Ahkāf

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12579. Metin

سورة الأحقاف مكية وهي خمس وثلاثون آية

Ahkâf Suresi Mekkîdir ve otuz beş ayettir.

12580. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12581. Metin

حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢)

Hâ-Mîm (1) Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah katındandır. (2)

12582. Metin

{حم تَنزِيلُ الكتاب مِنَ الله العزيز الحكيم}

{حم تَنزِيلُ الكتاب مِنَ الله العزيز الحكيم} “Hâ-Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah katındandır.”

12583. Metin

مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ (٣)

Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler. (3)

12584. Metin

{مَا خَلَقْنَا السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَآ إِلاَّ بالحق} ملتبساً بالحق {وَأَجَلٍ مُّسَمًّى} وبتقدير أجل مسمى ينتهي إليه وهو يوم القيامة {والذين كفروا عما أنذروا} عما أنذوره من هول ذلك اليوم الذي لا بد لكل مخلوق من انتهائه إليه {مُّعْرِضُونَ} لا يؤمنون به ولا يهتمون بالاستعداد له ويجوز أن تكون ما مصدرية أي عن إذنذارهم ذلك اليوم

{مَا خَلَقْنَا السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَآ إِلاَّ بالحق} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile” hak ile irtibatlı olarak {وَأَجَلٍ مُّسَمًّى} “ve belirlenmiş bir süre için yarattık.” Yani varacağı belirlenmiş bir ecel takdiriyle [yarattık] ki o da kıyamet günüdür. {والذين كفروا عما أنذروا} “İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden” her yaratılmışın mutlaka kendisine varacağı o günün dehşetinden kendilerine yapılan uyarıdan {مُّعْرِضُونَ} “yüz çevirmektedirler.” Ona inanmazlar ve ona hazırlanmaya önem vermezler. [Ayeteki] mâ edatının masdariyye olması da caizdir; yani onların o gün ile uyarılmalarından [yüz çevirmektedirler].

12585. Metin

قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤)

De ki: “Allah'ı bırakıp da taptıklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yaratmışlar? Yoksa göklerde onların bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söyleyenler iseniz, bundan önce [indirilmiş] bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin bana!” (4)

12586. Metin

{قل أرأيتم} أخبروني {مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ الله} تعبدونه من الأصنام {أَرُونِى مَاذَا خَلَقُواْ مِنَ الأرض} أي شيء خلقوا مما في الأرض إن كانوا آلهة {أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِى السماوات} شركة مع الله في خلق السموات والأرض {ائتونى بكتاب مِّن قَبْلِ هذا} أي من قبل هذا الكتاب وهو القرآن يعني أن هذا الكتاب ناطق بالتوحيد وإبطال الشرك وما من كتاب أنزل من قبله من كتب الله إلا وهو ناطق بمثل ذلك فائتوا بكتاب واحد منزل من قبله شاهد بصحة ما أنتم عليه من عبادة غير الله {أو أثارة من علم} أو بقية عليكم علم بقيت عليكم من علوم الأولين {إِن كُنتُمْ صادقين} أن الله أمركم بعبادة الأوثان

{قل أرأيتم} “De ki: Gördünüz mü?” Bana haber verin! {مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ الله} “Allah'ı bırakıp da taptıklarınızı” putlardan ibadet ettiklerinizi; {أَرُونِى مَاذَا خَلَقُواْ مِنَ الأرض} “Bana gösterin, onlar yerden neyi yaratmışlar?” Eğer ilah iseler yeryüzünde bulunan şeylerden neyi yaratmışlar? {أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِى السماوات} “Yoksa göklerde onların bir ortaklığı mı var?” Göklerin ve yerin yaratılmasında Allah ile bir ortaklıkları mı var? {ائتونى بكتاب مِّن قَبْلِ هذا} “Bundan önce [indirilmiş] bir kitap getirin bana!” Yani bu kitaptan, yani Kur'an'dan önce [indirilmiş bir kitap getirin]. Zira bu Kitap tevhidi haykırmakta ve şirki iptal etmektedir. Allah'ın kitaplarından bundan önce indirilen hiçbir kitap yoktur ki aynısını haykırmış olmasın. Öyleyse Allah'tan başkasına ibadet etme hususunda üzerinde bulunduğunuz durumun doğruluğuna şahitlik eden, bundan önce indirilmiş tek bir kitap getirin! {أو أثارة من علم} “Yahut bir bilgi kalıntısı” yahut öncekilerin ilimlerinden sizde kalmış bir ilim kalıntısı [getirin] {إِن كُنتُمْ صادقين} “eğer doğru söyleyenler iseniz!” Allah'ın size putlara tapmayı emrettiği iddiasında [doğru iseniz].

12587. Metin

وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ (٥)

Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek ve kendilerinin dualarından habersiz olan kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir? (5)

12588. Metin

{ومن أضل ممن يدعو مِن دُونِ الله مَن لاَّ يَسْتَجِيبُ لَهُ إلى يَوْمِ القيامة وَهُمْ عَن دُعَآئِهِمْ غافلون}

{ومن أضل ممن يدعو مِن دُونِ الله مَن لاَّ يَسْتَجِيبُ لَهُ إلى يَوْمِ القيامة وَهُمْ عَن دُعَآئِهِمْ غافلون} “Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek ve kendilerinin dualarından habersiz olan kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir?”

12589. Metin

أي أبدا

Yani ebediyen [cevap veremeyecek olanlara].

12590. Metin

وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ (٦)

İnsanlar toplandığı zaman, [o taptıkları] onlara düşman olurlar ve onların ibadetlerini inkâr ederler. (6)

12591. Metin

{وَإِذَا حُشِرَ الناس كَانُواْ لَهُمْ أَعْدَآءً} أي الأصنام لعبدتها {وَكَانُواْ} أي الأصنام {بِعِبَادَتِهِمْ} بعبادة عبدتهم {كافرين} يقولون ما دعوناهم إلى عبادتنا ومعنى الاستفهام في مَنْ أَضَلَّ إنكار أن يكون في الضلال كلهم أبلغ ضلالة من عبدة لأوثان حيث يتركون دعاء السميع المجيب القادر على كل شيء ويدعون من دونه جماد إلا يستجيب لهم ولا قدرة له على استجابة أحد منهم ما دامت الدنيا وإلى أن تقوم القيامة وإذا قامت القيامة وحشر الناس كانوا لهم أعداء وكانوا عليهم ضداً فليسوا في الدارين إلا على نكد ومضرة لا تتولاهم في الدنيا بالاستجابة وفي الآخرة تعاديهم وتجحد عبادتهم ولما أسند إليهم ما يسند إلى أولي العلم من الاستجابة والغفلة قيل من وهم ووصفهم بترك الاستجابة والغفلة طريقه طريق التهكم بها وبعبدتها او نحوه قوله تعالى ان تدعوهم لا يسمعوا د عاءكم وَلَوْ سَمِعُواْ مَا استجابوا لَكُمْ وَيَوْمَ القيامة يكفرون بشرككم

{وَإِذَا حُشِرَ الناس كَانُواْ لَهُمْ أَعْدَآءً} “İnsanlar toplandığı zaman, onlara düşman olurlar.” Yani putlar kendilerine tapanlara [düşman olurlar]. {وَكَانُواْ} “ve olurlar” yani putlar {بِعِبَادَتِهِمْ} “onların ibadetlerini” kendilerine tapanların ibadetlerini {كافرين} “inkâr ederler.” “Biz onları bize tapmaya çağırmadık” derler. {مَنْ أَضَلُّ} “Daha sapık kim vardır?” ifadesindeki soru, her şeyi hakkıyla işiten, dualara icabet eden ve her şeye gücü yeten Allah'a dua etmeyi bırakıp O'ndan başka, dünya durdukça ve kıyamet kopuncaya kadar kendilerine icabet etmeyen ve içlerinden hiçbirine icabet etmeye gücü yetmeyen cansız varlıklara dua eden putperestlerden daha aşırı bir sapıklık içinde hiçbir sapığın bulunamayacağını inkâr [ve tekit] anlamı taşır. Kıyamet koptuğunda ve insanlar haşredildiğinde ise [bu putlar] onlara düşman olurlar ve aleyhlerine dönerler. Dolayısıyla onlar her iki yurtta da ancak sıkıntı ve zarar içindedirler; [putlar] dünyada icabet ederek onların yardımına koşmaz, ahirette ise onlara düşman kesilir ve ibadetlerini inkâr ederler. İcabet etme ve gafil olma gibi akıl sahiplerine isnat edilen fiiller putlara isnat edildiği için “men” (مَنْ) ve “hüm” (هُمْ) zamirleri kullanılmıştır. Onların icabeti terk etme ve gaflet ile nitelenmesi ise hem putlarla hem de onlara tapanlarla alay etme (tehekküm) üslubundadır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da buna benzerdir: {إِن تَدْعُوهُمْ لاَ يَسْمَعُواْ دُعَآءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُواْ مَا اسْتَجَابُواْ لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ} “Eğer onlara dua ederseniz, duanızı işitmezler. İşitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet gününde de sizin ortak koşmanızı inkâr ederler.”

12592. Metin

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧)

Ayetlerimiz onlara apaçık olarak okunduğu zaman, inkâr edenler kendilerine gelen hak için: “Bu, apaçık bir büyüdür!” dediler. (7)

12593. Metin

{وإذا تتلى عليهم آياتنا بَيِّنَاتٍ} جمع بينة وهي الحجة والشاهد أو واضحات مبينتات {قَالَ الذين كَفَرُواْ لِلْحَقِّ} المراد بالحق الآيات وبالذين كفروا المتلو عليهم فوضع الظاهر ان موضع الضميرين للتسجيل عليهم بالكفر وللمتلو بالحق {لما جاءهم} اى بادءوه بالجحود ساعة أتاهم وأول ما سمعوه من غير إجالة فكر ولا إعادة نظر {هذا سِحْرٌ مُّبِينٌ} ظاهر أمره في البطلان لا شبهة فيه

{وإذا تتلى عليهم آياتنا بَيِّنَاتٍ} “Ayetlerimiz onlara apaçık olarak okunduğu zaman” Beyyine (بينة) kelimesinin çoğuludur; delil ve şahit demektir veya apaçık, açıklayıcı [anlamındadır]. {قَالَ الذين كَفَرُواْ لِلْحَقِّ} “inkâr edenler hak için dediler.” Hak ile kastedilen ayetlerdir; inkâr edenler ile kastedilen ise kendilerine ayetler okunan kimselerdir. İki zamir yerine bu iki açık ismin zikredilmesi, onların küfrünü ve okunan şeyin de hak olduğunu tescil etmek içindir. {لما جاءهم} “kendilerine geldiğinde” Yani hiçbir fikir yürütmeden ve tekrar düşünmeden, kendilerine geldiği ilk anda ve onu ilk işittiklerinde derhal inkâra giriştiler [ve şöyle dediler]: {هذا سِحْرٌ مُّبِينٌ} “Bu, apaçık bir büyüdür!” Batıl olduğu apaçık ortada olan, içinde hiçbir şüphe bulunmayan bir büyüdür.

