Mürselât

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

16802. Metin

سُورَةُ الْمُرْسَلَاتِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Mürselât Suresi Mekkîdir (¬١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

16803. Metin

{وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا (١) فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا (٢) وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا (٣) فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا (٤) }

{وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا (١) فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا (٢) وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا (٣) فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا (٤) } “(Birbiri peşinden) iyilikle gönderilenlere, estikçe esip savuranlara, (bulutları/vahyi) yaydıkça yayanlara ve (hak ile batılı) ayırt ettikçe ayıranlara andolsun!”

16804. Metin

{وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا} يَعْنِي الرِّيَاحَ أُرْسِلَتْ مُتَتَابِعَةً كَعُرْفِ الْفَرَسِ. وَقِيلَ: عُرْفًا أَيْ كَثِيرًا تَقُولُ الْعَرَبُ: النَّاسُ إِلَى فُلَانٍ عُرْفٌ وَاحِدٌ، إِذَا تَوَجَّهُوا إِلَيْهِ فَأَكْثَرُوا، هَذَا [مَعْنَى] ٢ قَوْلِ مُجَاهِدٍ وَقَتَادَةَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ الَّتِي أُرْسِلَتْ بِالْمَعْرُوفِ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ وَنَهْيِهِ، وَهِيَ رِوَايَةُ مَسْرُوقٍ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ. {فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا} يَعْنِي الرِّيَاحَ الشَّدِيدَةَ الْهُبُوبِ. {وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا} يَعْنِي الرِّيَاحَ اللَّيِّنَةَ. وَقَالَ الْحَسَنُ: هِيَ الرِّيَاحُ الَّتِي يُرْسِلُهَا اللَّهُ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ. وَقِيلَ: هِيَ الرِّيَاحُ الَّتِي تَنْشُرُ السَّحَابَ وَتَأْتِي بِالْمَطَرِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هُمُ الْمَلَائِكَةُ يَنْشُرُونَ الْكُتُبَ ٣ . {فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَمُجَاهِدٌ، وَالضَّحَّاكُ: يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ تَأْتِي بِمَا يُفَرِّقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ. وَقَالَ [قَتَادَةُ] ٤ وَالْحَسَنُ: هِيَ آيُ الْقُرْآنِ تُفَرِّقُ بَيْنَ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ. وَرُوِيَ عَنْ

{وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا} “(Birbiri peşinden) iyilikle gönderilenlere” [ifadesi], atın yelesi gibi birbiri ardınca gönderilen rüzgârlar demektir. [Ayetin] “urfâ” [kısmının] “çokça” anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim Araplar, insanlar bir kişiye yönelip [etrafında] çoğaldıkları zaman: “İnsanlar filana doğru tek bir yele (akın) gibidir” derler. Bu, Mücâhid ve Katâde’nin sözünün [anlamıdır] 2. Mukâtil ise: “Allah’ın emir ve yasağından ibaret olan maruf (iyilik) ile gönderilen melekler demektir” demiştir ki bu, Mesrûk’un İbn Mes‘ûd’dan yaptığı rivayettir. {فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا} “Estikçe esip savuranlara” [ifadesi], şiddetli esen rüzgârlar demektir. {وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا} “(Bulutları/hayatı) yaydıkça yayanlara” [ifadesi], yumuşak esen rüzgârlar demektir. Hasan[-ı Basrî]: “Onlar, Allah’ın rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderdiği rüzgârlardır” demiştir. [Diğer bir görüşe göre] bunlar, bulutları yayan ve yağmuru getiren rüzgârlardır. Mukâtil ise: “Onlar sahifeleri yayan meleklerdir” demiştir 3. {فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا} “Ve (hak ile batılı) ayırt ettikçe ayıranlara” [ifadesi hakkında] İbn Abbâs, Mücâhid ve Dahhâk: “Hak ile batılın arasını ayıran şeyleri getiren meleklerdir” demişlerdir. [Katâde] 4 ve Hasan[-ı Basrî] de: “Onlar, helal ile haramın arasını ayıran Kur’an ayetleridir” demişlerdir. Şöyle de rivayet edilmiştir:

16805. Metin

مُجَاهِدٍ قَالَ: هِيَ الرِّيَاحُ تُفَرِّقُ السَّحَابَ وَتُبَدِّدُهُ (١) .

Mücâhid şöyle demiştir: “Onlar bulutları ayıran ve dağıtan rüzgârlardır” (¬١).

