İnşikâk

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17070. Metin

سُورَةُ الِانْشِقَاقِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İNŞİKÂK SURESİ MEKKÎDİR (¬١) BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

17071. Metin

{إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (١) وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ (٢) وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ (٣) وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْ (٤) وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ (٥) }

{إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (١) وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ (٢) وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ (٣) وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْ (٤) وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ (٥) } “Gök yarıldığı, Rabbine boyun eğip bunu hak ettiği zaman; yer uzatılıp dümdüz edildiği, içindekileri dışarı atıp boşaldığı ve Rabbine boyun eğip bunu hak ettiği zaman;”

17072. Metin

{إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ} انْشِقَاقُهَا مِنْ عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ.

{إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ} “Gök yarıldığı [zaman]” Onun yarılması kıyamet alametlerindendir.

17073. Metin

{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا} أَيْ سَمِعَتْ أَمْرَ رَبِّهَا بِالِانْشِقَاقِ وَأَطَاعَتْهُ، مِنَ الْأُذُنِ وَهُوَ الِاسْتِمَاعُ، {وَحُقَّتْ} أَيْ وَحُقَّ لَهَا أَنْ تُطِيعَ رَبَّهَا.

{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا} “Ve Rabbine boyun eğdiği [zaman]” yani yarılma hususunda Rabbinin emrini dinleyip O’na itaat ettiği [zaman]. [Bu kelime] dinlemek anlamına gelen el-Üzün (الْأُذُن) kökündendir. {وَحُقَّتْ} “Ve [bunu] hak ettiği [zaman]” yani Rabbine itaat etmesi ona hak kılındığı [zaman].

17074. Metin

{وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ} مَدَّ الْأَدِيمِ الْعُكَاظِيِّ، وَزِيدَ فِي سِعَتِهَا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: سُوِّيَتْ كَمَدِّ الْأَدِيمِ، فَلَا يَبْقَى فِيهَا بِنَاءٌ وَلَا جَبَلٌ.

{وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ} “Ve yer uzatılıp dümdüz edildiği zaman” Ukaz derisinin gerilip çekilmesi gibi çekilip uzatıldığı ve genişliği artırıldığı [zaman]. Mukâtil: “Deri gerilir gibi düzleştirilir, üzerinde hiçbir bina ve hiçbir dağ kalmaz” demiştir.

17075. Metin

{وَأَلْقَتْ} أَخْرَجَتْ {مَا فِيهَا} مِنَ الْمَوْتَى وَالْكُنُوزِ {وَتَخَلَّتْ} [خَلَتْ] (٢) مِنْهَا.

{وَأَلْقَتْ} “Ve attığı” çıkardığı {مَا فِيهَا} “içindekileri” ölüleri ve hazineleri {وَتَخَلَّتْ} “ve boşaldığı [zaman]” onlardan [boşaldığı zaman]. (¬٢)

17076. Metin

{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ} وَاخْتَلَفُوا فِي جَوَابِ "إِذَا" قِيلَ: جَوَابُهُ مَحْذُوفٌ تَقْدِيرُهُ: إِذَا كَانَتْ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ يَرَى الْإِنْسَانُ الثَّوَابَ وَالْعِقَابَ.

{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ} “Ve Rabbine boyun eğip bunu hak ettiği zaman.” “İzâ” (إِذَا) edatının cevabında ihtilaf ettiler. Denildi ki: Cevabı mahzuftur (düşürülmüştür), takdiri şöyledir: “Bu şeyler olduğu zaman insan sevap ve cezayı görür.”

17077. Metin

وَقِيلَ جَوَابُهُ: "يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ" وَمَجَازُهُ: إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ لَقِيَ كُلُّ كَادِحٍ [مَا] (٣) عَمِلَهُ.

Cevabının “Ey insan! Şüphesiz sen çabalayıp durmaktasın” [ifadesi] olduğu da söylenmiştir. Mecazi manası: “Gök yarıldığı zaman her çabalayan [amel ettiği şeyi] (¬٣) bulur.”

