükretmiyorsunuz.”
16505. Metin
قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: مَا لَكَمَ لَا تَرْجُونَ فِي عِبَادَةِ اللَّهِ أَنْ يُثِيبَكُمْ عَلَى تَوْقِيرِكُمْ إِيَّاهُ خَيْرًا. {وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا} تَارَاتٍ حَالًا بَعْدَ حَالٍ نُطْفَةً ثُمَّ عَلَقَةً ثُمَّ مُضْغَةً إِلَى تَمَامِ الْخَلْقِ. {أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللهُ سَبْعَ سَمَوَاتٍ طِبَاقًا وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا} قَالَ الْحَسَنُ: يَعْنِي فِي السَّمَاءِ الدُّنْيَا كَمَا يُقَالُ: أَتَيْتُ بَنِي تَمِيمٍ، وَإِنَّمَا أَتَى بَعْضَهُمْ، وَفُلَانٌ مُتَوَارٍ فِي دُورِ بَنِي فُلَانٍ وَإِنَّمَا هُوَ فِي دَارٍ وَاحِدَةٍ. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرٍو: إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وُجُوهُهُمَا إِلَى السَّمَاوَاتِ، وَضَوْءُ الشَّمْسِ وَنُورُ الْقَمَرِ فِيهِنَّ وَأَقْفِيَتُهُمَا إِلَى الْأَرْضِ (١) . وَيُرْوَى هَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ (٢) .
İbn Keysân şöyle dedi: “Size ne oluyor ki Allah'a kullukta, O'nu tazim etmeniz karşılığında size hayırla sevap vermesini ummuyorsunuz?” {وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا} “‘Oysa O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.’” Yani aşama aşama, bir hâlden diğer bir hâle geçirerek; önce nutfe, sonra alaka, sonra yaratılışın tamamlanmasına kadar mudga olarak. {أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللهُ سَبْعَ سَمَوَاتٍ طِبَاقًا وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا} “‘Görmediniz mi Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? Ve onların içinde ayı bir nur kılmıştır’”. Hasan şöyle dedi: “Yani dünya semasında; nitekim kişinin, sadece bir kısmına gitmişken ‘Ben Temîmoğullarına geldim’ demesi ya da tek bir evde gizlenmişken ‘Falanca kişi falan oğullarının evlerinde gizleniyor’ denilmesi gibidir.” Abdullah b. Amr şöyle dedi: “Güneşin ve ayın yüzleri göklere dönüktür; güneşin aydınlığı ile ayın nuru göklerdedir, arkaları ise yere dönüktür (١).” Bu görüş İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir (٢).
16506. Metin
{وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا} مِصْبَاحًا مُضِيئًا. {وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا} أَرَادَ مَبْدَأَ خَلْقِ آدَمَ خَلَقَهُ مِنَ الْأَرْضِ وَالنَّاسُ وَلَدُهُ، وَقَوْلُهُ: "نَبَاتًا" اسْمٌ جُعِلَ فِي مَوْضِعِ الْمَصْدَرِ أَيْ إِنْبَاتًا قَالَ الْخَلِيلُ: مَجَازُهُ: أَنْبَتَكُمْ فَنَبَتُّمْ نَبَاتًا. {ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا} بَعْدَ الْمَوْتِ {وَيُخْرِجُكُمْ} مِنْهَا يَوْمَ الْبَعْثِ أَحْيَاءً {إِخْرَاجًا} {وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا} فَرَشَهَا وَبَسَطَهَا لَكُمْ.
{وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا} “‘Güneşi de bir kandil yapmıştır.’”1 Aydınlatan bir lamba [yapmıştır]. {وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا} “‘Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirip yetiştirmiştir.’” [Bununla] Âdem'in yaratılışının başlangıcını kastetmiştir; onu topraktan yaratmıştır, insanlar da onun çocuklarıdır. Âyette geçen “nebâten” (نَبَاتًا) kelimesi, masdar -yani inbât (إنبات)- yerine konulmuş bir isimdir. Halîl şöyle demiştir: “Mecazi anlamı; ‘Sizi bitirdi, siz de bir bitki gibi bittiniz’ demektir.”2 {ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا} “‘Sonra sizi oraya döndürecek’” ölümden sonra, {وَيُخْرِجُكُمْ} “‘ve sizi çıkaracaktır’” yeniden diriliş gününde oradan diri olarak, {إِخْرَاجًا} “‘[kesin] bir çıkarışla.’” {وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا} “‘Allah yeryüzünü sizin için bir sergi kılmıştır’” onu sizin için serip döşemiştir.
