17328. Metin
سُورَةُ الْبَلَدِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Beled Suresi Mekkîdir (¬١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
17329. Metin
{لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ (١) وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ (٢) }
{ لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ (١) وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ (٢) } “Yemin ederim bu beldeye, ki sen bu beldede serbestsin.”
17330. Metin
{لَا أُقْسِمُ} يَعْنِي، أُقْسِمُ {بِهَذَا الْبَلَدِ} يَعْنِي مَكَّةَ {وَأَنْتَ حِلٌّ} أَيْ حَلَالٌ، {بِهَذَا الْبَلَدِ} تَصْنَعُ فِيهِ مَا تُرِيدُ مِنَ الْقَتْلِ وَالْأَسْرِ لَيْسَ عَلَيْكَ مَا عَلَى النَّاسِ فِيهِ مِنَ الْإِثْمِ. أَحَلَّ اللَّهُ تَعَالَى لِنَبِيِّهِ ﷺ مَكَّةَ يَوْمَ الْفَتْحِ، حَتَّى قَاتَلَ وَقَتَلَ وَأَمَرَ بِقَتْلِ ابْنِ خَطَلٍ، وَهُوَ مُتَعَلِّقٌ بِأَسْتَارِ الْكَعْبَةِ (٢) ، ومِقْيَسِ بْنِ صُبَابَةَ وَغَيْرِهِمَا (٣) ، فَأَحَلَّ دِمَاءَ قَوْمٍ وَحَرَّمَ دِمَاءَ قَوْمٍ فَقَالَ: مَنْ دَخَلَ دَارَ أَبِي سُفْيَانَ فَهُوَ آمِنٌ (٤) ، ثُمَّ قَالَ: إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ مَكَّةَ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَلَمْ تَحِلَّ لِأَحَدٍ قَبَلِي وَلَا تَحِلُّ لِأَحَدٍ بَعْدِي، وَإِنَّمَا أُحِلَّتْ لِي سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ، فَهِيَ حَرَامٌ بِحُرْمَةِ اللَّهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (٥) .
{ لَا أُقْسِمُ } “Yemin ederim” yani yemin ederim, { بِهَذَا الْبَلَدِ } “bu beldeye” yani Mekke'ye. { وَأَنْتَ حِلٌّ } “ki sen serbestsin” yani helal kılınmışsındır, { بِهَذَا الْبَلَدِ } “bu beldede” öldürme ve esir alma konusunda dilediğini yaparsın; insanların orada [işlediklerinde] maruz kaldığı günah sana yoktur. Yüce Allah, fetih günü Nebisi sallallâhu aleyhi ve sellem'e Mekke'yi helal kıldı; öyle ki savaştı, öldürdü ve Kâbe'nin örtülerine tutunmuş olduğu halde İbn Hatal'ın (¬٢), Mıkyes b. Subâbe'nin ve başkalarının öldürülmesini emretti (¬٣). Bir topluluğun kanını helal, diğer bir topluluğun kanını haram kıldı ve: “Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse o emniyettedir” buyurdu (¬٤). Sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri yarattığı gün Mekke'yi haram kılmıştır. Benden önce hiçbir kimseye helal kılınmamıştır, benden sonra da hiçbir kimseye helal kılınmayacaktır. Bana ise sadece gündüzün bir vaktinde helal kılındı. O, Allah'ın haram kılmasıyla kıyamet gününe kadar haramdır” (¬٥).
17331. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمَّا أَقْسَمَ بِمَكَّةَ دَلَّ ذَلِكَ عَلَى عَظِيمِ قَدْرِهَا مَعَ حُرْمَتِهَا، فَوَعَدَ نَبِيَّهُ ﷺ أَنَّهُ يَحِلُّهَا لَهُ حَتَّى يُقَاتِلَ فِيهَا، وَأَنْ يَفْتَحَهَا عَلَى يَدِهِ، فَهَذَا وَعْدٌ مِنَ اللَّهِ ﷿ بِأَنْ يُحِلَّهَا لَهُ.
Manası şudur: Yüce Allah Mekke'ye yemin edince, bu durum onun hürmetiyle birlikte kadrinin yüceliğine delalet etti. Sonra Nebisi sallallâhu aleyhi ve sellem'e, orada savaşabilmesi için orayı kendisine helal kılacağını ve fethini onun eliyle nasip edeceğini vaadetti. İşte bu, Azîz ve Celîl olan Allah'tan orayı ona helal kılacağına dair bir vaaddir.