17078. Metin

وَقِيلَ: جَوَابُهُ: "وَأَذِنَتْ" وَحِينَئِذٍ تَكُونُ "الْوَاوُ" زَائِدَةٌ.

Cevabının “ve ezinet” (وَأَذِنَتْ) [ifadesi] olduğu da söylenmiştir; bu durumda “vâv” (الْوَاوُ) zâid (fazlalık) olur.

17079. Metin

{يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاقِيهِ (٦) فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ (٧) فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا (٨) وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا (٩) وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ (١٠) فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا (١١) وَيَصْلَى سَعِيرًا (١٢) }

{يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاقِيهِ (٦) فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ (٧) فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا (٨) وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا (٩) وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ (١٠) فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا (١١) وَيَصْلَى سَعِيرًا (١٢) } “Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru çabalayıp durmaktasın ve nihayet O’na varacaksın. Artık kime kitabı sağından verilirse, o kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve ailesine sevinçli olarak dönecektir. Kime de kitabı arkasından verilirse, o helak çağıracak ve alevli ateşe girecektir.”

17080. Metin

وَمَعْنَى قَوْلِهِ: {كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحًا} أَيْ سَاعٍ إِلَيْهِ فِي عَمَلِكَ، وَالْكَدْحُ: عَمَلُ الْإِنْسَانِ وَجُهْدُهُ فِي الْأَمْرِ مِنَ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ حَتَّى يَكْدَحَ ذَلِكَ فِيهِ، أَيْ يُؤَثِّرَ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَالْكَلْبِيُّ وَالضَّحَّاكُ: عَامِلٌ لِرَبِّكَ عَمَلًا {فَمُلَاقِيهِ} أَيْ مُلَاقِي جَزَاءَ عَمَلِكَ خَيْرًا كَانَ أَوْ شَرًّا.

O'nun: {كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحًا} “Rabbine doğru çabalayıp durmaktasın” sözünün anlamı: Yani amelinde O'na doğru koşup gayret edensin. el-Kedh (الْكَدْحُ); bu durum onda bir iz bırakıncaya, yani tesir edinceye kadar insanın hayır ve şerden bir işte ameli ve gayretidir. Katâde, Kelbî ve Dahhâk: “Rabbine bir amel işleyensin, {فَمُلَاقِيهِ} “ve nihayet O’na varacaksın” yani hayır olsun şer olsun amelinin karşılığına kavuşacaksın” demişlerdir.

17081. Metin

{فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ} دِيوَانَ [أَعْمَالِهِ] (١) {بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا} أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِي مَرْيَمَ، أَخْبَرَنَا نَافِعٌ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، حَدَّثَنِي ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ أَنَّ عَائِشَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ ﷺ كَانَتْ لَا تَسْمَعُ شَيْئًا لَا تَعْرِفُهُ إِلَّا رَاجَعَتْ فِيهِ حَتَّى تَعْرِفَهُ، قَالَتْ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "مَنْ حُوسِبَ عُذِّبَ" قَالَتْ عَائِشَةُ ﵂ فَقُلْتُ: يَا رسول الله أو ليس يَقُولُ اللَّهُ ﷿: "فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا"؟ قَالَتْ: فَقَالَ: "إِنَّمَا ذَلِكَ الْعَرْضُ، وَلَكِنْ مَنْ نُوقِشَ [فِي الْحِسَابِ هَلَكَ] (٢) (٣) .

{فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ} “Artık kime kitabı” [amel] (¬١) defteri {بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا} “sağından verilirse, o kolay bir hesapla hesaba çekilecek” Bize Abdülvâhid el-Melihî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Saîd b. Ebî Meryem rivayet etti, bize Nâfi', İbn Ömer'den haber verdi; bana İbn Ebî Müleyke rivayet etti ki Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşi Âişe, bilmediği bir şeyi duyduğunda onu öğrenene kadar mutlaka tekrar sorardı. O şöyle dedi: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hesaba çekilen kimse azap görür” buyurdu. Âişe (radıyallâhu anhâ) dedi ki: “Ey Allah'ın Resûlü! Allah (azze ve celle): 'O kolay bir hesapla hesaba çekilecek' buyurmuyor mu?” dedim. [Âişe] dedi ki: “O ancak [amellerin] arz edilmesidir; fakat [hesapta] ince elenip sık dokunan kimse [helak olur]” (¬٢) (¬٣) buyurdu.

