16520. Metin
سُورَةُ الْجِنِّ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
CİN SURESİ MEKKÎDİR (١) RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH'IN ADIYLA
16521. Metin
{قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا (١) يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا (٢) وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا (٣) }
{قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا (١) يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا (٢) وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا (٣) } “[De ki:] «Bana vahyolundu ki: Bir grup cin [Kur'an'ı] dinleyip şöyle dediler: Doğrusu biz, hayranlık uyandıran bir Kur'an dinledik. (1) O, doğru yola iletiyor; biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız. (2) Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; O, ne bir eş edinmiştir ne de bir çocuk.» (3)”
16522. Metin
{قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ} وَكَانُوا تِسْعَةً مِنْ جِنِّ نَصِيبِينَ. وَقِيلَ سَبْعَةٌ اسْتَمَعُوا قِرَاءَةَ النَّبِيِّ ﷺ ذَكَرْنَا خَبَرَهُمْ فِي سُورَةِ الْأَحْقَافِ {فَقَالُوا} لَمَّا رَجَعُوا إِلَى قَوْمِهِمْ {إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بَلِيغًا أَيْ: قُرْآنًا ذَا عَجَبٍ يُعْجَبُ مِنْهُ لِبَلَاغَتِهِ. {يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ} يَدْعُو إِلَى الصَّوَابِ مِنَ التَّوْحِيدِ وَالْإِيمَانِ {فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا} {وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا} قَرَأَ أَهْلُ الشَّامِ وَالْكُوفَةِ غَيْرَ أَبِي بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ: "وَأَنَّهُ تَعَالَى" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ وَكَذَلِكَ مَا بَعْدَهُ إِلَى قَوْلِهِ {وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ} وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِكَسْرِهِنَّ، وَفَتَحَ أَبُو جَعْفَرٍ مِنْهَا "وَأَنَّهُ" وَهُوَ مَا كَانَ مَرْدُودًا [إِلَى] (٢) الْوَحْيِ وَكَسْرِ مَا كَانَ حِكَايَةً عَنِ الْجِنِّ.
{قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ} “De ki: Bana vahyolundu ki: Bir grup cin [Kur'an'ı] dinledi”. Bunlar Nusaybin cinlerinden dokuz kişiydi. Yedi kişi oldukları da söylenmiştir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in okuyuşunu dinlemişlerdi. Onların haberini Ahkâf Suresi'nde zikretmiştik. Kavimlerine döndüklerinde {فَقَالُوا} “Şöyle dediler:” {إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا} “Doğrusu biz, hayranlık uyandıran bir Kur'an dinledik.” İbn Abbas: "Belâgatli, yani belâgatinden ötürü hayranlık duyulan, şaşılacak derecede güzel bir Kur'an" demiştir. {يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ} “O, doğru yola iletiyor;” tevhid ve imandan ibaret olan doğruya çağırıyor, {فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا} “Biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.” {وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا} “Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir.” Şam ve Kûfe ehli -Âsım'dan rivayet eden Ebû Bekir hariç- hemzenin fethasıyla “Ve ennehu teâlâ” şeklinde okumuşlardır; aynı şekilde bundan sonraki {وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ} “İçimizde Müslümanlar da var” kavline kadar olan kısımları da böyledir. Diğerleri ise bunların hepsini kesre ile okumuşlardır. Ebû Ca'fer ise bunlardan vahye raci olanları fetha ile “ve ennehu”, cinlerden bir aktarım olanları ise kesre ile okumuştur.
16523. Metin
وَالِاخْتِيَارُ كَسْرُ الْكُلِّ لِأَنَّهُ مِنْ قَوْلِ الْجِنِّ لِقَوْمِهِمْ فَهُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى قَوْلِهِ: "فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا" وَقَالُوا: "وَأَنَّهُ تَعَالَى".
Tercih edilen, hepsinin kesre ile okunmasıdır; çünkü bu, cinlerin kendi kavimlerine söyledikleri sözlerdendir. Dolayısıyla {فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا} “Şöyle dediler: Doğrusu biz, hayranlık uyandıran bir Kur'an dinledik” sözüne matuftur; yani onlar "ve innehu teâlâ" demişlerdir.
16524. Metin
وَمَنْ فَتَحَ رَدَّهُ عَلَى قَوْلِهِ: "فَآمَنَّا بِهِ" وَآمَنَّا بِكُلِّ ذَلِكَ؛ فَفَتَحَ "أَنَّ" لِوُقُوعِ الْإِيمَانِ عَلَيْهِ.
Fetha ile okuyan ise1 onu {فَآمَنَّا بِهِ} “Ona iman ettik” sözüne2 ve 'bütün bunlara iman ettik' [anlamına] hamletmiştir; dolayısıyla imanın onun üzerine vâkî olması sebebiyle “enne” (أَنَّ) lafzını fetha ile okumuştur.
16525. Metin
{جَدُّ رَبِّنَا} [جَلَالُ] (١) رَبِّنَا وَعَظَمَتِهِ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وَقَتَادَةُ. يُقَالُ: جَدَّ الرَّجُلُ أَيْ: عَظُمَ، وَمِنْهُ قَوْلُ أَنَسٍ: كَانَ الرَّجُلُ إِذَا قَرَأَ الْبَقَرَةَ وَآلَ عِمْرَانَ جَدَّ فِينَا أَيْ: عَظُمَ قَدْرُهُ.
{جَدُّ رَبِّنَا} “Rabbimizin şanı/azameti” Rabbimizin celâli ve azameti demektir; bunu Mücâhid, İkrime ve Katâde söylemiştir. [Arapçada] "Cedde'r-racul" (جَدَّ الرَّجُلُ) dendiğinde, yani "adam azamet kazandı/yüceldi" manasına gelir. Enes'in şu sözü de bundandır: "Bir adam Bakara ve Âl-i İmrân surelerini okuduğu zaman aramızda azamet kazanır (cedde fînâ), yani kadri yücelirdi."
16526. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ: "جَدُّ رَبِّنَا" أَيْ أَمْرُ رَبِّنَا. وَقَالَ الْحَسَنُ: غِنَى رَبِّنَا. وَمِنْهُ قِيلَ لِلْجَدِّ: حَظٌّ وَرَجُلٌ مَجْدُودٌ.
Süddî şöyle demiştir: "Ceddu rabbinâ", Rabbimizin emri demektir. Hasan ise: Rabbimizin zenginliği, demiştir. Nitekim bundan dolayı nasip/baht için ced (جَدّ) ve talihli adam için mecdûd (مَجْدُود) denilmiştir.
16527. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قُدْرَةُ رَبِّنَا. قَالَ الضَّحَّاكُ: فِعْلُهُ.
İbn Abbas: Rabbimizin kudretidir, demiştir. Dahhâk ise: O'nun fiilidir, demiştir.
16528. Metin
وَقَالَ الْقُرَظِيُّ: آلَاؤُهُ وَنَعْمَاؤُهُ عَلَى خَلْقِهِ.
Kurezî şöyle demiştir: O'nun mahlûkatı üzerindeki nimetleri ve lütuflarıdır.
16529. Metin
وَقَالَ الْأَخْفَشُ: عَلَا مُلْكُ رَبِّنَا {مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا} قِيلَ: تَعَالَى ﷻ وَعَظَمَتُهُ عَنْ أَنْ يَتَّخِذَ صَاحِبَةً [أَوْ وَلَدًا] (٢) .