17332. Metin
قَالَ شُرَحْبِيلُ بْنُ سَعْدٍ: وَمَعْنَى قَوْلِهِ: "وَأَنْتَ حَلُّ بِهَذَا الْبَلَدِ" قَالَ: يُحَرِّمُونَ أَنْ يَقْتُلُوا بِهَا صَيْدًا وَيَسْتَحِلُّونَ إِخْرَاجَكَ وَقَتْلَكَ؟
Şürahbîl b. Sa‘d şöyle dedi: O'nun { وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ } “Ve sen bu beldede serbestsin” sözünün manası hakkında [şöyle] dedi: “[Müşrikler] orada bir avı öldürmeyi haram sayarlar da senin [yurdundan] çıkarılmanı ve öldürülmeni helal mi sayarlar?”
17333. Metin
{وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ (٣) لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ (٤) أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ (٥) يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا (٦) }
{ وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ (٣) لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ (٤) أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ (٥) يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا (٦) } “Ve babaya ve doğan çocuğa! Muhakkak ki biz insanı bir meşakkat içinde yarattık. O, kendisine kimsenin asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 'Yığınla mal tükettim!' diyor.”
17334. Metin
{وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ} يَعْنِي آدَمَ ﵇ وَذُرِّيَّتَهُ. {لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ} رَوَى الوالِبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: فِي نَصَبٍ. قَالَ الْحَسَنُ: يُكَابِدُ مَصَائِبَ الدُّنْيَا وَشَدَائِدَ الْآخِرَةِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: فِي مَشَقَّةٍ فَلَا تَلْقَاهُ إِلَّا يُكَابِدُ أَمْرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ.
{ وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ } “Ve babaya ve doğan çocuğa!” yani Âdem aleyhisselâm ve onun zürriyetine. { لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ } “Muhakkak ki biz insanı bir meşakkat içinde yarattık.” el-Vâlibî, İbn Abbâs'tan: “Zorluk içinde” diye rivayet etti. Hasan: “Dünyanın musibetlerine ve ahiretin şiddetlerine göğüs gerer” dedi. Katâde ise: “Meşakkat içinde; dolayısıyla onunla karşılaştığında mutlaka dünya ve ahiret işlerine göğüs gererken bulursun” dedi.
17335. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: [فِي شِدَّةٍ. وَقَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ] : (١) فِي شِدَّةِ خَلْقٍ حَمْلِهِ وَوِلَادَتِهِ وَرَضَاعِهِ، وَفِطَامِهِ وَفِصَالِهِ وَمَعَاشِهِ وَحَيَاتِهِ وَمَوْتِهِ.
Saîd b. Cübeyr: “[Şiddet içinde. Atâ, İbn Abbâs'tan nakletti ki] : (¬١) Yaratılışının, taşınmasının, doğumunun, emzirilmesinin, sütten kesilmesinin, ayrılmasının, geçiminin, hayatının ve ölümünün şiddeti içinde” dedi.
17336. Metin
وَقَالَ عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ: عِنْدَ نَبَاتِ أَسْنَانِهِ. قَالَ يَمَانٌ: لَمْ يَخْلُقِ اللَّهُ خَلْقًا يُكَابِدُ مَا يُكَابِدُ ابْنُ آدَمَ، وَهُوَ مَعَ ذَلِكَ أَضْعَفُ الْخَلْقِ. وَأَصْلُ الْكَبَدِ: الشِّدَّةُ.
Amr b. Dînâr: “Dişleri çıktığı sırada” dedi. Yemân: “Allah, Âdemoğlunun katlandığı şeylere katlanan hiçbir mahluk yaratmamıştır; oysa bununla birlikte o mahlukatın en zayıfıdır” dedi. Kebed (الْكَبَد) kelimesinin aslı, şiddet demektir.
17337. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ، وَعِكْرِمَةُ، وَعَطِيَّةُ، وَالضَّحَّاكُ: يَعْنِي مُنْتَصِبًا مُعْتَدِلَ الْقَامَةِ، وَكُلُّ شَيْءٍ خُلِقَ فَإِنَّهُ يَمْشِي مُكِبًّا، وَهِيَ رِوَايَةُ مُقْسِمٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، [وَأَصْلُ] (٢) والكبد: الِاسْتِوَاءُ وَالِاسْتِقَامَةُ.
Mücâhid, İkrime, Atıyye ve Dahhâk: “Yani dik, düzgün boylu olarak; zira yaratılan her şey yüzükoyun yürür” dediler. Bu, Mıksem'in İbn Abbâs'tan rivayetidir. [Kebed'in aslı] (¬٢) doğruluk ve dikliktir.
17338. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: مُنْتَصِبًا رَأَسُهُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ فَإِذَا أَذِنَ اللَّهُ لَهُ فِي خُرُوجِهِ انْقَلَبَ رَأْسُهُ إِلَى رِجْلَيْ أُمِّهِ.
İbn Keysân: “Annesinin karnında başı yukarıda dik olarak; Allah onun çıkmasına izin verdiğinde ise başı annesinin ayaklarına doğru döner” dedi.
17339. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ: "فِي كَبَدٍ" أَيْ فِي قُوَّةٍ.