16806. Metin

{فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا (٥) عُذْرًا أَوْ نُذْرًا (٦) إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ (٧) فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ (٨) وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ (٩) وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ (١٠) }

{فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا (٥) عُذْرًا أَوْ نُذْرًا (٦) إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ (٧) فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ (٨) وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ (٩) وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ (١٠) } “(Özrü ortadan kaldırmak) veya uyarmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, size vaad olunan mutlaka gerçekleşecektir. Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar un ufak edilip savrulduğu zaman...”

16807. Metin

{فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا} يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ تُلْقِي الذِّكْرَ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ، نَظِيرُهَا: "يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ" (غَافِرٍ-١٥) . {عُذْرًا أَوْ نُذْرًا} أَيْ لِلْإِعْذَارِ وَالْإِنْذَارِ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ "عُذُرًا" بِضَمِّ الذَّالِ وَاخْتُلِفَ فِيهِ عَنْ أَبِي بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ، وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِسُكُونِهَا، وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ " [عُذْرًا أَوْ] ٢ نُذْرًا" سَاكِنَةُ الذَّالِ فِيهِمَا، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِضَمِّهَا، وَمَنْ سَكَّنَ قَالَ: لِأَنَّهُمَا فِي مَوْضِعِ مَصْدَرَيْنِ بِمَعْنَى الْإِنْذَارِ وَالْإِعْذَارِ، وَلَيْسَا بِجَمْعٍ فَيُنْقَلَا [وَقَالَ ابْنُ كَثِيرٍ وَنَافِعٌ، وَابْنُ عَامِرٍ، وَأَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ وَيَعْقُوبُ بِرِوَايَةِ رُوَيْسِ بْنِ حَسَّانَ: "عُذْرًا" سُكُونُ الذَّالِ وَ"نُذُرًا" بِضَمِّ الذَّالِ، وَقَرَأَ رَوْحٌ بِالضَّمِّ فِي الْعُذُرِ وَالنُّذُرِ جَمِيعًا، وَهِيَ قِرَاءَةُ الْحَسَنِ، وَالْوَجْهُ فِيهِمَا أَنَّ الْعُذُرَ وَالنُّذُرَ بِضَمَّتَيْنِ كَالْأُذُنِ وَالعُنُقِ هُوَ الْأَصْلُ وَيَجُوزُ التَّخْفِيفُ فِيهِمَا كَمَا يَجُوزُ التَّخْفِيفُ فِي الْعُنُقِ وَالْأُذُنِ، يُقَالُ: عُذْرٌ وَنُذْرٌ، وَعُذُرٌ وَنُذُرٌ، كَمَا يُقَالُ: عُنْقٌ وَعُنُقٌ، وَأُذْنٌ وَأُذُنٌ، وَالْعُذْرُ وَالنُّذْرُ مَصْدَرَانِ بِمَعْنَى الْإِعْذَارِ وَالْإِنْذَارِ كَالنَّكِيرِ وَالْعَذِيرِ وَالنَّذِيرِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَا جَمْعَيْنِ لِعَذِيرٍ وَنَذِيرٍ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْعُذُرُ جَمْعُ عَاذِرٍ، كَشَارِفٍ وشُرُفٍ، وَالْمَعْنَى فِي التَّحْرِيكِ وَالتَّسْكِينِ وَاحِدٌ عَلَى مَا بَيَّنَّا إِلَى هَاهُنَا أَقْسَامٌ] ٣ ذَكَرَهَا عَلَى قَوْلِهِ: {إِنَّ مَا تُوعَدُونَ} {إِنَّ مَا تُوعَدُونَ} مِنْ أَمْرِ السَّاعَةِ وَالْبَعْثِ {لَوَاقِعٌ} [لَكَائِنٌ] ٤ ثُمَّ ذَكَرَ مَتَى يَقَعُ. فَقَالَ: {فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ} مُحِيَ نُورُهَا. {وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ} شُقَّتْ. {وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ} قُلِعَتْ مِنْ أَمَاكِنِهَا.

{فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا} “Öğüt bırakanlara” [ifadesiyle], peygamberlere vahyi ulaştıran melekler kastedilmektedir. Bunun benzeri: "يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ" (Gâfir, 15) { “Kendi emrinden olan vahyi... indirir” } ayetidir. {عُذْرًا أَوْ نُذْرًا} “(Özrü ortadan kaldırmak) veya uyarmak üzere”; yani mazereti ortadan kaldırmak ve uyarmak için. el-Hasan zâl harfinin zammesiyle "عُذُرًا" şeklinde okumuştur. Âsım'dan rivayetle Ebû Bekr'den bu hususta ihtilaf nakledilmiştir. Genel kıraat ise zâlin sükûnuyladır. Ebû Amr, Hamza, el-Kisâî ve Hafs her ikisinde de zâl harfinin sükûnuyla "[عُذْرًا أَوْ] 2 نُذْرًا" şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise zamme ile okumuşlardır. Sükûn ile okuyanlar şöyle demiştir: Çünkü bu iki kelime, uyarma (el-inzâr) ve mazereti ortadan kaldırma (el-i'zâr) anlamında iki mastar konumundadır; [harekesi] aktarılacak bir çoğul (cem') değildirler. [İbn Kesîr, Nâfi', İbn Âmir, Âsım'dan Ebû Bekr ve Ruveys b. Hassân rivayetiyle Ya'kûb; zâlin sükûnuyla "عُذْرًا" ve zâlin zammesiyle "نُذُرًا" şeklinde okumuşlardır. Ravh ise hem "العُذُر" hem de "النُّذُر" kelimelerinde her ikisini birden zamme ile okumuştur ki bu el-Hasan'ın kıraatidir. Her ikisindeki gerekçe şudur: "العُذُر" ve "النُّذُر" kelimelerinde tıpkı "الأُذُن" ve "العُنُق" kelimelerinde olduğu gibi iki zamme [ile okumak] asıldır; "العُنُق" ve "الأُذُن" kelimelerinde hafifletme (sükûn) caiz olduğu gibi bunlarda da hafifletme caizdir. Nitekim "عُنْقٌ" ve "عُنُقٌ", "أُذْنٌ" ve "أُذُنٌ" denildiği gibi "عُذْرٌ" ve "نُذْرٌ" ile "عُذُرٌ" ve "نُذُرٌ" da denilir. "الْعُذْرُ" ve "النُّذْرُ", tıpkı "النَّكِيرُ", "العَذِيرُ" ve "النَّذِيرُ" kelimelerinde olduğu gibi mazereti ortadan kaldırma (el-i'zâr) ve uyarma (el-inzâr) anlamında iki mastardır. Bunların "عَذِير" ve "نَذِير" kelimelerinin çoğulu olması da caizdir. "العُذُر" kelimesinin "شَارِف" kelimesinin çoğulunun "شُرُف" olması gibi "عَاذِر" kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. Harekeli veya sakin okunuşta anlam açıkladığımız üzere birdir. Buraya kadar olan kısım, Yüce Allah'ın şu kavli üzerine zikrettiği yeminlerdir:] 3 {إِنَّ مَا تُوعَدُونَ} “Size vaad olunan”; kıyamet ve diriliş hususunda [size vaad olunan şeyler], {لَوَاقِعٌ} [لَكَائِنٌ] 4 “mutlaka gerçekleşecektir” [vuku bulacaktır]. Sonra bunun ne zaman gerçekleşeceğini zikrederek şöyle buyurdu: {فَإِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ} “Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman”; ışığı silinip yok edildiği [zaman]. {وَإِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ} “Gök yarıldığı zaman”; parçalanıp yarıldığı [zaman]. {وَإِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ} “Dağlar un ufak edilip savrulduğu zaman”; yerlerinden sökülüp atıldığı [zaman].

16808. Metin

{وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ (١١) لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ (١٢) لِيَوْمِ الْفَصْلِ (١٣) وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ (١٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٥) أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ (١٦) ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ (١٧) كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (١٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٩) }

{وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ (١١) لِأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ (١٢) لِيَوْمِ الْفَصْلِ (١٣) وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ (١٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٥) أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ (١٦) ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ (١٧) كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (١٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٩) } “Peygamberlere (şahitlik için) vakit tayin edildiği zaman... (Bunlar) hangi güne ertelenmişti? Hüküm gününe! Hüküm gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? O gün, yalanlayanların vay hâline! Biz öncekileri helak etmedik mi? Sonra arkalarındakileri de onlara katarız. İşte suçlulara böyle yaparız. O gün, yalanlayanların vay hâline!”

16809. Metin

{أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (٢٠) فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ (٢١) إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ (٢٢) فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ (٢٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٤) أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفَاتًا (٢٥) }

{أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ (٢٠) فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ (٢١) إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ (٢٢) فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ (٢٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٤) أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفَاتًا (٢٥) } “Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı? Sonra onu sağlam bir karargâhta (rahimde) tuttuk; belirlenmiş bir vakte kadar. Böylece takdir ettik; Biz ne güzel takdir edenleriz! O gün, yalanlayanların vay hâline! Biz yeryüzünü bir toplanma yeri (kifât) yapmadık mı?”