Ahfeş şöyle demiştir: Rabbimizin mülkü yücedir. {مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا} “O, ne bir eş edinmiştir ne de bir çocuk.” Denildi ki: Allah celle celâluhu ve O'nun azameti, bir eş [veya çocuk] edinmekten münezzeh ve yücedir.
16530. Metin
{وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا (٤) وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا (٥) وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا (٦) }
{وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا (٤) وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا (٥) وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا (٦) } “«Meğer bizim beyinsizimiz, Allah hakkında saçma sapan şeyler söylüyormuş. (4) Biz ise insanların ve cinlerin Allah'a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık. (5) Doğrusu insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı.» (6)”
16531. Metin
{وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا} جَاهِلُنَا قَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: هُوَ إِبْلِيسُ {عَلَى اللَّهِ شَطَطًا} كَذِبًا وَعُدْوَانًا وَهُوَ وَصْفُهُ بِالشَّرِيكِ وَالْوَلَدِ. {وَأَنَّا ظَنَنَّا} حَسَبْنَا {أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ} قَرَأَ يَعْقُوبُ "تَقَوَّلَ" بِفَتْحِ الْوَاوِ وَتَشْدِيدِهَا {عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} أَيْ: كُنَّا نَظُنُّهُمْ صَادِقِينَ فِي قَوْلِهِمْ إِنَّ لِلَّهِ صَاحِبَةً وَوَلَدًا حَتَّى سَمِعْنَا الْقُرْآنَ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ} وَذَلِكَ أَنَّ الرَّجُلَ مِنَ الْعَرَبِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ كَانَ إِذَا سَافَرَ فَأَمْسَى فِي أَرْضٍ قَفْرٍ، قَالَ: أَعُوذُ بِسَيِّدِ هَذَا الْوَادِي مِنْ شَرِّ سُفَهَاءِ قَوْمِهِ، فَيَبِيتُ فِي أَمْنٍ وَجِوَارٍ مِنْهُمْ حَتَّى يُصْبِحَ.
{وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا} “Meğer bizim beyinsizimiz... söylüyormuş”, yani cahilimiz. Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: O, İblis'tir. {عَلَى اللَّهِ شَطَطًا} “Allah hakkında saçma sapan şeyler”, yani yalan ve haddi aşan sözler; o da O'nu ortak ve çocuk sahibi olmakla nitelemektir. {وَأَنَّا ظَنَنَّا} “Biz ise sanmıştık”, zannetmiştik {أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ} “insanların ve cinlerin asla söylemeyeceklerini”; Ya'kûb, vâv'ın fethası ve şeddesiyle “tekavvele” şeklinde okumuştur; {عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a karşı yalan”. Yani: Kur'an'ı dinleyene kadar, onların Allah'ın eşi ve çocuğu olduğuna dair sözlerinde doğru söylediklerini sanıyorduk. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ} “Doğrusu insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı”. Şöyle ki; Câhiliye döneminde Araplardan bir adam yolculuk yapıp da ıssız bir arazide gecelediğinde: "Bu vadinin beyine, kavminin beyinsizlerinin şerrinden sığınırım" der; böylece sabaha kadar onların güvencesi ve himayesinde gecelerdi.
16532. Metin
أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشُّرَيْحِيُّ أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا ابْنُ فَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ مَالِكٍ، حَدَّثَنَا أَبُو الْقَاسِمِ [عَبْدُ الرَّحْمَنِ] ٣ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ الْمَرْوَزِيُّ
Bize Ahmed b. İbrâhim eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshak es-Sa‘lebî haber verdi, bize İbn Fencüveyh haber verdi, bize Abdullah b. Yûsuf b. Ahmed b. Mâlik anlattı, bize Ebu'l-Kâsım [Abdurrahman]3 b. Muhammed b. İshak el-Mervezî anlattı,
16533. Metin
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ سَعِيدِ بْنِ النُّعْمَانِ بِطَرْسُوسَ، حَدَّثَنَا فَرْوَةُ بن أبي ٧٦/أالْمِغْرَاءِ الْكِنْدِيُّ، حَدَّثَنَا الْقَاسِمُ بْنُ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ إِسْحَاقَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ كَرَدْمِ بْنِ أَبِي سَائِبٍ الْأَنْصَارِيِّ قَالَ: خَرَجْتُ مَعَ أَبِي إِلَى الْمَدِينَةِ فِي حَاجَةٍ وَذَلِكَ أَوَّلَ مَا ذُكِرَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِمَكَّةَ، فَآوَانَا الْمَبِيتُ إِلَى رَاعِي غَنَمٍ، فَلَمَّا انْتَصَفَ النَّهَارُ جَاءَ ذِئْبٌ فَأَخَذَ حَمَلًا مِنَ الْغَنَمِ، فَوَثَبَ الرَّاعِي [فَقَالَ] (١) يَا عَامِرَ الْوَادِي جَارَكَ فَنَادَى مُنَادٍ لَا نَرَاهُ، يَقُولُ: يَا سِرْحَانُ أَرْسِلْهُ، فَأَتَى الْحَمَلُ يَشْتَدُّ حَتَّى دَخَلَ الْغَنَمَ وَلَمْ تُصِبْهُ كَدْمَةٌ (٢) فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ عَلَى رَسُولِهِ ﷺ بِمَكَّةَ {وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا} يَعْنِي زَادَ الْإِنْسُ الْجِنَّ بِاسْتِعَاذَتِهِمْ بِقَادَتِهِمْ رَهَقًا.
Bize Mûsâ b. Saîd b. en-Nu'mân Tarsus'ta anlattı, bize Ferve b. Ebi'l-Mığrâ el-Kindî anlattı, bize Kâsım b. Mâlik, Abdurrahman b. İshak'tan, o babasından, o da Kerdem b. Ebî Sâib el-Ensârî'den anlattı; o şöyle dedi: Bir ihtiyacım için babamla birlikte Medine'ye çıktım. Bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Mekke'de ilk anıldığı vakitlerdi. Geceleme vakti bir koyun çobanına sığındık. Gün yarılandığında bir kurt gelip koyunlardan bir kuzu kaptı. Çoban sıçrayıp [şöyle dedi]: "Ey vadinin sakini, himayendekini koru!" Bunun üzerine göremediğimiz bir seslenen şöyle seslendi: "Ey kurt, onu sal!" Bunun üzerine kuzu koşarak geldi ve sürünün içine girdi, üzerinde hiçbir ısırık izi yoktu. Bunun üzerine Allah azze ve celle Mekke'de Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e şu ayeti indirdi: {وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا} “Doğrusu insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı.” Yani insanlar, cinlerin önderlerine sığınmak suretiyle onların azgınlıklarını artırdılar.
16534. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِثْمًا. قَالَ مُجَاهِدٌ: طُغْيَانًا. قَالَ مُقَاتِلٌ: غَيًّا. قَالَ الْحَسَنُ: شَرًّا قَالَ إِبْرَاهِيمُ: عَظَمَةً وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَزْدَادُونَ بِهَذَا التَّعَوُّذِ طُغْيَانًا يَقُولُونَ: سُدْنَا الْجِنَّ وَالْإِنْسَ، وَ"الرَّهَقُ" فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الْإِثْمُ وَغِشْيَانُ الْمَحَارِمِ.
