İnşirâh

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17455. Metin

سُورَةُ الشَّرْحِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İnşirah Suresi Mekkîdir (¬١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17456. Metin

{أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (١) وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ (٢) الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ (٣) وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ (٤) }

{أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (١) وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ (٢) الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ (٣) وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ (٤) } “(1) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? (2) Belini büken (3) yükünü senden indirmedik mi? (4) Ve senin şanını yüceltmedik mi?”

17457. Metin

{أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ} أَلَمْ نفتح ونوسع ١٩٥/ب وَنُلَيِّنْ لَكَ قَلْبَكَ بِالْإِيمَانِ وَالنُّبُوَّةِ وَالْعِلْمِ وَالْحِكْمَةِ. {وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ} قَالَ الْحَسَنُ، وَمُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ، وَالضَّحَّاكُ: وَحَطَطْنَا عَنْكَ الَّذِي سَلَفَ مِنْكَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ: "لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ" (الْفَتْحِ -٢) .

{أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ} “Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” [Yani] iman, peygamberlik, ilim ve hikmetle kalbini açıp genişletmedik ve yumuşatmadık mı? 195/b {وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ} “Yükünü senden indirmedik mi?” Hasan, Mücâhid, Katâde ve Dahhâk şöyle demiştir: Cahiliye döneminde senden geçmiş olanları senden kaldırdık/sildik; bu, [Allah Teâlâ'nın] şu sözü gibidir: “Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” (Fetih, 2).

17458. Metin

وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: يَعْنِي الْخَطَأَ وَالسَّهْوَ. وَقِيلَ: ذُنُوبُ أُمَّتِكَ [فَأَضَافَهُ] ٢ إِلَيْهِ لِاشْتِغَالِ قَلْبِهِ بِهِمْ، وَقَالَ عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ يَحْيَى وَأَبُو عُبَيْدَةَ: يَعْنِي خَفَّفْنَا عَنْكَ أَعْبَاءَ النُّبُوَّةِ وَالْقِيَامِ بِأَمْرِهَا ٣ . {الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ} أَثْقَلَ ظَهْرَكَ فَأَوْهَنَهُ حَتَّى سُمِعَ لَهُ نَقِيضٌ، أَيْ صَوْتٌ. {وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ} أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ عَبْدُ الْخَالِقِ بْنِ عَلِيٍّ الْمُؤَذِّنُ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ حَبِيبٍ، حَدَّثَنَا أَبُو إِسْمَاعِيلَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا صَفْوَانُ يَعْنِي ابْنَ صَالِحٍ عَبْدَ الْمَلِكِ، حَدَّثَنَا الْوَلِيدُ يَعْنِي بن مُسْلِمٍ، حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ لَهِيعَةَ عَنْ دَرَّاجٍ عَنْ أَبِي الْهَيْثَمِ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ سَأَلَ جِبْرِيلَ ﵇ عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ "وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ"؟ قَالَ: قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "إِذَا ذُكِرْتُ ذُكِرْتَ مَعِي" ٤ .

Hüseyn b. el-Fadl ise şöyle demiştir: “[Bununla] hata ve unutma kastedilmektedir.” Şöyle de denilmiştir: “[Bununla] ümmetinin günahları [kastedilmiştir]. Kalbi onlarla meşgul olduğu için [günahlar] ona nispet edilmiştir.2” Abdülazîz b. Yahyâ ve Ebû Ubeyde ise şöyle demişlerdir: “[Bununla] 'Senden peygamberliğin ağır yüklerini ve onun gereğini yerine getirme sorumluluğunu hafiflettik' [manası kastedilmektedir].3” {الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ} “Belini büken” [yani] beline ağır gelip onu zaafa uğratan [yük ki], hatta ondan bir ses (nakîd) duyulacak raddeye gelmiştir. {وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ} “Ve senin şanını yüceltmedik mi?” Bize Ahmed b. İbrâhîm eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ahmed b. Muhammed b. İbrâhîm es-Sa‘lebî haber verdi, bize Ebu’l-Kāsım Abdülhâlık b. Alî el-Müezzin haber verdi, bize Ebû Bekr b. Habîb anlattı, bize Ebû İsmâîl Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize Safvân –yani İbn Sâlih Abdülmelik– anlattı, bize el-Velîd –yani İbn Müslim– anlattı, bana Abdullah b. Lehîa, Derrâc’dan, o Ebu’l-Heysem’den, o da Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayet etti ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Cebrâîl’e aleyhisselâm bu ayet yani: {وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ} “Ve senin şanını yüceltmedik mi?” hakkında sordu. [Cebrâîl] şöyle dedi: Allah Teâlâ: « إِذَا ذُكِرْتُ ذُكِرْتَ مَعِي » «Ben anıldığım zaman sen de Benimle birlikte anılırsın» buyurdu.4