Mukâtil: “Meşakkat içinde” yani kuvvet içinde, dedi.
17340. Metin
نَزَلَتْ فِي أَبِي الْأَشَدَّيْنِ وَاسْمُهُ أُسَيْدُ بْنُ كِلْدَةَ الْجُمَحِيُّ وَكَانَ شَدِيدًا قَوِيًّا يَضَعُ الْأَدِيمَ الْعُكَاظِيَّ تَحْتَ قَدَمَيْهِ فَيَقُولُ: مَنْ أَزَالَنِي عَنْهُ فَلَهُ كَذَا وَكَذَا، فَلَا يُطَاقُ أَنْ يُنْزَعَ مِنْ تَحْتِ قَدَمَيْهِ إِلَّا قَطْعًا وَيَبْقَى مَوْضِعُ قَدَمَيْهِ. {أَيَحْسَبُ} يَعْنِي أَبَا الْأَشَدَّيْنِ مِنْ قُوَّتِهِ، {أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ} أَيْ: يَظُنُّ مِنْ شِدَّتِهِ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ اللَّهُ تَعَالَى. وَقِيلَ: هُوَ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ. {يَقُولُ أَهْلَكْتُ} يَعْنِي أَنْفَقْتُ، {مَالًا لُبَدًا} أَيْ كَثِيرًا بَعْضُهُ عَلَى بَعْضٍ، مِنَ التَّلْبِيدِ، فِي عَدَاوَةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ لُبَّدًا بِتَشْدِيدِ الْبَاءِ على جمع لا بد، مِثْلُ رَاكِعٍ وَرُكَّعٍ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّخْفِيفِ عَلَى جَمْعِ "لِبْدَةٍ"، وَقِيلَ عَلَى الْوَاحِدِ مِثْلُ قُثَمٍ وَحُطَمٍ.
[Bu ayet] Ebü’l-Eşeddeyn hakkında indi; onun adı Useyd b. Kilde el-Cumahî’dir. O son derece çetin ve kuvvetli biriydi; Ukaz derisini ayaklarının altına koyar ve: «Beni bunun üzerinden kim ayırırsa ona şu kadar [ödül] vardır» derdi. [Deri] ayaklarının altından ancak parçalanarak çekilip çıkarılabilirdi ve ayaklarının bastığı yer [olduğu gibi] kalırdı. { أَيَحْسَبُ } “O sanıyor mu?” yani Ebü’l-Eşeddeyn kuvvetinden dolayı,1 { أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ } “kendisine hiç kimsenin asla güç yetiremeyeceğini?” Yani o, çetin gücünden dolayı Yüce Allah’ın kendisine asla güç yetiremeyeceğini sanıyor. Onun el-Velîd b. el-Mugîre olduğu da söylenmiştir. { يَقُولُ أَهْلَكْتُ } “Diyor ki: Harcadım” yani sarf ettim, { مَالًا لُبَدًا } “yığınla mal.” Yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e düşmanlık uğruna, birbiri üstüne yığılmış pek çok [mal harcadım]. [Bu kelime] 'telbîd' (üst üste yığmak) kökündendir. Ebû Ca‘fer, 'lâbid' kelimesinin çoğulu olarak 'râki‘' ve 'rukka‘' vezninde 'bâ' harfinin şeddesiyle [lübbeden şeklinde] okumuştur. Diğer [kıraat imamları] ise 'libde'nin çoğulu olarak şeddesiz [lübeden şeklinde] okumuşlardır. Bunun 'kusem' ve 'hutam' gibi tekil olduğu da söylenmiştir.2
17341. Metin
{أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ (٧) أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ (٨) وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ (٩) وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ (١٠) فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ (١١) }
{ أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ (٧) أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ (٨) وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ (٩) وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ (١٠) فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ (١١) } “O, kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor? Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ve ona iki yolu göstermedik mi? Fakat o sarp yokuşa atılmadı.”
17342. Metin
{أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ} قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ [وَقَتَادَةُ: أَيَظُنُّ] (١) أَنَّ اللَّهَ لَمْ يَرَهُ، وَلَا يَسْأَلُهُ عَنْ مَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ، وَأَيْنَ أَنْفَقَهُ؟
{ أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ } “O, kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor?” Saîd b. Cübeyr [ve Katâde şöyle] (¬١) dedi: “Allah'ın kendisini görmediğini, malını nereden kazandığını ve nereye harcadığını kendisine sormayacağını mı sanıyor?”