İbn Abbas: Günahlarını [artırdılar], demiştir. Mücâhid: Taşkınlıklarını, demiştir. Mukâtil: Sapıklıklarını, demiştir. Hasan: Şerlerini, demiştir. İbrâhim: Kibirlenmelerini, demiştir. Şöyle ki onlar bu sığınma sebebiyle taşkınlıklarını artırıyor ve: "Cinlere de insanlara da efendi olduk" diyorlardı. Arap kelâmında "er-rehak" (الرَّهَقُ); günah ve haramları irtikâp etmek demektir.
16535. Metin
{وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا (٧) وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا (٨) وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا (٩) }
{وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا (٧) وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا (٨) وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا (٩) } “«Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi asla diriltmeyeceğini sanmışlardı. (7) Doğrusu biz göğe dokunduk; fakat onu güçlü bekçiler ve alevli şahaplarla doldurulmuş bulduk. (8) Oysa biz önceleri dinlemek için onun uygun yerlerinde otururduk. Fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen alevli bir şahap bulur.» (9)”
16536. Metin
{وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا} يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: إِنَّ الْجِنَّ ظَنُّوا {كَمَا ظَنَنْتُمْ} يَا مَعْشَرَ الْكُفَّارِ مِنَ الْإِنْسِ {أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا} بَعْدَ مَوْتِهِ. {وَأَنَّا} تَقُولُ الْجِنُّ {لَمَسْنَا السَّمَاءَ} قَالَ الْكَلْبِيُّ: السَّمَاءُ الدُّنْيَا {فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا} مِنَ الْمَلَائِكَةِ {وَشُهُبًا} مِنَ النُّجُومِ. {وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا} مِنَ السَّمَاءِ {مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ} أَيْ: كُنَّا نَسْتَمِعُ {فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا} أُرْصِدَ لَهُ لِيُرْمَى بِهِ.
{وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا} “Onlar da sanmışlardı”, Allah Teâlâ buyuruyor ki: Cinler de zannetmişlerdi {كَمَا ظَنَنْتُمْ} “sizin sandığınız gibi”, ey insanlardan olan kâfirler topluluğu, {أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا} “Allah'ın hiç kimseyi asla diriltmeyeceğini” ölümünden sonra. {وَأَنَّا} “Doğrusu biz”, cinler der ki: {لَمَسْنَا السَّمَاءَ} “Göğe dokunduk”, Kelbî: Dünya semasıdır, demiştir, {فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا} “fakat onu güçlü bekçilerle... doldurulmuş bulduk” meleklerden [bekçilerle], {وَشُهُبًا} “ve alevli şahaplarla” yıldızlardan [şahaplarla]. {وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا} “Oysa biz önceleri onda otururduk”, semada {مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ} “dinlemek için uygun yerlerde”, yani kulak hırsızlığı yapardık {فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا} “fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen alevli bir şahap bulur”, kendisine fırlatılmak üzere pusuya yatırılmış [bir şahap].
16537. Metin
قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: إِنَّ الرَّجْمَ كَانَ قَبْلَ مَبْعَثِ النَّبِيِّ ﷺ وَلَكِنْ لَمْ يَكُنْ مِثْلَ مَا كَانَ بَعْدَ مَبْعَثِهِ
İbn Kuteybe şöyle demiştir: [Şihablarla] taşlama hadisesi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderilmesinden önce de vardı; fakat peygamber olarak gönderilmesinden sonraki gibi değildi,
16538. Metin
فِي شِدَّةِ الْحِرَاسَةِ، وَكَانُوا يَسْتَرِقُونَ السَّمْعَ فِي بَعْضِ الْأَحْوَالِ، فَلَمَّا بُعِثَ [النَّبِيُّ ﷺ] (١) مُنِعُوا مِنْ ذَلِكَ أَصْلًا (٢) ثُمَّ قَالُوا:
Bekçiliğin şiddeti bakımından [böyle değildi]; onlar bazı durumlarda kulak hırsızlığı yapabiliyorlardı. Fakat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilince bundan tamamen men edildiler (¬٢). Sonra şöyle dediler:
16539. Metin
{وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا (١٠) وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا (١١) وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ نُعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا (١٢) وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى آمَنَّا بِهِ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا (١٣) }
{وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا (١٠) وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا (١١) وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ نُعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا (١٢) وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى آمَنَّا بِهِ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا (١٣) } “«Doğrusu biz bilmiyoruz; yeryüzündekiler için bir kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlar hakkında bir hayır mı diledi?» (10) «Bizden salih (iyi) olanlar da var, bunun altında kalanlar da var; biz türlü türlü yollara ayrılmıştık.» (11) «Biz kesinlikle anladık ki, yeryüzünde Allah'ı asla aciz bırakamayız ve kaçarak da O'ndan kurtulamayız.» (12) «Doğrusu biz hidayet rehberini (Kur'an'ı) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, ne bir eksilmeden ne de bir haksızlığa uğramaktan korkar.» (13)”
16540. Metin
{وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا (١٤) }
{وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا (١٤) } “«Doğrusu içimizde Müslümanlar da var, haktan sapanlar da var. Kim Müslüman olursa, işte onlar doğru yolu aramışlardır.» (14)”
16541. Metin
{وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الْأَرْضِ} بِرَمْيِ الشُّهُبِ {أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا} {وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ} دُونَ الصَّالِحِينَ {كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا} أَيْ: جَمَاعَاتٍ مُتَفَرِّقِينَ وَأَصْنَافًا مُخْتَلِفَةً، وَالْقِدَّةُ: الْقِطْعَةُ مِنَ الشَّيْءِ، يُقَالُ: صَارَ الْقَوْمُ قِدَدًا إِذَا اخْتَلَفَتْ حَالَاتُهُمْ، وَأَصْلُهَا مِنَ الْقَدِّ وَهُوَ الْقَطْعُ. قَالَ مُجَاهِدٌ: يَعْنُونَ: مُسْلِمِينَ وَكَافِرِينَ.
{وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الْأَرْضِ} “Doğrusu biz bilmiyoruz; yeryüzündekiler için bir kötülük mü istendi” şahapların atılmasıyla {أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا} “yoksa Rableri onlar için doğru yolu mu diledi?” {وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ} “Bizden iyi olanlar da var, bundan aşağı olanlar da var” yani salihlerin derecesinden aşağı olanlar. {كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا} “Biz türlü türlü yollara ayrılmıştık.” Yani ayrışmış cemaatler ve farklı fırkalardık. Kıdde (الْقِدَّةُ), bir şeyden bir parça demektir. İnsanların halleri birbirinden farklılaştığında "Sâre'l-kavmu kıdeden" (صَارَ الْقَوْمُ قِدَدًا) denir. Kökü ise kesmek anlamına gelen "kadd" (الْقَدّ) kelimesindendir. Mücâhid: "Müslümanlar ve kâfirler [olarak fırkalara ayrılmıştık] manasını kastediyorlar" demiştir.