12594. Metin

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٨)

Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam, Allah'tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye güç yetiremezsiniz. O, sizin içine daldığınız şeyleri en iyi bilendir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, Gafûr'dur, Rahîm'dir.” (8)

12595. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ افتراه} إضراب عن ذكر تسميتهم الآيات سحرا الى ذكر قولهم ان محمد ﵇ افتراه أي اختلقه وأضافه إلى الله كذباً والضمير

{أَمْ يَقُولُونَ افتراه} “Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyorlar?” Ayetleri büyü olarak adlandırmalarını zikretmekten vazgeçip (idrâb), Muhammed aleyhisselâm'ın onu uydurduğu, yani kendiliğinden icat edip yalan yere Allah'a isnat ettiği şeklindeki sözlerini zikretmeye geçiştir. [افتراه fiilindeki] zamir

12596. Metin

للحق والمراد به الآيات {قُلْ إِنِ افتريته فَلاَ تَمْلِكُونَ لِى مِنَ الله شَيْئاً} أي إن افتريته على سبيل الفرض عاجلني الله بعقوبة الافتراء عليه فلا تقدرون على كفه عن معالجتى ولا تطيقون دفع شيء من عقابه فكيف أفتريه وأتعرض لعقابه {هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ} أي تندفعون فيه من القدح في وحي الله والطعن في آياته وتسميته سحراً تارة وفرية أخرى {كفى بِهِ شَهِيداً بَيْنِى وبينكم} يشهد لى بالصدق ولابلاغ ويشهد عليم بالجحود والإنكار ومعنى ذكر العلم والشهادة وعيد بجزاء إفاضتهم {وَهُوَ الغفور الرحيم} موعدة بالغفران والرحمة إن تابوا عن الكفر وآمنوا

hakk'a aittir, onunla kastedilen de ayetlerdir. {قُلْ إِنِ افتريته فَلاَ تَمْلِكُونَ لِى مِنَ الله شَيْئاً} “De ki: Eğer onu ben uydurmuşsam, Allah'tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye güç yetiremezsiniz.” Yani bir an için faraza ben onu uydurmuş olsam, Allah O'na iftira etmenin cezasını bana çarçabuk verir; siz de O'nun beni cezalandırmasını engellemeye güç yetiremezsiniz ve O'nun azabından hiçbir şeyi savamazsınız. Durum böyleyken ben nasıl O'na iftira edip azabıyla karşı karşıya kalırım? {هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ} “O, sizin içine daldığınız şeyleri en iyi bilendir.” Yani Allah'ın vahyi hakkında ileri geri konuşmaya, ayetlerini kınamaya ve ona kimi zaman sihir, kimi zaman iftira demeye pervasızca dalışınızı en iyi bilendir. {كفى بِهِ شَهِيداً بَيْنِى وبينكم} “Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter.” Benim doğruluğuma ve tebliğ ettiğime şahitlik eder; sizin de inkâr ve inatlaşmanıza şahitlik eder. İlim ve şahitliğin zikredilmesi, içine daldıkları o bâtıl sözlerin cezasıyla bir tehdittir. {وَهُوَ الغفور الرحيم} “O, Gafûr'dur, Rahîm'dir.” Küfürden tevbe edip iman ettikleri takdirde bağışlanma ve merhamet vaadidir.

12597. Metin

قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ (٩)

De ki: “Ben peygamberlerden bir ilk değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım ve ben apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.” (9)

12598. Metin

{قُلْ مَا كُنتُ بِدْعاً مِّنَ الرسل} أي بديعاً كالخف بمعنى الخفيف والمعنى إني لست بأول مرسل فتنكروا نبوّتي {وَمَآ أَدْرِى مَا يُفْعَلُ بِى وَلاَ بِكُمْ} أي ما يفعل الله بى وبكم فبما يستقبل من الزمان وعن الكلبي قال له أصحابه وقد ضجروا من أذى المشركين حتى متى نكون على هذا فقال ما أدري ما يفعل بى ولا بكم أأترك بمكة أم أومر بالخروج إلى أرض قد رفعت لي

{قُلْ مَا كُنتُ بِدْعاً مِّنَ الرسل} “De ki: Ben peygamberlerden bir ilk değilim.” Yani [bedî' (بديع) anlamında bir ilk değilim], tıpkı hafif (خفيف) anlamındaki hıff (خف) gibi. Manası: Ben gönderilen ilk peygamber değilim ki peygamberliğimi inkâr edesiniz. {وَمَآ أَدْرِى مَا يُفْعَلُ بِى وَلاَ بِكُمْ} “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.” Yani gelecek zamanda Allah'ın bana ve size ne yapacağını bilmem. Kelbî'den rivayet edildiğine göre, müşriklerin eziyetlerinden bunalan ashabı ona: “Ne zamana kadar bu halde kalacağız?” dediler. Bunun üzerine o: “Bana ve size ne yapılacağını bilmem; Mekke'de mi bırakılacağım, yoksa bana gösterilen bir diyara hicret etmem mi emredilecek?” dedi.

12599. Metin

{إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يوحى إِلَىَّ وَمَا أنا إلا نذير مبين}

{إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يوحى إِلَىَّ وَمَا أنا إلا نذير مبين} “Ben sadece bana vahyolunana uyarım ve ben apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.”

12600. Metin

ورأيتها يعنى في منامه ذات نخيل وشجر وما في يفعل يجوز ان تكون موصولة منصوبة وأن تكون استفهامية مرفوعة وإنما دخل لا في قوله وَلاَ بِكُمْ مع ان يفعل مثبت غيره منفى لتناول النفى فيما أَدْرِى ما وما في حيزه {إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يوحى إِلَىَّ وَمَا أَنَاْ إِلاَّ نذير مبين}

Onu, yani rüyasında gördüğü o yeri hurmalıkları ve ağaçları olan bir yer olarak gördü. {يُفْعَلُ} fiilindeki mâ (ما) edatının mansub mevsûl olması da, merfû istifhamiyye olması da caizdir. {يُفْعَلُ} fiili müspet olduğu halde {وَلاَ بِكُمْ} ifadesine “lâ” (لا) edatının dâhil olması, {مَا أَدْرِى} cümlesindeki nefyin mâ edatını ve onun etki alanındaki kısmı kapsaması sebebiyledir. {إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يوحى إِلَىَّ وَمَا أَنَاْ إِلاَّ نذير مبين} “Ben sadece bana vahyolunana uyarım ve ben apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.”

12601. Metin

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠)

De ki: “Gördünüz mü, eğer bu [Kur'an] Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de benzerine şahitlik edip iman ettiği halde siz büyüklük taslamışsanız [durumunuz ne olur]? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (10)

12602. Metin

{قل أرأيتم إن كان} القرآن {من عند الله وكفرتم به وشهد شاهد من بني إسرائيل} هو عبد الله بن سلام عند الجمهور ولهذا قيل اإن هذه الآية مدنية لان اسلام ابن سلام بالمدينة رُوي أنه لما قدم رسول الله ﷺ المدينة نظر إلى

{قل أرأيتم إن كان} “De ki: Gördünüz mü, eğer o” Kur'an {من عند الله وكفرتم به وشهد شاهد من بني إسرائيل} “Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de şahitlik etmişse” Cumhur ulemaya göre o [şahit] Abdullah b. Selâm'dır. Bu sebeple İbn Selâm Medine'de Müslüman olduğu için bu ayetin Medenî olduğu söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde ona baktı ve

12603. Metin

وجهه فعلم أنه ليس بوجه كذاب وقال له انى ساتلك عن ثلاث لا يعلمهن إلا نبي ما أول أشراط الساعة وما أول طعام يأكله أهل الجنة وما بال الولد ينزع إلى أبيه أو إلى أمه فقال رسول الله ﷺ أما أول أشراط الساعة فنار تحشرهم من المشرق إلى المغرب وأما أول طعام يأكله أهل الجنة فزيادة كبد حوت وأما الولد فإذا سبق ماء الرجل نزعه وإن سبق ماء المرأة نزعته فقال أشهد أنك رسول الله حقاً {على مِثْلِهِ} الضمير للقرآن أي مثله في المعنى وهو ما في التوراة من المعاني المطابقة لمعاني القرآن من التوحيد والوعد والوعيد وغير ذلك ويجوز أن يكون المعنى إن كان من عند الله وكفرتم به وشهد شاهد على نحو ذلك يعني كونه من عند الله {فآمن} الشاهد {و} قد {استكبرتم} عن الإيمان به وجواب الشرط محذوف تقديره إن كان القرآن من عند الله وكفرتم به ألستم ظالمين ويدل على هذا المحذوف {إِنَّ الله لاَ يَهْدِى القوم الظالمين} والواو الاولى عاطفة لكفرتم على فعل الشرط وكذلك الواو الأخيرة عاطفة لاستكبرتم ٢ على شَهِدَ شَاهِدٌ وأما الواو في وَشَهِدَ فقد عطفت جملة قولها شهد شاهد من بنى اسرائيل على مثله فآمن واستكبرتم على جملة قوله كَانَ مِنْ عِندِ الله وَكَفَرْتُمْ بِهِ والمعنى قل أخبروني إن اجتمع كون القرآن عن عند الله مع كفركم به واجتمع شهادة أعلم بني إسرائيل على نزول مثله فإيمانه به مع استكباركم عنه وعن الإيمان به ألستم أضل الناس وأظلمهم

yüzünün bir yalancı yüzü olmadığını anladı ve ona: “Sana ancak bir peygamberin bilebileceği üç şeyi soracağım: Kıyametin ilk alameti nedir? Cennetliklerin yiyeceği ilk yemek nedir? Ve çocuğun babasına veya annesine benzemesi nasıl olur?” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kıyametin ilk alametine gelince, insanları doğudan batıya toplayıp süren bir ateştir. Cennetliklerin yiyeceği ilk yemeğe gelince, balık ciğerinin fazlalık kısmıdır (ziyâde). Çocuğa gelince, erkeğin suyu kadınınkine baskın gelirse çocuk babaya benzer; kadının suyu erkeğinkine baskın gelirse ona benzer.” Bunun üzerine o: “Şahitlik ederim ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin” dedi. {على مِثْلِهِ} “Benzerine” [ifadesindeki] zamir Kur'an'a racidir; yani manadaki benzerine, o da Tevrat'ta yer alan ve Kur'an'ın tevhid, vaad, tehdit ve diğer hususlardaki manalarıyla örtüşen manalardır. Mananın şöyle olması da caizdir: “Eğer o Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz ve bir şahit de benzer şekilde onun Allah katından olduğuna şahitlik etmişse...” {فآمن} “ve iman etmişse” o şahit, {و} “ve siz de” {استكبرتم} “büyüklük taslamışsanız” ona iman etmekten [yüz çevirmişseniz]. Şartın cevabı hazfedilmiştir; takdiri: “Eğer Kur'an Allah katından olup siz de onu inkâr etmişseniz, siz zalimler değil misiniz?” şeklindedir. Hazfedilen bu cevaba {إِنَّ الله لاَ يَهْدِى القوم الظالمين} “Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez” ayeti delalet etmektedir. İlk vav, {كَفَرْتُمْ} fiilini şart fiiline atfetmektedir; son vav da aynı şekilde {اسْتَكْبَرْتُمْ} fiilini {شَهِدَ شَاهِدٌ} cümlesine atfetmektedir. {وَشَهِدَ} kelimesindeki vav ise {شَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ} cümlesini {كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ} cümlesine atfetmiştir. Mana şudur: De ki: “Bana haber verin; Kur'an'ın Allah katından oluşu sizin inkârınızla, İsrailoğullarının en bilgililerinden birinin onun bir benzerinin indirildiğine dair şehadeti ve ona iman etmesi de sizin ona inanmaktan yüz çevirip büyüklük taslamanızla bir araya gelse, siz insanların en sapığı ve en zalimi olmaz mısınız?”