17343. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: إِنَّهُ كَانَ كَاذِبًا فِي قَوْلِهِ أَنْفَقْتُ كَذَا وَكَذَا، وَلَمْ يَكُنْ أَنْفَقَ جَمِيعَ مَا قَالَ، يَقُولُ أَيُظَنُّ أَنَّ اللَّهَ ﷿ لَمْ يَرَ ذَلِكَ مِنْهُ فَيَعْلَمَ مِقْدَارَ نَفَقَتِهِ، ثُمَّ ذَكَّرَهُ نِعَمَهُ لِيَعْتَبِرَ، فَقَالَ: {أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ} قَالَ قَتَادَةُ: نِعَمُ اللَّهِ مُتَظَاهِرَةٌ يُقْرِرْكَ بِهَا كَيْمَا تَشْكُرَ، وَجَاءَ فِي الْحَدِيثِ: أَنَّ اللَّهَ ﷿ يَقُولُ: ابْنَ آدَمَ إِنْ نَازَعَكَ لِسَانُكَ فِيمَا حَرَّمْتُ عَلَيْكَ فَقَدْ أَعَنْتُكَ عَلَيْهِ بِطَبَقَتَيْنِ فَأَطْبِقْ، وَإِنْ نَازَعَكَ بَصَرُكَ إِلَى بَعْضِ مَا حَرَّمْتُ عَلَيْكَ، فَقَدْ أَعَنْتُكَ عَلَيْهِ بِطَبَقَتَيْنِ، فَأَطْبِقْ، وَإِنْ نَازَعَكَ فَرْجُكَ إِلَى مَا حَرَّمْتُ عَلَيْكَ فَقَدْ أَعَنْتُكَ عَلَيْهِ بِطَبَقَتَيْنِ فأطبق (٢) . {وَهَدَيْنَاهُ ١٩٣/أالنَّجْدَيْنِ} قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: طَرِيقُ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ، وَالْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، وَالْهُدَى وَالضَّلَالَةِ، كَقَوْلِهِ: "إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا" وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: "وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ" قَالَ: الثَّدْيَيْنِ، وَهُوَ قَوْلُ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ وَالضَّحَّاكِ، وَالنَّجْدُ: طَرِيقٌ فِي ارْتِفَاعٍ. {فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ} يَقُولُ: فَهَلَّا أَنْفَقَ مَالَهُ فِيمَا يَجُوزُ بِهِ مِنْ فَكِّ الرِّقَابِ وَإِطْعَامِ السَّغْبَانِ، فَيَكُونُ خَيْرًا لَهُ مِنْ إِنْفَاقِهِ عَلَى عَدَاوَةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، هَذَا قَوْلُ ابْنِ زَيْدٍ وَجَمَاعَةٍ.
Kelbî şöyle dedi: “O, 'Şu kadar ve şu kadar harcadım' sözünde yalancıydı ve söylediğinin hepsini harcamamıştı. Yani, Azîz ve Celîl olan Allah'ın bunu kendisinden görmediğini ve yaptığı harcamanın miktarını bilmediğini mi sanıyor?” Sonra ibret alsın diye ona nimetlerini hatırlatarak şöyle buyurdu: { أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ } “Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?” Katâde dedi ki: “Allah'ın nimetleri peş peşedir; şükredesin diye sana bunları ikrar ettiriyor.” Hadiste şöyle gelmiştir: “Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur: 'Ey Âdemoğlu! Sana haram kıldığım şeylerde dilin seninle çekişirse, şüphesiz ona karşı sana iki tabaka ile yardım ettim; öyleyse [dudaklarını] kapa. Sana haram kıldığım şeylerden birine karşı gözün seninle çekişirse, şüphesiz ona karşı sana iki tabaka ile yardım ettim; öyleyse [göz kapaklarını] kapa. Sana haram kıldığım şeye karşı tenasül uzvun seninle çekişirse, şüphesiz ona karşı sana iki tabaka ile yardım ettim; öyleyse kapa'” (¬٢). { وَهَدَيْنَاهُ ١٩٣/أ النَّجْدَيْنِ } “Ve ona iki yolu göstermedik mi?” Müfessirlerin çoğu: “O'nun 'Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör' sözünde olduğu gibi hayır ve şer, hak ve batıl, hidayet ve dalalet yoludur” dediler. Muhammed b. Kâ'b, İbn Abbâs'tan nakille: “Ve ona iki yolu göstermedik mi?” ayeti hakkında: “İki memeyi [gösterdik]” dedi; bu Saîd b. el-Müseyyeb ve Dahhâk'in de görüşüdür. Necd (النَّجْد): Yüksekteki yoldur. { فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ } “Fakat o sarp yokuşa atılmadı.” Şöyle buyurmaktadır: “Köle azat etmekten ve aç olanı doyurmaktan ibaret olan o geçiş yoluna malını harcasaydı ya! Bu, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e düşmanlık uğrunda harcamasından kendisi için daha hayırlı olurdu.” Bu, İbn Zeyd ve bir topluluğun görüşüdür.