16542. Metin
وَقِيلَ: [ذَوُو] (١) أَهْوَاءٍ مُخْتَلِفَةٍ، وَقَالَ الْحَسَنُ وَالسُّدِّيُّ: الْجِنُّ أَمْثَالُكُمْ فَمِنْهُمْ قَدَرِيَّةٌ وَمُرْجِئَةٌ وَرَافِضَةٌ.
Denildi ki: Farklı hevalara sahip fırkalar demektir. Hasan ve Süddî şöyle demiştir: Cinler de sizin gibidir; içlerinde Kaderiyye, Mürcie ve Râfıza vardır.
16543. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: شِيَعًا وَفِرَقًا لِكُلِّ فِرْقَةٍ هَوًى كَأَهْوَاءِ النَّاسِ.
İbn Keysân şöyle demiştir: Tıpkı insanların hevaları gibi, her fırkanın ayrı bir hevası olan fırkalar ve gruplar [demektir].
16544. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: أَلْوَانًا شَتَّى، وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: أَصْنَافًا. {وَأَنَّا ظَنَنَّا} عَلِمْنَا وَأَيْقَنَّا {أَنْ لَنْ نُعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ} أَيْ: لَنْ نَفُوتَهُ إِنْ أَرَادَ بِنَا أَمْرًا {وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا} إِنْ طَلَبَنَا. {وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى} [الْقُرْآنَ وَمَا أَتَى بِهِ مُحَمَّدٌ] ٢ {آمَنَّا بِهِ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا} نُقْصَانًا مِنْ عَمَلِهِ وَثَوَابِهِ {وَلَا رَهَقًا} ظُلْمًا. وَقِيلَ: مَكْرُوهًا يَغْشَاهُ. {وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ} وَهْمُ الَّذِينَ آمَنُوا بِمُحَمَّدٍ ﷺ {وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ} الْجَائِرُونَ الْعَادِلُونَ
Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Çeşit çeşit [demektir]. Ebû Ubeyde ise: Sınıf sınıf [demektir], demiştir. {وَأَنَّا ظَنَنَّا} “Gerçekten biz anladık” [yani] bildik ve kesin olarak inandık {أَنْ لَنْ نُعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ} “ki yeryüzünde Allah'ı asla aciz bırakamayız” yani bizim hakkımızda bir şey murat ederse O'nun elinden kaçıp kurtulamayız {وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا} “kaçmakla da O'nu asla aciz bırakamayız” şayet bizi dilerse (yakalamak isterse). {وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى} “Doğrusu biz hidayeti işittiğimiz zaman” [Kur'an'ı ve Muhammed'in getirdiğini] 2 {آمَنَّا بِهِ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا} “ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, ne bir eksilmeden” [yani] amelinden ve sevabından bir noksanlıktan {وَلَا رَهَقًا} “ne de bir haksızlıktan korkar.” [yani] zulümden [korkmaz]. Şöyle de denilmiştir: Kendisini kuşatacak hoşlanmadığı bir şeyden [korkmaz]. {وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ} “Doğrusu içimizden Müslüman olanlar da var” onlar Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman eden kimselerdir {وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ} “haktan sapanlar da var.” [yani] zalimler ve sapanlar
16545. Metin
عَنِ الْحَقِّ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُمُ الَّذِينَ جَعَلُوا لِلَّهِ نِدًّا، يُقَالُ: أَقْسَطَ الرَّجُلُ إِذَا عدل فهو مسقط، وَقِسْطٌ إِذَا جَارَ فَهُوَ قَاسِطٌ {فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا} أَيْ: قَصَدُوا طَرِيقَ الْحَقِّ وَتَوَخَّوْهُ.
Haktan sapanlardır. İbn Abbas: "Onlar Allah'a ortak koşanlardır" demiştir. Şöyle denir: Bir adam adaletli davrandığı zaman "aksata" (أَقْسَطَ) denir ve o "muksit" (مُقْسِط) olur; zulmettiği zaman ise "kaseto" (قَسَطَ) denir ve o "kâsıt" (قَاسِط) olur. {فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا} “Kim Müslüman olursa, işte onlar doğru yolu aramışlardır.” Yani hak yolu kastetmişler ve onu aramışlardır.
16546. Metin
{وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا (١٥) وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا (١٦) لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا (١٧) }
{وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا (١٥) وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا (١٦) لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا (١٧) } “«Haktan sapanlara gelince; onlar cehenneme odun olmuşlardır. (15) Şayet doğru yolda dosdoğru yürüselerdi, onları bol bir su ile rızıklandırırdık; (16) Kendilerini onun içinde sınamak için. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, O da onu gittikçe artan çetin bir azaba sokar.» (17)”
16547. Metin
{وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ} الَّذِينَ كَفَرُوا {فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا} كَانُوا وَقُودَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. ثُمَّ رَجَعَ إِلَى كُفَّارِ مَكَّةَ فَقَالَ: {وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ} اخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِهَا فَقَالَ قَوْمٌ: لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى طَرِيقَةِ الْحَقِّ وَالْإِيمَانِ وَالْهُدَى فَكَانُوا مُؤْمِنِينَ مُطِيعِينَ {لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا} كَثِيرًا قَالَ مُقَاتِلٌ: وَذَلِكَ بَعْدَمَا رَفَعَ عَنْهُمُ الْمَطَرَ سَبْعَ سِنِينَ. وَقَالُوا مَعْنَاهُ لَوْ آمَنُوا لَوَسَّعْنَا عَلَيْهِمْ فِي الدُّنْيَا وَأَعْطَيْنَاهُمْ مَالًا كَثِيرًا وَعَيْشًا رَغَدًا وَضَرْبُ الْمَاءِ الْغَدَقِ مَثَلًا لِأَنَّ الْخَيْرَ وَالرِّزْقَ كُلَّهُ فِي الْمَطَرِ، كَمَا قَالَ: "وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ" الْآيَةَ (الْمَائِدَةِ-٦٦) وَقَالَ: "وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ" الْآيَةَ (الْأَعْرَافِ-٩٦) . وَقَوْلُهُ تَعَالَى: {لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ} أَيْ: لِنَخْتَبِرَهُمْ كَيْفَ شُكْرُهُمْ فِيمَا خُوِّلُوا. وَهَذَا قَوْلُ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ وَعَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ وَالضَّحَّاكِ وَقَتَادَةَ وَمُقَاتِلٍ وَالْحَسَنِ.
{وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ} “Haktan sapanlara gelince;” inkâr edenler, {فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا} “onlar cehenneme odun olmuşlardır”, kıyamet gününde ateşin yakıtı olmuşlardır. Sonra Mekke kâfirlerine dönerek şöyle buyurdu: {وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ} “Şayet yolda dosdoğru yürüselerdi”. Bunun tefsirinde ihtilaf ettiler; bir topluluk şöyle dedi: Şayet hak, iman ve hidayet yolu üzerinde dosdoğru dursalar, mümin ve itaatkâr olsalardı {لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا} “onları bol bir su ile rızıklandırırdık”, yani çok su verirdik. Mukâtil: Bu, yağmurun onlardan yedi yıl kesilmesinden sonradır, demiştir. Şöyle de dediler: Manası, şayet iman etselerdi dünyada onların rızkını genişletir, kendilerine bol mal ve refah dolu bir hayat verirdik. Bol su misal olarak getirilmiştir; çünkü bütün hayır ve rızık yağmurdadır. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden yerlerdi..." ayeti (el-Mâide-66). Yine şöyle buyurmuştur: "Eğer o ülkelerin halkı iman edip sakınsalardı, elbette onların üzerine gökten bereketler açardık..." ayeti (el-A'râf-96). Allah Teâlâ'nın: {لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ} “Kendilerini onun içinde sınamak için” kavli, yani kendilerine verilen bu nimetler hususunda şükürlerinin nasıl olacağını imtihan etmek içindir. Bu, Saîd b. el-Müseyyeb, Atâ b. Ebî Rebâh, Dahhâk, Katâde, Mukâtil ve Hasan'ın görüşüdür.