12604. Metin

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ (١١)

İnkâr edenler iman edenler için dediler ki: “Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, ona [ulaşmakta] bizi geçemezlerdi.” Onunla hidayete eremedikleri zaman da: “Bu, eski bir yalandır!” diyecekler. (11)

12605. Metin

{وقال الذين كفروا للذين آمنوا} أي لأجلهم وهو كلام كفار مكة قالوا إن عامة من يتبع محمداً السقاط يعنون الفقراء مثل عمار وصهيب وابن مسعود {لَوْ كَانَ خَيْراً مَّا سَبَقُونَا إِلَيْهِ} لو كان ما جاء به محمد خيرا اما سبقنا إليه هؤلاء {وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُواْ بِهِ} العامل في إذ محذوف لدلالة الكلام عليه

{وقال الذين كفروا للذين آمنوا} “İnkâr edenler iman edenler için dediler ki” yani onlar hakkında dediler. Bu, Mekke kâfirlerinin sözüdür. Onlar dediler ki: “Muhammed'e uyanların çoğu ayak takımıdır.” Bununla Ammâr, Suheyb ve İbn Mes'ûd gibi fakirleri kastediyorlardı. {لَوْ كَانَ خَيْراً مَّا سَبَقُونَا إِلَيْهِ} “Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, ona [ulaşmakta] bizi geçemezlerdi.” Muhammed'in getirdiği şey bir hayır olsaydı, bunlar ona ulaşmakta bizi geçemezlerdi. {وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُواْ بِهِ} “Onunla hidayete eremedikleri zaman” Sözün akışı delalet ettiği için “iz” (إِذْ) edatının âmili hazfedilmiştir;

12606. Metin

تقديره وإذ لم يهتدوا به ظهر عنادهم وقوله {فَسَيَقُولُونَ هذا إِفْكٌ قَدِيمٌ} مسبب عنه وقولهم افك قديم اى كذب متقدم كقولهم أساطير الاولين

takdiri: “Onunla hidayete eremedikleri zaman inatları ortaya çıktı” şeklindedir. {فَسَيَقُولُونَ هذا إِفْكٌ قَدِيمٌ} “Bu, eski bir yalandır! diyecekler” kavli ise bundan neşet etmiştir. Onların “eski bir yalan” demeleri, tıpkı “öncekilerin masalları” demeleri gibi, geçmişten gelen bir yalandır anlamındadır.

12607. Metin

وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ (١٢)

Ondan önce bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı vardı. Bu da zalimleri uyarmak ve iyilik yapanlara bir müjde olmak üzere Arap lisanıyla doğrulanmış bir kitaptır. (12)

12608. Metin

{وَمِن قَبْلِهِ} أي القرآن {كِتَابُ موسى} أي التوراة وهو مبتدأ ومن قبله ظرف واقع خبر مقدماً عليه وهو ناصب {إِمَاماً} على الحال نحو في الدار زيد قائماً ومعنى إِمَاماً قدوة

{وَمِن قَبْلِهِ} “Ondan önce” yani Kur'an'dan önce {كِتَابُ موسى} “Musa'nın kitabı vardı.” Yani Tevrat vardı. Bu mübtedadır; {وَمِن قَبْلِهِ} ise öne geçmiş haber olan bir zarftır. {إِمَاماً} kelimesini hal olarak nasbetmiştir, tıpkı “fî'd-dâri Zeydün kâimen” (Evde Zeyd ayakta bulunmaktadır) cümlesinde olduğu gibi. İmamın manası ise önder demektir;

12609. Metin

{ورحمة وهذا كتاب مصدق لسانا عربيا لينذر الذين ظلموا وبشرى للمحسنين}

{ورحمة وهذا كتاب مصدق لسانا عربيا لينذر الذين ظلموا وبشرى للمحسنين} “ve rahmet olarak. Bu da zalimleri uyarmak ve iyilik yapanlara bir müjde olmak üzere Arap lisanıyla doğrulanmış bir kitaptır.”

12610. Metin

يؤتم به في دين الله وشرائعه كما يؤتم بالإمام {وَرَحْمَةً} لمن آمن به وعمل بما فيه {وهذا} القرآن {كتاب مُّصَدِّقٌ} لكتاب موسى أو لما بين يديه وتقدمه من جميع الكتب {لِّسَاناً عَرَبِيّاً} حال من ضمير الكتاب في مُّصَدّق والعامل فيه مُّصَدّق أو من كتاب لتخصصه بالصفة ويعمل فيه معنى الاشارة وجواز ان يكون مفعولا لمصدق أي يصدق ذا لسان عربي وهو الرسول {لِّيُنذِرَ} أي الكتاب لّتُنذِرَ حجازي وشامي {الذين ظَلَمُواْ} كفروا {وبشرى} في محل النصب معطوف على محل لّيُنذِرَ لأنه مفعول له {لِّلْمُحْسِنِينَ} للمؤمنين المطيعين

İmama uyulduğu gibi Allah'ın dininde ve şeriatlarında kendisine uyulur. {وَرَحْمَةً} “ve rahmettir” ona iman eden ve içindekilerle amel eden kimse için. {وهذا} “Bu” Kur'an {كتاب مُّصَدِّقٌ} “doğrulayıcı bir kitaptır” Musa'nın kitabını veya kendisinden önce gelen bütün kitapları doğrulayıcıdır. {لِّسَاناً عَرَبِيّاً} “Arap lisanıyla” [ifadesi], {مُّصَدّق} kelimesindeki kitap zamirinden hâldir ve âmili {مُّصَدّق} kelimesidir; yahut sıfatla özelleştiği için {كتاب} kelimesinden hâldir ve onda işaret manası amel eder. {مُّصَدّق} kelimesinin mefulü olması da caizdir; yani Arap lisanı sahibini, yani Resûl'ü doğrular. {لِّيُنذِرَ} “uyarmak için” yani Kitap [uyarsın diye]. Hicaz ve Şam kıraatinde {لِّتُنذِرَ} “sen uyarısın diye” şeklindedir. {الذين ظَلَمُواْ} “zulmedenleri” yani inkâr edenleri. {وبشرى} “ve bir müjde olarak” ifadesi nasb mahallindedir, mefulün leh olduğu için {لِّيُنذِرَ} ifadesinin mahalline matuftur. {لِّلْمُحْسِنِينَ} “iyilik yapanlara” itaatkâr müminlere [bir müjde olarak].

12611. Metin

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (١٣)

Şüphesiz: “Rabbimiz Allah'tır” deyip sonra dosdoğru olanlar var ya, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. (13)

12612. Metin

{إِنَّ الذين قَالُواْ رَبُّنَا الله ثُمَّ استقاموا} على توحيد الله وشريعة نبيه محمد ﷺ {فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} في القيامة {وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ} عند الموت

{إِنَّ الذين قَالُواْ رَبُّنَا الله ثُمَّ استقاموا} “Şüphesiz: 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru olanlar” Allah'ın tevhidi ve peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in şeriatı üzere dosdoğru olanlar [var ya], {فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} “onlara hiçbir korku yoktur” kıyamette, {وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ} “onlar üzülmeyeceklerdir de” ölüm anında.

12613. Metin

أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٤)

İşte onlar cennet halkıdırlar; yaptıklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır. (14)

12614. Metin

{أُوْلَئِكَ أصحاب الجنة خالدين فِيهَا} حال من أصحاب الجنة والعامل فيه معنى الإشارة الذي دل عليه أولئك {جَزَآءً بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} جزاء مصدر لفعل دل عليه الكلام أي جوزوا جزاء

{أُوْلَئِكَ أصحاب الجنة خالدين فِيهَا} “İşte onlar cennet halkıdırlar; orada ebedî kalacaklardır.” {أصحاب الجنة} ifadesinden hâldir; âmili ise {أولئك} kelimesinin delalet ettiği işaret manasıdır. {جَزَآءً بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} “yaptıklarına bir karşılık olarak” Cezâen (جزاء), kelamın delalet ettiği bir fiilin meful-i mutlakıdır; yani “onlara bir mükâfat olarak karşılık verildi” demektir.

12615. Metin

وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (١٥)

Biz insana anne babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve onu zahmetle doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet ergenlik çağına ulaşıp kırk yaşına vardığında: “Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimetine şükretmemi ve razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Soyum hakkında da benim için ıslah nasip eyle. Şüphesiz ben sana tevbe ettim ve muhakkak ki ben Müslümanlardanım” dedi. (15)

12616. Metin

{وَوَصَّيْنَا الإنسان بوالديه إحسانا} كوفي أي وصيناه بأن يحسن بوالديه إحساناً حُسْنًا غيرهم أي وصيناه بوالديه أمراً ذا حسن أو بأمر ذي حسن فهو في موضع البدل من قوله بوالديه وهو من بدل الاشتمال

{وَوَصَّيْنَا الإنسان بوالديه إحسانا} Kûfe kıraatinde [ihsânen] şeklindedir; yani ona anne babasına güzelce iyilik etmesini tavsiye ettik. Diğerlerinde {حُسْناً} şeklindedir; yani ona anne babası hakkında güzellik taşıyan bir emri veya güzellik sahibi bir şeyi tavsiye ettik. Bu durumda {بوالديه} sözünden bedel konumundadır ve bu bir bedel-i iştimaldir.