17344. Metin
وَقِيلَ: "فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ" أَيْ لَمْ يَقْتَحِمْهَا وَلَا جَاوَزَهَا. وَالِاقْتِحَامُ: الدُّخُولُ فِي الْأَمْرِ الشَّدِيدِ، وَذِكْرُ الْعَقَبَةِ هَاهُنَا مَثَلٌ ضَرَبَهُ اللَّهُ لِمُجَاهِدَةِ النَّفْسِ وَالْهَوَى وَالشَّيْطَانِ فِي أَعْمَالِ الْبِرِّ، فَجَعَلَهُ كَالَّذِي يَتَكَلَّفُ صُعُودَ الْعَقَبَةِ، يَقُولُ: لَمْ يَحْمِلْ عَلَى نَفْسِهِ الْمَشَقَّةَ بِعِتْقِ الرَّقَبَةِ وَلَا طَعَامٍ، وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ قَتَادَةَ.
Şöyle de denilmiştir: “Fakat o sarp yokuşa atılmadı” yani ona dalmadı ve onu aşmadı. İktihâm (الِاقْتِحَام): Çetin bir işe girmektir. Burada akabe (sarp yokuş) ifadesinin zikredilmesi, Allah'ın iyilik amellerinde nefse, hevese ve şeytana karşı mücahede için vurduğu bir misaldir; böylece onu sarp yokuşu tırmanmaya zahmetle katlanan kimse gibi kılmıştır. [Ayet] şöyle demektedir: “Köle azat etmekle ve yedirmekle nefsinin üzerine meşakkati yüklemedi.” Katâde'nin sözünün manası da budur.
17345. Metin
وَقِيلَ: إِنَّهُ شَبَّهَ ثِقَلَ الذُّنُوبِ عَلَى مُرْتَكِبِهَا بِعَقَبَةٍ، فَإِذَا أَعْتَقَ رَقَبَةً وَأَطْعَمَ كَانَ كَمَنِ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ وَجَاوَزَهَا.
Şöyle de denilmiştir: O, günahların faili üzerindeki ağırlığını sarp bir yokuşa benzetmiştir; dolayısıyla bir köle azat edip [açları] doyurduğunda, sarp yokuşa atılmış ve onu aşmış kimse gibi olur.
17346. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ: أَنَّ هَذِهِ الْعَقَبَةَ جَبَلٌ فِي جَهَنَّمَ ٣ .
İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre: Bu akabe (sarp yokuş), cehennemde bir dağdır 3.
17347. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ: عَقَبَةٌ شَدِيدَةٌ فِي النَّارِ دُونَ الْجِسْرِ، فَاقْتَحَمُوهَا بِطَاعَةِ اللَّهِ تَعَالَى (١) .
Hasan ve Katâde dediler ki: “Ateşin içinde, köprünün berisinde çetin bir yokuştur; onu Yüce Allah'a itaatle aşınız” (¬١).
17348. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ، وَالضَّحَّاكُ، وَالْكَلْبِيُّ: هِيَ صِرَاطٌ يُضْرَبُ عَلَى جَهَنَّمَ كَحَدِّ السَّيْفِ، مَسِيرَةَ ثَلَاثَةِ آلَافِ سَنَةٍ سَهْلًا وَصُعُودًا وَهُبُوطًا، وَإِنَّ بِجَنَبَتَيْهِ كَلَالِيبُ وَخَطَاطِيفُ كَأَنَّهَا شَوْكُ السَّعْدَانِ، فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ، وَنَاجٍ مَخْدُوشٌ، وَمُكَرْدَسٌ فِي النَّارِ مَنْكُوسٌ، فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَمُرُّ كَالْبَرْقِ الْخَاطِفِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَمُرُّ كَالرِّيحِ الْعَاصِفِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَمُرُّ كَالْفَارِسِ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَمُرُّ عَلَيْهِ كَالرَّجُلِ يَعْدُو، وَمِنْهُمْ مَنْ يَمُرُّ كَالرَّجُلِ يَسِيرُ، وَمِنْهُمْ مَنْ يَزْحَفُ زَحْفًا، وَمِنْهُمُ الزَّالُّونَ، وَمِنْهُمْ مَنْ يُكَرْدَسُ فِي النَّارِ.
Mücâhid, Dahhâk ve Kelbî şöyle dediler: “O, cehennemin üzerine kurulmuş, kılıç ağzı gibi, düzlüğü, yokuşu ve inişiyle üç bin yıllık mesafede olan bir sırattır. İki yanında sanki sa'dân dikeni gibi kancalar ve çengeller vardır. Kimi kurtulup esenliğe erer, kimi tırmalanmış olarak kurtulur, kimi de ateşe baş aşağı yuvarlanır. İnsanlardan kimi çakan şimşek gibi geçer, kimi şiddetli rüzgar gibi geçer, kimi süvari gibi geçer, kimi koşan adam gibi üzerinden geçer, kimi yürüyen adam gibi geçer, kimi emekleyerek sürünür, kiminin ayağı kayar, kimi de ateşe yuvarlanır.”