16548. Metin
وَقَالَ آخَرُونَ: مَعْنَاهَا وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى طَرِيقَةِ الْكُفْرِ وَالضَّلَالَةِ لَأَعْطَيْنَاهُمْ مَالًا كَثِيرًا وَلَوَسَّعْنَا عَلَيْهِمْ لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ، عُقُوبَةً لَهُمْ وَاسْتِدْرَاجًا حَتَّى يَفْتَتِنُوا بِهَا فَنُعَذِّبَهُمْ، وَهَذَا قَوْلُ الرَّبِيعِ بْنِ أَنَسٍ وَزَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ وَالْكَلْبِيِّ وَابْنِ كَيْسَانَ، كَمَا قَالَ اللَّهُ: "فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ" الْآيَةَ (الْأَنْعَامِ-٤٤) .
Başkaları ise şöyle demiştir: Bunun manası; şayet küfür ve sapıklık yolu üzerinde dosdoğru devam etselerdi, onları bununla sınamak, onlara bir ceza ve derece derece helake yaklaştırma (istidrac) olmak üzere kendilerine bol mal verir ve rızıklarını genişletirdik; nihayet onunla fitneye düşerler, biz de onlara azap ederdik. Bu; Rebî' b. Enes, Zeyd b. Eslem, Kelbî ve İbn Keysân'ın görüşüdür. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, her şeyin kapılarını onlara açıverdik..." ayeti (el-En'âm-44).
16549. Metin
{وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ وَيَعْقُوبُ: "يَسْلُكْهُ" بِالْيَاءِ وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنُّونِ، أَيْ: نُدْخِلْهُ {عَذَابًا صَعَدًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: شَاقًّا وَالْمَعْنَى ذَا صَعَدٍ أَيْ: ذَا مَشَقَّةٍ. قَالَ قَتَادَةُ: لَا رَاحَةَ فِيهِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: لَا فَرَحَ فِيهِ. قَالَ الْحَسَنُ: لَا يَزْدَادُ إِلَّا شِدَّةً. وَالْأَصْلُ فِيهِ أَنَّ الصُّعُودَ يَشُقُّ عَلَى [النَّاسُ] ١ .
{وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ} “Kim de Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, [Rabbi] onu sokar...” Kûfeliler ve Ya‘kûb yâ harfi ile "yeslük-hü" (يَسْلُكْهُ) şeklinde okumuşlardır; diğer [kıraat imamları] ise nûn harfi ile [neslük-hü / نَسْلُكْهُ şeklinde] okumuşlardır; yani: "Onu sokarız/girdiririz" demektir. {عَذَابًا صَعَدًا} “...şiddetli/zorlu bir azaba.” İbn Abbâs: "Meşakkatli/zor bir azaba" demiştir. Buradaki mana 'yokuşlu/tırmanışlı', yani meşakkatli [bir azap] demektir. Katâde: "İçinde hiçbir rahatlık bulunmayan [bir azap]" demiştir. Mukâtil ise: "İçinde hiçbir sevinç bulunmayan [bir azap]" demiştir. el-Hasan: "Sadece şiddeti artan [bir azap]" demiştir. Bunun kökenindeki mana şudur: Yokuşa tırmanmak (suûd) insanlara 1 pek meşakkatli gelir.
16550. Metin
{وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا (١٨) وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا (١٩) }
{وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا (١٨) وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا (١٩) } “«Şüphesiz mescitler Allah'ındır; öyleyse Allah ile birlikte hiç kimseye dua etmeyin/yalvarmayın. (18) Allah'ın kulu O'na dua/ibadet etmek üzere ayağa kalktığında, neredeyse [cinler] onun etrafında birbirine kenetlenip keçe gibi yığılacaklardı.» (19)”
16551. Metin
{وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ} يَعْنِي الْمَوَاضِعَ الَّتِي بُنِيَتْ لِلصَّلَاةِ وَذِكْرِ اللَّهِ {فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا} قَالَ قَتَادَةُ: كَانَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى إِذَا دَخَلُوا كَنَائِسَهُمْ وَبِيَعَهُمْ أَشْرَكُوا بِاللَّهِ فَأَمَرَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ أَنْ يُخْلِصُوا لِلَّهِ الدَّعْوَةَ إِذَا دَخَلُوا الْمَسَاجِدَ وَأَرَادَ بِهَا الْمَسَاجِدَ كُلَّهَا (١) .
{وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ} “Şüphesiz mescitler Allah'ındır”, yani namaz kılmak ve Allah'ı zikretmek için inşa edilmiş mekânlardır. {فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا} “Öyleyse Allah ile birlikte hiç kimseye dua etmeyin/yalvarmayın.” Katâde şöyle demiştir: Yahudiler ve Hristiyanlar kiliselerine ve havralarına girdiklerinde Allah'a ortak koşarlardı; bunun üzerine Allah müminlere mescitlere girdiklerinde duayı/ibadeti sırf Allah'a has kılmalarını emretti ve bununla bütün mescitleri kastetti (¬١).
16552. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ: أَرَادَ بِهَا الْبِقَاعَ كُلَّهَا لِأَنَّ الْأَرْضَ جُعِلَتْ كُلُّهَا مَسْجِدًا لِلنَّبِيِّ ﷺ.
Hasan şöyle demiştir: Bununla bütün yeryüzü parçalarını kastetmiştir; zira yeryüzünün tamamı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için mescit kılınmıştır.
16553. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: قَالَتِ الْجِنُّ لِلنَّبِيِّ ﷺ كَيْفَ لَنَا أَنْ [نَأْتِيَ الْمَسْجِدَ وَأَنْ] (٢) نَشْهَدَ مَعَكَ الصَّلَاةَ وَنَحْنُ نَاءُونَ؟ فَنَزَلَتْ: "وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ" (٣) .
Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Cinler Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "Bizler [senden] uzakta iken [mescide gelip] seninle birlikte namazda hazır bulunmamız nasıl mümkün olur?" dediler. Bunun üzerine: "Mescitler Allah'ındır" ayeti indi (¬٣).
16554. Metin
وَرُوِيَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ أَيْضًا: أَنَّ الْمُرَادَ بِالْمَسَاجِدِ الْأَعْضَاءُ الَّتِي يَسْجُدُ عَلَيْهَا الْإِنْسَانُ وَهِيَ سَبْعَةٌ: الْجَبْهَةُ وَالْيَدَانِ وَالرُّكْبَتَانِ وَالْقَدَمَانِ؟ يَقُولُ: هَذِهِ الْأَعْضَاءُ الَّتِي يَقَعُ عَلَيْهَا السُّجُودُ مَخْلُوقَةٌ لِلَّهِ فَلَا تَسْجُدُوا عَلَيْهَا لِغَيْرِهِ (٤) .