16810. Metin

{وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ} قَرَأَ أَهْلُ الْبَصْرَةِ "وُقِّتَتْ" بِالْوَاوِ، وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ بِالْوَاوِ وَتَخْفِيفِ الْقَافِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْأَلِفِ وَتَشْدِيدِ الْقَافِ، وَهُمَا لغتان. والعرب تعاقبت بَيْنَ الْوَاوِ وَالْهَمْزَةِ كَقَوْلِهِمْ: وَكَّدْتُ وَأَكَّدْتُ، ورَّخت وَأَرَّخْتُ، وَمَعْنَاهُمَا: جُمِعَتْ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ، وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ لِيَشْهَدُوا عَلَى الْأُمَمِ. {لِأَيِ يَوْمٍ أُجِّلَتْ} أَيْ أُخِّرَتْ، وَضَرَبَ الْأَجَلَ لِجَمْعِهِمْ فَعَجِبَ الْعِبَادُ مِنْ ذَلِكَ الْيَوْمِ، ثُمَّ بَيَّنَ فَقَالَ {لِيَوْمِ الْفَصْلِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يَوْمَ يَفْصِلُ الرَّحْمَنُ ﷿ بَيْنَ الْخَلَائِقِ. {وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ} يَعْنِي الْأُمَمَ الْمَاضِيَةَ بِالْعَذَابِ، فِي الدُّنْيَا حِينَ كَذَّبُوا رُسُلَهُمْ. {ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ} السَّالِكِينَ سَبِيلَهُمْ فِي الْكُفْرِ وَالتَّكْذِيبِ يَعْنِي كَفَّارَ مكة بتكذيبهم محمد ﷺ. {كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} يَعْنِي النُّطْفَةَ. {فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} يَعْنِي الرَّحِمَ. {إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ} وَهُوَ وَقْتُ الْوِلَادَةِ. {فَقَدَرْنَا} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالْكِسَائِيُّ: "فَقَدَّرْنَا" بِالتَّشْدِيدِ مِنَ التَّقْدِيرِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّخْفِيفِ مِنَ الْقُدْرَةِ، لِقَوْلِهِ: "فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ" وَقِيلَ: مَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ، وَقَوْلُهُ: {فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ} أَيِ الْمُقَدِّرُونَ. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفَاتًا} وِعَاءً، وَمَعْنَى الْكَفْتِ: الضَّمُّ وَالْجَمْعُ،

{وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ} “Peygamberlere (şahitlik için) vakit tayin edildiği zaman”; Basra ehli vav ile “vukkıtet” şeklinde, Ebû Ca'fer vav ile ve kaf harfinin şeddesiz haliyle okumuş, diğerleri ise elif (hemze) ve kaf harfinin şeddesiyle okumuştur. Bunlar iki ayrı lehçedir. Araplar vav ile hemzeyi birbirinin yerine kullanırlar; nitekim “vekkedtu” ve “ekkedtu”, “verrahtu” ve “errahtu” demeleri gibidir. İkisinin de anlamı şudur: Ümmetleri aleyhine şahitlik etmeleri için bilinen bir günün vaktinde -ki o kıyamet günüdür- toplandıklarında. {لِأَيِ يَوْمٍ أُجِّلَتْ} “(Bunlar) hangi güne ertelenmişti?”; yani tehir edilmiş ve toplanmaları için bir süre belirlenmiştir ki kullar o günden hayrete düşsünler. Sonra bunu açıklayarak şöyle buyurdu: {لِيَوْمِ الْفَصْلِ} “Hüküm gününe!”; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: “Rahmân azze ve celle’nin mahlûkat arasında hüküm vereceği gündür.” {وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ} “Hüküm gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? O gün, yalanlayanların vay hâline! Biz öncekileri helak etmedik mi?”; yani geçmiş ümmetleri peygamberlerini yalanladıklarında dünyada azapla [helak etmedik mi?]. {ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ} “Sonra arkalarındakileri de onlara katarız”; küfür ve yalanlamada onların yolundan gidenleri, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanlamaları sebebiyle Mekke kâfirlerini [onlara katarız]. {كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ} “İşte suçlulara böyle yaparız. O gün, yalanlayanların vay hâline! Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?”; yani nutfeden. {فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} “Sonra onu sağlam bir karargâhta tuttuk”; yani rahimde. {إِلَى قَدَرٍ مَعْلُومٍ} “Belirlenmiş bir vakte kadar”; o da doğum vaktidir. {فَقَدَرْنَا} “Böylece takdir ettik / güç yetirdik”; Medine ehli ve Kisâî “taktîr” (ölçüp biçme) kökünden şedde ile “fe kaddernâ” şeklinde okumuş; diğerleri ise “Güç yetirenler ne güzeldir” kavlinden ötürü “kudret” kökünden şeddesiz okumuştur. İkisinin anlamının bir olduğu da söylenmiştir. {فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ} “Biz ne güzel takdir edenleriz!”; yani takdir edicileriz. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ كِفَاتًا} “O gün, yalanlayanların vay hâline! Biz yeryüzünü bir toplanma yeri yapmadık mı?”; yani bir kap [yapmadık mı?]. Keft (الْكَفْت) kelimesinin anlamı: sarmak, bağrına basmak ve toplamaktır.