16507. Metin
{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا (٢٠) قَالَ نُوحٌ رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلَّا خَسَارًا (٢١) وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا (٢٢) وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا (٢٣) }
{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا (٢٠) قَالَ نُوحٌ رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلَّا خَسَارًا (٢١) وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا (٢٢) وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا (٢٣) } “‘Ki onda geniş yollardan yürüyesiniz.’ (20) Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Gerçekten onlar bana isyan ettiler ve malı ile çocuğu kendisine ziyandan başka bir şey artırmayan kimseye uydular.’ (21) ‘Ve çok büyük bir tuzak kurdular.’ (22) ‘Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Vedd'i, Süvâ'ı, Yeğûs'u, Yeûk'u ve Nesr'i asla bırakmayın!’ (23)”
16508. Metin
{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا} طُرُقًا وَاسِعَةً. {قَالَ نُوحٌ رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي} لَمْ يُجِيبُوا دَعْوَتِي {وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلَّا خَسَارًا} يَعْنِي: اتَّبَعَ السَّفَلَةُ وَالْفُقَرَاءُ الْقَادَةَ وَالرُّؤَسَاءَ الَّذِينَ لَمْ يَزِدْهُمْ كَثْرَةُ الْمَالِ وَالْوَلَدِ إِلَّا ضَلَالًا فِي الدُّنْيَا وَعُقُوبَةً فِي الْآخِرَةِ. {وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا} أَيْ كَبِيرًا عَظِيمًا يُقَالُ: كَبِيرٌ وَكِبَارٌ بِالتَّخْفِيفِ كُبَّارٌ بِالتَّشْدِيدِ، كُلُّهَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ، كَمَا يُقَالُ: أَمْرٌ عَجِيبٌ وَعُجَابٌ وَعُجَّابٌ بِالتَّشْدِيدِ وَهُوَ أَشَدُّ فِي الْمُبَالَغَةِ.
{لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا} “‘Ki onda geniş yollardan yürüyesiniz.’” Yani geniş yollar [edinesiniz]. {قَالَ نُوحٌ رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي} “Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Gerçekten onlar bana isyan ettiler’” davetime icabet etmediler {وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلَّا خَسَارًا} “‘ve malı ile çocuğu kendisine ziyandan başka bir şey artırmayan kimseye uydular.’” Yani ayak takımı ve fakirler, mal ve evlat çokluğunun kendilerine dünyada sapıklıktan ve ahirette de cezadan başka bir şey artırmadığı liderlere ve elebaşlarına uydular. {وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا} “‘Ve çok büyük bir tuzak kurdular.’” Yani büyük ve muazzam [bir tuzak kurdular]. [Arapçada] şeddesiz olarak kebîr (كَبِيرٌ) ve kibâr (كِبَارٌ), şeddeli olarak da kübbâr (كُبَّارٌ) denir; bunların hepsi aynı anlamdadır. Tıpkı acîb (عَجِيبٌ), ucâb (عُجَابٌ) ve şeddeli olarak uccâb (عُجَّابٌ) denildiği gibi; bu sonuncusu mübalağada daha güçlüdür.
16509. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي مَعْنَى مَكْرِهِمْ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَالُوا قَوْلًا عَظِيمًا. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: افْتَرَوْا عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبُوا رُسُلَهُ وَقِيلَ: مَنَعَ الرُّؤَسَاءُ أَتْبَاعَهُمْ عَنِ الْإِيمَانِ بِنُوحٍ [وَحَرَّضُوهُمْ] (١) عَلَى قَتْلِهِ. {وَقَالُوا} لَهُمْ {لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ} أَيْ لَا تَتْرُكُوا عِبَادَتَهَا {وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ بِضَمِّ الْوَاوِ وَالْبَاقُونَ بِفَتْحِهَا {وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا} هَذِهِ أَسْمَاءُ آلِهَتِهِمْ.