17349. Metin
قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: يَقُولُ فَهَلَّا سَلَكَ الطَّرِيقَ الَّتِي فِيهَا النَّجَاةُ.
İbn Zeyd dedi ki: “Yani içinde kurtuluş olan yola girseydi ya!” der.
17350. Metin
{وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ (١٢) فَكُّ رَقَبَةٍ (١٣) أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ (١٤) }
{ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ (١٢) فَكُّ رَقَبَةٍ (١٣) أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ (١٤) } “Bildin mi sen o sarp yokuş nedir? Bir köle azat etmektir. Yahut kıtlık gününde doyurmaktır.”
17351. Metin
ثُمَّ بَيَّنَ مَا هِيَ فَقَالَ: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ} مَا اقْتِحَامُ الْعَقَبَةِ. قَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: كُلُّ شَيْءٍ قَالَ: "وَمَا أَدْرَاكَ" فَإِنَّهُ أَخْبَرَ بِهِ، وَمَا قَالَ: "وَمَا يُدْرِيكَ" فَإِنَّهُ لَمْ يُخْبَرْ بِهِ. {فَكُّ رَقَبَةٍ أَوْ إِطْعَامٌ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ، وَأَبُو عَمْرٍو، وَالْكِسَائِيُّ: "فَكَّ" بِفَتْحِ الْكَافِ، "رَقَبَةً" نَصْبٌ، "أَوْ أَطْعَمَ" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ وَالْمِيمِ عَلَى الْمَاضِي. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ "فَكُّ" بِرَفْعِ الْكَافِ، "رَقَبَةٍ" جَرًّا، "أَوْ إِطْعَامٌ" [بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ، فَأَلِفٌ بَعْدَ الْعَيْنِ، وَرَفْعُ الْمِيمِ مُنَوَّنَةً] (٢) عَلَى الْمَصْدَرِ.
Sonra onun ne olduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: { وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ } “Bildin mi sen o sarp yokuş nedir?” sarp yokuşa atılmak nedir? Süfyân b. Uyeyne dedi ki: “'Bildin mi sen (وَمَا أَدْرَاكَ)' dediği her şeyi bildirmiştir; 'ne bilirsin (وَمَا يُدْرِيكَ)' dediği şeyi ise ona bildirmemiştir.” { فَكُّ رَقَبَةٍ أَوْ إِطْعَامٌ } “Bir köle azat etmektir yahut doyurmaktır.” İbn Kesîr, Ebû Amr ve Kisâî geçmiş zaman kipi olarak kâf harfinin fethasıyla “fekke” (فَكَّ), mensub olarak “rakabeten” (رَقَبَةً), hemze ve mîm harfinin fethasıyla “ev at‘ame” (أَوْ أَطْعَمَ) şeklinde okudular. Diğerleri ise masdar olarak kâf harfinin zammesiyle “fekkü” (فَكُّ), mecrur olarak “rakabetin” (رَقَبَةٍ), [hemzenin kesresi, ayın harfinden sonra elif ve tenvinli mîm harfinin zammesiyle] (¬٢) “ev it‘âmun” (أَوْ إِطْعَامٌ) şeklinde okudular.
17352. Metin
وَأَرَادَ بِفَكِّ الرَّقَبَةِ إِعْتَاقَهَا وَإِطْلَاقَهَا، وَمَنْ أَعْتَقَ رَقَبَةً كَانَتْ فِدَاءَهُ مِنَ النَّارِ.
Boynu çözmek (fekkü'r-rakabe) ile onu azat etmeyi ve salıvermeyi kastetmiştir. Kim bir köle azat ederse, bu onun ateşten fidyesi olur.
17353. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ مُحَمَّدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سَمْعَانَ، حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ أَحْمَدَ بْنِ عَبْدِ الْجَبَّارِ الرَّيَّانِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنِي اللَّيْثُ بْنُ سَعْدٍ، حَدَّثَنِي ابْنُ الْهَادِ، عَنْ عُمَرَ بْنِ عَلِيِّ بْنِ حُسَيْنٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ مَرْجَانَةَ قَالَ: سَمِعْتُهُ يُحَدِّثُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: "مَنْ أَعْتَقَ رَقَبَةً مُؤْمِنَةً أَعْتَقَ اللَّهُ بِكُلِّ عُضْوٍ مِنْهُ عُضْوًا مِنَ النَّارِ، حَتَّى يَعْتِقَ فَرْجَهُ بِفَرْجِهِ" (٣) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Sem‘ân haber verdi, bize Ebû Ca'fer b. Muhammed b. Ahmed b. Abdilcebbâr er-Reyyânî anlattı, bize Humeyd b. Zenceveyh anlattı, bize Abdullah b. Sâlih anlattı, bana Leys b. Sa‘d anlattı, bana İbnu'l-Hâd, Ömer b. Alî b. Hüseyin'den, o da Saîd b. Mercâne'den naklen anlattı; o dedi ki: Onu Ebû Hureyre'den naklederken işittim; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: “Kim mümin bir köleyi azat ederse, Allah onun her bir uzvuna karşılık o kimsenin bir uzvunu ateşten azat eder; hatta onun tenasül uzvuna karşılık kendi tenasül uzvunu azat eder” (¬٣).