16811. Metin

يُقَالُ: كَفَتَ الشَّيْءَ: إِذَا ضمه وجمعه ١٨٢/ب وَقَالَ الفَرَّاءُ: يُرِيدُ تَكْفِتُهُمْ أَحْيَاءً عَلَى ظَهْرِهَا فِي دُورِهِمْ وَمَنَازِلِهِمْ، وَتَكْفِتُهُمْ أَمْوَاتًا فِي بَطْنِهَا، أَيْ: تَحُوزُهُمْ (١) .

Nitekim bir şeyi bağrına basıp topladığı zaman kefete'ş-şey'e (كَفَتَ الشَّيْءَ) denir. Ferrâ şöyle demiştir: [Yeryüzünün] dirileri sırtında evlerinde ve yurtlarında barındırmasını, ölüleri de karnında toplamasını kastetmektedir; yani onları içine alır (¬١).

16812. Metin

{أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا (٢٦) وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا (٢٧) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٨) انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٩) انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ (٣٠) لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ (٣١) إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ (٣٢) }

{أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا (٢٦) وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا (٢٧) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٢٨) انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٩) انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ (٣٠) لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ (٣١) إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ (٣٢) } “Dirileri de ölüleri de (bağrında toplayan)? Orada yüce dağlar diktik ve size tatlı bir su içirdik. O gün, yalanlayanların vay hâline! (Onlara şöyle denir:) Yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin! Üç kola ayrılmış bir gölgeye doğru gidin; ne serinleten ne de alevden koruyan! Şüphesiz o (cehennem), saray gibi kıvılcımlar saçar.”

16813. Metin

وَهُوَ قَوْلُهُ {أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} جِبَالًا {شَامِخَاتٍ} عَالِيَاتٍ، {وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا} عَذْبًا. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} قَالَ مُقَاتِلٌ: وَهَذَا كُلُّهُ أَعْجَبُ مِنَ الْبَعْثِ،. ثُمَّ أَخْبَرَ أَنَّهُ يُقَالُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ {انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ}

Nitekim O'nun şu buyruğu da budur: {أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} “Dirileri de ölüleri de (bağrında toplayan)? Orada sabit dağlar diktik”; yani dağlar [diktik], {شَامِخَاتٍ} “yüce”; yüksek, {وَأَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا} “ve size tatlı bir su içirdik”; tatlı. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün, yalanlayanların vay hâline!”; Mukâtil şöyle demiştir: “Bütün bunlar yeniden diriltilmekten daha şaşırtıcıdır.” Sonra kıyamet gününde onlara şöyle denileceğini haber verdi: {انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “Yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin!”

16814. Metin

{انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} فِي الدُّنْيَا. {انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ} يَعْنِي دُخَانَ جَهَنَّمَ إِذَا ارْتَفَعَ انْشَعَبَ وَافْتَرَقَ ثَلَاثَ فِرَقٍ. وَقِيلَ: يَخْرُجُ عُنُقٌ مِنَ النَّارِ فَيَتَشَعَّبُ ثَلَاثَ شُعَبٍ، أَمَّا النُّورُ فَيَقِفُ عَلَى رُءُوسِ الْمُؤْمِنِينَ، وَالدُّخَانُ يَقِفُ عَلَى رُءُوسِ الْمُنَافِقِينَ، وَاللَّهَبُ الصَّافِي يَقِفُ عَلَى رُءُوسِ الْكَافِرِينَ. ثُمَّ وَصَفَ ذَلِكَ الظِّلَّ فَقَالَ ﷿ {لَا ظَلِيلٍ} لَا يُظِلُّ مِنَ الْحَرِّ {وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ} قَالَ الْكَلْبِيُّ: لَا يَرُدُّ لَهَبَ جَهَنَّمَ عَنْكُمْ، وَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ [إِذَا] (٢) اسْتَظَلُّوا بِذَلِكَ الظِّلِّ لَمْ يَدْفَعْ عَنْهُمْ حَرَّ اللَّهَبِ. {إِنَّهَا} يَعْنِي جَهَنَّمَ {تَرْمِي بِشَرَرٍ} وَهُوَ مَا تَطَايَرَ مِنَ النَّارِ، وَاحِدُهَا شَرَرَةٌ {كَالْقَصْرِ} وَهُوَ الْبِنَاءُ الْعَظِيمُ، قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: يَعْنِي الْحُصُونَ.

{انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “Yalanlayıp durduğunuz şeye doğru gidin!”; dünyada [yalanladığınıza]. {انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ} “Üç kola ayrılmış bir gölgeye doğru gidin”; yani cehennem dumanına ki yükseldiğinde üçe dallanıp ayrılır. Şöyle de denilmiştir: Ateşten bir boyun (parça) çıkar ve üç kola ayrılır. Nur, müminlerin başları üzerinde durur; duman, münafıkların başları üzerinde durur; yalın alev ise kâfirlerin başları üzerinde durur. Sonra o gölgeyi nitelendirerek azze ve celle şöyle buyurdu: {لَا ظَلِيلٍ} “Ne serinleten”; sıcaktan gölgelemeyen, {وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ} “ne de alevden koruyan!”; Kelbî şöyle demiştir: “Cehennem alevini sizden defetmez.” Anlamı şudur: Onlar o gölgeye sığındıklarında [bu], alevin sıcağını onlardan savuşturmaz. {إِنَّهَا} “Şüphesiz o”; yani cehennem {تَرْمِي بِشَرَرٍ} “kıvılcımlar saçar”; ateşten uçuşan parçalardır, tekili şeraredir (شَرَرَة). {كَالْقَصْرِ} “saray gibi”; büyük binadır. İbn Mes'ûd: “Yani kaleler gibidir” demiştir.

16815. Metin

وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَيَّاشٍ سَأَلَتُ ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: "إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ" قَالَ: هِيَ الْخُشُبُ الْعِظَامُ الْمُقَطَّعَةُ، وَكُنَّا نَعْمِدُ إِلَى الْخُشُبِ فَنُقَطِّعُهَا ثَلَاثَةَ أَذْرُعٍ وَفَوْقَ ذَلِكَ وَدُونَهُ نَدَّخِرُهَا لِلشِّتَاءِ، فَكُنَّا نُسَمِّيهَا الْقَصْرَ.

Abdurrahman b. Ayyâş şöyle demiştir: İbn Abbâs'a Yüce Allah'ın “Şüphesiz o saray gibi kıvılcımlar saçar” kavlini sordum, şöyle dedi: “Bunlar kesilmiş büyük odun kütükleridir. Biz odun kütüklerine yönelir, onları kış için biriktirmek üzere üç zira veya bundan daha uzun ya da daha kısa parçalar halinde keserdik ve bunlara el-kasr (الْقَصْر) derdik.”

16816. Metin

وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، وَالضَّحَّاكُ: هِيَ أُصُولُ النَّخْلِ وَالشَّجَرِ الْعِظَامِ، وَاحِدَتُهَا قَصْرَةٌ، مِثْلُ

Saîd b. Cübeyr ve Dahhâk şöyle demiştir: “Bunlar büyük hurma ve ağaç kütükleridir.1 Tekili kasradır (قَصْرَة)2; tıpkı

16817. Metin

تَمْرَةٍ وَتَمْرٍ، وَجَمْرَةٍ وَجَمْرٍ.

tamra (تَمْرَة) ile tamr (تَمْر) ve cemra (جَمْرَة) ile cemr (جَمْر) gibi tekili kasradır (قَصْرَة).”

16818. Metin

وَقَرَأَ عَلِيٌّ وَابْنُ عَبَّاسٍ "كَالْقَصَرِ" بِفَتْحِ الصَّادِ، أَيْ أَعْنَاقِ النَّخْلِ، وَالْقَصَرَةُ الْعُنُقُ، وَجَمْعُهَا قُصُرٌ وَقَصَرَاتٌ.

Ali ve İbn Abbâs sad harfinin fethasıyla “kel-kasar” (كَالْقَصَرِ) şeklinde okumuşlardır; yani hurma ağaçlarının gövde/boyun kısımları demektir. El-Kasara (الْقَصَرَة) boyun demektir; çoğulu kusur (قُصُر) ve kasarât (قَصَرَات) gelir.