Onların tuzaklarının anlamı hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbâs: “Çok büyük bir söz söylediler” demiştir. Dahhâk: “Allah'a iftira attılar ve O'nun elçilerini yalanladılar” demiştir. Liderlerin tâbilerini Nûh'a iman etmekten alıkoydukları [ve onları] (١) onu öldürmeye kışkırttıkları da söylenmiştir. {وَقَالُوا} “‘Ve dediler ki:’” onlara: {لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ} “‘Sakın ilahlarınızı bırakmayın;’” yani onlara tapınmayı terk etmeyin {وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا} “‘hele Vedd'i asla bırakmayın!’” Medine ehli [kıraatte bunu] vâv harfinin zammesiyle (Vüdd), diğerleri ise fethasıyla (Vedd) okumuştur. {وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا} “‘Süvâ'ı, Yeğûs'u, Yeûk'u ve Nesr'i de!’” Bunlar onların ilahlarının isimleridir.
16510. Metin
قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: هَذِهِ أَسْمَاءُ قَوْمٍ صَالِحِينَ كَانُوا بَيْنَ آدَمَ وَنُوحٍ فَلَمَّا مَاتُوا كَانَ لَهُمْ أَتْبَاعٌ يَقْتَدُونَ بِهِمْ وَيَأْخُذُونَ بَعْدَهُمْ بِأَخْذِهِمْ فِي الْعِبَادَةِ فَجَاءَهُمْ إِبْلِيسُ وَقَالَ لَهُمْ: لَوْ صَوَّرْتُمْ صُوَرَهُمْ كَانَ أَنْشَطَ لَكُمْ وَأَشْوَقَ إِلَى الْعِبَادَةِ، فَفَعَلُوا ثُمَّ نَشَأَ قَوْمٌ بَعْدَهُمْ فَقَالَ لَهُمْ إِبْلِيسُ: إِنَّ الَّذِينَ مَنْ قَبْلِكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَهُمْ فَعَبَدُوهُمْ، فَابْتِدَاءُ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ كَانَ مِنْ ذَلِكَ (٢) .
Muhammed b. Kâ'b şöyle dedi: “Bunlar Âdem ile Nûh arasında yaşamış salih bir topluluğun isimleridir. Onlar vefat edince, kendilerine uyan, onların ardından ibadetteki yollarını takip eden kimseler vardı. İblis onlara gelip: ‘Onların suretlerini yapsanız, sizin için daha şevk verici olur ve ibadete daha çok istek duyarsınız’ dedi; onlar da bunu yaptılar. Sonra onların ardından başka bir nesil yetişti. İblis onlara: ‘Sizden öncekiler bunlara ibadet ediyordu’ dedi, onlar da bunlara ibadet ettiler. İşte putlara tapınmanın başlangıcı bundan kaynaklanmıştır (٢).”
16511. Metin
وَسُمِّيَتْ تِلْكَ الصُّوَرُ بِهَذِهِ الْأَسْمَاءِ لِأَنَّهُمْ صَوَّرُوهَا عَلَى صور أولئك ١٧٥/ب الْقَوْمِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ.
Bu suretlere bu isimler verildi; çünkü onlar bu suretleri Müslümanlardan olan o kavmin suretleri üzere yapmışlardı.
16512. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، حَدَّثَنَا هِشَامٌ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ وَقَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: صَارَتِ الْأَوْثَانُ الَّتِي كَانَتْ تُعْبَدُ فِي قَوْمِ نُوحٍ [تُعْبَدُ] ٣ فِي الْعَرَبِ [بَعْدَهُ] ٤ أَمَّا وَدٌّ فَكَانَتْ
Bize Abdülvâhid el-Melîhî bildirdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî bildirdi, bize Muhammed b. Yûsuf bildirdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize İbrâhîm b. Mûsâ rivayet etti, bize Hişâm, İbn Cüreyc'den rivayet etti. Atâ da İbn Abbâs'tan [naklen] şöyle dedi: «Nûh kavminde tapınılmakta olan putlar, [kendilerine tapınılır bir halde]3 Araplara [ondan sonra]4 geçti. Vedd'e gelince o...»
16513. Metin
لِكَلْبٍ بِدَوْمَةِ الْجَنْدَلِ، وَأَمَّا سُوَاعٌ فَكَانَتْ لِهُذَيْلٍ، وَأَمَّا يَغُوثُ فَكَانَتْ لِمُرَادٍ ثُمَّ لَبَنِي غَطِيفٍ بِالْجَرْفِ عِنْدَ سَبَإٍ وَأَمَّا يَعُوقُ فَكَانَتْ لِهَمْدَانَ، وَأَمَّا نَسْرٌ فَكَانَتْ لِحِمْيَرٍ لِآلِ ذِي الْكُلَاعِ (١) ذَكَرَهُ فِي تَفْسِيرِهِ.