Yine Saîd b. Cübeyr'den rivayet edildiğine göre: Mescitlerden maksat, insanın üzerine secde ettiği uzuvlarıdır ki bunlar yedi tanedir: Alın, iki el, iki diz ve iki ayak. Şöyle demektedir: Secdenin üzerine vaki olduğu bu uzuvlar Allah için yaratılmıştır; öyleyse onlar üzerinde Allah'tan başkasına secde etmeyin (¬٤).
16555. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْعَبَّاسِ الْحُمَيْدِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْحَسَنِ الْهِلَالِيُّ وَالسَّرِيُّ بْنُ خُزَيْمَةَ قَالَا حَدَّثَنَا يَعْلَى بْنُ أَسَدٍ، حَدَّثَنَا وُهَيْبٌ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ طَاوُوسٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "أُمِرْتُ أَنْ أَسْجُدَ عَلَى سَبْعَةِ أَعْضَاءَ: الْجَبْهَةُ -وَأَشَارَ بِيَدِهِ إِلَيْهَا -وَالْيَدَيْنِ وَالرُّكْبَتَيْنِ وَأَطْرَافِ الْقَدَمَيْنِ وَلَا أَكُفَّ الثَّوْبَ وَلَا الشَّعْرَ" (٥) .
Bize Ebû Saîd Ahmed b. Muhammed b. el-Abbâs el-Humeydî haber verdi, bize Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah el-Hâfız haber verdi, bize Ebû Abdullah Muhammed b. Ya'kûb haber verdi, bize Ali b. el-Hasan el-Hilâlî ve es-Serî b. Huzeyme anlattılar, dediler ki: Bize Ya'lâ b. Esed anlattı, bize Vüheyb, Abdullah b. Tâvûs'tan, o babasından, o da İbn Abbas'tan anlattı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Yedi uzuv üzerine secde etmekle emrolundum: Alın -eliyle ona işaret etti-, iki el, iki diz ve iki ayağın parmak uçları; bir de elbiseyi ve saçı toplamamakla [emrolundum]" (¬٥).
16556. Metin
فَإِنْ جَعَلْتَ الْمَسَاجِدَ مَوَاضِعَ الصَّلَاةِ فَوَاحِدُهَا مَسْجِدٌ بِكَسْرِ الْجِيمِ، وَإِنْ جَعَلْتَهَا الْأَعْضَاءَ فَوَاحِدُهَا مَسْجَدٌ بِفَتْحِ الْجِيمِ. {وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ} قَرَأَ نَافِعٌ وَأَبُو بَكْرٍ بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ، وَقَرَأَ الباقون بفتحها ١/ب "لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ"
Eğer mescitleri namaz kılınan yerler/mekânlar kabul edersen, bunun tekili cîm harfinin kesresiyle mescid (مَسْجِد)dir. Şayet onları [secde] uzuvları kabul edersen, bunun tekili cîm harfinin fethasıyla mesced (مَسْجَد)dir. {وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ} “Doğrusu Allah'ın kulu kalktığında...” [ayetini] Nâfi‘ ve Ebû Bekr hemzenin kesresiyle [ve innehu şeklinde] okumuşlar, diğer kıraat imamları ise fethasıyla [ve ennehu şeklinde] okumuşlardır: “Allah'ın kulu kalktığında...”
16557. Metin
يَعْنِي النَّبِيَّ ﷺ {يَدْعُوهُ} يَعْنِي يَعْبُدُهُ وَيَقْرَأُ الْقُرْآنَ، ذَلِكَ حِينَ كَانَ يُصَلِّي بِبَطْنِ نَخْلَةَ وَيَقْرَأُ الْقُرْآنَ {كَادُوا} يَعْنِي الْجِنَّ {يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا} أَيْ يَرْكَبُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَيَزْدَحِمُونَ حِرْصًا عَلَى اسْتِمَاعِ الْقُرْآنِ. هَذَا قَوْلُ الضَّحَّاكِ وَرِوَايَةُ عَطِيَّةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastetmektedir. {يَدْعُوهُ} “O'na dua/ibadet etmek üzere”, yani O'na ibadet edip Kur'an okuduğunda; bu, Batn-ı Nahle'de namaz kılıp Kur'an okuduğu zamandı. {كَادُوا} “Neredeyse [cinler]”, yani cinler, {يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا} “onun etrafında birbirine kenetlenip keçe gibi yığılacaklardı.” Yani Kur'an'ı dinleme hırsından ötürü birbirlerinin üzerine biniyor ve izdiham oluşturuyorlardı. Bu, Dahhâk'ın sözü ve Atıyye'nin İbn Abbas'tan rivayetidir.
16558. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنْهُ: هَذَا مِنْ قَوْلِ النَّفَرِ الَّذِينَ رَجَعُوا إِلَى قَوْمِهِمْ مِنَ الْجِنِّ أَخْبَرُوهُمْ بِمَا رَأَوْا مِنْ طَاعَةِ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ وَاقْتِدَائِهِمْ بِهِ فِي الصَّلَاةِ (١) .
Saîd b. Cübeyr ise ondan şöyle rivayet etmiştir: Bu, cinlerden kavimlerine dönen grubun sözlerindendir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabının ona olan itaatlerini ve namazda ona uymalarını gördüklerinde kavimlerine bunu haber vermişlerdir (¬١).
16559. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَابْنُ زَيْدٍ يَعْنِي لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ بِالدَّعْوَةِ تَلَبَّدَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ، وَتَظَاهَرُوا عَلَيْهِ لِيُبْطِلُوا الْحَقَّ الَّذِي جَاءَهُمْ بِهِ، وَيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ فَأَبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ، وَيُتِمَّ هَذَا الْأَمْرَ، وَيَنْصُرَهُ عَلَى مَنْ نَاوَأَهُ (٢) .
Hasan, Katâde ve İbn Zeyd ise şöyle demiştir: Yani Allah'ın kulu davet ile kıyam ettiğinde insanlar ve cinler kenetlendi; onun getirdiği hakkı iptal etmek ve Allah'ın nurunu söndürmek için ona karşı birlik oldular. Fakat Allah nurunu tamamlamaktan, bu dini muzaffer kılmaktan ve ona düşmanlık edene karşı peygamberine yardım etmekten başkasına razı olmadı (¬٢).
16560. Metin
وَقَرَأَ هُشَامٌ عَنِ ابْنِ عَامِرٍ: "لُبَدًا" بِضَمِّ اللَّامِ، وَأَصْلُ "اللُّبَدِ" الْجَمَاعَاتُ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ، وَمِنْهُ سُمِّيَ اللِّبَدُ الَّذِي يُفْرَشُ لِتَرَاكُمِهِ، وَتَلَبَّدَ الشَّعْرُ: إِذَا تَرَاكَمَ.
Hişâm, İbn Âmir'den lâm harfinin dammesiyle "lübeden" (لُبَدًا) şeklinde okumuştur. "El-Lübed" kelimesinin aslı birbiri üzerine yığılmış topluluklardır. Üst üste yığılmasından ötürü yere serilen keçeye (el-libed) de bu isim verilmiştir. Saç birbirine dolanıp keçeleştiğinde "telebbüde'ş-şa'r" (تَلَبَّدَ الشَّعْرُ) denir.