17459. Metin

وَعَنِ الْحَسَنِ قَالَ: "وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ" إِذَا ذُكِرْتُ، ذُكِرْتَ [مَعِي] (١) وَقَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ الْأَذَانَ وَالْإِقَامَةَ وَالتَّشَهُّدَ وَالْخُطْبَةَ عَلَى الْمَنَابِرِ، وَلَوْ أَنَّ عَبْدًا عَبَدَ اللَّهَ وَصَدَّقَهُ فِي كُلِّ شَيْءٍ وَلَمْ يَشْهَدْ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ لَمْ يَنْتَفِعْ بِشَيْءٍ، وَكَانَ كَافِرًا.

Hasan'dan rivayet edildiğine göre o, “وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ” [ayeti hakkında]: “Ben anıldığımda sen de [Benimle] anılırsın” demiştir (¬١). Atâ, İbn Abbâs'tan nakletti: “[Bununla] ezan, kāmet, teşehhüd ve minberlerdeki hutbeler kastedilmektedir. Bir kul Allah'a ibadet etse ve O'nu her hususta tasdik etse fakat Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet etmese, hiçbir şeyden faydalanamaz ve kâfir olur.”

17460. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ: رَفَعَ اللَّهُ ذِكْرَهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، فَلَيْسَ خَطِيبٌ وَلَا مُتَشَهِّدٌ وَلَا صَاحِبُ صَلَاةٍ إِلَّا يُنَادِي: أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ (٢) .

Katâde şöyle demiştir: “Allah, onun şanını dünyada da ahirette de yüceltmiştir. Hiçbir hatip, hiçbir teşehhüd getiren ve hiçbir namaz kılan yoktur ki 'Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh' diye seslenmesin” (¬٢).

17461. Metin

وَقَالَ الضَّحَّاكُ: لَا تُقْبَلُ صَلَاةٌ [إِلَّا بِهِ] (٣) وَلَا تَجُوزُ خُطْبَةٌ إِلَّا بِهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: [وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ] (٤) يَعْنِي بِالتَّأْذِينِ.

Dahhâk şöyle demiştir: “Hiçbir namaz [onun anılması olmadan] kabul edilmez (¬٣) ve hiçbir hutbe de onun anılması olmaksızın caiz olmaz.” Mücâhid de: “[وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ] (¬٤) [yani] ezan ile” demiştir.

17462. Metin

وَفِيهِ يَقُولُ حَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ: أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَرْسَلَ عَبْدَهُ ... بِبُرْهَانِهِ، وَاللَّهُ أَعْلَى وَأَمْجَدُ

Bu hususta Hassân b. Sâbit şöyle demektedir: Görmedin mi Allah kulunu gönderdi... Kendi deliliyle; Allah ise en yüce ve en uludur.

17463. Metin

أَغَرُّ عَلَيْهِ لِلنُّبُوَّةِ خَاتَمٌ ... مِنَ اللَّهِ مَشْهُودٌ يَلوُحُ وَيَشْهَدُ

O nurlu biridir, üzerinde peygamberlik mührü vardır... Allah katından şahitlik edilmiş, parıldayan ve tanıklık eden.