17354. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ السَّمْعَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو جَعْفَرٍ الرَّيَّانِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ كَثِيرٍ الْعَبْدِيُّ، حَدَّثَنَا عِيسَى بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَّمِيُّ، عَنْ طَلْحَةَ
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi1, bize Ebû Mansûr es-Sem‘ânî haber verdi2, bize Ebû Ca'fer er-Reyyânî haber verdi, bize Humeyd b. Zenceveyh anlattı, bize Muhammed b. Kesîr el-Abdî anlattı, bize Îsâ b. Abdirrahmân es-Sülemî, Talha'dan3 [naklen anlattı]:
17355. Metin
بْنِ مُصَرِّفٍ الْيَامِيِّ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْسَجَةَ عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ قَالَ: جَاءَ أَعْرَابِيٌّ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ عَلِّمْنِي عَمَلًا يُدْخِلُنِي الْجَنَّةَ، قَالَ: "لَئِنْ كُنْتَ أَقْصَرْتَ الْخُطْبَةَ لَقَدْ أَعْرَضْتَ الْمَسْأَلَةَ، أَعْتِقِ النَّسَمَةَ وَفُكَّ الرَّقَبَةَ"، قَالَ: قُلْتُ: أَوَلَيْسَا وَاحِدًا؟ قَالَ: " لَا عِتْقُ النَّسَمَةِ: أَنْ تَنْفَرِدَ بِعِتْقِهَا، وَفَكُّ الرَّقَبَةِ: أَنْ تُعِينَ فِي ثَمَنِهَا، وَالْمَنْحَةَ الْوَكُوفَ (١) وَأَنْفِقْ (٢) عَلَى ذِي الرَّحِمِ الظَّالِمِ، فَإِنْ لَمْ تُطِقْ ذَلِكَ فَأَطْعِمِ الْجَائِعَ وَاسْقِ الظَّمْآنَ، وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ، فَإِنْ لَمْ تُطِقْ ذلك فكفَّ لسلانك إِلَّا مِنْ خَيْرٍ" (٣) .
b. Musarrif el-Yâmî'den, o Abdurrahman b. Avsece'den, o da Berâ b. Âzib'den rivayetle anlattı; o şöyle dedi: Bir bedevi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: “Ey Allah'ın Resulü! Beni cennete sokacak bir amel öğret” dedi. [Resûlullah] şöyle buyurdu: “Sözü kısa tutmuş olsan da şüphesiz soruyu geniş tuttun. Canı azat et ve boynu çöz.” [Bedevi] dedi ki: “İkisi bir değil midir?” [Resûlullah] buyurdu ki: “Hayır, canı azat etmek tek başına onu hürriyetine kavuşturmandır. Boynu çözmek ise bedelini ödemede yardımcı olmandır. Sütü bol sağılan hayvanı [faydalanması için] bağışla (¬١) ve haksızlık eden akrabana nafaka sağla (¬٢). Şayet buna güç yetiremezsen aç olanı doyur, susuz kalana su içir, iyiliği emret ve kötülükten nehyet. Şayet buna da güç yetiremezsen hayır dışında dilini tut” (¬٣).
17356. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ قَوْلُهُ: "فَكُّ رَقَبَةٍ"، يَعْنِي فَكَّ رَقَبَةٍ مِنَ الذُّنُوبِ بِالتَّوْبَةِ "أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ"، مَجَاعَةٍ، يُقَالُ: سَغَبَ يَسْغُبُ سَغْبًا (٤) إِذَا جَاعَ.
İkrime O'nun “bir köle azat etmektir” sözü hakkında: “Tövbe ile boynu günahlardan kurtarmaktır” dedi. “Yahut kıtlık gününde doyurmaktır” yani açlık gününde. Bir kimse acıktığında “seğabe yesğubu sağben” (¬٤) denir.
17357. Metin
{يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ (١٥) أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ (١٦) ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ (١٧) أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (١٨) وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ (١٩) عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ (٢٠) }
{ يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ (١٥) أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ (١٦) ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ (١٧) أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (١٨) وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ (١٩) عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ (٢٠) } “Yakınlığı olan bir yetimi, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu. Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye eden ve birbirine merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. İşte onlar amel defterleri sağdan verilenlerdir. Ayetlerimizi inkâr edenler ise amel defterleri soldan verilenlerdir. Onların üzerlerine kapıları kilitlenmiş bir ateş vardır.”