Devmetü'l-Cendel'de Kelb kabilesine aitti. Süvâ' Hüzeyl kabilesine aitti. Yeğûs Murâd kabilesine, sonra Sebe civarındaki Curuf'ta Gatîfoğullarına aitti. Yeûk Hemdân kabilesine aitti. Nesr ise Himyer'e, Zü'l-Kelâ' ailesine aitti (١).” Bunu tefsirinde zikretmiştir.
16514. Metin
وَرَوَى سُفْيَانُ عَنْ مُوسَى عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ قَيْسٍ قَوْلَهُ تَعَالَى: "وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا" قَالَ: كَانَتْ أَسْمَاءَ رِجَالٍ صَالِحِينَ مِنْ قَوْمِ نُوحٍ، فَلَمَّا هَلَكُوا أَوْحَى الشَّيْطَانُ إِلَى قَوْمِهِمْ: أَنِ انْصِبُوا فَى مَجَالِسِهِمُ الَّتِي كَانُوا يَجْلِسُونَ فِيهَا أَنْصَابًا وَسَمَّوْهَا بِأَسْمَائِهِمْ، فَفَعَلُوا فَلَمْ تُعْبَدْ حَتَّى إِذَا هَلَكَ أُولَئِكَ وَنُسِخَ الْعِلْمُ عُبِدَتْ (٢) .
Süfyân, Mûsâ'dan, o da Muhammed b. Kays'tan Yüce Allah'ın: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Vedd'i, Süvâ'ı, Yeğûs'u, Yeûk'u ve Nesr'i asla bırakmayın!” ayeti hakkında şöyle rivayet etmiştir: “Bunlar Nûh kavminden salih adamların isimleriydi. Onlar vefat edince şeytan kavimlerine: ‘Onların oturmakta oldukları meclislerine dikili taşlar (anıtlar) dikin ve bunlara onların isimlerini verin’ diye fısıldadı. Onlar da bunu yaptılar ve başlangıçta bunlara tapılmadı. Nihayet o nesil helak olup ilim unutulunca bunlara tapıldı (٢).”
16515. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ تِلْكَ الْأَوْثَانَ دَفَنَهَا الطُّوفَانُ وَطَمَّهَا التُّرَابُ، فَلَمْ تَزَلْ مَدْفُونَةٌ حَتَّى أَخْرَجَهَا الشَّيْطَانُ لِمُشْرِكِي الْعَرَبِ، وَكَانَتْ لِلْعَرَبِ أَصْنَامٌ أُخَرُ فَاللَّاتُ كَانَتْ لِثَقِيفٍ، وَالْعُزَّى لِسُلَيْمٍ وَغَطَفَانَ وَجَشْمٍ وَمَنَاةُ لِقَدِيدٍ، وَإِسَافُ وَنَائِلَةُ وَهُبَلُ لِأَهْلِ مَكَّةَ.
İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre: Bu putları Tufan gömmüş ve toprak örtmüştü; şeytan onları Arap müşrikleri için çıkarıncaya kadar gömülü kaldılar. Arapların başka putları da vardı: Lât Sakîf'e, Uzzâ Süleym, Gatafân ve Ceşm'e, Menât Kadîd'e, İsâf, Nâile ve Hübel ise Mekke ehline aitti.
16516. Metin
{وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا (٢٤) مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا (٢٥) }
{وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا (٢٤) مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا (٢٥) } “‘Gerçekten onlar birçoğunu saptırdılar. Sen de o zalimlerin ancak sapıklıklarını artır!’ (24) Günahları yüzünden suda boğuldular ve ateşe sokuldular. Kendilerine Allah'tan başka hiçbir yardımcı da bulamadılar. (25)”
16517. Metin
{وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا} أَيْ: ضَلَّ بِسَبَبِ الْأَصْنَامِ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ كَقَوْلِهِ ﷿: "رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ" (إِبْرَاهِيمَ-٣٦) وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَضَلَّ كُبَرَاؤُهُمْ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ {وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا} هَذَا دُعَاءٌ عَلَيْهِمْ بَعْدَمَا أَعْلَمَ اللَّهُ نُوحًا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ، وَهُوَ قَوْلُهُ: "أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ" (هُودٍ-٣٦) . {مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ} أَيْ: مِنْ خَطِيئَاتِهِمْ وَ"مَا" صِلَةٌ، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو: "خَطَايَاهُمْ" وَكِلَاهُمَا جَمْعُ خَطِيئَةٍ {أُغْرِقُوا} بِالطُّوفَانِ {فَأُدْخِلُوا نَارًا} قَالَ الضَّحَّاكُ: هِيَ فِي حَالَةٍ وَاحِدَةٍ فِي الدُّنْيَا يُغْرَقُونَ مِنْ جَانِبٍ وَيَحْتَرِقُونَ مِنْ جَانِبٍ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: فَأُدْخِلُوا نَارًا فِي الْآخِرَةِ {فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا} لَمْ يَجِدُوا أَحَدًا يَمْنَعُهُمْ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ.
{ وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا } “‘Gerçekten onlar birçoğunu saptırdılar.’” Yani: Putlar sebebiyle 1 insanlardan birçoğu saptı. Nitekim Azîz ve Celîl olan [Allah] şöyle buyurmuştur: { رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ } “Rabbim! Gerçekten onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” (İbrâhîm, 36) 2 Mukâtil ise şöyle demiştir: “Onların ileri gelenleri insanlardan birçoğunu saptırdı.” { وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا } “‘Sen de o zalimlerin ancak sapıklıklarını artır!’” Bu, Allah'ın Nûh'a onların iman etmeyeceğini bildirmesinden sonra onlar aleyhine yaptığı bir bedduadır; o da [Allah'ın] şu buyruğudur: { أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ } “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası asla inanmayacaktır.” (Hûd, 36). { مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ } Yani günahları yüzündendir; buradaki [mâ] (مَا) zaidedir (pekiştirme edatıdır). Ebû Amr [bu kelimeyi] “hatâyâhum” (خَطَايَاهُمْ) şeklinde okumuştur; her ikisi de “hatîe” (خَطِيئَة) kelimesinin çoğuludur. { أُغْرِقُوا } Tufan ile boğuldular, { فَأُدْخِلُوا نَارًا } “Ve ateşe sokuldular.” Dahhâk şöyle demiştir: “Bu durum dünyada aynı anda gerçekleşmiştir; bir taraftan boğuluyor, diğer taraftan yanıyorlardı.” Mukâtil ise: “Ahirette ateşe sokuldular” demiştir. { فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصَارًا } “Kendilerine Allah'tan başka hiçbir yardımcı da bulamadılar.” [Yani] kendilerini Allah'ın azabından koruyacak hiç kimse bulamadılar.
16518. Metin
{وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا (٢٦) إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا (٢٧) رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا تَبَارًا (٢٨) }
{وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا (٢٦) إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا (٢٧) رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا تَبَارًا (٢٨) } “Ve Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dolaşan tek bir kişi bile bırakma!’ (26) ‘Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve ahlaksız, nankörden başkasını doğurmazlar.’ (27) ‘Rabbim! Beni, anne babamı, evime mümin olarak gireni, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla! Zalimlerin de ancak helakini artır!’ (28)”
16519. Metin
{وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} أَحَدًا يَدُورُ فِي الْأَرْضِ فَيَذْهَبُ وَيَجِيءُ أَصْلُهُ مِنَ الدَّوَرَانِ وَقَالَ [ابْنُ قُتَيْبَةَ] ١ إِنَّ أَصْلَهُ مِنَ الدَّارِ، أَيْ: نَازِلُ دَارٍ ٢ . {إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَالْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: كَانَ الرَّجُلُ يَنْطَلِقُ بِابْنِهِ إِلَى نُوحٍ فَيَقُولُ: احْذَرْ هَذَا فَإِنَّهُ كَذَّابٌ، وَإِنَّ أَبِي حَذَّرَنِيهِ فَيَمُوتُ الْكَبِيرُ وَيَنْشَأُ الصَّغِيرُ عَلَيْهِ {وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا} قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ، وَمُقَاتِلٌ، وَالرَّبِيعُ، وَغَيْرُهُمْ: إِنَّمَا قَالَ نُوحٌ هَذَا حِينَ أَخْرَجَ اللَّهُ كُلَّ مُؤْمِنٍ مِنْ أَصْلَابِهِمْ وَأَرْحَامِ نِسَائِهِمْ وَأَعْقَمَ أَرْحَامَ نِسَائِهِمْ وَأَيْبَسَ أَصْلَابَ رِجَالِهِمْ قَبْلَ الْعَذَابِ بِأَرْبَعِينَ سَنَةً. [وَقِيلَ سَبْعِينَ سَنَةً] ٣ وَأَخْبَرَ اللَّهُ نُوحًا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ وَلَا يَلِدُونَ مُؤْمِنًا فَحِينَئِذٍ دَعَا عَلَيْهِمْ نُوحٌ فَأَجَابَ اللَّهُ دُعَاءَهُ، وَأَهْلَكَهُمْ كُلَّهُمْ وَلَمْ يَكُنْ فِيهِمْ صَبِيٌّ وَقْتَ الْعَذَابِ لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: "وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ" (الْفُرْقَانِ-٣٧) وَلَمْ يُوجَدِ التَّكْذِيبُ مِنَ الْأَطْفَالِ ٤ . {رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ} وَاسْمُ أَبِيهِ: لَمْكُ بْنُ مَتُّوشَلَخَ، وَاسْمُ أُمِّهِ: سَمْحَاءُ بِنْتُ أَنُوشَ، وَكَانَا مُؤْمِنَيْنِ [وَقِيلَ اسْمُهَا هَيْجَلُ بِنْتُ لَامُوشَ بْنِ مَتُّوشَلَخَ فَكَانَتْ بِنْتَ عَمِّهِ] ٥ {وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ} دَارِيَ {مُؤْمِنًا} وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَالْكَلْبِيُّ: مَسْجِدِي. وَقِيلَ: سَفِينَتِي {وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} هَذَا عَامٌّ فِي كُلِّ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَصَدَّقَ الرُّسُلَ {وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا تَبَارًا} هَلَاكًا وَدَمَارًا فَاسْتَجَابَ اللَّهُ دُعَاءَهُ فَأَهْلَكَهُمْ.
{وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} “Nûh dedi ki: ‘Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan/dolaşan tek bir kimse bile bırakma!’” Yani yeryüzünde dönüp dolaşan, gidip gelen hiç kimseyi [bırakma]. Bu kelimenin aslı deverân (dönüp dolaşmak) kökündendir. İbn Kuteybe1 ise kelimenin aslının dâr (ev/yurt) kökünden geldiğini, yani "bir evde oturan/yurt tutan kimse" manasında olduğunu söylemiştir.2 {إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ} “Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar”. İbn Abbâs, el-Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Bir adam çocuğunu Nûh'a götürür ve: "Bundan sakın, zira o bir yalancıdır; babam da beni ondan sakındırmıştı" derdi. Böylece yaşlı olan ölür, küçük olan da bu [inanç] üzere yetişirdi. {وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا} “ve sadece ahlâksız, pek nankör [kâfir nesiller] doğururlar.” Muhammed b. Ka'b, Mukâtil, er-Rebî' ve başkaları şöyle demişlerdir: Nûh bunu ancak, Allah onların sulblerinden ve kadınlarının rahimlerinden bütün müminleri çıkarıp, azaptan kırk yıl önce kadınlarının rahimlerini kısırlaştırdığı ve erkeklerinin bellerini kuruttuğu zaman söylemiştir. [Yetmiş yıl önce olduğu da söylenmiştir.]3 Allah, Nûh'a onların iman etmeyeceklerini ve hiçbir mümin doğurmayacaklarını bildirmiş; işte bunun üzerine Nûh onlara beddua etmiş, Allah da duasını kabul buyurup hepsini helak etmiştir. Azap anında aralarında hiçbir çocuk yoktu; zira Allah Teâlâ: {وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ} “Nûh kavmini de peygamberleri yalanladıkları zaman suda boğduk...” (el-Furkân, 37) buyurmuştur ve çocuklardan yalanlama vaki olmamıştır.4 {رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ} “Rabbim! Beni ve anne-babamı bağışla...” Babasının adı Lemek b. Mettûşelah, annesinin adı ise Semhâ bint Enûş idi ve ikisi de mümindi. [Annesinin adının Heycel bint Lâmûş b. Mettûşelah olduğu ve amcasının kızı olduğu da söylenmiştir.]5 {وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ} Evime, {مُؤْمِنًا} “mümin olarak [gireni]...” Dahhâk ve el-Kelbî: "Mescidime" demişlerdir. "Gemime" [girenleri] şeklinde de söylenmiştir. {وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُوْمِنَاتِ} “ve bütün mümin erkekleri ve mümin kadınları [bağışla]!” Bu, Allah'a iman edip peygamberleri tasdik eden herkes hakkında geneldir. {وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا تَبَارًا} “Zalimlerin ise sadece helâkini artır!” Yani helak ve yıkımlarını [artır]. Allah onun duasını kabul etti ve onları helak etti.