17464. Metin

وَضَمَّ الْإِلَهُ اسْمَ النَّبِيِّ مَعَ اسْمِهِ ... إِذَا قَالَ فِي الْخَمْسِ الْمُؤَذِّنُ: أَشْهَدُ

Ve İlâh, Peygamber'in ismini kendi ismiyle birleştirdi... Müezzin beş vakitte 'Eşhedü' dediği zaman.

17465. Metin

وَشَقَّ لَهُ مِنِ اسْمِهِ لِيُجِلَّهُ ... فَذُو الْعَرْشِ مَحْمُودٌ وَهَذَا مُحَمَّدُ (٥) .

Ve onu yüceltmek için ona Kendi isminden türetti... Zira Arş'ın sahibi Mahmûd'dur, bu da Muhammed'dir (¬٥).

17466. Metin

وَقِيلَ: رَفَعَ اللَّهُ ذِكْرَهُ بِأَخْذِ مِيثَاقِهِ عَلَى النَّبِيِّينَ وَإِلْزَامِهِمُ الْإِيمَانَ بِهِ وَالْإِقْرَارَ بِفَضْلِهِ.

Bir rivayete göre de: Allah, peygamberlerden onun için söz alarak, ona iman etmelerini ve faziletini ikrar etmelerini onlara zorunlu kılarak onun şanını yüceltmiştir.

17467. Metin

ثُمَّ وَعَدَهُ الْيُسْرَ وَالرَّخَاءَ بَعْدَ الشِّدَّةِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ كَانَ بِمَكَّةَ فِي شِدَّةٍ، فَقَالَ اللَّهُ ﷿:

Sonra zorluktan sonra ona kolaylık ve refah vadetti; zira o, Mekke'de zorluk içindeydi. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:

17468. Metin

{فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (٥) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (٦) }

{فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (٥) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (٦) } “(5) Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. (6) Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”

17469. Metin

{فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا} أَيْ مَعَ الشِّدَّةِ الَّتِي أَنْتَ فِيهَا مِنْ جهاد المشركين يسرًا وَرَخَاءٌ بِأَنْ يُظْهِرَكَ عَلَيْهِمْ حَتَّى يَنْقَادُوا لِلْحَقِّ الَّذِي جِئْتَهُمْ بِهِ، "إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا" كَرَّرَهُ لِتَأْكِيدِ الْوَعْدِ وَتَعْظِيمِ الرَّجَاءِ.

{فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا} “Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır” yani müşriklerle cihat hususunda içinde bulunduğun zorlukla beraber, onlara karşı sana üstünlük vermek suretiyle bir kolaylık ve refah vardır; ta ki onlara getirdiğin hakka boyun eğsinler. “إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا / Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır” [cümlesini ise] vaadi pekiştirmek ve ümidi büyütmek için tekrarlamıştır.

17470. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَبْشِرُوا، قَدْ جَاءَكُمُ الْيُسْرُ، لَنْ يَغْلِبَ

Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: Bu ayet indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « أَبْشِرُوا، قَدْ جَاءَكُمُ الْيُسْرُ، لَنْ يَغْلِبَ » «Müjdelenin, muhakkak ki size kolaylık geldi; asla galip gelemez...»

17471. Metin

عُسْرٌ يُسْرَيْنِ" (١) .

bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez.” (¬١)

17472. Metin

قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ: لَوْ كَانَ العسر في حجر لَطَلَبَهُ الْيُسْرُ حَتَّى يَدْخُلَ، إِنَّهُ لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ (٢) .