17358. Metin
{يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ} أَيْ ذَا قَرَابَةٍ، يُرِيدُ يَتِيمًا بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ قَرَابَةٌ. {أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ} قَدْ لَصِقَ بِالتُّرَابِ مِنْ فَقْرِهِ وَضُرِّهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: هُوَ الْمَطْرُوحُ فِي التُّرَابِ لَا يَقِيهِ شَيْءٌ. وَ"الْمَتْرَبَةُ" مَصْدَرُ تَرِبَ يَتْرَبُ تَرَبًا وَمَتْرَبَةً إِذَا افْتَقَرَ. {ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا} بين أن هذا الْقُرَبَ إِنَّمَا تَنْفَعُ مَعَ الْإِيمَانِ. وَقِيلَ: "ثُمَّ" بِمَعْنَى الْوَاوِ، {وَتَوَاصَوْا} أَوْصَى بَعْضُهُمْ بَعْضًا، {بِالصَّبْرِ} عَلَى فَرَائِضِ اللَّهِ وَأَوَامِرِهِ، {وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ} بِرَحْمَةِ النَّاسِ. {أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ المَشْئَمَةِ عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ} مُطْبَقَةٌ عَلَيْهِمْ أَبْوَابُهَا، لَا يَدْخُلُ فِيهَا رَوْحٌ وَلَا يَخْرُجُ مِنْهَا غَمٌّ.
{يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ} “Yakınlığı olan bir yetimi” yani akrabalık bağı bulunan; seninle arasında akrabalık olan bir yetimi kastetmektedir. {أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ} “Yahut toprağa serilmiş bir yoksulu” fakirliğinden ve darlığından dolayı toprağa yapışmış [kimseyi]. Mücâhid, İbn Abbâs'tan [şöyle nakletmiştir]: “O, kendisini koruyacak hiçbir şey bulunmaksızın toprağa atılmış kimsedir.” Metrebe (الْمَتْرَبَةُ), bir kimse fakirleştiğinde kullanılan teribe yetrabu tereben ve metrebeten (تَرِبَ يَتْرَبُ تَرَبًا وَمَتْرَبَةً) fiilinin masdarıdır. {ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا} “Sonra da iman edenlerden olup...” [ifadesiyle], bu ibadetlerin/yakınlaştırıcı amellerin ancak iman ile birlikte fayda sağlayacağını açıklamıştır. Buradaki sümme (ثُمَّ) [edatının], vâv (وَ) [bağlacı] manasında olduğu da söylenmiştir. {وَتَوَاصَوْا} “...ve birbirlerine tavsiye edenlerden...” yani birbirlerine öğütlediler, {بِالصَّبْرِ} “sabrı” Allah'ın farzları ve emirleri üzerinde [sebat etmeyi], {وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ} “ve merhameti tavsiye edenlerden [olmaktır].” insanlara merhamet etmeyi [öğütlediler]. {أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ المَشْئَمَةِ عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ} “İşte onlar amel defterleri sağdan verilenlerdir. Ayetlerimizi inkâr edenler ise amel defterleri soldan verilenlerin ta kendileridir. Üzerlerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.” [yani] kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış [bir ateştir]; oraya hiçbir ferahlık girmez ve oradan hiçbir gam/keder çıkmaz.
17359. Metin
قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو، وَحَمْزَةُ، وَحَفْصٌ: بِالْهَمْزَةِ هَاهُنَا، وَفِي الْهُمَزَةِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِلَا هَمْزٍ، وَهُمَا لُغَتَانِ، يُقَالُ: آصَدْتُ الْبَابَ وَأَوْصَدْتُهُ، إِذَا أَغْلَقْتُهُ وَأَطْبَقْتُهُ، وَقِيلَ: مَعْنَى الْهَمْزِ الْمُطْبَقَةُ وَغَيْرِ الْهَمْزِ الْمُغْلَقَةُ ١ .
Ebû Amr, Hamza ve Hafs; burada ve Hümeze [suresin]de hemze ile [مُؤْصَدَةٌ / mü'sadetün şeklinde] okumuşlardır. Diğerleri ise hemzesiz [مُوصَدَةٌ / mûsadetün şeklinde] okumuşlardır. Bunlar iki ayrı lehçedir; [bir kimse] kapıyı kapatıp kilitlediği zaman âsadtu'l-bâbe (آصَدْتُ الْبَابَ) ve evsadtu'l-bâbe (أَوْصَدْتُهُ) denir. Hemzeli okuyuşun anlamının "üzerine kapatılmış", hemzesiz okuyuşun ise "kilitlenmiş" olduğu da söylenmiştir.1