17082. Metin

{وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ} يَعْنِي فِي الْجَنَّةِ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ والآدميات {مَسْرُورًا} ١٨٨/أبِمَا أُوتِيَ مِنَ الْخَيْرِ وَالْكَرَامَةِ.

{وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ} “Ve ailesine dönecektir” yani cennette huri ve insanlardan olan ailesine, {مَسْرُورًا} “sevinçli olarak” 188/akendisine verilen hayır ve ikram sebebiyle.

17083. Metin

{وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ} فَتُغَلُّ يَدُهُ الْيُمْنَى إِلَى عُنُقِهِ وَتُجْعَلُ يَدُهُ الشِّمَالُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ، فَيُؤْتَى كِتَابَهُ بِشَمَالِهِ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: تُخْلَعُ يَدُهُ الْيُسْرَى مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِهِ.

{وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ} “Kime de kitabı arkasından verilirse” sağ eli boynuna bağlanır ve sol eli sırtının arkasına konulur, böylece kitabı sırtının arkasından sol eline verilir. Mücâhid: “Sol eli sırtının arkasından çıkarılır” demiştir.

17084. Metin

{فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا} يُنَادِي بِالْوَيْلِ وَالْهَلَاكِ إِذَا قَرَأَ كِتَابَهُ يَقُولُ: يَا وَيْلَاهُ يَا ثُبُورَاهُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا" (الْفُرْقَانِ-١٣) .

{فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا} “O helak çağıracaktır” kitabını okuduğunda: “Eyvahlar olsun bana, yazıklar olsun bana!” diyerek helak ve felaketi çağırır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Orada helaki çağırdılar” (el-Furkân-13).

17085. Metin

{وَيَصْلَى سَعِيرًا} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ، وَأَهْلُ الْبَصْرَةِ، وَعَاصِمٌ، وَحَمْزَةُ: وَ"يَصْلَى" بِفَتْحِ الْيَاءِ

{وَيَصْلَى سَعِيرًا} “Ve alevli ateşe girecektir” Ebû Ca‘fer, Basra ehli, Âsım ve Hamza; “ye” harfinin fethasıyla “yaslâ” şeklinde okudular.123

17086. Metin

خَفِيفًا كَقَوْلِهِ: "يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى" (الْأَعْلَى-١٢) وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّ الْيَاءِ [وَفَتْحِ الصَّادِ] (١) وَتَشْدِيدِ اللَّامِ كَقَوْلِهِ: "وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ" (الْوَاقِعَةِ-٩٤) "ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ" (الْحَاقَّةِ-٣١) .

hafif olarak okudular; nitekim O: “En büyük ateşe girecektir” (el-A'lâ-12) buyurmuştur. Diğerleri ise “ye”nin dammesi, [“sâd”ın fethası] (¬١) ve “lâm”ın şeddesiyle okudular; nitekim O: “Ve cehenneme atılmaktır” (el-Vâkıa-94), “Sonra onu cehenneme atın” (el-Hâkka-31) buyurmuştur.

17087. Metin

{إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا (١٣) إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ (١٤) بَلَى إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا (١٥) فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ (١٦) وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ (١٧) وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ (١٨) لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (١٩) }

{إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا (١٣) إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ (١٤) بَلَى إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا (١٥) فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ (١٦) وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ (١٧) وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ (١٨) لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (١٩) } “Şüphesiz o, ailesi içinde sevinçliydi. Şüphesiz o, asla [Rabbine] dönmeyeceğini sanmıştı. Hayır! Şüphesiz Rabbi onu hakkıyla görmekteydi. Yemin ederim şafağa, geceye ve topladığı şeylere, dolunay halindeki aya ki, siz mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz!”