İbn Mes‘ûd radıyallâhu teâlâ anh şöyle demiştir: “Zorluk bir taşın/deliğin içinde olsa bile kolaylık onu arar ve nihayet [oraya] girer. Şüphesiz bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez.” (¬٢)

17473. Metin

قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: وَمَعْنَى قَوْلِهِ: "لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ" أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى كَرَّرَ الْعُسْرَ بِلَفْظِ الْمَعْرِفَةِ وَالْيُسْرَ بِلَفْظِ النَّكِرَةِ، وَمِنْ عَادَةِ الْعَرَبِ إِذَا ذَكَرَتِ اسْمًا مُعَرَّفًا، ثُمَّ أَعَادَتْهُ كَانَ الثَّانِي هُوَ الْأَوَّلُ، وَإِذَا ذَكَرَتْ نَكِرَةً ثُمَّ أَعَادَتْهُ مِثْلَهُ صَارَ اثْنَيْنِ، وَإِذَا أَعَادَتْهُ مَعْرِفَةً فَالثَّانِي هُوَ الْأَوَّلُ، كَقَوْلِكَ: إِذَا كَسَبْتُ، دِرْهَمًا أَنْفَقْتُ، دِرْهَمًا، فَالثَّانِي غَيْرُ الْأَوَّلِ، وَإِذَا قُلْتَ: إِذَا كَسَبْتُ دِرْهَمًا فَأُنْفِقُ الدِّرْهَمَ، فَالثَّانِي هُوَ الْأَوَّلُ، فَالْعُسْرُ فِي الْآيَةِ مُكَرَّرٌ بِلَفْظِ التَّعْرِيفِ، فَكَانَ عُسْرًا وَاحِدًا، وَالْيُسْرُ مُكَرَّرٌ بِلَفْظِ [التَّنْكِيرِ] (٣) ، فَكَانَا يُسْرَيْنِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا، إِنَّ مَعَ ذَلِكَ الْعُسْرِ يُسْرًا آخَرَ.

Müfessirler şöyle demiştir: “Bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez” sözünün anlamı şudur: Allah Teâlâ zorluğu (el-usr) marife (belirli) lafızla, kolaylığı (yusr) ise nekire (belirsiz) lafızla tekrarlamıştır. Arapların adetindendir ki, marife bir isim zikredip sonra onu tekrar ettiklerinde ikinci zikredilen birincinin aynısı olur. Nekire bir isim zikredip sonra onun benzerini tekrar ettiklerinde ise iki ayrı şey olur. Şayet onu marife olarak tekrar ederlerse ikincisi birincinin aynısı olur. Tıpkı senin: “Bir dirhem kazandığımda bir dirhem harcarım” demen gibidir ki buradaki ikinci [dirhem] birinciden başkadır. Fakat: “Bir dirhem kazandığımda o dirhemi harcarım” dediğinde ikinci, birincinin aynısıdır. Dolayısıyla ayette zorluk (el-usr) marife lafzıyla tekrarlanmıştır, böylece tek bir zorluk olmuştur. Kolaylık (yusr) ise [nekire] lafızla tekrarlanmıştır (¬٣), böylece iki kolaylık olmuştur. Sanki [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki o zorlukla beraber bir kolaylık vardır; şüphesiz o zorlukla beraber başka bir kolaylık daha vardır.”