12617. Metin

{حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاً} وبفتح الكافين حجازي وأبو عمرو وهما لغتان في معنى المشقة وانتصابه على الحال أي ذات كره أو على أنه صفة للمصدر أي حملاً ذاكره {وَحَمْلُهُ وفصاله} ومدة حمله وفطامه {ثَلاَثُونَ شَهْراً} وفيه دليل على أن أقل مدة الحمل ستة أشهر لأن مدة الرضاع إذا كانت حولين لقوله تعالى حولين كاملين بقيت للحمل ستة أشهر وبه قال أبو يوسف ومحمد رحمهما الله وقال أبو حنيفة رضى الله عنه المراد به الحمل بالأكف وَفِصْلُهُ يعقوب والفصل والفصال كالعظم والعظام بناء ومعنى {حتى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ} هو جمع لا واحد له من لفظه وكان سيبويه يقول واحده شدة وبلوغ الأشد أن يكتهل ويستوفى السن التى فيها قوته وعقله وذلك إذا أناف على الثلاثين وناطح الأربعين وعن قتادة ثلاث وثلاثون سنة ووجهه أن يكون ذلك أول الأشد وغايته الأربعون {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِى} ألهمني {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ التى أَنْعَمْتَ عَلَىَّ وعلى وَالِدَىَّ} المراد به نعمة التوحيد والإسلام وجمع بين شكري النعمة عليه وعلى والديه لأن النعمة عليهما نعمة عليه {وَأَنْ أعمل صالحا ترضاه}

{حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاً} “Annesi onu zahmetle taşıdı ve onu zahmetle doğurdu.” İki kâf harfinin fethasıyla [kerhen] okunuşu Hicaz ve Ebû Amr kıraatidir; bunlar meşakkat manasında iki ayrı lügattir. Kelimenin nasbı hal iledir, yani “zorluk çekerek” demektir; yahut masdarın sıfatıdır, yani “zahmet dolu bir taşıma ile” demektir. {وَحَمْلُهُ وفصاله} “Onun taşınması ve sütten kesilmesi” yani hamileliği ve sütten kesilme süresi {ثَلاَثُونَ شَهْراً} “otuz aydır.” Bunda en az hamilelik süresinin altı ay olduğuna delil vardır. Zira Allah Teâlâ'nın {حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ} “tam iki yıl” buyruğuna göre emzirme süresi iki yıl olunca, hamilelik için geriye altı ay kalır. Ebû Yûsuf ve Muhammed -rahimehumallâh- bu görüştedir. Ebû Hanîfe -radıyallâhu anh- ise bununla [çocuğu] kucakta taşımak kastedilmiştir demiştir. Ya'kûb kıraatinde {وَفِصْلُهُ} şeklindedir. Fısl (فِصْل) ve fısâl (فِصَال), tıpkı 'azm (عَظْم) ve 'ızâm (عِظَام) gibi vezin ve mana bakımındandır. {حتى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ} “Nihayet ergenlik çağına ulaştığında” [Eşüdd] kendi lafzından tekili olmayan bir çoğuldur. Sîbeveyh, tekilinin şiddet (شِدَّة) olduğunu söylerdi. Eşüdd'e ulaşmak, kişinin olgunluk çağına gelmesi, kuvvetinin ve aklının kemale erdiği yaşa tam olarak erişmesidir. Bu da otuzu aşıp kırka dayandığı zamandır. Katâde'den ise otuz üç yaş olduğu rivayet edilmiştir; bunun açıklaması, bu yaşın olgunluğun başlangıcı, kırkın ise onun son noktası olmasıdır. {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِى} “ve kırk yaşına vardığında: 'Rabbim! Bana ilham et' dedi” {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ التى أَنْعَمْتَ عَلَىَّ وعلى وَالِدَىَّ} “Bana ve anne babama lütfettiğin nimetine şükretmemi” Bununla tevhid ve İslam nimeti kastedilmektedir. Kendisine ve anne babasına verilen nimete şükrü birlikte zikretmiştir; çünkü anne babasına verilen nimet, kendisine de verilmiş bir nimettir. {وَأَنْ أعمل صالحا ترضاه} “ve razı olacağın salih amel işlememi”

12618. Metin

{وأصلح لي في ذريتي إني تبت إليك وإني من المسلمين}

{وأصلح لي في ذريتي إني تبت إليك وإني من المسلمين} “Soyum hakkında da benim için ıslah nasip eyle. Şüphesiz ben sana tevbe ettim ve muhakkak ki ben Müslümanlardanım.”

12619. Metin

قيل هي الصلوات الخمس {وَأَصْلِحْ لِى فِى ذُرّيَّتِى} أي اجعل ذريتي موقعاً للصلاح ومظنة له {إِنِّى تُبْتُ إِلَيْكَ} من كل ذنب {وَإِنِّى مِنَ المسلمين} من المخلصين

Bunun beş vakit namaz olduğu söylenmiştir. {وَأَصْلِحْ لِى فِى ذُرّيَّتِى} “Soyum hakkında da benim için ıslah nasip eyle.” Yani soyumu salâhın tecelli ettiği ve beklendiği bir nesil kıl. {إِنِّى تُبْتُ إِلَيْكَ} “Şüphesiz ben sana tevbe ettim” her günahtan {وَإِنِّى مِنَ المسلمين} “ve muhakkak ki ben Müslümanlardanım” ihlaslı olanlardanım.

12620. Metin

أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ (١٦)

İşte onlar, cennet ehli arasında kendilerinden yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız kimselerdir. Bu, kendilerine vadedilmekte olan doğru bir vaaddir. (16)

12621. Metin

{أُوْلَئِكَ الذين نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُواْ وَنَتَجَاوَزُ عَن سيئاتهم} حمزة وعلي وحفص يُتَقَبَّل ويُتَجاوز أَحْسَنُ غيرهم {فِى أصحاب الجنة} هو كقولك أكرمني الأمير في ناس من أصحابه تريد أكرمني في جملة من أكرم منهم ونظمني في عدادهم ومحله النصب على الحال على معنى كائنين في أصحاب الجنة ومعدودين فيهم {وَعْدَ الصدق} مصدر مؤكد لأن قوله يُتَقَبَّل ويتجاوز وعد من الله لهم بالتقبل والتجاوز

{أُوْلَئِكَ الذين نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُواْ وَنَتَجَاوَزُ عَن سيئاتهم} Hamza, Ali ve Hafs kıraatinde [netekabbelü ve netecâvezü ahsene], diğerlerinde {يُتَقَبَّل} ve {يُتَجَاوَزُ أَحْسَنُ} şeklindedir. {فِى أصحاب الجنة} “cennet halkı arasında” Bu, senin “Emir beni adamlarından bir grup insan içinde ağırladı” demen gibidir; yani “Beni onlardan ikram ettiği kimselerin arasında ağırladı ve beni onların sayısına dâhil etti” demek istersin. Bunun nasb mahallinde olması hal iledir; manası “cennet ehli içinde bulunarak ve onlardan sayılarak” şeklindedir. {وَعْدَ الصدق} “Doğru bir vaaddir” Te'kit edici bir masdardır; zira O'nun {يُتَقَبَّل} ve {يتجاوز} buyruğu, Allah'tan onlar için kabul ve bağışlanmaya dair bir vaaddir.

12622. Metin

قيل نزلت في أبي بكر الصديق رضى الله عنه وفي أبيه أبي قحافة وأمه أم الخير وفي أولاده واستجابة دعائه فيهم فإنه آمن بالنبى ﷺ وهو ابن ثمان وثلاثين سنة ودعا لهما وهو ابن أربعين سنة ولم يكن أحد من الصحابة من المهاجرين منهم والأنصار أسلم هو ووالداه وبنوه وبناته غير أبي بكر ﵁ {الذى كَانُواْ يُوعَدُونَ} في الدنيا

Ayetin Ebû Bekir es-Sıddîk -radıyallâhu anh-, babası Ebû Kuhâfe, annesi Ümmü'l-Hayr ve çocukları hakkında, onlar için yaptığı duanın kabul olması üzerine indiği söylenmiştir. Zira o, otuz sekiz yaşındayken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman etmiş, kırk yaşındayken de anne babası için dua etmiştir. Ashabdan Muhacir ve Ensar içinde Ebû Bekir -radıyallâhu anh-'tan başka kendisi, anne babası, oğulları ve kızları hep birlikte Müslüman olmuş hiç kimse yoktur. {الذى كَانُواْ يُوعَدُونَ} “Kendilerine vadedilmekte olan” dünyada iken.

12623. Metin

وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٧)

O kimse ki anne babasına: “Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni [kabrimden diriltilip] çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” dedi. Onlar ise Allah'a sığınarak: “Yazıklar olsun sana! İman et, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır!” dediler. O ise: “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” der. (17)

12624. Metin

{والذى قَالَ لوالديه} مبتدأ خبره أُوْلَئِكَ الذين حَقَّ عَلَيْهِمُ القول والمراد بالذي قال الجنس القائل ذلك القول ولذلك وقع الخبر مجموعاً وعن الحسن هو في الكافر العاق لوالديه المكذب بالبعث وقيل نزلت في عبد الرحمن بن ابى بكر رضى الله عنه قبل إسلامه ويشهد لبطلانه كتاب معاوية إلى مروان ليأمر الناس بالبيعة ليزيد فقال عبد الرحمن بن أبي بكر لقد جئتم بها هرقلية أنبايعون لأبنائكم فقال مروان يا أيها الناس هذا الذي قال الله تعالى فيه والذى قَالَ لوالديه أف لكما فسمعت عائشة رضى الله عنها فغضبت وقالت والله ما هو به ولو شئت أن أسميه لسميته ولكن الله تعالى لعن أباك وأنت في صلبه فأنت فضض من لعنة الله أي قطعة {أُفّ لَّكُمَآ} مدني وحفص أُفَّ مكي وشامي أُفِّ غيرهم وهو صوت إذا صوت به الإنسان علم أنه متضجر كما إذا قال حس علم أنه متوجع واللام للبيان أي هذا التأفيف لكما خاصة ولأجلكما دون غيركما {أَتَعِدَانِنِى أَنْ أُخْرَجَ} أن أبعث وأخرج من الأرض {وَقَدْ خَلَتِ القرون مِن قَبْلِى} ولم يبعث منهم أحد {وَهُمَا} أبواه {يَسْتَغِيثَانِ الله} يقولان الغياث بالله منك ومن قولك وهو استعظام لقوله ويقولان له {وَيْلَكَ} دعاء عليه بالثبور والمراد به الحث والتحريض على الإيمان لا حقيقة الهلاك {آمن} بالله وبالبعث {إِنَّ وَعْدَ الله} بالبعث {حَقٌّ} صدق {فَيَقُولُ}

{والذى قَالَ لوالديه} “O kimse ki anne babasına dedi” Bu mübtedadır; haberi ise {أُوْلَئِكَ الذين حَقَّ عَلَيْهِمُ القول} ayetidir. “Ellezi kâle” ifadesiyle bu sözü söyleyen cins kastedilmiştir; bu sebeple haber çoğul olarak gelmiştir. Hasan'dan rivayet edildiğine göre bu, anne babasına karşı gelen ve yeniden dirilmeyi yalanlayan kâfir hakkındadır. Bunun Müslüman olmadan önceki haliyle Abdurrahman b. Ebî Bekir -radıyallâhu anh- hakkında indiği de söylenmiştir. Ancak bu iddianın batıl olduğuna şu olay şahitlik eder: Muâviye, Mervân'a mektup yazarak insanlara Yezîd için biat etmelerini emretmesini istemişti. Bunun üzerine Abdurrahman b. Ebî Bekir: “Bizans imparatorlarının (Herakliyus) usulünü getirdiniz! Çocuklarınıza mı biat ettireceksiniz?” dedi. Mervân ise: “Ey insanlar! İşte bu, Allah Teâlâ'nın hakkında {والذى قَالَ لوالديه أف لكما} buyurduğu kimsedir” dedi. Bunu Âişe -radıyallâhu anhâ- işitince öfkelendi ve: “Vallahi o bu kişi değildir! İsteseydim onun adını verirdim. Fakat Allah Teâlâ sen henüz babanın sulbündeyken babana lanet etti; sen de Allah'ın lanetinden bir parçasın (fadad)” dedi. “Fadad” parça demektir. {أُفّ لَّكُمَآ} Medine ve Hafs kıraatinde [üff], Mekke ve Şam kıraatinde [üffe], diğerlerinde ise [üffi] şeklindedir. Bu, insan çıkardığı zaman usandığı ve bezdiği anlaşılan bir sestir; tıpkı “has” (حَسْ) dediğinde acı çektiğinin anlaşılması gibi. [Ayeteki] lâm harfi beyan içindir; yani bu bıkkınlık ifadesi başkasına değil, yalnızca size özeldir ve sizin yüzünüzdendir. {أَتَعِدَانِنِى أَنْ أُخْرَجَ} “Beni [kabrimden] çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?” Yeniden diriltilip topraktan çıkarılmakla mı? {وَقَدْ خَلَتِ القرون مِن قَبْلِى} “Halbuki benden önce nice nesiller gelip geçti” ve onlardan hiçbiri diriltilmedi. {وَهُمَا} “o ikisi” anne babası {يَسْتَغِيثَانِ الله} “Allah'a sığınırlar” “Senden ve senin sözünden Allah'a sığınırız” derler; bu da onun sözünün vehametini ifade etmek içindir. Ona derler ki: {وَيْلَكَ} “Yazıklar olsun sana!” Helak olması için ona bir bedduadır; ancak bununla kastedilen gerçekten helaki değil, imana teşvik ve sevk etmektir. {آمن} “İman et” Allah'a ve dirilişe! {إِنَّ وَعْدَ الله} “Şüphesiz Allah'ın vaadi” diriliş hakkındaki vaadi {حَقٌّ} “haktır” gerçektir. {فَيَقُولُ} “O ise der”

12625. Metin

لهما {مَا هذا} القول {إِلاَّ أساطير الأولين}

o ikisine: {مَا هذا} “Bu söz” {إِلاَّ أساطير الأولين} “öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.”

12626. Metin

أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ (١٨)

İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde haklarında o sözün gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardır. (18)

12627. Metin

{أولئك الذين حق عليهم القول}

{أولئك الذين حق عليهم القول} “İşte onlar, haklarında o sözün gerçekleştiği kimselerdir.”

12628. Metin

{في أمم قد خلت مِن قَبْلِهِمْ مِّنَ الجن والإنس إِنَّهُمْ كَانُواْ خاسرين}

{في أمم قد خلت مِن قَبْلِهِمْ مِّنَ الجن والإنس إِنَّهُمْ كَانُواْ خاسرين} “kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde [azap sözünün gerçekleştiği kimselerdir]. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardır.”

12629. Metin

اى لأملان جهنم {في أمم قَدْ خَلَتْ} قد مضت {مِن قَبْلِهِمْ مِّنَ الجن والإنس إِنَّهُمْ كَانُواْ خاسرين}

Yani: “Cehennemi mutlaka dolduracağım.” {في أمم قَدْ خَلَتْ} “gelip geçmiş topluluklar içinde” [ifadesindeki] {قَدْ خَلَتْ} geçip gitmiş demektir. {مِن قَبْلِهِمْ مِّنَ الجن والإنس إِنَّهُمْ كَانُواْ خاسرين} “kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan [gelip geçmiş topluluklar içinde azap sözünün gerçekleştiği kimselerdir]. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardır.”

12630. Metin

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (١٩)

Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Ta ki [Allah], onlara amellerinin karşılığını tam olarak ödesin ve onlara asla haksızlık yapılmaz. (19)

12631. Metin

{وَلِكُلّ} من الجنسين المذكورين الأبرار والفجار {درجات مِّمَّا عَمِلُواْ} أي منازل ومراتب من جزاء ما عملوا من الخير والشر أو من اجل ما عملوا منها وإنما قال درجات وقد جاء الجنة درجات والنار دركات على وجه التغليب {وَلِيُوَفِّيَهُمْ أعمالهم} بالياء مكي وبصري وعاصم {وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ} أي وليوفيهم أعمالهم ولا يظلمهم حقوقهم قدّر جزاءهم على مقادير أعمالهم فجعل الثواب درجات والعقاب دركات واللام متعلقة بمحذوف

{وَلِكُلّ} “Her birinin” zikredilen iki zümreden, yani iyilerden ve kötülerden her birinin, {درجات مِّمَّا عَمِلُواْ} “yaptıklarına göre dereceleri vardır” yani hayır ve şerden işledikleri amellerin karşılığından yahut işledikleri ameller sebebiyle dereceleri ve mertebeleri vardır. Cennet dereceler (derecât), cehennem ise derekeler (derekât) olarak geldiği halde burada tağlib yoluyla “dereceler” denilmiştir. {وَلِيُوَفِّيَهُمْ أعمالهم} “ta ki onlara amellerinin karşılığını tam versin” [kıraatinde geçen fiil] Mekke, Basra ve Âsım kıraatinde “ye” iledir [ve liyüveffiyehüm]. {وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ} “ve onlara asla haksızlık yapılmaz” yani Allah onlara amellerinin karşılığını tam olarak versin ve haklarında onlara zulmetmesin diye cezalarını ve mükâfatlarını amellerinin ölçüsüne göre belirlemiş; sevabı dereceler, cezayı da derekeler kılmıştır. [Ayetin başındaki] lâm harfi ise mahzuf bir fiile taalluk etmektedir.

12632. Metin

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ (٢٠)

İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün [onlara şöyle denir]: “Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi tüketip yok ettiniz ve onlardan yararlanıp sefa sürdünüz. Artık bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkıp fasıklık etmeniz sebebiyle alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” (20)

12633. Metin

{وَيَوْمَ يُعْرَضُ الذين كَفَرُواْ عَلَى النار} عرضهم على النار تعذيبهم بها من قولهم عرض بنو فلان على السيف إذا قتلوا به وقيل المراد عرض النار عليهم من قولهم عرضت الناقة على الحوض يريدون عرض الحوض عليها فغلبوا {أَذْهَبْتُمْ} أي يقال لهم أذهبتم وهو ناصب الظرف {طيباتكم فِى حياتكم الدنيا} أي ما كتب لكم حظمن الطيبات إلا ما قد أصبتموه في دنياكم وقد دهبتم به وأخذتموه فلم يبق لكم بعد استيفاء حظكم شىء منها وعن عمر رضى الله عنه لو شئت لكنت أطيبكم طعاماً وأحسنكم لباساً ولكى أستبقي طيباتي {واستمتعتم بِهَا} بالطيبات {فاليوم تُجْزَوْنَ عَذَابَ الهون} أي الهوان وقرىء به {بِمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ} تتكبرون {فِى الأرض بِغَيْرِ الحق وَبِمَا كُنتُمْ تَفْسُقُونَ} أي باستكباركم وفسقكم

{وَيَوْمَ يُعْرَضُ الذين كَفَرُواْ عَلَى النار} “İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün” onların ateşe sunulması, onunla azap edilmeleridir. Bu, Arapların bir kimse kılıçla öldürüldüğünde “Falanoğulları kılıca sunuldu” demelerinden alınmadır. Denildi ki: Bundan kasıt, devenin havuzun önüne getirilmesi kastedilerek “Deve havuza sunuldu” denilip tağlib yapılması gibi, ateşin onlara sunulmasıdır. {أَذْهَبْتُمْ} “[onlara şöyle denir:] Tüketip yok ettiniz” yani onlara “Yok ettiniz” denilir; bu kelime zaman zarfının nâsıbıdır (onu mensup kılan âmildir). {طيباتكم فِى حياتكم الدنيا} “dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi” yani güzel şeylerden sizin için takdir edilen nasip, dünyanızda elde ettiklerinizden ibaretti. Siz de onları alıp götürdünüz ve tükettiniz; dolayısıyla nasibinizi tastamam aldıktan sonra o güzelliklerden geriye size hiçbir şey kalmadı. Ömer radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir: “İsteseydim yemeği en lezzetli olanınız ve elbisesi en güzel olanınız olurdum; fakat ben güzelliklerimi [ahirete] saklamak istiyorum.” {واستمتعتم بِهَا} “ve onlardan yararlanıp sefa sürdünüz.” o güzelliklerle zevk sürdünüz. {فاليوم تُجْزَوْنَ عَذَابَ الهون} “Artık bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” yani zillet ve aşağılanma azabıyla; bu kelime [el-Hevân şeklinde de] okunmuştur. {بِمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ} “büyüklük taslamanız sebebiyle” kibirlenmeniz yüzünden {فِى الأرض بِغَيْرِ الحق وَبِمَا كُنتُمْ تَفْسُقُونَ} “yeryüzünde haksız yere ve yoldan çıkıp fasıklık etmeniz sebebiyle” yani kibriniz ve fıskınız sebebiyle.

12634. Metin

وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ إِذْ أَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْأَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (٢١)

Âd kavminin kardeşini de an! Hani o, Ahkâf bölgesinde kavmini uyarmıştı. Nitekim onun önünden ve ardından da nice uyarıcılar gelip geçmişti: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum” [demişti]. (21)

12635. Metin

{واذكر أَخَا عَادٍ} أي هوداً {إِذْ أَنذَرَ قَوْمَهُ بالأحقاف} جمع حقف وهو رمل مستطيل مرتفع فيه انحناء من احقوقف الشيء إذا عوج عن ابن عباس رضى الله عنهما هو وادٍ بين عمان ومهرة {وَقَدْ خَلَتِ النذر} جمع نذير بمعنى المنذر أو الإنذار {مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ} من قبل هود ومن خلف هود وقوله وَقَدْ خَلَتِ النذر من بين يديه ومن خلف وقع اعتراضاً بين أَنذَرَ قَوْمَهُ وبين {أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ الله إِنِّى أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} والمعنى واذكر إنذار هود قومه عاقبة الشرك والعذاب العظيم وقد أنذر من تقدمه من الرسل ومن تأخر عنه مثل ذلك

{واذكر أَخَا عَادٍ} “Âd kavminin kardeşini de an!” yani Hûd'u. {إِذْ أَنذَرَ قَوْمَهُ بالأحقاف} “Hani o, Ahkâf bölgesinde kavmini uyarmıştı.” Ahkâf, “hıkf” (حِقْف) kelimesinin çoğuludur; o da uzayıp giden, yüksek ve eğri büğrü kum tepesi demektir. Bu, bir şey eğrildiğinde söylenen “ıhkavkafe'ş-şey'” (احقوقف الشيء) ifadesinden gelir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [nakledildiğine göre] Ahkâf, Umman ile Mehre arasında bir vadidir. {وَقَدْ خَلَتِ النذر} “Nitekim nice uyarıcılar gelip geçmişti.” Nüzür, münzir (uyaran) veya inzâr (uyarma) anlamındaki nezîr kelimesinin çoğuludur. {مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ} “onun önünden ve ardından” yani Hûd'dan önce ve Hûd'dan sonra. {وَقَدْ خَلَتِ النذر من بين يديه ومن خلف} cümlesi, {أَنذَرَ قَوْمَهُ} ile {أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ الله إِنِّى أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum” [ifadesi] arasında itiraz (ara) cümlesi olarak yer almıştır. Anlamı şudur: Hûd'un kavmini şirkin akıbeti ve büyük azap ile uyarmasını hatırla; nitekim ondan önceki ve sonraki peygamberler de benzer şekilde uyarmışlardı.