16561. Metin
{قُلْ إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا (٢٠) قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا (٢١) قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا (٢٢) إِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالَاتِهِ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا (٢٣) }
{قُلْ إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا (٢٠) قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا (٢١) قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا (٢٢) إِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالَاتِهِ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا (٢٣) } “De ki: «Ben ancak Rabbime dua ederim ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmam.» (20) De ki: «Doğrusu ben size ne bir zarar vermeye ne de bir fayda sağlamaya mâlikim.» (21) De ki: «Doğrusu beni Allah'a karşı kimse asla koruyamaz ve ben O'ndan başka sığınılacak bir sığınak da asla bulamam. (22) Ancak Allah'tan olanı ve O'nun gönderdiklerini tebliğ edebilirim. Kim Allah'a ve Resûlü'ne isyan ederse, şüphesiz onun için içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.» (23)”
16562. Metin
{قُلْ إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَعَاصِمٌ وَحَمْزَةُ: "قُلْ" عَلَى الْأَمْرِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "قَالَ" يَعْنِي رَسُولَ اللَّهِ ﷺ "إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي" قَالَ مُقَاتِلٌ: وَذَلِكَ أَنَّ كُفَّارَ مَكَّةَ قَالُوا لِلنَّبِيِّ ﷺ: لَقَدْ جِئْتَ بِأَمْرٍ عَظِيمٍ فَارْجِعْ عَنْهُ فَنَحْنُ نُجِيرُكَ، فَقَالَ لَهُمْ: إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي {وَلَا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا} {قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا} لَا أَقْدِرُ أَنْ أَدْفَعَ عَنْكُمْ ضَرًا {وَلَا رَشَدًا} أَيْ لَا أَسُوقُ إِلَيْكُمْ رَشَدًا أَيْ: خَيْرًا يَعْنِي أَنَّ اللَّهَ يَمْلِكُهُ. {قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ} لَنْ يَمْنَعَنِي مِنْ أَحَدٍ إِنْ عَصَيْتُهُ {وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا} مَلْجَأً أَمِيلُ إِلَيْهِ. وَمَعْنَى "الْمُلْتَحَدِ" أَيِ: الْمَائِلِ. قَالَ السُّدِّيُّ: حِرْزًا. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: مُدْخَلًا فِي الْأَرْضِ مِثْلَ السِّرْبِ. {إِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالَاتِهِ} فَفِيهِ الْجِوَارُ وَالْأَمْنُ وَالنَّجَاةُ، قَالَهُ الْحَسَنُ. قَالَ مُقَاتِلٌ: ذَلِكَ الَّذِي يُجِيرُنِي مِنْ عَذَابِ اللَّهِ، يَعْنِي التَّبْلِيغَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: إِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللَّهِ فَذَلِكَ الَّذِي أَمْلِكُهُ بِعَوْنِ
{قُلْ إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي} “De ki: «Ben ancak Rabbime dua ederim»” Ebû Ca'fer, Âsım ve Hamza emir kipiyle "Kul" (قُلْ) şeklinde; diğerleri ise "Kâle" (قَالَ), yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ben ancak Rabbime dua ederim" [dedi] şeklinde okumuşlardır. Mukâtil şöyle demiştir: Bu durum, Mekke kâfirlerinin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "Sen pek büyük bir işle geldin; bundan vazgeç, seni biz himaye ederiz" demeleri üzerine gerçekleşmiştir. Bunun üzerine onlara: "Ben ancak Rabbime dua ederim {وَلَا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا} ve O'na hiç kimseyi ortak koşmam" demiştir. {قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا} “De ki: «Şüphesiz ben size ne bir zarar vermeye” sizden bir zararı savmaya güç yetirebilirim 1 {وَلَا رَشَدًا} “ne de bir fayda sağlamaya mâlikim.»” yani size bir reşed, yani bir hayır ulaştırmaya [güç yetiremem]; zira buna ancak Allah mâliktir. {قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ} “De ki: «Gerçekten beni Allah'a karşı hiç kimse himaye edemez” şayet O'na isyan edersem beni O'ndan kimse koruyamaz {وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا} “ve O'ndan başka asla bir sığınak da bulamam.»” kendisine meyledeceğim bir melce (sığınak) [bulamam]. "El-Mültehad" (الْمُلْتَحَد) kelimesinin anlamı, meyledilen yer demektir. es-Süddî: "Korunak (hırz)" demiştir. el-Kelbî: "Yeraltında dehliz gibi girilecek bir yerdir" demiştir. 2 {إِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالَاتِهِ} “«Ancak Allah'tan bir tebliğ ve O'nun elçilik görevleri müstesna.»” Himaye, emniyet ve kurtuluş işte bundadır; bunu el-Hasan[-ı Basrî] söylemiştir. Mukâtil: "Beni Allah'ın azabından kurtaracak olan budur; yani tebliğdir" demiştir. Katâde ise şöyle demiştir: "«Ancak Allah'tan bir tebliğ» [ifadesi], Allah'ın yardımıyla
16563. Metin
اللَّهِ وَتَوْفِيقِهِ. وَقِيلَ: لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًا وَلَا رَشَدًا لَكِنْ أُبَلِّغُ بَلَاغًا مِنَ اللَّهِ فَإِنَّمَا أَنَا مُرْسَلٌ بِهِ لَا أَمْلِكُ إِلَّا مَا مُلِّكْتُ {وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} وَلَمْ يُؤْمِنْ {فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا}
muvaffak kılmasıyla mâlik olduğum şey budur. Şöyle de denilmiştir: Size ne bir zarar ne de bir fayda vermeye mâlik değilim; ancak Allah'tan bir tebliğ ulaştırırım; ben sadece onunla gönderilmiş bir elçiyim, bana mâlik kılınandan başkasına mâlik değilim. {وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} “Kim Allah'a ve Resûlü'ne isyan ederse” ve iman etmezse {فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا} “şüphesiz onun için içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.”