17474. Metin

وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ [الْحَسَنُ] ٤ بْنُ يَحْيَى بْنِ نَصْرٍ الْجُرْجَانِيُّ صَاحِبُ "النَّظْمِ" ٥ تَكَلَّمَ النَّاسُ فِي قَوْلِهِ: "لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ"، فَلَمْ يَحْصُلْ مِنْهُ غَيْرُ قَوْلِهِمْ: إِنَّ الْعُسْرَ مَعْرِفَةٌ وَالْيُسْرَ نَكِرَةٌ، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ عُسْرٌ وَاحِدٌ وَيُسْرَانِ، وَهَذَا قَوْلٌ مَدْخُولٌ، إِذَا قَالَ الرَّجُلُ: إِنْ مَعَ الْفَارِسِ سَيْفًا [إِنَّ مَعَ الْفَارِسِ سَيْفًا] ٦ ، فَهَذَا لَا يُوجِبُ أَنْ يكون الفارس واحدً وَالسَّيْفُ اثْنَيْنِ، فَمَجَازُ قَوْلِهِ: "لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ" أَنَّ اللَّهَ بَعَثَ نَبِيَّهُ ﷺ وَهُوَ مُقِلٌّ مُخِفٌّ، فَكَانَتْ قُرَيْشٌ تُعَيِّرُهُ بِذَلِكَ، حَتَّى قَالُوا: إِنْ كَانَ بِكَ طَلَبُ الْغِنَى جَمَعْنَا لَكَ مَالًا حَتَّى تَكُونَ كَأَيْسَرِ أَهْلِ مَكَّةَ، فَاغْتَّمَ النَّبِيُّ لِذَلِكَ، فَظَنَّ أَنَّ قَوْمَهُ إِنَّمَا يُكَذِّبُونَهُ لِفَقْرِهِ، فَعَدَّدَ اللَّهُ نِعَمَهُ عَلَيْهِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ، وَوَعَدَهُ الْغِنَى، لِيُسَلِّيَهُ بِذَلِكَ عَمَّا خَامَرَهُ مِنَ الْغَمِّ، فَقَالَ: "فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا"، مَجَازُهُ: لَا يَحْزُنْكَ مَا يَقُولُونَ فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا فِي الدُّنْيَا عَاجِلًا ثُمَّ أَنْجَزَهُ مَا وَعَدَهْ، وَفَتَحَ عَلَيْهِ الْقُرَى الْعَرَبِيَّةَ وَوَسَّعَ عَلَيْهِ ذَاتَ يَدِهِ، حَتَّى كَانَ يُعْطِي الْمِئِينَ مِنَ الْإِبِلِ، وَيَهَبُ الْهِبَاتِ السَّنِيَّةَ، ثُمَّ ابْتَدَأَ فَضْلًا آخَرَ مِنْ أَمْرِ الْآخِرَةِ، فَقَالَ: إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا، وَالدَّلِيلُ عَلَى ابْتِدَائِهِ: تَعَرِّيهِ مِنَ الْفَاءِ وَالْوَاوِ، وَهَذَا وَعْدٌ لِجَمِيعِ الْمُؤْمِنِينَ، وَمَجَازُهُ: إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ

“en-Nazm” 5 [adlı eserin] sahibi Ebû Alî [el-Hasen] 4 b. Yahyâ b. Nasr el-Cürcânî şöyle demiştir: “İnsanlar: ‘Bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez’ sözü hakkında konuştular; fakat bundan, onların: ‘Zorluk marifedir (belirlidir), kolaylık ise nekiredir (belirsizdir); dolayısıyla bir zorluk ve iki kolaylık olması gerekir’ şeklindeki sözlerinden başkası hasıl olmadı (ortaya çıkmadı). Oysa bu kusurlu (çürük) bir sözdür. Zira bir kimse: ‘Süvariyle beraber bir kılıç vardır [şüphesiz süvariyle beraber bir kılıç vardır]’ 6 dediğinde, bu söz süvarinin bir, kılıcın ise iki tane olmasını gerektirmez. Dolayısıyla: ‘Bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez’ sözünün mecazı (asıl manası/maksadı) şudur: Allah, Peygamberi’ni sallallâhu aleyhi ve sellem malı az ve yükü hafif (fakir) bir halde göndermişti. Kureyş ise onu bununla ayıplıyor, hatta şöyle diyorlardı: ‘Şayet zenginlik peşindeysen, sana mal toplayalım da Mekke halkının en varlıklısı gibi olasın.’ Peygamber [ise] buna üzüldü ve kavminin kendisini sırf fakirliği sebebiyle yalanladığını zannetti. Bunun üzerine Allah bu surede ona olan nimetlerini saydı ve içine düşen kederden ötürü onu teselli etmek için kendisine zenginlik vadetti ve: ‘Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır’ buyurdu. Bunun manası şudur: Onların söyledikleri seni üzmesin; zira peşinen dünyada zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Sonra [Allah] ona vadettiği şeyi gerçekleştirdi, Arap beldelerinin fethini ona nasip etti ve yüzlerce deve verecek, değerli bağışlarda bulunacak derecede elindekini (maddi imkânını) genişletti. Sonra ahiret işinden olan başka bir lütfa yeni bir cümle ile başlayarak: ‘Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır’ buyurdu. [Cümlenin] yeni bir başlangıç olduğunun delili ise ‘fâ’ ve ‘vâv’ [harflerinden] arınmış (mücerred) olmasıdır. Bu, bütün müminlere bir vaattir ve manası: ‘Şüphesiz zorlukla beraber...