16819. Metin

{كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ (٣٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٤) هَذَا يَوْمٌ لَا يَنْطِقُونَ (٣٥) وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ (٣٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٧) هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالْأَوَّلِينَ (٣٨) فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ (٣٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٠) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ (٤١) وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٤٢) }

{كَأَنَّهُ جِمَالَةٌ صُفْرٌ (٣٣) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٤) هَذَا يَوْمٌ لَا يَنْطِقُونَ (٣٥) وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ (٣٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٣٧) هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالْأَوَّلِينَ (٣٨) فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ (٣٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٠) إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ (٤١) وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٤٢) } “Her biri sanki sarı birer deve gibidir. O gün, yalanlayanların vay hâline! Bu, konuşamayacakları bir gündür. Mazeret beyan etmeleri için kendilerine izin de verilmez. O gün, yalanlayanların vay hâline! Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri topladık. Eğer bir tuzağınız varsa bana tuzak kurun bakalım! O gün, yalanlayanların vay hâline! Şüphesiz takva sahipleri gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar; canlarının çektiği meyveler içindedirler.”

16820. Metin

{كَأَنَّهُ} رَدَّ الْكِنَايَةَ إِلَى اللَّفْظِ {جِمَالَةٌ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ: "جِمَالَةٌ" عَلَى جَمْعِ الْجَمَلِ، مِثْلُ حَجَرٍ وَحِجَارَةٍ، وَقَرَأَ يَعْقُوبُ بِضَمِّ الْجِيمِ بِلَا أَلِفٍ، أَرَادَ: الْأَشْيَاءَ الْعِظَامَ الْمَجْمُوعَةَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "جِمَالَاتٌ" بِالْأَلِفِ وَكَسْرِ الْجِيمِ عَلَى جَمْعِ الْجِمَالِ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هِيَ حِبَالُ السُّفُنِ يُجْمَعُ بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ، حَتَّى تَكُونَ كَأَوْسَاطِ الرِّجَالِ، {صُفْرٌ} جَمْعُ الْأَصْفَرِ، يَعْنِي لَوْنَ النَّارِ، وَقِيلَ: "الصُّفْرُ" مَعْنَاهُ: السُّودُ، لِأَنَّهُ جَاءَ فِي الْحَدِيثِ إِنَّ شَرَرَ نَارِ جَهَنَّمَ أَسْوَدُ كَالْقِيرِ، وَالْعَرَبُ تُسَمِّى سُودَ الْإِبِلِ صُفْرًا لِأَنَّهُ يَشُوبُ سَوَادَهَا شَيْءٌ مِنْ صُفْرَةٍ كَمَا يُقَالُ لِبَيْضِ الظِّبَاءِ: أُدْمٌ، لِأَنَّ بَيَاضَهَا يَعْلُوهُ كُدْرَةٌ. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ} وَفِي الْقِيَامَةِ مَوَاقِفُ، فَفِي بَعْضِهَا يَخْتَصِمُونَ وَيَتَكَلَّمُونَ، وَفِي بَعْضِهَا يُخْتَمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ فَلَا يَنْطِقُونَ. {وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ} رُفِعَ عَطْفٌ عَلَى قَوْلِهِ: "يُؤْذَنُ" قَالَ الْجُنَيْدُ: أَيْ لَا عُذْرَ لِمَنْ أَعْرَضَ عَنْ مُنْعِمِهِ وَكَفَرَ بِأَيَادِيهِ وَنِعَمِهِ. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ} بَيْنَ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ {جَمَعْنَاكُمْ وَالْأَوَّلِينَ} يَعْنِي مُكَذِّبِي هَذِهِ الْأُمَّةِ وَالْأَوَّلِينَ الَّذِينَ كَذَّبُوا أَنْبِيَاءَهُمْ. {فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ} قَالَ مُقَاتِلٌ: إِنْ كَانَتْ لَكُمْ حِيلَةٌ فَاحْتَالُوا لِأَنْفُسِكُمْ. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ} جَمْعُ ظِلٍّ أَيْ فِي ظِلَالِ الشَّجَرِ {وَعُيُونِ} الْمَاءِ.