17088. Metin

{إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا} يَعْنِي فِي الدُّنْيَا، بِاتِّبَاعِ هَوَاهُ وَرُكُوبِ شَهْوَتِهِ.

{إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا} “Şüphesiz o, ailesi içinde sevinçliydi” yani dünyada, hevasına uyarak ve arzusunun peşinden giderek.

17089. Metin

{إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ} أَنْ لَنْ يَرْجِعَ إِلَيْنَا وَلَنْ يُبْعَثَ ثُمَّ قَالَ: {بَلَى} {بَلَى} أَيْ: لَيْسَ كَمَا ظَنَّ، بَلْ يَحُورُ إِلَيْنَا وَيُبْعَثُ {إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا} مِنْ يَوْمِ خَلَقَهُ إِلَى أَنْ بَعْثَهُ.

{إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ} “Şüphesiz o, asla dönmeyeceğini sanmıştı” bize dönmeyeceğini ve diriltilmeyeceğini [sanmıştı]. Sonra: {بَلَى} “Hayır!” buyurdu. {بَلَى} “Hayır!” yani: Zannettiği gibi değil, aksine bize dönecek ve diriltilecektir. {إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا} “Şüphesiz Rabbi onu hakkıyla görmekteydi” onu yarattığı günden onu dirilttiği güne kadar.

17090. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ} قَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ النَّهَارُ كُلُّهُ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: مَا بَقِيَ مِنَ النَّهَارِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: هُوَ الْحُمْرَةُ الَّتِي تَبْقَى فِي الْأُفُقِ بَعْدَ غُرُوبِ الشَّمْسِ. وَقَالَ قَوْمٌ: هُوَ الْبَيَاضُ الَّذِي يَعْقُبُ تِلْكَ الْحُمْرَةَ.

Yüce Allah'ın: {فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ} “Yemin ederim şafağa” sözü hakkında Mücâhid: “O, gündüzün tamamıdır” demiştir. İkrime: “Gündüzden geriye kalandır” demiştir. İbn Abbâs ve müfessirlerin çoğu ise: “Güneş battıktan sonra ufukta kalan kırmızılıktır” demişlerdir. Bir topluluk da: “O kırmızılığın ardından gelen beyazlıktır” demiştir.

17091. Metin

{وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ} أَيْ جَمَعَ وَضَمَّ، يُقَالُ: وَسَقْتُهُ أَسِقُهُ وَسْقَا، أَيْ: جَمَعْتُهُ، وَاسْتَوْسَقَتِ الْإِبِلُ: إِذَا اجْتَمَعَتْ وَانْضَمَّتْ. وَالْمَعْنَى: وَاللَّيْلِ وَمَا جَمَعَ وَضَمَّ مَا كَانَ بِالنَّهَارِ مُنْتَشِرًا مِنَ الدَّوَابِّ، وَذَلِكَ أَنَّ اللَّيْلَ إِذَا أَقْبَلَ أَوَى كُلُّ شَيْءٍ إِلَى مَأْوَاهُ. رَوَى مَنْصُورٌ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: مَا لَفَّ وَأَظْلَمَ عَلَيْهِ. وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: أَقْبَلَ مِنْ ظُلْمَةٍ أَوْ كَوْكَبٍ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ. وَمَا عُمِلَ فِيهِ. {وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ} اجْتَمَعَ وَاسْتَوَى وَتَمَّ نُورُهُ وَهُوَ فِي الْأَيْامِ الْبِيضِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: اسْتَدَارَ، وَهُوَ افْتَعَلَ مِنَ الْوَسْقِ الَّذِي هُوَ الْجَمْعُ.

{وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ} “Ve geceye ve topladığı şeylere” yani toplayıp bir araya getirdiğine [yemin ederim]. Denilir ki: Onu topladım, topluyorum anlamında Vesaktuhu esikuhu veskan (وَسَقْتُهُ أَسِقُهُ وَسْقَا) denir; develer toplandığı ve bir araya geldiğinde İstevsekatil-ibilü (اسْتَوْسَقَتِ الْإِبِلُ) denir. Anlamı şudur: Geceye ve gündüz vakti dağılmış olan canlılardan toplayıp bir araya getirdiklerine [yemin olsun]. Çünkü gece geldiğinde her şey kendi barınağına çekilir. Mansûr, Mücâhid'den: “Karanlığına sarıp bürüdüğü şeylere” dediğini rivayet etmiştir. Mukâtil b. Hayyân: “Karanlıktan veya yıldızdan gelen şeylere” demiştir. Saîd b. Cübeyr: “İçinde işlenen şeylere” demiştir. {وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ} “Ve dolunay halindeki aya” bir araya gelip düzgünleştiği ve nuru tamamlandığı zaman; bu da eyyâm-ı bîz (dolunay günleri) vaktidir. Katâde: “Yuvarlaklaştığı [zaman]” demiştir; bu kelime toplamak anlamına gelen el-Vesk (الْوَسْقُ) kökünden iftiâl (افْتَعَلَ) babındadır.

17092. Metin

{لَتَرْكَبُنَّ} قَرَأَ أَهْلُ مَكَّةَ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "لَتَرْكَبَنَّ" بِفَتْحِ الْبَاءِ يَعْنِي لَتَرْكَبَنَّ يَا مُحَمَّدُ {طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ} قَالَ الشَّعْبِيُّ وَمُجَاهِدٌ: سَمَاءً بَعْدَ سَمَاءٍ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: يَعْنِي تُصْعَدُ فِيهَا. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ دَرَجَةً بَعْدَ دَرَجَةٍ وَرُتْبَةً بَعْدَ رُتْبَةٍ فِي الْقُرْبِ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى وَالرِّفْعَةِ.

{لَتَرْكَبُنَّ} “Siz mutlaka bineceksiniz” Mekke ehli, Hamza ve Kisâî “be” harfinin fethasıyla “le-terkebenne” (لَتَرْكَبَنَّ) şeklinde okudular; yani: Sen ey Muhammed, {طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ} “tabakadan tabakaya” [bineceksin]. Şa'bî ve Mücâhid: “Gökten göğe” demişlerdir. Kelbî: “Yani oralara yükseltileceksin” demiştir. Bunun Yüce Allah'a yakınlıkta ve yücelikte dereceden dereceye, mertebeden mertebeye [yükselmek] olması da caizdir.

17093. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ النَّضْرِ، أَخْبَرَنَا هُشَيْمٌ، أَخْبَرَنَا أَبُو بِشْرٍ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize Saîd b. en-Nadr anlattı, bize Huşeym haber verdi, bize Ebû Bişr, Mücâhid'den haber verdi; o, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini söyledi:1

17094. Metin

"لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ" حَالًا بَعْدَ حَالٍ، قَالَ هَذَا نَبِيُّكُمْ ﷺ (١) .

“‘Siz mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz’ [yani] halden hale [geçeceksiniz]. Bunu Peygamberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiştir.” (¬١)

17095. Metin

وَقِيلَ: أَرَادَ بِهِ السَّمَاءَ تَتَغَيَّرُ لَوْنًا بَعْدَ لَوْنٍ، فَتَصِيرُ تَارَةً كَالدِّهَانِ وَتَارَةً كَالْمُهْلِ، وَتَنْشَقُّ بِالْغَمَامِ مَرَّةً وَتُطْوَى أُخْرَى. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّ الْبَاءِ، لِأَنَّ الْمَعْنَى بِالنَّاسِ أَشْبَهُ، لِأَنَّهُ ذَكَرَ مِنْ قَبْلُ: "فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ" "وَشَمَالِهِ" وَذَكَرَ مِنْ بَعْدُ: "فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ" وَأَرَادَ: لَتَرْكَبُنَّ حَالًا بَعْدَ حَالٍ، وَأَمْرًا بَعْدَ أَمْرٍ فِي مَوْقِفِ الْقِيَامَةِ، يَعْنِي: الْأَحْوَالَ تَنْقَلِبُ بِهِمْ، فَيَصِيرُونَ فِي الْآخِرَةِ عَلَى غَيْرِ الْحَالِ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا فِي الدُّنْيَا. وَ"عَنْ" بِمَعْنَى بَعْدَ.