17475. Metin

يُسْرًا، أَيْ: إِنْ مَعَ الْعُسْرِ فِي الدُّنْيَا لِلْمُؤْمِنِ يُسْرًا فِي الْآخِرَةِ، فَرُبَّمَا اجْتَمَعَ لَهُ الْيُسْرَانِ يُسْرُ الدُّنْيَا وَهُوَ مَا ذَكَرَهُ فِي الْآيَةِ الْأُولَى وَيُسْرُ الْآخِرَةِ وَهُوَ مَا ذَكَرَهُ فِي الْآيَةِ الثَّانِيَةِ، فَقَوْلُهُ ﵇: "لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ" أَيْ: لَنْ يَغْلِبَ عُسْرُ، الدُّنْيَا الْيُسْرَ الَّذِي وَعَدَهُ لِلْمُؤْمِنِينَ فِي الدُّنْيَا وَالْيُسْرَ الَّذِي وَعَدَهُمْ فِي الْآخِرَةِ، وَإِنَّمَا يَغْلِبُ أَحَدُهُمَا، هُوَ يُسْرُ الدُّنْيَا، وَأَمَّا يُسْرُ الْآخِرَةِ فَدَائِمٌ غَيْرُ زَائِلٍ، أَيْ لَا يَجْمَعُهُمَا فِي الْغَلَبَةِ، كَقَوْلِهِ ﷺ: "شَهْرَا عِيدٍ لَا يَنْقُصَانِ" (١) أَيْ لَا يَجْتَمِعَانِ فِي النُّقْصَانِ.

kolaylık vardır; yani mümin için dünyadaki zorlukla beraber ahirette bir kolaylık vardır. Bazen onun için iki kolaylık bir araya gelir: Birinci ayette zikrettiği dünya kolaylığı ve ikinci ayette zikrettiği ahiret kolaylığı. Dolayısıyla onun aleyhisselâm: “Bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez” sözü şu demektir: Dünyanın zorluğu, müminlere dünyada vadettiği kolaylığa ve ahirette vadettiği kolaylığa [birden] asla galip gelemez. [Zorluk] ancak bunlardan birine, yani dünya kolaylığına [bazen] baskın gelebilir; ahiret kolaylığı ise daimîdir, asla zail olmaz. Yani ikisini birden mağlup edemez; tıpkı onun sallallâhu aleyhi ve sellem: “İki bayram ayı eksilmez” (¬١) sözü gibi, yani ikisi birden aynı anda eksilmede birleşmez demektir.

17476. Metin

{فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ (٧) }

{فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ (٧) } “(7) Öyleyse [bir işi] bitirince diğerine koyul/yorul.”

17477. Metin

{فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ} أَيْ فَاتْعَبْ، وَالنَّصَبُ: التَّعَبُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَقَتَادَةُ، وَالضَّحَّاكُ، وَمُقَاتِلٌ، وَالْكَلْبِيُّ: فَإِذَا فَرَغْتَ مِنَ الصَّلَاةِ الْمَكْتُوبَةِ فَانْصَبْ إِلَى رَبِّكَ فِي الدُّعَاءِ وَارْغَبْ إِلَيْهِ فِي الْمَسْأَلَةِ يُعْطِكَ (٢) .

{فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ} “Öyleyse [bir işi] bitirince diğerine koyul” yani yorul demektir. Nasab (النَّصَبُ), yorulmak/zahmet çekmek demektir. İbn Abbâs, Katâde, Dahhâk, Mukātil ve Kelbî şöyle demiştir: “Farz namazı bitirdiğin zaman duada Rabbine yönelip gayret sarf et ve istemekte O'na yönel ki sana versin” (¬٢).

17478. Metin

[وَرَوَى عَبْدُ الْوَهَّابِ بْنُ مُجَاهِدٍ عَنْ أَبِيهِ قَالَ: إِذَا صَلَّيْتَ فَاجْتَهِدْ فِي الدُّعَاءِ وَالْمَسْأَلَةِ] (٣) .

[Abdülvehhâb b. Mücâhid babasından rivayet etti ki o şöyle demiştir: “Namaz kıldığın vakit dua ve isteme hususunda gayret sarf et”] (¬٣).

17479. Metin

وَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: إِذَا فَرَغْتَ مِنَ الْفَرَائِضِ فَانْصَبْ فِي قِيَامِ اللَّيْلِ (٤) .

İbn Mes‘ûd şöyle demiştir: “Farzları bitirdiğin zaman gece ibadetinde (kıyâmü'l-leyl) gayret sarf et/yorul” (¬٤).

17480. Metin

وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: إِذَا فَرَغْتَ مِنَ التَّشَهُّدِ فَادْعُ، لِدُنْيَاكَ وَآخِرَتِكَ.

Şa‘bî şöyle demiştir: “Teşehhüdü bitirdiğin vakit dünyan ve ahiretin için dua et.”

17481. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ وَزَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: إِذَا فَرَغْتَ مِنْ جِهَادِ عَدُوِّكَ فَانْصَبْ فِي عِبَادَةِ رَبِّكَ (٥) .

Hasan ve Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: “Düşmanınla cihat etmeyi bitirdiğin vakit Rabbine ibadete koyul/yorul” (¬٥).

17482. Metin

وَقَالَ مَنْصُورٌ عَنْ مُجَاهِدٍ: إِذَا فَرَغْتَ مِنْ أَمْرِ الدُّنْيَا فَانْصَبْ فِي عِبَادَةِ رَبِّكَ وَصَلِّ (٦) .

Mansûr, Mücâhid'den şöyle nakletmiştir: “Dünya işinden boşaldığın vakit Rabbine ibadete koyul ve namaz kıl” (¬٦).

17483. Metin

وَقَالَ حَيَّانُ عَنِ الْكَلْبِيِّ: إِذَا فَرَغْتَ مِنْ تَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ فَانْصَبْ، أَيِ: اسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ.

Hayyân, el-Kelbî'den şöyle nakletmiştir: “Peygamberlik tebliğini bitirdiğin vakit [ibadete] koyul/yorul; yani günahın için ve müminler için istiğfar et.”

17484. Metin

{وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ (٨) }

{وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ (٨) } “(8) Ve yalnızca Rabbine yönel/rağbet et.”

17485. Metin

{وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ} قَالَ عَطَاءٌ: تَضَرَّعْ إِلَيْهِ رَاهِبًا مِنَ النَّارِ رَاغِبًا فِي الْجَنَّةِ. وَقِيلَ: فَارْغَبْ إِلَيْهِ فِي جَمِيعِ أَحْوَالِكَ. قال الزجاج: ١٩٦/أأَيِ اجْعَلْ رَغْبَتَكَ إِلَى اللَّهِ وَحْدَهُ.

{وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ} “Ve yalnızca Rabbine yönel” [ayeti hakkında] Atâ: “Cehennemden korkarak ve cennete rağbet ederek O'na yalvar/yaklaş” demiştir. Bir rivayete göre de: “Bütün hallerinde O'na yönel/rağbet et” [demektir]. Zeccâc: 196/a “Yani rağbetini yalnızca Allah'a kıl” demiştir.