12636. Metin

قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٢)

Dediler ki: “Sen bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!” (22)

12637. Metin

{قَالُواْ} أي قوم هود أَجِئْتَنَا {لِتَأْفِكَنَا} لتصرفنا فالأفك الصرف يقال افكه عن رأيه {عن آلهتنا} عن عبادتها

{قَالُواْ} “Dediler ki” yani Hûd'un kavmi: {أَجِئْتَنَا} [bize geldin mi?] {لِتَأْفِكَنَا} “bizi çevirmek için mi?” bizi vazgeçirmek için mi? İfk (إفْك), çevirmek ve vazgeçirmek demektir; nitekim bir kimse görüşünden vazgeçirildiğinde “efekehû an ra'yihî” (أَفَكَهُ عَنْ رَأْيِهِ) denir. {عن آلهتنا} “ilahlarımızdan” onlara kulluk etmekten.

12638. Metin

{فأتنا بما تعدنا إن كنت من الصادقين}

{فأتنا بما تعدنا إن كنت من الصادقين} “Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!”

12639. Metin

{فأتنا بما تعدنا} من معالجة العذاب على الشرك {إِن كُنتَ مِنَ الصادقين} في وعيدك

{فأتنا بما تعدنا} “bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” şirk koşmamız sebebiyle çarptırılacağımız peşin azaptan [vaat ettiğini getir], {إِن كُنتَ مِنَ الصادقين} “eğer doğru söyleyenlerden isen” yaptığın tehditte.

12640. Metin

قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ وَأُبَلِّغُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (٢٣)

[Hûd] dedi ki: “İlim ancak Allah katındadır. Ben size benimle gönderilen şeyi tebliğ ediyorum; fakat sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.” (23)

12641. Metin

{قَالَ إِنَّمَا العلم} بوقت مجيء العذاب {عَندَ الله} ولا علم لي بالوقت الذي يكون فيه تعذيبكم {وأبلغكم ما أرسلت به} اليكم وبالتخفيف أبو عمر وأي الذي هو شأني أن أبلغكم ما أرسلت به الإنذار والتخويف {ولكنى أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} أي ولكنكم جاهلون لا تعلمون أن الرسل بعثوا منذرين لا مقترحين ولا سائلين غير ما أذن لهم فيه

{قَالَ إِنَّمَا العلم} “Dedi ki: İlim ancak” azabın geliş vaktine dair bilgi {عَندَ الله} “Allah katındadır.” Size azabın geleceği vakit hakkında bende bir bilgi yoktur. {وأبلغكم ما أرسلت به} “Ben size benimle gönderilen şeyi tebliğ ediyorum” size [tebliğ ediyorum]. Ebû Amr şeddesiz [eblağatü/übliğuküm şeklinde] okumuştur. Yani benim vazifem, kendisiyle gönderildiğim uyarı ve korkutmayı size ulaştırmaktır. {ولكنى أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} “Fakat sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.” Yani fakat sizler, peygamberlerin kendi keyiflerine göre teklifte bulunmak ya da kendilerine izin verilmeyen şeyleri istemek için değil, yalnızca uyarıcı olarak gönderildiklerini bilmeyen cahillersiniz.

12642. Metin

فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢٤)

Nihayet onu, vadilerine doğru yönelen bir bulut halinde gördüklerinde: “Bu, bize yağmur getirecek bir buluttur” dediler. “Hayır! O, çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir; içinde elem dolu bir azap bulunan bir rüzgârdır!” (24)

12643. Metin

{فَلَمَّا رَأَوْهُ} الضمير يرجع إلى مَا تَعِدُنَا أو هو مبهم وضح أمره بقوله {عَارِضاً} إما تمييزاً أو حالاً والعارض السحاب الذي يعرض في أفق السماء {مُّسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُواْ هذا عَارِضٌ مُّمْطِرُنَا} رُوي أن المطر قد احتبس عنه فرأوا سحابة استقبلت أوديتهم فقالوا هذا سحاب يأتينا بالمطر

{فَلَمَّا رَأَوْهُ} “Nihayet onu gördüklerinde” [ayetindeki] zamir, {مَا تَعِدُنَا} “bizi tehdit ettiğin şey” ifadesine dönmektedir veya mübhem olup durumu {عَارِضاً} “bir bulut” kelimesiyle açıklanmıştır; bu kelime ya temyiz ya da haldir. “Ârız”, gökyüzünün ufkunda beliren buluttur. {مُّسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُواْ هذا عَارِضٌ مُّمْطِرُنَا} “vadilerine doğru yönelen [bir bulut halinde gördüklerinde]: ‘Bu, bize yağmur getirecek bir buluttur’ dediler.” Rivayet edildiğine göre onlardan yağmur kesilmişti; bu sebeple vadilerine doğru gelen bir bulut görünce: “İşte bu bize yağmur getirecek bir buluttur” dediler.

12644. Metin

وأظهروا من ذلك فرحاً وإضافة مستقبل وممطر مجازية غير معرفة بدليل وقوعهما وهما مضافان إلى معرفتين وصفاً للنكرة {بَلْ هُوَ} أي قال هو دبل هو ويدل عليه قراءة من قرأ قَالَ هو دبل هُوَ {مَا استعجلتم بِهِ} من العذاب ثم فسره فقال {رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ}

Ve bundan dolayı sevinç gösterisinde bulundular. “Müstakbil” ve “mümtir” kelimelerinin tamlaması mecazidir ve marifelik kazandırmaz; zira her ikisi de iki marifeye muzaf oldukları halde nekra bir kelimenin sıfatı olarak vaki olmuşlardır. {بَلْ هُوَ} “Hayır! O” yani Hûd dedi ki: “Hayır, o...” [Nitekim bu manaya] “kâle hüve bel hüve” (قَالَ هو بَلْ هُوَ) şeklinde okuyanın kıraati de delalet eder. {مَا استعجلتم بِهِ} “çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir” azaptandır; sonra bunu açıklayarak şöyle dedi: {رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “içinde elem dolu bir azap bulunan bir rüzgârdır!”

12645. Metin

تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِأَمْرِ رَبِّهَا فَأَصْبَحُوا لَا يُرَى إِلَّا مَسَاكِنُهُمْ كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (٢٥)

Rabbimin emriyle her şeyi yerle bir eder. Derken, meskenlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. İşte suçlu topluluğu böyle cezalandırırız. (25)

12646. Metin

{تُدَمِّرُ كُلَّ شَىْءٍ} تهلك من نفوس عاد وأموالهم الجم الكثير فعبر عن الكثرة بالكلية {بِأَمْرِ رَبِّهَا} رب الريح {فَأْصْبَحُواْ لاَ يرى إِلاَّ مساكنهم} عاصم وحمزة وخلف أي لا يرى شيء إلا مساكنهم غيرهم لاَّ ترى إِلاَّ مساكنهم والخطاب للرائي من كان {كَذَلِكَ نَجْزِى القوم المجرمين} أي مثل ذلك نجزي من أجرم مثل جرمهم وهو تحذير لمشركي العرب عن ابن عباس رضى الله عنهما اعتزل هود ﵇ ومن معه في حظيرة ما يصيبهم من الريح إلا ما تلذه الانفس وانها لمر من عاد بالظعن بين السماء والأرض وتدمغهم بالحجارة

{تُدَمِّرُ كُلَّ شَىْءٍ} “her şeyi yerle bir eder” Âd kavminin canlarından ve mallarından pek çok şeyi helak eder; çokluk, “küll” (bütünlük) lafzıyla ifade edilmiştir. {بِأَمْرِ رَبِّهَا} “Rabbimin emriyle” rüzgârın Rabbinin [emriyle]. {فَأْصْبَحُواْ لاَ يرى إِلاَّ مساكنهم} “Derken, meskenlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu.” Âsım, Hamza ve Halef [kıraatinde] “lâ yürâ illâ mesâkinühüm” şeklindedir; yani meskenlerinden başka hiçbir şey görülmez oldu. Diğer kıraatlerde ise “lâ terâ illâ mesâkinehüm” (meskenlerinden başka bir şey görmezsin) şeklindedir ve hitap bakan herhangi bir kimseyedir. {كَذَلِكَ نَجْزِى القوم المجرمين} “İşte suçlu topluluğu böyle cezalandırırız.” Yani onların işlediği suç gibi suç işleyenleri işte böyle cezalandırırız. Bu, Arap müşriklerine bir uyarıdır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [rivayet edildiğine göre]: Hûd aleyhisselâm ve beraberindekiler bir ağıla çekildiler; rüzgârdan onlara sadece nefislerin lezzet alacağı bir esinti isabet ediyordu. O rüzgâr ise Âd kavminin göç kervanlarını yer ile gök arasında savurup geçiriyor ve onları taşlarla başlarını ezerek helak ediyordu.

12647. Metin

وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِنْ مَكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٢٦)

Andolsun ki size vermediğimiz imkân ve gücü onlara vermiştik; onlara kulaklar, gözler ve kalpler bahşetmiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine hiçbir fayda sağlamadı; zira Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey de kendilerini çepeçevre kuşatıverdi. (26)

12648. Metin

{وَلَقَدْ مكناهم فِيمَآ إِن مكناكم فِيهِ} إن نافية اى فيما ما مكناكم فيه الا إن أحسن في اللفظ لما في مجامعة ما مثلها من التكرير المستبشع ألا ترى ان الاصل في مهما ماما فلبشاعة التكرير قبلوا الألف هاء وقد جعلت إن صلة وتؤول بامكناهم في مثل ما مكناكم فيه والوجه هوالأول فقوله تعالى هم احسن اثاثا ورئيا كانوا اكثر منهم واشد قوة وآثارا وما بمعنى الذي أو نكرة موصوفة {وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وأبصارا وَأَفْئِدَةً} أي آلات الدرك والفهم {فَمَا أغنى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلاَ أبصارهم وَلاَ أَفْئِدَتُهُمْ مِّن شَىْءٍ} أي من شيء من الإغناء وهو القليل منه {إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ}

{وَلَقَدْ مكناهم فِيمَآ إِن مكناكم فِيهِ} “Andolsun ki size vermediğimiz imkân ve gücü onlara vermiştik” [Ayeteki] “in” (إِنْ) nefiy (olumsuzluk) edatıdır; yani “size vermediğimiz imkânlarda” demektir. Ancak “mâ”nın benzeriyle bir arada bulunmasındaki çirkin tekrardan kaçınmak için lafız bakımından “in” daha güzel olmuştur. Görmez misin ki “mehmâ” (مهما) kelimesinin aslı “mâmâ” (ماما) idi; ancak tekrarın çirkinliğinden ötürü elifi heye tebdil ettiler. “İn” edatının zaid (sıla) olduğu da söylenmiştir; bu durumda “size verdiğimiz imkânların benzerini onlara vermiştik” şeklinde tevil edilir. Ancak birinci görüş esastır. Nitekim Allah Teâlâ'nın “Onlar mal ve gösteriş bakımından daha güzeldirler”, “Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha üstündüler” buyrukları da bunu gösterir. [Buradaki] “mâ”, “ellezî” anlamında yahut sıfat almış nekradır. {وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وأبصارا وَأَفْئِدَةً} “onlara kulaklar, gözler ve kalpler bahşetmiştik.” yani idrak ve anlama vasıtaları [vermiştik]. {فَمَا أغنى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلاَ أبصارهم وَلاَ أَفْئِدَتُهُمْ مِّن شَىْءٍ} “Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine hiçbir fayda sağlamadı” yani faydanın azı olsun hiçbir şeyi sağlamadı. {إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ} “çünkü inkâr ediyorlardı”

12649. Metin

{بآيات الله وحاق بهم ما كانوا به يستهزؤون}

{بآيات الله وحاق بهم ما كانوا به يستهزؤون} “Allah'ın ayetlerini [inkâr ediyorlardı]. Alay edip durdukları şey de kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.”