{كَأَنَّهُ} “Sanki o”; zamiri lafza döndürmüştür, {جِمَالَةٌ} “deve”; Hamza, Kisâî ve Hafs taş/taşlar (hacer/hicâra) gibi devenin çoğulu olarak “cimâletün” (جِمَالَةٌ) şeklinde okumuşlardır. Ya'kûb elifsiz ve cîm'in zammesiyle [cümâletün] okumuştur ki bir araya getirilmiş büyük nesneleri kastetmiştir. Diğerleri ise develerin çoğulu olarak elifle ve cîm'in kesresiyle “cimâlâtün” (جِمَالَاتٌ) şeklinde okumuşlardır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ ve Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: “Bunlar birbirine eklenerek erkeklerin belleri kalınlığına ulaşan gemi halatlarıdır.” {صُفْرٌ} “Sarı”; asfarın çoğuludur, yani ateşin rengidir. Şöyle de denilmiştir: es-Sufr siyahlar demektir; çünkü hadiste cehennem ateşinin kıvılcımının zift gibi siyah olduğu gelmiştir. Araplar siyah develeri sarı diye adlandırırlar; çünkü siyahlıklarına biraz sarılık karışır; nitekim beyaz ceylanlara, beyazlıklarına biraz bulanıklık karıştığı için üdm (أُدْمٌ) denilmesi gibidir. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ هَذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ} “O gün, yalanlayanların vay hâline! Bu, konuşamayacakları bir gündür”; kıyamette duraklar (mevkıfler) vardır. Bazılarında tartışıp konuşurlar, bazılarında ise ağızları mühürlenir de konuşamazlar. {وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ} “Mazeret beyan etmeleri için kendilerine izin de verilmez”; “yu'zenu” (يُؤْذَنُ) kavline atfedilerek merfu kılınmıştır. Cüneyd şöyle demiştir: “Yani nimet vericisine sırt çeviren ve O'nun ihsanlarını ve nimetlerini inkâr eden kimse için mazeret yoktur.” {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ} “O gün, yalanlayanların vay hâline! Bu, hüküm günüdür”; cennetlikler ile cehennemlikler arasında. {جَمَعْنَاكُمْ وَالْأَوَّلِينَ} “Sizi ve öncekileri topladık”; yani bu ümmetin yalanlayanları ile peygamberlerini yalanlayan öncekileri. {فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ} “Eğer bir tuzağınız varsa bana tuzak kurun bakalım!”; Mukâtil: “Eğer bir çareniz varsa kendiniz için bir çare bulun” demiştir. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ} “O gün, yalanlayanların vay hâline! Şüphesiz takva sahipleri gölgeliklerdedir”; gölgenin (zıll) çoğuludur, yani ağaç gölgelerindedirler, {وَعُيُونِ} “ve pınar başlarındadırlar”; su pınarlarında.

16821. Metin

{وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ} .

{وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ} “Canlarının çektiği meyveler içindedirler.”

16822. Metin

{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٤٣) إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٤٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٥) كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ (٤٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٧) وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ (٤٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٩) فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ (٥٠) }

{كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٤٣) إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٤٤) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٥) كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ (٤٦) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٧) وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ (٤٨) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (٤٩) فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ (٥٠) } “(Onlara şöyle denir:) Yapmış olduklarınıza karşılık afiyetle yiyin için! Şüphesiz Biz güzel davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. O gün, yalanlayanların vay hâline! (Ey inkârcılar!) Yiyin ve azıcık faydalanın; şüphesiz siz suçlularsınız. O gün, yalanlayanların vay hâline! Onlara: 'Rükû edin (namaz kılın)' denildiği zaman rükû etmezler. O gün, yalanlayanların vay hâline! Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?”

16823. Metin

وَيُقَالُ لَهُمْ {كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فِي الدُّنْيَا بِطَاعَتِي.

Onlara şöyle denilir: {كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Yapmış olduklarınıza karşılık afiyetle yiyin için!”; dünyada Bana itaat ederek [yaptıklarınıza karşılık].

16824. Metin

{إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} .

{إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “Şüphesiz Biz güzel davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. O gün, yalanlayanların vay hâline!”

16825. Metin

ثُمَّ قَالَ لِكُفَّارِ مَكَّةَ: {كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا} فِي الدُّنْيَا {إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ} مُشْرِكُونَ بِاللَّهِ ﷿ مُسْتَحِقُّونَ لِلْعَذَابِ. {إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا} صَلُّوا {لَا يَرْكَعُونَ} لَا يُصَلُّونَ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا: إِنَّمَا يُقَالُ لَهُمْ هَذَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِينَ يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ. {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ} بَعْدَ الْقُرْآنِ {يُؤْمِنُونَ} إِذَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ.

Sonra Mekke kâfirlerine şöyle buyurdu: {كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا} “Yiyin ve azıcık faydalanın”; dünyada, {إِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ} “şüphesiz siz suçlularsınız”; Allah azze ve celle’ye şirk koşan, azabı hak eden kimselersiniz. {إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا} “Şüphesiz Biz güzel davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. O gün, yalanlayanların vay hâline! Onlara: 'Rükû edin' denildiği zaman”; namaz kılın [denildiğinde], {لَا يَرْكَعُونَ} “rükû etmezler”; namaz kılmazlar. İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâ şöyle demiştir: “Bu onlara ancak kıyamet gününde, secdeye davet edilip de güç yetiremedikleri zaman söylenir.” {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ} “O gün, yalanlayanların vay hâline! Artık bundan sonra hangi söze”; Kur'an'dan sonra, {يُؤْمِنُونَ} “inanacaklar?”; ona inanmadıklarında.