Bununla göğün renkten renge değişmesinin kastedildiği de söylenmiştir; öyle ki gök bazen erimiş yağ gibi, bazen erimiş maden gibi olur, bazen bulutla yarılır ve başka bir zaman dürülür. Diğerleri ise “be”nin dammesiyle [le-terkebunne] okudular; çünkü mana insanlara daha uygundur; zira bundan önce: “Kime kitabı sağından verilirse” ve “solundan [verilirse]” buyurmuş, bundan sonra da: “Onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?” buyurmuştur. [Bununla] kıyamet duruşmasında halden hale ve durumdan duruma bineceksiniz, yani: Haller onlar için değişecek ve ahirette dünyada bulundukları halden başka bir hal üzere olacaklar, manasını kastetmiştir. An (عَنْ) edatı, sonra (بَعْدَ) anlamındadır.

17096. Metin

وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي الْمَوْتَ ثُمَّ الْحَيَاةَ [ثُمَّ الْمَوْتَ ثُمَّ الْحَيَاةَ] (٢) .

Mukâtil: “Yani ölüm, sonra hayat, [sonra ölüm, sonra hayat]” (¬٢) demiştir.

17097. Metin

وَقَالَ عَطَاءٌ: مَرَّةً فَقِيرًا وَمُرَّةً غَنِيًا. وَقَالَ عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: يَعْنِي الشَّدَائِدَ وَأَهْوَالَ الْمَوْتِ، ثُمَّ الْبَعْثَ ثُمَّ الْعَرْضَ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: حَالًا بَعْدَ حَالٍ، رَضِيعٌ ثُمَّ فَطِيمٌ ثُمَّ غُلَامٌ ثُمَّ شَابٌ ثُمَّ شَيْخٌ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: لَتَرْكَبْنَ سَنَنَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ وَأَحْوَالَهُمْ.

Atâ: “Bazen fakir, bazen zengin” demiştir. Amr b. Dînâr, İbn Abbâs'tan: “Yani sıkıntılar ve ölümün dehşetleri, sonra dirilme, sonra [hesaba] arz edilme” dediğini rivayet etmiştir. İkrime: “Halden hale: Süt emen bebek, sonra sütten kesilmiş çocuk, sonra delikanlı, sonra genç, sonra yaşlı” demiştir. Ebû Ubeyde: “Sizden öncekilerin yollarına ve hallerine mutlaka gireceksiniz” demiştir.

17098. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَمْرٍو الصَّنْعَانِيُّ مِنَ الْيَمَنِ عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: "لَتَتَّبِعُنَّ سَنَنَ مِنْ [كَانَ] (٣) قَبْلَكُمْ شِبْرًا شِبْرًا وَذِرَاعًا ذِرَاعًا، حَتَّى لَوْ دَخَلُوا جُحْرَ ضَبٍ لَتَبِعْتُمُوهُمْ" قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ آلْيَهُودَ وَالنَّصَارَى؟ قَالَ: فَمَنْ؟ (٤) .

Bize Abdülvâhid el-Melihî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Muhammed b. Abdilazîz rivayet etti, bize Yemen'den Ebû Amr es-San'ânî, Zeyd b. Eslem'den, [o da] Atâ b. Yesâr'dan, [o da] Ebû Saîd el-Hudrî'den, Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayetle haber verdi: “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın mutlaka uyacaksınız; hatta onlar bir kelerin deliğine girseler siz de onların peşinden gideceksiniz.” Biz: “Ey Allah'ın Resûlü! Yahudiler ve Hristiyanlar mı?” dedik. O: “Başka kim [olabilir]?” (¬٤) buyurdu.

17099. Metin

{فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٠) وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ (٢١) }

{فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٠) وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ (٢١) } “Şu halde onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? Ve kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar?”

17100. Metin

قَوْلُهُ ﷿ {فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} اسْتِفْهَامُ إِنْكَارٍ.