12650. Metin

{بآيات الله} إذ نصب بقوله فَمَا أغنى وجرى مجرى التعليل لاستواء مؤدي التعليل والظرف في قولك ضربته لإساءته وضربته إذ أساء لأنك إذا ضربته في وقت إساءته فإنما ضربته فيه لوجود اساءته فيه الا

{بآيات الله} “Allah'ın ayetlerini” [ifadesinden önceki] “iz” (إِذْ), {فَمَا أغنى} fiiliyle mensuptur ve ta'lil (gerekçe bildirme) mecrasına girmiştir. Zira “Kötülük yaptığı için onu dövdüm” ile “Kötülük yaptığı vakit onu dövdüm” sözlerinde ta'lil ile zarfın neticesi aynıdır. Çünkü sen bir kimseyi kötülük yaptığı vakitte dövmüşsen, sırf o esnada kötülüğü bulunduğu için dövmüşsündür. Şu kadar var ki,

12651. Metin

ان اذا وحيث غلبتا دون سائر الظروف في ذلك {وَحَاقَ بهم} ونزل بهم {ما كانوا به يستهزؤون} جزاء استهزائهم وهذا تهديد لكفار مكة ثم زادهم تهديد بقوله

bu hususta “izâ” ve “haysü” diğer zaman zarflarına göre daha baskındır. {وَحَاقَ بهم} “ve kendilerini çepeçevre kuşatıverdi” başlarına indi, {ما كانوا به يستهزؤون} “alay edip durdukları şey” yani alaylarının cezası. Bu, Mekke kâfirlerine bir tehdittir. Sonra şu buyruğuyla tehdidi daha da artırdı:

12652. Metin

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرَى وَصَرَّفْنَا الْآيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢٧)

Andolsun ki çevrenizdeki nice memleketleri de helak ettik; belki dönerler diye ayetleri türlü türlü açıkladık. (27)

12653. Metin

{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ} يا أهل مكة {مِّنَ القرى} ٦ نحو حجر ثمود وقرى قوم لوط والمراد أهل القرى ولذلك قال {وَصَرَّفْنَا الآيات لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} أي كررنا عليهم الحجج وأنواع العبر لعلهم يرجعون عن الطغيان إلى الإيمان فلم يرجعوا

{وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ} “Andolsun ki çevrenizdeki [nice memleketleri] helak ettik” ey Mekkeliler! {مِّنَ القرى} “memleketlerden” Semûd kavminin Hicr bölgesi ve Lût kavminin şehirleri gibi. Kastedilen, beldelerin halkıdır; nitekim bu yüzden şöyle buyurmuştur: {وَصَرَّفْنَا الآيات لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “belki dönerler diye ayetleri türlü türlü açıkladık.” Yani azgınlıktan imana dönerler diye onlara delilleri ve türlü türlü ibretleri tekrar tekrar sergiledik; fakat yine de dönmediler.

12654. Metin

فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ قُرْبَانًا آلِهَةً بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢٨)

Allah'ı bırakıp da O'na yakınlık sağlamak için edindikleri ilahlar kendilerine yardım etselerdi ya! Bilakis, onları yüzüstü bırakıp kayboldular. İşte bu, onların yalanı ve uydurup durdukları iftiralarıdır. (28)

12655. Metin

{فَلَوْلا} فهلا {نَصَرَهُمُ الذين اتخذوا مِن دُونِ الله قربانا آلهة} القربان ما تقرب به إلى الله تعالى اى اتخذوهم شفعا ومتقاربا بهم الى الله تعالى حيث قالوا هؤلا شفعاؤنا عند الله وأحد مفعولي اتخذ الراجع إلى الذين محذوف اى اتخذوهم والثانى الهة وقربانا حال {بَلْ ضَلُّواْ عَنْهُمْ} غابوا عن نصرتهم {وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُواْ يَفْتَرُونَ} وَذَلِكَ إشارة إلى امتناع نصرة آلهتهم وضلالهم عنهم أي وذلك أثر إفكهم الذي هو اتخاذهم إياها آلهة وثمرة شركهم وافترائهم على الله الكذب

{فَلَوْلا} “...etselerdi ya!” [kınama ve teşvik edatıdır]. {نَصَرَهُمُ الذين اتخذوا مِن دُونِ الله قربانا آلهة} “Allah'ı bırakıp da O'na yakınlık sağlamak için edindikleri ilahlar kendilerine yardım [etselerdi ya!]” Kurbân, kendisiyle Allah Teâlâ'ya yakınlaşılan şeydir. Yani “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyerek onları şefaatçi ve Allah Teâlâ'ya yakınlaştırıcı edindiler. {اتخذ} fiilinin {الذين} lafzına dönen mefullerinden biri hazfedilmiştir; takdiri: “onları edindiler” şeklindedir. İkinci meful {آلهة} (ilahlar), {قربانا} ise haldir. {بَلْ ضَلُّواْ عَنْهُمْ} “Bilakis, onları yüzüstü bırakıp kayboldular” onlara yardım etmekten uzak kaldılar. {وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُواْ يَفْتَرُونَ} “İşte bu, onların yalanı ve uydurup durdukları iftiralarıdır.” {وَذَلِكَ} ifadesi, ilahlarının yardım etmeyişine ve onları yüzüstü bırakışına işarettir. Yani bu durum, onları ilah edinmelerinden ibaret olan yalanlarının eseri, şirkinin ve Allah'a karşı uydurdukları iftiraların sonucudur.

12656. Metin

وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ (٢٩)

Hani cinlerden bir topluluğu Kur'an'ı dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Onun huzuruna vardıklarında: “Susun [dinleyin]!” dediler. [Okuma] tamamlanınca da uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler. (29)

12657. Metin

{وإذ صرفنا إليك نفرا} أملنا هم اليك واقبلنا بهم نحوك والنفر دون العشرة {من الجن} جن نصيبين {يستمعون القرآن} منه ﵊ {فلما حضروه} اى الرسول ﷺ أو القرآن أي كانوا منه بحيث يسمعون {قَالُواْ} أي قال بعضهم لبعض {أَنصِتُواْ} اسكتوا مستمعين رُوي أن الجن كانت تسترق السمع فلما حرست السماء ورجموا بالشهب قالوا ما هذا إلا لنبأ حدث فنهض سبعة نفر أو تسعة من أشراف جن

{وإذ صرفنا إليك نفرا} “Hani sana bir topluluğu yöneltmiştik” onları sana meylettirdik ve senin tarafına yönelttik. “Nefer”, ondan az olan topluluktur. {من الجن} “cinlerden” Nusaybin cinlerinden. {يستمعون القرآن} “Kur'an'ı dinlemek üzere” ondan aleyhisselâm [dinliyorlardı]. {فلما حضروه} “Onun huzuruna vardıklarında” yani Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ya da Kur'an'ın huzuruna vardıklarında, yani sesini duyacakları bir yakınlığa geldiklerinde {قَالُواْ} “dediler ki” yani birbirlerine dediler: {أَنصِتُواْ} “Susun [dinleyin]!” dinlemek üzere sessiz durun! Rivayet edildiğine göre cinler gökten kulak hırsızlığı yaparlardı; gök korunup da alevlerle taşlanınca: “Bu mutlaka meydana gelen önemli bir hadiseden dolayıdır” dediler. Bunun üzerine ileri gelenlerinden yedi ya da dokuz kişilik bir cin topluluğu

12658. Metin

نصيبين أو نينوى منهم زويعة فضربوا حتى بلغوا تهامة ثم اندفعوا إلى وادى نخلة فوافوا رسول الله ﷺ وهو قائم في جوف الليل يصلي أو في صلاة الفجر فاستمعوا لقراءته وعن سعيد بن جبير ما قرأ رسول الله ﷺ على الجن ولا رآهم وإنما كان يتلو في صلاته فمروا به فوقفوا مستمعين وهو لا يشعر فأنبأه الله باستماعهم وقيل بل الله أمر رسوله أن ينذر الجن ويقرأ عليهم فصرف إليه نفراً منهم فقال إني أمرت أن أقرأ على الجن الليلة فمن يتبعني قالها ثلاثاً فأطرقوا إلا عبد الله بن مسعود رضى الله عنه قال لم يحضره ليلة الجن أحد غيري فانطلقنا حتى إذا كنا بأعلى مكة في شعب الحجون فخط لي خطاً وقال لا تخرج منه حتى اعود اليك ثم افتتح القرآن وسمعت لعطا شديدا فقال لى رسول الله ﷺ هل رأيت شيئاً قلت نعم رجالاً سوداً فقال اولئك جن نصيبين وكانوا اثنى عشر الفا والسورة التى قرأها عليهم اقرأ باسم ربك

Nusaybin'den veya Ninova'dan -aralarında Zevbea da vardı- yola çıkıp Tihâme'ye kadar ulaştılar; sonra Nahle vadisine yöneldiler. Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gecenin ortasında veya sabah namazında ayakta namaz kılarken rastladılar ve onun okuyuşunu dinlediler. Saîd b. Cübeyr'den [nakledildiğine göre]: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem cinlere [doğrudan] okumadı ve onları görmedi; sadece namazında tilavet ediyordu, onlar da yanından geçerken durup dinlediler ve o bunun farkında değildi; Allah Teâlâ onların dinlediğini kendisine bildirdi. Bir rivayete göre ise Allah Teâlâ Resûlü'ne cinleri uyarmasını ve onlara Kur'an okumasını emretti, bu sebeple onlardan bir grubu ona yöneltti. Bunun üzerine [Resûlullah]: “Bu gece cinlere Kur'an okumam emredildi, bana kim eşlik eder?” buyurdu; bunu üç defa tekrarladı, hepsi başlarını öne eğdiler; sadece Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh icabet etti. İbn Mes'ûd şöyle dedi: Cinler gecesinde Resûlullah'ın yanında benden başka kimse yoktu. Mekke'nin yukarısındaki Hacûn boğazına varıncaya kadar yürüdük. Bana bir çizgi çizdi ve “Ben sana dönünceye kadar buradan çıkma” dedi. Sonra Kur'an okumaya başladı ve şiddetli bir gürültü duydum. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: “Bir şey gördün mü?” buyurdu. “Evet, siyah adamlar gördüm” dedim. “Onlar Nusaybin cinleridir ve on iki bin kişiydiler” buyurdu. Onlara okuduğu sure ise “İkra' bismi Rabbike” (Alak) suresi idi.

12659. Metin

{فلما قضي ولوا إلى قومهم منذرين}

{فلما قضي ولوا إلى قومهم منذرين} “[Okuma] tamamlanınca da uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler.”

12660. Metin

{فلما قضى} اى فرغ النبى ﷺ من القراءة {ولوا إلى قومهم منذرين} اياهم

{فلما قضى} “[Okuma] tamamlanınca” yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem okumayı bitirince {ولوا إلى قومهم منذرين} “onları uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler.”