16564. Metin
{حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا (٢٤) قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا (٢٥) عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا (٢٦) إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا (٢٧) لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا (٢٨) }
{حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا (٢٤) قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا (٢٥) عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا (٢٦) إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا (٢٧) لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا (٢٨) } “Nihayet tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcısının daha zayıf ve sayısının daha az olduğunu bileceklerdir. (24) De ki: «Tehdit olunduğunuz şey yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyacaktır, ben bilmem.» (25) O, gaybı bilendir; gaybına hiç kimseyi muttali kılmaz. (26) Ancak razı olduğu elçi müstesna; çünkü O, onun önünden ve arkasından gözetleyiciler sevk eder. (27) Bilsin diye ki; Rablerinin gönderdiklerini gerçekten tebliğ etmişlerdir. O, onların yanındakileri kuşatmış ve her şeyi tek tek saymıştır. (28)”
16565. Metin
{حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ} يَعْنِي الْعَذَابَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ {فَسَيَعْلَمُونَ} عِنْدَ نُزُولِ الْعَذَابِ {مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا} أَهُمْ أَمِ الْمُؤْمِنُونَ. {قُلْ إِنْ أَدْرِي} [أَيْ مَا أَدْرِي] (١) {أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ} يَعْنِي الْعَذَابَ وَقِيلَ الْقِيَامَةُ {أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا} أَجَلًا وَغَايَةً تَطُولُ مُدَّتُهَا يَعْنِي: أَنَّ عِلْمَ وَقْتِ الْعَذَابِ غَيْبٌ لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ. {عَالِمُ الْغَيْبِ} رُفِعَ عَلَى نَعْتِ قَوْلِهِ "رَبِّي" وَقِيلَ: هُوَ عَالَمُ الْغَيْبِ {فَلَا يُظْهِرُ} لَا يُطْلِعُ {عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا} {إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ} إِلَّا مَنْ يَصْطَفِيهِ لِرِسَالَتِهِ فَيُظْهِرَهُ عَلَى مَا يَشَاءُ مِنَ الْغَيْبِ لِأَنَّهُ يَسْتَدِلُّ عَلَى نُبُوَّتِهِ بِالْآيَةِ الْمُعْجِزَةِ بِأَنْ يُخْبِرَ عَنِ الْغَيْبِ {فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا} ذِكْرُ بَعْضِ الْجِهَاتِ دَلَالَةً عَلَى جَمِيعِهَا رَصدًا أَيْ: يَجْعَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ وَخَلْفَهُ حَفَظَةً مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَحْفَظُونَهُ مِنَ الشَّيَاطِينِ أَنْ يَسْتَرِقُوا السَّمْعَ، وَمِنَ الْجِنِّ أَنْ يَسْتَمِعُوا الْوَحْيَ فَيُلْقُوا إِلَى الْكَهَنَةِ.
{حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ} “Nihayet tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman”, yani kıyamet günündeki azabı; {فَسَيَعْلَمُونَ} “o zaman bileceklerdir” azap indiğinde {مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا} “kimin yardımcısının daha zayıf ve sayısının daha az olduğunu”; kendileri mi yoksa müminler mi? {قُلْ إِنْ أَدْرِي} “De ki: Bilmem”, [yani ben bilmem] {أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ} “tehdit olunduğunuz şey yakın mıdır”, yani azap; kıyamet olduğu da söylenmiştir, {أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا} “yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyacaktır”, yani vadesi uzayan bir süre ve son mu belirleyecektir. Yani azap vaktinin ilmi, Allah'tan başkasının bilmediği bir gaybdır. {عَالِمُ الْغَيْبِ} “O, gaybı bilendir”; "Rabbî" kelimesinin sıfatı olarak merfû kılınmıştır; O gaybı bilendir (Hüve âlimu'l-ğaybi) takdirindedir de denilmiştir. {فَلَا يُظْهِرُ} “muttali kılmaz”, açığa vurup bildirmez {عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا} “gaybına hiç kimseyi”. {إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ} “Ancak razı olduğu elçi müstesna”, yani elçiliği için seçtiği kimseler müstesna; nitekim gaybdan dilediğini ona bildirir; çünkü elçi gaybı haber vermek suretiyle gösterdiği mucizevi ayetle peygamberliğine delil getirir. {فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا} “Çünkü O, onun önünden ve arkasından gözetleyiciler sevk eder.” Bazı yönlerin zikredilmesi bütün yönlere delalet eder; raseden (رَصَدًا), yani onun önünden ve arkasından meleklerden bekçiler koyar ki onu şeytanların kulak hırsızlığı yapmasından ve cinlerin vahyi dinleyip kâhinlere ulaştırmasından korusunlar.
16566. Metin
قَالَ مُقَاتِلٌ وَغَيْرُهُ: كَانَ اللَّهُ إِذَا بَعَثَ رَسُولًا أَتَاهُ إِبْلِيسُ فِي صُورَةِ مَلَكٍ يُخْبِرُهُ فَيَبْعَثُ اللَّهُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمَنْ خَلْفِهِ رَصَدًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَحْرُسُونَهُ وَيَطْرُدُونَ الشَّيَاطِينَ، فَإِذَا جَاءَهُ شَيْطَانٌ فِي صُورَةِ مَلَكٍ أَخْبَرُوهُ بِأَنَّهُ شَيْطَانٌ، فَاحْذَرْهُ وَإِذَا جَاءَهُ مَلَكٌ قَالُوا لَهُ: هَذَا رَسُولُ رَبِّكَ ٢ .
Mukâtil ve başkaları şöyle demiştir: Allah bir elçi gönderdiğinde, İblis ona melek suretinde gelip [asılsız] haberler verirdi. Bunun üzerine Allah, onun önünden ve arkasından kendisini koruyan ve şeytanları uzaklaştıran meleklerden gözetleyiciler/bekçiler gönderirdi. Şayet ona melek suretinde bir şeytan gelirse melekler ona: "O bir şeytandır, ondan sakın!" diye haber verirlerdi. Ona [gerçek] melek geldiğinde ise kendisine: "Bu Rabbinin elçisidir" derlerdi.2
16567. Metin
{لِيَعْلَمَ} قَرَأَ يَعْقُوبُ: "لِيُعْلَمَ" بِضَمِّ الْيَاءِ أَيْ لِيَعْلَمَ النَّاسُ {أَنَّ} الرُّسُلَ {قَدْ أَبْلَغُوا} وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الْيَاءِ أَيْ: "لَيَعْلَمَ" الرَّسُولُ، أَنَّ الْمَلَائِكَةَ قَدْ أَبْلَغُوا {رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ} أَيْ: عَلِمَ اللَّهُ مَا عِنْدَ الرُّسُلِ فَلَمْ يَخْفَ عَلَيْهِ شَيْءٌ {وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَحْصَى مَا خَلَقَ وَعَرَفَ عَدَدَ مَا خَلَقَ فَلَمْ يَفُتْهُ عِلْمُ شَيْءٍ حَتَّى مَثَاقِيلِ الذَّرِّ وَالْخَرْدَلِ. وَنُصِبَ "عَدَدًا" عَلَى الْحَالِ، وَإِنْ شِئْتَ عَلَى الْمَصْدَرِ، أَيْ عَدَّ [عَدَّا] ١ .
{لِيَعْلَمَ} “Bilsin diye”; Ya‘kūb, yâ harfinin ötトレーニングsiyle (zamme ile) "li-yu‘leme" (bilinsin diye) şeklinde okumuştur; yani insanlar elçilerin {أَنَّ} {قَدْ أَبْلَغُوا} [kendilerine verileni] tebliğ ettiklerini bilsinler diye. Diğer [kıraat imamları] ise yâ harfinin üstünüyle (fetha ile) okumuşlardır; yani elçi, meleklerin {رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ} “Rablerinin risaletlerini” [tebliğ ettiklerini] bilsin diye. {وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ} “Ve onların yanındakileri kuşatmıştır”, yani Allah elçilerin nezdinde olanı bilmiştir ve O'na hiçbir şey gizli kalmamıştır. {وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا} “Ve her şeyi birer birer saymıştır”. İbn Abbâs şöyle dedi: "Yarattıklarını saymış ve yarattıklarının sayısını bilmiştir; öyle ki zerre ve hardal tanesi ağırlığına varıncaya kadar hiçbir şeyin bilgisi O'ndan kaçmamıştır." "Adeden" (عَدَدًا) kelimesi hâl olarak mansub kılınmıştır; dilersen meful-i mutlak (masdar) olarak mansub kılınmıştır, yani "adde [adden]" (tam bir sayışla saydı) 1 takdirindedir.