16483. Metin
سورة الماعون
Mâûn Suresi
16484. Metin
بسم الله الرحمن الرحيم {أرأيت الذي يكذب بالدين}
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {أرأيت الذي يكذب بالدين} “Dini [hesap gününü] yalanlayanı gördün mü?”
16485. Metin
أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ (١)
{ أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ } “Dini yalanlayanı gördün mü?” (1)
16486. Metin
{أرأيت الذى يُكَذّبُ بالدين} أي هل عرفت الذي يكذب بالجزاء من هو إن لم تعرفه
{أرأيت الذى يُكَذّبُ بالدين} “Dini yalanlayanı gördün mü?” Yani; karşılık görmeyi (hesap gününü) yalanlayanın kim olduğunu bildin mi? Eğer [onu] bilmiyorsan,
16487. Metin
فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ (٢)
{ فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ } “İşte o, yetimi itip kakar.” (2)
16488. Metin
{فَذَلِكَ الذى} يكذب بالجزاء هو الذي {يَدُعُّ اليتيم} أي يدفعه دفعاً عنيفاً بجفوة وأذى ويرده رداً قبيحاً بزجر وخشونة
Karşılığı yalanlayan {فَذَلِكَ الذى} “işte o kimsedir” ki, {يَدُعُّ اليتيم} “yetimi itip kakar”; yani onu kabalık ve eziyetle şiddetlice iter, azarlayarak ve sertlikle çirkin bir şekilde geri çevirir.
16489. Metin
وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ (٣)
{ وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ } “Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.” (3)
16490. Metin
{وَلاَ يَحُضُّ على طَعَامِ المسكين} ولا يبعث أهله على بذل طعام المسكين جعل علم التكذيب بالجزاء منع المعروف والإقدام على إيذاء الضعيف أي لو آمن بالجزاء وأيقن بالو عين لخشي الله وعقابه ولم يقدم على ذلك فحين أقدم عليه دل أنه مكذب بالجزاء ثم وصل به قوله
{وَلاَ يَحُضُّ على طَعَامِ المسكين} “Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.” [Ailesini de] yoksulun yiyeceğini vermeye sevk etmez. [Allah], karşılığı yalanlamanın alametini iyiliği engellemek ve zayıfa eziyet etmeye cüret etmek kılmıştır. Yani eğer karşılığa inansaydı ve tehdidi kesin olarak bilseydi, Allah'tan ve O'nun azabından korkar, buna cüret etmezdi. Buna cüret ettiğinde ise onun karşılığı yalanlayan biri olduğuna delalet etmiştir. Sonra buna şu sözünü bağlamıştır:
16491. Metin
فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ (٤) الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ (٥) الَّذِينَ هُمْ يُرَاءُونَ (٦) وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ (٧)
{ فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ } “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,” (4) { الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ } “Onlar namazlarından gafildirler.” (5) { الَّذِينَ هُمْ يُرَاءُونَ } “Onlar gösteriş yaparlar,” (6) { وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ } “Ve en ufak bir yardımı bile engellerler.” (7)
16492. Metin
{فَوَيْلٌ لّلْمُصَلّينَ الذين هُمْ عَن صلاتهم سَاهُونَ الذين هم يراؤون ويمنعون الماعون} يعنى بهذا المنافقين أى لا يصلونها سراً لأنهم لا يعتقدون وجوبها ويصلونها علانية رياء وقيل فويل للمنافقين الذين يدخلون أنفسهم في جملة المصلين صورة وهم غافلون عن صلاتهم وأنهم لا يريدون بها قربة إلى ربهم ولا تأدية لفرض فهم ينخفضون ويرتفعون ولا يدرون ماذا
{فَوَيْلٌ لّلْمُصَلّينَ الذين هُمْ عَن صلاتهم سَاهُونَ الذين هم يراؤون ويمنعون الماعون} “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler; onlar gösteriş yaparlar ve en ufak bir yardımı bile engellerler!” Bununla münafıkları kastetmektedir; yani farz olduğuna inanmadıkları için gizlide namaz kılmazlar, riya (gösteriş) olsun diye açıkta kılarlar. Şöyle de denilmiştir: Şeklen kendilerini namaz kılanlar zümresine katan, fakat namazlarından gafil olan o münafıklara yazıklar olsun ki onlar bu namazla ne Rablerine bir yakınlık ne de bir farzı eda etmeyi amaçlarlar. Onlar eğilip kalkarlar da ne
16493. Metin
يفعلون ويظهرون للناس أنهم يؤدون الفرائض الزكاة وما فيه منفعة وعن أنس والحسن قالا الحمد لله الذى قال عن بصلاتهم ولم يقل في صلاتهم لأن معنى عن أنهم ساهون عنها سهو ترك لها وقلة التفات إليها وذلك فعل المنافقين ومعنى في أن السهو يعتريهم فيها بوسوسة شيطان أو حديث نفس وذلك لا يخلو عنه مسلم وكان رسول الله ﷺ يقع له السهو في صلاته فضلاً عن غيره والمرا آة مفاعلة من الإراءة لأن المرائي يرائي الناس عمله وهم يرونه الثناء عليه والإعجاب به ولا يكون الرجل مرائياً بإظهار الفرائض فمن حقها الاعلان بها لقوله ﷺ ولا عمة فى فرائض الله والإخفاء في التطوع أولى فإن أظهره قاصدا للافتداء به كان جميلاً والماعون الزكاة وعن ابن مسعود رضى الله عنه ما يتعاور في العادة من الفأس والقدر والدلو والمقدحة ونحوها وعن عائشة رضى الله عنها الماء والنار والملح والله أعلم
yaptıklarını bilmezler; insanlara farzları, zekâtı ve fayda sağlayan şeyleri yerine getirdiklerini gösterirler. Enes ve Hasan'dan [şöyle] dedikleri rivayet edilmiştir: “Namazlarından (عن صلاتهم) deyip namazlarında (في صلاتهم) demeyen Allah'a hamdolsun.” Çünkü “an” (عن) edatının anlamı, onların onu terk etme ve ona az iltifat etme şeklinde namazdan gafil olduklarıdır ki bu münafıkların fiilidir. “Fî” (في) edatının anlamı ise, şeytanın vesvesesi veya nefsin konuşması sebebiyle namazın içinde kendilerine yanılmanın arız olmasıdır; bundan hiçbir Müslüman uzak kalamaz. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in namazında bile yanılma vaki olurdu, nerede kaldı başkası! Mürâât (المراآة), “irâe” (göstermek) kökünden mufâale veznindedir; zira riyakâr kişi insanlara amelini gösterir, onlar da ona övgü ve hayranlıklarını gösterirler. Kişi farzları açığa vurmakla riyakâr olmaz; çünkü [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Allah'ın farzlarında kapalılık/gizlilik yoktur” sözü gereğince onları aleni yapmak [farzların] hakkındandır. Nafilelerde ise gizlemek daha evladır; şayet [başkalarının] kendisine uymasını kastederek açığa vurursa bu güzel olur. el-Mâûn (المَاعُون) zekâttır. İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh'tan [nakledildiğine göre] o; balta, tencere, kova, çakmak taşı ve benzeri âdeten ödünç alınıp verilen şeylerdir. Âişe radıyallâhu anhâ'dan [nakledildiğine göre ise] su, ateş ve tuzdur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.