Yüce Allah'ın: {فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “Şu halde onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?” sözü, kınama amaçlı bir sorudur.

17101. Metin

{وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ} قَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: لَا يُصَلُّونَ.

{وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ} “Ve kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar” Kelbî ve Mukâtil: “Namaz kılmazlar” demiştir.

17102. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو عُثْمَانَ سَعِيدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ الضَّبِّيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الْجَبَّارِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْجِرَاحِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ الْمَحْبُوبِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ، حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ عَنْ أَيْوبَ بْنِ مُوسَى عَنْ عَطَاءِ بْنِ مِينَا عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: سَجَدْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ

Bize Ebû Osmân Saîd b. İsmâîl ed-Dabbî haber verdi, bize Ebû Muhammed Abdülcebbâr b. Muhammed el-Cerrâhî haber verdi, bize Ebû’l-Abbâs Muhammed b. Ahmed el-Mahbûbî rivayet etti, bize Ebû Îsâ et-Tirmizî rivayet etti, bize Kuteybe rivayet etti, bize Süfyân b. Uyeyne, Eyyûb b. Mûsâ’dan, o Atâ b. Mînâ’dan, o da Ebû Hüreyre’den [şöyle dediğini] rivayet etti: «سَجَدْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ» «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte secde ettik...»

17103. Metin

فِي "اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ" "وَإِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ" (١) .

“İkra’ bismi Rabbike” ve “İze’s-semâu’n-şakkat” surelerinde. (¬١)

17104. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ قَالَ: سَمِعْتُ أَبِي قَالَ حَدَّثَنِي بَكْرٌ، عَنْ أَبِي رَافِعٍ قَالَ: صَلَّيْتُ مَعَ أَبِي هُرَيْرَةَ الْعَتَمَةَ فَقَرَأَ إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ، فَسَجَدَ فَقُلْتُ: مَا هَذَا؟ قَالَ: سَجَدْتُ بِهَا خَلْفَ أَبِي الْقَاسِمِ ﷺ فَلَا أَزَالُ أَسْجُدُ فِيهَا حَتَّى أَلْقَاهُ (٢) .

Bize Abdülvâhid el-Melihî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Müsedded rivayet etti, bize Ma'mer haber verdi; o dedi ki: Babamı şöyle derken işittim: Bana Bekr, Ebû Râfi'den rivayet etti; o şöyle dedi: Ebû Hüreyre ile birlikte yatsı namazını kıldım; İze’s-semâu’n-şakkat [suresini] okudu ve secde etti. Ben: “Bu nedir?” dedim. O: “Bununla Ebu'l-Kāsım'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında secde ettim, O'na kavuşuncaya kadar da bunda secde etmeye devam edeceğim” (¬٢) dedi.

17105. Metin

{بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ (٢٢) وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ (٢٣) فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٤) إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٢٥) }

{بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ (٢٢) وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ (٢٣) فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٤) إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٢٥) } “Aksine o inkâr edenler yalanlıyorlar. Halbuki Allah, onların içlerinde ne gizlediklerini çok iyi bilmektedir. O halde onları elem dolu bir azapla müjdele! Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır; onlar için kesintisiz bir mükafat vardır.”

17106. Metin

{بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ} بِالْقُرْآنِ وَالْبَعْثِ.

{بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ} “Aksine o inkâr edenler yalanlıyorlar” Kur'an'ı ve dirilmeyi.

17107. Metin

{وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ} فِي صُدُورِهِمْ مِنَ التَّكْذِيبِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: يَكْتُمُونَ. {فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} غَيْرُ مَقْطُوعٍ وَلَا مَنْقُوصٍ.

{وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ} “Halbuki Allah, onların içlerinde ne topladıklarını/gizlediklerini çok iyi bilmektedir” kalplerinde yalanlamadan [yana ne varsa]. Mücâhid şöyle demiştir: Gizliyorlar. {فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} “O halde onları elem dolu bir azapla müjdele! Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır” kesilmeyen ve eksilmeyen [bir mükâfat].