12661. Metin

قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ (٣٠)

Dediler ki: “Ey kavmimiz! Doğrusu biz, Mûsâ'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, hakka ve dosdoğru bir yola ileten bir kitap dinledik.” (30)

12662. Metin

{قالوا يا قومنا إنا سمعنا كتابا أنزل من بعد موسى} وانما قالوا من بعد موسى لانهم كانوا على اليهودية وعن ابن عباس رضى الله عنهما ان الجن لم تكن سمعت بأمر عيسى ﵇ {مصدقا لما بين يديه} من الكتب {يهدي إلى الحق} الى الله تعالى {وإلى طريق مستقيم}

{قالوا يا قومنا إنا سمعنا كتابا أنزل من بعد موسى} “Dediler ki: Ey kavmimiz! Doğrusu biz, Mûsâ'dan sonra indirilen bir kitap dinledik.” “Mûsâ'dan sonra” demelerinin sebebi, onların Yahudilik üzere olmalarıydı. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [rivayet edildiğine göre] cinler İsa aleyhisselâm'ın durumundan haberdar değillerdi. {مصدقا لما بين يديه} “kendinden öncekileri doğrulayan” [önceki] kitapları [tasdik eden], {يهدي إلى الحق} “hakka ileten” Allah Teâlâ'ya [ulaştıran], {وإلى طريق مستقيم} “ve dosdoğru bir yola [ileten].”

12663. Metin

يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (٣١)

“Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun ve O'na iman edin ki, [Allah] günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan korusun.” (31)

12664. Metin

{يا قومنا أجيبوا داعي الله} اي محمد ﷺ {وآمنوا به يغفر لكم من ذنوبكم ويجركم من عذاب أليم} قال ابو حنيفة رضى الله عنه لا تواب لهم الا النجاة من النار لهذه الآية وقال مالك وابن

{يا قومنا أجيبوا داعي الله} “Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun” yani Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem {وآمنوا به يغفر لكم من ذنوبكم ويجركم من عذاب أليم} “ve O'na iman edin ki, [Allah] günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan korusun.” Ebû Hanîfe radıyallâhu anh bu ayete dayanarak: “Onlar için cehennemden kurtuluş dışında bir sevap yoktur” demiştir. Mâlik, İbn

12665. Metin

ابى ليلى وابو يوسف ومحمد ﵏ لهم الثواب والعقاب وعن الضحاك انهم يدخلون الجنة ويأكلون ويشربون لقوله تعالى لم يطمثهن اني قبلهم ولا جان

Ebî Leylâ, Ebû Yûsuf ve Muhammed rahimehumullâh ise: “Onlar için sevap da azap da vardır” demişlerdir. Dahhâk'tan [nakledildiğine göre] onlar cennete girecek, yiyip içeceklerdir; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlara bunlardan önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.”

12666. Metin

وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْأَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءُ أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٣٢)

Kim Allah'ın davetçisine uymazsa, yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakamaz ve O'ndan başka hiçbir dostu da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler. (32)

12667. Metin

{ومن لا يجب داعي الله فليس بمعجز في الأرض} اى لا ينجى منه مهرب {وليس له من دونه أولياء أولئك في ضلال مبين}

{ومن لا يجب داعي الله فليس بمعجز في الأرض} “Kim Allah'ın davetçisine uymazsa, yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakamaz” yani hiçbir kaçış yolu onu O'ndan kurtaramaz. {وليس له من دونه أولياء أولئك في ضلال مبين} “ve O'ndan başka hiçbir dostu da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”

12668. Metin

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٣٣)

Gökleri ve yeri yaratan, onları yaratmaktan dolayı yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet, şüphesiz O, her şeye hakkıyla kadirdir. (33)

12669. Metin

{أو لم يروا أن الله الذي خلق السماوات والأرض ولم يعي بخلقهن} هو كقوله ومامسنا من لغوب ويقال عييت بالامر اذا لم تعرف وجهه {بقادر} محله الرفع لانه خبر ان يدل عليه قراءة عبد الله قادر وانما دخلت الباء لا شتمال النفى في اول الاية على ان وما في حيزها وقال الزجاج لو قلت ما ظننت ان زيدا بقائم جاز كانه قيل اليس الله بقادر الا ترى الى وقو بلى مقررة للقدرة على كل شىء من البعث وغير لالرؤيتهم {على أن يحيي الموتى بلى} هو جواب النفى {إنه على كل شيء قدير}

{أو لم يروا أن الله الذي خلق السماوات والأرض ولم يعي بخلقهن} “Gökleri ve yeri yaratan, onları yaratmaktan dolayı yorulmayan Allah'ın... [görmediler mi?]” [ifadesi], “Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı” ayeti gibidir. Bir kimse bir işin üstesinden gelemediğinde veya yolunu bilemediğinde “Ayîtü bi'l-emr” (عَيِيتُ بِالأَمْرِ) denir. {بقادر} “kadir olduğunu” [lafzının] mahalli merfudur; çünkü “inne”nin haberidir. Abdullah'ın [İbn Mes'ûd] “kâdirun” (قادر) şeklindeki kıraati de buna delalet eder. Baştaki nefiy (olumsuzluk) edatı “inne”yi ve onun kapsamındakileri içine aldığı için bura[daki haberin başına] zaid bâ harfi girmiştir. Zeccâc: “Mâ zanentü enne Zeyden bi-kâimin” (Zeyd'in ayakta olduğunu zannetmedim) desen caiz olur, sanki “Eleyse'llâhu bi-kâdirin” (Allah kadir değil midir?) denilmiş gibidir, demiştir. Görmez misin ki [ayetin devamında gelen] “belâ” (evet) lafzı, onların görmesini değil, diriliş ve diğer her şeye dair kudreti pekiştirmektedir. {على أن يحيي الموتى بلى} “ölüleri diriltmeye [kadir olduğunu görmediler mi?] Evet!” [ifadesindeki ‘belâ’], nefiy edatının cevabıdır. {إنه على كل شيء قدير} “Şüphesiz O, her şeye hakkıyla kadirdir.”

12670. Metin

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (٣٤)

İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün [onlara]: “Bu gerçek değil miymiş?” [denir]. Onlar da: “Rabbimize andolsun ki evet [gerçekmiş]!” derler. [Allah] buyurur ki: “Öyleyse inkâr edip durmanız sebebiyle tadın azabı!” (34)

12671. Metin

{ويوم يعرض الذين كفروا على النار} يقال لهم {أليس هذا بالحق} وناصب الظرف القول المضمر وهذا اشارة الى العذاب {قالوا بلى وربنا قال فذوقوا العذاب بما كنتم تكفرون} بكفركم في الدنيا

{ويوم يعرض الذين كفروا على النار} “İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün” onlara: {أليس هذا بالحق} “Bu gerçek değil miymiş?” denilir. Zaman zarfının nâsıbı gizli olan “kavl” (söz) fiilidir. “Hâzâ” (bu) ise azaba işarettir. {قالوا بلى وربنا قال فذوقوا العذاب بما كنتم تكفرون} “Onlar da: ‘Rabbimize andolsun ki evet [gerçekmiş]!’ derler. [Allah] buyurur ki: ‘Öyleyse inkâr edip durmanız sebebiyle tadın azabı!’” dünyadaki inkârınız sebebiyle.

12672. Metin

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُولُو الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ بَلَاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ (٣٥)

O halde peygamberlerden azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret ve onlar hakkında acele etme! Onlar tehdit edildikleri şeyi gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar kalmış gibi olurlar. [Bu Kur'an] bir tebliğdir. Hiç yoldan çıkmış fasıklar topluluğundan başkası helak edilir mi? (35)

12673. Metin

{فاصبر كما صبر أولوا العزم} اولوا الجد والثبات والصبر {من الرسل} من التبعيض والمراد باولى العزم ما ذكر في الاحزاب واذ اخذنا من النبيين ميثاقهم ومنك ومن

{فاصبر كما صبر أولوا العزم} “O halde azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret” gayret, sebat ve sabır sahiplerinin [sabrettiği gibi]. {من الرسل} “peygamberlerden” [ifadesindeki ‘min’] teb'îz (bazılık) içindir. Azim sahiplerinden kasıt, Ahzâb suresinde zikredilen kimselerdir: “Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nûh'tan,

12674. Metin

نوح وابراهيم وموسى وعيسى بن مريم ويونس ليس منهم لقوله ولا تكن كصاحب الحوت وكذا آدم لقوله ولم نجد له عزما او لبيان فيكون اولوا العزم صفة

İbrâhim'den, Mûsâ'dan ve Meryem oğlu Îsâ'dan...” Yûnus ise “Balık sahibi gibi olma” buyruğundan ötürü onlardan değildir. Âdem de “Biz onda bir azim bulamadık” buyruğu sebebiyle böyledir. Yahut [‘min’ edatı] beyan içindir; bu durumda “azim sahipleri” ifadesi

12675. Metin

الرسل كلهم {ولا تستعجل لهم} لكفار قريش بالعذاب اى لا تدع لهم بتعجيله فانه نال بهم لا محالة وان تأخر {كأنهم يوم يرون ما يوعدون لم يلبثوا إلا ساعة من نهار} ى انهم يستقصرون حينئذ مدة لبثهم في الدنيا حتى يحسبوها ساعة من نهار {بلاغ} هذا بلاغ اى هذا الذي وعظتم به كفايه في الموعظة او هذا تبليغ من الرسول {فهل يهلك} هلاك عذاب والمعنى فلن يهلك بعذاب الله {إلا القوم الفاسقون} اى المشركون الخارجون عن الإتعاظ به والعمل بموجبة قال ﵇ من قرأ سورة الأحقاف كتب الله له عشر حسنات بعدد كل رملة في الدنيا

peygamberlerin tamamının sıfatı olur. {ولا تستعجل لهم} “ve onlar hakkında acele etme!” Kureyş kâfirleri hakkında azabın [çabuk gelmesini isteme]; yani onlar için azabın çabuklaştırılmasına dua etme; zira gecikse bile azap mutlaka başlarına gelecektir. {كأنهم يوم يرون ما يوعدون لم يلبثوا إلا ساعة من نهار} “Onlar tehdit edildikleri şeyi gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar kalmış gibi olurlar.” Yani o vakit dünyada kalış sürelerini öyle kısa bulurlar ki, kendilerini gündüzün bir saati kadar kalmış sanırlar. {بلاغ} “[Bu Kur'an] bir tebliğdir.” Yani: Bu bir tebliğdir; kendisiyle vaaz olunduğunuz bu [Kur'an], öğüt bakımından kâfidir. Yahut: Bu, Resûl'den bir tebliğdir. {فهل يهلك} “Hiç helak edilir mi?” helak edici azap ile. Anlamı şudur: Allah'ın azabıyla asla başkası helak edilmez, {إلا القوم الفاسقون} “yoldan çıkmış fasıklar topluluğundan başkası” yani müşrikler; onunla öğüt almaktan ve gereğince amel etmekten dışarı çıkanlar. Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki: “Kim Ahkâf suresini okursa, Allah Teâlâ dünyadaki her bir kum tanesi sayısınca ona on sevap yazar.”